16 Nisan 2023 Pazar

DERİ MUCİZESİ


 

                                                   DERİ MUCİZESİ

       SELİM GÜRBÜZER

       Elbette canlı olan her şeyin dışarıda ne var ne yok olup bitenden bir şekilde haberdar edilmesi gerekir, ama nasıl? Şöyle ki; yaratılan her canlı ışık, basınç, ses, ısı gibi uyarıcılar karşısında birçok reseptörlere (alıcılara) ihtiyaç duyar. Öyle ki hafif ve hassas dokunma hissi meisser cisimciğiyle aracılığıyla algılanırken, son derece derunu diyebileceğimiz daha güçlü basınç hissi pacinian cisimciği aracılığıyla, sıcaklık ruffini cisimciği aracılığıyla, soğuk krause cisimciği aracılığıyla, ağrı hissi ise serbest sinir uçları aracılığıyla algılanmakta. Dolayısıyla reseptör hücreler hakkında canlıların imdadına yetişen Hızır elemanlarıdır dersek yeridir. İşte vücut iklimimizde yer alan Hızır addettiğimiz bu söz konusu cisimcikler kendilerine gelen mesaj yüklü uyarıları derhal elektrik akımına dönüştürüp sinir lifleri güzergâhı boyunca merkezi sinir sistemine aktarırlar. Böylece aktarılan mesaj yüklü bilgiler merkezde değerlendirmenin akabinde dış dünyadan haberdar edilmiş oluruz. Nitekim derimiz dış dünyaya ait dokunma, ısı, titreşim ve ağrı gibi uyarıcı faktörleri ilk elden alıcı konumunda zırhımız olup alt ve üst deri olmak üzere iki katlı tabakadan meydana gelmiştir. Ayrıca her iki katman birçok tabakadan oluşup en dıştakine epidermis, içtekine dermis denmektedir. Üstelik bu söz konusu tabakalar içerisinde birçok fonksiyon üstlenmiş hücreleri de bağrında taşıyıp bilhassa bunlar arasından kıl, saç, ter ve yağ bezleri gibi birçok elemanlar üst deri hücrelerinden kök salmışlardır. Hakeza dermiş (alt deri) tabakasında yer alan ince kan damarlar ve ağ gibi yayılmış sinir hücreleri de öyledir. Tırnaklara gelince, bunlar da malum olduğu üzere üst deri hücrelerinden teşekkül etmişlerdir.

        İlginçtir, kıl ve tüylerin bulunmadığı tek alan avuç içi ve ayaklarımızın taban kısımlarıdır. Bu iki kısım hariç iç derimizde filizlenen kıllar vücudun değişik yerlerinde saç, sakal, kaş, bıyık gibi dekoratif çeşitlenmelere bürünebiliyor. Bundan daha da ilginç olan vücudumuzda yer alan kılların bulundukları bölgeler itibariyle kendileri için tayin edilmiş belli bir hız limiti ve uzama miktarınca kendini dekore etmekte. Nitekim bıyık, sakal, kaş ve saç aynı keratin dokusundan kök salmasına rağmen bir bakıyorsun kaşlar belli bir uzunluktan öteye geçememekte, belli bir dekoratif uzunlukta kala kalmakta.  Ayrıca Yüce Allah (c.c) sınırı tayin edilmiş her bir kıl için ayrı kılcal damar ve sinir uçları da halk eylemiştir. İyi ki de halk eylemiş bu sayede herhangi bir uyarıcı etki karşısında dokunmayla ilgili mekanoreseptörler çoğalaraktan tüylerimizin diken diken olması sağlanıp böylece olayın vuku buluş şekline göre refleksimizi ortaya koymuş oluruz. Hakeza saçlarda bu noktada hem başımıza estetik bir görünüm sağlamakta hem de soğuğu önleyici ve vücut sıcaklığını dengede tutmaya yönelik koruyucu zırhımız olmakta. Nitekim saçların arasında muhafaza edilen hava sirkülâsyonu vücudu sıcak tutmaya yaradığı gibi bilhassa bir takım hayvanlar için elbise görevi de yapmakta. Göz bebeğimiz ise malum tozdan topraktan korunsun diye kirpiklerle donatılmıştır.

