DARWİNİZM VE YARATILIŞ
SELİM GÜRBÜZER
Anlaşılan
Evrimciler Darwinizm’i kurtarmak adına evrimi moleküler genetik biyolojiye
uyarlamaya çalışılıyorlar. Onlar
uyarlamaya çalışa dursunlar, fosil kayıtlar ortada durdukça tüm uyarlama
çabaları boşa çıkmakta habire. Bilindiği üzere canlı artıklarının fiziksel,
kimyasal ve biyolojik olarak sedimant (çökelen tortular) tabakalar içerisinde
uzun yılları aşan sürelerde uygun bir ortama denk geldiğinde ancak o zaman preslenmek
suretiyle fosilleşme denen hadise vuku bulmakta. Öyle ki çökelen tortular bir
yandan kaya şeklinde sertleşirken diğer yandan da canlı artıklar ya da cesedin
tamamı yüksek basınç etkisiyle preslenmiş kaya parçası haline gelmek suretiyle
oluşmakta. İşte organizmanın ölümünden sonra arta kalan kısımlardan oluşan bu tip
baskılanmış kalıntı yapılara fosil denmektedir. Malumunuz bir kısım bilim
adamları günümüz teknolojisine uyarlanmış bir takım radyometrik metotlardan
elde ettikleri verilerden hareketle yeryüzünün yaşını 4,5 milyar yıl olarak
hesaplamışlardır. Derken bu noktada fosillerin hangi devirlere ait olduğu bir
gösterge niteliğinde kalıntılar olacağından bu tür metotlarla elde edilen
fosilin çok rahatlıkla içinde bulunduğu jeolojik zaman dilimi veya yaşı hesaplanabiliyor.
Evrimcilik bu ya, jeolojik devirleri
gösteren tablolardan hareketle yeryüzünde ilk evvela omurgasızların
görüldüğünü, sonrasında balıklar, kurbağalar, sürüngenler ve memelilerin ortaya
çıktığını ve sonrası süreçlerde ise güya her bir canlının evrim geçirerek Nasreddin
Hoca’nın misali “Kazan Doğurdu” hikâyesi misali farklı kazanlara dönüşerekten
türeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Yani birbirinden farklı canlı türlere
dönüşeceği…
Malumunuz Yaratılış fikrini savunanlar ise yeryüzündeki
jeolojik hadiselerin uzun zaman diliminde gerçekleştiğini kabul etmekle beraber
canlı türlerin ayrı ayrı değişik zamanlarda ortaya çıkıp asla türden türe dönüşmediğini,
böylece kendi hemcinsi türüyle ortaya çıkmak suretiyle kendi atasının neslini
devam ettirdiği yönünde görüş serd etmişlerdir. Gerçekten de söz konusu
jeolojik devirlerin zaman tablosunda yer alan prekambriyen kayaçları arasında
şimdiye kadar herhangi bir canlıya ait fosile rastlanılmaması evrimcilerin
görüşlerini ziyadesiyle çürütmeye yeterken yaratılışçıların tezlerini ise daha
da bir kavi kılmıştır. İşte bu gerçeği
dile getirmekle de evrimcilere haksızlık etmiş sayılmayız. Hem niye haksızlık etmiş olalım ki, bikere ortada prekambriyen devrinde herhangi
bir fosil kayıtlarına rastlanmadığına göre bu demektir ki kambriyen devrinin faunasında
herhangi bir canlıya ait evrimleşme hadisesinin gerçekleşmediği bir durum söz
konusudur. Ama gel gör ki, evrimciler bu
noktada bir bakıyorsun yine inadım inat sanki ortada bir türden başka bir türe
geçişi gösteren fosil kayıtları varmışçasına canlıların evrimleşip başka bir
canlı yaratığa dönüştüğünden dem vurabiliyorlar. Üstüne üstük evrimciler mevcut
fosil kayıtları görmezden gelip yangından mal kaçırır gibisine birtakım
gerçekleri ört bas edip kurnaz tilki rolünü oynamakta pekte mahirlerdir. Oysaki Fen bilimleri ispatlanmış bilimsel veriler
ve fosil kayıtlarla konuşmayı gerektirir. Ne diyelim adamlar bir kere tâ baştan
yakayı kaptırıp akıl hocaları Darwin’le kafalarını şablonlamışlar, isteseler
de bu saatten sonra tek yönlü ortaçağ kafası bu şablonun dışına çıkamazlar. Hatta ortaya ispatlanmış bilimsel verilerde
koysan onlar için vız gelir tırıs gider misali akşam yatıp sabah kalkıp
habire ‘evrim’ deyip başka bir şey
sayıklamazlar. Kaldı ki örnek gösterdikleri Batı dünyası bile bu sevdadan vazgeçeli
epey yıllar geçtiği halde bizim yerli evrimciler bugün olmuş halen bilimsel
verilerle taban tabana zıt kendi uydurdukları çürütülmüş dogma tezlerinden
vazgeçmiş değillerdir. Dedik ya, oysaki bugün
evrimci tezlerin doğduğu Batı dünyasında artık Darwin denince komik fıkra
olarak karşılık bulmakta. Yine de biz bu noktada tüm hüsnüniyetimizi
koruyaraktan yerli evrimcilerin bu tutumlarından vazgeçmeleri için bir an evvel
akıllarını başlarına alıp en nihayetinde şu çağrıyı yapmakta fayda görüyoruz:
-Bırakınız Darwin kendi çöplüğünde
teorisiyle kala kalsın, bilimde bilimliyi ile yoluna devam etsin. Böylece hem kendinizi hem de zihinlerini
aşılamak istediğiniz insanları kendi özgür iradeleriyle baş başa bırakınız ki
zihinler teorilerin peşinden değil bilimsel verilerin peşinden koşuvermiş olsun.
