17 Mart 2020 Salı

RABITA-İ ŞERİFE



RABITA-İ ŞERİFE
      SELİM GÜRBÜZER
      Düşünmek iyi yönde de olabilir, menfi yönde de. Hani güzel bir atasözümüz var ya: ‘Dervişin fikri neyse zikri de odur’ diye.  Madem öyle, iyi olanı düşünmek varken,  menfi yönde düşünmekte niye?  Hem menfi düşünmekle,  ta baştan Hz. Ali (k.v)’in beyan buyurduğu “Niyeti kötü olanın attığı ok eninde sonunda kendine döner” veçhiyle kendi kendimizi heba etmiş oluruz.  O halde daha ne duruyoruz, gelin hep birlikte iyi yönde düşünelim ki; Ariflerin deyişiyle hayırlar feth ola, şerler def ola, gönüller şad oluversin.  
         Malumunuz İslam’da müsbet manada düşünmek tefekkür olarak karşılık bulurken, menfi düşünmekse koyu cehalet ve taassub olarak karşılık bulur. Hakeza tasavvufi manada deruni düşüncelere dalmak ise, tıpkı Abdurrahim Karakoç’un ‘Ben hep seni düşünürüm’ şiirinde dile getirdiği:  
        “Aşktan yana söz duyunca,
         Ben hep seni düşünürüm,
         Uçsuz hayaller boyunca
         Ben hep seni düşünürüm” şeklinde  ‘Rabıta-i Şerife’ olarak anlam kazanacaktır. Öyle ya,  kâinat aşk üzerine mayalandığına göre, bir sofi içinde Allah’ı hatırlatacak bir kâmil mürşide aşkla muhabbetle gönlü gönle bağlayıp bu durumun rabıta-i şerife olarak anlam kazanması son derece gayet tabiidir. Zira Ubeydullah Ahrar (k.s)’ın Reşahat’ta geçen sohbetinde “Bu keyfiyet iki kısımdır: Birincisi zahiren beraberlik, ikincisi kalbi beraberliktir” diye beyan buyurması bunun teyididir. Öyle ki bu teyid  ‘Rabıta-ı Şerife’ manasına bir teyittir. Şayet ortada kalbi beraberlik yoksa zahiri beraberlik ister istemez şekli olacaktır. İlla ki kalbi bağ kurmak gerekir ki şekli olmaktan çıkılabilsin. Nitekim Yüce Allah’ın “Allah’tan korkun, sadıklarla beraber olun” (Tevbe suresi, 119) diye beyan buyurduğu hükmün kapsayıcılığı hem zahiren hem de manen bağlılık gerektiren bir hükümdür. Ki;  Sadatlardan Şeyh Abdullah El Ahrari (k.s.); bu ayet-i celileyi okuduğunda sadıklarla zahiren beraberliği ‘sohbet beraberliği’ manasına tefsir ederken, manen beraberliği ise gönlü gönle bağlama manasına ‘Rabıta-i şerife’  olarak tefsir etmiştir. Anlaşılan o ki, rabıtasız sofilik olmaz,  tasavvufi hayat gönlü gönle bağlamayı gerektirir çünkü. Zaten bir sofiyi tasavvufi hayata bağlayan da, ya mürşidinin lisanından çıkan güzel bir sohbet kelamı, ya da mürşidinin iki kaşı arasından süzülerek kalbine akan nurani feyzidir. İşte bu bağlayıcılık olmasa sofi ne mümkün ki,  tefekkür deryasına dalabilsin. Bakınız, Peygamberimiz (s.a.v)’e Allah’ın veli kulları kimlerdir diye sual tevdi edildiğinde verdiği cevap çok manidardır: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah (c.c) hatıra gelir “ (Taberi, 4/2731).
         Gerçektende Allah Resulünün bu güzel beyanına tasavvufi gözle baktığımızda ‘Rabıta-i Şerife’nin ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz dersek yeridir. Zaten öyle de anlamamız icab eder. Çünkü Yüce Allah’ın kâinatı Habib’inin yüzü suyu hürmetine yaratmasının temelinde bizatihi ilahi aşk gerçeği yatmaktadır. Dolayısıyla bir sofinin ilahi aşka kayıtsız kalması sofilikle asla bağdaşmaz,  bilakis sofinin ‘Onlar görüldüğünde Allah’ı hatıra gelir’  hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun olarak aşkla muhabbetle rabıta yapıp Allah Resulünün bu buyruğuna icabet etmesi gerekir.  Malumunuz Rabıta-i Şerife’nin Arapça lügat anlamı gönlü gönle bağlamak demektir.  Hatta Rabıta-i Şerife’nin lügat manasının ötesinde yukarıda zikrettiğimiz Karakoç’a ait ‘Ben hep seni düşünürüm’ şiirinin devamındaki dizelerle bile anlamlandırabiliriz pekâlâ:
        Yıldızlar kayar yüceden;
        Renkler sıyrılır geceden;
        Yüreğim sızlar inceden;
        Ben hep seni düşünürüm.
                  * **       
       Aklın ucu değer hiçe;
       Yol ararım içten içe,
       Kâinat uyur sessizce,
       Ben hep seni düşünürüm.
       İşte bu müthiş dizelerden yola çıkarak kâinat uyuya kalsa da, aklının ucu hiçe değse de gönlünü mürşidine rabt etme halini sofinin ruh dünyasında Allah’ı hatırlatacak derecede nasıl etki yaptığını az çok tahayyül edebiliyoruz. Şayet dizelerinde bizim gibi aklı melekeleri olmuş olsa tahayyül gücüyle oyalanmak yerine kendini sofinin yerine koyup ‘Rabıta-i Şerife’ hal lisanınca şöyle dile gelecekti:       
       Korkunun bittiği yerde,
       Haz duyarım perde perde,
       Bir mezar görsem bir yerde,
       Ben hep seni düşünürüm.
                  ***
       Zaman hep sonsuza akar,
       Meyve dökülür, dal kalkar,
       Çiçeklere bakar bakar,
       Ben hep seni düşünürüm.
                  * **
       Rüzgâr esen ilden ile
       Sağlıkta bitmez bu çile,
       Vardan öte, Yokta bile,
       Ben hep seni düşünürüm.
        Ne diyelim, işte görüyorsunuz gerçek aşk-ı bendi ve gönül bağı bu dizelerin dilinde gizlidir. Bu öyle aşk-ı bendi bir haldir ki,  üstelikte vardan öte, yokta bile Allah’ı hatırlatacak derecede bir gönül bağı gizemdir bu. Varda yok yokta var, hiç fark etmez,  sofi için asl olan düşünde hep o’nun var olması mühimdir.  Hele sofinin yolu bir mezara düşmeye görsün kendini ölümsüz aşk deryasının ortasına düşmüş hissedecektir. Sofi nasıl öyle hissetmesin ki, iç âleminde kıpır kıpır cezbe halde dizginleyemediği öyle bir aşk muhabbeti vardır ki,  o aşk-ı bendi cezbesi kemale erdiğinde bir tutkudan bir tutkuya kendisini taşıyan aydınlık bir meşale olur da. Öyle ki,  içindeki bu aydınlık aşk-ı bendi meşalesi sayesinde sırasıyla bir bir “Fena Fil Sofi,  Fena Fiş Şeyh,  Fenâ Fir Resul, Fenafillâh,  Bekabillah" basamaklarını aşıp en nihayetinde şeb-i arus vuslat hâsıl olurda.  
         Bakınız, Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül adlı kitabın sayfalarını çevirdiğimizde Seyda Hazretleri'ne bir gün ''Efendim, rabıta, tevessül ve himmet konularında bize sohbet eder misiniz?'' diye sorulduğunda mübareğin şöyle buyurduğunu görürüz:   
      ''Tarikat-ı Nakşibendî'de mürşid rabıtası çok önemlidir. Çünkü müride en fazla fayda veren şeyh rabıtasıdır. Bir mürid şeyhinin ruhaniyetini manevî tasarruf ve yardımını her an yanında düşünmelidir. Hatta her attığı adımda şeyhinin ayak izlerine bastığını düşünerek onda (onun halinde) fani olmaya bakmalıdır. Çünkü insan şeyhine rabıta yapa yapa onun manevî tasarrufatı altına girer ve ondan istifade eder. Müridin mürşidinden istifadesi iki şekilde olur: Birincisi, zahiren o’ndan şeriatı öğrenmek,. İkincisi, batınen şeyhin feyzinden istifade etmek. Birincisinde her Müslüman, Müslüman’ca yaşaması için gerekli olan ilimleri öğrenmektedir. İkincisinde ise yine herkese farz-ı ayn olan ilahî muhabbeti tahsil, ihlâsa ulaşma, ahlâk-ı hamideyi elde etme, kin, haset, ucub gibi çirkin sıfatlardan kurtulma gibi nimetleri elde etmektedir. Bu ilimlerin öğrenimi ve uygulanması ekseriya bir manevî tedavi neticesinde vukua gelir. Bu feyiz ve nisbet, kalblere tasarruf eden Cenab-ı Hakk tarafından verilir. Allah kime murad ederse Sadat-ı Kiram o tarafa yönelir ve o kimseye nasibini ulaştırır. Bu işte her şey, şeyhin isteği ile değildir. Öyle olsaydı Gavs- Hizanî (k.s) manevî emaneti (hilafeti) Seyda-ı Taği'ye değil, kendi çocuklarına verirdi.
     Sadatın nisbeti, Peygamber Aleyhisselamın ümmeti için verilmiş bir rahmet, bereket ve hidayettir.
    Geçmiş meşayih aynı usul ve meşreb üzere olmayıp, değişik şekillerde terbiye, ta'lim ve irşad içindeydiler. Mesela, Gavs-ı Hizani kendisi zahirî ilmi Molla Camî'ye kadar okumuştu. Ama Mevlana Halid-i Ölekî (k.s) gibi zamanın büyük bir âlimi, onun yanında seyr-u sülukunu tamamlıyordu.
      Gavs- Hizanî (k.s) çok az konuşurdu, fakat müridlerinde aşırı bir muhabbet ve cezbe vardı. İrşad ve vaazda en önemli olan; va'z eden kimsenin manevî durumudur. Seyru sülukunu tamamlamış bir kimsenin irşadı farklı olur. Sâdatların hâli başkadır. Bir gün Hazret (k.s) sevdiği bir hocaya şöyle demiştir: ''Hoca! Şu karşıdaki ağaçlara bak; içinde kalem gibi doğru olanlar da var, eğri büğrü olanlar da var. Sadatlar, kalem gibi düzgün ağaca benzer, sen onlardan istifade etmeye bak.''
       Bir ayet-i kerimede ''Sadıklarla beraber olun'' buyrulmuştur. Bu ayeti kerimenin tefsirinde birçok ulema rabıtaya işaret olduğunu söylemiştir.
       Elimize kuvvetli bir mıknatıs alsak etrafımdaki küçük metal parçalarını kendisine çektiğini görürüz. İşte insanın durumu da böyledir. İlmen ve aklen kuvvetli olan kişiler etrafındaki insanları etkilerler.
      Mürşidler kuvvetli imanlarından ve ilâhî tasarruflarından dolayı müridlerinin kalplerini dünya sevgisi ve malayani şeylerden temizleyip Allah'a bağlarlar. Bu da tevbe-i nasuh ile meydana gelir. Tevbe-i nasuh insanın sıfatını değiştirir. Sıfatın değişmesi demek, haram fiilleri, çirkin sıfatları terk ederek İslâm'ın meşru dairesine girmek yani sırat-ı müstakim üzere yaşamaktır.
    Bazı sadatlar demişler ki: ''Bizim görevimiz çözüp bağlamaktır.'' Kendilerine: ''Siz neyi çözüp bağlarsınız?'' diye sorulduğu zaman ''Biz, bize tabi olanların kalplerinden dünya muhabbetini çözüp Allah ve ahiret sevgisine bağlarız'' demişlerdir.
      Rabıta manevî bir hattır, müridi, mürşidine ve geçmiş sadatlarına bağlar. Rabıtaya sımsıkı sarılıp devam ettiriniz. İslâmî hizmetleri bırakmayınız. Virdlerinize devam ediniz. Sülukunuzu ilerletiniz. Letaiflerin aslî makamlarına ulaşmasına gayret ediniz. O zaman göreceksiniz ki Allah'ın izniyle Peygamber Efendilerimiz manen size yardım ediyor, geçmiş sadatlar tasarrufta bulunuyor. Bu nimetleri dünyada iken kazanmak isterseniz, tarikat-ı aliyye'nin edeblerine uyunuz; o zaman halk içinde Hakk ile beraber olma sırrı tecelli eder, imanınız taklitten tahkike yükselir. İlme'l yakin ise ayne'l yakin, ayne'l yakin ise hakke'l yakin olur. Bunların hepsi tarikatın temin ettiği nimetlerdir.
       Allah dostları hakkında ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: ''Biliniz ki Allah'ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.'' Bu nimete ermek ancak dünyada amel-i salih yapmakla olur. Amel-i salih sahipleri için ahiret âlemi ne kadar kolay ve ne kadar güzeldir. Ameli olmayanların vay haline. Akıllı kişiler, bir nefesini dahi gafletle geçirmeyen kimselerdir. Siz akıllı kimselerden olun.''
        Bir gün Seyda (k.s) Hazretleri'ne ''Efendim! Namazda, virtte, hatmede rabıta olur mu? Olursa nasıl yapılmalıdır? Diye sorulduğunda şöyle cevap vermişlerdir: ''Namazda rabıta hususunda bazı sadatlar değişik sözler söylemişlerdir. Sonra cahiller onu ifrata götürüyor. Sizler, namaza başlamadan önce rabıta yapınız. Böyle olursa namaza huşu içinde başlanır.
      Cenab-ı Hakk, her müridinin yanında mürşidinin bir ruhaniyetini halk eder (Onun ruhunun nuraniyeti mürid üzerine akseder). Bu yolla mürşid, kalbe tasarruf eder. Bu, Cenab-ı Hakk'ın bir ikramıdır; her şeyi halk eden o’dur. Bu halin vakıada örnekleri çoktur. Nitekim bazı müridlerin kötülüğe meyil durumunda, bazen mürşidi temessül ederek, bazen rüyada, bazen de manevî bir halle onu sakındırdığı vakidir. Bu işleri hakikatte yaptıran Allah'tır. Tarafından bir rahmet olarak mürşidi bu işe vesile kılmıştır.
     Virtte rabıtaya gelince; sadatlara okunan fatiha bir hediyedir. Hediye karşılıksız olmaz. Bu sayede silsiledeki meşayih sizleri tanır. Böylece hatme ve teveccühte sadatlarla baraber olursunuz. Hatmeleri kaçırmayın; teveccüh, ilahî muhabbeti getirir.
      Bir mürid, zikir çekerken Fatihalardan sonra biraz rabıta yapar sonra zikrine başlarsa çok fayda görür. Zikir çekerken huşu ve edebinizi kontrol ediniz.
       İnsana en çok fayda veren bir şey de ölüm rabıtasıdır. Ölüm rabıtası tul-i emeli yıkar, ihlâs ve yakini doğurur.
    Hazret (k.s.), her gün yakınlarından ahirete gidenlerin isimlerini zikrederek ''sıra bize geldi'' derdi.
       Rabıta, nefse karşı en büyük ilaçtır. Rabıta kuvvetlendikçe insan, nefsin hile ve azgınlıklarından kurtulur. Rabıtaya devam ediniz.
    İnsan kendini mahlûkatın en aşağısı olarak görmelidir. Köprü gibi olmalıdır. Üzerinden herkes geçse o görevini yapmalıdır. Nakşibendî nisbeti, nefsini terbiye eden, ihlâs ve teslimiyet sahibi kimselerin üzerine gelir. Evrad-ı Nakşibendiyyeden maksad nefsi ıslahtır. Şeytanın helakı, kendini üstün görmesindendir. Cenab-ı Rabbu'l âlemin bizleri nefsin şerrinden muhafaza eylesin''(Bkz. Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül-Hazırlayan: Ömer Yıldız).
       Yukarıda da namazda rabıta hususunda her ne kadar sadatlar değişik görüşler bildirmiş olsalar da bu mesele Kütub-i Sitte'de özetle şöyle geçer:
       Ashab-ı Kiram'dan biri Hz. Peygamber'e (s.a.v.) rabıta yapıp namaz kıldığında bunu bir sahabe arkadaşıyla şöyle paylaşır:
       - Belki inanmayacaksın ama şimdiye kadar hiç böylesine lezzetli namaz kılmamıştım.
       Tabii arkadaşı bunun üzerine itiraz edip şöyle der:
       -Sen nasıl olurda Hz. Peygamberi (s.a.v.) böyle hayal ediyorsun (rabıta ediyorsun) bu bir küfürdür.
       Derken her iki sahabede soluğu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında alırlar.  
       Hz. Peygamber (s.a.v.)’e durum intikal ettiğinde hoş görüp:
       -İyi yaptı der.
       Fakat burada ince bir ayrıntıya dikkat etmekte fayda vardır. Şöyle ki,  bu hususta sadatların da hem fikir olduğu, yani dikkat edilmesi gereken husus sofinin kendi kendine “mürşidim benim ne yaptığımı, nerede olduğumu her an, her saniye her halime vakıftır” türünden yanlış düşüncelere kaptırmaması çok mühimdir. Oysa mürşidin mürid üzerindeki tasarrufatı Allah bildirirse bildirir kadarıyla bir tasarrufattır, bunun aksini iddia etmek maazallah haddi aşmak olur, zaten küfürdür bu.  Hiç kuşkusuz  mutlak manada bilmek sadece Allah'a (c.c) mahsus bir sıfattır.
          Velhasıl-ı kelam, Rabıta-i Şerife hakkında adı geçen kitapta Seyda Hz.leri söyleyeceğini söylemiş zaten, bize ancak bu noktada Gönül Sultanının ardından bıraktığı Gönül Sultanlarına gönülden rabt olmak düşer.

