31 Aralık 2022 Cumartesi

GENLER ARASINDA MUCİZEVİ ETKİLEŞİMLER


 

                GENLER ARASINDA MUCİZEVİ ETKİLEŞİMLER

          SELİM GÜRBÜZER

         Kromozomlar üzerindeki genlerin karşılıklı etkileri ile birlikte her canlının adeta mucizevi dokümanı ortaya konulmakta. Öyle ki her canlının karakteristik mucizevi özellikleri genler aracılığıyla belirlenmekte. Böylece genlerin karşılıklı mucizevi etkileşimleri sayesinde herhangi bir bitkinin kökü, gövdesi, dalı ve her ne özelliği varsa tüm ayrıntılarıyla gün yüzüne çıkmakta.   Öyle ya, mademki genlerin mucizevi karşılıklı etkileşimleri sayesinde hemen her canlının karakteristik özelliklerini belirleniyor, o halde gen dünyasında şöyle derinlemesine bir dalalım neler varmış bir görelim:

     Komplementer Genler (Tamamlayıcı genler)

     Bilindiği üzere gen dünyasında bir takım özelliklerin ortaya çıkmasında baskın karakterde bir dominant gende tek başına bir anlam ifade etmez,  bikere her şeyden önce kendi etki özelliğini gösterebilmesi için illa ki eksikliğini giderecek bir tamamlayıcı gene de ihtiyaç vardır. Eğer bir karakterin meydana gelmesinde herhangi bir gen çiftinin etki gücünü diğer bir gen çifti tamamlıyorsa böyle gen çiftlerine komplementer genler (tamamlayıcı) olarak tanımlanır.  Örnek mi? İşte çiçek renk kalıtımı bakımdan kokulu burçak (Lathyrus odoratus) bunun tipik örneğini teşkil eder zaten. Nitekim beyaz çiçek açan 2 kokulu burçak bitkisini çaprazladığımızda kendi özelliklerinin ortaya çıkması için illa ki her iki türünde kendi aralarında karşılıklı etkileşime girmeleri gerekir.  Karakteristik özellikler bakımdan bunlardan biri renksiz bileşiğe karşılık gelen yani rengin ilkel tipi diyebileceğimiz kromojen özellikte bir maddedir. Diğer ikincisi ise, renksiz ön maddeyi renkli hale getiren (okside)  özellikte bir enzim maddesidir. Dolayısıyla Cc (homozigot resesif chromogen ve ee (homozigot resesif enzim) genleri Chromogeni (protein C) erguvani renge dönüştürecek protein enzime sahip olmadıklarından beyaz çiçek açan iki kokulu burçak bitkisinin:

                                            CCee x ccEE şeklinde çaprazlanmasıyla;

                                                   \           

                                      F1 dölü: CcEe (erguvani-mor) şeklinde bir genotip ortaya çıkacaktır.

 

           F1 dölü de kendi içerisinde F2=  F1 x F1 şeklinde çaprazlandığında ise aşağıdaki tabloda yer alan değişik oranlarda genotip bireyler oluşacaktır.

                                             

♂/♀

CE

Ce

cE

ce

CE

CCEE

CCEe

CcEE

CcEe

Ce

CCEe

CCee

CcEe

Ccee

cE

CcEE

CcEe

ccEE

ccEe

ce

CcEe

Ccee

ccEe

ccee

         İşte,  ortaya çıkan bu tablodan da anlaşıldığı üzere beyaz rengin meydana gelmesinde C geni etken rol oynarken, bu arada E geni de beyaz renk maddesinin erguvani haline dönüşmesinde etkin rol oynamakta. Böylece birbirleriyle karşılıklı etkileşimler neticesinde 9/16 erguvani, 7/16 beyaz renkli bireyler teşekkül etmiş olur.

      

        Örnek soru:

        Bir cins silkie tavuk (Habeş tavuk)  ile beyaz wyandotte horozun çaprazlanmasıyla F1 dölü renkli olmaktadır. F2 dölünde ise 9/16 oranında renkli, 7/16 oranında beyaz fertler meydana gelmekte. O halde karşılıklı gen etkileşimleri sonucunda ortaya çıkan belirli oranlarda ki gen dizilimindeki karakteristik özellikleri tablo halinde gösteriniz.

      Cevap:

       Genleri temsilen:

       A-Beyaz rengin meydana gelmesi.

       E-Beyaz rengin renkli duruma dönüşmesi” şeklinde gösterip; Silkie Tavuk(beyaz)  ila Beyaz viandot horozun:

                                         Aaee           x        aaEE şeklinde çaprazlandığında ise

                                                       \           

                                                F1 dölü = AaEe olarak kendini gösterecektir.

 

            F1 dölü de kendi içinde F2=  F1 x F1 şeklinde çaprazlandığında aşağıda tabloda ki gibi 9/16 renkli, 7/16 beyaz renk oranlarında bireyler ortaya çıkacaktır:                                              

 

♂/♀

AE

Ae

aE

ae

AE

AAEE

AAEe

AaEE

AaEe

Ae

AAEe

AAee

AaEe

Aaee

aE

AaEE

AaEe

aaEE

aaEe

ae

AaEe

Aaee

aaEe

aaee

        Yani; F2 dölü = 9:7 oranında kendini gösterecektir.

 

        Supplementer genler (modifikatör genler):

        İki gen çiftinden birinin dominantı genotipte bulunsun veya bulunmasın nicelik olarak etkisini gösterir ki; bu durum supplementer genin varlığına delil teşkil eder. Şöyle ki siyah ve kahverenginin meydana gelmesi için mutlaka C genine ihtiyacı vardır. Nitekim kobaylarda kıl rengi kalıtımını:

   B-Siyah,

      b-kahverengi,

      C-Renk veren gen,

      c-Renksizlik geni (albino gen)” şeklinde harflerle tanımlayıp ccBB genotipli albino bir tavşan ile CCbb çaprazladığında:

 

                                    ccBB              x               CCBb  

                           (albino tavşan)                  (kahverenkli tavşan)

                                                         \           

                                               F1 dölü=CcBb (siyah) olacaktır.

        F1 dölünü de kendi içinde çaprazlanması sonucunda ise normal dihibrid kalıtımda olduğu gibi ortaya çıkacak olan F2 dölleri;

      C-B-9 (siyah),

        ccB-3 (albino),

        C-bb-3 (kahverengi),

        Ccbb-1 (albino)” şeklinde dağılımla birlikte supplementer kalıtım özelliğini gösterecek 9:3:4 oranlarında bir genotip tablo ortaya çıkacaktır.  

       Supplementer genlerin karakteristik özelliklerine örnek teşkil edecek bir başka örnekte siyah veya kahverengi genlerin karşılıklı etkileşimleri sonucunda ortaya çıkacak olan renk bileşimleri için bir yandan  “e” genine ihtiyaç duyulurken, diğer yandan da albinoluğun oluşması içinde resesif allel olarak  “s” genine ihtiyaç duyulur.  Yani her halükarda her iki gende etkisini göstermek için var olacaklardır.  İşte bu noktada her iki pigment geninde karşılıkları etkileşimleri neticesinde belli bir fenotip özelliklerinin ortaya çıkma hadisesi supplementer (modifikatür) gen olarak anlam kazanır. Nitekim bu anlamda kobaylarda kıl rengi tamda bu noktada bunun tipik örneğini teşkil eder. Öyle ki kobaylarda siyah renkli kıl büyük (S)  harfiyle tanımlanan dominant iken, küçük (s)  harfiyle tanımlanan kahverengi kıl ise resesiftir. Hatta temel renksiz maddeyi temsilen melanine (esmer veya siyah) çeviren E harfiyle tanımlanan genin varlığı da söz konusudur.  Böylece söz konusu genleri:

       S-Siyah,

         s-Kahverengi,

         E-Rengin oluşmasını sağlayan enzim maddesi,

         e- albino” şeklinde harflerle tanımlayıp homozigot bireylerle çaprazlandığında;

 

                              eeSS (albino)  x  Eess (kahverenkli kobay)

                                               \           

                                F1= EeSs (heterozigot siyah)  olur.

 

                                 F1 dölünün de kendi içinde çaprazlanmasıyla da aşağıdaki tabloda ki oranlarda 9/16 siyah renkli, 3/16 kahve renkli ve 4/16 albino meydana gelecektir:

                                            F2=  F1 x F1                                           

                                            F2= EeSs x EeSs

 

♂/♀

ES

Es

eS

es

ES

EESS

EESs

EeSS

EeSs

Es

EESs

EEss

EeSs

Eess

eS

EeSS

EeSs

eeSS

eeSs

es

EeSs

Eess

eeSs

eess

        Yani F2= 9:3:4 oranlarda bir genotip tablo ortaya çıkacaktır.

      

     Örnek soru:

      Balta ibikler (bbgg), tek dominant B genin etkisiyle bezelye ibik (Bbgg) olmakta, tek dominant G genin etkisiyle de Gül ibik  (bbGG) şekline bürünmekte. Şayet B ve G genleri bir arada bulunursa Ceviz ibik ( BbG-, BBGG Bbg- ) şeklinde bir özellik gösterecektir.  F2 dölünde karşılıklı etkileşimler sonucu oluşan resesif haldeki (bg) ise balta ibik (bbgg)   olarak kendini gösterecektir. İşte bu bilgilerden hareketle gül ibik ve bezelye ibik bireylerin çaprazlanmasıyla birlikte F1 dölün de ceviz ibik ortaya çıkmakta olup, F2 dölünde  ise 9 ceviz ibik, 3 gül ibik,  3 bezelye,  1 balta ibik genotip özelliğine haiz bireyler oluşacaktır.  O halde ortaya çıkacak olan bu mucizevi çeşitlilik içerisinde her bir genotip özelliğe haiz bireyleri tablo halinde gösteriniz.