         Alt deride yer alan ve aynı zamanda üst deri hücreleri tarafından imal edilen ter bezleri gözenekli kanallar eşliğinde dışarı açılıp, daha çok deri solunumu ve boşaltım işlemi gerçekleştirirler. Bu arada ter bezlerinin dışında ayrıca birde yağ tabakası vardır ki,  hem alt deriyi hem de üst deriyi besler konumdadırlar. Derken lipitler yağ doku hücrelerinin içerisinde nötral yağlar olarak depo edilirler.

        Şurası muhakkak üst derinin en dış tabakası ölü hücrelerden meydana gelmiştir. Hatta keselendiğimiz zaman vücudumuzdan çıkan kir diye tanımladığımız kalıntılar aslında kirlenmiş ölü hücrelerinden başkası değildir. Deri hücrelerimiz aynı zamanda dış dünya ile bağlantımızı kuran elçilerimizdir.

       Her doğan ölür yerine başkaları gelir ya, aynen öyle de cildimizin tamamını oluşturan hücrelerin ömrü de 19 günlüktür. Varsın 19 günlük bir ömür sürsünler,  sonuçta ardından yenileri geliyor ya, bu bizim için çok büyük yenilenmemizi sağlayan bir nimet olmakta zaten. Öyle ya, madem zaman zaman elbiselerimizi yenileme ihtiyacı hissederiz, o halde cildimizin de böylesine kısa bir ömür zaman diliminde yenilenmesi son derece gayet tabii bir durumdur. Bu demektir ki yenileme ihtiyacı sadece bize has bir durum değil, derimizin de yenilenmeye muhtaçlığı söz konusudur.  Keza üst derinin de kendine has yenileme kabiliyeti olup,  her insanın sekiz günde bir dış derisi yenilenir de. Anlaşılan tamircilik mesleği sadece ayakkabı tamircilerine has bir sanat değilmiş, hatta ayakkabı tamircisinden daha da maharetli iğne ve ipliksiz olarak bu işi daha iyi yapan usta hücrelerin varlığı da söz konusudur. Düşünsenize parmak izlerimiz bir şekilde yaralandığında derhal tamirci rejeenerasyon misyonu üstlenmiş hücreler harekete geçip yara bere halinde derimiz yenilenip eski haline dönüşebiliyor. Hem nasıl yenilenmesin ki. Besbelli ki derinin yaratılış kodları kendi kendini yenileyecek (rejenerasyon)  donanımlarla donatılmıştır. Peki deri sadece kendi kendini yenilemek için mi vardır,  hiç kuşkusuz daha birçok görevleri ifa etmek içinde var olup genel itibariyle derinin daha başka icra ettiği görevlere baktığımızda;

       -Vücudu dış tesirlerden korumak,

       -Dokunma, ısı, ağrı ve basınç tesirlerini almak,

       -Vücut sıcaklığını korumak,

       -Bir ölçüde solunum ve boşaltım gibi görevleri üstlendiğini görürüz.

      Cilt derimiz iç organlarımızın elbisesidir adeta. Nitekim cilt elbisesi sayesinde hem iç organların ulu orta görünmesi önlenmiş olunur, hem de iç organların dış etkenlerden korunması sağlanır. Zaten deri tabakası olmasaydı ister istemez insan dış görünüş itibariyle ortaya ürpertici bir durum çıkacaktı. Düşünebiliyor musunuz böyle bir durumda ortada ne sinir sistemi, ne sindirim sistemi,  ne dolaşım sistemi ne de boşaltım sistemi kalırdı, hemen her şey darmadağın olacaktı.

       Şu bir gerçek dünyada her canlının vücudunu sıkmayacak şekilde en rahat giyinilebilecek tek mükemmel donanımlı elbise deri olsa gerektir. Hem kaldı ki deri canlı varlıklara elbise olmanın ötesinde savunma zırhıdır da.  Öyle bir savunma zırhıdır ki, gerektiğinde tıpkı bukalemun canlısında olduğu gibi bulunduğu ortamın rengine ve şekline bürünebiliyor. Böylece bu kamuflaj olma özelliği sayesinde dış tesirlere karşı korunaklı kılınmış olunur. Örnek mi? Mesela Tırtıl kelebeğin kanatlarının zehirli yılanın gözlerine benzemesi düşmanına ürperti ve gözdağı vermesi bakımdan bunun tipik bir örneğini teşkil eder. Keza tırtıl türlerin bir kısmı da vücudundan nahoş kokular salarak kendini korumuş olur.