11 Mart 2020 Çarşamba

ARAYAN BULUR


ARAYAN BULUR
                   
              SELİM GÜRBÜZER
              Bu yolun ilk başında arayışa koyulmak vardır, ardından bulmak, en nihayetinde ise vuslata ermek vardır.  Bakınız Yunus arayınca kendini Tabduk Emre’de buldu. Mevlana’da arayınca Şems’i Tebrizî’de buldu kendini. Malumunuz Hükümdar İbrahim Ethem ise bir Arabî’nin damda deve aramasından yola çıkarak, o’da kendini bir şeyhin kapısında bulur. Yüce Allah (c.c) bir sebep halk edecek ya, aslında deve arama işin bahanesiydi. Nitekim İbrahim Ethem haremiyle sarayında cennet hayaline dalmış bir halde kuş tüyü yatağında sohbet ederken damdaki adamın ayak sesleri o an tüm süslü hayallerini altüst etmeye yeter artar da. Öyle ki, sinirinden damda ki adama da şöyle çıkışır:
        -Ey Arabî, nedir gecenin bu vaktinde patırtı gürültü, hem dam da senin ne işin olabilir ki?
      Bunun üzerine Arabî adam cevaben:
        -Kaybettiğim develerimi arıyorum der..
       Tabii İbrahim Ethem bu cevap karşısında ‘La havle… bu ne söz, git işine’ dercesine sinirinden küplere binip şöyle karşılık verir:
        -Bire adam, damda deve mi aranır?
         Adamcağız İbrahim Ethem’in öfke halinin tam aksine gayet sakin bir halde şöyle mukabelede bulunur:
        -Peki, damda deve aranmaz da, bir hükümdar olarak sarayda kuş tüyü yatağında cennet nasıl aranır ki?
          İşte nereden gelindiği bilinmeyen bu can alıcı sözler, İbrahim Ethem’in aklını baştan çoktan alır bile.  Öyle ki, ertesi gün kendini derin düşüncelerden sıyırmak adına vezirleriyle günlük meseleleri istişare etmek ihtiyacı duyacaktır. Ancak istişare de çare olmayacaktır. Nasıl çare olsun ki, tamda vezirleriyle istişare havasına dalmışken, padişahı bu kez sarayın bahçesinden bir takım bağırtı çığırtı sesleri derin düşüncelere daldıracaktır. Zira şöyle dışarıyı göz ucuyla etrafı kolaçan ettiğinde birde ne görsün bahçede genç bir delikanlı yaka paça muhafızlarıyla tartışmakta. Derhal o genci huzuruna çağırdığında:
       -Hey delikanlı, söyle bakalım seninle muhafızlarım arasında ne alıp vereceğiniz vardı ki habire bahçede itişip kalkışıyordunuz,  hayırdır bir derdiniz mi var? diye sual eyler.
Genç:
         -Efendim, bu adamlar benim Han’a girmeme mani oluyorlardı, dert davam budur.
İbrahim Ethem:
         -Bilmem ne söylediğinin farkında mısın, bikere her şeyden önce ağzından çıkan lafı kulağın duysun,  bakın burası Han değil, Saraydır.  Ve de bu sarayın hükümdarı da benim.
 Genç inatla:
-Hayır, sen öyle san, burası basbayağı Han’dır der.
         Hayda, şimdi İbrahim Ethem’in yerinde kim olsa bu sözler karşısında çıldırmamak ne mümkün. Baksanıza neyin nesi bilinmez ama dün damda ki adam, bugünse genç delikanlı bir adam bir anda karşısına çıkıverdiler. Padişahta olsa o’da nihayetinde bizim gibi bir insan,  ister istemez öfkesine yenik düşüp şöyle mukabelede bulunması kaçınılmazdır: 
         -Hey delikanlı, yoksa sen aklını mı yitirdin, şöyle sağına soluna baksan iyi olur, bak sana son kez söylüyorum, gözünü iyice aç bulunduğun yer ‘Han’ değil, Saraydır, şunu iyi bilesin ki bu sarayın hükümdarı da benim.   
Genç:
        -Asla düşündüğün gibi ben aklımı yitirmiş değilim, hem madem ısrarla ‘Han’ değildir diyorsunuz, şimdi sorarım size,  acaba sizden önce burada kim vardı?
İbrahim Ethem:
-Daha öncesinden burada babam vardı elbet. Ve bu dünyadan göç eyledi.
Genç:
-Peki, babandan önce kim vardı?
İbrahim Ethem:
        -Tabii ki babamdan öncede dedem vardı, herkes gibi vakti saati geldiğinde o‘da göçtü göç eyledi.
Genç:
        -İşte sizde kendi ağzınızdan itiraf ettiğiniz gibi burası saray değilmiş, basbayağı Han’mış. Şimdi tekrar sorarım size: birilerinin mesken tutup diğerlerinin göç eylediği mekâna Han denmez de, peki ne denir ona?  
           Evet,  bir insan böylesi can alıcı sözler karşısında padişahta olsa nereye kadar itiraz edebilirdi ki, sus pus olacağı muhakkak.  Deminde dedik ya,  hiç hesapta yokken durduk yere dün bir adam sarayın damında develerini aramaya kalkışıyor, bu günde bir genç ‘Han’ sandığı saraya girmeye uğraşıyor. Ortada garip bir şeylerin döndüğü besbelli,  ama acaba ne?  Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen. Hele birde tüm bu olup bitenler ikide bir padişahın etrafında dönüp dolaşıyorsa, meseleye sıradan bir mesele ya da tesadüfen gelişen hadiseler gözüyle bakamayız da elbet. En iyisi mi biz Yüce Allah (c.c) bir kulu için bir şey murad etmişse, mutlak bir sebep halk eder diye düşünmek en doğrusu, fazla kurcalamaya gelmez. Zaten bundan ötesi bizi aşan durumdur. Kaldı ki Yaradanın hikmetinden sual olunmaz da.  Zira maksat hâsıl olduğunda o iki adam sırra kadem basar bile. Artık bu noktadan sonra İbrahim Ethem kendisiyle baş başadır. Şimdi o’nun için tam da olan biteni muhasebe etme zamanıdır. Çünkü adamların söylediği sözler öyle yenilir yutulur cinsten sözler değildi, öyle ki insanın nevrini döndürecek bir söylenip bin düşündüren sözlerdi. Yine de İbrahim Ehem’in padişah olması hasebiyle memleketin ahvalini düşünerekten bir şekilde gönlüne dokunan bu sözlerin tesirinden kurtulması gerekirdi, takdir edersiniz ki bu kafayla ahaliyi idare etmesi zor olacaktır. İbrahim Ethem neyse ki o an içinden gelen sese kulak verip kafasını dağıtmak adına kendini kırlara bayırlara atacaktır. Derken av elbiselerini tam takır giyinik bir halde dağın vadisine doğru yol alır da. Yol boyunca ilerlerken ilk etapta karşısına bir ceylan çıkıverecektir. Ancak gözüne kestirdiği ceylanı avlamak pek kolay olmayacaktır, epey kendisini yoracaktır.  Ceylanın ardı sıra nefes nefese koşturur da. En nihayetinde avını kıskıvrak köşeye sıkıştırdığında kendi kendine şöyle teselli olur:
         - Hadi şimdi kaçta bir göreyim. Beni bir hayli ardından koşturup yordun da ne oldu, sonunda seni yakaladım ya,  
          Oysa İbrahim Ethem kendi kendini teselli etmekle şimdiye kadar başına gelenlerin hiçbirinden ders almamış gözüküyor. Anlaşılan kendisine gelmesi için iyi bir ders daha verilmesi gerekiyormuş. Ve verilmesi gereken bu ders bu kez köşeye sıkıştırdığı ceylandan gelecektir.  Allah’ın izniyle ceylan ceylanlığını gösterip hal lisanıyla şöyle dile gelir de:  
        -Görüyorum ki, ne de pek heveslisin beni avlamaya, hadi beni öldürdün varsayalım,  başın göğe mi erecek sanki.  Allah aşkına, hem sen bu işler için mi (av avlamak için mi) dünyaya geldin, ben senin yerinde olsam yaradılış gayene yönelik işleri yapmak için heves ederdim.  
         İşte bu sözler İbrahim Ethem’e bu dünyada öyle rahatlık yüzü yoktur demenin başka bir ifade ediliş türüdür. Belli ki Yüce Mevla, ceylanı İbrahim kuluna vesile kılıp inceden inceye yaradılış gayesi doğrultusunda arayışa koyul denmekte. Zaten tüm bu yaşananlardan ders çıkardığında hem de padişahlığı, sarayı, tacı tahtı bırakacak derecede araya araya soluğu bir mürşidin kapısında alacaktır. Fakat dergâhın kapısına dayandığında mürşid hemen el vermez, İbrahim Ethem’e der ki:
         -Bak evlat,  olur ya maiyetinde idare ettiğin onca ahaliye zulmetmiş ya da zorla ellerinden mallarını almış olabilirsin, bizim yolumuzun düsturu gereği tüm bunların iadesi gerekir.
        Bunun üzerine İbrahim Ethem her kimde kul hakkı varsa helallik dileyip hepsini kuruşu kuruşuna sahiplerine iade eder de.  Böylece dergâha kabulü bu şekilde gerçekleşir. Ama yine de her şey bitmiş sayılmazdı, bu kez şeyhi o’nu samimiyet testinden geçirecektir. İsterseniz kendi kendimize empati yapıp bir an padişahın yerinde kendimizin olduğunu varsayalım, acaba hangimiz sarayı,  tacı, tahtı bırakırda gelip bir şeyhin kapısında derviş olurduk ki. Hatta bu adam delimidir nedir diye alay etmesinler diye dergâhın yanından bile geçmezdik.  Dolayısıyla padişahın teste tabii tutulmasını çok görmemek gerekir. Kaldı ki bizim dünyalılık olarak kaybedeceğimiz hiç bir şeyde yok ortada,  ama padişahın öyle değil,  başta tacı tahtı olmak üzere dünyalık olarak kaybedeceği çok şey var.  Bu yüzden bilhassa padişahın test edilmesi son derece yerinde bir uygulamadır. Öyle ya, bakalım adam padişah ama gerçekten sarayını tahtını tacını terk edecek derecede samimi mi? Gerçekten de İbrahim Ethem hak ve hakikat yolunda nefsine teslim olmaz şeyhine teslim olaraktan samimiyet testinden geçer de. Böylece Allah için dergâhta 10–15 sene aşk ve muhabbetle teslimiyet örneği göstermenin neticesinde zamanın en büyük evliyaların arasına adını yazdırır da.
            Sanmayın ki teste tabi tutulmak sadece okullarda diploma almak ya da dünyalık bir işe girmek içindir. İşte anlatılardan görüyorsunuz maneviyat dünyasında da teste tabi tutulmak vardır elbet.  Üstelik maneviyat dünyasında teste tabii tutulmak sadece İbrahim Ethem’e has bir durum da değil, dahası var elbet.  Bakınız,   Mevlana Halid ve Alaaddin Attar Hz.leri gibi zatlar gibi daha niceleri de buna dâhildir. Bir bakıyorsun hak ve hakikat yolunda Mevlana Halid Bağdadi (k.s) gibi bir âlim zat, Abdullah Dehlevì (k.s)’ın kapısında tuvalet temizliği imtihanından geçebiliyor. Yine bir bakıyorsun Alâeddìn Attâr Hz.leri, Şahı Nakşibend (k.s)’ın talimatıyla ahalinin gözü önünde elma satmakta. Sakın ola ki, verdiğimiz bu örneklerden hareketle teslimiyet derken körü körüne gidin birilerine teslim olun anlamı çıkmasın. Bilakis teslimiyetten maksadımız Sadatların kast ettiği şekliyle  “ölü teneşirin de ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi işin ehli maneviyat büyüklerine teslim olmak” manasına teslimiyettir bu.  Asla böyle bir teslimiyet dünyanın kölesi bir teslimiyet değil, ahretimizi kurtarmaya yönelik Allah’a hakiki manada abd olma (köle olma)  teslimiyetidir bu. Unutmayalım ki ‘abd’ olmadan ‘Abdullah-Allah’ın kulu’ olunmaz. Bakınız Yunus, Tabduk’un kapısında eşiğine yüz sürerekten teslim olduğunda ancak gerçek anlamda bizim Yunusumuz olabilmiştir. Hakeza Mevlana’da Şems’e teslim olduğunda ancak o zaman gerçek anlamda Mevlana’mız oluvermiştir. Nasıl Mevlana’mız oluvermesin ki, ilk kez Kalenderi Şeyhi Şems’i Tebrizî ile göz göze geldiğinde o’na ilk teslimiyet nasihati: ‘Dışarıya karşı sağır ol, içte keşfedilen sınırsız âleme yönelip gerçek aşkı yaşa’ şeklinde olacaktır.  İşte bu ilk teslimiyet nasihatı Mevlana’da  “hamdım, yandım, piştim” şeklinde safha safha etkini gösterip her devirde  “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla tüm insanlığın ruh dünyasında aradığı bir nefes sıhhat soluk olur bile. 
          Peki ya, hakikat arayışında İmam-ı Gazali nasıl teslim oldu derseniz, tabii bunun bir öncesi var bir de sonrası söz konusudur. Nitekim Gazali, teslim olmadan önceki halini şöyle izah eder de: “Medreseye girişim sırf Allah rızası için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine yönelik olmasına mukabil, Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.”   Gazali,  bir şeyhe teslim olduktan sonra ki halini ise şöyle ifade edecektir:“Ben eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi yayıyordum. Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur.”  İşte görüyorsunuz öncesi sonrası derken bir anda hak ve hakikat arayışında tam teslim olduğunda aradan yüzyıllar geçmesine rağmen ardından Hüccetül İslam İmam-ı Gazali olarak adından söz ettirir de. Hatta o tasavvufi lezzeti tattıktan sonra sofilere toz kondurmaz da. Öyle ki sofiler hakkında kanaatini belirtirken de, onların Allah yolunda kimseler olduklarını,  onların hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı olduğunu,  takip ettikleri yollarının en doğru yol olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlak olduğunu dile getirmekten kendini alamaz da. İcabında bilhassa anlamak istemeyenlere yetmedi sözlerinin devamında sofilerin dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi nübüvvet kandilinin nurundan almış olduğunu bir kez daha dile getirme sorumluluğunu ihmal etmez de.  Öyle ya, ben diyeceğimi deyimde, sonradan bizim haberimiz yoktu demesinler babından bir hatırlatmadır bu. Çünkü hak ve hakikat yolunda herkes aydınlanmaya muhtaçtır. Yeter ki aydınlatmaktan gaye Allah’ın rızasını kazanmak olsun hiç kuşkusuz bunun karşılığı insanların hidayetine vesile olmak sevabı olacaktır. Zaten dün olduğu gibi bugünde evliyaullah gerektiğinde köy köy, ilçe ilçe, il il, bölge bölge gezip insanların hidayetlerine vesile olmak için bir an olsun hiç boş durmuyorlar. Buna mecburlarda. Çünkü Resulullah Efendimiz (s.a.v): ''Ameller niyete göredir'',   yani, insan ne niyetle yaparsa o şekilde karşılık bulmakta diye beyan buyurmakta. Öyle ya,  niyet dünyalıksa insanın eline geçen dünyalık olur,  şayet niyet Allah içinse eline geçecek olan ahiret sermayesi olacaktır.  İşte bu noktada niyet kontrolü çok mühimdir. Nitekim Mevlana Halid (k.s)  vefat etmeden önce şöyle vasiyet etme ihtiyacı duymuş bile:
         “-Zenginlerde hakkım var, her zengin kurban kessin. Fakirler de bana Kur'an okusun.
       Tabii bu vasiyet karşısında halifelerinden hemen biri şaşa kalmış. Merak bu ya,  sormadan edememiş: 
      - Efendim siz o kadar muhtaç mısınız ki?
        Mevlana Halid (k.s) ise cevaben şöyle der:
       -Vallahi ben bir Fatiha’nın okunmasına bile muhtacım, hem de azbuz değil, çok muhtacım.''
          İşte görüyorsunuz, fazla söze ne hacet, hakikat arayışında Mevlana Halid Zülcenahayn (k.s) çift kanatlı büyük bir zat olmasına rağmen, o bile kendini muhtaç hissetmekte. O halde, daha ne duruyoruz,  vakit hak ve hakikat arayışına koyulmak vaktidir. Çünkü bu manada arayan Mevla’sına kavuşur da. 
         Vesselam.         
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3801/arayan-bulur