          Cevap:

                             ♀ Gül ibik                x              Bezelye ibik ♂

                                 bbGG                   x                 BBgg

                                                            \           

                                                F1= BbGg (Ceviz ibik)

        

        F1 dölünün de kendi içinde çaprazlanmasında aşağıdaki tabloda ki oranlarda 9/16 G-B-(Ceviz), 3/16 G-bb (Gül), 3/16 gg-B- (Bezelye), 1/16 ggbb (balta) meydana gelir.

                                                 F2=  F1 x F1

 

♂/♀

BG

Bg

bG

bg

BG

BBGG

BBgg

BbGG

BbGg

Bg

BBGg

Bbgg

BbGg

Bbgg

bG

BbGG

BbGg

bbGG

bbGg

bg

BbGg

Bbgg

bbGg

bbgg

      Yani F2= 9:3:3:1 oranlarda genotip özelliklere haiz bir tablo ortaya çıkar.

    

    Örnek Soru:

    Bir siyah fare ile bir albino fare çaprazlanmasıyla birlikte F1 dölü renkli olmaktadır. F2 dölünde oranlar ise 9/16 gri, 3/16 siyah ve 4/16 albino tarzında dağılım göstermektedir. Söz konusu bu çaprazlamayı sembolik formüller eşliğinde tablo halinde gösteriniz.

    Cevap:

  “ S-Siyah,

     s-Albino,

     E-renklendirme enzim maddesi” şeklinde harflerle tanımlayıp çaprazladığımızda;

   

                                ♂ Ssee genotipli siyah  x  ssEE albino♀

                                                                 \           

                                                         F1= SsEe (gri) olur

                                   (S ve e renkleri bir arada olduğu için renklidir)

 

           F1 dölünün kendi içinde çaprazladığımızda aşağıdaki tabloda gösterdiğimiz 9/16 S-E- gri renkli, 3/16 S-ee siyah ve 4/16 ssee, ssE- albino oranlarda birey özellikleri meydana gelir:

                                            F2=  F1 x F1

                                            F2= EeSs x EeSs

 

♂/♀

SE

Se

sE

se

SE

SSEE

SSEe

SsEE

SsEe

Se

SSEe

SSee

SsEe

Ssee

sE

SsEE

SsEe

ssEE

ssEe

se

SsEe

Ssee

ssEe

ssee

       Yani F2= 9:3:4 oranlarda bir genotip tablo dokümanı ortaya çıkar.      

     

      Engelleyici genler:

      Bazı dominant genler diğer bazı dominant genleri fenotipte etkilerini göstermelerini engellerler. Nitekim tavuklardaki renk durumlarını:

    C-Renk meydana getiren gen (beyaz)

      c-albino meydana getiren gen.

      E-Renk meydana getiren geni engelleyen gen.

      e-renk meydana getiren geni engellemeyen gen” gibi harflerle simgeleştirip çaprazladığımızda:

 

                             CCEE ♀                     x             ♂ ccee

                    (beyaz ligorin tavuk)                       (viandot horoz)

                                                      \           

                                                   F1 dölü: CcEe (Beyaz) olur

                       F2 dölü ise;

                       C-E–9(Beyaz)

                       C-ee–3(Beyaz)

                       CcE–3(Renkli)

                       ccE–3(Beyaz)

                       ccee–1(Beyaz) şeklinde dağılım gösterip,  buradaki engelleyici genin fenotipik açılımı 13:3 oranlarda bir genotip tablo ortaya çıkacaktır.  Öyle anlaşılıyor ki, bir kısım dominant genler diğer bazı dominant genlerin fenotip etki göstermelerini engelleyebiliyor. İşte bu nedenledir ki böylesi genlere engelleyici genler denmektedir.

      

      Örnek soru:

      EERR genotipe sahip bir bitki ile eerr genotipine sahip olan bir bitkinin çaprazlanmasında F1 dölü beyaz renkli olmaktadır. Böylece F2' de oluşan fert oranları 3/16 beyaz, 3/16 siyah ve 3/16 kırmızı şeklinde olmaktadır. O halde bu söz konusu çaprazlamayı harflerle simgeleştirip tablo halinde gösteriniz.

        Cevap:

       R-Kırmızı çiçeklerde.

       r-Beyaz.

       E- R genin etkisini engelleyen gen (dolayısıyla çiçek beyaz olur.)

   

                                                   EERR   x    eerr

                                                       \           

                                         F1: EeRr beyaz renkli olur.

         F1 dölü de kendi içinde çaprazlandığında aşağıda gösterilen tablodaki gibi 9/16 beyaz, 3/16 beyaz ve 1/16 beyaz (13/16 beyaz), 3/16 kırmızı (Kırmızının oluşması için E genini olmadığından kırmızı renk etkisi gösterir.) oranlarda mucizevi karakteristik özellikler elde edilecektir.                        

                                           F2:  F1 x F1

                                            F2: EeSs x EeSs

 

♂/♀

ER

Er

eR

er

ER

EERR

EERr

EeRR

EeRr

Er

EERr

EErr

EeRR

Eerr

eR

EeRR

EeRr

eeRR

eeRr

er

EeRr

Eerr

eeRr

eerr

       Yani F2= 13:3 oranı bulunur.

 

       Örnek soru: Beyaz bir legorn tavuk, beyaz bir wyandotte horozla çapaklandırılması sonucunda F1 beyaz renkli olup F2 dölünde ise 13 beyaz renk oluşmaktadır. Bu durumu genotipik sembollerle gösterip tablo halinde formüle ediniz.

      Cevap:

      C-renk meydana getiren gen.

      c-albino meydana getiren gen.

      E-renk meydana getiren gen (C) engel gen

      e-engellemeyen gen.

      Mademki renkli fertler F2' de bulunmalıdır. O halde C geni ait olduğu genotipin birinde dişi veya erkekte de bulunmalıdır. Fakat burada bizatihi genotipin kendisi beyaz olduğuna göre onu engelleyen E genine ihtiyaç vardır. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda E geni C’nin yanında baskın halde (CCEE) bulunmakta olup beyaz olarak tanımlanacaktır.  F2 dölünün sonucunda oluşacak olan resesif genotip fertler ise ccee formülü ile gösterilip beyaz rengi baskılamalarıyla birlikte renkli wyandotte olarak ortaya çıkacaklardır. Yani bu durumu aşağıdaki şekliyle çaprazladığımızda:

                                    ♀ CCEE(legor)  x  ccee (wyandotte)♂

                                                       \           

                                   F1 dölü; CcEe (beyaz) olurken,

       F1 dölünün kendi içinde çaprazlanmasıyla da aşağıdaki tabloda gösterildiği şekliyle F2 dölleri 13/16 beyaz (9/16 C-E- beyaz, 3/16 CCE-beyaz, 1/16 ccee-beyaz), 3/16 C-ee renkli oranlarda genotip bireyler ortaya çıkacaktır: 

 

                                                

♂/♀

CE

Ce

cE

ce

CE

CCEE

CCEe

CcEE

CcEe

Ce

CCEe

CCee

CcEe

Ccee

cE

CcEE

CcEe

ccEE

ccEe

ce

CcEe

Ccee

ccEe

ccee

 

      Örnek soru:

     Allium cepha (soğan) bitkisinde soğanın renkli olmasını dominant (C) belirlerken,  renksizliği de resesif halde homozigot allel (c) geni belirlemekte.  Böylece bu noktada (R) geni (C)  geninin mevcudiyetinde soğan kırmız renk alırken, (r) geni ise sarı olmasına yol açar. İşte bu bilgilerden hareketle kırmızı ve sarı soğanların çaprazlamasında elde edilecek tohumlar ekildiklerinde meydana gelecek olan bitkilerden kırmızı, sarı ve renksiz özellikler meydana gelip bu özelliklerin hangi oranlarda teşekkül edeceğini tablo halde gösteriniz.

        Cevap:

         C-renkli.

         c-sarı,

         CR-kırmızı

         Cr-sarı

                                       CcRr(kırmızı)   x   Ccrr (sarı) ♀

                                                        \           

                                  C-R-             C-rr                      ccrr

                               Kırmızı             Sarı                  renksiz

 

                                       Böylece F1 dölünde; CcRrx Ccrr →C- r =Cr

                                                                                           →c-r = cr

                            

♂/♀

Cr

cr

CR

CCRr

CcRr

Cr

CCrr

Ccrr

cR

CcRr

ccRr

cr

Ccrr

ccrr

       Böylece tablodaki gibi; 3/8 kırmızı, 3/8 sarı, 2/8 beyaz renkli oranlar meydana gelir.

        Poligenik genler:

        Bu tip genleri yine harf sembollerle gösterecek olursak;

         a-Etkisi kümülatif olmayan polimerik genler.

         b-Etkisi kümülatif olan polimerik genler.

         c-Epistat ve Hipostatik genler.

        d-Multipl allel (çok allellik) şeklinde kategorize edilip aşağıdaki örnekte olduğu gibi şu şekilde çaprazlamaya tabii tutulurlar:

         Örnek-

                  KKPP (Kırmızı boynuzsuz)               x                 KkPp (Beyaz boynuzlu sinek)

                                                                \           

                                                                 KkPp

                                               F1=Demir kırı boynuzsuz olur.

