10 Nisan 2022 Pazar

YILDIZLAR ÂLEMİ


                                                      YILDIZLAR ÂLEMİ

             SELİM GÜRBÜZER

             Bilindiği üzere mikro âlemde hadronlar olarak bilinen bileşikleri oluşturan en küçük parçacıklar ‘kuarklar’ diye tanımlanır. Örnek mi?  İşte atom çekirdeğinin bileşenleri diyebileceğimiz proton ve nötron bunun en bariz örneğini teşkil eder. Yine evrenin en uzak köşelerinde, yani bizden on milyar ışık yılı ötesinde konumlanan alanlarda yüksek enerjiyle parlayan galaksiler ise  ‘kuasarlar’ olarak tanımlanır. Ayrıca hemen her galakside ortalama sayıca 200 milyar adet olduğu düşünülen, aynı zamanda yaşadığımız dünyadan bulutsuz havalarda gecenin karanlığında baktığımızda başımızın üzerinde her daim ışıl ışıl parlayan gök fenerlerimiz ise ‘yıldız’ olarak tanımlanır.  Örnek mi?  İşte Güneş sisteminin içerisinde yer alan Samanyolu Gökadasında ki en az yüz milyarları aşan sayıda olduğu tahmin edilen uçsuz bucaksız yıldız kümeler topluluğunun her biri bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten.  

           Evet, yıldızlara geçmişten günümüze bakışımız hep gökteki ışık fenerlerimiz şeklinde olmuştur. Şayet bu bakışımızı tersinden okumaya kalkıştığımızda ise biliniz ki yıldızlara bakışımız hem nitelik bakımdan hem de nicelik bakımdan kayda değer bir bakış olmayacaktır.  Hem kaldı ki bakış açımıza nicelik ve nitelik kazandırmaya çalışsak da şu bir gerçek yıldızların mahiyetine tam manasıyla vakıf olamayız zaten. Zira gök kubbe de parlayan her bir yıldız fenerinin kesin kes sayıca ne kadar olduğuna dair en ufak bir malumat ya da ne kadar enerji tükettiğine dair herhangi bir bilgi birikimine sahip olmak tüm matematik hesaplamaların fevkinde ufkumuzun alamayacağı bir durumdur.  Hele ki bize bir diğer karmaşık gibi gelen gök cimlerinden kuasarların (gök adalarının merkezinde bulunan ve adından aşırı derecede parlak gök ada çekirdekleri olarak söz ettiren gök cisimleri)  bir saniyede tükettikleri enerjilerinin neredeyse tüm dünyanın total enerji ihtiyacını karşılayacak kapasitede olduğunu göz önünde bulundurduğumuz da elbette ki her bir yıldız fenerinin niteliğine ve niceliğine akıl havsalamızın almaması son derece gayet tabiidir.  Keza sistemine tabii olduğumuz  Samanyolu galaksisinin toplamda yaydığı ışığın yüz misli kadar kapasitede olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurduğumuzda aynı tabloyla karşılaşırız. Yine de her şeye rağmen hızla gelişen teknolojik gelişmelere paralel olarak üretilen her bir devasa büyüklükte optik ve radyo teleskoplar sayesinde gelinen notada eskiye nazaran bizden fersah fersah kat be kat en uzak uç noktalarda parlayan yıldızlar hakkında bile ipuçlarını yakalayacak bilgi kırıntılarına vakıf oluna biliniyor artık.  Bilgi kırıntısı da olsa yıldızların sırlarına bir bir vakıf olundukça en yakınımızdan başlayarak edindiğimiz bilgilerin netleştiğini görebiliyoruz.  Nitekim milyarlarca yıldız arasında şimdilik dünyaya en yakın olanının Daroxima Centauri ve Alpha Centouriler (Alfa Centur) denilen yıldızlar olduğu bilgimizin netlik kazandığı gibi söz konusu yıldızların bize olan uzaklığının güneşin uzaklığından 270 bin defa daha uzak olduğu bilgisine de vakıf olmuş durumdayız.  Bu arada bilgisini edindiğimiz yıldızların uzaklık mesafeleriyle ilgili rakamlar her ne kadar dudak uçurtucu rakamlar olsa da sonuçta bize en yakın yıldızın ışığı dünyamıza gelişi takriben 4,5 yılı bulduğu bilgisini edinmek bile kayda değer bir kazanımdır.  Mesela yine yakından uzağa dudak uçurtucu rakamlar deryasına daldığımızda Sirius yıldızına ait ışığın dünyaya gelişinin 8,5 seneyi bulduğu, biraz ötede konumlanan Aldebaran denen kırmızı dev yıldıza ait ışığın dünyaya gelişinin 50 seneyi bulduğu,  biraz daha ötelerde konumlanan Procyon ve Rigel gibi yıldızlara ait ışıklarınsa dünyaya gelişlerinin 540 seneyi bulduğu gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Tabii tüm bu edindiğimiz bilgiler bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.  Mesela diğer edinilen bilgilere ve bulgulara bir göz attığımızda:   

          -Bizim gözümüzde en büyük yıldız olarak algıladığımız Güneşin bikere her şeyden önce dünyada yer alan hiçbir enerji kaynağına benzemeyen devasa bir nükleer santralı olduğunu gözlemlemiş oluruz.  Tabii bunu gözlemlememiz iyi hoşta, ancak bu arada kafamızı kurcalayan bir husus var ki,  o da tüm matematiksel hesaplamalara dayanarak güneşin ortaya çıkışıyla birlikte üzerinden 4380 yıl sonrasında tüm yakıtının tükenmesi lazım gelirken, bir bakıyorsun evdeki hesap çarşıya uymaz misali hala bugün olmuş ışığıyla bizi aydınlatıyor olmasıdır. Böylesi bir durumda elbette ki kafamız karışır,  hep baştan beri güneşe yakıt tankı gözüyle bakmışız çünkü. Oysaki güneş bir yakıt tankı olmanın ötesinde ayrıca doğal akışında kendini yenileyerekten  kendine özgü çok kuvvetli çekim gücü enerjisiyle her daim varlığını koruyabilen, yine kendine özgü bir şekilde  dıştan içe doğru kromosfer, fotosfer, güneş lekeleri, radyasyon bölgeleri, çekirdek tabakalarından oluşan ne sıvı ne de katı diyebileceğimiz türden   % 81,76  oranında hidrojen ve % 18,7 oranında helyum gazlarını bünyesinde taşıyan devasa bir gaz kütlesinin ta kendisi enerji bir kaynağımızdır. Hatta bu devasa boyutta gaz kütlesinin içerisine karbon, oksijen, magnezyum, silikon, potasyum, vanadyum, kobalt ve bakır gibi sıfır virgüllü düşük oranlarda bulunan elementleri de hesaba kattığımızda kıyamet gününe kadar tükenmek bilmeyen öz enerjisiyle birlikte dünyamızı daha çok aydınlatacak demektir.  Derken gelinen noktada güneşe bakışımız gök kubbede hep bizi selamlayaraktan yaradılışından bugüne tüm canlı cansız varlıkları ve insanlığı ısı, ışık ve enerji kaynağı olması hasebiyle tüm yıldızlar içerisinde en favori aydınlık yıldızımız veya aydınlık lambamız olduğunun bilgisini edinmiş oluruz.

          -Bizim gözlemimizde canlıların temel yapı taşını oluşturan hücrelerin varlığından hareketle yıldız ve galaksilerin mayasını nebülöz denilen gaz ve toz bulutların oluşturduğu gerçeğini gözlemlemiş oluruz. Dahası bu ve buna benzer gözlemlerden elde ettiğimiz bilgiler ışığında 15 milyar önce değim yerindeyse kâinat ağacı toplu iğne başı büyüklüğünde kozmik bir embriyo halden yüksek ısı radyasyonları altında küre şekline bürünerek tıpkı anne karnında bebeğin gelişme evrelerine benzer bir süreci tamamlamasıyla birlikte galaksilerin meydana geldiğini idrak etmiş oluruz. Tabii gözlemlemek iyi hoşta, tüm bunlar armut piş ağzıma düş misali bir anda gözlemleyeceğimiz türden oluşumlar değildir. Dolayısıyla unutmamak gerekir ki iğne başı büyüklüğündeki kozmik yumurta içeren program gereği gaz ve toz yığınların yoğunlaşıp yıldızları oluşturabilmesi için en az yarım milyonluk bir süreye ihtiyaç duyduğunu düşündüğümüzde bu uzun vade gerektiren gözlemimizi de bir kenara not düşmemiz gerektir. Böylece tüm bu uzun vadeli gözlemler eşliğinde yarım milyon içerisinde tozlar, yoğunlaşa yoğunlaşa birbirinden farklı desenlerle donatılmış uçsuz bucaksız devasa büyüklükteki feza alanına yayılmış yıldızlar olarak doğuvereceklerinin bilgisini edinmiş oluruz.

        -Bizim gözlemleyeceğimiz bir diğer gök cisimlerinden Galaksilerinde tıpkı insan kalbi gibi ritmik atan pulsarlara (atarca) sahip olduğu gerçeğinin bilgisini edinmiş oluruz.

               -Yine gözlemleyebileceğimiz kadarıyla bağrında yüz milyarlarca yıldız barındıran galaksilerden yalnız yüz tanesinin ancak ışık saçabilecek nitelikte olduğunu gözlemlemiş oluruz.  Ki, yukarıda konumuzun başında yüksek enerjiyle parladığını belirttiğimiz bu söz konusu oluşumlar adına kuasarlar denen galaksilerden başkası değildir.  Nitekim bir kısım bilim adamları bu ışık saçabilecek nitelikte ki bu tür galaksiler için yeni doğmuş yıldızın kalbi olarak isimlendirip bu gözle baktıklarının bilgisini edinmiş oluruz. Keza bir kısım bilim adamları da günümüzde moda tabirle yeniden beyaz sayfa açma ifadesine benzer bir ifadeyle  ‘beyaz delikler’ diye isimlendirip bu gözle baktıklarının bilgisini edinmiş oluruz.

         -Yine gözlemleyebileceğimiz kadarıyla uzay araştırmalarının ortaya koyduğu verilerden hareketle vakti zamanı geldiğinde kocaman devasa galaksileri bile tıpkı bir ahtapot gibi kollarının içine alaraktan yutup yok edecek türden bir nesnel sistemin varlığının bilgisini edinmiş oluruz.  Her ne kadar kendilerini teleskoplarla görülmeyecek derecede gözlemleme imkânımız olmasa da bilim dünyasında adından sıkça konuşulduğu artık bir sır değil bilinen bir gerçekliktir.  Ki, hakkında sıkça konuşulup varlığından sözü edilen bu gizemli varlıklar beyaz deliklerin zıddı bir vazife üstlenmiş diyebileceğimiz türden  ‘kara delikler’den başkası değildir elbet. Gerçekten de böylesi bir gizemli sistemin varlığından haberdar olunması hem uzaycılık adına kayda değer bilgi devrimidir bu,  hem de bilhassa inananlar açısından beyaz deliklerle yeniden doğuşu hatırlatan bir bilgi edinimi olurken kara deliklerle de yok oluşu (kıyameti)  hatırlatan bir bilgi edinimi olur.  

           Hiç kuşkusuz yukarıda ki gözlemlerimiz eşliğinde edindiğimiz bilgilerimizi gölgede bırakacak derecede asıl kayda değer bilgi edinişimiz aydınlık güneşimizin her daim başyıldız oluşunu elinde tutmasıdır.  Hem başyıldız makamını elinde tutmasın ki,  baksanıza bağrında taşıdığı her an patlamaya hazır halde binlerce hidrojen atomunun helyuma dönüşümünü gerçekleştirmesi sayesinde sanki  “kükremiş bir sel gibiyim,  bendimi çiğner aşarım” şeklinde meydan okurcasına tüm gezegenlere hem ısı hem ışık yayan yıldız lider olarak her daim dikkatleri üzerine çekmektedir. Öyle ki aydınlık güneşimiz başyıldız lider olmanın ötesinde birde üstüne üstük dünya sathında tüm canlı cansız varlıkların enerji kaynağıdır da. Nitekim büyük bir özveriyle bağrından saldığı birçok kozmik ışınlar (uzaya salınan atom çekirdekleri), güneş rüzgârları (elektrik yüklü iyonize parçacıklar) ve elektro manyetik radyasyonlar (x ışınları, infrared (kızılötesi), ultraviyole ışınları, radyo dalgaları) vs. hepsinin temel dayandığı kaynak nokta güneştir. Bu arada unutmayalım ki dışı seni, içi beni yakar misali görünmeyen ışık diye tabir edilen X ışınları ise güneşin iç kısmını kaplar halde adeta kozmik oda görevi konumunda bir işlev görmekte. Dolayısıyla bu iç kuytu bölmeden güneşe görünmeyen karanlık oda açısından baktığımızda aslında güneşin aydınlık değil karanlık yapıya bürünmüş bir yıldız olduğu gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Nitekim öyledir de.  Öyle ya,  madem içyapısı itibariyle karanlık bir yıldız, o halde güneşi bu durumda görünen kılan nedir sorusu ister istemez kafamızı kurcalaması kaçınılmaz kılacaktır.  İşte kafamızı kurcalayacak bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz X ışınlarının merkezden dışa doğru ilerledikçe frekans değişikliğine uğrayarak görünen ışın ve mor ötesi denilen ultraviyole ışın bandına dönüşümü marifetinde gizlidir. Bu öyle marifet dönüşümüdür ki,  iç dünyasında akkor kesilerekten zifiri karanlığa büründüğünü sandığımız kozmik âlem aradan belirli bir zaman geçtikten sonra bir bakıyorsun etrafına ışık saçan aydınlık âlem olabiliyor.  Nedir aradan geçen o aydınlığa giden yoldaki zaman dilimi dendiğinde, elbette ki üzerinden bir milyon yıldan fazla X ışınlarının içten dışa doğru geçişteki süreci kapsayan bir zaman dilimidir. Aslında bu bir anlamda daha yeni evimizin penceresinden içeri girdiğini sandığımız ışık huzmesinin meğer bir milyon öncesine ait bir ışık huzmesinin ta kendisini gösteren bir süreçtir bu.  Üstelik bu ışık huzmesi evimizin penceresinden içeri girene kadarda bin bir türlü işlemlerden geçerek girmekte.  Nasıl mı?  Baş ışık kaynağımız güneşten yayılan ışınlar bir yandan filtre edilirken, diğer yandan da atmosferde renk ayırımına tabi tutulmakta.  İyi ki de güneşimiz belirli işlemlerden geçmekte, işte görüyorsunuz başımızı yerden kaldırıp gökyüzüne baktığımızda gök kubbe renginin ne olduğundan daha parlak görünümünde bir gök kubbe, ne de normal ışık şiddetinin dışında bir ışık şiddetine maruz kalmış bir gök kubbedir.  Dahası Yüce Yaratıcı ilahi gücün takdiriyle ölçülmüş biçilmiş bir plan dâhilinde renk skalasından ışık şiddetine hemen her şey yerli yerinde ayarlanmış bir feza âleminin ta kendisi bir nizam-ı âlemdir bu.  Böylesi mükemmel nizam karşısında Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.  Düşünsenize şayet güneşten gelen ışık huzmeleri atmosferde bin bir türlü işlemlerden geçmeden direk olarak inmiş olsaydı kim bilir halimiz nice olurdu. En basitinden yeryüzünde yaşayan her canlının gören gözleri filtre edilmeyen ışınlar karşısında bozulup kör olacaktı.

