DNA İLE
BİRLİKTE HAYY’DAN GELİR HU’YA GİDERİZ
SELİM GÜRBÜZER
Elçiye zeval olmaz denir ya
hep, aynen biz de bu noktada RNA için biyokimya hayatında DNA’nın şifre kodlarını
üzerinde taşıması hasebiyle ona da elçiye zeval olmaz gözüyle bakarsak yeridir.
Her ne kadar RNA, bilgi
kodunun baş mimari değilse de, protein kodlayıcı yönünde yüklenmiş bir bilgi
taşıyıcısıdır. Malum, bilgi kodunun asıl baş mimari DNA’dır, RNA’nın buradaki fonksiyonu DNA’daki bilgiyi protein sentezi
imalatının yapıldığı ribozom fabrikasına taşıyaraktan protein sentezinde aracı
rol üstlenmesidir. Ki, bilgi kodu
olmaksızın protein sentezi gerçekleşemez.
Protein sentezinin gerçekleşmesi için DNA bilgisinin mutlak surette RNA üzerinden
kopyalanıp sitoplazma alanına iletilmesi gerekir. Tüm bunlardan da öte Allah’ın
El- âlim isminin tecellisi ‘Ol’ emri
bilgi kodunun DNA başkanlığında ve RNA’nın aracılığıyla ilgili yerlere
ulaştırılması gerekir ki “Ol” emri bilgi kodundan maksat hâsıl olun.
Nasıl ki Yüce Allah (c.c) bulutu yağmurun yağmasına vesile kılmış aynen
DNA bilgi kodunun protein sentezine dönüşmesi içinde bu hususta RNA’yı aracı
kılmıştır. Zaten elçilik aracı olmayı gerektirir. Nitekim RNA, elçi sıfatılığı sayesinde bilgi
transfer işlemleri takriben 50 makro molekül yapıtaşları eşliğinde mümkün hale
gelmekte. Ve bu söz konusu makromolekül seviyedeki yapıtaşlarının her biri
DNA’nın bilgi bileşenleriyle kodlanır da. Dolayısıyla DNA’nın boyasıyla
boyanmadan sitoplazma içerisinde yer alan monomerlerin polimerleşmesiyle
oluşmuş çok büyük moleküllerin (makromoleküller) hiçbir hükmü olamayacaktır. İlla ki RNA vasıtasıyla gelen bilgilerle
boyanmaları gerekir ki sitoplazma içerisinde bulunmalarının bir anlamı
olsun. Aksi halde içi boş artık
maddelerden başka bir anlam ifade etmeyeceklerdir. İşte bu noktada meseleye anlam cihetiyle
baktığımızda genetik bilgi demek hücrenin bütününü kapsayan enformasyonu
demektir. Bu ne tek başına RNA’nın kendiliğinden gerçekleştirdiği bir genetik enformasyondur
(genetik bilgidir), ne de her hangi bir hücre elamanının tek başına başardığı
bir enformasyon hadisesidir. Tam aksine DNA’nın öncülüğünde, RNA’nın ise
elçiliği vasıtasıyla ve takriben 50 makro molekülün işbirliği ile gerçekleşen genetik
enformasyonun ta kendisi mucizevi bir hadisedir bu.
Evet, bu mucizevi hadiseyi bir kez daha söylemekte
fayda var; DNA’nın bilgi koduyla
renklenmeksizin RNA’nın kendi kendini kopyalaması mümkün olmayacağı gibi hayat
biyokimyası da “Hayy” olarak işlerlik
kazanmayacaktır. Hiç kuşkusuz hayat biyokimyası, Yüce Allah’ın (c.c) isminin
tecellilerinin tezahürü olarak iri ve diri olması anlamında “Hayy” olmakta. İşte bu noktada DNA, Yüce
Allah’ın “Ol” emri koduyla hayat
biyokimyasının “Hayy” olmasında Başbuğ Başkanı olarak görev yüklenirken, RNA’da
hayat biyokimyanın elçisi konumunda vezir-i azamı olarak görev yüklenmiş
olmakta. Her ikisi de bu durumda Yücelerden emir almış, gereğini yapmaktalar. Hani halk arasında olumsuzluk anlamında ifade edilen “haydan
gelir huya gider” diye söylenen bir söz var ya, neyse ki tasavvufi çevreler de bu söz olumlu
yönden ifade edilerek “Hayy’dan gelir
Hû’ya gider” şeklinde, yani müsbet manada Allah’tan (hayat sahibinden)
geldik O’na gideceğiz olarak karşılık bulmakta. Zaten doğru ifade edileni de tasavvufi hayat
yaşayanların algıladığı ifadedir. Zira “Hayy”
da hayat bulmak vardır, “Hû” da ise “Allah’ım
maksadım Sensin, isteğim Senin rızanı kazanmaktır” anlamında Fenafillah,
Bekabillah ve Hüve (Vücud) olmak vardır.
Gerçekten de öyle değil mi, Yüce Allah’ın isminin tecellileri olmadan asla
hayat biyokimyamız hem madden hem de manen vücut bulamaz.
Şu bir gerçek, her kim ki istediği kadar
hayat için gerekli olan tüm malzemeleri devasa büyüklükte deney tüplerine koyuverse
de, akabinde bu deney tüpleri içerisindeki malzemelerin dirilmesi adına ne var
ne yok tüm metotları tatbik edivermiş olsa da şunu iyi bilsin ki cansız
bileşenlerden bir diriliş asla ortaya çıkaramayacaktır. Nitekim bu tür denemeler uzun yıllar çok kez
sınandı sınanmasına ama her defasında sonuç sıfıra sıfır, elde var sıfır çıkmıştır
hep. İşte bir zamanlar hayatın tesadüfi olarak çıktığına inandırılan matematik
ve astronomi Profesörlerinden Chandra Wickramasinghe muhtemeldir ki etrafında
gözlemlediği sıfıra sıfır, elde var sıfır sonuçlar karşısında “Şu an
geldiğim nokta itibarı ile Tanrı’yı inkar edecek hiçbir akılcı argüman
bulamıyorum. Tek mantıklı cevabın yaratılış gerçeği alakalı bir durumu
kabullenmek olmalıdır” şeklinde bir takım gerçekleri dile getirme
itirafında bulunabilmiştir.