         Görüldüğü gibi bir gen çiftinin yarı dominant diğer gen çiftinin tam dominant olduğu dihibrid kalıtımda F2’dölünde ise normal dihibrid kalıtımdan farklı olarak fenotipik açılım orantısı aşağıdaki tabloda gösterildiği üzere de 3:6:1:2:3:1 oranlarda bireyler olarak kendini gösterecektir:

 

 

 

 

AB

Ab

aB

ab

AB

AABB

AABb

AaBb

Aabb

Ab

AABb

AAbb

AaBB

Aabb

aB

AaBB

AaBb

aaBB

aaBb

ab

AaBb

Aabb

aaBb

aabb

 

        Burada dihibrid kalıtımın 16 fertten 9’unda her iki gen dominant olup, 3’ünde genlerden birincisi dominant diğeri resesif homozigottur.  Bir diğer 3’ünde genlerden ikincisi dominant birincisi resesif homozigot şeklindedir. Tabloya bakıldığında sadece 16 fertten birinde hepsi resesif homozigot olmaktadır. İşte tüm bu poligenik kalıtım örneklerinden öyle anlaşılıyor ki farklı allel çiftlerine ait iki veya daha fazla dominant genin aynı fenotip karakter üzerinde birbirine benzer şekilde etkilenip dizilmesine polimeri olarak addedilirken, bu tip genlere de polimerik genler olarak addedilirler. Nitekim Cruciferae familyasına ait olan Capsella bursa-pastoris (üçgen meyveli çobançantası) ve bir diğer oval meyve türleri bunun tipik örneklerini teşkil eder.  Bu arada unutmayalım ki polimerik genler üzerinde bir tek genin etkisiyle birçok genin aynı etki üzerinde bulunmasına kümülatif olmayan polimeri olarak addedilirler.

        Örnek soru:  Üçgen şekilli meyveli bitkilerle oval şekilli bitkilerin çaprazlanmasıyla F1  üçgen şekilli olmaktadır.  F2 dölü ise 1/16 oval ve 5/16 üçgen şeklinde sıralanır. O halde çaprazlamaları genetik formüllerle gösteriniz. (Not: Dominant genlerden biri veya ikisi homozigot veya üçgen şeklinde meyvelerin gelmesine sebep olur. Yani bir tek T genin etkisi ne ise 4 T geni de aynıdır.)

       Cevap:

              T1T1T2T2 (Capsella bursa pastoris)  x   t1t1t2t2  (Capsella haegeri)

                                                                   \                  

                                             F1 dölünde; T1t1T2t2 (üçgen) olur.

 

                        F1 dölünün de kendi içinde çaprazlanmasıyla da;

                                                            F2 dölü:  F1 x F1 olup;

 

                  ♂/♀

T1T2

T1t2

t2T2

t1t2

T1T2

T1T1T2T2

T1T1 T2t2

T1t2T2T2

T1t1T2t2

T1t2

T1T1T2t2

T1T1 t2t2

T1t2T2t2

T1t1t2t2

t2T2

T1t2T2T2

T1t2T2t2

t2t2 T2T2

t2 t1T2 t2

t1t2

T1t1T2t2

T1t1t2t2

t1t2T1t2

t1t1 t2t2

       Böylece tabloda görüldüğü üzere F2 dölü: 15/16 üçgen, 1/16 oval şekil oranlarda genotipler ortaya çıkar.

 

      Örnek soru:

      Her iki gen çifti de homozigot olan kırmızı çiçekli bir bitki ile beyaz çiçekli bir bitki çaprazladığımızda F1 kırmızı olmaktadır. F2 ise 15/16 kırmızı, 1/16 beyaz olur.  O halde söz konusu çaprazlamayı formüllerle gösteriniz.

         Cevap:

 

                   K1k1K2K2 (Capsella bursa pastoris)  x  k1k1k2k2  (Capsella haegeri)

                                                                        \           

                                                         F1 dölü: K1k1K2k2 (üçgen) olur.

 

                           F1 dölünün kendi içinde çaprazlanmasıyla da;

                                        F2 dölü:  F1 x F1 olup;

            Böylece; F2= 15/16 kırmızı, 1/16 beyaz k1k1 k2k2 meydana gelir.

 

              Etkisi kümülatif olan polimerik genler

         Aynı özellikler üzerine birbirine katılacak şekilde etki yapan çok sayıda bağımsız gen çiftine kumulatif polimeri denmektedir. Yani dominant genlerin etkisi birbirine eklenmektedir. Nitekim insanlarda ki cilt rengi ile meyve büyüklüğü bunun tipik örneklerini teşkil eder.

 

       Örnek soru:

      Tamamen kırmızı tane veren bir buğday bitkisi ile beyaz taneli buğday bitkisini çaprazlandırırsak F1 orta pembeli buğday bitkisini verecektir. F2= 1/64 kırmızı,  1/64 beyaz olup,  yani 62/64 oranında değişik kombinezon meydana getirecektir. O halde bu durumu genetik formüllerle izah ediniz. (Not- Buğdayda kırmızı rengi üç çeşit (ABC) genleri, beyaz rengi ise üç çeşit  (abc) genleri meydana getirir. Buna göre homozigot kırmızı taneli buğday bitkisi AABBCC genotipin de olup, buna göre homozigot beyaz buğday taneli bitkisi aabbcc genotipindedir.)

           Cevap:

 

                                               AABBCC   x   aabbcc

                                                          \             

                                                      F1= AaBbCc

        

                            F1 dölünün çaprazlanmasında;

                                            F2=  F1 x F1

      Böylece;

      1/64 AABBCC kırmızı

      1/64 aabbcc beyaz

      6/64 AABBCc koyu pembe

      15/64 AABBcc açık pembe

      20/64 AABbcc pembe

      6/64 Aabbcc çok açık pembe tarzında oranlamalar meydana gelir.

      Görüldüğü üzere kırmızı renk geni bir bitkide ne kadar çok sayıda toplanmış ise bitkinin taneleri o kadar koyu, ne kadar az sayıda ise o kadar açık olmaktadır. Derken renk gruplarının orantı sayısı 1:6:15:20:15:6:1 olarak belirlenir.

    

      Örnek soru:

      Biri beyaz, diğeri zenci olan iki ferdin evlenmesinde F1 dölü ana baba arasında ortak bir renk (melez) meydana gelmektedir. O halde F2 dölünde yer alan çocukların ten renklerinin oranı nedir? (Not:  İnsanlarda cilt rengi kumulatif iki gen çiftine dayanır (Buğdayda üç gen çiftine). Homozigot dominant halde bulunmaları en koyu rengi  (zenci), homozigot resesif halde en açık rengi (beyaz) verir).

        Cevap:

                 

                                        ♀aann(beyaz)  x  AANN(zenci) ♂

                                                           \           

                                                       F1= AaNn(Esmer) olur.

        

                                        F1 dölünün çaprazlanmasında;    

                                                      F2=  F1 x F1

      1/16 AANN zenci

      4/16 AANn koyu esmer

      6/16 AaNn esmer

      4/16 Aann açık esmer

      1/16 aann beyaz şeklinde tezahür eder.

    Etkisi kümülatif (katlanmış) olmayan polimerik genler

  Bazı bitkilerde kırmızı çiçek rengi alleli olmayan dominant genler tarafından meydana getirilir. Bu genler K1 ve K2 şeklinde gösterilir. Bu genler isterse 4 tane dominant olsun her daim renk kırmızı olacaktır.  Rengin beyaz olması ancak genlerin homozigot resesif olmasına bağlı gerçekleşir.

 Dominant genlerin etkisi birbirine eklenmemektedir. Dolayısıyla 4, 2, 3 ve 1 genin dizilimiyle birlikte kırmızı renk derecesi değişmemektedir. Nitekim her iki gen çifti de homozigot olan kırmızı çiçekli bir bitki ile beyaz çiçekli bir bitkiyi çaprazladığımızda;

 

                       (kırmızı) K1 K1 K2 K2              X         k1 k1 k2 k2 (beyaz)

                                                             \           

                                                    F1=  K1 k1 K2 k2 olur.                                      

                                                      F1 x F1 çaprazlamasında ise normal dihibrid kalıtımda olduğu gibi:

        K1 - K1= 9├  kırmızı 

        K1 – K2 k2 = 3 kırmızı

        k1 k1 K2 - = 3 kırmızı                          

            k1 k1 k2 k2   = 1beyaz” şeklinde tezahür edecektir.  O halde bu durumda etkisi kumulatif olmayan polimerik genler kalıtımda fenotipik oranı 15: 1 olarak ortaya çıkar.

          Etkisi kümülatif(birikmiş) olan polimerik genler(Kantitatif kalıtım–multipli faktörler)

          Aynı özellik üzerine aynı yönde birbirine katılacak şekilde etki yapan çok sayıda bağımsız gen çiftine etkisi kümülatif olan polimerik gen denmektedir. Örnek: insanlardaki boy, vücut iriliği, zekâ seviyesi, deri rengi bu kabildendir. Hatta bitkilerdeki meyve büyüklüğü, hayvanlarda ki süt verimi, yumurta verimi gibi özelliklerde böyledir.

         Epistatik ve hipostatik genler:

        Aynı özellik üzerine farklı şekilde etki eden aleli olmayan dominant genlerden birinin kendi etkisinin fenotipte göstermesine veya diğerinin etkisini örtmesine epistase, etkisi görülen gene epistat gen, etkisi örtülen gene ise hipostat gen denir.