Zaten bilimsel
verilerden yola çıktığımızda şu bir gerçek; çok hücreli canlılar özellikle
birbirinden farklı hücre yapılarıyla dikkatleri üzerine çekip bu farklı
oluşumlar asla biri diğerinden türemiş farklılıklar değillerdir. Nasıl mı? Mesela
karaciğer, deri, kemik ve göz hücrelerinin her birini mikroskobik incelemeye
tabii tuttuğumuzda birbirlerinden çok farklı yapıda olduklarını gayet net bir
şekilde görebiliyoruz pekâlâ. Sadece görünüm bakımdan mı görüp gözlemekteyiz, elbette ki bunun yanı sıra işlevsel yönleriyle
de çok farklı yapıda olduklarını görüp gözlemlemekteyiz. İşte birbirlerinden bu
denli farklı özelliklere sahip olmaları bize şunu gösteriyor ki ortada basit
bir oluşumun varlığı söz konusu olmayıp bilakis birbirinden farklı karmaşık oluşumların
arka planında bir dizi farklı protein sentezi yapılanmalarının varlığı söz
konusudur. Ki, bilim adamları bu
hususlarda son derece birbirinden farklı karmaşık protein yapısıyla ilgili
çalışmalara kafa yordukça canlının embriyolojik gelişmesi sırasında ortaya
çıkan farklılaşmayla birlikte hücrelerin birbirinden bağımsız olarak nasıl fonksiyon
kazandığını ve nasıl kendine özgü bir yapıya dönüştüğünü çözer hale
gelmişlerdir bile. Tabii bu hususlarda sırf kafa yormakta yetmez, hücre içinde vuku
bulan pek çok fonksiyon mekanizmaları hakkında da daha detaylı bilgi edinmek
için bikere her şeyden önce hücreyi oluşturan her bir elemanın birbirinden ayırabilecek
laboratuvar analiz ve izolasyon çalışma metotlarına başvurmakta gerekir. Neyse ki
günümüzde bir takım laboratuvar teknik metotların son derece gelişmiş
cihazlarla yapılıyor olması sayesinde artık hücre yapılarını çok rahatlıkla
birbirinden ayırıp hücre elemanlarının her birinin katman katman izole edilebildiğine
şahit olabiliyoruz. Nitekim herhangi bir biyolojik materyali laboratuvar
şartlarında özel solüsyonlara tabii tutaraktan örnek materyalin cinsine göre santrifüjde
1000 RPM’se 1000 RPM, 3000 RPM’se 3000 RPM, 5000 RPM’se 5000 RPM gibi değişik devirlerde
santrifüj tüplerine konulmuş biyolojik örneklerin döndürülmesiyle (merkez
kaç kuvvetiyle) birlikte başarılı bir şekilde bileşenlere ayrılıp böylece
izolasyon çalışmaları neticelendirilmiş olmakta. Hatta izolasyona giren her bir biyolojik
örneklerin aşama aşama değişik devirlerde çöktürüldüğünün en son safhasına
gelindiğinde üst kısımda kalan sıvı içerisinde yer alan hücre yapılarının daha
düşük yoğunlukta olması hasebiyle bu kısımda daha çok ribozomların yer aldığı
gözlemlenmiştir. Tüm bu ayrıştırma işlemlerinden anlaşılan o dur ki; her bir bileşen birbirine iç içe karışmış gibi
görünse de analiz işlemlerinin bittiği noktada bir bakıyorsun ribozom ribozom
olarak asliyetini korumakta, mitokondri mitokondri olarak asliyetini korumakta.