           Evet,  güneşten gelen ışık huzmeleri atmosfer kontrolüne tabii tutulmaksızın doğrudan üzerimize doğuverseydi içinde yaşadığımız dünya bize zindan dünya olacaktı. Başta da dedik ya, dışı seni yakar, içi beni yakar misali ışığın kaynağına indiğimizde gerçekten de güneşten ışık hızıyla gelen kozmik ışınlar gezegenleri adeta bombardımana uğrattıklarını görmekteyiz. Dolayısıyla atmosferde koruyuculuk sisteminin devreye girmesi dünya hayatımızın zindana dönüşmemesi açısından çok şükretmemiz gereken mucizevi bir hadisedir elbet. Ki,  ünlü astronot Apollo’nun aydan getirdikleri kaya parçaları bize şimdiye kadar başımıza gökten taş düşmediğine sevinip şükretmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. Gerçekten de yatıp kalkıp Allah’a şükretmemiz gerekir ki bizi taş yağmurundan tutunda zararlı ışınlara kadar daha bir dizi pek çok afetlerden koruyan ‘atmosfer’  zırhımız var. Zaten aksi durum olsaydı tamamen korunaksız bir şekilde asıl büyük kıyametin kopmasına gerek kalmaksızın kendi kıyametimizi asıl o zaman yaşıyor olacaktık. Malumunuz asıl kıyametin kopuş vakti gelip çattığında ise ne ortada atmosfer kalır ne de güneşin kendisi. Üstüne üstük bu hususta bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre güneşin 5 milyarlık enerjik saat ömrü kaldığı yönünde bir hesaplamalarda söz konusudur. Sözün özü güneşte bir gün gelecek ışığı solup ve içi boşalmış bir kof madde hale dönüşecektir.

        Nasıl ki hücreyi oluşturan çekirdek ile diğer organellerin arasını dolduran bir sitoplâzma varsa, yıldızların arasında boşluk sandığımız alanlar aslında boşluk olmayıp tıpkı sitoplâzmaya benzer bir saha içerisinde konumlanmış atom, foton ve iyonize olmuş gaz cisimleri gibi unsurlarla kaplıdır. Bu unsurların birleşmesiyle yıldızların stadyumu niteliğindeki sahanın zeminini hiç kuşkusuz nebülözler oluşturur. Hücrelere insan vücudunun DNA bilgilerini kodlayan yüce Allah, elbette ki on sekiz bin âlemin özü mesabesinde kâinat kitabının sayfalarına gravitasyonel çekim, nükleer reaksiyonlar, eksenel hareketli dönme, yörüngesi etrafında dönme ve momentum korunumu gibi kodlamalara benzer kanunları da yıldızlara kodlamıştır.

        Malumunuz gökyüzünde herhangi bir şekilde konumlarında çok büyük değişiklik gözlenmeyen, uzaya belirli ölçülerde enerji göndererek parlaklıklarını her daim koruyabilen yıldızlar stabil yıldızlar (sabit yıldız) olarak ifade edilirler. Aslında sabitmiş gibi görünen nice yıldız kümelerinin gerçekte hiçte öyle olmadığı, bilakis birbirlerinden büyük bir hızla uzaklaştıklarını, bu durumun uzaklaşan her bir cismin konumu etrafına yaydığı ışığın spektrumundaki gösterge işaretlerinde hareketle sabit olmadıkları anlaşılmıştır. Nitekim göstergedeki spektrum eğrisi kırmızı ise kayış (uzaklaşma) demektir,  mor ise yakınlaşma manasınadır. Ekseriyetle galaksiler kayış ekseninde hareket ettikleri tespit edilmiştir. Yıldızların bir kısmı uzun ömürlü olabilecekleri gibi bunun tam aksine kısa ömürlü,  yani tükenme noktasına gelmiş cüceleşmiş yıldızların varlığı da söz konusudur ki, astronomlar bu tür cüceleşmiş yıldızlara adeta pili bitmiş ve ya zayıflamış manasına nükleer reaksiyonları besleyecek kaynakları tükenmiş ihtiyar yıldızlar nitelemesi gözüyle bakarlar. Böyle bakmaları da son derece gayet tabiidir. Zira cüce haline dönüşmüş bir yıldız ihtiyarlık alametinin ötesinde aynı zamanda yok oluşun habercisi, yani ölüme hazırlığın bir işaret fişeğidir. Örnek mi? İşte Orion avcı burcundaki Betelguese yıldızı bunun en tipik örneğini teşkil etmektedir. Bir takım yıldızlar da vardır ki,  bu örneğin tam aksine aralarında işbirliği ve dayanışma örgüsüne benzer bir diyalogla sanki çiçeği burnunda yeni evli çiftler misali gibi beraberce balaya çıkmış haldedirler, yani stabil değildirler. Bu nedenle bu tür yıldızlara ‘yıldız çiftleri’ denilmiştir. Örnek mi? İşte ‘Sirius’ bir çift yıldızdır. Bir başka hareket kabiliyeti olan mesela ‘Süreyya ve Cevza yıldızları’ da yılın bir kısmında görünüp bir kısmında görünmeyen yüzleriyle değişkenlik gösterebilen yıldızlar arasında yerini almaktadırlar. Dahası bu tür gök cisimlerinin parlaklıkları sürekli değiştikleri için ‘değişken yıldızlar’ olarak kategorize edilirler. Hakeza bunlara ilaveten tıpkı gezegenler gibi belli bir döngü sistemi içerisinde turlayan yıldızlarda vardır ki bunlar da ‘seyyar yıldızlar’ olarak kategorize edilirler. Seyyar yıldızların turlayışı tabii oldukları bir sistem etrafında olabileceği gibi etrafında dolaşan küçük çapta yıldızları kumanda edecek türden de turlayış olabiliyor.  Üstelik tüm bu turlayışlar tıpkı gezegenlerde olduğu gibi milyarları aşkın yıldızı bağrında taşıyan galaksilerin aynı tempoyla yörüngesinden bir milim dahi sapma olmaksızın kazasız belasız seyr-i âlem eyleyecek şekilde gerçekleşmektedir.

      Galaksi

      Bilindiği üzere yıldızların bir araya gelip cem olmasıyla birlikte açık veya kapalı türden diyebileceğimiz içerisinde takriben bin milyar yıldız içeren yıldız kümelerine galaksi denmektedir. Mesela buna örnek teşkil edecek olan Süreyya yıldızı aslında bir yıldız topluluğudur. Nitekim yaklaşık 400 yıldız topluluğundan oluşan bu yıldızın içerisinde bilhassa yedi tanesinin en parlak olması hasebiyle adından yedi kardeş manasına Süreyya yıldızı olarak söz ettirir.  Dedik ya, oysaki bu yıldız kümesi yedi yıldızdan ibaret olmayıp toplamda dört yüz civarında yıldız kümesinden oluşmakta. İlla dört yüz değil de birkaç yıldız kümesinden oluşan misal gösterin diniliyorsa,  bunun için pekâlâ birkaç yıldızdan oluşan ‘Hyades kümesi’ örnek verilebilir.

        Genellikle yıldızlar doğudan batıya doğru hareket etmekteler. Bu demektir ki gök kubbede yer alan her bir yıldızın bu yönde ki istikametleri aynı anda görünür olmalarının önüne geçmektedir. Şayet aynı anda görünür olsalardı bizler için aralarındaki farkı fark etmek yönünde bir kıyas imkânımız olmayacaktı. Hiç kuşkusuz kıyas bakımdan kutup yıldızı bu durumdan istisnadır. Rabbü’l âlemin bu müstesna  “Benat-ı Naaş” denilen kutup yıldızının yerini sabit kılıp aynı zamanda batmayacak şekilde yaratmış olsa gerektir ki insanlar kolayca yönünü tayin edebilsinler. Bikere her şeyden önce kutup yıldızının bizatihi yaratılış konumu devamlı kuzeyi gösteren bir mihenk taşı özelliğini ortaya koymaktadır. Kaldı ki,  Allah-u Teâla bu hususta; ”Karanın ve denizin karanlıkları için kendileriyle yollarını doğrultmamız için, sizin faydanıza, yıldızları yaratandır, O” (Enam, 97) diye beyan buyurarak bu durumu teyit etmektedir.

        Dünyamızdan baktığımızda Galaksiler renk bakımdan açık yıldız kümeleri ve şekil bakımdan kürevî yıldız kümeleri halde dünyamızın tavanını süsleyen yıldız fenerler gibi gözükmekteler. Her ne kadar bize yakın bir halde dünyamızın tavanı yıldız fenerler gibi gözükseler de kazın ayağı hiçte öyle değil,   her biri bizden çok çok uzaklarda konumlanmış yıldız fenerleridirler. Hem kümler halde yıldız tavanımız olsalardı net bir şekilde görünmeleri icap ederdi, kaldı ki dünyadan baktığımızda birçoğu çıplak gözle de görünmezler. Dedik ya dünyadan çıplak gözle gördüklerimizin birçoğunu da nokta şeklinde yıldız gibi algılarız. Hele ki bir galaksinin bulunduğu konumunun yüz binlerce ışık yılı yoluna tekabül ettiğini düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiği gayet net bir şekilde açık ortada. Şöyle ki; bir galaksi bizden kat be kat ne kadar uzakta ise bir o kadar da hızlı olduğuna işarettir. Nitekim büyük bir hızla seyreden galaksiler tıpkı trafikte yol boyunca boylu boyuna akan arabalar misali herhangi kazaya mahal vermeksizin akmaktalar. İşte yol trafiği bu ya, birbirini geçişlerde ya da kendisini sollayıp hızla geçen bir galaksinin tıpkı bir otomobilin egzozundan yayılan artık maddelerin bulunan ortamın havasıyla emilmesinde olduğu gibi bir mıntıka temizliğinin de trafikte akan bir diğer galaksinin gaz ve toz bulutları tarafından emilerekten yapıldığını gözlemlemekteyiz.  Derken bu sayede yeni doğmakta olan yıldızlara da gün doğup adeta onlar için bir tür enerji salınımı besin hazırlığı yapılmış olunur. Üstelik yıldızların her biri kendi çapında birer termonükleer reaksiyonların nüksettiği alanlar olmasına rağmen bir bakıyorsun kendi aralarındaki trafik kovalamaları herhangi bir keşmekeşliğe dönüşmeksizin sanki bizim bilmediğimiz bir gizli el ya da trafik polisinin kontrolünde bir trafik düzenlenmesiyle ötelere doğru yol alınarak seyr-i âlemin gerçekleştiği görülmekte. Bu seyri âlem aynı zamanda bize dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki turlayışına benzer dönüşümleri de hatırlatmaktadır. Düşünsenize bir insan iki işi bir arada yapmakta zorlanırken feza âleminde bunu büyük bir ustalıkla birçok gök cisimlerinin ve galaksilerin birçoğu aynı anda birkaç döngü hareketini aktığı yörüngesinde hızla gerçekleştirebiliyorlar. Doğrusu feza âleminde vuku bulan bu akıl almaz manevralar karşısında insanı hayretler içerisine bırakan bir durumdur bu. Hem nasıl hayretler içerisinde kalınmasın ki, baksanıza yüz milyarlarca yıldızdan oluşan galaksiler arasındaki çekim kanunlarının müthiş işleyişi sayesinde bir bakıyorsun hiçbir galaksi yörüngesinden çıkıp şarampole yuvarlanmadıkları gibi hemen her şey her şey denge kanunları çerçevesinde “Durmak yok yola devam” denen bir işleyiş söz konusudur.

