RABITA-İ
ŞERİFE
SELİM GÜRBÜZER
Düşünmek
iyi yönde de olabilir, menfi yönde de. Hani güzel bir atasözümüz var ya: ‘Dervişin
fikri neyse zikri de odur’ diye. Madem
öyle, iyi olanı düşünmek varken, menfi yönde
düşünmekte niye? Hem menfi düşünmekle, ta baştan Hz. Ali (k.v)’in beyan buyurduğu “Niyeti kötü olanın attığı ok eninde sonunda
kendine döner” veçhiyle kendi kendimizi heba etmiş oluruz. O halde daha ne duruyoruz, gelin hep birlikte
iyi yönde düşünelim ki; Ariflerin deyişiyle hayırlar feth ola, şerler def ola, gönüller
şad oluversin.
Malumunuz İslam’da müsbet manada düşünmek
tefekkür olarak karşılık bulurken, menfi düşünmekse koyu cehalet ve taassub
olarak karşılık bulur. Hakeza tasavvufi manada deruni düşüncelere dalmak ise,
tıpkı Abdurrahim Karakoç’un ‘Ben hep seni düşünürüm’ şiirinde dile getirdiği:
“Aşktan
yana söz duyunca,
Ben hep seni düşünürüm,
Uçsuz hayaller boyunca
Ben hep seni düşünürüm”
şeklinde ‘Rabıta-i Şerife’ olarak anlam kazanacaktır.
Öyle ya, kâinat aşk üzerine mayalandığına
göre, bir sofi içinde Allah’ı hatırlatacak bir kâmil mürşide aşkla muhabbetle gönlü
gönle bağlayıp bu durumun rabıta-i şerife olarak anlam kazanması son derece gayet
tabiidir. Zira Ubeydullah Ahrar (k.s)’ın Reşahat’ta geçen sohbetinde “Bu
keyfiyet iki kısımdır: Birincisi zahiren beraberlik, ikincisi kalbi
beraberliktir” diye beyan buyurması bunun teyididir. Öyle ki bu teyid ‘Rabıta-ı Şerife’ manasına bir teyittir. Şayet
ortada kalbi beraberlik yoksa zahiri beraberlik ister istemez şekli olacaktır. İlla
ki kalbi bağ kurmak gerekir ki şekli olmaktan çıkılabilsin. Nitekim Yüce Allah’ın
“Allah’tan korkun, sadıklarla beraber
olun” (Tevbe suresi, 119) diye beyan buyurduğu hükmün kapsayıcılığı hem
zahiren hem de manen bağlılık gerektiren bir hükümdür. Ki; Sadatlardan Şeyh Abdullah El Ahrari (k.s.); bu
ayet-i celileyi okuduğunda sadıklarla zahiren beraberliği ‘sohbet beraberliği’ manasına
tefsir ederken, manen beraberliği ise gönlü gönle bağlama manasına ‘Rabıta-i
şerife’ olarak tefsir etmiştir. Anlaşılan
o ki, rabıtasız sofilik olmaz, tasavvufi
hayat gönlü gönle bağlamayı gerektirir çünkü. Zaten bir sofiyi tasavvufi hayata
bağlayan da, ya mürşidinin lisanından çıkan güzel bir sohbet kelamı, ya da mürşidinin
iki kaşı arasından süzülerek kalbine akan nurani feyzidir. İşte bu bağlayıcılık
olmasa sofi ne mümkün ki, tefekkür
deryasına dalabilsin. Bakınız, Peygamberimiz (s.a.v)’e Allah’ın veli kulları
kimlerdir diye sual tevdi edildiğinde verdiği cevap çok manidardır: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
zaman Allah (c.c) hatıra gelir “ (Taberi, 4/2731).
Gerçektende Allah Resulünün bu güzel beyanına
tasavvufi gözle baktığımızda ‘Rabıta-i Şerife’nin ne demek olduğunu şimdi daha iyi
anlıyoruz dersek yeridir. Zaten öyle de anlamamız icab eder. Çünkü Yüce Allah’ın
kâinatı Habib’inin yüzü suyu hürmetine yaratmasının temelinde bizatihi ilahi aşk
gerçeği yatmaktadır. Dolayısıyla bir sofinin ilahi aşka kayıtsız kalması sofilikle
asla bağdaşmaz, bilakis sofinin ‘Onlar
görüldüğünde Allah’ı hatıra gelir’ hadis-i
şerifin mana ve ruhuna uygun olarak aşkla muhabbetle rabıta yapıp Allah
Resulünün bu buyruğuna icabet etmesi gerekir. Malumunuz Rabıta-i Şerife’nin Arapça lügat anlamı
gönlü gönle bağlamak demektir. Hatta Rabıta-i
Şerife’nin lügat manasının ötesinde yukarıda zikrettiğimiz Karakoç’a ait ‘Ben
hep seni düşünürüm’ şiirinin devamındaki dizelerle bile anlamlandırabiliriz pekâlâ:
Yıldızlar kayar yüceden;
Renkler
sıyrılır geceden;
Yüreğim
sızlar inceden;
Ben hep seni düşünürüm.