Malum altmışlı yılların sonlarında İzlanda
civarında yeni bir adanın doğuşuna şahit olunmuştu. Bir kısım bilim adamları
bir ümitle yollara düşüvermişlerdi. Hayata daha yeni merhaba diyen ada da kendi
hal lisanıyla gelenlere adeta hoş geldin dercesine rengârenk çiçeklerle kaplı
bitki florasıyla ve birtakım böcek ve kır çiçekler karşılayıverir. Gerçekten de adanın iki yıl içerisinde bu
denli zengin flora ve faunaya kavuşmasını izleyenlerin dikkatinden kaçmaz
da. Dikkat edin sözü edilen iki yılda oluşan
manzaradan bahsediyoruz, yani uzun bir zaman diliminde oluşmuş bir manzaradan
bahsetmiyoruz. Ancak iki yılda da oluşan bir manzara olsa Evrimci tezlere ters
düşen bir durumdu bu. Çünkü evrimciler o güne kadar her türlü hayat oluşumunun ancak
50 milyon yıl içerisinde oluşabileceğini hep söyler dururlardı. Dolayısıyla
daha yolun başında, hayata yeni merhaba diyen adanın yeni sakinlerinin kısa
sürede ulaştığı konum doğrusu onları şaşırtmış gözüküyordu. Her ne kadar bu
rengârenk manzara içerisinde gelişmiş ağaç ve gelişmiş hayvan türleri olmasa da,
sonuçta ada da Amerika’da yaşayan bir karınca cinsiyle karşılaşmaları onları büsbütün
çıldırtmaya ziyadesiyle yetmişti. Onlara
çıldıra dursun, böylece yaratılışçıların ısrarla ileri sürdükleri canlıların
yeryüzüne aynı anda çıktığı fikri bir kez daha teyit edilmiş oldu.
Malum yine bir ilginç araştırma konusu olan
RNA’nın protein senteziyle alakalı bir molekül olduğu gerçeği bir kısım bilim
adamları tarafından ortaya çıkarıldıktan sonra bu kez dikkatler protein sentezinin
acaba hücrenin neresinde gerçekleştiği yöne çevrilir. İşte bu amaç
doğrultusunda Henry Borsook, radyoaktif amino asit içeren bir maddeyi kobaya
enjekte etmekle işe koyulur. Derken 30 dakika sonra hayvanı öldürüp
karaciğerini şeker çözeltisinde karıştırdıktan sonra oluşan ekstraktı üç
değişik hız ayarında santrifüj işlemine tabi tutaraktan çekirdek, ribozom ve
mitokondrileri birbirinden ayırabilmiştir. En nihayet yaptığı analiz ve ölçümler
neticesinde ise ribozomdaki radyoaktif amino asit miktarının diğer hücre
kısımlarından (Mitokondri, çekirdek gibi) iki kat daha fazla olduğunu gözlemlemiş
ve böylece aminoasitlerin ribozomlar üzerinde protein sentezini gerçekleşebileceğini
ortaya koymuştur. Üstelik Boorsok 1950 yılında bu deneyi yaptığı zaman daha
henüz ribozomların endoplazmik retikuluma bağlı olduğu bilinmiyordu.
Hakeza, Paul Charles Zamecnik ve
arkadaşları, Boorsok’un izlediği yola benzer bir metotla fareyi uyuşturup
karaciğerini vücudundan ayırıp ardından radyoaktif amino asit içeren bir
çözeltiyi kuyruk toplardamarına enjekte etmişler. Sonrasında 2 ila 20 dakika
arası bir zaman diliminde karaciğerden birer parça alarak asit miktar tayinini
belirlemişlerdir. Derken netice
itibariyle ribozomların her miligramına tekabül eden amino asit miktarının
endoplazmik retikulumdan arta kalan proteinden 7 kat daha fazla radyo aktif
aminoasit içerdiğini ölçümlemişlerdir. Böylece bu deneyle birlikte proteinlerin
ribozomlar üzerinde gerçekleştiği kesinlik kazanmış oldu. Aslında Paul Zamecknik ve arkadaşları belli
ki bu deneylerle proteinlerin ribozomlar dışında veya endoplazmik retikulumun
başka kısımlarında da yapılıp yapılmadığını belirlemek amacını gütmüşler. Ancak
yaptıkları deneylerle hücre içerisinde protein sentezinde asıl etken unsur olan
yapıların başında çekirdek tahtında oturan DNA molekülü ile çekirdek, sitoplâzma ve ribozom hattı üzerinde
mekik dokuyan mRNA’ın yanı sıra mesajları doğrudan ribozoma taşıyan tRNA
molekülleri olduğu anlaşılmıştır.
Hücre yönetiminde hiyerarşi
Bütün canlıların esasını teşkil eden
nükleoproteinler bir organik bileşik olup; nükleik asit ile bir veya birkaç
proteinin birleşmesinden teşekkül etmişlerdir. Yani bu demektir ki, proteinler
takriben 100 ila 3000 arası amino asitten meydana gelmiş organik moleküllerdir.