        Kuyruklu yıldız

        Elbette ki uzayın havai fişekleri deyince kelebek görünümlü güneş lekelerinden sonra ilk akla gelen kuyruklu yıldızlar gelir hep.  Gelmesi de son derce normal,  çünkü onlar gerçekten de kuyruklarıyla ışıl ışıl ışık saçan gökyüzümüzün havai fişekleridirler. Tıpkı bu durum aydınlık lambamız güneşin zaman zaman milyonlarca ton flare adında püskürtücü maddesiyle uzayı bombardımana tuttuğunda olduğu gibi ortaya çıkan havai fişek manzarasına benzer tarzda ki muhteşem görünümüyle gökyüzünü ışıl ışıl renklendirmektelerdir. Renklendirmeleri de gerekir zaten.  Bikere kuyruklu yıldızın çekirdeğinde bulunan metan, karbondioksit, amonyak, hidrojen, oksijen gibi gazlar güneşle temasa geçecekleri sırada  (yaklaştıklarında) eriyip toz haline gelmesi için vardırlar. Aksi halde adından havai fişek yıldızlar olarak söz ettirmeleri mümkün olmayacaktır.  Nitekim astronomi tarihinde şimdiye kadar adından ışıl ışıl parlayan kuyruk yıldızı olarak söz etmelerinin arka planında hiç kuşkusuz bağrında taşıdığı erimiş halde bulunan toz partiküllerinin güneş ışığını en iyi şekilde iyi yansıtma marifetleri sayesindedir. Hem nasıl ki havai fişeklerin belli bir zaman dilimi içerisinde parlamasıyla sönmesi bir olduğu gibi aynen kuyruklu yıldızların yapılan tahmini hesaplara dayanarak 3 bin ila 60 bin yıl arasında bir havai fişeklik ömrü olduğu yönünde, yani gökbilimcilerin döküntü dedikleri kirli kartopları şekliyle ışığının kararması söz konusudur. Ve bu ömür sürecinde dikkatlerden kaçmayan bir diğer husus ise kuyruklu yıldızların hızla hareket ettikleri halde en ufak trafik kazasına dahi meydan vermeyecek şekilde bir araya gelerekten gruplar oluşturabiliyor olmalarıdır.  Bu yüzden böylesi ışıl ışıl parlayan yıldızlara gelişi güzel başıboş seyyareler gözüyle bakmayız da.

        Yıldızların ölümü

        Her gece gökyüzünde gönderdikleri radyasyon dalgaları ile bizleri selamlayan yıldızlarda fanidir elbet.  Nasıl olsa bir gün gelecek depolarında tuttukları hidrojen enerjisi tükenmeye yüz tutmasıyla birlikte bir zaman sonra büzüşerek beyaz cüce haline dönüşeceklerdir. Derken en nihayetinde siyah cüce aşamasına geçiş yaptıklarında tıpkı bir canlının hayata gözlerini kapamasına benzer bir refleksle projektörlerini kapayıp mevta olacaklardır.  Dahası böylesi bir mevta oluş her bir yıldız için kar beyaz kefen ölümüdür. Aslında ölüm bahane,  burada ki kar beyaz kefen giymekten maksat yeni bir yıldızın doğuşuna hazırlık babından beyaz gelinliği giydirmek için yapılan bir düğün merasiminin ta kendisi bir ölümdür bu.  Nitekim Novalar galaksiler içerisinde ansızın süpernova patlamalarla sahne alırlar. Yıldızın içerisinde fezaya püskürtülen maddeler zaman içerisinde nebülözlerin yapısında var olan toz ve gaz bulutlarını oluşturdukları gözlemlenmiştir. Bunlar bir nevi ölen yıldıza ait geriye miras kalan artık maddelerdir. Anlaşılan o ki, nova patlamaları sıradan bir tükeniş olmayıp bilakis yeni bir dirilişin muştusu bir patlamalardır. Kelimenin tam anlamıyla bir başka yıldızların doğuşuna yönelik bir eylem hareketidir bu. Nasıl ki bir canlı öldüğü zaman vücut hacmi büyüyüp şişerse aynen öyle de ölen her bir yıldız da çekirdeğinden çevresine doğru termonükleer reaksiyonlar eşliğinde kayması sonucunda hacimce genişlerler. Hacimce genişleyen her bir yıldız rengine göre ya kırmızı ya da mavi devler olarak isimlendirilirler. Mesela mavi Spica ile infrared (kızılötesi) ışın yayan yıldızlar bu gruptandır. Yine hayvanlardan çıngıraklı yılanın başında ki infrared radyasyonu salan bir donanımın mevcudiyetiyle gecenin zifiri karanlığında bile avını avlaması bunu teyit etmektedir. Bu demektir ki mevta olmak üzere ölen yıldız önce genişler, sonra enerjisi bitince küçülmeye başlar. Derken cüceleşip, ahir ömürlerinde devasa yıldızlar bir nötron yıldızına sıkışıp kalmaktalar. Belli ki bu sıradan bir sıkışıklık değil, fırtınadan önce sessizliğin habercisi diyebileceğimiz yeni bir doğuma gebe veya başka yıldızların doğuşuna ön hazırlık diyebileceğimiz bir sıkışma halidir. Hatta buna kabir sıkışması dersekte yeridir.  Öyle ya, nasıl ki bir bitki çekirdeğinde o bitki türüne özgü koca bir ağaç kodluysa aynen öyle de bir nötron yıldızın bünyesinde sıkıştırılmış yeni bir yıldızın doğumunu muştulayan nüve kodludur.  

    Var oluş-yok oluş

     Sakın ola ki sakin bulutsuz gecelerde gökyüzünde zaman zaman gözümüzün önünde ansızın parlayıp uzayan ve hemen sönüvererekten bir bir kayıp giden yıldızları gördükçe   “Eyvah bir yıldız daha kaydı yücelerden” deyip durduk yere karamsarlığa kapılaraktan kendi kendimize eseflenmeyelim. Böyle durumlarda eseflenmek yerine her karanlığın arkasında mutlaka aydınlık şafakların doğabileceğini düşünmek daha doğru olur. Nitekim giden gitmiştir,  sonuçta karanlığın arkasında doğacak olan yoğun ve küçük yapılı olan pulsarların (titreyen yıldızlar)  varlığı ne güne duruyor. Öyle ki; pulsarlar doğuverdiklerinde bilhassa nabız atışlarıyla uzaya saçtıkları kızılötesi ve mor ötesi ışınlarıyla sanki bizlere boşa endişelenmenize gerek yok dercesine diriliş muştusu olmak için doğuvermekteler. Bu yüzden adına uygun davranan her bir pulsar için nabız atmak anlamında İngiliz dilinde pulsate denmiştir. Derken pulsate kökünden türeyen her bir pulsar bizim açımızdan ise kalp ritmi olarak karşılık bulur. Hem nasıl karşılık bulmasın ki,  bikere kalbi yaratıp insana hayat veren Allah,  elbette ki yengeç bulutsusu Crab nebulasının özünde yengeç atarcası Crab pulsar yaratıp var etmekle de bir tür yeni canların doğumunun muştulamış olmakta. Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz elbet,  şu bir gerçek tabiat okumalarında hep gördüğümüz hem var oluş ve yok oluş, hem de yeniden diriliş muştusu olguların her biri Allah’ın hikmet-i ilahiyenin tecellisi olarak açığa çıkan kanunların tezahürü oluşumlardır. Örnek mi? İşte yıldız ve yıldız kümelerinin vakti saati geldiğinde İngilizce “Black hole” diye tabir edilen siyah deliklerce yutulup sırra kadem basmaları bunun en bariz var oluş ve yok oluş örneğini teşkil etmesine yeter artar da. Dahası tüm bu örnekler bize gösteriyor ki; var oluş ve yok oluş hayatın bir gerçeği ve kanunudur. Her ne kadar sözlükte ‘fena’ fani olmak veya yok olmasına gelse de aslında bu yok oluş her yaratılanın kendisinde varlık görmemesi gerektiği manasına bir yok oluştur bu. Bir başka ifadeyle ‘Ben yokum, sadece O var’ manasına nabız atıştır bu.  Kaldı ki çıplak gözle yok sandığımız birçok gök cisminin gelişmiş teleskoplar sayesinde var olduğunu görebiliyoruz.  Nitekim bu durumu bir yıldızın kayması esnasında etrafına yoğun bir şekilde yaydığı ışınların sıradan bir ışık olmayıp X ışınları olduğunu ancak teleskopla gözlemleyerek varlığını fark edebiliyoruz. Aslında gözlemlediğimiz bu olayla birlikte etrafa yayılan bu ışınımlar bir noktada Hawking radyasyonu denen kara siyah deliklerin varlığını fark ettirmiş olur bize. Kara delikler, keza karabatak misali bize yok oluş hatırlatırcasına gözümüzde devasa büyüklükte canlandırdığımız yıldızların nasıl dipsiz bir kör kuyuda yok olup kaybolduklarını da fark ettirmiş olmaktalar. Öyle ki kayboluşlarının ardından ne bir ses, ne de bir tılsım duyulmakta. Derken gözümüzün önünde göz göre cereyan eden bir yıldızın var oluş hikâyesinin ansızın sırra kadem basaraktan adeta yok oluş hikâyesine dönüştüğünü gözlemlediğimizde ister istemez her şeyin fani olduğunu, baki olanın ise sadece Allah olduğunu demekten, yani  ‘Ya Baki Entel Baki’ diye zikretmekten kendimizi alamayız da. Bu var oluş ve yok oluş hikâyesinde zaman ve mekân bile bu söz konusu kara deliklerin yok oluşuna tanıklık ettiğinde kendi hal lisanlarıyla ‘zaman ve mekândan münezzeh sadece Allah’tır’  demekten kendisini alamamaktadır. Zira vakti saati geldiğinde yok oluş zaman içinde geçerli bir akçe. Nitekim zamanın çekim gücü yüksek yerlerde yavaşladığı, düşük olan yerlerde ise hızlandığı belirlenmiştir. Baksanıza kolumuza taktığımız saatin roket içerisinde uzayda hızlandığı, okyanusa yaklaştıkça da yavaşladığı tespit edilmiştir.

        Samanyolu

        Düşünsenize bundan 15 milyar önce toplu iğne başı büyüklüğünde yaratılan kâinat âlemi,  gelinen noktada bugünkü gelişmiş teleskop gözlemleri ışığında yapılan tahmini hesaplara dayanaraktan 100 milyar sayıda Samanyolu galaksisine benzer bir görünümde yıldız topluluklarından oluşmuş uçsuz bucaksız koskoca bir âlem olduğu belirlenmiştir. Hakeza samanyolu görünümünün yanı sıra birde kâinat âleminin içine daldığımızda bulunduğumuz samanyolu galaksi sistemi içerisinde yer alan bizim dünyadan gözlemleyebildiğimiz güneşimiz gibi daha nice sayıda güneşlerin var olduğu belirlenmiştir.    Ki,  bu sayının gök bilimcilerin öngörüleriyle 200 milyar sayı kadar güneşlerin olduğu tahmin edilmektedir.  Hatta kimi gökbilimlerince hacim bakımdan gözümüzde çok büyüttüğümüz Samanyolu galaksisi içerisinde yer alan aydınlık güneşimizin diğer bir kısım galaksi sistemlerinde yer alan güneşlerin yanında neredeyse esamisi okunmayacak derecede hacimce hiçte büyük olmadıkları söylenmektedir. Her neyse ister sayı bakımdan ister hacim bakımdan ne söylenirse söylenilsin sonuçta şu bir gerçek yaratılan kâinatı tek bir çatı altında kâinat nizamı olarak düşünürsek kâinat içerisinde konumlanmış irili ufaklı hiç fark etmez daha nice büyük galaksi âlemlerin var olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Yıldız ve yıldız kümelerini bir arada tutan yüz milyarlarca galaksilerin her biri aslında kendi çapında birer nizam-ı âlem seyyareleridir.  Bugünkü şartlarda yapılan incelemelerle bir devasa büyüklükteki teleskopa ortalamasını aldığımızda ancak 800 milyon galaksi sığabilmekte. Bu demektir ki mikroskopla bir küçücük iğne deliği büyüklüğünde canlının en küçük temel taşı olan hücre âlem (mikro âlem)  izlenebileceği gibi devasa büyülükte teleskoplarla da makro âlemler pekâlâ izlenebiliyor. İşte izini iz sürmeye çalıştığımız her bir hücre âlem ya da nesne âlem bir bakıyorsun kanun koyucular olarak hareket etmeyip tam aksine kanun koyucu Yüce Allah’ın emri doğrultusunda ‘ol’ deyince oluveren, ‘yok ol’ deyince yok oluveren varlıklar olarak seyr-i âlem eylemektedirler. Madem öyle, ol deyince olduran, gönülleri imanla dolduran Yüce Allah’ın 99 adıyla, Yaa Bismillah diyerekten biz mümin kullara da kanun koyucu olarak galaksilerin o muhteşem döngüsünü ayarlayan Yüce Allah’ın (c.c) emrine amade olmak düşer.        

         İşte emrine amade her bir galaksi elips, küre, spiral, merceğimsi vs. görünümde nizamı şekilli elamanlardan müteşekkil gök cisimleri olabileceği gibi bunun tam aksi görünümde son derece karmaşık yapıda şekilsiz gök cisimleri de olabilirler. Hangi hal vaziyette, hangi şekil ve şemailde olursalar olsunlar sonuçta her bir galaksinin kanun koyucu Yüce Allah’ın emrine amade olmuş halde bir nizami işleyişi ve bir nizami düsturu söz konusudur. Öyle ki, başımızı şöyle yerden kaldırıp gök âlemine yöneldiğimizde bu mükemmel nizamın işleyişini sezinlemek pekâlâ mümkün. Ve bu mükemmel işleyiş karşısında gönül dünyamız Yüce Allah’ın azametini idrak edip mesrur olur da.  Yine gönlümüzü mesrur edecek türden ve aynı zamanda teleskopla gözlemlediğimizde dikkatlerimizden kaçmayacak derecede kendini fark ettiren bir galaksimiz daha vardır ki;  o da malumunuz adından sıkça sözü edilen güneş sisteminin de içine dâhil olduğu Samanyolu galaksisinden başkası değildir elbet. İşte sıkça adından söz ettirip dillere destan olmuş bu söz konusu galaksimiz adını İngilizce süt beyaz olarak anlamlandırdığı gibi bu arada gökyüzünü adeta saman alevi misali bir uçtan bir uca spiral kollarıyla sarıp sarmalaması hasebiyle adını altın harflerle samanyolu olarak da anlamlandırmıştır.  Öyle ki spiral kuşak görünümünde ki bu samanyolu galaksimiz kolları arasına aldığı halkaları içerisinde uydumuz olarak konumlanan ay parçamız  dünyanın etrafında seyr-i âlem eyleyerekten adeta ilahi aşkla kendinden geçerken,  dünyamız da uydusunun bu kendinden geçişine karşılık seyirci kalmayıp o da güneşin etrafında seyr-i âlem eyleyerekten ilahi aşkla kendinden geçmektedir adeta. Malumunuz aydınlık lambamız güneşimiz de Samanyolunun tam merkezinde seyr-i âlem eyleyerekten ilahi aşkla kendinden geçmektedir.

