YARATILIŞ MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Evrimciler
hayatın oluşumunu açıklarken güya maddenin aşama aşama evrimleşerek atom
parçacıkları elementlere, elementler evrimleşerek kimyasal bileşik polimerlere,
oradan ise sırasıyla basit canlı hücrelere, kurtçuklara, balıklara,
kurbağalara, sürüngenlere, memelilere ve derken insana dönüştüğünü ileri sürerler.
Üstelikte bu iddialarını herhangi bir bilimsel verilere dayandırılmaksızın sürdürürler
habire. Oysa kâinat kanunları iyi analiz
edildiğinde Yaratıcı gücün yarattığı biyolojik nizamın başlangıçta orijinal haliyle
sakınım ve korunma kanunları eşliğinde korunduğunu, yaratılış sonrasında ise
tabiatta büyük çapta olağan üstü afetler ve birtakım fiziki değişmeler eşliğinde
yerini mükemmeliyetten bozucu yöne ilerleyen bir dağılma ve bozulma kanunlarına
bıraktığı görülecektir. Bilindiği üzere Termodinamiğin birinci kanunu sakınma
ve korunmaya yönelik bir kanun, ikincisi de malum bozulmaya yönelik bir
kanundur. Yani başlangıçta orijinal olarak yaratılan canlı cansız her varlık
bir yandan enerjinin koruma kanunu çerçevesinde korunmaya alınırken sonrasında
ise hayatın akışı içerisinde korunmaya alınan her maddenin bozulmaya doğru yüz
tutup bir daha orijinal haline geri dönmeyecek şekilde halden hale değişerekten
yok olmadan ilerlemekte olduğudur. İlginçtir her nedense bu noktada evrimciler
özellikle termodinamiğin ikinci kanunundan pek bahsetmezler. Hatta öyle ki her
defasında köşeye sıkıştıklarında termodinamiğin ikinci kanunu karşısında suspus
bir halde işi kotarmaya çalışırlar. Baksanıza Evrimci biyokimyacı Dr. Harold Blum
bile bu durum karşısında ‘Termodinamik
prensiplerini mağlup edecek bir delil bulamamaktayız’ diye hayıflanmaktan
kendini alamamıştır. Çünkü ikinci kanun kâinatın başlangıç yaratılış formundan
git gide nizamsızlığa doğru bir bozulma eğilimine girdiğini haykırmaktadır
adeta. Gerçekten de bu noktada yüzyıllara meydan okuyan tarihi eserlerin hal
vaziyetine baktığımızda bu söz konusu bozunumdan üzerine düşen payını aldığı
bilinen bir gerçekliktir zaten. Ama gel gör ki bilinen bu gerçekliklere rağmen
bir takım çevrelerce halen canlı cansız her varlığın basitten karmaşığa doğru evrimleşme
denen bir mekanizmayla güya mükemmel bir yapıya dönüşecek bir şekilde yol aldığı
iddiasında bulunulabiliyorlar. Bilmem bu
tür iddialar hangi akla izana ve mantığa sığar doğrusu şaşmamak elde değil. Hem
de üstüne üstük ortada mevcut fosil kayıtların varlığına rağmen inadım inat
hiçbir dayanağı olmayan içi boş teorilerini savunmaya devam etmekteler halen. Nitekim
iddia ettikleri evrimleşme hadisesi ne jeolojik devirlere ait fosillerde, ne de
yakın geçmişe ait verilerde, ne de bugünün teknolojik imkânlarıyla elde edilen
veri kayıtlarında rastlanılmış değildir. Kaldı ki, ellerinde herhangi canlı ve
cansız varlıkların ata fosilleri arasında geçişi gösterecek her hangi bir ara form
veya ara fosil türü bir delilleri de yoktur. Tabii ortada delil olmayınca da kendilerince
uydurdukları evrimleşmenin olabilmesi için güya ya üzerinden milyar rakamlarla
ifade edilecek bir zaman diliminin geçmesi gerektiğini ileri sürerler ya da
jeolojik devirlerin şartlarıyla bugünün şartlarının bir olmadığı bahanesinin arkasına
sığınırlar hep.