25 Şubat 2020 Salı

HER ZAMANIN BİR GAVS’I VAR

HER ZAMANIN BİR GAVS’I VAR
           SELİM GÜRBÜZER
             Tasavvuf kitaplarında evliyaların hayatlarına baktığımızda, mesela  ‘Zamanın Gavs’ı’ gibi pek çok ifadeleri sıkça görebiliyoruz. Buradan şu anlam çıkar ki,  her devirde ‘Gavs’ hep var olacaktır. Hiç kuşkusuz Gavs’lar gökten zembille bu dünyaya inecek değillerdir,  genellikle ehli tarik kanaldan gelmişlerdir hep. Dahası yaşadığımız şu dünya sathında ne kadar ‘Ehlullah’ varsa onlar arasından çıkmakta.  Her ne kadar Gavs’lık makamında bir zatın Gavs olduğuna dair bir takım alametleri olsa da yine de bu alametlere dayanarak Gavs’ın varlığından ilmiyle amil olmuş rabbani âlimler hariç, halkın büyük çoğunluğu bihaber kalabiliyor. Sofilerden ise bilhassa seyr u sülukunu tamamlamış olanlar ancak zamanın Gavs’ını fark edebiliyor. Sonuçta avam ya da bizler, zamanın Gavs’ını fark etsek de etmesek de Ümmet-i Muhammed’in arasında yaşıyor olmasını bilmek yüreğimizi rahatlatıyor ya, bu yetmez mi? Çünkü o’nun varlığı Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna ve dirilişine vesile umut ve bereket kaynağıdır.  Elbette ki o’nun her daim varlığını hissettirmesi ümmetin yüreğine su serpip rahatlamasına yetecektir. Nasıl ki Cenab-ı Rabbül Âleminin lütfu ihsanıyla Resulü Ekrem (s.a.v.) bütün âlemin yüreğini rahatlatan soluk bir rahmetti,  aynen öylede hiç kuşkusuz O’nun varisi hükmündeki Kutbul aktablar, Gavslar, Rabbani âlimler ve Evliyalarda solukturlar.  Hele tasavvufi hayata girdikten sonra Cenab-ı Rabbül Âleminin neden Habib’i hakkında “Ey Habib’im, seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim”  diye beyan buyurduğunu şimdi daha iyi idrak edip anlıyoruz.
            Öyle ya,  Allah Resulü sadece yaşadığımız âleme değil, tüm âlemlere rahmet bir peygamberdir. Malumunuz kâinat tek vücut değil, içinde binlerce âlem vardır. Öyle ki, bağrında insan-ı âlemden âlemi Kübra’ya, âlemi hayvandan âlemi cemadata kadar her ne âlem varsa, tüm âlemler bu rahmetten faydalanmaktalar bile. Kaldı ki, gelmiş geçmiş tüm insanlık da tek âlem değildir, kendi içinde kâfir âlem ve Müslüman âlem diye bariz bir ayırım söz konusudur. İlginçtir bu çift kutupluluğa rağmen Resul-i Ekrem' (s.a.v.)’in yüzü suyu hürmetine herkes bu rahmetten istifade edebiliyor. Bu demektir ki canlı-cansız, mümin- kâfir hiç fark etmez herkes inen rahmetten hissesine düşen paydan bir şekilde menfaat almış gözüküyor. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in meşrebi mahalli değil, geneli kapsar bir meşrebdir,  yani âmdır (umumidir), elbette ki Allah Resulünün âlemlere rahmet olması gayet tabiidir. Düşünsenize Allah tarafından Peygamberimiz (s.a.v)’e uzanan halkada ne kadar peygamber gönderilmişse kimi bir memlekete, kimi bir kavme, kimi bir köye gelmiş, kimi bir şehre, kimi bir eve gelmiş, kimi de kendi nefsine peygamber olmuştur. Ama Resul-i Ekrem (s.a.v.)  öyle değil, bütün âlemlere Peygamber olmuştur.  Hakeza Gavs’da öyledir.  Misal mi?  İşte Seyyid Sıbğatullah  Arvasi (k.s)  çok acayip irşat edici ve takva sahibi bir Gavs’dı.  Nereli derseniz kendisi Bitlis’e bağlı Hizan köyünde Gavs olmuş, ama kendisinden sonra bir bakıyorsun Gavs’lığının bereketi yerinde saymamış, ipi Seydayi Tahi (k.s)  göğüsleyecektir. Hiç şüphe yoktur ki Seyda-i Tahi Hz.leride çok büyük ariflerdendi, büyüklüğü Hizan köyüne ve Gavs'a bağlılığından gelmekte idi elbet. O halde köy deyip geçmeyelim,  irşad elden ele devr oldukça mahalli olmaktan çıkıp umum irşada dönüşebiliyor. Nitekim Seydai Tahi Hz.lerinden sonrada Gavs-ı Hizani’nin rahmet ve bereketi tükenmedi, irşad yine devam edip bu kez emanete Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s.) sahip çıkacaktır.  Yani, o’da Hizan postuna oturan büyük zatlardandır. Keza Hazret Muhammed Diyauddin (k.s)’da öyleydi. Derken Suriye’den Şah-ı Hazne (k,s) emaneti devr alıp Türkiye’ye bir ‘Gavs’ hediye edecektir. Malumunuz, o hediye Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’den başkası değildir. Böylece Gavs-ı Azam Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  silsile halkasında yerini alır almaz emaneti Suriye’den Türkiye’ye taşıyıp Nakşibendî Tarikatının ikinci alev alışı diyebileceğimiz bir hadise yaşanacak, yani Türkiye ve Suriye’nin de sınırlarını aşacak bir umum irşad vuku bulacaktır. 
           Peki, iyi hoşta,  ya ümmetten Gavs’ın varlığına inanmayanlar varsa? Onlar için elden bir şey gelmez elbet,  adamlar inanmıyorsa inanmıyorlardır, zorla insanları inandıracak halimiz yok ya, onların tercihidir. Burada asıl bizim bu hususta nasıl bir duruş sergileyeceğimiz çok mühimdir.  Şayet hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın doğru duruş sergiliyorsak,  biliniz ki bu öyle yabana atılır cinsten sıradan bir duruş değildir, hiç şüphesiz bu zamanda Gavs’ın varlığına inanıyor olmak bile çok kayda değer bir duruştur bu. Malumunuz,  bu zamanda değil Gavs’ın varlığına inanmak,  tarikata inanmak da çok büyük bir erdemlilik ve çok büyük bir yüreklilik gerektirir. Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) bakın ne diyor: "Bu tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir."  Hatta bir vasiyetinde de şöyle der: "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz,  deyin bana da dua etsin."  
              Evet, başta dedik ya, bir insan Evliyaya ve Gavs’a inanır ya da inanmaz, o kendi tercihidir, ancak burada can sıkıcı olan, sanki bu devirde Evliya ve Gavs’ın varlığına inanmak suçmuşçasına bize farklı gözle bakılıyor olmasıdır. Oysa aynı şeyi tersinden işlettiğimizde yine aynı can sıkıcı durumun bu kez başkaları içinde farklı boyutta yaşanması kaçınılmazdır.  İşte bu tür ön yargıların doğurduğu bir takım acı travmaları göz önünde bulunduraraktan etrafımızda dolaşan bir kısım insanlar evliya ve Gavs’ın varlığına inanmıyorlar diye bizimde onlara gözle bakmamamız icab eder.  Hatta o insanları ikna etmek içinde uğraşmamamız gerekir.  Hadi elle tutulur,  gözle görülür vakıalar olsa bunda ikna etmeye çalışmakta bir sakınca yoktur diyebiliriz,  ama işin ucunda elle tutulur, gözle görülmeyen fizik ötesiyle alakalı hususlar olunca ikna yönteminin pek işe yaramayacağı besbelli,  inatla bir insanın üzerine gitmenin hiç bir anlamı olmasa gerektir. Yok, ben illa ikna edeceğim dersek kaş yapayım derken bir bakmışsın Allah muhafaza göz çıkarmış olursun. Her halde aklı başında olan hiçbir insan bu duruma düşmek istemez.
           Öyle anlaşılıyor ki, ikna yöntemi daha çok elle tutulur gözle görünen vakıalar için geçerli bir usuldür. Düşünsenize bir insan dağda çobanlıkta yapsa bu gün gelinen noktada cebindeki cep telefonu vasıtasıyla dünyada ne olup bitiyor bir şekilde malumat sahibi olabiliyor, ama fizik ötesi âlem söz konusu olduğunda sübjektif âlemden haberdar olmak pek mümkün gözükmüyor. Hem bu âlemde manen gezinmek her babayiğidin harcı da değildir. Bu tamamen manevi donanıma sahip olmakla mümkün olabilecek bir kendini aşma hadisesidir.  Dahası manevi âlemde gezinmek tamamen feraset ehli evliya-i kirama has bir keyfiyettir.   Kaldı ki zamanın Gavs’ını bilmek için büyük bir feraset gerektirir. Şöyle ki, Şah-ı Hazne (k.s)  bu hususa şu kıssayla açıklık getirir de:           
       Bir zamanlar çok sofisi olan bir şeyh varmış. Bir gün sofilerinden biri:
      -Bana zamanın Gavs'ı kimdir bildirir misin diye rica eder.
      Şeyh bunun üzerine:
      -Sofi, ben sana yetmiyor muyum ki zamanın Gavs'ını merak eder durursun? Der.
       Sofi:
       -Efendim,  hiç şüphe yoktur ki, siz bizim baş tacımızsın, ama yine de merak etmekten kendimi alamıyorum deyince,
       Bu kez Şeyh;
      -Madem öyle, git falan memlekete, falan köşede desti satan birisi var. İşte o destici zamanın Gavs'ıdır der.
       Tabii sofi denilen yerde soluğu aldığında, desticiye:
      -Bir desti almak istiyorum der demesine ama o anda her ne oluyorsa tam desticinin elinden destiyi alacağı sırada elinden düşüp kırılıverir.
       Destici neyse ki gayet sakin vaziyette:
       -Zararı yok, der.
      Sofi ise:
      -Zaten vazgeçtim, başka bir desti de almayacağım der.
       Destici yine sakin bir halde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına;
      -Peki, sen bilirsin deyip onu dükkânından hoşça uğurlar da.