                                                     Dış Deri- İç deri

       İnsanoğlu renk bakımdan genellikle siyah ve beyaz ırk olarak kategorize edilir hep. Ancak evrimciler bu kategorik ayırımından kendilerine hemen bir vazife çıkarıp güya zencilerin tropik iklim ortamında yoğun ultraviyole ışınlarına maruz kaldıkları için siyahlaştıklarını ileri sürerler. Oysaki güney ve kuzey Amerika'da aynı dozda ışınlara maruz kalan insanların siyahlaşmadığı görülmüştür. Bikere deri üstü rengi belirleyen etken unsur melanin pigmentidir. Deri üstü melanin pigmenti aynı zamanda endogen özellik içerip kahverengi, siyah granüller halinde bulundukları hücrelerde melanosit olarak addedilirler. Malum olduğu üzere bir takım insanların derisinde aşırı derecede çillenmenin nüksetmesi melanin birikmesinden kaynaklanan bir durumdur. Ancak açık tenli insanlarda melanin pigment birikmesi daha az iken zencilerde ise daha fazladır. Bu demektir ki deri elbisesinin rengi yaratılışta belirlenmiş bir program dâhilinde tayin edilmiş ten rengidir. Aynı zamanda melanin hücreleri korunma sisteminin de en önemli dinamo taşlarından olup bu hücreleri öyle kolay kolay etkisiz hale getirecek normal dalga boyunda herhangi bir ışın yoktur diyebiliriz. Her neyse öyle anlaşılıyor ki balığa pullu elbise modeli takdir eyleyen Yüce Allah (c.c), bir bakıyorsun keçiye yünlü elbise, kuşa tüylü elbise, ayıya kıllı elbise, meyveye kabuksu elbise modeli takdir eylemiştir. Hakeza insana da 36,5 Cº ila 37 Cº aralığına ayarlı termostatlı incecik bir elbise takdir kılmıştır. Allah’a çok şükürler olsun ki sıcak ve soğukta nasıl hareket edeceğimizi anında algılayabilen bir incecik deri bir elbisemiz var. Deri elbisemizin terlemesi bile başlı başına vücut ısısının belli bir ayarda olması gerektiğini bildiren bir işaret fişeği özelliği taşımakta.  İyi ki de zaman zaman ter dökmekteyiz,  bu sayede ısı dengemiz sağlanıp serinlemiş olmaktayız,

          Bir diğer korunma zırhımız ise deri altında bulunan retiküloendotelyal sistemdir. Bu sistem sayesinde bir takım hastalık yapan mikroplar ilk etapta vücudun savunma koridoru diyebileceğimiz immün bağışıklık duvarına toslayıp deri altında çökertilmesi hedeflenir. Öyle ki bu amaç doğrultusunda deri içerisinde konumlanmış fagositoz, pinositoz olayında olduğu gibi niteliklere kendine has bir takım savunma hücreleri mikropları yutacak şekilde mevzi almış olurlar. Derken mikroplarla kıyasıya yapılan çetin mücadelelerin neticesinde bir bakıyorsun mesela çiçek ve kızamık geçirenlerde benek benek deride döküntüler nüksedebiliyor.  Dolayısıyla bu demektir ki deri üstüne ne kadar çok döküntü oluşumu gerçekleşirse o kadar çok döküntüden halas olup hastalıktan halas olunacak demektir.    

