12 Kasım 2022 Cumartesi

MENDEL KANUNLARI VE EVRİM


 

                     MENDEL KANUNLARI VE EVRİM

         SELİM GÜRBÜZER  

        Mendel kanunlarını hemen hemen duymayan hiç yok gibidir.  Tabiî ki bu kanun birden bire ortaya çıkmamıştır. Bu noktaya gelene kadar birçok bilim adamı bir hayli ter dökmüşlerdir. Zaten bu tür çalışmaları görmezden gelirsek elbette ki nankörlük etmiş oluruz. Örnek mi? İşte 1717 yılında bu uğurda Thomas Fairchild iki dianthus (karanfil-pink) türü arasında suni çaprazlama yaparak ilk tür diyebileceğimiz kısır verimsiz anlamında steril melez elde etmeyi başarmış bir bahçıvanı örnek olarak gösterebiliriz pekala.  Keza 1760 yılında melezlemeler üzerinde ilk modern türden yapılan çalışmaların Botanikçi Joseph Gottlieb Kölreuter tarafından gerçekleştiriliyor olması da kayda değer örnekler arasındadır.   Öyle ki kendisi daha çok iki ayrı Nicotiana (tütün) türü üzerinde F1, F2 ve hatta geri çaprazlamalara kadar uzanan bir seri deneyler yaparaktan birbirine yakın türler arasında melez bireyler elde etmesiyle adından söz ettirmiştir. Kölreuter aynı zamanda farklı özellikteki melezlerin ebeveynlerinden daha kuvvetli ve iri olduğunu tespit etmiştir.  Böylece bunun ormancılık sahasında verime dönüştürecek faydalı bir çalışma olduğunun farkına varmıştır.

        Tabii tüm bu çabalar 1700 yıllarla sınırlı değil,  dahası var elbet. Nitekim ilerleyen yıllarda bezelyeler arasında yapılan çaprazlamalarla F1 dölünde sadece dominant tohum rengin hâkim olması hasebiyle F2de dominant tohum renginin bir kez daha görülebileceği noktası akıllara düşüp böylece bu yönde çaba içerisine girilecektir. Her ne kadar o günkü şartlarda F2 dölünde gün yüzüne çıkması gereken farklı tiplerin hangi oranlarda olduğu belirlenememiş olsa da yine de ilerisine yönelik bir dizi yapılan çaprazlama deneylerle F2 ve daha sonraki F3, F4 döllerinde farklı özelliğe sahip fertlerin bir arada olduğu gözlemlenmiştir. Öyle ki o yıllarda elde edilen sonuçlar itibariyle oğul döllerin bir kısmı tümüyle ebeveynlerine benzerlik göstermekteydi. Ancak tüm bu çabaların eksik olan yanları vardı ki, o da malum yapılan geri çaprazlama ve diğer çaprazlamalarla elde edilen oğul döllerin ayrışım oranları tam açıklığa kavuşturulamıyor olmasıdır.  Neyse ki 1820 yıllarında Knight, Seton ve Goss değişik renkteki tohum rengi içeren bezelyelerle eşleştirme yaparak Mendel kanunlarının buluşuna giden yolun bir nebze olsun kapısı aralanabilmiştir. Hatta 18 yüzyılda Carl Linnaeus her türden bitki cinslerinin sınıflandırmasına adeta neşter atarak bu alanda kayda değer çok önemli adım atmıştır. Bu arada bilimsel çalışmalar hız kazandıkça bezelyelerin dişi erkek arasında değiş tokuş olarak resiprok olarak ifade edilen çaprazlama deneylerle birbirinden aynı karakteristik özelliklerde melezler elde edilip böylece oğul döllere aktarılan kalıtsal özelliklerin benzer özellikler taşıdığı gerçeği ortaya çıkmış olur.  En nihayetinde bu ve buna benzer çalışmalar sayesinde iki adet tragopogon (yemlik) elde edilmenin yanı sıra farklı bitki türleri arasında tabii melezlerin oluşabileceği noktasına gelinmiştir.

        Evet, bilim dünyasında az gittik uz gittik derken hiç kuşkusuz asıl beklenen çalışma Mendel’den gelmiştir. Zira 1853 yılında kalıtımla alakalı çalışmalara start veren Mendel, ebeveynlerden oğul döllere geçiş kanunlarını keşfetmesiyle bir anda dikkatleri daha farklı noktalara çekmeyi başaran bir bilge bilim adamıdır.  Şöyle ki; Mendel ilk evvela kalıtım materyalinin birçok bağımsız ve belli şartlarda değişmeyen birimlerden meydana geldiğini ortaya koyup,  bu durumu soya çekim kanunu olarak ifade etmiştir. Mendel’in asıl başarısında en önemli etken unsur ise bitkiler arasında özellikle kalıtım olaylarının en iyi gözleyebileceği tür olarak bezelyeleri seçmiş olmasıdır. Elbette yaşadığı dönemde gen ve kromozomların bilinmemesine rağmen kalıtım birimlerin kuşaktan kuşağa geçişinden bahsetmek biyoloji bilim dalı açısından adeta devrim niteliğinde ufuk açıcı bir keşif olmuştur. İşte bahsini ettiği bu birimler (gen), değişen şartlar içerisinde bir takım biyolojik varyasyonlara  (çeşitliliğe) kapı aralayabiliyor, ama bu demek değildir ki ortaya çıkan bu çeşitlilik bir başka türden canlı dönüşümüne kapı aralayacaktır.  Bilakis her bir canlı türü soya çekim kanunu gereği kendine benzer bireyler türünden çeşitlilik ortaya koyacaktır. Hem kaldı ki yaratılış program gereği olması gereken de zaten budur. Örnek mi? Mesela insanda 23 çift kromozom redüksiyon bölünme sırasında her bir kromozomun bir kutba gitme ihtimali yaklaşık (1/2)28 üssü (bir bölü iki üzeri yirmi sekiz) bir kuvvet değere tekabül etmektedir.  İşte bu söz konusu sayısal rakam 1.388.608 olarak ifade edilir. Dolayısıyla her bir ferdin DNA molekülü içerisindeki değişim potansiyelinin (Variational potantial)  farklı olması biyolojik zenginliği ortaya koymaktadır. Bu arada akraba evliliklerinin bir doğal sonucu olsa gerek çekinik karakterlerin baskın hale gelmesiyle birlikte popülâsyonun büyüklüğü oranında gün yüzüne çıkabiliyor.  Belli ki kuşak kuşak gen akımına bağlı kalarak anne ve babadan doğan her evlat benzerlik yönünden belli oranlarda baba, anne, büyük anne ve büyük babaya çekecektir. Dahası tahminen yüzdeler şeklinde belirlenen bu karakteristik özellikler genler aracılığıyla oğul döllere geçmekte olup bazen bu yüzdelik oranlarda istisnai sapmalar olabiliyor.  Mesela beş parmaklı babadan 6 parmaklı çocuk doğması gibi anormal durumların ortaya çıkması bunun tipik sapma göstergesinin misalini teşkil etmektedir.

         Bitkilerde de mutasyonun olduğunu ortaya konulmasıyla birlikte bazı bilim adamları çekinik karakterlerin mutasyon konuma geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Aslında bu görüş ta baştan sakat bir görüş olarak kendini ele vermektedir. Çünkü çekinik genlerin baskın hale gelmesiyle birlikte farklı karakterlerin ortaya çıkabileceği gerçeği Mendel deneyleriyle çok önceden kayıt altına alınıp kanunlaşmıştı zaten. Artık gelinen noktada herkesçe kabul görmüş bir gerçek vardır ki; o da malum mutasyonların güçlü nesil oluşturmayıp tam aksine bir takım sakatlıklara sebebiyet veren maraz oluşumlar olduğu gerçeğidir.  Dolayısıyla farklı ırklara ait döllerin mutasyonla ortaya çıktığı iddiasında bulunmak abesle iştigal bir söylem olacaktır.  Nitekim abesle iştigal bir söylem olduğu şundan besbellidir ki, şayet bütün ırklara ait döllerin orijinleri ortak atadan meydana geliyor olmuş olsa bikere çok sayıda ırk veya çok çeşit dil kullanan insan topluluklarının ortaya çıkıyor olmaması gerekirdi. Bir başka ifadeyle insanlığın tek ortak bir dille konuşuyor olması gerekirdi. Evrimcilere kalırsak kendi kendilerine uydurdukları insansı ataların güya hırıltı ve havlamalarıyla insan konuşmasına dönüşüp burdan da evrimleşerek çok dilli hale gelmişiz. Oysa havlama farklı meleke, konuşma farklı bir melekedir. Elbette ikisi arasındaki farkı göremeyenler farkı fark edemeyeceklerdir.  Üstelik dünya üzerinde insandan başka tüm sesleri taklit eden bir canlı da yoktur dersek yeridir.  Kelimenin tam anlamıyla farklılıklar belli bir gayeye yönelik dizayn edilmiştir.