Mesela en basitinden kan dolaşımına hayat veren aynı zamanda cana can katan diyebileceğimiz
protein niteliğinde hemoglobin molekülünün 574 amino asit bileşiğinden oluştuğu
belirlenmiştir. Düşünebiliyor musunuz kan dolaşımımızda milyarlarca kırmızı kan
hücresinden sadece bir tanesinde 574 amino asit bileşenleri mevcuttur. Şayet tamamında
bu sayı kaçtır derseniz hesaplatıldığında 280 milyonlu bir rakama tekabül eden
hemoglobin proteinin varlığı ortaya çıkmış olur. Öyle ki gerek oksijenin kan yoluyla vücuda
transferi, gerek yediğimiz gıdaların sindirilmesi, gerekse kanın pıhtılaşması gibi pek çok
kimyasal hadiselerin gerçekleşmesi protein veya enzim içerikli proteinlerin varlığı
sayesinde vuku bulmakta. Şu da var ki birçok araştırıcı hücre içerisinde vuku
bulan birçok temel olayın çekirdek tahtında oturan DNA’nın bilgisi dâhilinde
kodlandığında hemfikirdirler. Ancak yine de bu demek değildir ki DNA tüm hücre
faaliyetlerini tek başına yürütmekte, bilakis kendi emri altındaki komite
kademesiyle birlikte tüm hücre içi faaliyetlerin üstesinden gelinmekte. Kaldı ki DNA, kendi faaliyetlerini hücre
içinde (sitoplazmada) değil, çekirdekte
konumlanmış halde yürütmekte. Sahada at
koşturanlar ise RNA, ribozomlar, endoplazmik retikulum gibi organellerdir. İyi ki de sahada varlar, bu sayede hücre
faaliyetlerinin büyük bir bölümü bu söz konusu hücre elemanlarınca halledilmiş
olmakta. Ve her daim iş başındalar da. Örnek
mi? İşte mRNA molekül, DNA’dan aldığı talimatları en iyi şekilde saha
elamanlarına ileterekten gereğinin yapılmasına vesile olması bunun en tipik misalini
teşkil eder. Derken bu sayede mRNA vasıtasıyla iletilen direktifler karşısında
olumlu tepki veren hücre içindeki saha elemanları protein sentezi olayına katkı
sunmuş olurlar. Buna mecburlar da, zira hiyerarşik düzeninin emir komuta
kademesinin en tepesinde Başbuğ Başkan DNA vardır.
DNA zincirinde yalnız bir tanesi RNA
kalıbı olarak iş görür
Malumunuz
hücre hiyerarşik düzeninin emir komuta kademesinin en tepesinde yürütmenin başı
olan DNA, birbirine hidrojen bağlarıyla bağlanmış çift sarmal (spiral) bir yapı organelidir. Dolayısıyla
sahada faaliyet gösteren hiçbir hücre elemanı genetik kartını kendi bulunduğu
konumunun amacı dışında başka alanlarda kullanmasına izin verilmeksizin
şifresine sadık kalaraktan faaliyet içerisinde bulunurlar. Nitekim DNA’nın çift sarmal zincir halkasının bir yakasından kopyalanan RNA,
tek kalıp olarak iş görmekte. Öyle ya, şayet DNA zincirinin her iki
yakası da RNA kalıbı olarak görev yapsaydı, ya her gen birbirinin komplementeri
iki tane RNA kopyalanması vuku bulması gerekecekti ya da bu durumda halkaların
her biri birbirinden ayrı iki tane protein sentezine yönelik bir başka
kopyalanma gerekecekti. Görünen o ki; genetik kartlar her bir genin yalnız bir tek
proteini denetlediğini göstermekte. Bu
görünen duruma göre ya DNA zincirinde bir tanesi kopya edilmeli ya da iki
komplamenter RNA kopası yapılacaksa da bunlardan yalnız bir tanesi fonksiyonel
olmalıdır. Ki; bunlardan ilki daha akla yatkın gelmektedir. Nitekim bu durum
Bacillus Subtilis bakterisine ait hücrenin yönetiminde sentez edilen RNA’nın
incelenmesiyle daha da bir netlik kazanmıştır diyebiliriz.
Protein sentezinde mRNA’nın aracılığı
Protein
sentezi gerçekleştirmek üzere kromozomlardan yola çıkan yönetici genlerden tarafından
gönderilen talimatlar veya RNA alfabesinde A-U-G-S şeklinde kopyalanmış yazılı
fermanlar mRNA aracılığıyla gereği yapılmak üzere ribozoma iletilirler. Tabii bu noktada ribozomlar kendi hal
lisanıyla “Ferman padişahındır başım
üstüne” deyip derhal gereğini yapmak üzere hemen her çeşit protein moleküllerin
oluşumunda misyon yüklenmiş olurlar. İyi ki de bu iş ribozomların omuzları
üzerinde yürümekte, zira ribozomlardan
üretilmesi istenen protein çeşidi ne ise, mRNA'dan gelen yazılıma sadık kalaraktan o
yönde protein sentezi gerçekleştirilmiş olunuyor. Malumunuz DNA’dan aldığı emirleri iletmekle vazifeli
olan mRNA molekülü, eline aldığı yazılı fermanı, 5 uçlu kodunla ribozom barkot
cihazından okutturmak suretiyle iletişimini gerçekleştirmiş olur. Hatta mRNA
şeridinin ribozom üzerinde özel noktaya yapışmış olan tRNA (taşıyıcı RNA) kodonuyla da kontak kurmayı
ihmal etmez. Kontak kurmaya mecbur
da, çünkü mRNA bir kodon boyu
ilerleyerek kendine uygun tRNA ile eşleşmek durumundadır. Böylece mRNA bir yandan
üstelendiği mesajları hızlı bir şekilde ribozomdan geçirirken diğer taraftan da
ribozomun yardımıyla kendine uyan tRNA kodonunu hizaya getirmiş (sıraya getirmiş) olur. Bu arada tRNA’nın
uçlarında konumlanan aminoasitlerde kendi aralarında sıralanmış olur. İşte
sizde görüyorsunuz ya, emir büyük yerden
geldiğinde bir anda akan sular durur misali elinde taşıdığı fermanla A’dan Z’ye
her hücre birimi sıralı bir şekilde dizilip hizaya geçmiş olur. Böylece bu sayede tRNA vasıtasıyla
aminoasitlerin sıralanmasına aracılık eden moleküllerin mRNA üzerinde bulunan
64 çeşit kodonla birlikte bunlara uyan aminoasitlerin hangilerinin olacağı
noktasında fermanın gereği yerine getirilmiş olunur.