Ne diyelim evrimcilik bu ya, değil
cansız maddeden canlı bir materyalin türetilmesi, herhangi bir hayvan üzerinden alınan biyolojik
örneklerle yapılan çalışmalarla da farklı türden herhangi bir canlı varlık türetilememiştir.
Velev ki sun’i yöntemlerle cansız bir
maddeden canlı ya da basit bir canlıdan daha kompleks yapıda bir canlı yaratık
türetilmiş olsa da, bu hiçbir zaman iddia ettikleri milyarlarca yıl bir zaman öncesinde
güya tesadüfi gelişi güzel olağan üstü tabiat olaylar eşliğinde canlı cansız
tüm varlıkların birbirlerinden türedikleri şeklinde ileri sürdürdükleri
tezlerini doğrulamayacaktır. Kaldı ki ileri sürdükleri dayanağı olmayan içi boş
tezlerle sun’i yaratıcılığa soyunup bir canlı yaratık türetileceği iddiasında
bulunulacaksa da hem milyarlar yıl öncesine atıfta bulunmamayı gerektirir hem
de şu an ki yaşadığımız dünya coğrafyasında nesli tükenmemiş her hangi bir
canlının biyolojik doku örneklerinden örneklemeye muhtaç olmamayı gerektirir. Bu
nasıl yaratıcılıksa muhtaç durumdalar. Oysaki yaratılan asla yaratıcı olamaz,
çünkü Yaradan’a muhtaç haldedir. Öyle ya,
mademki sun’i yaratıcılık iddiasıyla kolları sıvamış haldeler, o halde
iddialarını destekleyecek malzeme için herhangi gibi bir biyolojik materyal
üzerinden örnek alınımına tenezzül edip muhtaç olmamaları lazım gelir. Hatta tenezzül etme noktasında buna cansız
materyallerde dâhildir. Şayet tenezzül edilip alınmaya kalkışılırsa cansız
maddenin yoktan var edildiğini kabul etmek durumunda kalacaklardır. Peki ya, başlangıçta canlı cansız her ne
varsa Yüce Yaratıcı güç tarafından her şeyin yoktan yaratıldığı gerçeğine rağmen
kâinatta her daim işleyen sebep-netice kanunlarının dışına çıkıp canlı cansız
varlıklar üzerinde örnek alma noktasında kendilerini muhtaç hissedip tenezzül
edilirse? Malum tenezzül edildiğinde ise
günün sonunda şu gerçeklerle yüzleşeceklerdir:
-Evet, geçmişte Stanley Miller ve diğer araştırıcılar yeryüzünün ilk oluşumundaki
şartlara benzer bir düzenek geliştirerek bir iki amino asit oluşumu türetmeyi başarmışlar
başarmasına ama elde ettikleri bir iki amino asit oluşumunun canlı türden
olmadığı gerçeği ile yüzleşmiş olacaklardır.
-Evet, Sidney Fox ve bir kısım
araştırıcılarda ilkel devirlerde hiç rastlanılmamış ve adına ‘proteioinidler’ dedikleri amino asitleri birbirine bağlamayı
başarmışlar başarmasına ama bunların canlıların temel organik bileşiğini teşkil
eden protein yapısıyla uyum sağlamadığı, tam aksine bir takım leke oluşumları olduğu gerçeği
ile yüzleşmiş olacaklardır.
-Savero Ocha ve diğer bilim adamları
bir virüs DNA’sını veya bir başka biyolojik fonksiyona sahip molekülleri
sentezleyerek başlangıçtaki orijinal hallerine benzer DNA bir kopyası elde etmesine
elde etmişler ama ancak bu kopyalama işleminde de görüyoruz ki ihtiyaç duyulan
enzimler diğer canlı hücrelerden izole edilerek kopyalandığı gerçeği ile
yüzleşmiş olacaklardır.