Her ne kadar ayrıştırma işlemleri evrimcileri üzse de neticeyi itibariyle görünen
o ki başlangıçta her şeyin çorbaya dönüşmüş olduğu sanılan çözeltilerin izole
edilmesiyle birlikte birbirinden bağımsız bileşenler olduğu anlaşılmaktadır.
Meğer her şey göründüğü gibi değilmiş, hücrenin derinliklerine inildikçe nice
sürprizlerle karşılaşmamız an meselesidir diyebiliriz. Mesela insan hücrelerinin merkezinde
karşılaşacağımız sürprizlerden bir nükleolus yapı var olup ayrıca RNA ve buna
bağlı olarak proteinler bakımdan oldukça da zengin içerikli derya-i umman
niteliğinde hammadde kaynak söz konusudur. Ve bu söz konusu zengin içerikli ham
kaynak maddeler hücre çekirdeği içerisinde ki kromozom yapı içerisinde
konumlanmış olup böylece bu sayede nükleus yapı içerisinde protein sentezi
faaliyetlerinde kullanılmış olurlar. Hatta bu yapı içerisinde önemli bir misyon
yüklenen RNA ise rRNA (ribozomal RNA) karakterinde bir içerik yapı
olarak karşımıza çıkar. Ta ki bu içerik çekirdek içerisinde proteinlere ve
histonlara bağlanır, ancak o zaman sitoplâzmaya geçiş yaparak amino asitlerle
birlikte protein sentezine aracılık eden bir misyon yüklenmiş olur.
Tüm bu anlatılanlardan anlaşılan o dur
ki; çok hücreli canlılar özellikle bünyesinde bulunan birbirinden farklı
hücrelerin varlığıyla dikkat çekmektedir. Zira karaciğer, deri, kemik ve göz
gibi ileri derecede birbirinden farklılaşmış halde konumlanmış hücreler bunun
tipik misalini teşkil ederler. Bu farklı oluşumlar bize aynı zamanda protein sentezinin
son derece çok kompleks yapıda olduğunu gösteriyor. İşte böylesi bir kompleks
yapı içerisinde bir bakıyorsun anne rahminde embriyo ve fetüs safhalarına geçiş
süreçlerinde alyuvar hücrelerinin oluşumuyla birlikte oksijen naklinin
gerçekleştiğini, sinir hücrelerinin oluşumuyla birlikte haberleşme ve iletişim
ağının tam takır donatıldığını, salgı
hücrelerinin oluşumuyla birlikte hormonal dengenin sağlandığın, böbrek
hücrelerinin oluşumuyla birlikte boşaltım ve tahliye işlemlerinin gerçekleşeceği
bir dizi farklı fonksiyonlar için farklı özelleşmeler vuku bulabiliyor. Dikkat
edin bu söz konusu karmaşıklık içerisinde sinir hücresi sinir hücresi olarak,
göz hücresi de göz hücresi olarak vücut bulmaktadır. Öyle ki hiçbir hücre kendi
öz kodlarından sapma yapıp ne sinir hücresi göz organına dönüşmekte ne de göz
hücresi sinir ağına dönüşmekte. Bilakis
her hücre kendi öz koduyla kendi asli organını oluşturmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla
her bir hücre evrimci tezlerin tam aksine kendi yaratılış mayasıyla taban
tabana uyumlu organ yapısı içerisinde aslına rücu etmekte. Derken en nihayetinde her şey kendi asli mecrasında
ilerleyip canlı oluşumunun bütününe yayılan bir iş bölümü şeklinde gerçekleşen
bir organ yapılanması vuku bulur.