Bir mRNA molekülünün arka arkaya
ribozomdan geçiş serüveni
Anlaşılan o ki mRNA elinde ki yazılı
fermanla ribozomdan diğer bir ribozoma çok rahatlıkla geçişler yapmak suretiyle
kendi uç noktadaki kodonunu bağlayaraktan aynı anda ikinci bir protein
molekülün sentezini başlatabiliyor.
Tabiî ki sentezlenme hadiseleri bunlarla sınırlı değil, dahası var.
Şöyle ki; her bir yazılım ribozomlardan bir barkod okuyucusundan geçercesine
sıralı diziler halde geçmesiyle birlikte protein sentezinden maksat hâsıl olmuş
olur. Zaten hücre sitoplazmasında birbirlerine yakın mesafelerde ribozomlar
konumlandığı içindir mRNA bu noktada ribozomlar arası geçişlerle birlikte yeni
ribozom gruplarının oluşmasına vesile olur ki, işte bu türden çoklu gruplara poliribozom (polizom) denmektedir. Şurası muhakkak
poliribozomun varlığı protein sentezinin hız kazanması demektir. Böylece bu hız
kazanması sayesinde az sayıda mRNA’dan çok sayıda protein sentezinin gerçekleşmesi
mümkün hale gelebiliyor.
Protein sentezinde DNA enformasyonun amplifikasyonu
Protein sentezi bir gene ait
enformasyonun çekirdek içerisinde başlayan DNA yazgısından mRNA yazgısına ve oradan
da ribozom üzerinde polipeptit yazgısına tercüme edilme hadisesidir. Böylece bu
üç yazgı hem kendi içinde hem de kendi dışında bilgi paketi şeklinde birbirine
zincirlemesine devam eden enformasyon nitelik taşıyıp böylece birinden diğerine
tercüme edilerek gerekli yerlere ulaştırılmış olur. Derken başlangıçta bir genlik
enformasyon sonraki aşamalarda ortalama her dakikada bir adet mRNA üretilerekten
kat be kat artış kayd ederek yatağından akıp gider. Ta ki kurulu saat misali mRNA molekülünün 240
dakikalık ömür süreci dolar, işte o zaman mRNA artık çalışamaz duruma gelip
yerine yenileri dolduracaktır. Zaten tabiat boşluk kabul etmez ilkesi bunun
gerektirir. Ne de olsa 240 dakikalık
ömür boyunca aynı genden aldığı enformasyonla 240 adet mRNA olarak çoğalmakla
vazifesini yerine getirmiş durumda,
artık gözü arkada kalmayacak bir şekilde ölüm bir noktada onun için
ahiret dirilişi bir muştu olacaktır. Böylece nöbeti devralan çiçeği burnunda
yeni mRNA molekülüne karşılık gelen en yaşlı mRNA öleceğinden hücrede aynı
enformasyonu taşıyan 240 mRNA’lık popülasyon genetiği dengesi korunmuş olur. Sadece
korunmuş mu oluyor? Hiç kuşkusuz bunun yanı sıra ne bir eksik ne bir fazla
mRNA’nın yüklendiği bu gen enformasyonu tRNA aracığıyla taşınaraktan ribozomlar
üzerinden işlenip böylece bir denge halinde polipeptit yazgısına çevrilmek suretiyle
yol alınmış olunur. Dile kolay, protein
sentezi bir noktada tercüme faaliyeti işi olduğundan 20 harflik alfabeyle 10
ila 100 arasında amino asit içeren polipeptit yazılım dizilimi
gerçekleşebiliyor. O halde harf yazılımı deyip es geçmeyelim, zira her bir harf
yazılımı RNA yazgısında 3 harfli kodonluk bir kelime yazılımının yerine
geçmektedir. Bu bir anlamda dört harfli insan DNA’sında harflerin çiftler halde
birleşip mRNA’ya geçmesi demektir, oradan ribozom üzerinden polipeptit
zincirine tercüme edilmesi demektir, akabinde ise oksitosin ve vazopressin
polipeptitlerin meydana gelmesi demektir. Gerçekten de harf yazılımları es geçilecek
türden sanat eserleri olarak sergilenmiş gibi durmuyor, sizde görüyorsunuz
ya, tek bir harften üretilmiş bir
yazılımın hücre faaliyetlerin de ne büyük işlere mührünü vurduğunu az çok bu
satırların mana ve ruhundan fark etmişsinizdir zaten. Öyle ya, nasıl ki 29 harflik alfabemizden
makaleler, hikâyeler, romanlar, ansiklopediler gibi her türden
harika sanat neşriyatlarının tesadüfen meydana gelebilmesi için bir dünya
ömrünün yetmeyeceğine göre, 20 harflik amino asit alfabesinden ise polipeptit
yazılım eserlerinin tesadüfen meydana gelebilmesi içinde, değil bir dünya ömrünün,
bir kâinat ömrü de yetmeyecektir. İşte tüm
bu gerçekler ortada iken bugün olmuş halen birileri çıkıp bir insanın 46
kromozomuna denk düşen 1 milyon sayfalık bilginin tesadüfen meydana geldiğinden
dem vuruluyorsa, Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle bu tamamen aklın karaya vurma
halinden başka bir şey değildir
Protein Sentezinde yardımcı enzimler
ve enerji ihtiyacı
DNA; protein yapısında
birtakım enzimlerin yardımı sayesinde eşleşebiliyor. Aynı zamanda buna paralel
olarak kendisine yardım eden enzimlerin varlığı da DNA bilgilerinin kontrolü
altında gerçekleşmekte. Bu durum bir
çelişki gibi görünse de ikisinin de aynı anda var olması gerektirecek şekilde yaratılış
kodlanmasına tabii tutuldukları ortaya çıkıyor. Yani DNA’sız protein kodlanması
olamayacağı gibi, proteinsiz de DNA kodlanması olamayacağı manasına var oluş demektir
bu. Dolayısıyla son derece karmaşık hiyerarşik bir yapının baş komuta
kademesinde ki DNA ve onun elçisi
konumunda RNA işbirliği sayesinde gerçekleşen protein sentezinin tesadüfen
meydana gelmesi asla ve kat’a mümkün gözükmemektedir.