İşte yukarıda sıraladığımız canlı
oluşumuna yönelik tüm çabalar bize gösteriyor ki canlı cansız varlıklar
üzerinden herhangi bir materyal alınmaksızın işler doğru dürüst yürütülemiyor. Oysaki
biz biliyoruz ki; gözlenebilir her bir netice için Yaratıcı, en uygun ilk
sebeptir, bu nedenledir ki bu noktada kâinatta gözlenebilir her bir netice asla
kendi sebebi olamaz deriz. Her ne kadar hayatın sırrını öğrenmek adına
girişilen bir takım sun’i denemeler bilimsellik yönden çok önem arz etmekle
beraber, şu da bir gerçek; her türlü sun’i deneme yoktan var etmenin sadece Yaratıcıya
mahsus bir sıfat olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Hakeza varı yok etmekte
sadece O’na has bir sıfattır. Zaten beşer planında Enerjinin Korunumu kanunu
gereği enerji bir şekilden diğerine dönüşebilir ancak yok edilemez şeklinde
tezahür etmektedir. Yani bu demektir ki, yaratma ilk başlangıçta yoktan vücut
bulmuş, şimdi ise vücut bulan her şey enerji
olarak halden hale dönüşse de sonuçta yaratılan her bir varlık bir şekilde
korunmaya alınmış durumdadır. Bilindiği üzere kompleks yapıda çok sayıda
canlılar özelleşmiş hücrelerden halk olup, halk olan bu hücreler ise son derece
planlanmış çok özel yapıdaki proteinlerden meydana gelmişlerdir. Malum her
protein molekülü de tesadüfen veya rasgele oluşmayıp, tam aksine 20 çeşit amino
asidin tamamen mühendislik hesaplamalarının üstünde farklı oranlarda ve ardı
sıra belli bir tertip üzere dizilim sergilemeleriyle oluşmaktadır. Hakeza canlıların temel yapısını oluşturan
nükleoproteinler de, nükleik asit ile bir veya birkaç proteinin birleşmesiyle
vücut bulmuşlardır. Hiç kuşkusuz vücut bulan bu söz konusu proteinler 100 ila
3000 amino asitten meydana gelmiş organik moleküllerden başkası değildir. Öyle
anlaşılıyor ki nükleoproteinler biyolojik hayatın olmazsa olmaz diyebileceğimiz
en temel moleküllerinden olması hasebiyle tıpkı nükleik asitler gibi prostatik
grup olarak biyolojik hayatın bir parçası olarak işlev görmekteler. Şöyle ki; nükleik
asitler; proteinlerle birleşerek adına nükleoproteinler denen kromozomları
oluştururlar. Ki; bir nükleoproteinin var oluş serüveni şu
şekilde işlevsellik kazanarak seyreylemekte: Önce azot içeren bir baz, beş
karbonlu pentoz denen bir şekerli monosakkarit ve bir fosforik asit grubu ile birleştiğinde
nükleik asitlerin temel birimi denen “nükleotid”
oluşumu gerçekleşir. Akabinde oluşa
gelen bu nükleotidlerin nükleik asit proteinlerle birleşmesiyle de “nükleoprotein” meydana gelir.
Malumunuz 5 karbonlu şekerler
(pentozlar) DNA ve RNA’da bulunan monosakkaritlerin tâ kendisi bileşikler olup,
bu söz konusu bileşiklerden deoksiriboz şekeri DNA zincirinin halkasında yer
alırken, riboz şekeri de RNA zincirinin halkasında yer alır. Hatta bu söz konusu
riboz şekeri ATP çatısı altında, yani adenozin içerisinde adenin bazına bağlı bir
riboz pentozu olarak da yer alır. Öyle ki bu sayede nükleik asitlerden ATP elde
edilebildiği gibi pentosan denen pentozlardan ise polimer oluşumu elde edilir. Günün sonunda anlaşılan o ki, biyolojik hayatta böylesi müthiş hiyerarşik
zincir dizilimi içerisinde onca kompleks yapıda protein molekül oluşumların
hemen hepsi DNA başkanlığınca imal edilen bilgiler üzerinden kodlanaraktan
oluşturulmakta.