          Darwin; türlerin değişmesinde tabii seleksiyonun çok önemli bir faktör olduğundan dem vuran bir teorisyendir. Darwin bitki ve hayvanlarda ki ani değişmeleri tek varyasyon olayı olarak tanımlamıştır. Yetmedi ileri sürdüğü tezleriyle türlerin menşeini (orijini) doğal seleksiyonla açıklamaya çalışaraktan dikkatleri üzerine çekip birçok tartışmaların odağında oturmuştur. Nitekim teorilerinden bir kısmına baktığımızda bir türün bireyleri arasında sürekli var olma ve yok olma mücadelesinin yaşandığını, bu kavgada güçlü olanların ayakta kalıp zayıfların ise doğal seleksiyonla elenebileceği, böylece güçlü olanların bir sonraki kalıtıma aktarılarak zaman içerisinde orjininden farklı olarak bambaşka canlı türlere dönüşeceği yönünde tezler ileri sürdüğünü görürüz. Oysaki şimdiye kadar hiçte öyle Darwin’in dediği şekliyle bir başka canlı türlerin ortaya çıkacağı bir dönüşüm tezahür etmiş değildir, tam aksine normal varyasyonların Mendel kanunlarına göre canlı oluşumların kendi orijinal yapılarına sadık ve bağlı kalaraktan hayatiyetlerini devam ettirdiklerini görüyoruz. Bu arada şunu da belirtmekte fayda var,  canlı oluşumlarında tezahür eden bir takım istisnai türden değişim ve dönüşümlerin yaşandığı da bilinen bir vaka.  Ancak bu durum süreklilik arz etmeyip canlı türün ya genetik sisteminden kaynaklanan arızı durumlardan ya da çekinik genlerin baskın hale gelmesinden kaynaklanan değişiklikler olarak gün yüzüne çıkan bir durumdur bu. Hatta meseleye bir de Mendel deneyleri yönünden baktığımızda, mesela resesif genler ilk etapta oran olarak çekinik kaldığından kendini gösteremeyebiliyor, ama bir sonraki kuşaklarda iki çekinik (resesif) genin bir araya gelmesiyle birlikte baskın hale gelip adeta yıkılmadım ayaktayım dercesine hayatiyetlerini çok rahatlıkla devam ettirdikleri gözlemlenmiştir. Daha doğrusu Mendel kanunlarının dili bize canlı oluşumunda nükseden varyasyonların DNA’nın kontrolünde ve onun belirlediği sınırlar içerisinde gerçekleştiğini göstermektedir. Ama gel gör ki evrimciler kendi sazlarını kendi çalıp kendileri oynayacaklar ya,  canlı oluşumlarında tezahür eden normal değişmeleri bile evrimleşme hadisesiymiş gibi sunmaktan geri durmayacaklardır. Oysa hiçbir değişim yeni bir tip canlı meydana getirememektedir. Kaldı ki olası türden istisnai değişiklikler o canlı türü ile sınırlı kalmaktadır. Bu hususta örnek verecek olursak, malumunuz endüstriyel sanayinin gelişmesiyle birlikte İngilterede biber güvesi (Peppered moth) ister istemez siyahlaşan canlı ağaçların rengine bürünmesine neden olmuştu.  Tabii evrimcilik bu ya, evrimciler fırsattan istifade hemen kendilerine vazife çıkarıp tamamen çevre şartlarına bağlı olarak gelişen açık renkli güvenin siyahlaşmış veya kararmış hale gelme durumunu evrime delil olarak göstermeye yelteneceklerdir. Oysa bu yaşanan hadise normal canlı türün çevre şartlarından olumsuz olarak etkilenmesine kalkan olacak türden normal renk değişiminin ta kendisi bir varyasyon hadisesidir. Asla ortada başka bir canlı türüne dönüşüm söz konusu olmayıp sonuçta güve kendi orijininde yine güve (Biston betularis) olarak popülasyonda konumunu korumuştur. Belli ki Yaratıcı güç böylesi olası olumsuz durumlara karşı her canlı varlık için hem varlıklarını korumaya yönelik, hem de çevreyle uyumlu olacak tarzda genetik yapılarına ayarlayıcı kodlar yüklemiştir. Hem kaldı ki doğal seleksiyon eski köye yeni bir adet getirmiyor,  sadece uygunsuz oluşumlara dur deyip elemeye tabi tutuyor. Dolayısıyla her canlının genetik kodlarına yerleştirilen doğal seleksiyon iksiri çevre şartlarının canlının aleyhine olabilecek durumlarda güçlü oluşum vasıtası olarak devreye girmektedir. Ancak bu güçlülük yeni bir canlı türü ortaya çıkarabilecek anlamında bir güçlülük olmayacaktır. Hem nasıl yaratıcı bir güç olsun ki, baksanıza canlı âlemin tüm üniteleri kendi haline bırakılmış değildir,   bilakis her canlı yaratılış kanunlarına tabii olaraktan çevreye uymanın bir ölçüsü olarak tüm üniteleriyle birlikte hayatiyetlerini devam ettirebilmekteler. Hiç kuşkusuz Yüce Allah (c.c) tarafından çevreye uyma noktasında uyumluluğun hududu ta yaratılışlarından itibaren belirlenmiş ve çizilmiş durumdadır. Belli ki yaratılış kanunlarına tabii olaraktan sınırları çok önceden çizilmiş bir alan içerisinde oluşan bir takım değişiklikler yeni bir tür meydana getirmeyip, türün kendi içerisinde sınırlı kalmaktadır. Mesela genotipi farklı olan fertler aynı ortam şartlarında yetiştirildiğinde ister istemez fenotipi de farklı olacaktır. Keza genotipi aynı olan fertler farklı ortam şartlarında geliştirildiklerinde ise ortam şartlarına bağlı olarak bazı farklılıklar kazanabiliyor. İşte bu nedenledir ki kalıtsal olmayan (dölden döle geçmeyen) bu tip çeşitlenmelere evrimleşme değil,  tam aksine modifikasyon denmektedir. 