Bilindiği üzere genetik
programlamalar bin ciltlik kütüphaneyi içine alacak kapasitede bir veri tabanı
alanına sığdırılacak derecede gen enformasyonları kayıt edilirler. Üstelik kayıt altına alınan gen enformasyonlar,
üçlü harf veya üçlü kodonlu bir
yazılımlar eşliğinde bilgi işlem belleklerinde milyarlarca bitlik birimine sığdırılacak
şekilde dizilip hafıza kartlarında saklı tutulmaktalar. Örnek mi? İşte insan genomunun
tekbir hücresinde tüm genetik özelliklerin kodlandığı 46 kromozomlu bilgiler 46
ciltlik dev bir ansiklopediyi dolduracak kapasitede bir belleğe sahip olması
bunun bariz bir örneğini teşkil eder. Bu örnekten de anlaşıldığı üzere her bir
cilt 20 bin sayfaya karşılık gelmekte. Düşünsenize söz edilen sadece tek bir
hücre için karşılık gelen rakamdır bu, birde bunu insan vücudunu oluşturan
trilyonlarca hücreye döktüğümüzde ortaya telaffuzu zor ifade edilecek
rakamlarla karşılaşacağımız muhakkak. Ne
diyelim, insan genomu kütüphanesinde de görüldüğü
üzere ortada dudak uçurtan cinsten rakamlar vücudumuzun her alanında milimikron
seviyelerde çepeçevre sarmışken hala bir takım aklı evveller bu duruma tesadüf diyorlarsa
pes doğrusu. Üstelik trilyon rakamlı
alanlarda israf ve savurganlıkta yaşanmaz. Nitekim Başbuğ Başkan DNA, hücrenin
tamamı üzerinde fonksiyonlarını yürütürken hiyerarşik yapı içerisinde kendisine
bağlı her bir etken birim unsuru ihtiyaca göre belirler. Öyle ki herhangi bir hücre içerisinde
ihtiyaçtan fazla kimyasal ürün üretildiğinde bir enzim marifetiyle bu durum ya
ilk inhibisyonla, ya mRNA üzerinde
ikinci inhibisyonla, ya da mRNA üzerinde son inhibisyonla giderilir.
Protein sentezinin yarıda kalmasını
önleyen son kontrol mekanizması
Ribozomlar kendilerine gelen mRNA molekülü
üzerinde yazılı gen enformasyonuna dayanarak yüzlerce, on binlerce, hatta yüz binlerce amino asit molekülünü
birbirine ekleyip istenen tipte polipeptit protein molekülü imal edebiliyorlar.
Üstelik bu söz konusu polipeptit molekül içerisine mRNA’da mevcut olmayan plan dışı
fazladan aminoasit ilavesine de izin verilmez. Zaten plan dışı herhangi bir
program eklenmeye kalkışıldığında istenilen tipte protein üretilmemiş
olacaktır. Bikere adı üzerinde yabancı protein, enjekte edildiğinde hücrede
birtakım yan etkiler bırakmanın yanı sıra organizmada aşırı antikor oluşumuna
ve alerjik durumlara da neden olabiliyor.
Öyle anlaşılıyor ki, ribozom kendisine sipariş edilen molekülü tam
kapasiteyle çalışan bir fabrika misali ince eleyip sık dokuyaraktan ürününü
öyle imal etmekte. Ribozom fabrikasına sipariş edilen molekülün işleniş planı
ise mRNA tarafından hazırlanmaktadır. Örneğin, 20.000 amino asitlik hammaddelik
protein molekülünü yapacak bir mRNA’nın ribozom imalathanesinden geçtiğini
düşünelim. Hatta hücre içerisinde aynı anda binlerce mRNA mesajların on
binlerce ribozom tezgâhı üzerinde harıl harıl çalışıp aynı anda protein
sentezini yapacakların varsaydığımızda buna bağlı olarak aminoasitlerin
tükenmesiyle birlikte bir takım aksiliklerin ortaya çıkması kaçınılmaz hal
alabiliyor. Neyse ki, hücrenin yaratılış kodlarındaki mükemmel donanım
oluşabilecek muhtemel aksiliklere karşı da tedbirsiz değildir. Öyle ki, gözden
kaçabilecek türden diyebileceğimiz bir iki istisnai vakalar dışında herhangi
bir nedenle yanlış kodlanmış bir protein molekülü hücre içerisinden dışarıya
çıkarılmasına da geçit verilmez. Kaldı ki, üretimi gerçekleşecek olan bir
protein molekülü kalıp olarak son aminoasit bandına girdiğinde bu iş burada
bitmiştir denilecek noktada bile “tamamdır” onayı hemen gerçekleşmez,
mutlaka son kontrollerinin yapılması da gerekir ki, işlem tamamlandı denip onay
verilmiş olsun. İşte hücre hiyerarşisi
kontrol sistemi böyle bir şeydir, her
halükarda son anda bir eksikliğin olabileceği göz önünde bulundurularaktan tüm
kontrol mekanizmaları devreye sokulup “Yanlış hesap Bağdat’tan döner”
misali plan dışı bir molekülün ortama salıverilmesinin önüne geçilmiş olunur. Şayet
son kontroller yapılmayıp müsamahakâr bir sınırsız hoş görüyle göz yumulursa
bir noktadan sonra hemen her şeyin çığırından çıktığı hücre anarşizmine yol
açacağı muhakkak. Derken hücrenin kanserleşmesi
ya da ölümü vuku bulacaktır. Dolayısıyla buna önlem olarak normal ve sağlıklı
bir hücrede yabancı moleküller derhal bir enzim marifetiyle bertaraf edilip böylece mevcut hücre içi hiyerarşik
yapının güvence altına alınmış olur. Öyle
ki; bu yıkıcı enzim hücre
nizamının tesisi adına harici molekülün tümü üzerinde birçok peptit
bağlarını koparacak güçte vazife görmektedir. Hatta söz konusu enzim harici
molekülü aminoaside veya zararsız küçük polipeptit haline çevirebilme
kabiliyetinin yanı sıra yeni protein sentezinde kullanılacak yapı taşları
halinde serbest hale de getirebiliyor.