Bilindiği üzere DNA, 6 çeşit basit
moleküllerden ibaret olup bunlar sırasıyla bilgiyi oluşturan “adenin,
guanin, stozin, timin”den oluşan 4 çeşit baz, deoksiriboz şekeri ve fosfatın yanı sıra
karbon, hidrojen, oksijen, azot elementleriyle birlikte sarmal yapıda bir görünüm
sergilerler. Bu bakımdan DNA’ya bakış
açımız tüm bilgeleri kendinde toplayan veri bankası şeklinde olmuştur hep. Hatta veri bankası gözüyle baktığımız DNA
sadece bu özel veri aktarımı yeteneği ile dikkatleri üzerine çekmeyip bunun
yanı sıra kendi bünyesinde konumlanmış birtakım enzimlerle kendi kendini
kopyalayıp eşleme yeteneği ile de dikkatleri üzerine çekmektedir. Hatta merak
bu ya, bu arada kendisinin çoğalmasında yardımcı olan enzimlerin oluşumunun
tayini de DNA tarafından belirlendiği dikkatlerden kaçmaz. Derken bu dikkate şayan hadiseler eşliğinde biyolojik
hayatta hemen her şeyin DNA’nın kontrolünde işlerlik kazandığı artık bir sır olmaktan
çıkıp gerçeğin ta kendisi olduğu ayan beyan ortaya dökülmüş olunur da. Hem nasıl sır olmaktan çıkmasın ki, baksanıza
gerek üreme hadisesinde ona zorunlu olan ihtiyaç gerekliliği, gerekse proteinlerin DNA’daki bilgilere göre
yapımının zorunlu olarak onun başkanlığına ve koordinatörlüğüne ihtiyaç duyulma
gerekliliği bunun en tipik bariz örneklerini teşkil eder. Ama gel gör ki
evrimciler açısından meseleye bakıldığında her olan bitenden DNA’nın
koordinatörlüğüne ihtiyaç duyulması kendi ileri sürdükleri tezlerini çürüten yeni
bir tartışma konusu durum ortaya koyduğundan önlerinde aşılması imkânsız engel
bir duvar olarak karşılarına çıkmaktadır. Anlaşılan o dur ki DNA’nın kontrolü
dışında hiç bir şey gelişigüzel mecrasında hareket edememekte. Gerçekten de DNA’nın
biyolojik hayatta böylesi müthiş koordinatörlük misyonuna sahiplik özelliğinden
dolayıdır ki, adından sürekli olarak “nükleik asitler” molekülü olarak söz
ettirmiştir hep. Hatta nükleik asitler sadece
isim olarak adından söz ettirmemiş, cismiyle
de adından söz ettirmiştir. Öyle ya her
cismin kapladığı alan bakımdan hacmi olduğuna göre, bizatihi Friedrich Miescher tarafından
programlanmış yüklü nükleik asitlerin, irin ve sperma hücrelerin çekirdeği içerisinde
kapladığı alan ve konumu da belirlenmiştir. İşte bu noktada konum itibariyle çekirdek
için de yerinin belirlenmesi ve biyolojik hayatın sevk ve idaresinin merkezden
ediliyor olması hasebiyle hakkında nükleotid birimlerinden meydan gelmiş
manasına “nükleik asit” denmiştir.
Ancak şu da bir gerçek; son zamanlarda yapılan genetik çalışmalar neticesinde
nükleik asitlerin çekirdek dışında da varlığı tespit edilmiştir. Buna rağmen
nükleik asit adı hala kullanılmaya devam etmektedir. Ayrıca yukarıda da belirttiğimiz üzere
biyolojik hayatın çoğalmasında DNA’ya bağımlılığın kayıtsız şartsız bir kanun halinde
cereyan etmesi, aynı zamanda canlılığın çoğalmasında birtakım proteinlerin
mutlaka olması gerektiği hususu ve bu proteinlerin DNA üzerindeki kodlanmış
bilgilere göre yapılandırılması gerekliliği de evrimcilerin her daim uykularını
kaçıran bir gerçekliliktir. Çünkü ortada
bir yöneten var, bir de yönetilen sistem söz konusudur. O halde tam da bu noktada şimdi evrimcilere sormak
gerekir; acaba tesadüf dedikleri hadise bunun neresinde yer almakta? Dedik ya, onlar
bunun cevabını veremeseler de, bilimsel
çalışmalar bize gösteriyor ki; nükleik asitlerin
virüslerden insana kadar tüm canlıların hücrelerinde hiçbir tesadüfü oluşuma
meydan vermeyecek bir şekilde belli bir hiyerarşik düzen içerisinde tüm
biyolojik faaliyetleri yürüttüğü belirlenmiştir. Düşünsenize, her şeyin nükleik
asitlerin kontrolünde yürütüldüğü bir durum karşısında elbette ki her şeyi
tesadüfe bağlayan evrimcilerin kendi tezlerini çürütmeye ziyadesiyle yetecek DNA’nın
bu denli akıl dolusu koordinatörlüğünden huzursuzluk duyaraktan uykularının kaçması
son derece gayet tabii bir durumdur.