      Gel zaman git zaman sofi yine şeyhi ile göz göze geldiğinde, bu kez şeyh  sofisine:
       -Ey vah, zamanın Gavs’ı göçtü der.
        Tabii merak bu ya, sofi hemen bu sözün üzerine balıklamasına dalıp yine şeyhinden zamanın Gavs’ını bildirmesini rica eder.
       Şeyh sofisinin gönlünü yine kırmaz ve:
       -Falan memlekette, filan yerde çömlek satan desticidir der. 
        Derken, sofi tarif üzere yine tez elden yollara düşecektir. Desticinin yanına vardığında  hoş beş sohbetin ardından desti satın alacağını söyler. Ancak bu sefer ki destici önceki desticiden çok farklıdır. Sofi destiyi satın alır almasına ama şu uyarıya maruz kalmaktan da kurtulamaz:
       -Bak bu alacağın destiyi sakın ola ki elinden düşürüp kırmayasın,  yoksa senden yetmiş desti parası daha alırım.
            Gerçektende kıssanın başında da dedik ya,  zamanın Gavs’ını bilmek feraset gerektirir diye,  işte görüyorsunuz tamda ferasetin alası bu anlatılan kıssada gizlidir.  Öyle ya,  sofinin ferasetine kalsa nerden bilecekti desticinin Gavs olduğunu. Üstelik desticilerin huyları suyları da bir değil.  Ki, biri yumuşak ‘Yunus’ meşrebli,  diğeri ise celalli ‘Yavuz’ meşreblidir. Şimdi gel de bu pirincin taşını ayıkla ne mümkün.  Aslında şu da var ki, zamanın Gavs’ını bilmek sofinin üstüne bir vazife de değil zaten. Sofinin bilmesi gereken husus gayet net açık ortada, o da mensub olduğu tarikatın adab usullerini bilip uygulamak olmalıdır. Uygularken bu arada gönlünü mürşidinin dışında başka alanlara kaydırmamakta esastır. Çünkü bir kalpte bir aslan yatar. Nitekim gönül yolu da bunu gerektirir. Düşünsenize bir evladın kendi babasının dışında bir başkasına evlat olmaya heves ettiğini, o insanın soyu sopuna ne derece sadık bir şekilde bağlı kaldığından söz edebiliriz ki. Bakın Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyan buyurur: “Babalarınızdan yüz çevirmeyin. Kim babasından yüz çevirirse (soyunu başkasına dayandırırsa), bu küfür olur.” (Buharî, a.g.y; Müslim, İman, 113). Keza Allah Resulü (s.a.v) yine bir hadis-i şerifte ise  “Kim bile bile babasından başkasına soy iddiasında bulunursa, ona cennet haram olur” (Buharî, Faraiz,29; Müslim, İman, 112, 114, 115)  beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Madem öyle, soyca kendi soy kütüğümüzdeki cismani neseb bağımızı bilmemiz kadar, mensub olduğumuz tarikatın manevi soy ağacı diyebileceğimiz silsile-i şerifeyle olan bağlarımızı da bilmemiz icab eder. Ancak olur ya, belki aklımızın ucundan şu geçebilir;  yukarıda zikredilen hadis-i şerif sadece cismani soy kütüğü ile alakalıdır,  manevi soy ağacıyla ne ilgisi var diye.  Evet,  hadis-i şerifte her ne kadar cismani neseb soydan söz edilse de bu demek değildir ki bu hadis-i şerif manevi soy bağlılığını kapsamaz. Hem nasıl ki dinini inkâr eden dinsiz, soyunu inkâr edende soysuz olarak addediliyorsa, pekâlâ bir sofinin de mürşidinden başkasına muhabbeti kaydığında mensub olduğu tarikatın manevi soy ağacıyla hiçbir bağı kalmayacağından kral çıplak addedilmesi kaçınılmazdır. Ki,  manevi bağlılık soyca bağlılıktan daha çok mühim güçlü bir bağdır. Nitekim bu hususta İbn’ul Fârız Yâiyye’deki 94. beyitinde: “Aşk yolundaki neseb bize ebeveynden olan nesebten daha yakındır. Bizim aramızdaki manevi nesep cisme bağlı olan nesepten daha yakın ve kuvvetlidir” (Bkz. Dîbâce, Dîvân İbi’l-Fârız, (thk. A. Mahmûd), s. 26) demekten imtina etmez de.
          Evet, manevi neseb bağı öyle güçlü bir bağdır ki,  ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılayan manevi köprü bağdır dersek yeridir. Hele bu yolun yolcuları bu güçlü köprü bağın tadını ruhun derinliklerinde tatmaya görsün manevi babanın hakkı cismani babadan daha önde gelir demekten kendilerini alamaz da. Öyle ya, cismani baba evlatlarının maddi ihtiyaçlarını karşılarken,  bir bakıyorsun manevi baba da habire manevi evlatlarının derdiyle dertlenip ahretlerini kurtarmaya yönelik her ne manevi reçeteye ihtiyaç varsa o ihtiyacı karşılamak için hemhal olmaktalar. Hemhal olmaya mecburlar da. Çünkü izini takip ettiği bizatihi Rasulullah (s.a.v)’in kendisi ümmetin kurtuluşu için habire çırpınıp duran bir Ümmet babasıdır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  kendisine tevdi edilen risalet vazifesinin sorumluluğunu üstlenir üstlenmez tüm insanlığı hak ve hakikat yoluna çağırır da. Derken bu çağrıya icabet edip “Ya Resulullah! Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz, canımız sana feda” diyenler kurtuluşa erdiler, icabet etmeyip yüz çevirenlerse helak olmuşlardır.
       İşte görüyorsunuz manevi baba sevgisi sahabenin yüreğinde “Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz, canımız sana feda”  yankı bulacak kadar çok güçlü bir bağdır. Sahabede yankı bulur da Gavs’larda yankı bulmaz mı?   Elbette ki bir evliya Gavs’da olsa manevi soy ağaçtan beslenmektedir.  Zaten ehli tarik bir zatın manevi soy ağaca olmaksızın Gavs olabilmesi adetullah dışıdır.  İlla ki mensub olduğu tarikatın tasavvufi terbiyesinden geçip irşad edici bir kıvama gelmesi gerekir ki  ‘Gavs’ olabilsin.  Nitekim Gönüller Sultanı Seyda Hz.lerinin babası Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni Hz.leri de Şah-ı Hazne (k.s)’ın silsilesinden beslenip maddi veraset bakımından Peygamberimizin (s.a.v.)’in otuzuncu göbekten torunu, manevi veraset bakımından da otuz yedinci durakta yer alan zamanın Gavs-ı Bilvanisidir. Bakın bu hususta Feyz Dergisinin Ekim-1995 sayısında Seyda Hz.lerinin halifelerinden Şeyh Molla Yahya el Abbasi el Haşimi Hz.leri ile yapılan bir röportajda bakın ne diyor:
             “Gavs (k.s) zamanında biz Kasrik'te idik. Âcizane orada ben de çocukları okutuyordum. Ders veriyordum. Oranın bir imamı vardı,  adı Abdurrahman Erol idi.  Tabii, Molla Abdurrahman resmi imam olduğu için Bitlis’e devamlı o gidip gelirdi. Bir gün Bitlis’ten geldiğinde müftü ile arasında geçen mevzuyu bana şöyle anlattı:
         -Bugün ben Bitlis'e gittim. Müftü beni çağırdı, müftünün adı Molla Abdülkerim idi. Beni odasına çağırdığında direk:  
        - Molla Abdurrahman diye seslendi.
        Bende:
        - Buyur kurban dedim.
         Bunun üzerine bana şunu sual etti:
         - Dün bana ahaliden Abdulhakim’e hemen herkes  ‘Gavs’ diyor dediler.  Hatta fikrimi sordular da.  Peki ya, sen ne diyorsun bu hususta,  o’nun Gavs olduğunu kabul ediyor musun?
       Ben de cevaben:
       -Vallahi de Gavs,  Billahi de Gavs'tır.     Gavs’ın ta kendisidir dedim.
        Evet, Gavstır dedim demesine ama Molla Abdulkerim bu cevabımı hayretle karşılayıp bana şöyle sitem eder:
       -Sen nasıl olurda ona Gavs diyorsun,  üstelik sen bu kadar ilme sahipte birisin.
         Bunun üzerine:
         -Efendim, sinirlenmeyin, hele bir sakin olun, istersen ben sana onun Gavs’lığını ispat edeyim.
        O da:
        -Nasıl yani?
         Cevaben:
          -Efendim her şey gayet net açık ortada, Bakınız ben otuz seneden beri Bitlis'teyim, ilmim de çok iyidir. Her cuma ben camide konuşurken en azından Ulu camide beş yüz ile bin kişi arasında beni dinleyenler olur. Beni millet dinliyor. Onlara ben Allah'ın kelamını Resulullah (s.a.v.)'ın sünnetini söylüyorum. Fakat gel gör ki dışarı çıktığım zaman kendimden başka hiç kimse yanımda yörem de kalmıyor. Benle beraber kalan sadece bastonumdur. Anlayacağın beni takip eden yok. Ama Şeyh Abdulhakim öyle değil,  bakın kendisi bir köyde oturuyor. Üstelik köyde bir dağın eteğindedir. Köyün ne telefonu var,  ne telgrafı, ne de mektubu, Yani, hiçbir şeyi yok. İşte onca imkânsızlıklara rağmen bir bakıyorsun her daim etrafında elli-altmış-yüz sayıda kişi hiç eksik olmuyor. Muhakkak bu gelen insanları oraya getiren bir kuvvet var. Ki, o kuvvet Allah (c.c.)'dır. Eğer o Gavs olmasa o kadar âlim etrafına toplanamaz zaten. Demek ki, zahiri âlimle maneviyat âlimi arasındaki fark budur. Manevi âlim terbiye görmüş ve Cenab-ı Mevla (c.c.)'nın lütfuna mazhar olmuş ki,  Allah'ta (c.c) insanların kalbini ona çeviriyor ve o kadar insan etrafına geliyor.“
            Hâsıl-ı kelam, fazla söze ne hacet, Allah rahmet eylesin Seyda Hz.lerinin Halifesi Şeyh Molla Yahya El Abbasi El Haşimi (k.s)  röportajında şahit olduğu bir anekdotla meramımızı ziyadesiyle dile getirmiş zaten.  Bize sadece her devirde var olduğuna inandığımız Gavs’ların her birini yâd etmek düşer.  