Peki, tüm bu anlatılanlardan hücre
hiyerarşisi yüzde yüz tam güvencededir diyebiliriz miyiz? Hiç kuşkusuz her şeyde olduğu gibi hücre
içinde her şey yüzde yüz güvence altındadır demek fazla iddialı söylem
olur. Sonuçta ortada çok karmaşık hiyerarşik
bir düzen içerisinde protein sentezine yönelik harıl harıl bir çalışma söz
konusudur. Dolayısıyla sürekli devri daim yapıda işleyen bir mekanizmanın kendi
iç kontrol mekanizmaları protein sentezi sırasında doğabilecek bazı
aksaklıkları gidermeye ve muhtemel zararları önleme kapasitesi kâfi
gelmeyebilir de. Nitekim kimi zaman bir
bakıyorsun aminoasit eksikliği yüzünden her hangi bir protein molekülünün
oluşumu tamamlanamıyor. Bu durumda illa ki eksikliği giderecek tamamlayıcı bir
sistemin devreye girmesi gerekir. Ama nasıl?
Eksikliğin telafisi için her şeyden önce mRNA’yı kopyalamış olan
gen (DNA)
tarafından aynı tipte başka mRNA moleküllerinin yapılmaması gerektiği gibi yapılmış
olanların da toplatılıp yok edilmesine yönelik kontrol sisteminin de devreye girmesi
gerekir ki bu mesele halledilmiş olsun. Yok, eğer böylesi kontrol sistemi
devreye girmezse ribozomlar protein sentezine yönelik hiç yoktan boşuna
çalışmış olacaklardır. Kaldı ki, hücrenin ne boşa harcayacak zamanı vardır, ne
de boşa harcayacak enerjisi. Nitekim proteinlerin oluşumunda peptit bağlarıyla
bağlanmış amino asitlerin dizilimi 1 ATP’lik enerjiyle, yani 8000 kaloriyle
işler hale gelmektedir. Bu nedenle
milyonlarca peptid bağının yapboz misali yeniden kurulup inşa edilmesi gibi lüks
bir enerji kaybına müsaade edilmez. Eğer müsaade edilirse açığa çıkan ısı
enerjisi hücrenin ölümüne yol açacaktır.
Evet, hücre hiyerarşik düzeni
içerisinde gerçekleşen protein sentezi hadisesi mükemmel bir organizasyon ve
akıl dolusu kusursuz bir kontrol mekanizmasıyla yürütülmekte. Baksanıza Mendel deneylerinin ortaya koyduğu
gerçek şudur ki; DNA zincirinde oluşan herhangi kusurlu hastalıklı bir gen, icabında yedi göbek kalıtsal bir hastalık olarak
geçiş yapabiliyor, ama bir yere
kadardır, bir noktadan sonra DNA’nın zincir
halkalarının yakasından düşüp bir şekilde sonlandırılabiliyor. Derken “Herkes
aslına çeker” misali her şey aslına
rücu etmiş olur. Yine de kusurlu ve maraz
yapılı genlerin güçlenmemesi adına akraba evliliklerinden şiddetle kaçınılmasında
fayda vardır.
Bilindiği üzere hayat biyokimyamızda
yaşanan tüm eyleme dönüşecek tüm plan ve programlamalar DNA’nın öncülüğünde
RNA’ya kopyalanır, sonrasında kopyalanan mesajlar sitoplazmaya aktarılaraktan
ribozomlar üzerinde gelen mesajlar bir daha yakamızdan düşmeyecek bir şekilde genetik
enformasyonu hazinesine dönüşürler. Derken hücrelerimize işlenen genetik enformasyon
kodları sayesinde biyokimyamız hayat bulmuş olur. Hem nasıl biyokimyamız hayat
bulmasın ki, bikere insan vücudunun temel dinamikleri hücrelerden vücut
bulmuştur. Hücrelerin temel dinamiklerinin harcında ise proteinler vardır.
Protein sentezinin temel dinamiklerini oluşturan genetik enformasyon kayıtları
da malum DNA’nın bünyesinde kodludur. İşte genetik enformasyon kayıtlarının DNA’da
kodlu olarak bulunması bir anlamda insanın yaratılış mayasındaki temel kodlarında
DNA’dan vücut bulduğunun bir göstergesidir.