          Bilindiği üzere Hollandalı Biyoloji bilim adamı Hugo de Vries;  akşamsefası bitkisiyle yaptığı çaprazlamalardan elde ettiği varyasyonu tanımlamak için ilk defa mutasyon kavramını dile getirmişliği bir yana nükseden mutasyonları varyasyonların temeli olarak kabül edip kendince mutasyon teorisi ortaya koymuş bir isimdir.  Ama şu bir gerçek; somatik (vücut hücresi) mutasyonlar kalıtsal olmadığında nesilden nesile sürdürülebilir şekilde aktarılamazlar. Ancak üreme hücrelerinde oluşabilecek birtakım değişiklikler kalıtsal (genotipik) yoldan dölden döle geçip aktarılabilmekte.  Bilindiği üzere kuşaktan kuşağa geçen oluşumlarda belli bir noktadan sonra kendi içerisinde sınırlı kalıp kendi orjinine sadık karakteristik varyasyon olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu nedenledir ki karakteristik özelliklerin geçici olarak değil de, kalıcı olaraktan dölden döle geçmesi hadisesine  Mendelizm’ denmektedir. Tabiî ki bizim bu kavramdan kastımız, Mendel kanunlarına tabii olarak gerçekleşen döl geçişlerinden başkası değildir. Nitekim Mendel deneyleri çaprazlamalarında da görüldüğü üzere gerek F1 gerekse F2 dölleri arasındaki çaprazlamalardan hangi oğul döller veya hangi birey bileşenleri ortaya çıkarsa çıksın sonuçta her tür kendi içerisinde orijinine sadık kalaraktan çeşitlenme gösterebiliyor. Yani bu demektir ki, eğer çaprazlanan bireyler insansa insan olarak, kediyse kedi olarak neslini devam ettirecektir. İşte tam da bu noktada evrimcilere sormak gerekir:  madem çekinik genlerin ayıklanacağını iddia ediyor durumdasınız, o halde ilk insanın dünyaya gelişinden bugüne mavi gözün ortaya çıkma şansı dörtte bir olduğu halde neden bir türlü mavilik geni popülasyondan çekilmiş değildir?  Hadi mavi göz renginin durumunu sormaktan vazgeçtik diyelim, peki ya gözün açık veya koyu olmasını sağlayan genlerin varlığına ne diyeceksiniz acaba. Besbelli ki, kendilerine soğuk terler döktürecek bu tür sorular karşısında ya suspus kalacaklardır ya da göz rengi tonunun birçok genin poligenik kalıtım maharetiyle renk tonlarının ayarlandığını sinelerine çekmek zorunda kala kalacaklardır. Her neyse evrimcilere soğuk terler döktürecek sorularla daha fazla köşeye sıkıştırmadan onların yerine biz cevap verecek olursak;  şayet bir birey göz rengi bakımdan homozigot çekinik gene sahipse melanin birikimi olmayacağından gözler açık veya renkli olacaktır demektir.  Yok, eğer bir birey başat gen taşırsa  (baskın gen) melanin birikimi olacağından bu kez koyu renkli olacak demektir.  İşte her iki durumda da ortaya çıkan neticeden de anlaşıldığı üzere renk tonlarının bir dizi genler (poligenik) tarafından kontrol edilip o şekilde dünyada olan biten ne varsa göz penceresinden izlenmiş olacaktır.  İşte bu noktada gözün gen havuzunda mavi, ela ve siyahın birçok tonlarının bir arada bulunuyor olması son derece gayet tabii bir durum olup nesiller boyu kendi içinde çeşitli renk tonlarıyla birlikte aydınlık penceresi olmaktalardır. Hazır kontrol genlerinden söz etmişken, şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir,  bikere değişik karakteristik özelliklere haiz olarak açığa çıkan gen frekansları toplumlara ve ırklara göre değişiklikler gösterebiliyor. Örneğin kistik fibröz siyahlar arasında nadir gözükmesine karşın, orak hücreli anemi beyazlar arasında nadir bir vaka olarak karşımıza çıkmakta. Dolayısıyla bir beyazla bir siyahın birleşmesinden doğacak çocuklarda bu tür hastalıkların çıkmasını imkânsız kılmaktadır. Çünkü birinin yüksek frekanslı zararlı geni, diğerinin düşük frekansı tarafından engellenecektir. Böylece söz konusu zararlı gen olayı aynı toplum veya aynı ırk içerisindeki evlenmeler içinde geçerlilik arz edecektir.

         Öyle anlaşılıyor ki; bir takım canlıların olumsuz şartlara rağmen neslini devam ettirebildikleri gibi evrimleşme iddialarının aksine seleksiyonla yeni bir türe dönüşmemiş olmaktalar.  Dahası seçme ve seçilme denen mekanizma her türün kendi doğal sınırları içerisinde sabit kalacak şekilde seçimini yaparaktan işlerlik kazanmakta,  asla bir başka canlı türüne dönüşecek şekilde bir seçim mekanizması olarak işlerlik kazanmamaktadır. Şayet seçme gücü heterezigotlar yararına ise heterezigot bireylerin frekansı Hardy-Weınberg kuralının çok üstünde bir yüksek değer olacaktır. Nitekim bir takım çalışmalara dayanarak yapılan hesaplamalar neticesinde heterozigot genler arasında uyumluluk olduğu belirlenmiş olup heterezigot lehine özel bir destekle herhangi bir ayrıcalıklı seçim gözlemlenmemiştir.  Peki, istisna türden de olsa seçim yok mudur derseniz elbette vardır. Nitekim orak hücreli anemi için heterozigot genlerin lehine seçim olduğu için heterezigot bireylerin sayısı homozigotlara göre daha fazla olduğu belirlenmiştir.

         Bu arada bütün ıslah (seçme) çalışmaları sonucunda birçok melez türlerin ömür sürelerinin kısa olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca ıslah edilmiş olanlar kökenleri veya kendi dışındaki yabani tipleriyle rekabet edemeyecek kadar dayanıksız oldukları ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu tür ıslaha tabii tutulmuş canlılar düşmanlarından soyutlanmış bir ortamda ancak hayatlarını idame edebilmekteler. Yine de ıslah çalışmalarına ne kadar hız verilirse verilsin meydana gelen varyasyonlar bir noktadan sonra hep sınırlı kalıp bir adım öteye geçememektedir.  İşte tüm bu gerçeklere rağmen bir takım aklı evveller evcil hayvanlara yapılan uygulamalardan hareketle seçme yöntemiyle insanlar arasından üstün bir ırk oluşturulabileceği hayaline kapılabiliyor. Oysa insanlar bir evcil hayvan gibi bir yaratık değil ki kendisinin kobay olarak kullanılmasına izin versin. Belki insanlık kalıtsal bozuklukları taşıyan bireylerin üremesinin önüne geçme noktasında veya zararlı genlerin popülâsyondan temizlenmesine yönelik girişimlerine bir süre sessiz kalabilir. Ama insanların sessiz kalışı bu tür girişimleri onaylıyor anlamına gelmez. Kaldı ki sağlıklı popülasyon oluşturayım derken kusur oluşturan genlerin çoğu çekinik ve heterezigot olarak taşındığını görmek gerekir. Keza homozigot çekinik bireylerin ortadan kalkmasıyla birlikte popülâsyonda var olan gen frekansını azaltma riski doğurabileceği gerçeğini de görmek gerekir. Bu demek oluyor ki seçme belirli ölçüde kusurlu doğma şansını düşürse bile beraberinde bir takım sancılara kapı aralayabiliyor. Üstelik şimdiye kadar yapılan onca ıslah çalışmalarına rağmen bir bakıyorsun heterozigot yoluyla taşınan genlerin ileriki kuşak popülâsyonlarına dâhil olduğunda tekrardan zararlı gen sayısında çoğalmalar görülebiliyor. Böylece her halükarda kusurlu doğma şansı yine artmış olmakta. Netice itibariyle insanlara evcil hayvanlar muamelesi yapıp genleriyle fazla oynanmasını doğru bulmuyoruz. Belli ki tüm mesele zararlı türden heterozigot gen taşıyan bireylerdedir. Belki bu tür bireylere çocuk yapmama önerilebilir, ama hepimiz bir şekilde büyük veya küçük ölçekte bazı zararlı genleri taşıyabiliyoruz. Anlaşılan toptancı yıkım anlayışıyla bir ayıklama operasyonuna tevessül edildiğinde o zaman da dünyada korkarım ki normal sağlıklı bir insan bulamayacağız demektir bu. Tabiatın şanslı varyeteyi seçmiş olduğu çokça söylenilmesine rağmen aslında herhangi bir özelliğe karşı doğal seçme tam takır işlememektedir. Mesela seçme oranı % 75 veya %90 olabiliyor. Bu demektir ki  % 75 elenme, % 25 korunma vardır. Yani hiçbir şekilde elenme ve korunma oranları mevcut canlı türünden bir başka canlıya dönüşüm olarak sahne almayacaktır. Böylece kümes hayvanı kümes hayvanı kalacak, balta ibikli de balta ibik olarak fiziki konumunu koruyacaktır.  Her ne kadar kısmi seçme olayında ayıklama süreci yavaş yürüyor gibi görünüyorsa da uzun süre etkisini hissettirebiliyor.  Dolayısıyla doğal seçmenin zararlı özellikleri tam seçme üzerinde gerçekleşmeyip, daha ziyade kısmi seçme üzerinde kendini göstermektedir. Yani bir canlı için herhangi organik kusur söz konusu olmadığı sürece sadece hayat mücadelesini sekteye uğratacak bir takım dezavantaj nitelikteki özellikler kısmi doğal seçmenin etkisi altına girebiliyor. Fakat yine de istisna kabilden birtakım olayları bir kenara koyarsak, doğal seçme filan birazda işin edebiyatı,  hakikatte genetik yapı sıradan bir tasarım olmayıp orijinal bir yapı üzerine kuruludur. Öyle ki genetik yapı bütün canlıların kalıtım özelliklerini kontrol eden mükemmel bir biyolojik nizamı ortaya koymaktadır. Bazen biyolojik nizam nesilden nesile aktarılırken orijinal kaynağından bazı sapmalar görülebiliyor, ama bu tür istisnai sapmalar asla başka bir canlı türü doğurmayacaktır. Aslında Darwin’in tüm gayreti eski formlarla yeni formlar arasında bağlantı köprüsü kurmaktı, ama uygulamada görüldü ki familya veya şecere yoluyla güvenilir filogenetik yapılar  (soy ağacı) kurmanın imkânsız olduğu anlaşılmıştır. Çünkü cinsler arasında bir tane olsun geçiş formu bulunamamıştır. Öyle anlaşılıyor ki Yüce Yaratıcı yarattığı mahlûkatın her bir ailesini farklı özelliklerde yaratarak böyle olmasını murad etmiştir. Dolayısıyla her canlı tipin genetik yapısı sabit kalıp, evrimleşmeyle değişikliğe uğraması söz konusu değildir.         