          Samanyolu hakkında bize kısaca en son söylenilecek söz nedir diye sual edildiğinde buna cevaben;  o bağrında taşıdığı 200 milyar yıldızıyla,  spiral görünümüyle,  saman alevi rengine bürünmüş kıvılcımıyla,  gönlümüzde yaktığı ateşiyle,  gök kubbede baki kalan ancak hoş seda imiş edasıyla  gönül dünyamızı ferah kılan ve aynı zamanda ışık saçan kandilimizdir demek kâfi olsa gerektir. Yok, eğer bu kadarı kelam kâfi değildir deniliyorsa bilsinler ki onu uzun uzadıya anlatmaya ne vakit yeter, ne ufkumuz yeter, ne de işin içinden çıkmaya gücümüz yeter. Nitekim işin ucundan kıyısında şöyle irdelemeye çalıştığımızda bir yandan spiral galaksilerin simetrik kollarında genç ve parlak yıldızların varlığını sezinlemiş oluruz, diğer yandan ise tam merkezinde diyebileceğimiz koordinatlarda konumlanmış yaşlı ve kırmızı cinsten devasa büyüklükte yıldızların varlığını sezinlemiş oluruz.  Birde tüm bunların ötesinde bu işi daha da derinlemesine irdelediğimizde bu kez yaşlısı genci hiç fark etmez her ikisinin de tıpkı iki cüce Macellan bulutları galaksisi gibi Samanyolu gökadasının büyüsüne kapılaraktan Mevlevi semazenlerini aratmayacak derecede etrafında pervane olduklarını sezinlemiş oluruz.  Bu arada unutmayalım ki pervane olan sadece galaksiler değil, buna bizatihi Samanyolu galaksimizin bile dâhil olduğu ve onunla birlikte diğer on üzeri dokuz sayıda  (1000.000.000)  galaksinin de eşlik ettiğini belirtmekte fayda vardır. Hatta bu arada söz konusu eşlikçi galaksilere bağlı on üzeri on bir sayıda (1000.000.000.00)   yıldızların da eşlik edip adeta tavaf eyledikleri gerçeğini de unutmamakta fayda vardır elbet. Önümüze konulan rakamlar her ne kadar dudak uçurtsa da öyle anlaşılıyor ki kâinat zerreden küreye çok sesli senfoni orkestrasını aratmayacak şekilde iç içe halkalardan müteşekkil bir döngü âlem içerisinde seyr-i âlem eylediği gerçeğini unutturmayacaktır. Belli ki iç içe geçmiş bu çok sesli senfoni âlem karşılıklı pek çok kuvvetlerin muvazenesine dayalı vahdet sırrınca tek merkezden yürütülmektedir. Zira tek merkezden yürütülüp de kullanılan hidrojen, helyum, karbon gibi vs. tüm maddelere baktığımızda Yaratıcı güç Yüce Allah (c.c)  tarafından tüm evrene Muhsin ismi yüzü suyu hürmetine pay edilmiş durumda olduğunu görürüz. Kullanılan tüm tek bir merkezden pay edilmesi, yani kullanılan enstrümanların kaynağının bir olması yaratıcı gücün bir olduğuna işarettir zaten. Kelimenin anlamıyla bu demektir ki yaratılıştaki kaynak bir olmasına bir, ancak pay edilmiş ürünler çeşit çeşit olması hasebiyle kesrettir, yani farklılık arz etmekte. Bu çeşitlilik ve kesret hali evrimcilerin iddia ettikleri gibi asla bir evrimleşme hadisesi değildir. Bilakis birbirinden farklı yıldız ve galaksi toplulukların her birinin biri biriyle veya ötekinin bir diğer ötekiyle evrimleşmeksizin birbirinden bağımsız bir şekilde tek merkezden orijinal haliyle yaratılmış seyyarelerdir. Üstelik her bir seyyare yaratılışından bugüne bilhassa evrimcileri çatlatırcasına değişikliğe uğramaksızın yıkılmadım ayaktayım dercesine gök kubbede nevirlerini döndürecek şekilde seyr-i âlem eylemeye devam etmektelerdir. Besbellidir ki aralarında ki onca çeşitlilik hem Allah’ın yarattığı hazinelerinin bitip tükenmek bilmeyen zenginliğine işaret hem de kesretten vahdete giden bir rotaya işarettir.  Ve bu şöyle bilinsin ki, kâinatta var olan  “Çokluk içinde birlik” tüm güzelliğiyle insanlığı kıyamete dek selamlamaya devam edecektir. Ve dahi onca sayısız çeşitliliğin hâkim olduğu kâinat sarayında konumlanmış her bir seyyarenin aralarında herhangi bir yol karışıklığına ve yol ihlaline meydan vermeksizin bir plan dâhilinde kendi yörüngelerinde nizam-ı âlem çerçevesinde seyir halinde olmaları bilim dünyasını bile hayretler içerisinde bırakmaya yetiyor. Derken kâinat sarayında 100 milyar yıldızın Samanyolu galaksinin o muhteşem ahengi karşısında yediden yetmişe hemen herkes şaşkınlığını gizleyemeyip eninde sonunda kendi kendine  ‘Allah’ demek zorunda kalacağı muhakkak.   Gönül ister ki insanoğlu ta baştan uyanıp Allah demiş olsun. Nitekim Yüce Allah (c.c)  yarattığı bu muhteşem düzen karşısında insanoğlunun vakit kaybetmeksizin bir an evvel uyanması için hem “Üstlerindeki göğe hiç te bakmazlar mı? Onu yıldızlarla nasıl donattık! Onun hiçbir gediği yok?” (Kaf, 6) ayet mealiyle uyarmakta hem de  “O Allah’tır ki yedi (kat) gök yaratmış, arzdan da (yerden de) onların mislini yaratmıştır” (Talâk,12) ayet mealiyle de bu gerçeğe işaret buyurmaktadır.  Gerçekten de Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ayetin gereği olarak gökyüzü biz aciz kullar için bir yandan hoş seda kubbemiz olurken tüm yeryüzü ise nakış nakış işlenmiş kilimimiz olmuştur. Hakeza bir yandan yıldız fenerlerimiz başımızın tacı olarak lambada titreyen kandillerimiz olurken, bir yandan bitkilerde fotosentez ve gıda kaynağımız olmakta. Hiç kuşkusuz canlı âlem olarak hayvanatta etimiz, sütümüz, yağımız, yünümüz, bineğimiz vs. olmak için varlardır.  İşte bu ve benzer uyanışımıza vesile olacak örneklerden hareketle bakın İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususlarda gök kubbe âlemine bakmakta on fayda olduğunu bizlere şöyle hatırlatır da:

          “ -Üzüntüleri ve kederleri azaltır.

          -Kalplerdeki vesveseleri giderir.

          -Korku ve endişeyi giderir.

          -Cenab-ı Hakkı hatırlatır.

          -Kalbe Allah-ü Teâlâ’nın büyüklüğünü yerleştirir.

          -Gönüllerde olan adi fikirleri kaldırır.

          -Aşk hastalığına müptela olanlara şifa verir.

          -Hasretlilere teselli verir.

          -Sevenlere arkadaş olur.

          -Allah-u Teâlâ’ya yalvaranların el açtığı dergâhtır” (Bkz. Varlıkların Yaratılış Hikmetleri, İ.Gazali, Dedekorkut yayınları,1978)

          Evet,  insanoğlu bu söz konusu mavi gök kubbede titreyen yıldızlara (pulsarlar), gök adalarına, nebulalara, çift yıldızlara ve dahi nice eşsiz güzellikteki gök kilimlerine serpiştirilmiş nakışlara tefekkür gözüyle baktıkça hem istikametiyle buluşmasına vesile yol pusulası edinmiş olacak,  hem de Esma’ül Hüsna (Allah’ın 99 ismi) tecellileri hürmetine   “O hareli yollara (muhtelif yolları hâvi olan) sahip gök hakkı için. Şüphe yok ki, siz muhtelif söz içinde bulunmaktasınız” (Zâriyât Suresi, 7-8) ayetine muhatap olmakla şayet insanoğlu yolundan sapmazsa huzur bulacaktır.  Ne diyelim, işte görüyorsunuz madem O’na ulaşmak için tüm kâinatta bin bir türlü vesile pusulalar ve yollar halk edilmiş, o halde o kutlu yolculara bizden “Yolunuz açık, Allah yar ve yardımcınız olsun” demek düşer.

       Velhasıl-ı kelam; Şükür kavuşturana.

        Vesselam. 

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/yildizlar-alemi-5300-kose-yazisi

AKŞAMSEFASI AY DEDE


                    AKŞAMSEFASI AY DEDE

        SELİM GÜRBÜZER

        Yüce Allah (c.c); “Allah’ın yedi göğü birbiri ile nasıl uyumlu yarattığını görmüyor musunuz? Ay’ı, bunlar içinde bir nur yaptı ve güneşi bir kandil haline getirdi” (Nuh,16) diye beyan buyurmakla ay ışığının bir ışık nuru, güneşi de aydınlık kandili kıldığını biz aciz kulların dikkatine sunup tefekkür etmemizi murad ediyor. Mademki Yüce Allah (c.c)  gündüzümüzü aydınlık kılan Güneş ile gecemizi nurlandıran Ay’ı tefekkür etmemizi diliyor, o halde konu başlığımızın gereği olarak çocukların ‘Ay dede’ gözüyle baktıkları, yetişkinlerinse batmakta olan Güneşin ardından gelen akşamsefası gözüyle baktığı Ay ışığımızı yüce şanına layık bir şekilde kalemimize dökerekten tefekkür etmek düşer bize.

          Malumunuz akşamsefası iki çeneklilerden bir otsu bitki türü olup o güzel küçücük kokulu çiçeklerini akşamleyin açmakla meşhurdur. İşte bizde bu meşhur güzel kokulu bitki çiçeklerini gündüz değil akşamleyin açtığı içindir ki isminden ilham alaraktan aynı şekilde güneş battığında nöbeti devralıp gecemizi nurlandıran ve çocukların Ay dede gözüyle baktıkları Ay için de akşamsefamız demekten kendimizi alamayız. Öyle ki birincisi bir bitki olarak akşam misk gibi kokan açan çiçeği ile ruhumuza ferahlık verirken ikincisi de adeta gece lambamız olarak gecenin karanlığında ışığıyla kalbimize ve gönlümüze nur saçıp huzur vermekte. Düşünsenize geceleyin gökyüzünde bir yandan bizi selamlayan Ay dedemizi temaşa ederekten her daim esenlik içerisinde kalırken diğer yandan da hafif esen bir rüzgâr eşliğinde çiçeklerini açmış akşamsefasını koklamakla bir ömre bedel diyebileceğimiz bir huzur yaşamaktayız. Gerçekten de Ay’ın şavkı gönlümüze ve kalbimize vurduğunda akşamları sefamız bir bambaşka olur.  Hele bilhassa gökyüzüne Ay’ın şavkı Dolunaya dönüştüğü zamanki hali var ya, işte o anı temaşa edenleri kendinden geçirip kendine getirircesine seyrine doyum olmazda. Nitekim gönül abidesi ‘Dolunay’ın seyrine doyulamayan ışık saçan nur yüzlülüğünden dolayıdır ki adından ‘mehtap’ olarak söz ettirir de hep. Hatta bir bakıyorsun bu nur yüzlülüğünün etkisinden olsa gerektir nice edebiyatçılara ilham kaynağı olaraktan hakkında hikâyeler, masallar, destanlar yazdırtırken, nice şairlere de şiirler döktürtmektedir. Keza bir bakıyorsun nice müzisyenlere nağmeler, şarkılar ve Türküler söylettirirken nice mimarlara da birbirinden güzel hilal ve dolunay tasarımında köprü, han, kervansaray, kubbe, kümbet, mihrap, minber vs. türünden eserler yaptırtabiliyor. Tabii bu arada Astronotlar da boş durmayıp Ay’ın o ışıldayan şavkı karşısında aşka gelip Ay’a ilk ayak basanlardan olabiliyor. Bu öyle bir tutku aşktır ki;  bir bakıyorsun 8 gün,  3 saat, 17 dakikalık süren ay yolculuğu gerçekleştiğinde yankısı tüm dünyayı saracak bir şekilde sevinç çığlıklarına sahne olabiliyor. Ama ne ilginçtir ki, astronotların Ay’a ayak bastıklarının haberini alan insanlar bulundukları ülkelerde sevinç çığlıklarını atmosfer tabakası sayesinde kendi aralarında paylaşıp dünya sathında duyulurken, Ay’a giden astronotların ise daha Ay’a ilk adım atar atmaz attıkları zafer çığlıklarını değil kendi aralarında,  kendi kendilerine bile duyuramıyorlardı. Kendi aralarında ki iletişimi ancak başlarına taktıkları gaz maskelerinin altına yerleştirilmiş güçlü frekans dalgalı radyo vericilerle yapabiliyorlardı. Zaten dedik ya, Ay’da atmosfer yoktu,  onun için iletişimin gaz maskesi altında radyo dalgalarıyla sağlamaları son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Ay dünya gibi iki ayrı zırhla korunaklı da değildir. Nitekim Ay’ın böylesi korunaklı zırhları olmadığından üzerine sağanak halde yağan taşlar nedeniyle yüzey kısımları delik deşiktir de. Zira Ay’da krater alanların bolca olması ve metrelerce derinliklerde ki çukurluklarla kaplı olması bunun bariz bir göstergesidir zaten. İşte o an yoğun meteor bombardımanları altında Ay’da bulunmuş olsak biliniz ki hiçbir gürültüyü kulaklarımızla duyuyor olamayacaktık.    