                                               Parmak izi mucizesi  

       Dokunma hissi bilhassa ellerimizin parmak uçlarında çok daha kuvvetlice hissettirir. Bu durum sıcaklık, soğukluk algılaması şeklinde vuku bulur. Öyle ki derimiz sıcaklık ya da soğukluk uyarısını reseptörler aracılığıyla hissettiği anda derhal durum vaziyeti beyine bildirir,  gereği yapılır da. Parmak uçlarımızın marifeti bunla sınırlı değil elbet. Mesela yeryüzünde hiçbir insanın parmak izi diğerinkiyle aynı değildir. Hem kaldı ki parmak uçlarına öylesine mükemmel dairesel nakışlar işlenmiş ki bu durum Yüce Yaratıcı Allah’ın her bir kuluna mühür lütfettiğinin bir delilini göstermektedir. O halde deri deyip es geçmemeli, görüyorsunuz parmak izleri yaratılan her bir kulun kimliğini de ortaya koymakta, değim yerindeyse dünyaya gelen her bir bebek kendi fıtri imzasıyla adım atmış olmakta. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta;  İnsan zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz. Doğrusu biz onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız.. Dönüp dolaşıp varılacak, durulacak yer Rabbinedir…” (Kıyame 1-15)  diye beyan buyurmak suretiyle bu gerçeğe işaret eder. Gerçekten de dünyaya yeni adım atan her bir insanın kimlik edinmesi açısından parmak izlerinin birbiriyle örtüşmemesi son derece gayet tabii bir durumdur. Bu demektir ki ilk insan Hz. Adem (a.s) ve Havva anamızın zürriyetinden kıyamete kadar dünyaya ne kadar insan teşrif edecekse, biliniz ki bir o kadar da insan sayısınca birbirinden farklı parmak izi modelleri var olacak demektir. İşte bu mucizevî ayeti celile, günümüzde çağımızın bilgi teknolojik gelişmelerin doruk noktaya çıkmasıyla birlikte daha da açığa kavuşup netlik kazanmış durumda. Zira Edward Henry'in yaptığı kimlik analiz çalışmaları neticesinde İngiltere’de 1884 yılı itibariyle parmak izi resmen delil olarak kabul görmüştür. Böylece tüm dünya güvenlik teşkilatlarında suçluları teşhis etmek için kullanılan parmak izi metodu uygulamaya girmiş olur. Bu uygulanan metot milyarlarca insanın parmak çizgilerini birbirinden farklı desenlerle donatıldığının bir göstergesi olarak bizi hayretler içerisinde bırakmaya ziyadesiyle yetiyor.  Nitekim bu harikulade birbirinden farklı desenler sayesinde faili meçhul cinayetlerin failleri ortaya çıkarılabiliyor.  Burada kelimenin tam anlamıyla otomobil lastiklerine işlenen kıvrımsı işlenen modellerden amaç ne ise, Yüce Allah tarafından parmak uçlarına işlenen her bir kıvrımsı çizgilerden amaçta hiç şüphesiz kişinin kimliğini ortaya koyan nişanelerdir. Anlaşılan parmaklar mühür görevi yapmakta, hatta ıslak imza tartışmalarına son verecek nihai karar mekanizması da olmakta. Karar mekanizmasının koruyucu şemsiyeleri ise tırnaklarımızdır. Malum tırnaklar gelişi güzel dokunmalara karşı koruyuculuk görevi üstlenebiliyor. Tırnaklarımız ne kemik gibi sert ne de deri gibi yumuşak bir maddedir, ikisi arası bir yapıdır. Yani ikisi arası bir kıvamda yaratılmasının hikmeti zaman zaman insana musallat olan kaşıntıları gidermek ya da daha nice bilmediğimiz fonksiyonları icra etmekte olabilir.  Bizler bu noktada şimdilik tırnaklarımızı hem koruyucu bir kalkanımız hem de parmak uçlarını cazibeli kılan nakkaşımız bilmemiz kâfidir. Keza yüz simalarımızda öyledir,   Hani yüzler kalbin aynası derler ya, tam da yerinde söylenilmiş bir sözdür. Zira dünyada tıpatıp birbirine benzemeyecek derecede yüz simalarıyla yüzleşiyor olmamız bize  Amenna ve saddakna” dedirttirir de. Hem nasıl dedirttirmesin ki baksanıza ikiz kardeşlerin kendi aralarında bile fiziki bakımdan mutlaka birbirlerinden ayırt edici özelliklerin varlığı söz konusudur. Ayrıca her yaratılan insanın yüz simalarının farklı nakkaşlarla işlenmiş oluşu seccadeye değecek olan her bir alnın kıymetini de ortaya koyacak bir nişane olacaktır.