         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3765/her-zamanin-bir-gavsi-var

18 Şubat 2020 Salı

EVLİYAULLAH


EVLİYAULLAH                   
              SELİM GÜRBÜZER
            Eskiden insanlar Evliyaullah’a en içten duydukları muhabbet ve bağlılıkla Allah yolunda bulunmaktan çok büyük keyif alırlardı.  Ne var ki şimdilerde artık o muhabbetten ve o bağlılıktan pek söz edemez olduk. Çünkü gelinen noktada değil evliyaya muhabbet duymak, toplumun birbirine karşı olan muhabbeti kalmamış ki Allah yolundan keyif almaktan söz edilebilsin. Hele şöyle etrafımıza bir baktığımızda bizim olan bu topraklarda bize ait her ne değer varsa hemen hepsi yerle yeksan edilmiş durumda. Hiç kuşkusuz değerlerimizden bu denli oynanmaya kalkışılırsa böylesi bir tabloyla karşılaşmamız hiçte şaşırtıcı değil.  Baksanıza ortada öyle içler acısı hazin bir durum var ki, birbirimize güven ve muhabbet duymak hak getire. İslami hassasiyet desen o da evlere şenlik, ortada daha da hazin bir durum söz konusudur. Öyle İslami hassasiyetimizi yitirmişiz ki, aramızdan birileri ‘Allah sohbeti, Peygamber sohbeti, Sahabe sohbeti, Evliya sohbeti' yapmaya kalkışsa dönüp adamın yüzüne bakmayacak hale gelmişiz. Maalesef o derece vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Ki, İslami hassasiyetimiz her geçen gün daha da kan kaybına uğramakta.
          Evet, acı ama gerçek, içine düştüğümüz içler acısı bu vahim tablo üç aşağı beş yukarı aynı eksende seyretmekte. Yine de bu eksen kaymasına rağmen tükenmişlik histerisine kapılmamak gerekir. Nitekim mümin olana bittik tükendik demek ya da ye’se kapılmak yaraşmaz, bilakis hak yolunda mümine ümit var olmak yaraşır. Zira mümin odur ki umutların tükendiği noktada bile diriliş ruhundan hiçbir şey kaybetmeyendir, dahası Allah’ın hükmüne her dem razı olan demektir.  Zaten diriliş ruhu Allah’ın razı olacağı yolda her dem iri ve diri olmayı gerektirir. Dün nasıl ki Moğol istilasının yakıp kavurduğu bu topraklarda Söğütte Ertuğrul oğlunun açtığı sancağının altında toplanan Horasan Erenleri ve Derviş Gazilerimiz umutların tükendiği noktada bir anda umutları yeşerten diriliş kalelerimiz olduysalar, bugünde içine düştüğümüz bu kör kuyudan bizi kurtarmaya vesile olacak yeni Horasan Erenlerimiz çıkacaktır elbet. Allah’ın hazinesi hiçbir zaman tükenmez,  bu nedenle onlar kıyamete dek her devirde var olacaklardır. Öyle ki, umut kalelerimiz tarihin her evresinde yaşanan hadiselerin bir imtihan olduğunu ve her yükselişin bir çöküşü olabileceği gibi her çöküşünde bir yükselişi olabileceği gerçeğinden hareketle en nihayetinde İslâm’ın yeniden muzaffer olacağının müjdesini her devirde kuşaktan kuşağa telkin edip umutlarımızı yeşertmeye devam etmekteler de.
             İyi ki de,  umut kalemiz Başbuğ Veliler her devirde varlar.  Allah’a çok şükürler olsun ki bu sayede dünden bugüne onca değer aşınması yaşamamıza rağmen halen yıkılmadan ayakta kalabilmişiz. Hem niye ayakta kalmayalım ki, baksanıza Yüce Allah tarihten bu güne her daim bizi umutlandıracak ve umutlarımızı yeşertecek Pir-i Türkistan Hâce Ahmet Yesevi gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi, Yunus Emre gibi daha nice Başbuğ velileri bu topraklarda bulunmasını bizden hiç esirgemediği gibi hiç eksik etmedi de. Yüce Allah (c.c) bundan böyle de daha nice Başbuğ velileri kıyamete dek başımızdan hiç eksik etmeyeceğine inancımız tamdır. Madem inancımız ve güvenimiz tam tekmil durumda,  o halde daha ne duruyoruz, gün bugündür deyip bir an evvel Evliyaullah’ın kapısına koyulmak gerektir. Ki; Evliyaullah kapısı ümitsizlik kapısı değildir. Hele birde varacağımız kapıda Evliya-i Kiramın muhabbetiyle yanıp tutuştuğumuzu bir düşünün, hiç kuşkusuz böylesi bir muhabbet sayesinde gerçek manada Allah’a kul olmak nedir bunun tatbikini ve ruhunu idrak edeceğimizden de emin olabiliriz. Sakın ola ki, dergâhlara gitmeye karar verdiğimizde, etraftan insanlar acaba bize ne der türünden lüzumsuz takıntılar içerisine girip de son anda kendimizi oralara gitmekten alıkoymayalım. Kim ne derse desin mutlaka Erenlerin nefesiyle soluklanmak gerekir. Hatta soluklanmayla da kalmamalı, Yunus misali dergâhın kapısında eşik olmakta gerekir. Onlara eşik olmayalım da hem kime olalım, baksanıza kapılarına layık olmadığımız halde hiçbir şart koşmadan her gelene Mevlana’ca kucak açıp bin kere tövbeni bozsan da yine gel deyip kapılarını açık tutmaktalar hep. Aslında her gelen dergâha alınmaz, ama zaman eskisi gibi değil ki, artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş. Nitekim umutların tükendiği noktada bir bakıyorsun Evliyaullah Hızır misali imdadımıza yetişip işi kolay kılmaktalar.  Dahası Yunusun deyişiyle:
            “Gelin tanış olalım
              İşi kolay kılalım
              Sevelim sevilelim
              Dünya kimseye kalmaz” diyerekten sevgiye susamış çarpan gönüllere ferahlık olmaktalar.  Ne diyelim,   işte görüyorsunuz sevgi seli ve muhabbet kucaklaşması budur.  Üstelik bu sevgi seli sadece bu dünya hayatıyla sınırlı da değil, ahrette de devam edecek bir muhabbet selidir bu. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v); “Kişi sevdiği ile birlikte haşr olunacaktır” diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Dolayısıyla siz siz olun muhabbette neyin nesi deyip işi hafife almayın. Bakın, Şeyh Sadi Şirâzî gül bahçesinde gülfidanının dibinde bitmiş bir ot’a gözü iliştiğinde:
        -“Ey ot!  Baksana senin ne doğru dürüst bir şeklin var, ne kokun, ne güzelliğin, ne de kıymetin var. Acaba şu gülfidanının dibinde bitmekle bir şeref kazandın mı, bir kıymet buldun mu?”  şeklinde muhabbetiyle oynayacak sözler sarf ettiğinde ot hemen alınganlık gösterip lisan-ı haliyle meramını şöyle dile getirir:
        -“Olsun,  her ne kadar renksiz, tatsız ve kokusuz isem de, sonuçta o gül bahçenin bir otuyum ya,  hatta  ‘gül bahçenin otu’ ismini üzerimde taşıyorum da. Şimdi sorarım sana,  bu isim,  bu şeref ziyadesiyle bana yetmez mi?”
        Gerçekten de öyle değil midir, ot otluğuyla gül bahçesinde gülün yanında şeref bulur da,  bir sofi de Sadatların gül meclislerinde bulunmakla şeref bulmaz mı? Bikere bir insanın Sadatlara nisbetle sofi adını alması, bu adla onlara muhabbet duyması,  hatta onların meclisinde soluklaması bir noktada o sofide iman nurunun kemalat bulacağına işarettir.  Öyle ya, şimdi o sofi şeref bulmasında ya kim bulsun.  Kaldı ki o sofide iman nuru kemalat bulduğunda gül bahçesinde en edna sofi olmaya bile gönlüm razıdır demekten kendini alamaz da. Düşünsenize Sadatların şemsiyesi altında gölgelenmek ne büyük bir şeref olsa gerek ki hiç kimse bu kapıda makam mevki davası gütmüyor, bilakis bu kapıda en edna sofi olabilirsem bu bile bana ziyadesiyle yeter artar diyorlar. Çünkü şemsiyesi altında gölgeleneceğimiz gül meclis her türlü korku ve endişeden azad bir meclisdir. Yani bu Erenler meclisinde bulunmakla Allah Teâlâ’nın “Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmazlar”  (Yunus, 62) diye ayet-i celilesinde övdüğü Başbuğ Velilerin şemsiyesi altında en edna bir sofilerden olsak bile kendimizi güvende ve emniyette hissedeceğiz demektir. O halde daha ne duruyoruz, bir an evvel bizimde o şemsiyenin altında güven tazelememiz icab eder. Aksi halde son pişmanlık fayda vermeyeceğinden bu dünyadan göç ettiğimizde ne yanımızda ahrete götüreceğimiz bir manevi azık, ne tutunacak bir gül dalı, ne gölgesi atına gireceğimiz bir şemsiyemiz,   ne de bizi kokusuyla rahatlatacak bir gülfidanımız olur.  Tabi,  ruz-i mahşerde kral çıplak bir halde tutunacak bir dalımız olmayınca da kendi derdimizle baş başa kalaraktan sefillere oynamamız kaçınılmazdır. İşte sefillere oynadığımız o anda Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Allah dostlarının ne kadar çok önem arz ettiğini hatırlarız da. Ama dedik ya,  son pişmanlık fayda vermeyeceğinden iş işten geçmiş olacaktır.
             Evet,  dünyada iken Allah dostlarının şemsiyesi altına girdiysek ne ala, yok eğer girmediysek ahrette işimizin kolay olmayacağını tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır. Orada işimizin zor geçeceği şundan belli ki, ehlisünnet kaynaklarına baktığımızda o gün geldiğinde elli yerde sual sorulacağından söz edilmekte. Hatta cevabı verilmeyen sualler içinde bin sene sabit bir şekilde adeta yere çakılı bir halde olunacağı da vurgulanmakta. Şimdi gel de bu durumda kendimize tutunacak bir dal, şefaat edecek bir kaynak arama, ne mümkün.  Hem bizim çapımız ve kapasitemiz ne ki,  kendi başımıza çare olabilelim. Öyle ya, kel derman bulsa kendi başına sürer, bizimkide onun gibi bir şey. Baksanıza hafif bir yerden yel esse hemen savrulup tarumar olabiliyoruz. Malumunuz, Evliyaullah öyle değil, yani bizden çok farklı. Bikere adı üzerinde Allah’ın ermiş, dost ve sevilmiş veli kullarından demek, elbette ki onların mahşerde sualler karşısında verecekleri cevaplarda anlık olacağı gibi cennete girmeleri de beklemeksizin anlık olacaktır. Ki; Yüce Allah (c.c)  veli kulları hakkında hükmünü ta dünya hayatında yaşarlarken vermiştir. Bakın Rabbimiz bu hususta ne buyurmuş: “Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjdeler vardır” (Yunus, 64).
            Ayetin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere Evliyaullah’ın bu dünyada iken açık tuttuğu kapıları aşındırmaya gayret etmek kesinlikle bize çok büyük fayda sağlayacağı muhakkak. Yok, eğer rahatımızı bozamayız,   aşındırmayız diyorsak Allah muhafaza eskisi gibi haramlara dalıp, Allah’ın emirlerine isyan eder hale gelmemiz an meselesi diyebiliriz. Zira evliyaya olan muhabbetin devamlılık kazanması ancak onları sık sık ziyaret etmekle mümkün. Aksi halde mürşidle mürid arasındaki muhabbet bağı kesintiye uğrayıp hatlar kopar da. Nitekim önceleri muhabbeti ve cezbesi çok olup da sonradan hat kopukluğuna uğrayan sofilerinde var olduğu bilinen bir husustur.  İşte bu gibi durumlara düşmemek için illa ki mürşid ziyaretini ihmal etmemek gerekir. Sadece mürşid ziyarete mi? Elbette ki bunun yanı sıra devamlı Allah sohbetinin,  Peygamber sohbetinin, Sahabe sohbetinin ve Evliyaullah sohbetinin yapıldığı mekânları da mesken tutmalı ki muhabbetimiz sürekli tazelenmiş olsun. Hiç kuşkusuz muhabbet tazelerken bu arada tek temel amacımızın Allah rızasını kazanmak yönünde niyetimizi sağlam tutmak olmalıdır.  Öyle ya, Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik olmayan bir muhabbet neye yarar ki. Hem Evliyaullaha niçin gönülce bağlanır ki?  Şüphesiz, Allah’ın dostu olduğu için muhabbet duymaktayız. Zaten dostun dostuna muhabbet duymak Allah’a muhabbet duymak demektir.
           Peki, denilebilir ki bir insanın Allah dostu olduğunu nerden bileceğiz?  Bikere muhabbet alınıp satılan bir meta değil ki durduk yere bir insana muhabbet duyabilesin. Direk gönül bağıyla alakalı bir durumdur,  asla bu gönül bağı muhabbet kalemle kitapla izah edilemez.  Ancak bunu yaşayan hissedebilir. Zaten bir insan Allah dostu değilse istese de karşısındakini celb edemez.  Allah’ın sevdiği kul olması gerekir ki insanların muhabbetini kazanabilsin. Bunun dışında göz boyama metotlarıyla insanları kendine bağlasa da, asla bu muhabbet kalıcı olmayacaktır, er geç eninde sonunda kral çıplak bir şekilde foyası ortaya çıkacaktır elbet.  Zira sahtelik her an gün yüzüne çıkmaya mahkûmdur.  Kalıcı olansa ebediyete mal olan bir hakikat güneşidir. Madem hakikat güneşinin peşindeyiz, o halde bize her daim sadıklarla beraber olmak yaraşır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde Cenab-ı Mevla’mız ''Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadık olanlarla beraber olun''  diye beyan buyurmakta da. İşte görüyorsunuz Kur’an’da net açık bir şekilde Allah yolunda samimi olan veli kullarla beraber olmaya çağrı vardır. Dolayısıyla bu çağrının gereğini yaparsak biliniz ki sadıklarla el ele gönül gönüle verip Hakka vasıl olacağız demektir. Keza Hadis-i Şeriflerde de bu manada benzer çağrılar vardır. Mesela; ''Allah'ın ehli onlardır ki, görüldüğü zaman, Allah hatırlanır'' hadis-i şerifi bunun bariz bir delilidir zaten.
       Hâsıl-ı Kelam;  Mevlana’nın buyurduğu gibi; “Padişahın dostu olan hiç zayıf kalır mı?”  Elbette kalmaz. O halde bu dünyada evliyayı dost edinen de zayıf kalmaz dersek yeridir.