        Öyle ya, ses dalgaları havanın bulunduğu alanlarda yayılıp duyulabiliyor olduğuna göre,  bu demektir ki Ay’da büyük şiddette sarsılmalarda olsa, kızılca kıyamet kopsa da hava (atmosfer) yoksa gürültü denen bir hadiseden bihaber olunacaktır. Neyse ki yaratılışından bugüne onca üzerine yağan meteor taşlarıyla delik deşik olmasına rağmen, yine de Yüce Allah’ın huzurunda ‘kahrında hoş lütfunda hoş’ niyazıyla her türden bombardımanlar karşısında sesini çıkartmayıp nur yüzünü somurtmamayı başaran bir Ay dedemizdir o.  Bizim açımızdan ise dünyamız gibi koruyucu atmosfer şemsiyesi olmadığı için bizi rahatsız edecek ne gürültüsüne  maruz kalmaktayız ne de bombardımanına maruz kalmaktayız. Sadece bize görüntü olarak üzerine yağan meteor bombardımanların ardından geriye içi boş taş yığınları, kayalıklar, çorak, susuz ve kurak sahalar kalmakta. Yine de siz bizim Ay sathının içi boş çorak dememize bakmayın, sonuçta hatırı sayılır derecede çok miktarda oksijen mevcut ya, bu Ay dedemiz için elbette ki kayda değer lütuftur. Ancak bir nebzecik oksijenin varlığı hayatın olabileceğine işaret teşkil etmez,  bilakis serbest halde olmayan mineral bileşiklerine tutunmuş halde oksijenin varlığına işaret teşkil eden bir durumdur bu. Kim bilir belki de oksijenin varlığı çocuklara şirin görünüp Ay dede olmak için vardır.  Sadece çocuklara mı,  biz yetişkinler içinse Ay’ın şavkı mehtaplı gecelerde gönlümüze kalbimize dokunup huzur kaynağı olmak için vardır elbet.

         Her neyse asıl üzerinde durmamız gereken Ay’ın ışık saçan nur yüzlü olmasından ziyade bilim dünyasında ne ifade ettiği çok mühimdir. Malumunuz bilim dünyasında Ay’ın nasıl meydana geldiği konusunda çok çeşitli görüşler ortaya konulmuştur. Nitekim kimi bilim adamları Ay’ın tıpkı dünyamız gibi sıcak bir gaz küre halden zamanla soğuyaraktan bugünkü halini aldığını şeklinde görüş serdederken,  kimi bilim adamları da Ay başlangıçta dünya ile birlikte bitişik halden zaman içerisinde birbirinden bir kütle halinde kopmasıyla birlikte dünyanın uydusu hale geldiği yönünde bir görüş serdetmişlerdir. İki ana görüşten hangisi daha kabul gören bir görüştür derseniz,  Ay’ın dünyadan git gide uzaklaşma eğilimi göstermesi, dünyanın 2/3’ünün sularla kaplı olması, geriye kalan 1/3’lük kısmın ise Pasifik okyanusun doldurduğu derin çukurla kaplı olması gibi bir takım emareler ikincisinin daha kabul edilebilir ağırlıkta görüş olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer önemli emare ise Pasifik okyanusun geri kalan bölümünü oluşturan granit tabakasının yok denecek kadar bütünlüğünü yitirmiş olmasıdır. Bir başka ifadeyle granit oluşumunda ki eksiklik Ay’ın dünyadan koptuğunu kendiliğinden ele veren önemli bir göstergelerden biridir diyebiliriz.  Hatta daha da önemli gösterge diyebileceğimiz emarelerden biride hiç kuşkusuz Ay’a ilk ayak basan astronotlardan Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, Apollo 11 uzay aracıyla aydan getirdikleri  kaya parçalarının yeryüzündeki kaya parçalarıyla karşılaştırması yapıldığında hem element ve mineral bakımdan benzer konumda oldukları hem de yaşça hemen hemen aynı olduğunun belirleniyor olmasıdır.  Her ne kadar yapı bakımdan tam olarak birebir eşleşmese de bu hipotezi doğrular gibi. Şurası da muhakkak astronomi, adeta kimyanın element bazında âlemşümul bir bilim olduğunu ortaya koymakta. Gerçektende dünyada bütün okyanuslarda benzer bir yapı söz konusu olduğu halde, Pasifik okyanusu bundan istisnadır. Nitekim George Gamow “Dünyamızın Hayat Hikâyesi” adlı eserinde, bu durumu ay yüzeyindeki üst kabuğun granit, alt tabakasının ise bazalt içermesinden hareketle; “Okyanustaki bir sürü ada üzerinde tek bir granit parçasına rastlanılmaz. Pasifik alanının dibi sadece bazalt kayalardan meydana gelmiş olduklarından şüphe yok gibidir. Sanki kozmik bir el, bu geniş alanın her tarafından granit tabakasını kaldırıp götürmüştür. Şu halde Pasifik Okyanusun şimdi kapladığı alan, Ay’ı meydana getiren madde yığınının koptuğu yerin ta kendisidir”  şeklinde bir görüş ifade ederek meseleye açıklık getirmiştir.

        Evet, bu görüş bugün hale geçerliliğini korumaya devam etmektedir. Anlaşılan o ki; ay dünyamızdan kopmuş olduğunu kabul etsek bile, şu bir gerçek hayat denen mucize sadece dünyamızda mevcut. Öyle ki, Ay’a yapılan Apollo 11 seferlerinde aydan getirilen kaya parçalarının hiçbirinde eser miktarda bile olsa her daim insanların ab-ı hayat olarak tanımlanan suyun varlığına rastlanılmadığı gibi hayat emaresi diyebileceğimiz bir tek fosile dahi denk gelinememiştir. Şimdi böyle bir durumda elbette ki Ay’da hayatın varlığından söz edilemez.   Hem hayat nasıl olsun ki, bir kere ay yüzeyi yaklaşık 120 santigrat derecelik ısıya sahip olması hasebiyle bu kadar yüksek derecede bir canlının hayatta kalması ne mümkün.  Kaldı ki, Dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte tamamladığı halde, Ay ise tam aksine 15 gündüz 15 gece olacak şekilde turunu tamamlayabilmekte. Bu demektir ki, bu denli ağır aheste kendi ekseni etrafında yavaşçasın dönmekle bir yanı devamlı olarak karanlığa mahkûm kalırken diğer yanı da devamlı olaraktan apaydınlık kalınmakta. Böylece 15 gündüz, 15 gece şeklinde devridaim eylenen bir süreçte Ay’da çok büyük sıcaklık farklarının oluşmasına geçit verilmiş olunur. Ayrıca ay, kütle bakımdan dünyamızdan 81 kat daha küçük olmasına küçük ama diğer gezegenlerin uydularıyla mukayese ettiğimizde hem hacimce hem de kütlece daha büyük olduğunu gözlemlemiş oluruz. İşte bu gözlemimizle birlikte gökyüzüne baktığımızda dünyaya kıyasla onu küçük inci uydumuz gözüyle temaşa ederiz hep.  Dikkat ederseniz dünyaya kıyasla küçük incimiz dedik,    bundan maksat Amerika kıtası ile Avrupa ve Afrika kıtalarının arasına sığacak kadar küçük pare incimiz oluşudur. İşte görüyorsunuz Ay’ın dünyaya kıyasla kütlece küçük oluşu çekim gücü etkisinin azalmasına yarayıp, böylece bu sayede yaşanmakta olan bir iki med-cezir hadiselerin dışında dünyamızın sıkça çalkalanıp denge ayarlarının bozulmasının önüne geçilmiş olunmakta. Bu arada çekim gücünün etkisi mi olurmuş burun kıvıranlar sanırım şu kadarıyla, yani çekim gücünün etkisi Dünyada 80 kilogram gelen bir insanın Ay’da 12 kilogram gelmesinden besbellidir demek kâfidir.

           Bilindiği üzere Ay dedemizin parlak yüzlü oluşunu her şeyden önce güneş ışınlarına borçludur. Böylece güneş sayesinde hem çocukların nurlu dedesi olmakta hem de güneşten gelen ışınları dünyaya yansıtmakla gece lambamız olmaktadır. Üstüne üstük gece lambamız tek tip bir lamba görünümünde de değildir, bilakis çok tiplidir.  Nitekim bir bakıyorsun kimi akşamları ‘Yeni Ay’ halinde parlamakta, kimi akşamları ‘Hilal Ay’ halinde parlamakta, kimi akşamları ‘Yarım Ay’ halinde parlamakta, kimi zamanda ‘Dolun Ay’ halinde parlamakta. Hatta Ay, bu arada tıpkı sahne ışıklarında olduğu gibi ışıklarını bir bakıyorsun küçültüyor, bir bakıyorsun büyütüyor, bir bakıyorsun karartıp tekrardan açıyor şeklinde envaı türlü ışıklandırma dönüşümleriyle seyredenleri kendine mest edip ruh dünyalarını adeta dalgalandırmakta da. Malumunuz ruh dünyamızı dalgalandıran bu dönüşümlerin ilk safhası ‘Yeni ay’la başlayıp, bu safha Ay’ın dünya ile güneş arasında bulunduğu konumdayken ortaya çıkmakta. Ay’ın sonraki dönüşümünde dünyaya bakan yüzü güneş tarafından aydınlandığında ise bu kez ruh dünyamızda bize tarihi açıdan Osmanlı üç hilalimizi,  şehit kanlarımızın rengine ışığıyla hilal kaşlı olarak akseden ay yıldızlı bayrağımızı ve dini ritüel olarak da on bir ayın sultanı Ramazan hilalimizi hatırlatan  ‘Hilal’ görünümlü safhaya geçiş yaptığını gözlemleriz.  Ve bu hilal yüzlü çehrenin akabinde Ay üzerindeki güneş ışınların yarım daire haline gelindiği aşamaya geçildiğinde ise hacimce büyüyerekten bu kez  ‘Yarım ay’ görünümüne bürünür.  Derken en nihayetinde Ay’ın bütün yüzeyinin aydınlık olmasıyla birlikte  ‘Dolunay’ safhasına geçiş yapılır. Ve dahi tüm bu ruhumuzu dalgalandıran nurlu yüz çehresi dönüşümler periyodik bir şekilde 29,5 günde bir tekrarlanır da. Öyle ki o nurlu yüz çehrelerin her birini dönüşümlü olarak her seyreyleyişimizde iç dünyamızda yaşadığımız ruhi dalgalanmalar bizlere her daim ilaç gibi gelmesinin yanı sıra ışığıyla üzerimize sekinet yağarcasına çağımızın o amansız stres hastalığını üzerimizden atarız da. Bakınız yüce Allah (c.c) yarattığı gece lambamız Ay hakkında ne buyuruyor: “Gök de burçlar yaratan, onların içinde bir çerağ ve nurlu bir ay barındıran (Allah-u Teâlâ)’nın şânı ne yücedir!”  (Furkan, 61).

            Evet,  Amenna ve saddakna. Yüce Allah’ın şanının yüce olduğu yarattıklarının hiçbirinin tesadüfi bir eser olarak meydana gelmediğinden besbellidir. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta  “Güneş’de, ay da bir hesap iledir”  (Rahman, 5) diye beyan buyurmakla ister eskiden kullanılan gerek yıldızların yerlerini belirlemesiyle, gerek kıble yönünü tespit etmesiyle, gerekse gündüz ve gece saatlerini belirlemesiyle meşhur astronomik hesap aleti usturlap ile isterse günümüzde kullanılan modern astronomi aletlerle yapılan ölçüm hesaplamalara bakıldığında Güneş ve Ay’ın hareketlerinde milim sapmayacak derecede mükemmel bir ayar sisteminin varlığına işaret buyuruyor. Zaten ayarlarda en ufak bir hesap hatası olsa tüm canlı ve cansız âlemden asla söz edemeyecektik. Hele içinde bizatihi konuk olduğumuz dünyamızın evrende konumlandığı yörüngeye baktığımızda hem güneşe olan uzaklığının hem de Ay’a olan uzaklığı belli bir matematiksel hesaba dayalı ve beli bir formül üzerine kurulu olduğunu görürüz. Hiç kuşkusuz bu müthiş ince ayar üzerine kurulu sistem sayesinde Güneş, Dünya ve Ay’ın arasında ki mevcut çekim kanunlarının yaratılışından bugüne dünya dengelerimiz sarsılmadan tamtakır işler halde bugünlere geldik diyebiliriz.  Öyle ki, denizlerin dalga dalga kabarmasına yol açan med cezir (gel-git)  olayı kütle çekim kanunlarıyla yılda iki kez dizginlendiği gibi çevrimsel bozulmalara neden olacak türden oluşacak bir takım fiziki hadiselerin belli bir hesap planı dâhilinde önüne geçilmekte. Bize her ne kadar ilk etapta deprem, sel gibi bir dizi hadiseler felaket gibi gelse de unutmayalım ki pek çok hadiselerin arka planında hayrımıza vesile olacak ortada ya bir enerji boşalması bir durum söz konusu ya da tabiat dengelerinin yerli yerine oturtulması denen bir programlama söz konusudur. Dolayısıyla bu ve buna benzer programlamaların varlığını düşünerekten dünya sathında olduğu gibi aynen gök kubbede de konumlanmış her bir gök cismi arasındaki denge ayarlarına ve birbirleri arasında ki mesafelere, yörünge trafiğine de bu gözle bakmakta fayda vardır. Nitekim insanoğlunun modern aletlerle yaptığı çalışmalar ve ölçümler neticesinde Ay ile Dünya arasındaki yol trafiği mesafenin takriben 384.400 kilometre olduğu hesaplanmıştır. Bu demektir ki,   ay ışığının 384.400 kilometrelik mesafeden dünyaya gelişi bir saniyelik zaman diliminde gerçekleşmektedir.  Bu mesafe asla rasgele dizayn edilmiş bir uzaklık değil elbet. Hele es kaza bu mesafenin azcık bir ileri ya da bir geri yerinden oynamış olsa dünyada med-cezir hadiseleri yılda artık bir iki kez değil hemen her gün sıkça tekrarlanıp deniz dalgalarının dünyamızı tsunami felaketine sürüklemesi kaçınılmaz alınyazımız olacaktı.