İnsan vücudunun temelleri Kur’an’da mealen zikredilen “İnsanı yaratmaya çamurdan başladı”
(Secde, 7) ayetiyle teyit edilen çamur DNA ile kodlanıp yoğrulmaya bir görsün, bu
kodlanmış en temel bilgiler RNA’ya kopyalanıp yeni bilgiler ile sürekli hücre
içerisinde yenilenerek nesilden nesile aktarılır da.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz ya, protein
sentezi DNA bünyesinde kodlu olan bilgiler, mRNA aracılığıyla hücre
hiyerarşisinde birbirine zincirleme belirli kodlanmış diziler halinde belli
başlı hücre birimleri üzerinden yardımlaşarak gerçekleşmektedir. Ki, bu kodlu diziler
“gen” kodonları olarak anlam
kazanır. Gen kodonları günü
geldiğinde “Ol” emri doğrultusunda kendine
uygun bir zamanda, kendine uygun hücrelerde protein sentezi için var olup, proteinlerin hücrelerde aktifleştirilmesi ya
da pasifleştirilmesi noktasında karar verici konumda at koştururlar. Belli ki zincirleme
yardımlaşmaksızın adeta kendi başına buyruk kesilip bireysel ve bağımsız tutum
içerisine giren hücre yapıları mikroplara has özgü bir durum gibi gözüküyor.
Ancak yine de gelişmiş yapıda canlıların bünyesinde kimi zaman hücre
topluluğunun nizamına aykırı tutum içerisine giren bir takım başıboş hücreler
vardır ki, malum bunlar hepimizin
korkulu rüyası olarak addettiğimiz kanser hücrelerinden başkası değildir. Hani ikide bir toplum bilinci kazanmak adına sıkça
toplum kurallarından bahseder dururuz ya, aslında toplum bilinci sadece sosyal
hayata has kurallar bütünü değil, insan, bitki ve hayvan genomu hücreleri
içinde geçerlilik arz eden kurallar bütünüdür. Nitekim hücreler arası her bir hücrenin bir
diğer hücre ile kontak kurup birbirleriyle iletişime geçmeleri bunun bariz örnek
kuralını teşkil eder. Hücre iletişimi, aynı zamanda hücre hiyerarşi
halkalarında konumlanan her bir hücre biriminin grup bilinci içerisinde
toplumsal enformasyona tabii olduklarının da bir göstergesidir. Gerçekten de hücre bilimi olarak addedilen sitolojinin
önümüze koyduğu verilere baktığımızda, meğer toplumsal enformasyon ya da topluluk
bilinci sırf insan hücrelerine has iletişim bütünlüğü değil, hayvan
ve bitki hücreleri içinde geçerlilik arz eden iletişim bütünlüğüdür. Yani bu demektir ki, ister insan, ister bitki,
ister hayvan hiç fark etmez, canlı âlemin bütününde grup enformasyonu üst
dorukta olup, grup enformasyonun gereği olarak her bir hücre elemanı harıl
harıl çalışmakta da. Tâ ki hücre
elamanları yaşlanma sürecine girer, bu durumda eylemsiz hale gelen hücre birimlerinin
yerine yenileri grup enformasyonuna dâhil olup böylece iletişim döngüsü devam
ettirilmiş olur. Ama bu demek değildir
ki, yeniler gruba dâhil oldular diye eskiler büsbütün tası tarağı toplayıp
ortadan toz olacaklar, gerektiğinde eylemli gruba dâhil edilmek üzere
ihtiyaten takviye güç olarak yedekte tutulur da. İhtiyaç fazlası durumlarda ise
malum gerek duyulmayacağından eylemsizleştirilip elimine edilirler. Hele bir
hücre elden ayaktan düşmeye bir görsün, kendi hücre bölünmesini
gerçekleştirmede durağanlık yaşayacağı muhakkak. Ne diyelim ihtiyarlık bu ya, icabında yaşlanan
bir hücre için ölüm kaçınılmaz alın bir yazısıdır. Zaten yaratılış kanunlarında her doğan ölmek
için vardır, her ölen dirilmek için vardır. Ölenin yerini yeni doğmuş genç hücreler
dolduracaktır. Yeniler de, eski ağabeylerinden devr aldıkları genetik enformasyonun
kodlarına sadık kalaraktan mensup olduğu hücre hiyerarşisinin bulunduğu
kademede kendisine ne görev verildiyse onu yapmak durumdalardır. Zira emir
büyük yerden gelmekte. O halde hücre hiyerarşisinin başkomutanının emir ve
direktifleriyle şifrelenmiş tüm gen enformasyon kodları RNA aracılığıyla
kendilerine sinyaller halinde iletildiğinde asla duyarsız kalınmayıp, her biri hiyerarşik
düzene mümkün mertebe itaat etmek zorundadırlar. Hiç kuşkusuz tüm bu hiyerarşik
itaat zinciri hücre içi toplumsal enformasyon mekanizmaları sayesinde işlerlik
kazanır da. Teşbihte hata olmasın hücre
içerisinde kısmen de olsa kusur babından, hatta unutkanlık türünden
diyebileceğimiz itaatsizlik halleri de görülebiliyor. Ki, bu tamamen vücudun protein sentezleme
kabiliyetinin yitirmesi ya da işlerliğinin durağanlaşmasıyla alakalı bir durumdur.