         İşte yukarda bahsettiğimiz oğul döller arasında ilişkileri belirleyebilmek için bilim adamlarının bir hayli ter döktükleri anlaşılmaktadır. Özellikle bu uğurda küçük bir sinek cinsi Drosophila adlı meyve sineğinin genetik deneylerde kullanmaya başlanması genetik bilim dalında hızlı bir gelişmeye yol açmıştır. Şöyle ki Drosophilanın;

-Hayat devresinin kısalığı hasebiyle yaklaşık 20 gün içerisinde genetik sonuçların elde edilebiliyor olması, 

-Kromozom sayısının azlığından dolayı karakterlerin dölden döle geçmesinin kolaylıkla izlenilebilir olması,

-Hastalık bulaştırması riskinin söz konusu olmaması,

-Beslenme ve bakımının kolay olması,

-Ekonomik olması,

-Laboratuvarda oldukça az alan kaplaması gibi birçok hususlar tercih edilen bir deney hayvanı olmasını sağlamıştır. Fakat artık bilim dünyasında gelinen nokta itibariyle bakteri ve virüslerle de deney çalışmalarına başlanmıştır.  Bu tür çalışmalara start verilmesiyle birlikte önceki metotlarla kıyaslandığında sonradan anlaşıldı ki;

       -Virüs ve bakteri hayat devrelerinin oldukça daha kısa (yaklaşık 1 gün) olduğu,

        - Kromozom sayılarının sayıca az olması deney çalışmalarını gözlenebilir şekilde avantaj teşkil ettiğini, 

       - Bazı bakterilerin tek kromozomlu olması hasebiyle resesif özelliklerin dölden döle geçiş izlenirliğini kolaylık sağladığını, 

        - Beslenmeleri çok daha kolay ve ekonomik olduğu,

        - Laboratuvarlarda az yer işgal ettiği anlaşılmıştır.

         Tabii tüm bu yeni uygulamalar kayda değer gelişmelerdir. Ancak bu alanla ilgili çalışmaların içeriğini anlamak içinde hiç kuşkusuz bu alanın kavramlarına aşina olmakta gerekir.  Dolayısıyla bu alanda kullanılana kavramları kısaca tanımlamakta elbette ki fayda vardır. Örnek mi?  İşte bu kavramlardan bir kısmını ele aldığımızda:

         - Genotip bakımdan birbirinden farklı iki ferdin eşleştirilmesine ‘hibridizasyon’ (melezleşme) diye tanımlanır.

         - Hibridizasyon sonucunda elde edilen döle de hibrit (melez) denmektedir.

         - Eğer bir hibrit döl bir gen çifti bakımdan heterozigot ise monohibrid (Aa), 2 gen çifti bakımdan heterozigot ise dihibrit (AaBb), 3 gen çifti bakımdan heterozigot ise trihibrit (AaBbCc),  daha çok gen çifti bakımdan heterozigot ise polihibrit diye adlandırılır.

        - n sayıda kromozom ihtiva eden her bir eşey hücresine haploid denmekte, 2n kromozom ihtiva eden hücrelere ise diploid denir. Dolayısıyla bu durumda zigotun 2n (diploid) sayıda kromozoma sahip döllenmiş bir hücre olduğu anlaşılır. 

         - Eşeysiz şekilde çoğalma ile meydana gelen ve genotipi birbirinin aynı olan fertlerin oluşturduğu topluluğa ‘klon’ denir. Yani genotipi aynı olan fertler genellikle eşeysiz üreme ile elde edilip,  bu tip üremeye klon denmektedir. Ayrıca bu tip fertler bazen eşeyli üreme ile elde edilebildiğinden, bu tip döllere arı döl denmektedir.  Fakat bir adet elde edilen döl arı döl sayılmaz. Arı döl ancak birkaç nesil devam ettirilirse saf döl ortaya çıkabilmektedir.

          - Yapılan bir takım çaprazlamalar neticesinde ebeveynlerden geçen bir takım kalıtım çeşitliliğine kombinasyon adı verilmektedir. Kombinasyon belli kurallar çerçevesinde cereyan edip Mendel kanunları olarak anlam kazanır da. Nitekim Gregor Johann Mendel yaptığı çalışmalarda hermafrodit bir bezelye türü olan Pisum sativum bitki türünden yararlanmıştır. Hermofrodit canlılar kendileşme ile çoğalıp, meydana gelen fertler saf ırk oluşturmaktadır. Ayrıca Mendel bezelyeler üzerindeki (buruşuk, sarı, yeşil uzun, kısa vs.) özelliklerin oğul döllere geçişini incelemek için öncelikle bitkilerdeki kendileşmeyi engelleyip,  sonra o şekilde çalışmalarına devam etmiştir. O halde bu bilgilere dayanarak Mendel kanunlarına kısaca bir göz atabiliriz:

        BİRİNCİ KANUN

        Homozigot saf ırkların (homozigot) çaprazlandırılmasında (eşleştirilmesinde) birbirinden farklı bile olsalar birinci oğul dölün bütün fertleri (F1 dölü) birbirinin aynı özelliğe sahiptir. Böylece birer karakteri farklı iki saf ırkın birinci oğul dölleri aynı gen tipine sahip olacağından sonuçta aynı genotip ve fenotip ortaya (AA, aa = Aa) çıkacaktır. İşte bu yüzden bu tip fertlere izotip fertler denmektedir.

         Örnek 1:

         Sarı ve yeşil tohumlu bitkilerin çaprazlandırılmasında F1’de yalnız sarı renkli tohumlar meydana gelir. Yani her iki tohum tozlaştırıldığında F1’de bir çeşit gamet teşekkül eder.

 

                                         ♀SS              x                     ss ♂ 

 

                                           F1: Ss (genotip) -Sarı (fenotip)

 

 

         Örnek 2:

 

                                       ♀ UU                x                        uu♂

 

 

                                                       F1: Uu (uzun gövdeli)   

        İKİNCİ KANUN

        F1 melezlerinin birbirleriyle çaprazlandırılmasıyla bir çift faktörlerden her biri farklı gametlere geçer ki, bu durum F2’de homojen (izotip) olmayan fertlerin meydana gelmesini beraberinde getirir. Yani buna göre F1’de gün yüzüne ortaya çıkan ve çıkmayan karakterleri taşıyan fertlerin sayıları arasındaki orantı herzaman sabit kalıp, F2’de karşımıza 3:1 orantısı çıkacaktır. İşte bu yüzden bu olay ayrılma kanunu olarak tanımlanır.      

      Örnek:

       F1’ dölünün kendileştirilmesiyle, yani   (F1   x    F1) çaprazlamasıyla   oluşan  F2  dölünün; işte bu noktada  Ss     x      Ss  gametleri punnett karesinde yerin koyup   çaprazladığımızda    F1’deki genotipik açılım 1SS, 2Ss, 1 ss şeklinde dağılım gösterdiğinden söz konusu bu açılım fenotipik olarak 3 sarı ve 1 yeşil şeklinde tezahür edecektir.

       ÜÇÜNCÜ KANUN

       Çaprazlandırılan heterozigot fertler birden fazla karakter bakımdan birbirlerinden farklı olmaları hasebiyle allel genler birbirinden bağımsız gametlere ayrışacaklardır.  İşte bu ayrışan bağımsız gametlerin bir araya getirildiğinde ister istemez yeni kombinasyonlar eşliğinde değişik karakterler ortaya çıkarır ki;  bu durum bağımsız ayrışım kanunu olarak adlandırılmıştır. Yani bu kanun karakterleri taşıyan özelliklerin bağımsız taşıyıcılarla (kromozomlarla) taşınacağını öngörmektedir.