ÇEŞİTLİLİK
EVRİMLEŞMEK DEĞİL, BİLAKİS BİYOLOJİK ZENGİNLİKTİR
Bilindiği üzere atmosferi oluşturan gazlar
arasında %78’lik bir oranla azot (nitrojen)
başı çekmiş durumdadır. İyi ki de baş
çekmekte, her şeyden önce oksijen yoğunluğunu azaltaraktan canlıların nefes
alıp vermesinde en uygun dozda kalmasını sağlayan bir elementtir. Öyle ki havada
ki azot ya doğrudan toprağın bağrında ya da bilhassa baklagiller bitki
gruplarının köklerindeki yumrularda yaşayan azotu bağlayan bakteriler tarafından
absorbe edilmek suretiyle amonyağa dönüştürülmesinin akabinde önce nitrite
sonrada nitrata dönüşüm sağlanmış olur. Derken çürümüş bitki artıkları ya da
çürümüş ceset artıklarının toprağın bağrında ayrıştırma işlemleri neticesinde
açığa çıkan azotun yeniden atmosfere karışmasıyla birlikte azot çevriminden
maksat hâsıl olur da. Böylece havadan
toprağa, topraktan atmosfere azot döngüsü (deveranı) bu şekilde tamamlamış
olur. Azot döngüsü aynı zamanda bize Hz. Âdem (a.s)’ın yaratılışında toprakla
DNA molekülleri arasında doğrudan bir ilişkisinin olabileceğini de düşündürtür.
Hem niye öyle düşündürtmesin ki, bikere azot elementinin muhteviyatında proteinleri
oluşturan amino asitlerin varlığını görürüz. Yani gördüğümüz şudur ki; azot,
hidrojenle bağ kurabilecek kabiliyette oksijen ve flor elementleri arasında en
güzide bir konumda yerini alan, aynı
zamanda kromozomları oluşturan nükleik asitlerinde en güzide konumda elamanı bir
elementtir. Nitekim toprakta eksi (-) yük değerlerde karbon ve azot molekülleri
var olup, DNA’da ise eksi (-) yük
değerlerde azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzenin
varlığı söz konusudur. Bu durumda
oksijen, fosfor, hidrojen molekülleriyle birlikte eksi (-) yük değerde karbon
ve azotla birleştirildiğinde, neredeyse insan
bedenini oluşturabilecek nitelikte vücut bileşenleri ortaya çıkabiliyor. Yeter
ki, bu vücut bileşenlerinin başkanı DNA’nın şifre kodlarına Yücelerden ‘Ol’
emri tecelli ediversin, bak o zaman nasıl ki toprağın bağrında Âdem (a.s) vücut
bulmuşsa, hiç kuşkusuz Âdem ve Havva anamızın
zürriyetinden gelen insanoğlu da ana rahmin bağrında vücut bulmuş olacaktır.