        Örnek: Yulaf bitkilerde gri ve siyan tohumlar vardır. Çaprazladığımızda;

        S=Siyah(epistat)

        G=Gri(hipostat)

                                  SSgg(Siyah)          x             ssGG

                                                           \           

                                          F1:  SsGg (Siyah)

 

                                         F1 x F1 çaprazlaması sonucunda ise;

                                         S-G-:9  (siyah)

                                         S-gg: 3 (siyah)

                                         ssG-: 3 (gri)

                                         ssgg: 1 (beyaz) şeklinde sahne alıp,  buradaki fenotipik açılım orantısı 12:3:1 şeklinde tezahür eder.  

      Pleiotropik gen

      Bilindiği üzere tek bir genin birden fazla fenotipik özelliği etkileyen genin adıdır pleiotripik gen.  Öyle ki insanın kol ve bacaklarının anormal bir halde uzamasında ve göz merceğinin anormal şekilde yer değiştirip sağa sola kaymasında olduğu gibide fenotipik bir etkiye sahiptir. Hatta pleiotropik gen latel etkiye de sahiptir dersek yeridir.  Hele ki A grubu bireylerin mide kansere daha çok yatkın oldukları, 0 grubu bireylerinde daha çok bağırsak kanserine yatkın olduklarını düşündüğümüzde pleiotropi genin latel etkisinin de olabileceğini düşünmemiz kaçınılmazdır. Hem kaldı ki pleiotropinin etkilerini bir başka örneklerine baktığımızda aşağıdaki iği örneklerde olduğu gibi bir takım etkilerle karşılaşmamız an meselesidir diyebiliriz:

       Örnek I: Farelerdeki sarı renk geni hem sarı rengin teşekkülüne meydan vermez,  hem de yaşama kabiliyetlerini kontrol etmez. Hatta embriyo haldeyken öldürücü etki yapmaktadır.

       Örnek II: Aquilegia vulgaris bitkisine sirayet eden hasar verici bir gen yapraklarda antokyan pigment teşekkülüne,  çiçeklerde kırmızılık, gövdenin yüksek olmasına,  testanın berrak, endospermin koyu ve tohum da ağırlığının artmasına neden olmaktadır.

        Örnek III: İnsanda kolların, bacakların ve parmakların uzun olmasına sebep olan dominant bir gen aynı zamanda göz kısmın merceğinde anormallik meydana getirmektedir. Dolayısıyla göz merceği yerinde olmayıp yer değiştirmesi söz konusudur.  Bu duruma Tıp dilinde Ectopia lentis denmektedir.

       Örnek IV: Kan grubu genleri de pleiotrop etkiye sahiptir. Mesela A grubu fertler mide kanserine, 0 grubu ise deudenum kanserine yatkındırlar.

       Örnek V: Domuzda bir resesif gen homozigot halde hem kulakların yarım hem de arka ayaklarda anormalliğe sebebiyet vermektedir.

       Çok sayıda alleller (Multiple allel veya katallellik)

       Her genin normalde tek bir alleli vardır. Fakat multiple genler birden fazla allele sahip olabiliyor. Mesela  A geninin a1, a2, a3....an  şeklinde  olduğu bir dizi  çoklu  allel seriliği ortaya koyması bunun tipik örneğini teşkil eder.

       Allel genler

       Homolog kromozomların karşılıklı ve aynı lokuslarında yer alan aynı karakteristik yapı üzerinde farklı şekilde hareket eden genlerdir. Örneğin bezelye tohumu homozigot sarı olabileceği gibi heterozigot sarı veya homozigot yeşil tohum rengi veren genetik özelliklere de sahip olabiliyor. Hatta alel genler   mutasyona uğradıklarında   çok sayıda Aa, A, a, A1, a1a2, a2a3.....a5a6 olduğu gibi alternatif allel oluşumlarını tetikleyebiliyor. Bilindiği üzere bütün multiple aleller her bir oğul döller (yavrular) için karakteristik bakımdan bir çift allel içerip böylece F2 dölü etkisini 3:1 oranında kendin göstermiş olur.

     Multiple allel genler

     İnsanlarda göz rengi, cilt rengi, saçın rengi,  düz veya kıvrık durumlarında olduğu gibi yine aynı karakteri oluşturan ikiden daha fazla kan grubu çeşitlemesi durumu multiple allel genler olarak karşılık bulur. Nitekim kan gurubu faktörlerinin çeşitlenmesinde Karl Landsteiner 1901 yılında ABO kan grubu sistemini keşfeden ilk isimdir. Derken Rh pozitif (+)  ve rh negatif (-) faktörleri de buna dâhil edildiğinde M, N ve MN grub faktörleriyle birlikte ortada tam manasıyla topyekûn bir multiple alellik gerçeği ile yüzleşmiş olunur. Madem ortada kan grubunu belirleyici ortada pek çok alellik arz eden grup faktörlük bir durum söz konusu, o halde kan grubu tayinine esas teşkil eden ana özelliklere bir göz atmakta fayda vardır elbet:

    -  Kan grubu ana unsurlarını A, B, 0, AB oluşturur,

    -  Kan grubu Rh föktörünü Rh+ ve rh- oluşturur,

    - İnsanlarda alt grup diyebileceğimiz M, N, MN kan grubu unsurların varlığı da söz konusudur, 

    - A grubunun alyuvarlarında A kan grubu özelliği veren A aglutinojen (A antijeni) mevcut olup serumunda ise B-aglütinin  (β-antikoru) vardır.

   - B grubunun alyuvarlarında B-aglutinojeni (B-antijen) var olup, serumunda ise A aglütinini (α-antikoru) bulunur.

    -AB grubunun alyuvarlarında hem A hem de B aglutinojeni (A, B antijeni) mevcut olup, serumunda ise aglütinin (antikor) yoktur.

    -0 grubunun alyuvarlarında antijen yoktur, ama serumunda α ve β aglütininleri (antikorlar) vardır.  Nitekim bu özelliğinden dolayıdır ki 0 grubu herkese kan verebiliyor. Fakat 0 grubu olanlar ancak kendisi gibi 0 olan kimseden kan alabilmekte.

    - A grubu olan A ve AB grubu kimselere kan verip sadece 0 olanlardan kan alabilir.

    - B gurubu B ve AB olanlara kan verip 0 ve B kan gruplarından kan alabilir.

   - AB grubu AB olanlara verip A, B, AB ve 0 tüm grup faktörlerinden kan alabilirler. Yine de her şeye rağmen en iyi kan transferi aynı kan grupları arasında yapılacak olan kan aktarımıdır.

    Bu arada kan grubu özelliklerini tablo halinde şu şekilde gösterebiliriz de:

   

Kan Grupları

A

B

AB

0

Aglutinojen(antijen) alyuvarlarda

A

B

A, B

-

Aglütinin (antikor) serumda

β

α

    -

α -β

           Şekil-1 Kan gruplarında antijen antikor ilişkilerini gösteren tablo.

AB

AB

         \

AA                BB

\                    

 

0

         Şekil-2 Kim kime kan verir ya da kim kimden kan alabilirliğini gösteren çizgi tablosu.

 

       Örnek soru:

       Bir çocuğun annesinin babası A kan grubundan, diğer bütün ebeveynleri ise 0 kan grubundadır. Bu durumda çocuğun grubu ne olabilir?

       Cevap:

       Önce kan gurubu durumlarını:

       “ii-0 gurubu (çekinik gen),

       IA -A kan grubu Baskın gen)” şeklinde harflerle simgeleştirip aşağıdaki şekliyle çaprazladığımızda:

 

                           (diğer ebeveynler) ii ┬ ii                ♂ ii ┬ IAIA, IAi (annesinin babası)                              

♂ _______  IA i ♀

ii               ii

0   ii

IAi (A kan grubu) meydana gelir.

       a-)Annenin kan grubunu bulmak için de, hem annesinin ve hem babasının kan gruplarını çaprazladığımızda aşağıdaki tabloda gösterilen sonuç ortaya çıkar:

               

                                IAIA veya IA i                     x                     ii

 

                         

♀♀/♂♂

i

IA

IA i

i

ii

 

         b-)Babanın hem annesi hem de babası sıfır olduğunda ise ortaya çıkacak olan kan gurubu sıfır (ii)  olur. Bu arada babanın kan gruplarını çaprazladığımızda ise aşağıdaki tabloda gösterilen sonuç ortaya çıkar:

 

 

IA

i

i

IA i

ii

 

         Yani sonuç: IA i, ii olur.

          Velhasıl-ı kelam, yukarıda örneklerden de anlaşıldığı üzere genlerin karşılıklı mucizevi etkileşimleri demek “ O gökleri, o yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu O’nun ayetlerindendir. Hakikat bunlarda âlimler için elbette ki ibretler vardır  (Rûm Suresi, 22)  ayeti kerimenin mana ve ruhuna uygun çeşitliliğin ta kendisi bir renklilik zenginliğidir bu.   