       Özellikle Mendel yaptığı denemelerin birinde sarı ve düzgün tohumlu bir bezelye ile yeşil ve buruşuk tohumlu bir bezelyeyi çaprazlandırıp F1’deki fertlerin hepsinin sarı ve düzgün olduğunu gözlemlemiştir. Hatta F1’leri de kendi aralarında çaprazlandırınca F2’deki tohumların şekil ve renklerine göre 4 ayrı kategorik karakter meydana geldiğini tespit etmiştir. Sonuçta F2’deki genotipik açılım orantısı 9:3:3:şeklinde ve her zaman sabit değerler olduğunu ispatlamıştır. 

       Bu arada şunu belirtmekte fayda var;  F1’lerin kendi aralarında çaprazlandırılmak istenirse şu yol takip edilir. Şöyle ki; önce   n=her bir genotipin heterozigot sayısı,       2=heterozigot gen çifti olup,  buradaki n= 2” şeklinde veriler olarak tanımlarız. Sonra bu fertlerin kaç çeşit gamet oluşturacağını 2n (iki üzeri n) bağıntısından yararlanarak verilenleri formülde yerine koyarız. Daha sonrasında formülün uygulanmasıyla birlikte 22=4 ( iki üzeri iki eşittir dört) çeşit gamet oluşturacağını hesap etmiş oluruz.     

        Aşağıda görüldüğü üzere genotipini oluşturan gen çiftleri homozigot olduğunda bir kez yazılır. Heterozigot ise ya iki kez yazılır, ya da dallandırılır. Dolayısıyla SsDd genotipine sahip bir ferdin meydana getireceği gametler dallandırma yöntemi ile şöyle bulunur:

                                                      SsDd

 

 

                                               D=SD

                                           S⁄

                                              \ d=Sd

                                                   

                                                D=sD

                                           s⁄

                                                   \ d=sd

  İşte bu şekilde dağılımlarını bulduğumuz bu söz konusu gametleri de punnet karesinde yerine koyduğumuzda F1’deki genotipik açılım fenotipik olarak;

       S-D- 9 sarı düzgün,

       S-dd–3 sarı buruşuk,

       ssD–3 yeşil düzgün,

       ssdd- 1 yeşil buruşuk şeklinde sıralanacaktır.

Bu gametleri punnet karesinde yerine koyarsak;

 

 

SD

Sd

sD

sd

SD

SSDD

SSDd

SsDD

SsDd

Sd

SSDd

SSdd

SsDd

Ssdd

sD

SsDD

SsDd

ssDD

ssDd

sd

SsDd

Ssdd

ssDd

ssdd

 

dağılım göstergesi bu şekilde sahne alır.

       Her ferdin ortam şartlarına ne şekilde ne ölçüde reaksiyon göstereceği o ferdin genotipi tarafından belirlenip düzenlenir. İşte bu düzenleyici faktöre ‘reaksiyon normu’ denmektedir. Anlaşılan hiçbir şey başıboş cereyan etmemekte, bilakis her şey yaratılış kodlarında belirlenmiş bir nizama göre yürümektedir. Hatta her yaratılan olguya ölçü bile tayin edilmiştir. Zira bu gerçeklerden hareketle herhangi bir bitki türünün olgu reaksiyon normuna bağlı olarak bir özelliğin modifikasyonu maksimum ve minimum iki üç değer arasındaki kalan genişliğe ‘varyasyon genişliği’ adı verilmiştir. Yani ortada ölçü birimi olmasaydı genişlikten söz edemeyecektik. Keza bir fasulye bitkisinden elde edilen tohumların boyları 8–18 mm arasında değiştiği görülmüştür. Dolayısıyla 8–18 mm arasındaki genişlik varyasyon genişliği olarak belirlenir. Bir başka ifadeyle 8 ila 18 mm arasında olmayı sağlayan genotipik özellikler bir reaksiyon normdur. Hatta bu fasulyeler boy sırasına göre dizildiğinde 11 çeşit boy elde edilecektir. Bu yüzden bunlar boy sınıfı diye tanımlanır. Boy dizisinin orta değeri ise M=∑fx/n formülünde yerini bulacaktır. Netice itibariyle bu sayı minimum ve maksimum değerlere doğru azalmakta ve uç noktalarda daha da en aza indirgenmektedir.    

         Netice itibariyle bu sayı minimum ve maksimum değerlere doğru azalmakta ve uç noktalarda daha da en aza indirgenmektedir.

 

f (her bir sınıftaki fert sayısı)     

x(boy uzunluğu mm)             

f.x                                                                                                      

1

8

8

3

9

27

8

10

80

20

11

220

38

12

456

42

13

546

36

14

504

18

15

270

6

16

96

2

17

34

1

18

18

n (incelenen fert sayısı)

 

M=∑fx=2259

 

     Böylece M=∑fx/n formülünden hareketle;

     Ortalama değer=2259/175=12,9 olarak bulunur.

          Bilindiği üzere varyasyon genişliği ve orta değer her ırk için sabittir. Modifikasyon niteliğindeki özellikler bakımdan bir ırk içerisinde seleksiyon yapmak mümkün değildir. Çünkü bir soyun bütün fertlerinin varyasyon genişliği aynı genotip tarafından tayin edilmiş olup birbirine eşit şekilde tezahür edecektir.

          Varsayalım ki a bir olayın meydana gelmesinde elverişli durumların sayısını, n ise aynı olayın meydana gelmesindeki tüm durumların sayısını göstersin, bu durumda a’nın meydana gelme ihtimali P=a/n formülüyle elde edilip, buna mutlak ihtimal denmektedir. O halde Mutlak ihtimal (P) = bir olayın meydana gelmesine elverişlerin durum sayısının bu olayın meydana gelme ve gelmemesine ait tüm durumların toplamı (n)  oranına göre tespit edilmektedir. Böylece bu oran  (25+75) şeklinde tezahür edecektir. Buna göre bir çekilişte siyah bilye çekme ihtimali;

            P=25/100=0,25 olacaktır.

            İhtimal hesaplanmasında bazı kurallar:

            Birbirine bağlı olmayan bir takım olayların aynı anda meydana gelme ihtimali bunların ayrı ayrı meydana gelme ihtimallerin çarpımına eşit olup, bu kurala birleşik ihtimaller prensibi denmektedir.

          Örneğin havaya atılan parada:

          Birinci parada yazı gelme ihtimali = 1/2

          İkinci parada tura gelme ihtimali = 1/2 ise 1/2.1/2=1/4 olacaktır.

          Yani;

 

            I. para                                             II. para

 

             Y(1/2)                           T(1/2)= 1/2.1/2=1/4

             T(1/2)                           Y(1/2)= 1/2.1/2=1/4

 

     Buna karşılık iki parayı havaya attığımızda bir yazı bir tura gelme ihtimali ise: 1/4+1/4=1/2 olmaktadır.

             O halde bu durumda ihtimal hesabı değişik zamanlarda meydana gelen olayların toplamına eşit olacağından bu kural da toplam ihtimaller kuralı diye bilinecektir.

             Daha büyük ihtimale dayanan olayları hesaplayabilmek için genetikde binom ve n faktöriyel kuralı uygulanıp formülde uygulanan unsurlar aşağıdaki harflerle simgelenir.

N= faktöriyel kural

P=olayın meydana gelme ihtimali

n=ihtimalin tekrarlanış sayısı

n-k=elverişli durumlardan ikincinin sayısı

k=elverişli durumlardan birincinin sayısı.

P= Birinci elverişli durumun meydana gelme ihtimali

d=İkinci elverişli durumun meydana gelme ihtimali.

P= n!  pk.qn-k(p üzeri k x q üzeri n-k)

 (n-k)!.k!

         Velhasıl-ı kelam; yaratılış matematik program üzerine kuruludur.  Mendel kanunları da yaratılış programın bir değişik örneğidir.

            Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/mendel-kanunlari-ve-evrim-6205-kose-yazisi

4 Kasım 2022 Cuma

HÜCRE BÖLÜNMESİ VAROLUŞ MUCİZESİDİR


            HÜCRE BÖLÜNMESİ VAROLUŞ MUCİZESİDİR

       SELİM GÜRBÜZER

       İnsanın yaratılışının birinci aşamasında nasıl ki Âdem (a.s)’ın çamurdan bir sülale olarak ilk insan hücresine ulaşılmışsa aynen öyle de ikinci aşamasında da kararı mekinde çok hücreli embriyonal döneme geçiş anlamında nutfeye ulaşılmıştır. Hem nasıl ki ilk hücrenin bölünmesiyle birlikte her bir parçadan birbirine benzer fakat dokuları ve organları oluşturacak farklı hücreler yaratılmışsa, aynen öyle de tek yumurta ikizlerinin oluşumunda da birbirine benzer fakat birbirinden farklı bireylerin dünyaya gelmesini sağlayacak hücrelerde yaratılmıştır. Ki; bu durum Yüce Allah’ın “İnsanı çamurdan bir sülaleden yarattı” (Mu’minun, 23/12) diye beyan buyurduğu ayetin sırrını teyit eden bir durumdur. Zira ilk insanın kararı mekin’de Âdemi zigot olarak yaratılan hücresinin bölünüp çoğalmasıyla başlayan embriyosuna benzer hadisenin bir başka tezahürü ise anne karnında insan embriyosunun geçirmiş olduğu evrelerde tekrarlanmaktadır.  Nitekim çiftlerin bir araya gelip zigot oluşumuyla birlikte şekil ve yapı bakımdan birbirlerine benzeyen yarı anneden yarıda babadan gelen kromozomlar için ‘homolog kromozomlar’ denip bu kromozomlar zigot safhasında birbirlerinin eşi olarak da addedilirler. Zaten Yüce Allah (c.c) “And olsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yaratmışızdır” (Mu’minun, 12) diye beyan buyurduğu ayeti kerimenin sırrınca Âdem (a.s)’ın çamur DNA’sına kodlanan sevgi iksiriyle yeryüzüne indiklerinde Cebel-i Rahme’de Havva anamızla buluştuğu günün kader kaleminde tüm insanlığın zürriyeti yazıldığı anlaşılmakta.  Derken o gün bugündür ilk atamız ve ilk anamızın zürriyetinden gelen tüm erkek ve dişi bireylerin cinsiyet hücrelerinin birleşmesiyle birlikte nur topu bebeklerin kutlu doğum mucizesine şahit oluruz. Hakeza buna eşeyli üreyen tüm canlıların üreme sistemleri de dâhildir. Öyle ki, canlılar Kur’an’ın tabiriyle kendi cinslerinin atalarının suyundan (min el mai) halk olunurken,  biyoloji tabiriyle de zigotlarından halk olunup vücut bulmuşlardır (Enbiya 21/30). Düşünsenize Kur’an’ın ifadesiyle kararı mekin’de bir nutfe halde yaratılıyor olmamız son derece üzerinde düşünülmesi gereken bir mucizevi hadise olduğu gibi hiç kuşkusuz ana rahmine düştüğümüzde ise zigot halden safha safha bölünmeler eşliğinde kan pıhtısına ve ete kemiğe bürünmemizde ap ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken embriyolojik mucizevi bir hadisedir. Kelimenin tam anlamıyla ilk insanın çamurdan yaratıldığı o gün bugündür Âdem’in sülbunden eşrefi mahlûkat ilan edilmiş canlılar olarak doğuvermekteyiz. Bundan daha da öte tüm canlı âlemine duyurulan malumun ilanı bu nur topu doğumumuzun farkına varmamız da çok mühim bir hadisedir.  Zira ilk hamur, ilk maya olarak kendi vücut donanımızı oluşturacak olan hücrelerin bir araya gelip anne karnında belli bir müddet sonra ruh üflenmesiyle birlikte kutlu doğuma doğru yolculuk yapacağımızın bilincine ermiş olmak bizi diğer canlılardan farkımızı ortaya koyan en büyük hadise özelliğimizdir zaten. Hem nasıl yaratılış mucizesi ve doğuş hadisesi bilincine varmış olmayalım ki,  baksanıza Yüce Allah (c.c)   kör, sağır, dilsiz sandığımız hücrelere ruh üfleyip öyle mükemmel yaratılmışız ki,  her bir hücrenin genel yapısına baktığımızda hücre zarı, sitoplazma ve çekirdekten müteşekkil yapılar sayesinde vücut bulup eşrefi mahlûkat olduğumuzu görürüz.

          Malumunuz üreme denen hadise eşeysiz ve eşeyli olmak üzere iki tipte vuku bulup birincisinde tek ata söz konusuyken ikincisinde ise iki farklı ata söz konusudur.  Keza tek atadan üreyen bireyler kalıtım yönünden tek tip olarak tıpa tıp atalarının birer kopyası olarak çoğalırken,  farklı atalardan üreyen bireyler ise yarı anneden yarı babadan gelen özellikleri bünyesinde taşıyaraktan nesilden nesile cins cins, çeşit çeşit kopyalanmış olarak çoğalırlar. Her ne kadar canlıların bir kısmı eşeysiz yoldan bir kısmı eşeyli yoldan çoğalsalar da sonuçta her iki durumda da canlı oluşumlarının temel harcını hücre oluşturduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Çünkü canlının temel taşı hükmünde bu yapı: “hücre zarı, sitoplazma ve nükleus”  üçlü sacayağı üzerine kuruludur. Belli ki bu üçlü sacayağının temelleri üzerine inşa edilecek olan her bir canlı oluşumları denen hadise hücre çoğalmaları, yani mitoz bölünmeler eşliğinde gerçekleşmekte. İşte bu noktada hücre bölünme emaresinin belirmediği tek evre sadece interfaz safhası olup bundan dolayıdır ki mitoz bölünme döngüsü interfaz aşamasının akabinde start almakta. Ta ki hücre içerisinde yeniden ikinci bir interfaz evresi oluşuna dek bu döngü devam ettirilir de. Derken mitoz bölünmeyle o türe özgü kromozom sayısını belli bir sayıda sabit tutmak suretiyle hücre nizamının koruma altına alınması hedeflenmiş olur. Zaten daha önce belirlenmiş hedefler doğrultusunda bölünmeye uğramış her bir hücre ana hücrenin kromozomlarına kodlanmış olarak vücut bulur bile. Öyle ki  “Ol” emri koduyla yüklenmiş olan bu hücreler embriyonal süreçte göç ederekten hedef organa konumlanmasıyla birlikte mitoz bölünme denen çoğalma hadisesinden maksat hâsıl olmuş olur da. Ki, embriyonal süreç Kur’an’da tesviye etmek anlamında ‘sevva’ ibaresine karşılık gelen belirli maksada matuf olarak ete kemiğe bürünecek şekilde hazırlanmış olan bir fiili durumu ortaya koyup ultrasonografi verilere baktığımızda tüm bu embriyonel gelişim ve inşa sürecinde asıl etken maya unsurun hücre bileşenleri olduğunu görürüz. Nitekim canlıların temel taşı hükmünde ki her bir hücre bileşenlerinin kod açılımı ancak embriyonal süreçte kaynağından göç ettiğinde bunun ilk işaret adımı olan bir sonraki gelişme evrelerinde iki yavru hücreye eşit bir şekilde pay edildiğinde kendini gösterecektir zaten. Böylece embriyolojik oluşuma ve kutlu doğuma yönelik tüm hazırlıklar eşliğinde kalıtımla ilgili bilgiler ilk elden bu iki hücreye taksim edilmiş olur da. Şayet hücre çekirdeğinde konumlanmış kromozomlar ikiye bölünüp kendi benzeri kopyalarını üretememiş olsalardı bu durumda canlılıktan hiç söz edemeyecektik.