Hem nasıl ki bir yazar 29 harflik alfabemizle tıpkı bir senfoni orkestra
şefinin enstrümanlara oynadığı gibi kelimelerle ve cümlelerle oynayaraktan
ortaya bir makale, bir hikâye, bir roman, ansiklopedi vs. koyabiliyorsa, Yüce Allah’ın “Ol”
komutuyla da şimdiye kadar keşfedilen 118 elementle de milyonlarca canlı cansız
mahlûkatın hem periyodik cetveli hem de yaratılış mucizesi ortaya konmuş
durumda zaten. Bilindiği üzere amino
asitler karbon atomuna bağlı bir amino grubu (NH2) grubu ile bir
karboksil (COOH) grubunun oluşturduğu
organik bileşiklerin bağrından kopmasıyla oluşan zincirleme bir yapı üzerine
kurulu temel taşlardır. İşte bu noktada
önemine binaen proteinleri oluşturan bu temel taşların canlı ortam içerisinde “in
vivo” olarak, cansız ortamlarda ise
“in vitro” olarak sırrına ermek için bilim dünyasında
birçok deneysel çalışmalar yürütüldüğü de bir vaka. Nitekim Matthew Meselson ve
Franklin Stahl daha önce Watson ve Crick tarafından DNA kolunun bir fermuar
gibi ikiye ayrıldığı ileri sürülen orijinal yakasına yeni bir kol ekleyerek 5’→3’ yönünde ilerlediğini ve böylece
kalıp olarak görev üstlenen kolun 3’→5’
yönünde barkot okuyucusundan geçercesine okunduğunu gösteren deneyler
yapmışlardır. Böylece replikasyonun semikonservatif olduğunu yaptıkları
deneylerle ortaya koyabilmişlerdir. Yetmedi adına semikonservatif denilen yarı-saklı
bir replikasyonla DNA’nın çoğalabileceğini gösteren deneylerle de durum tespiti
yapmışlardır. Daha da yetmedi bu ve buna benzer çalışmalar neticesinde önce iki
çift DNA şeridi, sonra sırasıyla 4 çift, 4 çiftten 8 çift, 8’den 16 çift zincir
elde edilip kopyalanabileceğini göstermişlerdir. Derken bu gözlemler sayesinde başlangıçta 2 çift
iken ileriki aşamalarda çoğalan bir yapının sırrına vakıf olmuşlardır.
Malum bir başka mikro düzeyde
yapılan çalışmalarla da, yani birtakım ağır nitratlı ortamda yapılan deneylerle
E. Coli bakteri DNA’ları ard arda ağır azot (N15) kapsayıncaya kadar
dölden döle üretilebileceği gözlemlenmiştir. Şöyle ki; üretilen bakterilerden
bir kısmı alınıp normal nitratlı (N14) bir ortama bırakıldığında mevcut DNA’nın iki katına
çıktığı gözlemlenmiştir. Ayrıca ilk
safhada N14 içeren DNA hücrelerinin N15 kapsayan DNA miktarıyla
eşit olduğu belirlenmiştir. Madem Watson
ve Crick modeli bu şekilde deneylerle ispatlanmış durumda, o halde gözlemlenen
deneylere konu olan “I” izotop sembolünü kullanarak şu şekilde meseleye daha da
bir açıklık getirebiliriz. Bilindiği üzere amonyum iyonlarında N14
izotopu vardır. Dolayısıyla Esherichia
coli hücresi ağır azot (N15) ihtiva eden bir ortamda ardı ardına
tutulduğunda bir süre sonra bakteri DNA’sı ağırlıklı olarak azot izotopunu (I15I15)
içerecektir. Böylece ilk etapta ağırlıklı olarak azot içeren bakteri formu
normal azot (N14) içeren DNA’ya göre %1 artış kaydedecektir. Şayet ağırlıklı
azot izotoplu (I15) form, normal
azot izotoplu (I14) formla
eşleştirildiğinde bu durumda ikinci etapta oğul döllerden biri melez DNA izotoplu
(I14 I15) heterozigot form olarak teşekkül ederken,
diğeri ise normal DNA izotoplu (I14I14) homozigot form
olarak teşekkül eder. Hakeza DNA zincir
halkası I14 I15 olarak teşekkül etmiş bir bakterinin
izotop formu üçüncü etapta normal nitratlı bir ortam şartlarında mitoz
bölünmeye tabi tutulduğunda ortaya %50
melez (I14 I15) izotop form ve %50’de normal (I14 I14)
izotop formda DNA’lar teşekkül edecektir.