     Öyle ya,  madem kâinat nizamı insan ufkunun alamayacağı Yüce Allah’ın takdiriyle belli bir hesaba dayalı işler halde yürümekte,  o halde tüm kâinat nizamı içerisinde bilhassa Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın takriben 384.400 kilometrelik bir ayar üzere oturtulmuş olmasına çok şükretmemiz gerekir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, baksanıza kilometrelerce ötede aramızda gerçekleşen döngü ayarlarımız en ufak bir kazaya ve karışıklığa meydan vermeksizin korunmaktadır. Üstelik tüm bu hesap ve plana dayalı ayarlamalar Ay’ında tıpkı diğer gök cisimleri gibi kendine özgü birçok döngü hareketlerini yapabilmesine kazasız belasız fırsat tanıyacak bir şekilde ayarlanmış durumdadır.  Nitekim Ay’ın dünya ile birlikte eş zamanlı olarak gerek güneş etrafındaki 365 gün 6 saat olarak turlayışı gerekse diğer gezegenlerin çekim gücüne (gravitasyon) bağlı olarak güneş sisteminin bir parçası olarak kendi konumlandıkları yörüngelerinde turlayışları belli bir hesabın ve belli bir planın varlığını ve işleyişini ortaya koyan bariz göstergelerdir. Hakeza Ay’ın dünya ve Güneşin etrafında saatin ters yönünde batıdan doğuya doğru dönmesi de belli bir planın varlığını ve işleyişini ortaya koyan bariz bir göstergedir.

     Velhasıl-ı kelam; akşamsefamız Ay Dede ışığımızı şu meşhur ilahimizle bağlayarak meramımızı şöyle dile getirebiliriz de:

Taleal Bedru Aleyna

Min Seniyyatil Veda

Vecebeş Şükrü Aleyna

Veda Alil Lehida

               ***

Ay Doğdu üzerimize

Veda Tepelerinden

Şükür gerekti Bizlere

Allah’a davetinden

                ***

Eyyühel Meb’u Süfina

Ci’te Bil Emril Mut’a

Ci’te Şereftel Medina

Merhaben Ya Hayra Da

                ***

Ey Bizden seçilen Elçi

Yüce Bir Davetle Geldin

Sen Bu Şehre Şeref Verdin

Ey Sevgili Hoş Geldin

                ***

Ente Şemsün Ente Bedrun

Ente Nurun Ala Nur

Ente Misbahus Süreyya

Ya Habibi Ya Rasul

             ***

Sen Güneşsin Sen Aysın

Sen Nur Üstünde Nursun

Sen Süreyya Işığısın

Ey Sevgili Ey Rasul

 

Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/aksamsefasi-ay-dede-5312-kose-yazisi

DÜNYA ASLA BAŞIBOŞ DEĞİL


 

 DÜNYA ASLA BAŞIBOŞ DEĞİL

           SELİMGÜRBÜZER

           Dünyamız havadan, karadan ve denizden insanoğlunun yaşayabileceği ölçülerde yaratıldığı muhakkak. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır. Baksanıza hiçbir gezegene nasip olmayan atmosfer tabakası sadece dünyamıza has bir halde hizmetimize sunulmuş durumda. Hizmetimize sunulduğu şundan besbellidir ki,  biz onsuz,  o da bizsiz olamayacak şekilde dizayn edilmiş bir halde kardeş gibiyiz de.   Aramızdaki kardeşlik bağını ise yer çekiminin etki gücü sağlamakta dersek yeridir. Şayet ortada yer çekim etki gücü olmasa atmosferdeki gazları bir arada tutmak ne mümkündü,   her biri uzayın bir taraflarına savrulacaklardı.  

            Hiç kuşkusuz atmosfer dünyanın yaratılışından bu güne çeşitli gazların karışımından müteşekkil ve dahi içinde bulunduğumuz dünya gezegenini etraflıca saran binlerce kilometre kalınlıkta gaz kütlesinden ibaret bir tabakamızdır. Dahası bizi etraflıca saran atmosfer kuşağımız ne sıradan incecik bir örtü ne de sıradan kap kalınca bir yorgandır, bilakis gök kubbede yumuşak tül örtüsü görünümünde kuşağımızdır. Öyle gök kubbede bizi saran bir kuşak edinmişiz ki, şayet mevcut halinden biraz daha kalınca tül örtüsü halde bizi sarmış olsaydı güneş ışınlarından gerektiği kadar asla istifade edemeyecektik. İyi ki de her şey yerli yerinde atmosfer tabakamız ekvator üzerinde kalın bir tabaka halde, kutuplar üzerinde ince tabaka halde,  uzayda da iğ tabakası halde dünya ve dünya içindekilerin hizmetine sunulmuşta bu sayede kalınlığı dünya sathından gök kubbeye uzanan bir yelpazede 560 kilometrelik bir koruyucu şemsiye edinmiş olduk.  Malumunuz koruyucu şemsiyemiz kütle bakımdan ay’ın kütlesinden 81 kat daha büyüklükte olup yeryüzünün su ihtiyacının bu büyüklükteki kapasiteyle yaratılışından bugüne karşılayarak varlığını devam ettirmektedir.

            Atmosfer tabakamız bilindiği üzere gök kubbenin yere bakan alt yüzeyinden yukarıya doğru sırasıyla; Troposfer (ilk tabaka), Stratosfer (son derece narin incecik bulutların görüldüğü ikinci tabaka), Mezosfer (orta tabaka),  Termosfer (güneş etkisinin belirgin olduğu uzaya üst komşu sınır tabakası) diye adlandırılan tabaka halkalarının oluşturduğu koruyucu zırhlı yeleklerimiz olarak dikkat çekmektedir. Öyle ki her bir koruyucu halka dünyada her türden canlı türünün hayat bulmasına yönelik koruyucu yelekler olarak konumlandırılmışlardır.  Nitekim Rabb’ul âlemin bu hususta; “Gökyüzünü korunmuş tavan yaptık” (Enbiya, 32) diye beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Öyle ya, gök tavanımız yaratılışından bugüne;        

       - Dünyamız cehennem sıcaklarına sahne olmuyorsa, 

      -Tüm yeryüzü sathı kışın tamamını Sibirya soğuklarıyla geçirmiyorsa, 

      -Gök kubbeden her salise mikro ve makro düzeyde yıldırım hızıyla akmakta olan milyonlarca göktaşı tepemize inmiyorsa,

      -Üzerimize doğan güneşin o zararlı mor ötesi ışınlarına maruz kalmıyorsak,

      -Ve daha nice tehlikelere muhatap kalmıyorsak, biliniz ki Yüce Allah’ın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle bu koruyucu zırhımız ve tavanımız olan atmosfer yeleklerimiz sayesindedir elbet.

        Mademki atmosfer için koruyucu zırhımız diye tanımlıyoruz, o halde koruyucu zırhımızı hafife almamak gerekir.  Zira meteor denen göktaşlarının büyük ölçüde uzayda iken yanıp tutuşup atmosfer tabakaları arasında sönmesiyle birlikte yeryüzüne toz olarak inmekteler. Böylece koruyucu zırhımız sayesinde gökten başımıza taş yağmamış olunmakta. Hani çoğu insan zaman zaman gökyüzünde havai fişekleri andıran ışık kaymalarını gördüğünde  felekten bir yıldız daha kaydı” demekten kendini alamaz ya, oysa yıldız kayması sanılan o havai fişekler aslında astronotların meteor dedikleri  (göktaşı)  cisimlerin uzaydan atmosfere düştüğü andan itibaren oluşan sürtünme kuvvetinden doğan alev pırıltılarının yansımasından başkası değildir. Şayet bu meteorlar alev pırıltısı veya ışıldama olarak kala kalmayıp direk gök cismi olarak atmosferi delip geçmiş olsalardı yeryüzü meteor taşlarından geçilmeyecekti. Kelimenin tam anlamıyla gökten başımıza taş yağması an meselesi bir durum olacaktı. Nitekim gökten zaman zaman bir iki meteorun düştüğü de vaki olabiliyor.  Ama bu demek değildir ki gökten bir iki meteor düştü diye her daim gök kubbeden devamlı olarak başımıza taş yağacak.  Oysa bu tür hadiseler istisna kabilinden hadiseler olarak vuku bulup neticesine bir baktığımızda meteorlardan bazılarının atmosfere indiğinde toz buz olmuş bir alev ışıldaması olarak değil de aşınmaksızın doğrudan dünyamıza gök cismi olarak düştüğünde meteor çukuru (göktaşı çukuru)  olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. İşte bu noktada bir iki istisnalar dışında atmosferin ne denli önemli koruyucu bir tabaka olduğu ortaya çıkmış olur. Hakeza atmosfer tabakası sayesinde bir yandan üzerimize sağanak sağanak yağan yağmur eşliğinde yeraltında kaynak su rezervi oluşurken bir yandan da canlı cansız varlıklar filtre edilmiş yağan yağmurlar eşliğinde hayat bulmakta,  diğer yandan da oksijen olup bu sayede tüm canlı âlem için bir nefes sıhhat olmaktadır. Daha da yetmedi can yeleğimiz atmosferimiz bünyesinde taşıdığı ozon gazı marifetiyle güneşten gelen 0,29 milimikrondan daha kısa dalga boylu ışınların yanı sıra toplam sekiz adet öldürücü nitelikte zararlı ışınları süzüp bu sayede güneş ışınlarından gerçek anlamda istifade etmiş olmaktayız. Nitekim görünmez denilen mor ötesi ışınlar (X ve gama ışınlar) emilip süzüldükten sonra, tüm canlı cansız varlıklar üzerine yararlı ışık olarak sirayet etmekte.  Keza ses dalgaları bakımdan da öyle olup gerektiği ölçüde istifade etmemizde atmosferin katkısı çok büyüktür. Öyle ki atmosferin iyonosfer tabakasının ayırt edici ve filtre özelliği sayesinde ses dalgaları arasında herhangi frekans karışıklıklarına meydan vermeksizin işitmemiz sağlanmakta. Belli ki atmosfer olmasa ne bir ses, ne bir tılsım,  ne bir renk,  ne de bir ışık huzmesi bizim için hiç bir anlam ifade etmeyecekti. Dahası atmosfersiz bir hayat   -3 santigrat derecelik ölü bir hayata mahkûm kalmak olacaktı.  İyi ki de atmosferin kendi iç bünyesinde tuttuğu % 78 azot, % 21 oksijen gazları vs. var da bu sayede ölü bir hayata mahkûm kalmayıp tüm dertlerimize deva olunmakta. Tüm bunlardan da öte bu koruyucu şemsiyemiz sayesinde ne başımıza gökten taş yağmuruna tutulmaktayız ne de herhangi tehlike arz eden bir kozmik ışın bombardımanına.

         Her neyse atmosfer hakkında bu kadar bilgi edindikten sonra gelelim konuk olduğumuz dünyamızın ahvali ne, ne değildir birde ona bakalım.  Malumunuz daha düne kadar, yani 1831 yılına dek dünya dönmüyor güneş sabit deniliyordu. Acaba öyle miydi? Oysa Kur’an ayetlerine baktığımızda tam aksini görüyoruz.  Nitekim Yüce Allah kullarına elçisi vasıtasıyla bu hususu şöyle duyuruyor da:

       - “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik.” (Hicr suresi ayet19) 

     -“Göğü kendi kudretimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.  (Zariyat, 47)

         -“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur. Her biri kendi yörüngesinde seyreder.” (Enbiya, 33)

         -“Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir” (Rahman suresi (55), 5. Ayet )

          İşte Yüce Allah yukarıda beyan buyurduğu ayetlerden de anlaşıldığı üzere güneşin, dünyanın ve ayın belli bir hesaba göre hareket ettiği apaçık bir şekilde ortaya konmuş durumda.  Hiç kuşkusuz Kur’an’ın bu haberine kulak verilmiş olsaydı bu vahim hataya düşülmeyecekti. Hadi sözde çağdaşlığın kapısı denilen Batı dünyasının Kur’an’a duyarsız kalınmasını bir noktada anlayabiliyoruz,  peki ya şu kilise papazlarınca bilimin giyotine vermelerine ne demeli.  Bilindiği üzere insanlık uzun bir süre gerek kilise papazlarınca gerekse skolastik çevrelerce bilimin giyotine verildiği dönemlerin algısıyla dünyanın batıdan doğuya doğru dönmesinden hareketle güneşin yerinde sabit kaldığına kör kütük inanıvermişlerdi. İnanıverdiler de ne oldu yıllarını bu düşünceyle heba etmiş oldular.  Neyse ki,  artık gelinen nokta itibariyle güneşin Samanyolu galaksisinin merkezine yakın bir konumda yer aldığının bilimsel olarak ispatlanmasıyla birlikte güneş ve beraberinde bizler saniyede 200 kilometre veya saatte 720.000 km hızla evrensel çekim kanunlarına uygun bir şekilde döndüğü netlik kazanmıştır.  Öyle ki, yerin güneşe ve ay’a olan mesafesi çok ince hesaba dayandığı, hatta dünyamız güneş etrafında dönerken uzaklaşma eğiliminde olmasına rağmen aralarındaki çekim gücü kanunun buna izin vermeyip böylece yörüngelerinde seyir halde ki bir takım dengelerin bu şekilde sağlandığı anlaşılmaktadır. Düşünsenize aralarında bir an çekim kanunun işlemediğini varsayalım,  bak o zaman kopacak olan kızılca kıyameti,  her an dünyamızın güneşle yakınlaşması neticesinde alev alacağı an meselesi diyebiliriz. Allah’a şükürler olsun ki çekim kanununun bir gereği olarak matematiksel Güneş Sabite'si değeri G= 6,67x10–8 buna izin vermemektedir. Bu sayısal değer elbette ki güneşin kendi kendine akıl erdirip ortaya koyduğu bir rakam değildir,  bilakis Yüce Yaratıcının yarattığı ilahi kanunlara tabii olmanın bir göstergesi bir rakamdır. Zaten yaratılmış olan madde, istese de böyle bir sayısal değer üretmeye ne akl edebilir ne de güç yetirebilir,  madde ancak neyle programlanmışsa kurulu saat misali işlevini yerine getirir, asal kurulu saat işlevinin veya programının dışına çıkamaz.  