*
**
Aklın ucu değer hiçe;
Yol
ararım içten içe,
Kâinat
uyur sessizce,
Ben hep seni düşünürüm.
İşte bu müthiş dizelerden yola çıkarak kâinat
uyuya kalsa da, aklının ucu hiçe değse de gönlünü mürşidine rabt etme halini
sofinin ruh dünyasında Allah’ı hatırlatacak derecede nasıl etki yaptığını az
çok tahayyül edebiliyoruz. Şayet dizelerinde bizim gibi aklı melekeleri olmuş
olsa tahayyül gücüyle oyalanmak yerine kendini sofinin yerine koyup ‘Rabıta-i Şerife’
hal lisanınca şöyle dile gelecekti:
Korkunun bittiği yerde,
Haz duyarım perde perde,
Bir
mezar görsem bir yerde,
Ben hep
seni düşünürüm.
***
Zaman
hep sonsuza akar,
Meyve
dökülür, dal kalkar,
Çiçeklere bakar bakar,
Ben hep seni düşünürüm.
* **
Rüzgâr esen ilden ile
Sağlıkta bitmez bu çile,
Vardan öte, Yokta bile,
Ben hep seni düşünürüm.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz gerçek aşk-ı
bendi ve gönül bağı bu dizelerin dilinde gizlidir. Bu öyle aşk-ı bendi bir
haldir ki, üstelikte vardan öte, yokta
bile Allah’ı hatırlatacak derecede bir gönül bağı gizemdir bu. Varda yok yokta var,
hiç fark etmez, sofi için asl olan düşünde
hep o’nun var olması mühimdir. Hele
sofinin yolu bir mezara düşmeye görsün kendini ölümsüz aşk deryasının ortasına
düşmüş hissedecektir. Sofi nasıl öyle hissetmesin ki, iç âleminde kıpır kıpır cezbe
halde dizginleyemediği öyle bir aşk muhabbeti vardır ki, o aşk-ı bendi cezbesi kemale erdiğinde bir
tutkudan bir tutkuya kendisini taşıyan aydınlık bir meşale olur da. Öyle ki, içindeki bu aydınlık aşk-ı bendi meşalesi sayesinde
sırasıyla bir bir “Fena Fil Sofi, Fena Fiş
Şeyh, Fenâ Fir Resul, Fenafillâh, Bekabillah" basamaklarını aşıp en
nihayetinde şeb-i arus vuslat hâsıl olurda.
Bakınız, Kur'an ve Sünnet Işığında
Rabıta ve Tevessül adlı kitabın sayfalarını çevirdiğimizde Seyda Hazretleri'ne
bir gün ''Efendim, rabıta, tevessül ve himmet konularında bize sohbet eder
misiniz?'' diye sorulduğunda mübareğin şöyle buyurduğunu görürüz:
''Tarikat-ı Nakşibendî'de mürşid rabıtası
çok önemlidir. Çünkü müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid
şeyhinin ruhaniyetini manevî tasarruf ve yardımını her an yanında düşünmelidir.
Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izlerine bastığını düşünerek onda (onun
halinde) fani olmaya bakmalıdır. Çünkü insan şeyhine rabıta yapa yapa onun
manevî tasarrufatı altına girer ve ondan istifade eder. Müridin mürşidinden
istifadesi iki şekilde olur: Birincisi, zahiren o’ndan şeriatı öğrenmek,.
İkincisi, batınen şeyhin feyzinden istifade etmek. Birincisinde her Müslüman, Müslüman’ca
yaşaması için gerekli olan ilimleri öğrenmektedir. İkincisinde ise yine herkese
farz-ı ayn olan ilahî muhabbeti tahsil, ihlâsa ulaşma, ahlâk-ı hamideyi elde
etme, kin, haset, ucub gibi çirkin sıfatlardan kurtulma gibi nimetleri elde
etmektedir. Bu ilimlerin öğrenimi ve uygulanması ekseriya bir manevî tedavi
neticesinde vukua gelir. Bu feyiz ve nisbet, kalblere tasarruf eden Cenab-ı
Hakk tarafından verilir. Allah kime murad ederse Sadat-ı Kiram o tarafa yönelir
ve o kimseye nasibini ulaştırır. Bu işte her şey, şeyhin isteği ile değildir.