                                              Vücut termometrelerimiz

           Malumunuz deri tabakası sayesinde vücut sıcaklık dengemiz sağlanıp bilhassa cildimiz bu iş için adeta termometre görevi yapmakta dersek yeridir. Hatta normal vücut ısı dengemiz doğuştan 36,5 Cº ye (ortalama sıcaklık 37 Cº) ayarlanmış durumdadır. Dolayısıyla normal sıcaklığın üzerindeki bir sıcaklık eğrisi ateşlendiğimizin bir göstergesi olup, aynı zamanda olası herhangi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızın bir habercisidir de. Allah korusun ateşimiz 42 derecenin üstüne çıkması demek beyin fonksiyonlarının işlemez hale gelip en nihayetinde beyin hücrelerinin ölmesi demektir. Nitekim cildimiz bu noktada ateşli bir hastalığın ilk elden habercisi olabildiği gibi serinleyeceğimizin de habercisidir.  Her ne kadar cildimiz solunum işlevi görmese de sonuçta deri içi gözenekleriyle oksijen geçişi görevi üstlendiği gibi terleyerekten de vücuttaki birikmiş toksinlerin dışarı atılmasında görev üstleniyor ya bu tür fonksiyonlar bize ziyadesiyle can suyu olmaya yeter artar da.    Nitekim soğuk bir havada koştuğumuzda bile nefesimizin sıcak bir nemle yoğunlaştığını fark etmenin yanı sıra koşuşumuza paralel soluk soluğa kalıp terlediğimizi hissederiz. Neyse ki kalbimiz vücudun aşırı sıcaklığa bağlı olarak bunaldığından haberdar olmuşçasına hemen alelacele bedenimizi saran kılcal damarlarımızın en uçlarına kadar kan pompalamak suretiyle bedenimizin bir anda kıpkırmızı kesilmesine vesile olmakta. Niye kıpkırmızı kesiliyoruz derseniz? Elbette ki kılcal damarlar aracılığıyla deriye her halükarda kan gönderilmeli ki deri altı bezleri açılaraktan deri üstü gözeneklerin üzerindeki ter bezleri buharlaşıp serinlemiş olalım diyedir.  Hem kaldı ki bu sayede vücut termostatımız aşırı sıcak ortamlarda da ter bezleri sayesinde 37 Cº lik sıcaklıkta muhafaza edilmeye çalışılır da. Belli ki hemen her şey ta yaratılış başlangıcımızda bu iş için bedenin yüzeyine 2.000.000 adet ter bezleri konuşlandırılmıştır.  Ta ki sıcaklık derecesi normalin üstüne çıkar işte o zaman bu ter bezleri faaliyete geçerek serinlenmemiz sağlanmış olacaktır.  Madem öyle, siz siz olun ter deyip işi hafife almayın, çünkü bu işin birde derin manevi yönü vardır. Hani yeri geldiğinde ikide bir alın terinden söz ederiz ya, işte sözü edilen o terleme hadisesi bize aynı zamanda helal lokma yemenin önemini de hatırlatır hep. Hele bilhassa ağır işlerde bedenen çalışanlar günde ortalama 20 litre ter çıkarmaktalar ki helal lokmanın önemine binaen buna buna değer de. Nitekim alın teri hem dinimizce hem de insanlık vicdanında kutsidir.