         Şimdiye kadar anlatılanlardan sanki sadece dünya ile güneş arasında mesafe dengesi varmış gibi bir izlenim vermiş olabiliriz. Elbette bu olay yaratılan tüm kâinat âlemini de kapsayan bir durum. Malumunuz ay dünyamızın uydusu olması hasebiyle mesafe olayı onun içinde geçerli bir kural elbet. Nitekim ay dünyadan biraz daha büyük veya biraz daha yakınında olsaydı med-cezir olaylarından her an başımızı alamayıp kim bilir belki de her gün tsunami felaketleri yaşıyor olacaktık. Yine Allah’a şükürler olsun ki med-cezir hadisesi yılda bir iki defa meydana gelmekte. Ki;  bunun iki kez cereyan etmesi hem ayın varlığını hatırlatmakta, hem de ay çekim gücünün etkisiyle ara sıra yer kabuğunu esnetmesiyle birlikte yer kabuğu içerisinde birikmiş enerjinin boşaltılması sağlanmaktadır. Böylece dünyamıza bir tür denge ayarı yapılmaktadır. Bu yüzden Yaratıcı ve yaratılan ilişkisini göz ardı edemeyiz. Keza dünyamız ve diğer gezegenler yaratılıştan bu güne dek hala sabit bir yörüngede seyrediyorsa bu önceden belirlenmiş ve programlanmış planın bir gereğidir. Dolayısıyla dünyanın güneşe en fazla yaklaştığı noktaya “Perihlion”, en uzak olduğu kısma ise  Apelon  denip, bu iki nokta sayesinde güneşe yaklaştıkça hızlanırız, uzaklaştıkça yavaşlarız. Derken yanmaktan kurtuluveririz.

       Albert Einstein başlangıçta durgun bir dünyadan söz etmiş, ama geçte olsa hatasını anlayabilmiştir. Dahası sonradan anlaşıldı ki tabiatta cereyan eden hadiseler geriye döndürülemeyecek şekilde bir akış içerisinde seyretmekte. Bu gerçekler ışığında Alexander Freidman genişleyen evrenden bahseden ilk bilim adamı olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Hubble ise genişleyen modeli formüle edip kanunlaştırmayı başaran bir isim. İşte bu tip çalışmalar sonucu sürekli büyüyen ve genişleyen kâinat karşısında olduğumuzu fark ettik. Üstelik birbirlerinden yaklaşık 60 bin kilometre hızla uzaklaşan galaksiler bu genişlemeye rağmen zerre miskal hacimlerinde değişikliğe uğramamaktalar. Dahası parçalanan yıldızlar, meteoritler, kuyruklu yıldızlar başlangıçtaki mükemmel nizamın bozulacağına dair adeta birer işaret fişekleri olurcasına baki olanın sadece ve sadece Yüce Allah (c.c)  olduğunu haykırmaktalar. Hatta dünyamızın koruyucu şemsiyesi diye ilan ettiğimiz atmosfer bile bir miktar gazın merkezkaç ve diğer gök cisimlerinin çekim etkisine girerek uzaya kaçış temayülü gösterdiği artık bir sır değil. En son gelinen nokta itibarı ile teleskopların hüneri ile kâinatın sonsuz olamayacağı hakkında tüm şüpheler ortadan kalkmıştır.

          Bakın Allah Teâlâ; “Yemin olsun döndürücü semaya” (Tarık,11) diye beyan buyurmakla gökyüzüne sadece bir sema olarak değil içeriğine de vakıf olmamızı murad ediyor. Öyle ki içeriğine vakıf olmaya çalıştığımızda bilhassa bu noktada atmosferin gökyüzünü (semayı) kaplayan koruyucu örtümüz olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Ve bu örtünün yere bakan ilk katmanının ise troposfer olduğunu müşahede ettikten sonra kar, yağmur, kasırga gibi tüm meteorolojik olaylar bu katmanın yere yakın kısmında cereyan ettiğini gözlemlemiş oluruz. Malumunuz troposferden yeryüzüne indirilen yağmurlar buharlaşıp tekrar geriye döndüğünde bu katmanda tekrar çeşitli işlemlerden geçip yağış döngüsü sürdürülür de. Belli ki atmosferle yeryüzü arasında bir döngü ve çekim ilişkisi söz konusudur. Döngü ve çekim ilişkisinin olması da gerekiyor,  aksi halde azot, oksijen ve karbondioksit gibi yoğunlukça büyük temel gazlar kaçış eğilimi gösterip uzaya firar edeceklerdi. Bu demek oluyor ki yerkürenin kütlesine bağlı devasa nitelikte bir mıknatıs çekim gücü ilişkisinin varlığı atmosferdeki gazların kaçışına mani olup kendine cezb etmektedir. Bu arada aydınlık lambamız güneşte boş durmayıp bağrından çıkan elektrik yüklü enerjik parçacıklarla üst atmosferi adeta bombardımana tutaraktan bir taşta iki kuş vururcasına hem üst atmosferi hem de ekvatoru ısıtmış olur. Böylece ısınan hava troposfere yükseldikten sonra alize rüzgârları vasıtasıyla kutuplara doğru yol aldığında soğuyup havanın dengesi sağlanmış olur. Hakeza bundan başka atmosferdeki gazlar tabiatı gereği kaçış istidadı gösterdiklerinden yer çekim kuvvetinin etki gücüyle uzaya kaçmalarının önüne geçilerekten atmosfer dengesi sağlanmış olur. Anlaşılan hava uçmak için var olan iyi bir ortam, arzda (yeryüzü sathı)   bağrına basmak için iyi bir ortam. İşte her şey uçma ile bağrına basma arasındaki ilişkide gizlidir.  Derken bu ilişki sayesinde denge âlem, uçma ve bağrına basma dediğimiz çekme kuvvetlerinin birbirlerini karşılıklı kontrol etmesiyle gerçekleşmiş olur. Baksanıza Isaac Newton belirlilik (determinizm) prensibinden hareketle bir ağaçtan yere düşen elmanın zihninde oluşturduğu şokla bütün kâinatın bir çekim gücü kanunuyla deveran olduğunu gözlemlendiğinde kendisinin bir anda Hıristiyanlığın ortaya koyduğu teslis inancından uzaklaşmasına yeterli sebep olmasına yetmiştir. Öyle ya,  mademki çekim kanunu gerçeği ile yüzleşilmiş o halde baba-oğul-ruhban üzerine kurulu bir teslis inancına körü körüne kendini kaptırmak ahmaklık olurdu. Zira Yaratıcı güç asla ortaklık kabul etmez, bikere bu eşyanın tabiatına aykırı bir durum olurdu. Bu yüzden Yüce Allah (c.c)  kanun koyucu olarak tektir, eşi ve benzeri de asla söz konusu olamaz da.  Kaldı ki bugün bilim dünyası geldiği nokta itibariyle Newton’u da aşarak kâinatta cereyan hadiselerin tek elden Allah’ın belirlediği hudutlar dâhilinde nizam bulduğu noktasında hem fikir olmuşlardır dersek yeridir.  Nasıl ki bir derin dondurucu (buzdolabı) mühendisin belirlediği plan dâhilinde soğudukça ısınan, ısındıkça soğuyan bir termostatik ayarla otomatiklik işlev kazanıyorsa aynen öyle de kâinatın yaratılış kanunları da otomatik olarak yaratıcı gücün külli iradenin murad ettiği doğrultuda işlevlik kazanıp hayat dengemiz sağlanmakta. Nitekim Yüce Yaratan: “Sonra duman (gaz) halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yer küreye ister istemez gelin dedi. İkisi de isteyerek geldik dediler” (Fussilet, 11) beyan buyurarak bu gerçeğe işaret ettiği gibi  Gece gündüzü, gündüzde geceyi takip eder” (A’raf 54) ayetiyle de dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne de vurgu yapmıştır.

             Bilindiği üzere dünyamız kendi ekseni doğrultusunda güneş etrafındaki yörüngesi 23,5 derece ve 27 dakikalık bir eğim üzerine konumlandırılmıştır. İşte bu konumlanma üzerine dönen dünyamız kendi ekseni üzerinde yirmi dört saat turlamasıyla bir günlük zaman dilimini kat etmiş olur. Dünyamız aynı zamanda kat etmiş olduğu bu zaman dilimi içerisinde güneş yazın kuzey kutbunda, kışın ise güney kutbunda yer alarak dünya üzerinde değişik iklim kuşaklarına haiz dört mevsimlik iklim şartları oluşur.  Öyle ki 23 derecelik eksen dönmesi mevsimlerin oluşumu için bulunmaz büyük bir nimet olarak karşımıza çıkar.  Bu arada dünya kendi ekseni etrafında dönerken saatte bin millik bir hızla dönmektedir. Bu sayı yüz mil olmuş olsaydı vay halimize. Bu durumda ister istemez gündüz ve geceler daha da uzayarak tüm canlılar gündüz sıcaklardan kavrulacaktı, gece soğuktan mahvolacaklardı. Belli ki yerküreyi oluşturan katmanların farklı yoğunlukta yaratılması dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi esnasında bir dinamo sisteminin devreye girmesi içinmiş. Böylece fiziki dinamonun oluşturduğu manyetik alanlar eşliğinde eksen kaymasının önüne geçilip dünyamız dengede tutulmaktadır.  Şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı kutuplardaki buzullar birkaç yüzyılda erimesini tamamlayarak tüm denizleri buz kaplayacaktı. Ya da dünyamızın eğimi 22 derece olsa idi bu sefer kutuplardaki buzullar,  ekvatora yakın kısımlar hariç Avrupa kıtasını bütünüyle istila edecekti. Yine dünyamız kendi ekseni etrafında dönmesini 24 saatte değil de 30 saatte tamamlasaydı dünyamız fırtınalar ve kasırgalardan geçilmeyecekti. Peki,  dünyamız 20 saatte dönmesini tamamlasa ne olurdu? Olacak olan malum; dünyamız kuraklıktan kırılıp, bitkisel kuraklık içinde kıvranacaktık. Belki de hayattan söz edemeyecektik.  Mesela dünyamız sırf okyanus alanlarından ibaret kalsaydı dünya sıcaklığı 4 santigrat derecede kalacaktı, ya da tam tersi dünyamız tamamen buzullarla kaplansaydı bu sefer sıcaklık –8 santigrat derecelerde olacaktı. Anlaşılan buzullarla kaplı Antartika kıtası bile boşuna yaratılmamış. Söz konusu bölgenin meteorolojik konumu sanki ılık bölgelerden rüzgârlar eşliğinde gelen havayı yutan etüv vazifesi yapmak için tasarlanmış. Her şeyden öte dünyamızın fiziki şartları canlıların yaşamasına yönelik hava basıncı, nem, sıcaklık, içerisindeki gaz yoğunluğu ve kalınlığını göz önünde bulundurduğumuzda ortalama 15 santigrat dereceye ayarlanmış bir yapı söz konusudur. Aynı zamanda atmosferin bize sunduğu gazların firar etmelerini önleyecek kaçış hız değerleri ayarlanmış durumdadır. Böylece hem atmosfer tabakası kalınlığı sabit kalmakta, hem de bu takdir edilen değerler sayesinde tüm canlılar yaşama standartları garantiye alınmıştır. Allah korusun atmosfer tabakası incelmiş olsa her an ültraviyole ışınlarıyla kavrulmamız an meselesidir diyebiliriz.

         Anlaşılan fezadan gelen zararlı ışınlara karşı dünyamız atmosferle korunma altına alınmıştır. Bilhassa atmosferin en önemli halkasını teşkil eden ozon tabakası zararlı ışınları absorbe etmek için vardır. Yetmedi atmosferin ozon tabakasından başka ısı geçirmez atomlardan oluşan kalın bir tabakada bu iş için vardır.

        Bilindiği üzere farklı ısı merkezlerinden gelen ister adına poyraz, ister lodos, ister yıldız, ister karayel, ister meltem, ister keşişleme, ister kıble, ister gündoğusu rüzgârları densin hiç fark etmez sonuçta dünyamız çepeçevre hava akımlarıyla kuşatılmış olduğumuzu gerçeğini değiştirmeyecektir. Zira evrende öyle işleyen mükemmel bir program söz konusudur ki,  yılın her günü ayrı ayrı cephe sistemlerinden gelen rüzgârlar tüm insanlığa hem esenlik kaynağı olmakta hem de esintisiyle selamlanmış olunmakta. Rüzgâr insanlara esenlik olup selam göndermekle kalmayıp bu arada bitkilerin döllenmesi için polenlerin taşınmasında da aracılık rol üstlenmiş olmakta. Böylece bu sayede bağ bahçelerimiz, ovalarımız, dağlarımız,  vadilerimiz oğul veren rengârenk çiçek cümbüşüyle yeşermiş olunmakta. Ve bu hususta Yüce Allah (c.c)  Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5) diye beyan buyurarak bu gerçeğe işaret etmekte zaten.  

        Velhasıl-ı kelam; yaşadığımız kâinat nizamı içerisinde bizim için dünya cennet ve cehennemin küçük bir kopyası bir misafirhane, güneş misafir olduğumuz dünyanın ışık kandili, ay takvimimiz,  mevsimler konukların sayılı tüketecek olan nefeslerinin ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimi yaprak dönüşümleri, toprak ise bizi bağrına basacak olan ana kabristanımızdır.         