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/genler_arasinda_mucizevi_etkilesimler-6317.html

18 Aralık 2022 Pazar

BİYOMOLEKÜLER NİZAM-I ÂLEM


 

                 BİYOMOLEKÜLER NİZAM-I ÂLEM

         SELİM GÜRBÜZER

        Biyomoleküler hayatın temelini aşağıdan yukarıya ok işaretleriyle bir tablo halinde gösterecek olursak temelini başlangıç maddeleri oluşturup, binasını ise hücre yapısının oluşturduğunu görürüz. Şöyle ki; biyomolekül yapıların hücre boyutuna geliş hali tablo halde temelden tavana şöyle nizam bulur da:

                                                             HÜCRE

                                                                

Organeler

·       Nükleus

·       Mitokondri

·       Kloroplast

 

Supra molekül topluluğu parça ağırlıkları 106–109

                                 

·       Enzim kompleksleri

·       Ribozomlar

·       Kontraktil sistemler

 

Makro moleküler mol ağırlıklar 103-109

                           

·       Nükleik asitler

·       Proteinler

·       Polisakkaritler

·       Lipitler

 

Yapı taşları mol ağırlığı 50-250

                       

  • Mononükleotitler

       

Aminoasitler

        

Monosakkaritler

       

Yağ asitleri

Gliserol

 

Ara Bileşikler mol ağırlığı 50-250

                 

  • Riboz
  • Karbonil fosfat

           

Alfa keto asitler

              

  • Fosfo
  • Provat
  • Malat

    

Asetat

Malonat

 

Litosferde başlangıç maddeleri mol ağırlığı 18-44

         

                                                 

·            CO2

·       H2O

·             N2

          

      İşte yukarıda tablo halinde gösterdiğimiz biyomoleküler yapılardan hücre boyutuna aşma aşama gerçekleşen oluşumlardan anlaşılan o ki,  aslında makro ve mikro yönüyle fiziki âlemdeki tüm hadiselerin arka planında yaratıcı gücün mutlak faili, hiç şüphe yoktur ki Yüce Allah’tan başkası değildir. İşte bu tabloda yaratıcı gücün varlığın bizatihi kudret sahibi Yüce Allah olduğunun bilincinden hareketle şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; hayat sadece makro âlemden ibaret değildir elbet. Çünkü makro âlemde cereyan hadiselerin birçoğu mikro âlemin temelleri üzerine kuruludur. Düşünsenize mikro âlemde spermanın yumurta hücresiyle birleşip makro düzeyde bir yaratığa dönüşmesi iri ve diri olmamızın temellerimizin Kur’an’ın ifadesiyle mikro düzeyde bir damlacık sudan yaratılış üzerine kurulu olduğunu göstermektedir. Dahası yaratılışa makro boyuttan mikro boyuta bir bütün olarak baktığımızda aslında canlı varlıkların özünde bir takım biyomoleküllerden meydana gelen proteinlerin varlığını görürüz. Öyle ki canlıların büyümeleri, üremeleri ve kalıtım özelliklerinin nesilden nesile taşınması kahır ekseriyetle protein ihtiva eden maddelerin aracılığı ile vuku bulmakta. Böylece bu noktada mesela insanın vücudu, yüz siması, konuşması,  fiziki yapısı, akıl ve ruhi melekeleri, hissiyatı,  hareket kabiliyetleri bir bütün olarak düşündüğümüzde bu durum bize başlangıçta mikro düzeydeki şuursuz sebeplerin makro düzeyde şuurlu yaratığa dönüştüğü fikrini vermektedir hep. Nitekim şuursuz sebep aracıların başında enzimler,  bir kısım hormonlar ve antikor gibi birçok protein yapıda metabolit moleküle yapılar gelmektedir. Dolayısıyla proteinlerin biyolojik hayatta yürüttükleri fonksiyonel faaliyetleri arasında en önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

         -Enzimatik katalizleme,

    -Taşıma ve depolama,

    -Metabolik faaliyetler,

    -Bağışıklık,

    -Sinir uyarıların üretimi ve iletimi,

    -Hormonal faaliyetler,

    -Büyüme ve farklılaşmanın kontrolü vs.

         İşte yukarıda madde madde sıraladığımız şuursuz sandığımız bu söz konusu sebepler zincirine eşlik eden tüm biyomoleküler unsurlardan anlaşılan o ki, bunlar üzerinde ne tabiatın ne de tesadüf eseri denen rastlantısal baskılama unsurların yakından uzaktan hiç bir alakası yoktur diyebiliriz. Şayet sebep teşkil edecek başlatıcı ve tetikleyici bir etken unsurdan bahsedeceksek bu ancak ve ancak yaratılış kodlarımıza kodlanmış bir takım enzim ve enzim bileşenlerinin etkisiyle mümkün olmakta.  Nitekim kimyasal reaksiyonların hemen hepsi tesadüfi oluşumlara mahal bırakmayacak bir şekilde adına   enzim’ denen protein yapılı biyomoleküller sayesinde katalizlenmektedir. Yine bir başka biyomoleküllerden kanda oksijenin transportu hemoglobin ile gerçekleşirken, aynı fonksiyona benzer bir işlem kas içerisindeki demir ve oksijen bağlayıcı miyoglobin proteini tarafından gerçekleşmekte. Yetmedi kanda demir  (Fe) elementi transferrin glikoprotein tarafından taşınırken, diğer yandan hücre içi karaciğerde ferritin denen bir başka protein kompleksiyle depolama faaliyeti sergilenmekte. Mesela yine bir başka kas kasılması denen hadisede iki çeşit lif yapısında proteinlerin kayma hareketiyle gerçekleşip, deri ve kemik gibi dokuların gerilmeye dayanıklılığı fibröz protein denen kollagenin varlığı sayesinde gerçekleştiğini görmekteyiz. Bu yüzden karbonhidrat metabolizmasında ara ürün olarak tespit edilmiş olan kemik dokusunun tahrip olduğu anlamına gelen dejenere ürüne osteoliz denmektedir. Bu arada kas içerisinde gerçekleşen birçok çok özellikli uyarılara karşı sinir hücrelerinin cevabı, reseptör proteinler aracılığıyla olmaktadır. Mesela bu anlamda bir görme proteini olan rodopsin,  loş ışıkta çalışan ve siyah-beyaz görmeyi sağlayan retinal çubuk hücreler ışığı elektronlara dönüştürecek tipik bir fotoreseptör protein özellikte misyonu yüklenmişlerdir.  

       Bilindiği üzere karbon bağlarıyla birbirine kenetlenerekten ortaya çıkan biyomoleküler yapılar çok çeşitli birbirinden farklı nitelikte halkalar oluşturabiliyorlar. Bilhassa bu noktada beş veya altı karbonlu halkalar en ideal kararlı halka yapılar olarak dikkat çekmekte. Keza azot da karbonun yerine geçebilecek bir potansiyel halka özelliği niteliğine sahip bir element olarak dikkat çeker. Bu arada asit veya baz yüklü enzimler tarafından bir takım proteinler hidrolize edildiklerinde proteinlerin yapı taşları alfa–aminoasitlere ayrılabiliyor. Nitekim  α–aminoasitler ortada α karbonal (α-C) adı verilen bir karbon (C) atomuyla birlikte buna bağlı olarak zincir halkalarında yer alan bir amino (-NH2) grubu, bir karboksil (-COOH) grubu,  bir hidrojen atomu (-H)  ve bir yan (-R) gurubunun hep bir arada oluşturacakları halka yapılarda asla tek tip değillerdir. İşte bu noktada onca çeşitlilik içerisinde bunları birbirinden ayırt etmenin yollarından biri de alfa aminoasitlerin R grubu olarak bir takım yan dallar oluşturmasıyla ayırt ediliyor olmasıdır. Nitekim bu ince ayırımı aminoasitlerin iyonlaşmamış genel formüllerinin iki aynalı D (sağ elli proteinler) ve L (sol elli proteinler) izomerleri denen halka yapılar şeklinde kendini göstermesiyle ayırd edilmekte. İşte bu şekilde sağlı sollu halka yapılar şeklinde kendini gösteren moleküler yapıların dizilişine tefekkür gözüyle baktığımızda belli ki her bir halka oluşumunun öylesine rastgele dizilerekten oluşmadığı,  tam aksine öncesinde gayet mükemmel programlanmış ve planlanmış bir şekilde dizilerekten halka oluşturdukları anlaşılmakta.  Her ne kadar kimilerince bu mükemmel programlanmış yapılar tesadüfen meydana gelmiştir deseler de hiç kuşku yoktur ki ağızlarına pelesenk ettikleri tesadüfi denilen ne idüğü belirsiz ucube varlığın tek bir tane olsun protein sentezi gerçekleştiremeyeceğini artık dağdaki çoban bile anlamış durumdadır.  Ama gel gör ki, “Mısırdaki sağır sultan bile duydu, sen duymadın” misali materyalistlerin tüm olan bitenler karşısında kafalarını kuma gömmüş bir halde duymazlıktan ve görmezlikten gelip dile getirdikleri ucube tesadüfi kavramının ardına sığınmalarını doğrusu anlamış değiliz. Oysa dile getirdikleri ucube tesadüfi eser olarak kavramlaştırılmış kerameti kendinden menkul bu suni yaratık öyle bir araya gelip de tek bir işe yarar protein oluşturacak bir moleküler yapıya bürünme ihtimalinin on üzeri yüz yetmiş bir (10171) rakamını tutturamayacak derecede suni putlaştırılmış bir ucube yaratıktır bu. Kaldı ki tek bir proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimali için senede on üzeri altmış beş (1065) sayıda değişik bileşenlerden kök almış zincir halkalarına da ihtiyaç vardır. Düşünsenize tek bir protein teşekkülü için hal durum-vaziyet buysa,  tek hücreli bir canlının meydana gelmesi için üretilecek olan total protein miktarının kendi kendine gelme ihtimalinde kim bilir durum vaziyet nasıl hal alır artık onu da kendi kendimize yapacağımız tahmini öngörülerimize bırakıyorum. Her ne kadar olacak olanı net bir rakamla ortaya koymak pek mümkün gözükmese de bu durumda kendimizi zorlayıp yine ihtimaller üzerine ortaya uç bir rakam attığımızda bile rakamların aciz kaldığı bir manzarayla karşılaşacağımız muhakkak. Kelimeni tam anlamıyla her ortaya atılan ihtimali rakam işi daha da çıkmaza sürükleyip işin içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Hem nasıl işin içinden çıkılabilsin ki, baksanıza bir tek canlının kendi kendine oluşması için harcanan mesainin tüm evreni baştan sona kadar 10 bin katlamalı bir dizi trilyon trilyon trilyon trilyon trilyon rakamlarla bile ifade edemeyeceğimiz rakamların etrafında avara kasnak misali dönüp dolaşmak anlamına gelen beyhude iş çıkmazlığıdır bu. Düşünsenize en küçük canlının hayatını idame ettirebilmesi için en basitinden 239 proteine ihtiyaç duyulmakta, şimdi gel de bu işin içinden çık çıkabilirsen. Hele ki amino asitlerin en basitinden glisinin kendi kendine tesadüfen oluşma ihtimalinin hesap etmeye kalkıştığımızda rakamların dili bile bundan aciz kalıp kifayet etmeyeceği muhakkak. İlla bir rakam telaffuz edilecekse de bikere her bir canlının vücut bulup yaşaması için gerekli olan 239 cins proteine tekabül eden ortalama 445 amino asid birimini tek başına almak yetmez birde bunlara ilaveten 20 cins amino asitlik her bir kombinasyonu için de gerekli olan 20’nin 445’inci kuvvetlerini de hesaba katmamız gerekecektir. Ki,  hesaba katacağımız bu temel kriterlerden sayıdan hareketle en basit proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimalinin 10520’de bir olduğu ortaya çıkacaktır. Şimdi gel de ortaya çıkan telaffuzu zor bu dudak uçurtucu rakamlara bakıp da halen bir takım aklı evveller tarafından biyomoleküler nizam-ı âlemin tesadüfen meydana geldiğini söylenip duruyorlarsa pes doğrusu. Bu durumda; onlar hakkında Allah akıl ve fikir versin demekten başka elimizden bir şey gelmez de.  Zira hidayet erdirici sadece Yüce Allah’tır,  bizlere bu noktada sadece yaratılış mucizesini haberdar etmek düşer.