Nitekim protein sentezi durağanlaşmaya
başladıkça yeni devreye girmesi gereken işlemler eskilerden daha çabuk unutulur
hale gelebiliyor. Nasıl ki hatasız kul
olmazsa, hatasız ve kusursuz hücre de
olmaz elbet. Hem kaldı ki düşüp kalkmama
durumu sadece Allah’a mahsus bir sıfattır,
bu yüzden başlangıçta mükemmel olarak yaratılan hemen her şeyin zaman
içerisinde orijinalliğinden bir şeyler kaybetmesi son derece gayet tabii bir
durumdur. Nitekim başlangıçta her
yaratılan canlı varlık Kur’an’da belirtilen
“Kun-Feyekûn” anlamında “Ol der, derhal olur” ilahi emrin gereği olarak kendi vücut
donanımını denge üzerine koruyabilecek kabiliyete haiz canlı varlıklar olarak
yaratılmışlardır. Ki, bu söz konusu denge ayarı fen bilimlerinde
‘homeostasis’ kavramıyla ifade edilir. Dahası
en küçük bir canlı varlıktan tutunda cansız maddenin en küçük birimi atomun yapısına
kadar Yüce Allah’ın ilim ve kudret tecellilerini dış etkenlerden bağımsız olarak
kendi iç donanımlarını dengede tutabilme kabiliyetine ve donanıma sahiplerdir. Hakeza
beşer olarak kendi iç donanımıza baktığımızda ise vücut sıcaklığı, kan basıncı,
nabız atımı, kan şekeri gibi bir dizi denge
ayar istasyonlarımızın olumsuzluklar karşısında kendi iç dinamiklerini
kullanaraktan koruma çabası içerisine girdiklerini görmekteyiz. Hele başlangıcımızda
orijinal olarak yaratılmış denge ayarlarımız alarm vermeye bir görsün, bu
durumda orijinal hayat biyokimyamızın biranda alabora olması an meselesidir. Nasıl
mı? Mesela vücut hararetinin 36,5 santigrat derecede olması gerekirken 40
santigrat derecelere çıkması, ya da kan şeker düzeyinin % 90 ila 110 mili gram
seviyelerde olması gerekirken 250 miligram seviyelere yükselmesi gibi sinyaller
tam da vücut biyokimyamızın alabora olacağının işaret taşı alarmlarıdır bu. İşaret taşı alarmlar doku ve organlar
boyutunda lokal olabileceği gibi tüm vücudu saracak küresel boyutta alarm da olabiliyor. Hakeza alarm meselesine birde hücre boyutunda
baktığımızda herhangi bir hücre düşünün ki, diğer hücrelerden ayrı hareket edip toplumsal enformasyonunu
yitirdiğinde, o hücrenin kendi sonunun
hazırlaması yönünde alarm verip kontrolsüz bir şekilde hızla metastaz yapıp
kanserleşme yönünde alarm vermesi kaçınılmazdır. Bir başka ifadeyle sessizliğin
habercisi diyebileceğimiz hastalık belirtilerin ta kendisi vücut biyokimyamız hızla
kontrolden çıkaraktan düzensiz çoğalmalar baş gösterecektir. Bunun sonucu
olarak da ister istemez vücut içerisinde içerisine hücre anarşizmi (sarkom) vuku bulup önce dokular, sonra organlar ve ardından da tüm vücut kanser
hücrelerinin istilasına uğrayaraktan bir noktada kendi ölümünü seyretmiş
olacaktır. Tabii bu seyretme hadisesi
sadece kontrolden çıkmış kanser hücrelerine özgü bir durum değil, gerek kişi bazında, gerek aile bazında, gerekse toplum bazında sorumluluklar dejenere
olduğunda tıpkı kanser hücrelerinde olduğu gibi devletleri de içten içe kemiren
vahim durumlar içinde geçerlilik arz eden çöküş örnekleriyle karşı karşıya
kalacağız demektir bu. Hem nasıl ki insanlar doğar, büyür, gelişir ve sonrasında ihtiyarlayıp
toprak olur ya, aynen öylede devletlerde baki değildir, doğarlar, gelişirler ve
en nihayetinde tarih sahnesinden çekilmiş olur. Nitekim bu sosyolojik gerçek Kur’an’da “Hîn”
kavramıyla geçici sınırlı zaman dilimleri şeklinde vurgulanırken, “ed-dehr” kavramıyla da mutlak ve sınırsız
zaman dilimlerinin işleyişine dikkat çekilerekten vurgu yapılır. Dolayısıyla her ne kadar Osmanlı “Devlet Ebed
Müddet” idealiyle üç kıtada hüküm sürse de,
nihayetinde “Hîn” durum, yani
hükmünün ancak 600 senelik bir zaman dilimiyle vaktin tayininin sınırlı olduğu
gerçeğini değiştiremeyecektir. İşte, Yüce kitabımızda “Hakikat şu ki, insan; daha henüz kendisi hiç anılmayan ve tanınmayan
bir şeyken (yaratılmışken; üzerinden binlerce asırlık çok) uzun zamanlardan (“dehr”den) bir süre (hin) gelip geçmedi
mi? ” (İnsan Suresi, 1) diye zikredilen ayetin mana ve ruhundan da
anlaşıldığı üzere:
-Dehr kavramıyla sonsuzluğu vurgu
yapılaraktan insanın daha henüz yaratılmadan çok uzun zamanlarda tüm kâinatın
işleyişinin var olup ebed müddet özellik kazandığı manasına gelebilecek “insanın
yaratılış tarihi itibariyle henüz anılmaya değer bir şey olmadığı” kelamıyla karşılık
bulurken,
-Hîn kavramıyla da gelip geçiciliğe vurgu
yapılaraktan insanın bir dönemin yaratılış sıfatıyla özellik kazandığı manasına
gelebilecek “bir dönem (süre) gelip geçmedi
mi” diye sual edilen kelamla karşılık bulur.
Ki, bir süre gelip geçmedi mi sualinin cevabı da sualin sonunda ki soru ekini
kaldırdığımız da “bir dönem gelip
geçmiştir” ifadesiyle cevabı verilmiş olur zaten.
Derken birincisinde (Dehr’te) insanın
yaratılış öncesinde planlanmış kodlanmış ve programlanmış ebed müddet âlem vardır,
ikincisinde (Hîn’de) ise insanın
yaratılış sonrasında planlanmış kodlanmış,
programlanmış ve her şeyin eyleme geçtiği, ancak vakti tayin müddeti bittiğinde yerini
kıyamet gününe bırakacağı fani evren ve fani dünya vardır.
Velhasıl-ı kelam; tüm bunlardan da öte DNA
ile birlikte Hayy’den gelip Hû’ya gideceğimiz ebedi vuslat hayat vardır.
Vesselam.