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/dunya-asla-basibos-degil-5328-kose-yazisi

8 Nisan 2022 Cuma

ORUÇ HEM İBADET HEM SIHHATTİR


 

     ORUÇ HEM İBADET HEM SIHHATTİR

        SELİM GÜRBÜZER

       Bir takım aklı evvel adamlar “bütün gün aç ve susuz kalıpta sağlığımı hiç yoktan yere tehlikeye atamam” diye dursunlar, oysaki aç susuz kalan bir insanın 3 ila 5 gün dayanacak takati kalabiliyor. Bu demektir ki oruç vücudu kendi kendini eritecek ve yıpratacak derecede, yani starvasyona yol açacak derecede total açlık çektiren bir ibadet değildir, bilakis vücudu yenileyip dinamizm katan ibadettir.  Kaldı ki uzmanlar tarafından yetişkin sağlıklı bir insanın muhtemelen 1 ila 2 ay arasında yemeksiz hayatta kalabileceğini, sırf susuzluk bakımdan ise 3 güne kadar dayanabilecekleri, hatta nadiren de olsa bu sürenin uzayacağı noktasında 8-10 günü bulabileceği öngörülmüştür. Örnek mi? İşte İzmir depreminde yediden yetmişe hemen herkesin malumu 91 saati aşkın susuz-yemeksiz kalan çocukların sağ kaldıkları bilinen bir vakadır. Hele bilhassa bunlar arasında 4 yaşındaki Ayda Gezgin yavrumuzun depremin 91. Saatinde 3 Kasım’da enkaz altında mucizevi bir şekilde sağ salim kurtarılmış olması bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten.

           Şu bir gerçek insan rızıksızlıktan ölmez, ölse ölse sadece açlıktan ölebilir. Nitekim Rabbü’l âlemin bu hususta “Nice hayvanlar vardır ki, rızkını (biriktirip) yanında taşımıyor. Çünkü onların da sizinde rızkınızı Allah veriyor. O her şeyi işitir ve bilir” (Ankebut, 60)  diye beyan buyurduğu ayet-i kerimeyle bu gerçeğe işaret etmiştir. Malum biz aciz kullar olarak hayatta kalabilmek için enerjiye ihtiyaç duyarız. Bunun içinde öncelikle gece gündüz demeden yediklerimizden ve içtiklerimizden enerjimizi karşılamaya çalışırız hep.  Öyle ki bu hususta diyetisyen uzmanları bir insanın ortalama günlük enerji ihtiyacını karşılaması gereken kalorinin 2000 kalori olduğunda hemfikirdirler de.  Her ne kadar bu sayı kişiden kişiye değişiklik gösterse de normal şartlarda bir insanın ihtiyacını karşılayacak olan enerji miktarı 2000 kalori iken,  şayet gün içerisinde yediği içtiği gıdalarla 3000 kalorilik daha bir enerjik güç  vücuduna kattıysa,  bu kattığı ile birlikte fazladan aldığı 1000 kalorilik enerji vücudunda yağ olarak depolanacak demektir. Böylece uzmanların öngörüsüne göre vücutta depolanan enerji sağlayıcı yağ deposu sayesinde bir insan hiçbir iş yapmadan yetmiş bir gün aç halde yaşayabileceği öngörülmüştür. Bir başka ifadeyle insan vücuduna aldığı yiyecekleri eğer enerji olarak kullanılmayıp atıl haldeyse bu durumda enerji birikiminin yağa dönüşümü sayesinde bu süre zarfında hayatta kalmayı başaracak demektir.  Zaten termodinamiğin birinci koruma kanunu gereği enerji hiçbir zaman yok edilemez gerçeği böyle olmasını gerektirir. Zira enerji sadece bir formattan başka formata geçiş yapar. O halde böylesi ortada fizik kanunu varken vadesi dolmuş bir şahıs için rızıksızlıktan öldü demek abesle iştigal bir tutum olur. Üstelik böylesi bir bu tutumun ne dinle imanla bağdaşı yanı var ne de bilimle. Düşünsenize bir kilo yağın 7700 kalorilik bir enerjiye karşılık gelmektedir.  Öyle ya bir insan vücudunun ihtiyacından fazla 7700 fazla kalori alırsa bu demektir ki bir kilo yağ depolamış olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla bir insan vücudunda ne kadar fazla enerji kullandırmıyorsa o kadar kalori edinmiş olur,  vücudunda depoladığı yağı ne kadar yakarsa o kadar da kalori tüketmiş olur. Öyle anlaşılıyor ki; vücutta fazla enerjiyi depolamanın metodu yağa dönüştürmekten geçmekte. Şimdi tamda bu noktada ortaya konan bilimsel veriler insanın rızıksızlıktan ölemeyeceğini gösterirken nasıl olurda birileri halen bu gerçekleri görmezlikten gelip insanın rızıksızlıktan ölebileceğinden dem vurur doğrusu şaşmamak elde değil.  Aslında bu çokbilmişlikten öte düpedüz itikadımızla oynamaya yönelik bir tavırdır. Onlar pişkin pişkin tavır sergileye dursunlar,  bizim zaviyemizden meseleye baktığımızda akıl var mantık var 71 günlük zaman dilimi küçümsenmeyecek derecede az buz bir zaman dilimi olduğu besbelli,  illa ki bu zaman aralığında bir insanın bir şekilde hayatta kalabilecek gıdaya ulaşması an meselesidir. Yani bu süre zarfında rızıklanması an be an mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla siz siz olun ölüm nedenini rızıksızlıkta aramak yerine mesela bir deprem anında enkazın altında nefessizlikten ya da ani kalp krizi gibi bir takım etken unsurlarında ölüme neden olabileceğini nazar-ı itibara almak en doğru tavır olacaktır. Hem kaldı ki bırakın deprem gibi doğal felaketlerde yaşananları, normal şartlarda bir insan kendi kendine nefesini tutmaya kalkıştığında ancak 3 ila 5 dakika arası tutabildiği bilinen bir gerçekliktir. İşte bu gerçekliğe rağmen bazı aklı evveller bir insanın nefesini tuttuğunda 3-5 dakikalık nefessizliğe tahammül edemeyeceğini ya da kalp krizi geçirdiğinde 3 ila 10 dakika arası kalbin durmasıyla hayatta kalamayacağını bildikleri halde, oldu ya ölen kişi fakir biriyse hemen fakir oluşuna istinaden hemen rızıksızlıktan öldü deyivereceklerdir. Onlar ölüm sebebini yoksulluğa ve rızıksızlığa bağlayıversinler, oysaki Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya bölümünde Prof. Dr. Münip Yeğin araştırmacı kimliğiyle “Oruçlularda hakiki açlığın olmadığı, aksine yağ depolarının harekete geçerek vücudun ihtiyacını karşıladığını ve bunun da, damar sertliğini önlediğişeklinde yayınladığı raporla bu tür hezeyanları boşa çıkartan bir isim olmuştur. Madem yayınlanan raporla bu tür bahanelerin ardına sığınanların hevesleri kursaklarında bırakılıp boşa çıkartılmıştır,   o halde siz siz olun açlıktan ölme hadisesini  Rızıksızlıktan öldü” şeklinde tevil yoluna gitmeyiniz. Kaldı ki açlık başka bir şey rızıksızlık başka bir şeydir, dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Ki, bu hususta bilimsel çalışmalar bize 71 günlük açlık zaman diliminde bir şekilde gıda bulmanın pekâlâ mümkün olabileceğini gösteriyor. İşte bu nedenledir ki biyolojik açıdan meseleye baktığımızda oruç açlık değil, bilakis vücudu dinlendirerekten dinamizm kazandıran bir ibadettir.  Hele bir mümin orucu ibadet şuuruyla tutuversin bak o zaman vücuda dinamizm ve sıhhat katmanın ötesinde manevi moral ve motivasyon yönünden de sıhhat bulacak demektir. Hem kaldı ki oruç tutmaya mecburuz da.  Çünkü Allah-ü Teâlâ; “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allah’a karşı gelmekten sakınanız diye size sayılı günlerde farz kılındı... Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır” (Bakara suresi ayet 183–184) diye beyan buyurduğu ayetiyle orucun bundan önceki ümmetlere farz kılındığı gibi son ümmet olarak bizlere de farz kılınmıştır. Hiç şüphe yoktur ki müminler olarak oruç farzını layıkıyla yerine getirdiğimizde ibadet sevabının yanı sıra vücudun sağlığı açısından da sıhhat bulacağımız muhakkak.  Kaldı ki Tıp dünyasında bile artık orucun bilimsel açıdan pek çok faydaları şimdiden tek tek veri olarak ortaya konuluyor da. İnsanoğlu hem nasıl ki bütün yıl çalışıp da ardından dinlenmek için yılın bir ayını tatil yaptığında güç tazeliyorsa, aynen öylede Ramazan ayı geldiğinde de organlarımız tatile çıkıp bu sayede güç tazelemiş olurlar.  Yani bu demektir ki Ramazanın sonunda tüm vücut azalarının bayramları gerçek anlamda bayram olmuş olur.  Hele ki karaciğer için Ramazan-ı Şerif tam da bulunmaz bir fırsat zaman diliminin ötesinde çokta büyük bir nimettir. Düşünsenize karaciğer organı yıl boyunca adeta kimya fabrikası gibi harıl harıl çalışmasıyla birlikte icabında görevlerini aksatma gibi bir dizi problemler yaşayabiliyor da. Neyse ki Ramazan aynın gelmesiyle birlikte kimya fabrikası karaciğerimiz besin depolama işinde rahatladığı gibi oruç süresince istirahate çekilmeyi fırsat bilip yeniden fabrika ayarlarına dönüş yapmışta olur. Derken fırsattan istifade karaciğerimiz fabrika ayarlarına döndüğünde vücudumuza sindirim yoluyla aldığımız gıdalardan her bir organımız için her ne ilaca ihtiyaç varsa yeniden yenilenmiş üretim tesislerinin devreye girmesiyle birlikte vücut için gerekli globülinler üretilip böylece vücudun kimyasal denge ayarı hal yoluna girmiş olur.

        Peki, oruç sadece kalbe ya da sadece karaciğere mi fayda sağlar? Elbette ki kalp ve karaciğerin yanı sıra mide içinde bulunmaz bir nimettir. Düşünsenize bütün yıl boyunca öğütücü bir değirmen misali çalışıp bitap düşen midemiz oruç sayesinde bir bakıyorsun mide kasları ve salgı hücreleri bir süreliğine de olsa dinlenip bayram etmiş olurlar. Hem nasıl bayram etmesinler ki, baksanıza insan niyet etmeksizin aç kalınca mide içerisinde asit birikimi gözlemlenirken,  oruca niyet ettiğinde ise tam aksine midedeki asit birikiminin otomatikman durup kendini rölantiye aldığı gözlemlenmiştir. Belli ki niyetinde tıpkı hormon etkisi gibi vücuttaki organlara uyarıcı etkisi de söz konusudur. Nitekim oruca niyetle birlikte beyinden salgılanan hormonlarında niyet hadisesine destek çıkıp tüm vücut organları üzerinde olumlu yönde etki yaptığı artık bir sır değil elbet.  Öyle ki bir insan oruca niyete eder etmez gün boyu üzerine sinecek olan stres birikimlerinin sinir sistemi üzerindeki oluşturacağı travmaları bir anda bertaraf edeceği gibi vücut için son derece hayati öneme haiz hipofiz, thyroid, pankreas salgı bezlerinin faaliyetleri geçicide olsa askıya alınıp rahat nefes almalarının önü açılmışta olunur. Hiç şüphesiz orucun manevi yönden faydası ise Resulullah (s.a.v)’in  Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür’ diye beyan buyurduğu hadis-i şerifin sırrınca tüm azalarımızın sükûnet bulup huzura ermiş olmasıdır.  Üstelik bu huzura eriş hem fiziki boyutta hem de manevi motivasyon boyutunda karşılık bulur da.  Nitekim oruçla birlikte bir bakıyorsun bağırsakların istirahate kavuşmasıyla birlikte hem sindirim salgı akışında ve emiliminde rahatlama görülür hem de kasılmakta olan mide-barsak düz kas hücrelerinde relaks bir şekilde gevşeme hali de görülür. Hakeza oruç sayesinde bir bakıyorsun damarlarda dolaşan kan hacminin azalmasıyla birlikte küçük tansiyonun normal dengesine oturup kalp ritminin hafiflediği görülür. Bu arada niyet edip gün boyu tutulan oruçla birlikte sindirilen gıdalar minimum seviyelere düşeceğinden kan üretimi için kemik iliğinin uyarılmasının da ihmal edilmediği gözlemlenmiştir. İhmal edilmediği şundan biliyoruz, bikere sağlanan bu kan akışı ve üretimi sayesinde anemi olan pek çok insanın çok rahatlıkla oruç tutabildiğine şahit olmuşuzdur. Belli ki oruç ibadeti anemik olanlara daha kolay kan üretir bir uyarımla etki yapmakta.  Hatta zayıf veya şişman insanlarda ise bir başka etki yapıp bir bakıyorsun orucun vücutta oluşturduğu olumlu etkileri sayesinde zayıf insanlara kilo aldırıcı etki yaptığı, şişmanlara ise kilo verdirici etki yaptığı gözlemlenmiştir. Nitekim oruç sayesinde damarda biriken yağların hızla yakılması neticesinde kollesterol ve trigliserid değerleri normal seviyelerde seyredip böylece damar sertliğini önlemeye karşı koruyucu etki yaptığı gözlemlenmiştir. İşte bu gerçeklerden hareketle İtalyan asıllı Dr. Victor Pauchet bu hususta kendi coğrafyasında yaşadığı insanlara bakın ne tavsiyede bulunuyor: “Senenin belirli günlerinde Müslümanlar gibi aç kalınız. Yirmi saat aç durunuz. Mideyi dinlendirmiş ve böylece devamlı çalışan mide makinesine istirahat imkânı vermiş olursunuz. Ayaklarınızı, kollarınızı birkaç defa yıkayınız. Katiyen içki içmeyiniz ve en iyi ilacında temiz su olduğunu unutmayınız.

      Velhasıl-ı kelam,  oruç tutmak tavsiyenin ötesinde hem madden hem ruhen arınıp güç tazelemektir.

      Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/oruc-hem-ibadet-hem-sihhattir-5685-kose-yazisi