       Tabii ki biyomoleküler âlemin bir alt birimi olan protein dünyası burada bitmiyor,  dahası var. Hatta dahasının dahası derinlerine de inmek gerekir ki biyomoleküler mucizenin ne demek olduğunu idrak edebilmiş olalım.  O halde gelin yelkenler vira vira deyip protein yüklü geminin enginlerine dalalım ki biyomoleküler limanına hep birlikte demir atmış olabilelim.  Bilindiği üzere proteinlerin yapı taşlarını oluşturan tüm amino asitlerin ana eksenini bir tek karbon atomuna bağlı bir hidrojen ve bir azot atomu oluşturmakla birlikte bunun yanı sıra bir de R grubu denen yan grup vardır ki, kendine özgü her amino asit oluşumuna radikal özellik katan bir gruptur bu. Ama şu da var ki; mesela işin içine glisin girdiğinde R grubu yerine hidrojen (H) elementi yer alırken aleninde ise yan grup olarak CH3 (metil)  yer alır. Hidrokarbon yapısında ki diğer yan gruplara sahip amino asitler de bu noktada valin, lösin, izolösin ve prolin diye bilinmektedir. Bu arada 5 karbon (C) atomu ile bir oksijen atomundan meydana gelen halka piran halka olarak anlam kazanırken, 4 C atomu ile 1 oksijen atomu ihtiva eden halka ise furan halkası olarak anlam kazanır.

       Yukarıda da belirttiğimiz üzere R grubu atomları amino asit zincirinin hem sağ tarafında hem de sol tarafında bulunabiliyor. Bu nedenledir ki R gurubun sol tarafında bulunanlar sol elli denen L (levo) amino asitler olarak addedilirken, sağ tarafta bulunanlar da sağ elli denen D (dextro) amino asitler olarak addedilir. Mesela proteinleri oluşturan 20 amino asitten diyebileceğimiz prolin diğer aminoasitlerdeki primer amino grubu yerine sekonder amino grubu taşıdığından aslında o da bir aminoasit cinsi olarak kabul görür. Zira prolinde ki R grubu hem alfa karbona (α-C) hem de amino gruba bağlanarak siklik bir yapı oluşturmakta. Keza serin ve trosin aminoasitleri de alfatik hidroksil gruplarını oluştururlar.  Bu durumda aromatik grubuna dâhil yan gruplar ise malum üç tanedir. Bunlar fenilalanin, trozin ve triptofan üçlüsüdürler. Bu arada 22 aminoasitlerden pH’ı pozitif yüklü yan gruplara sahip aminoasitler lizin, arginin ve histidin olarak bilinip bu tip aminoasitler bazik amino asitler olarak addedilirken asidik olan amino asitlerin R (radikal)  gruplarından negatif  (-)  yüklü glutamat ve aspartat gibi aminoasitlerde tuz-anyon içeren aminoasitler olarak addedilirler.  

        Bilindiği üzere proteinleri oluşturan aminoasitler C, H, O ve N (karbon, hidrojen, oksijen ve azot) denilen elementlerden meydan gelip, bu dört değişik elementin yan halkalarına diğer aminoasit yan gruplarından kükürt (S)  elementi de eklemlendiğinde oluşacak olan sistein ve metiyon gibi amino asitler de bir başka halka örneği teşkil ederler. Ayrıca biyomoleküler alanında yapılan çalışmalarla standart amino asitlerin 20 tanesi DNA tarafından kodlanan proteinleri belirlenip 3 harfli sembollerle biyokimya literatürüne girmiş durumda da. Böylece protein sentezine DNA molekülünden başlanılmakta olduğu gerçeği ile yüzleşilip bu meyanda protein sentezinde rol oynayan 3 harfli belli başlı amino asit bileşenlerini simgesel olarak tablo halinde şu şekilde gösterilirler:

       

Amino asit ismi

Amino asit simgesi

Alanin

Ala

Arginin

Arg

Asparagin

Asn

Aspartitasit

Asp

Glutamin

Gln

Glutamin asit

Glu

Glisin

Gly

Histidin

His

İzolösin

Ile

Lösin

Leu

Lizin

Lys

Fenilalanin

Phe

Prolin

Pro

Serin

Ser

Sistein

Cys

Treonin

Thr

Triptofan

Trp

Trozin

Tyr

Valin

Val

         Methionin                                                  Met

 İşte yapılan bu biyomoleküler çalışmalar neticesinde proteinlerin hiçbir şüpheye mahal bırakmaksızın 20 değişik tip amino asitlerden meydana geldiği üçlü harf kodlamasıyla tablo halinde ortaya konulduğu anlaşılmakta.  Hatta tabloda gösterilen 20 amino aside ilave olarak birtakım değişik amino asit türevleri de eklenmiştir. Mesela; 4-hidroksiprolin bir prolin türevidir. Hakeza 5-hidroksilizin ise lizin türevidir. Fibröz kollojen yapıda ki protein ise malum bitki proteinlerin yapısında bulunmaktadır.        

        Anlaşılan o ki,  en küçük bir proteine yan dallarıyla birlikte 50 aminoasit, en büyüğünde de yaklaşık 3000 civarında amino asit eşlik etmektedir. İşte bu şekilde peptit bağları vasıtasıyla kurulan gönül köprüleri sayesinde biyomoleküler yapılar nizam bulmuş olur. Nasıl mı? Mesela insülin salgı maddesi 51 adet amino asitten meydana gelmesi hasebiyle çok mühim hormonal işlev üslenmiş konumda bir yapıya sahiptir. Hakeza yine fotosentez olayında önemli katkıda bulunan ve 97 amino asitten müteşekkil ferrodoksin proteini fotofosforilasyon reaksiyonlarında ilk elektron tutucu işlev üstlenecek bir yapıya sahipken hayvan ve bitkilerin solunumunda çok büyük öneme haiz 104 amino asitten teşekkül eden sitokrom-c proteini ise elektron taşıyıcı üstlenecek bir yapıya sahiptir.  İşte bu noktada her iki protein için hayati öneme haiz öneme can simidimiz proteinler dersek yeridir.  Tabii bitmedi, bunlara ilaveten yine protein yapıda   α (alfa)- amin asitlerden başka β (Beta) ve  γ (gama) aminoasitlerde vardır. Yetmedi mikroorganizmalar bazında protein yapılarını ele aldığımızda mesela bakteri hücre çeperlerinde D-Glutamat gibi D-izomeri aminoasitlerinin varlığını görürüz. Nitekim   β alanin,  vitamin B15 diye bilinen pantotenik asidin sitrulin ve ornitin maddeleri hem üre devrinin ara bileşikleri hem de arginin sentezinin ön maddeleri olarak dikkatimizi çekmekte. İşte görüyorsunuz gerek makro düzeyde gerekse mikro düzeyde teşekkül eden protein sentezi oluşumlar öyle anlaşılıyor ki hücre alemi içerisinde gerçekleşen kompleks yapıların birer marifeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanırım evrimciler bu kompleks yapıların derinden ve sessizden işleyen bu mükemmel faaliyetleri karşısında suspus kalmak zorunda kalacaklardır.  Zira ortada Yüce Yaratıcıyı hatırlatacak mükemmel bir biyomoleküler donanımın varlığı söz konusudur, dolayısıyla bir takım gerçekleri görüp de görmezlikten gelmemelerini gayet çok iyi anlıyoruz. Zaten tek taraflı medyatik veya akademik telkinlerle yetişen bu zihniyetin bir takım gerçeklere kulak kabartmayıp zihinlerini kapalı devre usulü çalıştıranların alışkanlıklarını terk etmelerini beklemek hayal olur. Biz sadece bu noktada Max Planck’ın “Hangi branştan olursan ol, bilimle iştigal eden herkes bilim mabedinin kapısında şu levhayı okuyacaktır: İman et. Çünkü inanç bilim adamının asla vazgeçeceği bir husus değildir” dediği şekliyle onların hayrına yaratılış mucizesine inanmaya davet etmek elimizden gelir, gerisi teferruattır elbet,  davete icabett ederlerse ne ala, şayet icabet etmeseler bilsinler ki kendilerini kötü bir son beklemekte, bizden söylemesi.