          Terlemenin zıddı ise hiç kuşkusuz üşümedir. Malumunuz vücudumuz ısınınca oturmak isteği ağır basar, üşüyünce de hareket etmemiz gerektiğinin duygusu tüm bedenimizi sarmasıyla birlikte hemen oturduğumuz yerden kalkıveririz de.  Bizi ayağa kaldıran hissiyat vücut ısımızın 36,5 Cº’nin altına düştüğünün hissiyatıdır. Bu derecenin daha da altlarına düştüğünde artık belli noktadan sonra ne yaparsak yapalım hissiyatımız yenik düşüp iş işten geçmiş olacaktır. Örnek mi? İşte kışın donarak can veren insanlar bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten. Bu durumun tam zıddı örneği ise bir bakıyorsun güney kutbunda yaşayan balıkların donmaması şeklinde karşımıza çıkar. Merak bu ya, bu noktada merakımızı giderecek olan bilim adamı Kaliforniya Oşinografi Enstitüsünden Deniz biyologu Dr. Arthur Vries olacaktır. Nitekim onun bizatihi yerinde kutuplarda yaşanan bu gerçeği balıkların vücutlarında var olan antifriz özelliğine sahip bir proteini keşfetmesiyle birlikte merak edilen konu bir anda aydınlığa kavuşmuş olur. İşte balıkların donmamasında ki sır meğer kanın donma noktasını otomatik olarak düşüren bu proteinmiş.  Hiç şüphe yoktur ki kutupları soğuk kılan Yüce Allah (c.c), elbette ki orada yaşayan balıkları da bumbuz olmaktan koruyacak donanımda halk eylemesi yaratılış mucizesinin bir göstergesidir.

                                               Abdest mucizesi ve temizlik

        Sıcaklık deri tabakasında genleşme, soğukluk ise büzüşme yapar. Bundan dolayı su ile temas eden derimiz vasıtasıyla vücut dinamizm kazanır. Nasıl mı? Bilindiği üzere sıcak su damarları genişletir, soğuk su ise daraltır. Bundan daha da öte genel dolaşımımıza adeta jimnastik etki yapan su, özellikle kalbimizden uzak damarlara direnç kazandırıp vücudumuzun statik enerjisini de alır. Ki, statik enerji vücudumuzda ki kasları gererek zaman içerisinde aktivitesini yitirmesine neden olduğu gibi derimizin kırışmasına da yol açmakta. Bu yüzden insanlar akupunktur ya da fizik tedavileri ile istenmeyen kırışlılıkları gidermek için adeta birbirleriyle yarışırcasına seferber olmaktalar. Oysaki Yüce Allah’ın kullarına öğütleyip bahşettiği abdest olayı sayesinde her vakit diliminde vücudumuza soğuk ve sıcak etkileşim yaptırılarak istenmeyen kırışıklıkların önüne doğal olarak geçilmenin yanı sıra nur yüzlü olmamız da sağlanır. Mademki Yüce Allah (c.c) bize abdest almayı lütfetmiş o halde vücudumuzu temiz tutmakta hem fiziki hem de manevi sayısız faydaları vardır elbet. Aksi takdirde fiziken düşündüğümüzde mesela sivilce oluşumların nüksetmesi an meselesidir diyebiliriz. Aslında en güzel cilt kremi vücudumuzca temin edilir. Nasıl mı?  Şöyle ki deri altındaki yağ bezleri bu iş için seferber olması sayesinde sebum denen bir koruyucu madde memur edilmiştir. Ancak nasıl olsa vücudumuzda koruyucu sebum maddesi var diye sakın ola ki bakım yapmaya gerek yoktur dememeli, tam aksine cildimizi kirlerden arındırmakla destek vermiş oluruz. Çünkü kir zamanla derimizde tabakalaşıp yağ bezlerin dışarı çıkmasını önleyip tıkayacaktır. Bu durumda deri gözeneklerinde arıza teşekkül edecektir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v); “Temizlik imandandır” diye beyan buyurmakta.  Hatta bu hadisi şerifin kapsamına dağların, taşların,  havanın yani kısaca çevrenin temiz kılınması da dâhildir. Zira dünyamız çarpık sanayileşmeyle birlikte adeta pislik içerisinde yüzmektedir. Dolayısıyla temizliğe önce kendi iç âlemimizde başlatıp, sonra bizim dışımızdaki canlıları da düşünerek çevremizde büyük bir temizlik seferberliğine koyulmalı.