12 Şubat 2020 Çarşamba

HATME-İ HACEGÂN

HATME-İ HACEGÂN                   
        SELİM GÜRBÜZER
        Hacegân sofrası bir bambaşkadır. Bu sofrada neler yok ki. Ancak bu bildiğimiz sofralardan çok farklıdır. Farkı ‘Hacegân Başbuğ Evliyalarının’ bizatihi teşrif ettiği manevi sofra olmasıdır. Öyle ki bünyesinde 14 Fatiha, 100 salâvat, 75 İnşirah, 1000 İhlâs, bir hatmi şerif duası ve Kuran’dan bir surenin okunduğu manevi gıdaları barındırır da.
         İşte onca saydığımız türlü türlü bu ruhu doyurucu içeriklerden sonra az çok merak etmişsinizdir elbet, bu menü nedir diye.  Elbette ki bu  ‘Hatme-i Hacegân’ menüsünden başkası değildir. İlginçtir bu menünün çatal kaşığı da taşlardan ibarettir. Yani taşlar vasıtasıyla ruhumuzu ancak doyurabiliyoruz. Zaten kâinatta yaratılmışlar içerisinden en çok zikreden de cemadattır (taştır), ikincisi ise malum nebatattır (bitkidir). Olur ya, bir mecliste taş bulunmazsa bitki türünden nohut, fasulye gibi şeylerle de hatme yapılmaya cevaz vardır.  Çünkü Evliyaullah'ın da belirttiği gibi, Allah’ı zikirde en çok sırasıyla: birinci derece cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derece nebatat (bitki âlemi), üçüncü derece hayvanat, dördüncü derecede ise insan gelir. Besbelli ki cansızlıktan canlılığa, yani basit yapıdan mükemmel yapıya doğru gidildikçe Allah’ı anma noktasında yaratılan her mahlûkun hem cinsine göre düşüş eğilimleri görülür. Şöyle ki; her gelişim veya her büyüme meyli meşguliyet demek olup, bu durum Allah’ı zikretmekten alıkoyabileceği anlamına gelir. Hiç kuşkusuz insanoğlunun meşguliyeti diğer yaratılan varlıklara göre çok daha ileri safhada olduğundan ister istemez dördüncü derecede zikreden bir konumda yer alır.  Her neyse birinci konumda taşla zikir yapılacağını anladıktan sonra ister istemez merakımız daha da derinleştikçe acaba bu söz konusu çok yönlü zengin yer sofrasını elden ele günümüze dek taşıyanlar kim diye baktığımızda, hiç kuşkusuz taşıyıcıların Hâcegân Başbuğ Evliyaları olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Her ne kadar Hâcegân yolunu günümüze taşıyan Hâcegân Başbuğ Evliyaları değişik isimler altında:
          -Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  ile Ebû Yezîd Tayfur bin İsâ Hz.leri (Bâyezîd-i Bistâmî) dönemi arasında ‘Sıddıkiyye’ veya ‘Bekriyye” ismiyle,
          -Bâyezîd-i Bistâmî (k.s)’in Tayfûr lakabına nisbetle Bâyezîd-i Bistâmî (k.s) döneminden başlayıp Hâce Yusuf el-Hemedânî (k.s)’in halifelerinden Abdülhâlik-ı Gucdüvânî (k.s) dönemine gelen zaman diliminde   ‘Tayfûriyye’ ismiyle,  
         -Abdülhalik-ı Gücdüvânî (k.s)’den Şah-ı Nakşibend Hz.lerine gelen dönemde ‘Hâcegâniyye’ ismiyle,  
         -En son Bahâeddin Nakşibend (k.s)’in elinde ‘Nakşibendîyye’ ismiyle taşımış olsalar da, sonuçta yol aynı yol, bu yetmez mi?  Önemli olan gelinen noktada taşınan yolun özü itibariyle  (ameli yönden) hiçbir değişikliğe uğramaksızın bugünlere gelmiş olmasıdır, gerisi elbette ki teferruattır.  Nitekim Hatme-i Hacegân ameli bunlardan biri olup hem isim olarak hem de öz itibariyle hep aynı kalması bunun en bariz bir göstergesidir. Hâcegân yolunda icra edilen tüm amellerin öz itibariyle hep aynı kalması son derece gayet tabii bir durumdur. İlla bir değişiklik gerekiyorsa, bu kural değişikliği ancak teknik alanda işletilebilir,  asla ibadet ve ameller için bu kural işletilemez. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) ilerisinde böyle şeylerle karşılaşılmasın babından olsa gerek Hacegân yolunu aslına uygun olarak ismiyle müsemma bir bütün halde sistemleştirmiş bile.  Öyle ki Şah-ı Nakşibend (k.s); “Bu yolumuzdan yüz çeviren helak oldu”  derken aslında bu ifadeyle takip ettiği yolun Resul-i Ekrem (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a dayanmasından kaynaklanan hassasiyeti dile getirmiştir.  Keza sistemleştirdiği yol hakkında o kadar hassastır ki; “Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’ın yolunun nihayeti,  benim yolumun bidayeti, Onun eline geçen en son marifet,  benim elime geçen ilk marifet değilse, bu tarikat Bahaüddin’in kalbine haram olsun” demekten kendini alamaz da.  Derken hassasiyet gösterdiği bu yolun meyvelerini toplar bile. Nasıl mı?  Şöyle ki Şah-ı Nakşibend (k.s),  Allah Resulünün beyan buyurduğu  “Ümmetim yağmur gibidir, evvelimi daha hayırlıdır, ahiri mi daha hayırlıdır bilinmez” hadis-i şerifinin mana ve ruhundan hareketle ilk işi Hakka ve hakikate en kestirmeden gidecek bir yol için Allah’a münacat etmek olacaktır. Ve münacat ettiğinde dileğinin kabul edildiğini müntesiplerine müjdeler de.  Bu arada aklımıza belki şu soruda takılabilir, müjdelenen bu yolun özüne dokunmamak hususunda hassas olan bir tek Şah-ı Nakşibend Hz.leri mi olmuş, elbette ki bu hassasiyete tüm Nakşibendî Sadatları da iştirak etmiştir. Hele birileri sistemle oynamaya kalkışmaya bir dursun,  yaşanılan dönemde Sadatlardan her kim posta oturmuşsa derhal duruma müdahale edip böyle bir girişime asla geçit vermedikleri görülmüştür. İşte Sadatların bid’atlara karşı bu denli hassas ve duyarlı oluşlarından dolayıdır ki, Şah-ı Nakşibend (k.s) elinde sistemleşen bu yolun dün olduğu gibi bugünde ameli noktada başta ‘Hatme-i Hacegân’ olmak üzere tarikatın diğer tüm adab, usul, erkân ve amellerinin kıyamete kadar değişmeksizin sürdürüleceğine inancımız tamdır. Bakın, günümüzün manevi Hacegan Başbuğlarından, Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ‘Hatme-i Hacegân Zikri’ hakkında bakın ne diyor: “Şayet insanlar bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi, hasta ya da sakat olsalardı bile yinede sürünerek hatmeye gelirlerdi. Zira hatmenin manevi Reisi Resul-i Ekrem (s.a.v)’dir.  O bu meclislere manen teşrif buyurur ve oradakiler dileklerini Allah Teâlâ’ya ulaştırır. Madem öyle, şimdi sorarım size, Efendimiz (s.a.v)’in İlahi huzura arz ettiği şeyler hiç geri çevrilir mi?” Hiç kuşkusuz ki,  Gavs-ı Bilvanisi Hz.lerinin de dediği üzere O’nun yüzü suyu hürmetine çevrilmeyecektir. Yeter ki Nakşî dergâhlarında ‘Hatme-i Hacegân’ sofrasına adabı usulünce nasıl oturulacağının bilincine varalım gerisi gelir elbet. Dikkat edin bilinç dedik. Çünkü bunun bilincinde olmayan yabancı birinin hatmeye girmesi hatme adabına aykırıdır. Bakın, Ahmet bin Hanbel, Şeddat bin Evs (r.anh)’dan şu hadisi- şerifi şöyle rivayet eder:
      Biz Rasulullah (s.a.v)’in huzurunda idik.
       O (s.a.v):
     -“Aranızda Hıristiyan, Yahudi ya da şeriatın esrarına vakıf olmayan yabancı birisi var mı”  deyince:
       -“ Ey Allah’ın elçisi! Yoktur” dedik.
        Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) kapının kapatılmasını emretti ve:
       -“Ellerinizi kaldırın ve La ilahe illallah deyin” buyurdular.
        Efendimiz (s.a.v):
        - “Allah’a hamd u senalar olsun. Ya Rabbi, Sen beni bu kelime ile gönderdin. Bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin” dedi.
       Sonra da:
       -“ Sevinmez misiniz? Allah sizin hepinizi affetti” buyurdular (Hadis-i Müsned, IV, 124). Bu hadi-i şeriften anlaşılan o ki,  Resullah (s.a.v)’in içinizde yabancı var mı diye beyan buyurması zikir halkasının içinde bulunanların arasında yapacakları işi yadırgayacak bir kimsenin bulunmadığının kontrolü içinmiş meğer. Bu da hatme-i hacegâna ehil olmayan yabancıların içeri alınmamasının delilidir.(Bkz. Arifler Yolunun Edebyeri-S. Muhammed Saki Erol)
          İşte Halil İbrahim bereketinde diyebileceğimiz manen besleneceğimiz ‘Hatme-i Hacegân’ sofrası bu ya,  bikere en başta adab gereği illa ki sağ ayağını sol ayağının altına koyaraktan hemen yanı başındakinin diziyle bitişik hafif boynu bükük bir şekilde oturmamız icab eder. İmam tâ ki ‘Estağfurullah’  komutuyla hatme-i hacegânı başlatır,  işte o andan itibaren hemen gözler kapanaraktan taş dağıtıcı elinden dağıtılan 7 işaret taşıyla sağdan 7 Fatiha-i Şerife okunur, daha önceden dağıtılan 100 adet hatme taşı içerisinden ise  100 Salâvat-ı Şerife, 79 Elemneşrahleke-i Şerife, 1000 İhlâs-i Şerife okunur,  derken  soldan bu kez   işaret taşlarıyla  soldan 7 Fatiha-i Şerife  okunup ve ardından imamın Hatme-i Şerife duasını Kur’an’dan Amme  veya Tebareke sureleriyle   bağlayıp kapanışta  ‘'Estağfurullah’  komutu  verene dek bu sofradan kalkılmaz da.  Öyle ya,  hem madem ‘Hatme-i Hacegân’ ruhen beslenme sofrası demek, hem yine madem manen soluklanma meclisi demek, o halde bakalım bu zikir meclisinin açılış ve kapanış bölümlerinde aşama aşama nelerden istifade ediliyor bir görelim: 
          Evet,  bikere her şeyden önce şunu iyi bilelim ki; Hacegân meclisinde bulunmakla elde edilecek kazanımlar şunlardır:
         -İmamın estağfurullah deyişiyle sağ el parmaklarla huşu bir halde 25, 33 veya 75 estağfurullah çekmekle Hacegân meclisine tüm kirlerden arınmış olarak oturulmuş olunur. Ki, Peygamberimiz (s.a.v) Allah’ın Habib’i elçi konumda bir makama sahip olmasına rağmen hiçbir zaman tövbe etmekten geri durmamıştır. Nitekim Ebu Hureyre (r.a)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.v) ”Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum” diye beyan buyurması bunun bir teyididir. Kaldı ki Yüce Allah (c.c) bu hususta Habibi’nin nezdinde tüm kullarına hitaben; “Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu o, çok bağışlayandır” (Nuh,71/10) ve “(Ey Muhammed) Sabret! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Suçunun bağışlanmasını dile; Rabbini akşam, sabah överek tesbih et” (El-Mümin, 40/88) diye emir buyurmuş da. Dikkat ettiyseniz ayetin birinci bölümünde istiğfardan, ikinci bölümünde ise sabah akşamdan söz edilmektedir. Zaten Hatme-i Hacegân halkası da gündüz ikindiden sonra ya da akşam yatsıdan sonra estağfurullah tesbihatlarıyla başlayıp sonlanmakta.
       -İmamın Fatiha-i Şerife deyişiyle hatmenin başında sağdan yedi kişi, hatmenin sonunda soldan yedi kişiye birer adet dağıtılan yedi büyük işaret taşlarla okunan Fatihalar sayesinde Kur’an’da sevapça en büyük yedi âyet manasına ‘es-Seb’ul-Mesâni’ okuma şerefine nail olunmuş olunur. Delil mi? İşte Ebu Said İbnul-Muala (r.a)’ın anlattığı bir hadisede bakın ne diyor: “Ben Mescid-i Nebevide namaz kılıyordum. Resulullah beni çağırdı. Fakat (namazda olduğum için) icabet edemedim. Sonra yanına gittim şöyle dedim:
         -Ey Allah’ın Resulü! Namaz kılıyordum.
         Bana cevaben:
         -Allah Teâlâ kitabında “Ey iman edenler, Allah ve Resulü sizi çağırdıkları zaman hemen icabet edin buyurmuyor mu?” (Enfal, 24) dedi ve arkasında şunu ilave etti: Sen mescitten çıkmazdan önce, sana Kur’an-ı Kerimin (sevapça) en büyük suresini öğreteyim mi” dedi ve elimden tuttu.
         Bende o sırada Allah Resulünün mescitten çıkacağı anı kollayıp tam çıkacağı sırada bana öğreteceği sureyi zatı şahanelerine hatırlataraktan:
         -Hani bana en büyük sureyi öğreteceğim dememiş miydiniz?
        Allah Resulü bunun üzerine dönüp bana:
        - O sure ‘Elhamdü lillâhi Rabbi’l âlemin’dir. Ki (namazlarda tekrar tekrar okunan), yedi âyet (es-Seb’ul-Mesâni) ve bana verilen yüce Kur’an’dır” diye buyurdu (Buhari, Tefsir 1; Nesaî, İftitah 26; Ebu Dâvud, Vitr 15).
          -Hatmenin ikinci aşamasında İmamın Salâvat-ı Şerife komut seslenişiyle dağıtılan taşlardan eline düşen taş sayısınca salâvat okunur. Bu okunan selâvat-i şerifeler hatmenin başında ve hatmenin sonunda olmak üzere toplamda 200 adet taş sayısına tekabül eder. Böylece bu okunan selâvatlar sayesinde Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Kim bana bir salâvat getirirse Allah Teâlâ bu yüzden o kimseyi on misli mağfiret eder” müjdesine mazhar olunmuş olunur. (Müslim, salât,70)
          -Üçüncü aşamada imamın Elemneşrahleke-i Şerife komutuyla birlikte halkanın sağ tarafından dağıtılmaya başlayan taşlardan hissesine düşen taş sayısınca İnşirah suresi okunur. Malum, okunan bu sure Peygamberimiz (s.a.v)’in en sıkıntılı dönemlerinde göğsünün açılıp feraha kavuşturulması manasına gelen bir ferahlık açısından da hatme erkânına çok ferahlatıcı etki yapar. Böylece ‘Elem Neşrah Leke Sadrak’ suresinin yüzü suyu hürmetine tüm sıkıntılar bir anda giderilir de.
             -Dördüncü aşamada imamın İhlâs-ı Şerife komut seslenişiyle dağıtılan taşlardan eline düşen taş sayısınca ihlâslar okunur. Bu okunan İhlâs-ı şerifelerden 10 tur hatmenin başında ve 10 turda hatmenin sonunda olmak üzere toplamda 1000 adet okunma taş sayısına tekabül eder. Böylece bu okunan İhlâs-ı Şerifeler sayesinde Kuran-ı Kerimi 333 kez hatmetmişçesine bir sevaba nail olunur. Öyle ya, 3 ihlâs ve 1 Fatiha okumak bir hatim sevabı demek olduğuna göre dağıtılan 10 turluk 100 adet taşın matematiksel hesabını yaptığımızda 1000÷3=333 hatim sevabı sayısına denk geldiğini keşfetmiş oluruz. Delil mi?  Resulullah (s.a.v) bir seferinde ashabına:
          “-Sizden biriniz bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaktan aciz olur mu diye sorar.
         Tabi bu ashaba zor geleceğinden cevaben şöyle derler:
         -Ya Resulullah!  Hangimiz buna güç yetirebiliriz ki?
          Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v) en nihayet zoru kolay kılacak pratik yöntemi şöyle ortaya koyar:
          -Allahu ahad, Allâhüssamed (İhlâs) suresi Kur’an’ın üçte biridir.” (Sahih-i Buhari, Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi)
         - Hatmenin beşinci aşamasında ise hatme halkasına dağıtılan taşların toplanmasıyla birlikte bu kez Hatme-i Hacegân duasına geçilir.  Ancak şunu belirtmekte fayda var, hatme hakkında en ufak bilgi sahibi olmayanlar inanır ya da inanmaz,  onu bilemeyiz elbet.  Ama Ehl-i tarîk açısından düşündüğümüzde gözü kapalı eda edilen ‘Hatme-i Hacegân’a başta Allah Resulü (s.a.v) olmak üzere silsilede adı zikredilen her bir Hacegan Başbuğ evliyanın ruhaniyetiyle birlikte teşrif ettiklerine dair bizim inancımız en ufak şüpheye mahal bırakmayacak derecede tamdır. Nitekim bu inanç doğrultusunda asırlardır Nakşibendî yolunda estağfirullah’la başlayan, akabinde belli sayıda dağıtılan taşlarla Elem neşrahleke-i şerife, İhlâsı şerife, Salavât-ı şerife ve Fatiha-i Şerifelerin okunduğu Hatme-i Hacegân’ın bugünde devam ettiği bir sır değil artık. Malum, gözü kapalı başlanılan hatme-i hacegânın sonunda okunan duada başta Peygamberimiz (s.a.v) ve O’nun âline ve ashabına salât ü selâm getirildikten sonra hatmede hâsıl olan sevabın mislini hediye olarak ruhlarına ulaşması maksadıyla:
       -Peygamberimize ithafen; Allah’ın salât ve selamı üzerine olsun anlamına ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ denilerek, 
      -O’nun âline ve ashabına, evlatlarına, zevcelerine, müminlere ve nesline, muhacir ve ensarına ithafen; Allah onlardan razı olsun manasına ‘Rıdvanullahi aleyhim ecmain’ denilerek,
       -Silsile halkasında isimleri zikredilen her bir Hacegan Başbuğ Evliyanın methiyeleri okunduğunda onlara ithafen; Allah onların ruhlarının sırlarını pak ve kudsi kılsın manasına gelen  ‘Kaddesâllahu esrarahum ilâ ervâh’  denilerekten maksat hâsıl olmuş olur.
      -Methiyeleri ile birlikte okunan hatme duasının akabinde şayet eda edilen ‘Hatme-i Hacegân’ ikindi hatmesi ise Kur’an’dan Amme suresi (Nebe suresi)  okunur, yok eğer yatsı vakti hatmesi ise Tebareke (Mulk suresi) okunur. Nitekim Resulullah (s.a.v) Nebe suresi hakkında; “İkindi namazından sonra Nebe suresini okuyan kimseden Allahü Teâlâ kıyamet azabını hafifletir” beyan buyururken,  Mulk suresi hakkında da “Tebareke Suresi kabir azabına engeldir” (Albani Sahihu’l-Cami 3643) diye beyan buyurmuşlardır.  Hakeza Cabir bin Abdullah (r.anh) Resulullah (s.a.v)’in “Secde ve mülk surelerini okumadan uyumazdı” deyişine (Tirmizi 3627) şahit olurken,  Ebu Hureyre (r.anh)’da bizatihi Resullulah (s.a.v)’in şöyle dediğine şahit olmuştur: “Kuşkusuz ki, Kur’an’da otuz ayet olan bir sure vardır. Bu sure, bir kişi için şefaatçi oldu ve onun günahları affedildi. Bu sure Mülk suresidir.”(Tirmizi 3052)
          -Derken en nihayet estağfirullahla başlayan hatme, bu surelerin okunmasının ardından en baştaki gibi sağ el parmağımızla çektiğimiz 25, 33 veya 75 estağfurullahlarla hatme-i hacegân tamamlanmış olur.  Böylece Allah-u Teâlâ,  Resulullah Efendimiz (s.a.v)’in hatırına silsilede isimleri okunan Hacegân Başbuğ Evliyaların elinden dağıtılan manevi hediyeler eşliğinde hatme halkasında bulunanların üzerlerine rahmetini indirip böylece hatme sevabından elde edilen manevi kazanımdan maksat hâsıl olmuş olur da.
       İşte görüyorsunuz hatme meclisi meleklerinde teşrif ettiği böyle bir meclisdir. Zahirde nasıl ki dünyevi işler için kurulan meclis halkaları varsa, bâtınen de hatme-i hacegân gibi halka oluşturulan manevi meclisler olabiliyor pekâlâ.  Hele tasavvuf eserleri şöyle karıştırdığımızda, Başbuğ Evliyaların beyanlarından hareketle bilhassa pazartesi ve perşembe günü Hira mağarasında toplanılıp dünya âleminin nizamı hakkında sürekli istişare edildiği muhakkak. Belli ki, zahiri meclislerde olduğu gibi velilerinde bir ‘Başbuğ Evliya’ başkanı vardır. Nitekim Seyyid Muhammed Nurani (k.s) ile yapılan bir röportajda Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hz.lerinin şöyle dediğini beyan eder: ''Ben bu meclise gittiğim zaman meclistekiler kalkarak bana doğru geliyor. Bu meclistekilerin bir kısmı yaşayanlardan, bir kısmı vefat edenlerden, bir kısmı da meleklerdendir. Sağ olanların rengi sürekli değişiyor, vefat edenlerin rengi ise değişmiyor. Sağ olanların rengi her meclise geldiklerinde değişim gösteriyor. Melekler ise ben geldiğimde karşıdan ayakları yere değmeden geliyorlar. Melekler niye geliyorlar denirse onlar da hayata henüz gelmemiş, doğmamış evliyaların yerine geliyor oturuyorlar. Vakti gelip de onlar gelip oturana kadar devam edecekler.”
        Velhasıl-ı kelam; Seyyid Muhammed Nurani Hz.leri kendisiyle yapılan röportajın devamında bu hususta şöyle açıklık getirir de: Bir kitapta okumuştum, Muhyiddin İbnü’l-Arabî manen bir yere gitmiş. 10 sene kadar meleklerin arasında kalmış ve melekler devamlı cezbe ve zikir halindelermiş. 10 sene dolup eve geri dönünce benim 10 senedir yokluğum hakkında ne diyorsunuz diye ev halkına sorduğunda; Sen her zaman ki gibi burada ve her zaman ki halindesin, yani devamlı buradaydın demişlerdir” (Bkz. Feyz Dergisi-Ekim 1994).
         Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3738/hatme-i-hacegan