Öyle olsaydı Gavs- Hizanî (k.s) manevî emaneti (hilafeti) Seyda-ı Taği'ye
değil, kendi çocuklarına verirdi.
Sadatın nisbeti, Peygamber Aleyhisselamın
ümmeti için verilmiş bir rahmet, bereket ve hidayettir.
Geçmiş meşayih aynı usul ve meşreb üzere
olmayıp, değişik şekillerde terbiye, ta'lim ve irşad içindeydiler. Mesela,
Gavs-ı Hizani kendisi zahirî ilmi Molla Camî'ye kadar okumuştu. Ama Mevlana Halid-i
Ölekî (k.s) gibi zamanın büyük bir âlimi, onun yanında seyr-u sülukunu
tamamlıyordu.
Gavs- Hizanî (k.s) çok az konuşurdu,
fakat müridlerinde aşırı bir muhabbet ve cezbe vardı. İrşad ve vaazda en önemli
olan; va'z eden kimsenin manevî durumudur. Seyru sülukunu tamamlamış bir
kimsenin irşadı farklı olur. Sâdatların hâli başkadır. Bir gün Hazret (k.s) sevdiği bir hocaya şöyle demiştir: ''Hoca! Şu
karşıdaki ağaçlara bak; içinde kalem gibi doğru olanlar da var, eğri büğrü
olanlar da var. Sadatlar, kalem gibi düzgün ağaca benzer, sen onlardan istifade
etmeye bak.''
Bir
ayet-i kerimede ''Sadıklarla beraber
olun'' buyrulmuştur. Bu ayeti
kerimenin tefsirinde birçok ulema rabıtaya işaret olduğunu söylemiştir.
Elimize
kuvvetli bir mıknatıs alsak etrafımdaki küçük metal parçalarını kendisine
çektiğini görürüz. İşte insanın durumu da böyledir. İlmen ve aklen kuvvetli
olan kişiler etrafındaki insanları etkilerler.
Mürşidler
kuvvetli imanlarından ve ilâhî tasarruflarından dolayı müridlerinin kalplerini
dünya sevgisi ve malayani şeylerden temizleyip Allah'a bağlarlar. Bu da tevbe-i
nasuh ile meydana gelir. Tevbe-i nasuh insanın sıfatını değiştirir. Sıfatın
değişmesi demek, haram fiilleri, çirkin sıfatları terk ederek İslâm'ın meşru
dairesine girmek yani sırat-ı müstakim üzere yaşamaktır.
Bazı sadatlar demişler ki: ''Bizim görevimiz çözüp bağlamaktır.''
Kendilerine: ''Siz neyi çözüp bağlarsınız?'' diye sorulduğu zaman ''Biz, bize
tabi olanların kalplerinden dünya muhabbetini çözüp Allah ve ahiret sevgisine
bağlarız'' demişlerdir.
Rabıta manevî bir hattır, müridi,
mürşidine ve geçmiş sadatlarına bağlar. Rabıtaya sımsıkı sarılıp devam
ettiriniz. İslâmî hizmetleri bırakmayınız. Virdlerinize devam ediniz.
Sülukunuzu ilerletiniz. Letaiflerin aslî makamlarına ulaşmasına gayret ediniz.
O zaman göreceksiniz ki Allah'ın izniyle Peygamber Efendilerimiz manen size
yardım ediyor, geçmiş sadatlar tasarrufta bulunuyor. Bu nimetleri dünyada iken
kazanmak isterseniz, tarikat-ı aliyye'nin edeblerine uyunuz; o zaman halk
içinde Hakk ile beraber olma sırrı tecelli eder, imanınız taklitten tahkike
yükselir. İlme'l yakin ise ayne'l yakin, ayne'l yakin ise hakke'l yakin olur.
Bunların hepsi tarikatın temin ettiği nimetlerdir.
Allah dostları hakkında ayet-i kerimede
şöyle buyrulmuştur: ''Biliniz ki Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur ve
onlar mahzun da olmazlar.'' Bu nimete ermek ancak dünyada amel-i salih yapmakla
olur. Amel-i salih sahipleri için ahiret âlemi ne kadar kolay ve ne kadar
güzeldir. Ameli olmayanların vay haline. Akıllı kişiler, bir nefesini dahi
gafletle geçirmeyen kimselerdir. Siz akıllı kimselerden olun.''
Bir gün Seyda (k.s)
Hazretleri'ne ''Efendim! Namazda,
virtte, hatmede rabıta olur mu? Olursa nasıl yapılmalıdır? Diye
sorulduğunda şöyle cevap vermişlerdir: ''Namazda rabıta hususunda bazı sadatlar
değişik sözler söylemişlerdir. Sonra cahiller onu ifrata götürüyor. Sizler,
namaza başlamadan önce rabıta yapınız. Böyle olursa namaza huşu içinde
başlanır.