      Birlikten kuvvet doğar sözünün uygulamasını bizatihi biyomoleküler yapıların kendi aralarında oluşturdukları zincir halkalar üzerinde tüm detaylarını birlikte gözlemlemek pekâlâ mümkün. Şöyle ki; bazı mantar ya da yüksek bitkilerde guanidin türevi kanavanin, djenkolik asitlerin,  β veya α-amino karboksil (-COOH) ve diğer zincirin amino grubu  (-NH2) arasında peptid (amid) bağıyla bağlandıklarında bir H2O molekülünün açığa çıkması sonucu ortaklaşa kovalent birliktelikler gerçekleşebiliyor. Anlaşılan peptit bağı sayesinde ortaya çıkan bu ve buna benzer birçok biomoleküler yapılar “Birlikten kuvvet doğar” sözünün birinci ayağını oluştururken,  ikinci ayağını da iki amino asidin birleşmesiyle meydana gelen dipeptit (ikili kuvvet) bağı oluşturmakta. Daha sonra ortaya çıkacak olan moleküler yapılar üçlü olunca tripeptit (üçlü kuvvet), dörtlü olunca tetrapeptit (dörtlü kuvvet), çoklu olunca polipeptit (çoklu kuvvet)  halkalarına dönüşen yapılar olarak karşımıza çıkıp böylece bu sayede protein sentezinden maksat hâsıl olur da.  Belli ki bu tür halka oluşumlar tesadüfen oluşmuş sıradan oluşmuş halkalar değildir, bilakis belli bir gayeye yönelik biyomeleküler nizamın oluşuna yönelik halkalardır. Şöyle ki zincir halkasında yer alan tek bir amino asidin bile kazaen yanlış bir yerlere bağlandığını varsaydığımızda biyomoleküler yapıda onarılması zor yaralar açacağı muhakkak. Bu yüzden biyomoleküler nizam-ı âlem için her bir halkasında matematiksel bir programı bünyesinde barındıran bir sistemin adıdır dersek yeridir. Malum matematiksel program kazaya uğradığında mesela orak hücreli anemi alyuvarlar içerisindeki hemoglobin proteininin 574 amino asidin 19 türünden sadece birinin farklı olmasından ileri gelen veya genç yaşta bile ölüme sürükleyecek nitelikte bir takım biyomoleküler düzeyde yanlış bağlanmalar neticesinde bir maraz arıza olarak ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla en ufak yanlış bağlanma biyomoleküler düzenin bozulması demek olacaktır.

       Bir polipeptit zincirinin serbest halde bir amonyum (-NH2) oluşumuna karşılık ayrıca buna ilaveten bir de karboksil (COOH)  grubu vardır.  Ki;   bu zincirin uçtaki serbest terminal amonyum grubu “N-terminal grub” olarak karşılık bulur. Böylece her iki grup bir araya geldiğinde NH3 COO- şeklinde sembolize edilirler.

      Evet, tüm bu anlatılanlardan ki her ne kadar amino asit zincirlerin teorik olarak nasıl meydana geldiklerini izah etmek mümkün gözükse de işin içine pratik girdiğinde kazın ayağı hiçte öyle değil,  en basit yapıda bir proteini bile laboratuvar şartlarında meydan getirmek mümkün gözükmemektedir.  Öyle ki:

        “ - Dünyanın ilkel atmosfer şartlarına benzer birebir şartlar oluşturulsa da,

          -20 cins amino asidin tamamının en optimal şartlarda meydana gelmiş olsa da,

          -Proteinler sol elli tarzda dizayn edilmiş olsalar da,

          - Bir canlının yaşaması için gerekli 239 cins proteine tekabül eden ortalama 445 amino asit birimi sağlanmış olsa da,

          - Amino asitlerin yapı taşlarını oluşturan atomların amino asitlerin oluşumunda eksiksiz bir şekilde kullanılmış olsa da,

          -Her türlü ultraviyole ışınların zararlarına karşı korunaklı ortam sağlanmış olsa da,

          -Amino asitler birbirleriyle otomatik olarak sentezlense de,

          -Oluşacak zincirlerin gerektiğinde yer değişikliğini yapabileceği gerektiğinde işe yaramayacağı sezilen zinciri bozup yenisinin kurulabileceği zincir şartları oluşturulsa da” yine de en basit bir canlı için 239 cins proteinin tesadüfen bir araya gelme ihtimali koca okyanusta kaybolan bir inci tanesini bulmaya kalkışmak gibi çıkılmaz bir durumla karşı karşıya kalınacaktır.   Dahası dünyanın yaşını yaklaşık 5 milyar, evrenin 15 milyar düşündüğümüzde herhangi bir proteinin tesadüfi eseri olarak meydana gelme ihtimali 1041 gibi dudak uçurtacak bir rakamla karşı karşıya kalmak anlamına gelir ki,  icabında bu rakamı 100 milyarlar üssü rakamlara tekabül eden ihtimali katsayılarla da  kategorize edebiliriz pekala.. Kaldı ki ortaya konacak rakamlar ortalama 445 amino asit birimi içeren bir protein sentezi için öngörülecek bir ihtimal hesabıdır.  Allah bilir ya, bu tip değişik kombinasyona haiz protein oluşumlarının her birini hesap etmeye kalkıştığımızda kim bilir hangi işin içinden çıkılmaz manzaralarla karşılaşacağızdır. Muhtemeldir ki bu durumda 20 cins amino asidin her bir kombinasyonu için 20’nin 445 ‘inci kuvvetini almamız icap edecektir. Ki, bu sayı takriben 10520 gibi aklı karaya oturtacak cinsten ihtimali bir rakam olacaktır. Anlaşılan o ki, bütün hesaplamalar sonucunda ortaya çıkacak trilyonlu rakamların evrene sığmayacağı gözükecektir,  zaten sığmaz da. Evrimciler kafalarında ne düşünüyorlardır onu bilemeyiz, ama bilinen bir şey vardır ki o da malum “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” gerçeğidir. Yaratılış mucizesini inkâr edenlerin kafalarında uydurdukları bir hesabı varsa, Allah’ın da şaşmaz mucizevi hesabı vardır elbet. Bizim buna inancımız tam olup, asla şek şüphe duymayız da.

      Proteinlerin moleküler yapısı

      Malum olduğu üzere proteinler amino asitlerden meydana gelen hayati moleküllerimizlerdir.  İşte bu hayati öneme haiz biyomoleküller aynı zamanda canlılığın yapı taşlarıdırlar. Hakeza hücre yapıların ve görevlerini belirleyen tüm biyomoleküler yapıların temelini de proteinler oluşturmakta. Hatta protein sentezini gerçekleştiren genetik bilgide DNA molekülünde kodludur. İşte bu DNA kodu sayesinde canlı vücut bulup iri ve diri olmakta. Dolayısıyla bu gerçekler ışığında protein moleküllerinin her biri tesadüfe meydan vermeyecek bir şekilde mükemmel bir donanımla donatılmış olması biyokimyacıları ve biyologları hayretler içerisinde bırakabiliyor. Nasıl hayretler içerisinde bırakmasın ki, baksanıza canlılarda en elzem bulunması gereken Sitokrom-C proteinin tesadüfen meydana gelebilmesi sıfır ihtimal gözükmektedir. Yine de bir kısım aklı evveller sıfır ihtimalden bile medet umup kendi kendilerine gelin güvey olaraktan pişkin pişkin “proteinler tesadüfen meydana gelmiştir” işgüzarlığına kapılabiliyorlar. Oysaki onca proteinler içerisinden tek bir proteinden canlının kendi kendine evrimleşerek teşekkül ettiğini iddia etmek bile abesle iştigal akla ziyan bir tutum olacaktır.  Hem bu hangi akla hizmet etmekse ortaya attıkları deli saçması evrim tezlerini mükemmel donanımlı kompleks yapılara ümitlerini bağlamak yerine nerede daha basit daha ilkel yapılar varsa ümitlerini hep bu zayıf yapılara bel bağlamış durumdalar. Onlar tüm ümitlerini ve heveslerini neye bağlarsalar bağlasınlar sonuçta biyomoleküler yapı bakımdan proteinlerin her birinin polimer yapıda zincir olarak karşımıza çıkacağı gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla bunun anlamı proteinlerin her birinin yüzlerce, bazen binlerce amino asit içeren dev moleküllerden meydana geldiği gerçeğidir. Nitekim değişik sayıda amino asitlerin bir araya gelerek protein zincir oluşturmaları kayda değer mühim bir hadisedir.  Nitekim yukarıda bir nebze değindiğimiz gibi amino asitler kendi aralarında birleşecekleri sırada zincirin bir ucundaki karboksil (-COOH)  grubu diğer ucunda konumlanmış amino grubu (-NH2)  ile aralarında peptid (amid) bağı oluştuğunda açığa birer su molekülü de ortaya çıkmış olur. Yani bu demektir ki karboksil grubunun hidroksil (OH) ve diğer amino grubun hidrojeni (H) ile birleşmesiyle birlikte ab-ı hayat su (H2O) ile yüzleşmiş oluruz.