En nihayetinde ortaya çıkan formları da eşleştirip
bir kez daha mitoz bölünmeye tabi tutulduğunda ise %75 normal izotop formda ve %50 izotop formada melez DNA’lar teşekkül
etmiş olacaktır. İşte tüm bu izotop formlarla
izah etmeye çalıştığımız eşleştirmelerin neticesinde ortaya iki tip izotop
formunda DNA halkası ortaya çıkar ki; bunlardan
biri N14N14 izotop formunda, diğeri de N14N15 izotop
formunda bir DNA halkasının varlığını gösterir. Hatta tüm bu eşleşmeler neticesinde ortaya konan
bulgular bize gösteriyor ki DNA halkasının oluşturan izotop formlar orijinalliğinden
kopmaksızın kendi kendilerini kopyalayıp belirli oranlarda çeşitlilik arz
edecek şekilde çoğalabildikleri anlaşılmaktadır. Tüm bunlardan bize daha da ilginç gelen günün
sonunda (replikasyon sonrasında) ortamda
iki çeşit zenginlikten birinin N14N14 izotop formda, diğerinin
N14N15’ izotop formda ortaya çıkmasının neticesinde bir
başka forma dönüşmeksizin DNA çift sarmal zincirinin orijinalliğinin yitirmemesidir.
İlla bir orijinal bir değişiklikten söz edilecek olursa da ortada sadece sayı bakımdan
değişiklikten söz edebiliriz. Ki, bu tür
sayıca değişiklik her hücre bölünmesiyle birlikte DNA kopyalanmasının (2n) kadarlık
bir artış kaydetmesiyle alakalı bir değişiklikten öte bir anlam ifade
etmeyecektir. Dolayısıyla siz siz olun sakın
ola ki sayıca artış değişikliğini tıpkı evrimcilerin addettiği gibi evrimleşmek
anlamına gelen bir değişiklik olarak algılamayasınız, aksi halde sapla saman birbirine
karıştırılmış olunur.
Her neyse,
evrimciler sayıca veya çeşitlenmelerden medet umup kendilerince evrimleşme
anlamında çıkarımlardan buluna dursunlar, Meselson ve Stahl ikilisi, çift sarmal DNA moleküllerinin
N14 mi yoksa N15 mi ihtiva ettiğini ispatlamak adına
yaptığı çalışmalara göz attığımızda Sezyum klorür çözeltisinden (CsCl) yararlandıklarını
görürüz. Nitekim DNA’nın bile kendi içinde zenginliğini gösterecek çeşitlenmeyi
yaptığı çalışmalarla CsCl çözeltisiyle homojen hale getirdikleri süspansiyonu
ultra santrifüjde 14.000 rpm hızla döndürerekten çöktürmelerinin neticesinde
göstermeyi başarmışlardır. Santrifüjle çöktürme sonrası ayrılan ve üstte kalan çözünmeyen
molekül ağırlığı düşük olan faz kısım alınıp süspansiyonun yeniden santrifüj ettiklerinde
bu kez her bir DNA izotop formların kendi molekül ağırlığına göre
konumlandıkları bölümlerde faz bandı oluşturup, böylece tüpün en dibinde
molekül ağırlığı en yüksek olanın (N15N15) izotop formunda,
tüpün orta kısmında molekül ağırlığı
orta seviyelerde olanın (N15N14) izotop formunda,
tüpün en üst kısmında molekül ağırlığı normal
seviyelerde olanın normal (N14N14)
izotop formunda diyebileceğimiz DNA çeşitlenmelerinin varlığını
gözlemlemişlerdir. Hele bu çeşitlenmeler içerisinde tüpün orta kısmında oluşan
(N15N14) izotop formunda ki DNA izotopunun bant genişliğini
diğer katmanda yer alan N15 ve N14 izotop formalarla
kıyasladığımızda 2 katı bir bant aralığı konumunda konuşlandığını görmek pekâlâ
mümkün. Hiç kuşkusuz bu ve buna benzer çalışmalar insan genomu üzerinde ve birtakım
bakteri ve virüs genomları üzerinde yapılan DNA analiz ve yalıtkan
çalışmalarında da hemen hemen aynı bant aralıkları şeklinde gözlemlenmiştir. Kelimenin tam
anlamıyla Meselson ve Stahl ağır Azot15 izotopu içeren birkaç nesil
E. Coli çoğaltmayı başarmaları bunun en tipik örneğini teşkil eder.
Velhasıl-ı
kelam çeşitlik evrimleşmek değil, tam aksine biyolojik zenginliktir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/yaratilis-mucizesi-5955-kose-yazisi