Cenab-ı Hakk, her müridinin yanında
mürşidinin bir ruhaniyetini halk eder (Onun ruhunun nuraniyeti mürid üzerine
akseder). Bu yolla mürşid, kalbe tasarruf eder. Bu, Cenab-ı Hakk'ın bir
ikramıdır; her şeyi halk eden o’dur. Bu halin vakıada örnekleri çoktur. Nitekim
bazı müridlerin kötülüğe meyil durumunda, bazen mürşidi temessül ederek, bazen
rüyada, bazen de manevî bir halle onu sakındırdığı vakidir. Bu işleri hakikatte
yaptıran Allah'tır. Tarafından bir rahmet olarak mürşidi bu işe vesile
kılmıştır.
Virtte rabıtaya gelince; sadatlara okunan
fatiha bir hediyedir. Hediye karşılıksız olmaz. Bu sayede silsiledeki meşayih
sizleri tanır. Böylece hatme ve teveccühte sadatlarla baraber olursunuz.
Hatmeleri kaçırmayın; teveccüh, ilahî muhabbeti getirir.
Bir mürid, zikir çekerken Fatihalardan
sonra biraz rabıta yapar sonra zikrine başlarsa çok fayda görür. Zikir çekerken
huşu ve edebinizi kontrol ediniz.
İnsana en çok fayda veren bir şey de
ölüm rabıtasıdır. Ölüm rabıtası tul-i emeli yıkar, ihlâs ve yakini doğurur.
Hazret (k.s.), her gün yakınlarından
ahirete gidenlerin isimlerini zikrederek ''sıra bize geldi'' derdi.
Rabıta, nefse karşı en büyük ilaçtır.
Rabıta kuvvetlendikçe insan, nefsin hile ve azgınlıklarından kurtulur. Rabıtaya
devam ediniz.
İnsan kendini mahlûkatın en aşağısı olarak
görmelidir. Köprü gibi olmalıdır. Üzerinden herkes geçse o görevini yapmalıdır.
Nakşibendî nisbeti, nefsini terbiye eden, ihlâs ve teslimiyet sahibi kimselerin
üzerine gelir. Evrad-ı Nakşibendiyyeden maksad nefsi ıslahtır. Şeytanın helakı,
kendini üstün görmesindendir. Cenab-ı Rabbu'l âlemin bizleri nefsin şerrinden
muhafaza eylesin''(Bkz. Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül-Hazırlayan: Ömer
Yıldız).
Yukarıda
da namazda rabıta hususunda her ne kadar sadatlar değişik görüşler bildirmiş olsalar
da bu mesele Kütub-i Sitte'de özetle şöyle geçer:
Ashab-ı Kiram'dan biri Hz. Peygamber'e
(s.a.v.) rabıta yapıp namaz kıldığında bunu bir sahabe arkadaşıyla şöyle
paylaşır:
-
Belki inanmayacaksın ama şimdiye kadar hiç böylesine lezzetli namaz kılmamıştım.
Tabii arkadaşı bunun üzerine itiraz edip
şöyle der:
-Sen
nasıl olurda Hz. Peygamberi (s.a.v.) böyle hayal ediyorsun (rabıta ediyorsun) bu
bir küfürdür.
Derken her iki sahabede soluğu Hz.
Peygamber (s.a.v.)’in yanında alırlar.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durum intikal
ettiğinde hoş görüp:
-İyi yaptı der.
Fakat burada ince bir ayrıntıya dikkat
etmekte fayda vardır. Şöyle ki, bu
hususta sadatların da hem fikir olduğu, yani dikkat edilmesi gereken husus sofinin
kendi kendine “mürşidim benim ne yaptığımı, nerede olduğumu her an, her saniye
her halime vakıftır” türünden yanlış düşüncelere kaptırmaması çok mühimdir. Oysa
mürşidin mürid üzerindeki tasarrufatı Allah bildirirse bildirir kadarıyla bir
tasarrufattır, bunun aksini iddia etmek maazallah haddi aşmak olur, zaten
küfürdür bu. Hiç kuşkusuz mutlak manada bilmek sadece Allah'a (c.c)
mahsus bir sıfattır.
Velhasıl-ı kelam, Rabıta-i Şerife hakkında
adı geçen kitapta Seyda Hz.leri söyleyeceğini söylemiş zaten, bize ancak bu
noktada Gönül Sultanının ardından bıraktığı Gönül Sultanlarına gönülden rabt
olmak düşer.