         Evet, bir insanın proteinlerden vücut bulmasına şaşmamak gerekir.  Hele ki bilimsel çalışmalarla DNA gerçeği ile doğrudan yüzleşildikten sonra artık çok rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki bir insanın proteinlerin vücut bulması demek, aynı zamanda insanın yaratılışı DNA molekülüyle start aldığı anlamına gelir. Zira Yüce Allah (c.c)  bu meyanda “İnsanı yaratmaya çamurdan başladı” (Secde, 7) ayetiyle beyan buyurduğu çamurdan maksat biyomoleküler balçık protein anlamında DNA’ya karşılık gelen vücut bulma mayasıdır.  Hem kaldı ki proteinlerin vücut biyokimyasının mayasının en önemli misyonu her türden hücre ve dokuya yapı malzemesi (plastik unsur) olarak katkı sağlamaktır. Böylece yaratılış çamur mayamızı teşkil eden bir takım minerallerden 30 kadarının vücudumuza konuşlandırılıp ve bunlardan sindirilebilecek organik gıdaların sentezine geçiş yapmakla protein senteziyle oluşan hücre ve dokulara yapı malzemesi sağlanmış olunur.  Peki, tüm bu biyomoleküler alt yapı oluşumlar iyi hoşta, bu süreçte daha hangi başka biyomoleküler yapılar da eşlik etmektedir acaba? Bu sualin cevabını ancak amino asitlerin polimerizasyon ürünü diyebileceğimiz protein moleküllerinin 3’lü ya da 4’lü yapılar şeklinde kendi aralarında kaynaşarak oluşturdukları birbirlerini tamamlayıcı zincirimsi yapıların ortaya koydukları birlikteliklerle izah edebiliriz. Zira söz konusu halkaların ortaya koydukları birliktelikler sayesinde birincil yapı, ikincil yapı, üçüncül yapı ve dördüncül yapılar olarak halka oluştururlar da. İşte bu türden zincirlemesine oluşan halkalar aynı zamanda atalarımızın  Bir elin nesi var iki elin sesi var” şeklinde dile getirdikleri atasözünü de teyit eden bir birlikteliklerdir.   Dolayısıyla bu söz konusu biyomoleküler halka yapılar bilim diliyle ifade edildiğinde birkaç molekülün bir araya gelmesinin sonucu kompleks moleküllerin oluşumuna yelken açmak şeklinde karşılık bulacaktır. Şöyle ki; ilk oluşumda belirli aminoasitlerin belirli sayıda ve belirli sıralanışa göre peptit bağlarıyla birleşmesi neticesinde birincil yapılar (öncü yapılar) teşekkül etmektedir. İkinci oluşum ise polipeptit zincirinin molekül içi birkaç polipeptit molekülün peptit bağları arasında veya peptit bağların amino ve karboksil grupları arasında karşılıklı bağlanmalar neticesinde konformasyon protein molekülünün ikincil yapısı olarak teşekkül edecektir.  Böylece ikincil yapı formatında bir protein molekülü basit halden daha kapsamlı ve daha kompleks yapılara dönüşümü gerçekleşmiş olur. Bunlar arasında en dayanıklı konformasyonlar hiç kuşkusuz polipeptit zincirin üzerinde dizili halde bulunan amino grupların hidrojen (H) bağlarıyla köprü oluşturanlardır. Zira oluşumla birlikte belli başlı iki çeşit konformasyon meydana gelip, bunlar   α-helezon ve  β-konformasyonu diye kategorize edilirler.  Örnek verecek olursak mesela ikincil yapının α-helezon ve  β-konformasyonu özellikle fibriler proteinlerde daha sıkça görülen yapılar olarak gözükmekte. Hakeza hidrojen bağları aynı zamanda protein moleküllerin karşılıklı amino karboksil gruplarından başka serbest karboksil grubu ile diğer bir amino asidin serbest karboksil karbonu veya histidinin imidazol azotu arasında köprü kuran bir yapıdır. Dolayısıyla ikincil yapının α-helezon ve  β-konformasyon gösteren proteinlerin komşu polipeptit zincirlerine hidrojen bağları, iyon bağları ve apolar çekim kuvvetleri vasıtasıyla bağlanmışlardır. Bu yüzden hidrojen bağların meydana gelmesiyle oluşan bir veya birkaç polipeptit zincirin kendi amino ve karboksil grupları arasında düşey bir eksen etrafında helezonik kıvrılma tarzında oluşan konformasyona ikincil yapının  α-helezon konformasyonu denmektedir. Birkaç polipeptit zincirleri arasında hidrojen (H) bağlarının teşekkülü ve karbon-2(C-2) atomundaki R gruplarının aynı ve zıt yönde sıralanması dizilimleriyle oluşan konformasyona ise ikincil yapının β-konformasyonu veya kırmalı tabaka yapısı adı verilmektedir. Örnek mi?  İşte   α-helezon konformasyon için miyozin, fibrinojen ve α-keratini ile β-konformasyon için ipek fibrini ve β-keratini bunun birer bariz örneklerini teşkil eder zaten

   Üçüncül yapı

   Helezonlaşmış ve bükülmüş polipeptit zincirinin kendi üzerine yumak tarzında katlanmasıyla üçüncül yapı meydana gelir.  Dolayısıyla bu şekilde katlanmış proteinler globüler proteinler olarak addedilir.  Bu durumda üçüncül yapıyı meydana getiren gerek hidrojen bağları,  gerek Wanderwals çekmeleri,  gerek iyon bağları ve gerekse kovalent bağlar sayesinde organizmamız herhangi bir yerden karbonhidrat molekülü almadan sadece bazı Pirüvik asit, gliserol ve aminoasitlerin başka maddelerden temin ettikleri maddelerle glikojenik oluşumlar gerçekleşebiliyor. Ki; bu yapısal oluşuma glikozun yeniden yapımı anlamında glukoneogenez denmektedir. Yapım işlemi esnasında glikozun meydana gelen ilk bileşiği Glikoz 6 fosfat (Glikoz-6-P)’dır. Ayrıca karaciğerde glikozun Glikoz–6-P’a çevrilme reaksiyonunu kataliz eden iki enzimin varlığı söz konusudur ki,  bunlar heksokinaz ve glikokinaz olarak bilinen enzimlerdir. Anlaşılan karaciğer tarafından üretilen glikokinaz enzimi glikozun glikojene dönüşümünde rol oynayıp, heksokinaz ise glikoliz olayında glukoz 6-fosfat inhibitörü olarak görev yapmaktadır. Hatta kas dokusunda Glikoz-–6-P’ın teşekkülünde sadece heksokinaz enzimi rol oynamaktadır.  O halde bu durumda yeri gelmişken protein molekülünün ikincil ve üçüncül yapıları arasındaki farkı şöyle özetleyebiliriz:

      -İkinci yapıda helezonlaşma ve bükülme söz konusu iken, üçüncü yapı proteinlerinde yumak tarzında katlanma vardır.

      -İkincil yapı sabit ve kararlı olmazken, üçüncül yapı ise sabit ve kararlı haldedir.

     Dördüncül yapı

     Üçüncül yapıyı gösteren bazı polipeptit veya proteinlerin alt birim ( protomer) adı verilen monomer şekillerinin ikişer zincirli hidrojen bağları ile diğer Van Der Waals çekimlerii veya iyon çekiumlerinin etkisiyle uç uca eklenerek teşekkül eden tetrahedral zincirin polimerize olması sonucunda dördüncül yapı meydana gelir. Örnek: Hemoglobin molekülü.

          Anlaşılan o ki; biyomoleküler yapılar tesadüf üzerine kurulu yapılar değillerdir. Düşünsenize bir lise çağında bir gence bir torbaya 1’den 10’a kadar yazılı rakamlardan ibaret zarları koyduğumuzda çekeceğiniz ilk rakamın 1 olma ihtimalini sorduğumuzda elbette ki 1/10 olduğu cevabını verecektir.  Yine 1 ve 2 rakamların aynı anda çekme ihtimalinin 1/100 (10x10=100) ve 1, 2, 3 rakamlarının ise 1/1000 (10x10x10x10=1000) olduğunu söyleyecektir. Keza tüm rakamları sırasıyla çekme ihtimalininse 10 rakamının 10’cu kuvveti olan 10 milyar gibi bir rakama tekabül eden bir sayı olduğunu görürüz. Bu demek oluyor ki bizatihi rakamların dili inançsızlığa geçit vermemektedir. O halde yaratılışı inkâr niye?

       Velhasıl-ı kelam; yaratılış biyomoleküler nizam-ı âlem mucizesini inkâr edenler ne kadar inkâr ederseler etsinler hakikat güneşini asla  balçıkla sıvayamayacaklardır.       

        Vesselam.

     https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/biyomolekuler_nizam-i_lem-6289.html