Evet, şu bir gerçek Biyokimyacılar
yıllardan beri hücre içindeki yapıları tek tek ayırıp analiz etmek için bir
takım dokuları tuz çözeltisi içerisinde süspansiyonunu sağladıktan sonra
santrifüjle hücre yapılarını birbirinden ayırmak için çaba sarf etmişlerdir. Ancak
bu işe koyuldukları ilk aşamalarda pek ümit verici sonuçlara ulaşamamıştılar. Çünkü birçok hücre tuz çözeltisine konulunca
deforme olup adeta patlıyordu. Neyse ki 1950 yıllarında tuz yerine şeker
çözeltisi kullanılmasıyla birlikte hem hücre yapılarının patlaması önlenmiş ve
hem de hücre yapılarını birbirinden ayıran bir dizi metotlar geliştirilmiştir. Nitekim
deneylerde kullanılan farenin karaciğeri özüt hale getirilmesi için şeker
kamışı posasından elde edilen çözeltiye konulup soğuk bir odada karıştırıcı
(mixer) içerisinde vortekslenerek homojen hale getirilmesi neticesinde karaciğer
hücrelerinin serbest hale geçmesi sağlanabilmiştir. Derken özüt hale gelen
karaciğer hücreleri santrifüj tüpünde 700 rpm’de 10 dakika düşük hızla
döndürüldüğünde tüpün dip kısmında hücre çekirdeklerinden meydana gelen bir
çöküntü elde edildiği gözlemlenmiştir. Hatta dip kısmına pelet halde çökmüş
diğer parçalanmış hücrelerin varlığı da gözlemlenmiştir. Pelletin (çökeltinin) üst
katmanında teşekkül eden sıvının (supernatantın) içerisinde ise daha küçük
yapıda hücre yapıların varlığı gözlemlenmiştir. Ve çökeltinin bu üst katmanda oluşan supenatant
sıvı döküp tüpün dibindeki çökeltiyi tekrardan yerçekiminin 5000 katı kuvvetle
santrifüj edildiğinde bu kez tüpün dip kısımda mitokondri hücrelerinden meydana
gelmiş bir çöküntünün oluştuğu gözlemlenmiştir. İşte tüpün dibinde gözlemlenen bu
çöküntüler her defasında iyiden iyiye saflaştırıp mitokondrileri ayırdıktan
sonra geriye kalan mayi ultra santrifüjle yerçekimi gücünün 10.000 katı bir uygulama
daha tatbik edildiğinde bu kez tüpün dibinde endoplazmik retikulum ve ribozom
ihtiva eden bir çöküntünün oluştuğu gözlemlenmiştir. Derken tüm bu işlemlerin
akabinde oluşan bu süspansiyon yıkama solüsyonlarıyla yıkandığında endoplazmik
retikulum parçalarının elimine edilmesiyle birlikte geriye kala kala sadece
ribozomlar kalacaktır. Böylece bu tür hücre analizi ve ayrıştırma yöntemleri sayesinde
protein ve nükleik asit moleküllerinin ayrıştırma işlemleri gerçekleşmiş olur. Neticeyi
itibariyle ayrılan hücrelerin en küçük alt biriminin ribozomlar olduğu
belirlenmiş olur.
Hâsıl-ı kelam, insanoğlu topraktan yaratılmış
olmakla aslında başlangıçta cansız bir madde sayılır, ne zaman ki Yüce Yaradan yaratılış
toprağına ruh üfler, işte o zaman hücre oluşumuyla birlikte ete kemiğe bürünmüş
bir halde kendini bilen varlık oldu. Zaten kendini bilen varlık bir anlamda
madde kalıbından sıyrılıp şuurlu yaratılmış mahlûk olmak demektir de. Gerçek manada
şuur sahibi olmak ise malum ruh köklerini iri ve diri tutmakla ancak
erişilebiliyor. Çünkü şuur elle tutulur gözle görülür eşyadan değil ruhi
kaynaktan beslenen bir melekedir. Ancak gel gör ki bunu evrimcilere kabul ettirmek
çok zor, onlar bildiklerini okuyup şuurlu varlık olarak yaratılan insanı madde
veya eşya kalıbında basite indirgeyip şuursuz maymunu atası olarak ilan
ettirmek peşindedirler halen. Oysaki insan şuurlu yaratılmış varlık olması
sayesinde milyarlarca galaksiden meydana gelen koca kâinatı küçücük beyin
belleğinde hıfz edip sığdırabilmekte. Nitekim bu nedenledir ki Yüce Yaradan
insanı eşrefi mahlûkat olarak ilan etmiştir.
Yine de biz, Allah’tan yaratılış
mucizesine iman getirmiş Müslümanlar olarak, bize olan yakışan tavrımızla
insanı basite indirgeyipte ona madde gözüyle bakan materyalistler ve evrimciler
hakkında yaratılış şuuruna ermeleri için hidayet dilemek düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/darwinizm-ve-yaratilis-5837-kose-yazisi