          Evet, öyle anlaşılıyor ki, canlının hayat bulmasına yönelik çoğalma faaliyeti mitoz bölünmenin metafaz safhasında daha net bir şekilde kendini gün yüzüne çıkarıp öyle işe başlanılmakta. Daha sonrasında ise malum mitozun telofaz safhasında yarıya indirgenme işlemi devreye girecektir. Niye derseniz, bunu bilmeyecek ne var, bikere her şeyden önce telofaz ve anafaz safhasında kromozomlar karşılıklı kutuplarda yer almasıyla birlikte, telofaz sonunda I. mayoz sonlanıp iki yavru hücre oluşsun diyedir elbet. Tabii her şey bunlarla da sınırlı değil,  bunun devamında II. mayoz bölünme aşamaları vardır. Malum bu aşamanın başlangıcında kısa süren bir profaz evresi söz konusuyken bitiminde ise metafaz II evresine geçiş söz konusudur. İşte işin başlangıcı bitimi derken bir bakıyorsun bu arada kromozomlar hücrenin ekvatoral kısmında konaklayıp burada sentromerlerin bölünmesiyle birlikte her biri eş yavru kromatitler şeklinde karşı kutuplara doğru çekilmiş halde kendilerini bulacaklardır. Böylece anafaz II ve telofaza adım atılmış olunur. Belli ki hücre içerisinde cereyan eden her oluşum aşamalarından hedeflenen temel amaç; mayoz bölünme  (redüksiyon bölünme) olayının tam eksiksiz olarak yerine getirilmesi içindir. Çünkü redüksiyon bölünme normal kromozomlu eşeysel hücre içerisinde yer alan somatik hücrelere (vücut hücreleri) göre hem yarı sayıda kromozom özelliği taşımakta hem de dört yeni hücre oluşturmasıyla dikkat çekmektedir. Yani bu demektir ki üreme hücreleri mayoz bölünmeye uğramakla 23 kromozomlu donanıma sahip olması hedeflenip bunun neticesinde birleştiklerinde ise zigot (nutfe)  oluşumu için gerekli olan 46 kromozomlu donanıma kavuşmuş olacaklardır.  İnsan genomunun yaratılışına yönelik erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesi de gerekir zaten. Şöyle ki bu dört ayrı hücrenin her birinin çekirdeğinde dişiden gelen yumurta hücresiyle erkekten gelen sperm hücresine ait eş kromozomların her birinden birer tane bulunmak kaydıyla bir arada bulunduklarında gamet adını alıp böylece birbirlerinin izdivacı gerçekleşir. Derken II. mayozun sonunda 4 adet spermatid, ovum ve 2. kutup cisimciğinin birlikte gerçekleştirdikleri kaynaşma sayesinde ileri ki safhalarda doğacak olan çocuğun profili diyebileceğimiz embriyolojik gelişimine yelken açılmış olunur. Zira her embriyonik gelişme ayrı bir program içermektedir. Şayet bu program bir insan içinse bu süreç anne rahminde çeşitli merhalelerden geçerek 9 ayda yaratılış mucizesi olarak tamamlanıp, en nihayetinde  Her dem yeniden canlar doğar” esprince eşrefi mahlûkat nitelikte nur topu bebek olarak çıkar karşımıza. Kelimenin tam anlamıyla ilk yaratılışımızda bir zamanlar Âdem’in sülalesinin kararı mekinde tesviyesi babında nutfe, alaka, mudga idik,  gün geldi yeryüzüne indikten sonra Âdem ile Havva’nın Arafat’ta buluşmasının akabinde onun sulbünden gelen ete kemiğe bürünmüş halde beşer olduk.  Derken bu fani dünyada konaklayan tüm insanlık geçmişte olduğu gibi gelecek kuşakta da kabre konup mevta oluverecektir. Kıyamet arefesinde ise malum yeniden dirilmek üzere mizan olup ya cehennem yurdunda konaklayıp ebed müddet solacak ya da cennet yurdunda konaklayıp ebed müddet olacaktır. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta bakın ne buyuruyor: “Sonra o nutfeyi yarattık. Derken o alakayı mudğa yarattık. Derken o mudğayı bir takım kemik yarattık. Derken o kemiklere et giydirdik. Sonra ona diğer bir hilkat neş’eti verdik. Bak ne şanlı o Allah, yaratıcıların en güzeli.” (Mü’minun 23/14)

         Peki, Elmalılı’nın mealinde anladığımız kadarıyla tüm bu dönüşüm ve değişimler iyi hoşta, sadece tüm bu dönüşümler insana has bir keyfiyet midir? Hiç kuşkusuz bitki ve hayvanlarında kendine özgü değişim ve dönüşüm evreleri söz konusudur. Bilindiği üzere bitkiler de diğer canlı âlemden farklı olarak kendince benzer fertler oluşturmak için bazı aracı vasıtaları kullanmakta mahir olduklarını tüm cümle âleme ispat etmiş durumdalar. Dolayısıyla onlar için çiçek tozu taşıyan bir böcek veya hafif derinden esen bir rüzgâr bulmak çokta zor olmayacaktır. İşte bu aracılar sayesinde tohum toprakla buluşup yeterli sıcaklık ve nem bulduğunda embriyodaki çimlenme mekanizması harekete geçirilip birtakım hücre bölünmeleri eşliğinde yeryüzü rengârenk yeşile bürünebiliyor. Keza hayvanlar âleminden bölünme konusunda misal verecek olursak en basitinden tatlı su polip'i ikiye ayrıldığında kopan parça hücre bölünmesi geçirmesiyle birlikte yeniden hayata merhaba diyebildiğini görebilmekteyiz. Ayrıca bu durum solucan içinde geçerlidir. Hatta solucanın başını da koparsanız fark etmez, yeniden solucan olarak ortaya çıkabiliyor. Ayrıca hayvan hücrelerinde hücre içerisinde üremenin fitilini ateşleyecek ilk hamle unsur sentrozomlardan gelmekte. Öyle ki sentrozomlar hücrenin üreyip bölüneceği sırada telofaz ve interfaz evrelerine gelen süreçte çoğalarak sayılarını iki katına çıkarırlar da. Böylece çoğalan sentriollerin her biri kutuplara doğru ilerleyip buralarda incecik iğ ipliklerinden oluşan yapıların oluşumda etkin rol oynamayı ihmal etmezler de.  Sentriollerin ikiye bölünmesi tıpkı DNA ikileşmesinde olduğu gibi bir tür sentezleme hadisesi olup çekirdek içerisinde ki genetik kodlar bu çubuklar sayesinde tesirli hale gelmektedir. Bu arada yeni oluşmaya başlayan sentriollerin mikrotubulusları genellikle eski mikrotubuluslardan 100 nm uzaklıkta yer alıp, onlara dik bir konumda bulunurlar.

   Hakeza canlı hücrelerin çekirdeğinde de değişim dönüşüm kopyalanma ve çoğalma işlemleri söz konusudur. Bilindiği üzere nükleolus (çekirdekçik) canlı hücrelerde genetik şifrelerin saklandığı bölüm olarak dikkat çekmektedir.  Büyüklük ve sayıca hücreden hücreye değişiklik gösterip, etrafı koruyucu zarla kaplıdır. Belli ki şifre kodlarının önemine binaen hücre çekirdeği için lazım gelen genetik mekanizmaları bir araya getiren sır  Ol” emriyle yüklenmiş matematik programda gizli. Öyle ki kader programı olarak addedilen çekirdekte ki genetik mekanizma içerisinde göz rengimizden saçımıza, parmak izimizden sesimize kadar her ne ararsan bir dizi bilumum insana ait tüm özellikler kodlanmış durumda. Bu nedenledir ki kod dünyamızın başkanlığını icra den DNA’nın keşfi biyolojik âlemin en büyük hadisesi olarak görülmektedir. Nitekim “Ol” emri doğrultusunda tüm bilgilerle donatılmış olan DNA çift şeritli yapısıyla tıpkı bir fermuar gibi açılmakla aslında protein sentezine yelken açılmış olunmakta.  Böylece DNA’nın protein sentezine yönelik açılan kollarından bir şeridi yedek olarak tutulurken, diğer şeridi ise kendine bir komplamenter (eş) kopya üreterek adeta DNA neslinin devamlılığı sağlanmakta. İşte bu noktada DNA’nın kendi kendini çoğaltması anlamına gelen replikasyon (kopyalama işi) hadisesi fermuarın açılan zincirinde gerçekleşmek suretiyle kader kalemiyle yazılmış programın gereği yerine getirilmiş olur. Derken çekirdekteki kader planı çerçevesinde kodlanmış genetik mekanizma zengin çeşitliliği ile kıyamete kadar sürdürülür de.  Ve yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle beyan buyurur da : “Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği yarandır.” (En’am süresi 95)

  Bilindiği üzere DNA bir dezoksiriboz polimer olup, mRNA ise kendine özgü bir RNA elemanıdır. Hatta ikisi arasındaki en belirgin fark; mRNA’nın fiziki yapısı DNA’ya göre daha dayanıksız olup,  aynı zamanda ömür süresi 240 dakikalık bir zaman dilimiyle sınırlı olmasıdır. Yine de bakmayın siz öyle onun 240 dakikalık ömürle sınırlı olan hayatına,   bu kısa bir süre içerisinde bir bakıyorsun bağrında taşıdığı protein sentezini sağlayan kodlar sayesinde ribozomlar üzerinde aktif olarak hücreyi yönetme ve bilgi kopyalama mahareti söz konusudur. Nasıl ki önemli klasörlerimizi bilgisayar hard diskine ‘kes, kopya ve yapıştır’  metoduyla kaydedip saklarız ya, aynen buna benzer “DNA, RNA ve Ribozom” hattı üzerinde de geçerlilik arz eden işlemlerdir zaten.  Dolayısıyla çekirdekte RNA’nın bir benzeri imal edildiğinden dolayı burada ki tüm faaliyetlerin uzun ömürlü olmasına gerek yoktur. Ki,  tüm bu işlemler için üç çeşit türden RNA molekülü ömrünü bu iş için adayıp bunlar sırasıyla;

   -mRNA(Messenger RNA),

   -tRNA(Taşıyıcı RNA),

   -rRNA(Ribozomal RNA) olarak adından söz ettirirler de.