4 Şubat 2020 Salı

BEN SANA BENDİM

               BEN SANA BENDİM
            SELİM GÜRBÜZER
             Bakın, abdallık geleneğinin son halkası Neşat Ertaş ne de güzel sazının bam teline dokunaraktan gönlün sesini; “Dost elinden gel olmazsa varılmaz, rızasız bahçenin gülü derilmez, kalpten kalbe bir yol vardır görülmez, gönülden gönüle yol gizli gizli” dizeleriyle dile getirmiş. Zaten gönlün sesini dile getirmese de Yüce Allah (c.c) gönülden gönüle giden yolun muştusunu mahşerde: şöyle ilan edecektir: “Benim için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar kendi rahmetimde olacaktır” (Müslim). İşte tam da bu noktada tasavvuf,  bu muştunun bir hayal değil, hakikatin ta kendisi olduğunu tatbiki için vardır. Tabii ki, bunun tatbiki öyle ‘laf ola beri gele’ türden cehri  (sesli)  olarak afakî değil, bilakis gönülden gönüle hafi (gizli) yoldan tatbik edilir. Hele bir insan gönlünü Gönül Sultanlarına kaptırmaya bir görsün, tıpkı Necip Fazıl’ın Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine gönlünü kaptırmasında olduğu gibi şu dizelerdeki ruh halini yaşaması kaçınılmazdır:
       “Benim Efendim,
         Ben sana bendim,
         Bir üfledin de,       
         Yıkıldı bendim.
                   ***
         Ben ki denizdim,
         Dağ başı bendim.
         Şimdi sen oldun,
         Âleme pendim!(Benim Efendim)
                    ***        
         Ölmemek neymiş;
         Senden öğrendim,
         Kayboldum sende,
         Sende tükendim!
         Sordum aynaya,
         Hani ya kendim?
         Benim Efendim,
         Ben sana bendim”
         İşte, Üstad Necip Fazıl’ı kendinden alıp kendine getiren bu dizelerin mana ve ruhunu şöyle bir düşündüğümüzde ister istemez bizimde aklımıza Gönül Sultanları düşmektedir. Hatta insanın onlara bend olası  (bağlanası) geliyor. Öyle ya,  nasıl ki fıkıh deyince fakihler, hadis ilmi deyince muhaddisler, tefsir deyince müfessirler belleklerimize kazınır ya hep, gönül deyince de Gönüller Sultanı Allah dostlarının akla gelmesi gayet tabiidir. Nasıl akla düşmesin ki,  baksanıza zahiri ilimler daha çok akli ve nakli özellikleriyle dikkat çekerken, tasavvuf ilmi ise daha çok gönüllere dokunuşuyla dikkat çeken bir özelliğe sahiptir.  Zaten bundan dolayıdır ki, tasavvuf hakkında kal değil, hal ilmidir denmektedir. Yani, bu ilim kalemle yazarak, ya da kitap okuyarak elde edilen bir ilim değil, bizatihi yaşayarak kavranılabilen bir ilimdir. İşte bu noktada Yunus Emre;“Ey Hoca, istersen var bin Hacca. Hepsinden eyice. Bir gönüle girmektir” demekten kendini alamaz da.  Elbette ki, şeriat zahire hükmettiğinden bu bağlamda hoca olmak güzeldir, ancak zahiri ilmi amele, ameli de hikmete dönüştüremedikten sonra hoca olsan ne, olmasan ne.  İlla ki, bir gönle girmek gerekir ki, ilim amelle, amelde hikmetle taçlanmış olsun.
           Evet, her kim zahirde iştigal ettiği ilmine ve bilimine gönlünü ve ruhunu katamadığı sürece o tahsil ettiği ilim asla meyve vermeyecektir. Baksanıza Allah dostları sadece medrese ilmi tahsil etmekle kalmayıp birde buna ilaveten tasavvufun Bâtıni ilmini de katarak ancak gönülleri fethedebilecek duruma gelebiliyorlar. Ki, gönülleri fethetmek için bilhassa tasavvufun Mevlana’ca ‘Hamdım, piştim, yandım’ denen üç aşamalı gönül yanması teveccüh evrelerinden geçmekte gerekir. Aksi halde “Ayn-el yakîn, İlm-el-yakin Hakk-el yakîn” hallerinin hiçbiri gerçekleşemeyeceğinden gönül fethi bir hayal, bir temenni olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Malumunuz ilk gönül yanması teveccüh Cebrail (a.s)’ın ilk ayeti vahy edeceği esnada mağarada Allah Resulünü kucaklayıp üç kez sıkmasıyla vuku bulmuştur. Öyle ki ilk ayet nüzul olduğunda;
        “-Oku yâ Muhammed!” dendiğinde,
        Efendimiz (s.a.v)’in cevaben:
        “-Ben okumam bilmem ki” deyişine karşılık Cebrail’in birinci sıkmasında Allah Resulünün içi pirüpak edilir, ikincisinde içi ilahi nurla donatılır, üçüncüsünde ise risaletinin tasdiki manasına içi nübüvvet nuruyla kodlanır. Böylece Efendimiz (s.a.v)  bu gönül yanması teveccühü şerefine nail olmuş olur. Bu öyle şerefli bir payedir ki, Cebrail (a.s) Allah Resulünü sıktığında, Efendimiz (s.a.v):
       “-Cebrail benimle musafahalaşıp iyice sıkınca, canım çıkacak sandım” diyecek derecede bir gönül teveccühü paye kucaklaşmasıdır bu. Derken bu kucaklaşmanın akabinde oku emriyle başlayan Alak suresinin ilk beş ayeti Allah Resulü ile Cebrail (a.s) arasında karşılıklı mukabele halinde ve huşu içerisinde okunur da. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz tasavvufa temel kaynak teşkil edecek teveccühün aslı budur. Tabii bitmedi, dahası var elbet. Malumunuz Allah Resulü ve Ebu Bekir Sıddık birlikte Mekke’den Medine’ye hicret edişinde müşriklerin amansız takibine tutulurlar. Öyle ki, izlerini kaybetmek için girdikleri Hıra mağarasında baş başa kaldıklarında kâfirler tamda mağaranın kapısına dayanmışlardı ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) o an için için tir tir titreyecektir. Ancak bu titreme hali korktuğundan dolayı değildi elbet. Nitekim içi titrediğinde:
             -Ya Resulullah! İnanın bu tedirginlik halim kendim için değildir. Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor da ondandır.”
            Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm edip şöyle der:
            -Ya Ebu Bekir! Mahzun olma.  Hiç şüphe yoktur ki Yüce Allah (c.c) bizimledir.''
            Tabii, Allah’ın Habibi böyle derde bu söz havada asılı kalır mı?  Gerçekten de söz yerini bulup bir yandan müşriklerin hevesi kursağında kalırken,  öte yandan can dostuna söylediği ‘Yüce Allah (c.c) bizimledir’ anlamında: ‘Dilini damağına yapıştır kalbinden Allah deyiver’ lafza-i celal zikri Hz. Ebu Bekir'in kalbine nurani cevher şeklinde nakş edilir de. İşte bu hafi nakş edilme hadisesi aynı zamanda Nakşibendî tarikatının doğuşunu da beraberinde getirir. Öyle ya, madem  ‘Allah’ adı kalpte zikredilecek, o halde Nakşibendî tarikatının ilk pirinin Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın olması gayet tabii bir durumdur. Sadece Nakşibendî Tarikatının piri mi, elbette ki o bizim ilk halifemiz de. Hiç kuşkusuz Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın diğer sahabeler den fazilet yönünden üstünlüğü çok namaz kılmak,  ya da çok amel yapmaktan kaynaklanan bir durum değildir.  Besbelli ki Allah Resulü ile mağarada baş başa kaldıklarında her ne oluyorsa kalbine o esnada aktarılan nübüvvet nurundan kaynaklanan bir üstünlüktür bu.
        Anlaşılan o ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) hicret yolculuğunda kendine Allah Resulünü yoldaş edinmekle Nakşibendî Tarikatının çerçevesini çizmiş olurda. Nitekim o hicret yolculuğundan hareketle o gün bugündür Nakşibendî yolunda gönülden gönüle ilk başta sofilerle yoldaş olmak esastır.  Öyle ki bir sofi,  bu kutsi yolda yoldaşı olduğu sofinin ayağına bir diken batsa anında acısını ruhunda hissetmeli ki ‘Fenâ Fi’l İhvân’ olabile. Birde bu kutsi yolculukta yoldaşlara göz kulak olup onlara önderlik edecek bir kervancı başı vardır ki, onun sevgisi kervandakilerin hepsinin üstünde bir sevgidir.  Öyle ki bu sevgi yoldaş sevgisinden daha da ileri derecede bir sevgi olup tasavvufta ‘Fenâ Fi’ş Şeyh’ sevgisi olarak karşılık bulur da. Hele bir salik ‘fenâ fi’l İhvân’ sevgisinden daha da öteye şeyhin sevgisine sıçramaya görsün, bir bakmışsın şeyhin sevgisinde eriyip tükenip kaybolmasıyla birlikte bu sevgi ‘Fenâ Fi’r Rasûl’ sevgisine dönüşür bile. Hem nasıl dönüşmesin ki,  bakınız Allah Resulü: “Sizden biriniz beni annesinden babasından, çoluk çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz” (Buhari, Sahih, İman, 2/8 (I;9) diye beyan buyurmakta. Madem öyle, bu safhaya gelen bir salik bunla da kalmamalı, bizatihi Allah Resulünün sevgisine ulaştığında onun sevgisinde öyle eriyip tükenmeli ki, tasavvufta Allah sevgisinde kaybolma manasına ‘Fenâfillâh’, Allah sevgisinde var olma manasına ‘Bekabillâh’  merhalelerine de sıçrayabilsin. Ancak şu da var ki tasavvufta en alt birimden üst birime doğru tüm bu sevgi merhalelerini aşmak için illa ki sıratı müstakim istikamet üzere bir tasavvufi hayat yaşamak şarttır. Aksi halde sırf kuru kuruya bir sevgi,  ya da sırf bu işin lafını ve edebiyatını yapmakla bu kutsi sevgi basamakları asla aşılamaz. İşte bu yüzden arifler; tasavvuf kal değil, hal demişlerdir.
            Bu arada şunu da belirtmekte fayda var, ne ilginçtir ki nerede bir sevgi iklimi var, bir bakıyorsun karşısında bu sevgi yumağını bertaraf etmek isteyen bir karşıt iklimde hiç eksik olmuyor. Nitekim Gönül sultanlarının hayatlarına baktığımızda seveni olduğu kadar münkirinin de çok olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Olması da gayet tabiidir. Baksanıza dünya kurulmuş kurulalı durum vaziyet bu eksende seyretmekte. Belli ki, her şey zıddı ile kaim. Kaldı ki, çile olmadan sevgi kemale ermez de. Çünkü sevgi hamurunun mayası ta baştan çileyle yoğrulmuştur. Nasıl mı?  İşte Allah Resulünün çile dolu hayatı bunun en bariz delili. Hatta çile ile yoğrulmuş bu sevgi mayasından ümmetine pay etmiş de. Allah Resulü (s.a.v)  iyi ki de pay etmiş, bu sayede Allah yolunda ne kadar çile çekilirse o kadar ecir kazanılacağını idrak etmiş olduk. Düşünsenize pay edilen bu çileden hissesine düşen Ümmet-i Muhammed’den bir âlim zatsa, o âlim ilmiyle amil olacak demektir. Avamdan biri ise had hudud bilip edeb dairesi içerisinde İslam’ı yaşamaya gayret edecek demektir. Hakeza örnekleri çoğalttığımızda:
             - Zenginse cömert olacak demektir.
             -Fakirse şükür sahibi gerçek anlamda fakirullah olacak demektir.
              -Henüz evlenmemiş biriyse iffet sahibi bekârlardan olacak demektir.  
             - İdareci ise tüyü bitmemiş yetimin hakkını gözeten adil bir yönetici olacak demektir.
             -Devlet adamı bir liderse Hz. Ömer (r.a)  misali Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabı benden sorulur hassasiyetinde bir devletlû başkanımız olacak demektir.
             -Sanatkârsa Mimar Sinan misali Süleymaniye ve Selimiye, Itrî misali de gök kubbeye sığmayan bülbül ses olacak demektir. 
              Hiç kuşkusuz tüm bu sıraladıklarımızdan daha da ötede her neyi seviyorsak, Yunus’unda dile getirdiği “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  üzere olmak daha çok önem arz edecektir. Unutmayalım ki Allah için olmayan bir sevginin Allah indinde hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
              Hasıl-ı kelam,  tasavvufta temel gaye  ‘İlahi ente maksudu ve Ridaike matlubu’ çerçevesinde ‘Fenâ fi’l ihvân’, Fenâ fi’ş şeyh’, ‘Fenâ fi’r Rasûl’,  ‘Fenâfillâh ve Bekabillâh’ diyebileceğimiz beş aşamalı sevgi zinciri esastır.  Nitekim bu sevgi zinciri olmaksızın ‘Gül’ olunmaz da.  
                 Vesselam.