   İşte sırasıyla burada mRNA’nın hücre içinde rolüne baktığımızda ribozomlar üzerinde yapılacak protein moleküllerin hangi amino asitleri sıralayacağını belirleyecek haber kaynağı konumunda bir molekül olduğunu görürüz. Taşıyıcı RNA ise adına uygun davranıp bilgilerin taşınmasında 20 çeşit tRNA ile hücre içerisinde aktif rol oynamış olur. Belli ki bu iş için çok sayıda tRNA molekülü kendi birinci kutbundaki RNA kodonunu açık tutarak karşı uçtaki amino asidi kendine bağlamak derdindedir. Nitekim amino asidi kendine bağlamasıyla birlikte taşımacılık gibi birçok işlemler gerçekleşmiş olur. Aslında bu bir anlamda dört uçlu tRNA‘nın iki kutbundan biri rRNA ile irtibata geçmesi demek olup diğer uçlardan bir kısmının da başka bir enzimle iletişim kurması anlamında bir taşımacılık sistemi demektir. Şöyle ki; ucu açık duran kodon ribozom içinde bir yere tutunur tutunmaz, buradan geçmesini beklediği mRNA üzerinde kendi kodonunun komplamenteri (eşi) ile bağlantı kurmak üzere beklemeye koyulur. Derken beklenen kodon gelince barkot okuyucusundan geçercesine sıraya dizilip,  diğer ucundaki amino asidi daha önceden sıraya girmiş olan öndeki tRNA’nın amino asidi ile buluşturur. Böylece mRNA kodonu adeta askeri manga sırasına göre dizilmiş haliyle amino asit arasında peptit bağı oluşup tRNA vazifesini yerine getirmekle ilerisinde tekrar görev yapacak şekilde serbest konuma geçer.  Her neyse, Ribozomal RNA (rRNA) ise malum hücre içi ribozomları canlandırmak veya çoğaltmak için gereklidir. Dahası ribozomlar hücre içerisinde kusursuz bir molekülü yıkıcı bir enzime havale edip, akabinde protein molekülü imal etmek için vardır.

Hücre bölünmesinin dışında, DNA molekülünü oluşturan kromatin iplikleri de çekirdek içinde konumlanmış durumdadırlar. Genellikle insan hücresinde bir çekirdek olup,  çekirdeğin içinde ise çekirdekçik (nükleolus) vardır. Nükleolus’un en temel özelliği RNA ve buna bağlı proteinler bakımdan oldukça zengin olmasıdır.  Bu zengin maddeler kromozomlarda sentezlenip,  nükleolusta toplanırlar. Ayrıca nükleolusta ki RNA,  rRNA karakterinde olup, proteinlere ve özellikle histonlara bağlandıktan sonra sitoplâzmaya geçmektedir. Buna mecbur da. Çünkü emir yüksek yerden gelmekte.  Hem kaldı ki ribozomların yapısında  % 50 oranında polipeptit ve çekirdekçik tarafından üretilen özel nükleik asit konumunda rRNA’nın varlığı zaten bu yönde düşünülmesi gereken bir husustur. Nitekim bunların birçoğu mRNA (messenger RNA)  ve magnezyum iyonlarının katalizörlüğünde birleşerek poliribozomları (polizomları) oluşumunu gerçekleştirmek için vardır. Böylece ribozomların aminoasitlerle birlikte protein sentezi nasıl gerçekleştirdiğini bu söz konusu oluşumlar eşliğinde protein sentezi işlemlerinden maksat hâsıl olduğu gibi bu arada başlangıçta DNA tarafından kopya edilen komplamenter bir genden dakikada bir adet mRNA basımı da imal edilmiş olur. Bu durum tıpkı matbaada tek bir kitap formatından istenilen sayıda kitap basımı işleminin gerçekleşmesinin aynısı bir durumdur. Düşünsenize toplu iğnenin ucundan küçük diyebileceğimiz bir hücre yapısı içerisinde imal edilmiş bir adet mRNA’dan 240 adet mRNA basımı gerçekleşebiliyor. Tabii tüm bu işlemler ribozomdan 240 dakikalık bir süreçte geçmek suretiyle gerçekleşmekte. Öyle ki ribozomdan geçildikten sonrada bir bakıyorsun başlangıçta ilk imal edilen mRNA hayata veda edip yerine yenisi eklenmek suretiyle 240 adetten ne bir eksik ne de bir fazla artış kaydetmeksizin mRNA basımı 240 sayıda sabit tutulabiliyor. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya, gözü kulağı olmayan RNA elçisinin tüm matematik profesörlerini hayrette bırakacak bir şekilde kendisine başkanlık eden DNA molekülü hangi sayıda imal etmeyi emretmişse, o şekilde ribozomdan geçerek ürün çıktısını sabit tutup böylece imal işlemlerini tamamlamış olur. Hatta ortada öyle maksimum veya minimum ürün girdi ve çıktısını denkleştiren bir muhasebecilik donanımı da söz konusudur ki, oldu ya genetik kartlardan biri eksik çıktı, bu durumda “aman boş ver, bu kadar muhasip hatadan da bir şey olmaz” babından işi savuşturmaya asla izin verilmez. Bilakis yanlış hesap Bağdat’tan döner misali gerektiğinde tüm protein sentezine yönelik üretim faaliyetler durdurulup sil baştan mRNA ayrıştırılaraktan protein yapımına start verilmiş olur.  Anlaşılan o ki, canlının en küçük temel birimi hücre yapılarında bile popülist uygulamalara geçit yoktur. Bilakis hücre hiyerarşisi muhasebeci hesaplamaların çok üstünde mikro ve makro dengeler üzerine oturtulmuş bir yapı söz konusudur. Zaten hücre içi mikro ve makro organellerin varlık nedeni azami derede hücrenin genetik kodlarına uygun bir şekilde görev ifa etmektir. Derken bu amaç doğrultusunda hücre bölünmesi esnasında DNA başkanlığında genetik bilginin aktarılmasını sağlayacak tüm yürütülen tüm hücre içi faaliyetler RNA elçiliği eşliğinde hiyerarşik bir düzen içerisinde organize edilerekten protein sentezi vuku bulmuş olur. Kelimenin tam anlamıyla protein sentezinin ilk aşaması DNA üzerinden RNA üzerine kopyalanması, ikinci aşamasında RNA barkodu üzerinde genetik bilginin okunma işlemini gerçekleşmesi ve son aşamasında ise barkod okuyucusundan geçen genetik bilgiye uygun aminoasitlerdin birbirine zincirlememe eklenmesiyle nihayet bulur.  

İşte protein sentezine yönelik DNA başkanlığında yürütülen dönüşüm kopyalanma ve çoğalma işlemleri gibi tüm bu yürütülen faaliyetlerin dilinden anlaşılan o ki hücre içi iletişim ağı görünür âlemden daha hassas bir şekilde gerçekleşmekte. Zira insanlarda konuşma neyse hücre içi iletişimi de bir tür konuşma aracı demektir. Aynen hücrelerde kendi hal lisanlarıyla bir şekilde meramlarını dile getirebiliyor. Kim bilir belki de kendi aralarında iletişim hallerine göre ikili ilişkileri düzenleyen bir takım protokol düzenlemeleri de vardır dersek pekte abartmış sayılmayız.

       Velhâsıl-ı kelam;  hücrelerin kendi bünyesi içerisinde geçirmiş oldukları değişim dönüşüm kopyalanma ve çoğalma işlemleri birbirinden kopuk oluşumlar olmayıp bilakis sonsuz ilim ve kudret tecellilerin bir tezahürü olarak canlı oluşumların arka planında işleyen gizli elin şahitlerini ortaya koyan bütünleşmelerdir.  

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/hucre-bolunmesi-varolus-mucizesidir-6187-kose-yazisi