         Şayet kullandığımız su sıcaksa derimize genleşme etkisi yapacaktır, soğuksa daralma etkisi yapıp uyuşuk olan vücut uyarılmış olacaktır. Derken derimiz sıcak soğuk etkileşimleriyle birlikte refleksimizin zinde tutulması sağlanacaktır. Buna bedavadan kendi kendimize fizik tedavi rehabilitasyonu uygulaması dersek yeridir. Keza yine soğuktan titrediğimizde derimizin hemen altında sıcakkan taşıyan kılcal damarlar kapanışa geçerek kanı vücudun iç kısımlarına sevk ederler. Böylece kalp, karaciğer ve diğer önemli organların ısınması sağlanır. Her ne kadar görünürde derimizin titremesi (üşümesi) pek arzu edilmeyen bir durum gibi gözükse de hiç olmazsa içimiz ısınmaktadır. Dolayısıyla bu noktada titreme için de büyük bir nimettir dersek yeridir.  

       Bazen kazaen maruz kaldığımız sıyrıklarda renksiz sıvının varlığını gözlemleriz. O gördüğümüz renksiz sıvı aslında lenf dediğimiz sıvıdan başkası değildir elbet. Kaldı ki basit gibi görünen bu sıvı mikroplara karşı savunma mekanizmamızın en önemli öğesini oluşturmaktadır. Şöyle ki; insan üşütünce lenf damarlarımız ister istemez büzüşme pozisyonuna geçmektedir. Dolayısıyla büzüşen damarlar mikroplara karşı mücadele edebilecek türden hücrelerini gönderememe durumu söz konusu olabiliyor. İşte bu noktada abdestin soğuk sıcak etkileşimi sonucu ortaya çıkan ısı farklılıkların uyarımları sayesinde, mikropların istilasını önleyici etki yaptığı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Değim yerindeyse bu uygulama bir nevi mikropların hevesini kursağında bırakmaktadır.

         Kuran da: “Ey inananlar! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Eğer cünup iseniz yıkanıp temizlenin..” ( Maide suresi ayet 6) emri ile abdest gerçeğinin sadece namaz için ön hazırlığın yanı sıra bedenimiz üzerinde yaptığı esneklik ve zindelik açısından da düşünmekte fayda var. Sadece abdest mi, şüphesiz teyemmüm de vücudumuzdaki statik elektriği alan işlev üstlenmektedir. Kim bilir abdestin daha nice faydaları var, biz bilmiyoruz. Fakat şurası muhakkak estetik için bunca harcanan masraflara gerek kalmadan pratik çözüm abdest sırrında gizli.

      Yeryüzünde değişik renklerde insanlar var, kimi beyaz kimi de siyah vesairedir. Belli ki koyu renk insanı sıcaktan koruyor, o halde ekvatora yakın insanlar için koyu tenlilik bulunmaz bir nimet olsa gerektir. Peki, ekvatordan uzak olanlar ne yapacaklar derseniz onlar için de Yüce Allah güneşin D vitaminini absorbe edebilecek genetik karakterde beyaz tenlilik koduyla yaratılmak vardır.

                                                      Irkların oluşumu

        Peki ya ırkların oluşumu nasıl vuku buldu derseniz,  bakın bu konuda aynı zamanda benim Erzurum da Atatürk Üniversitesinde okurken 1982–1986 yıllarında Botanik Hocam Prof. Dr. Adem Tatlı’nın bize evrim derslerinde öğretip kaleme aldığı aşağıda detayını sunduğum tespitine bakmanız meseleyi açıklığa kavuşturmaya yeter artar da. Bakın Adem Hocam bu hususta ne diyor:

         Tek atadan, farklı renk ve ırkların ortaya çıkmasına engel nedir? Hem tek atadan gelinir, hem de farklı renk ve ırklar ortaya çıkamaz mı? Aslında bu tip sorular, daha ziyade biyolojiyle alâkası olmayanlardan gelmektedir. Çünkü bir biyolog bilir ki; her anne, baba, büyük anne ve büyük babaların karakterleri, belli oranlarda yavrularına geçer. Bu oranlar, "Mendel Kanunları" adı altında meşhurdur. Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu bu kanunlara göre; meselâ bir fert, soy bakımından yüzde 50 ihtimalle annesine, yüzde 50 ihtimalle de babasına benzeyecektir.
      Ferdin hemen hemen bütün özelliklerinde bu veya buna yakın oranları görmek mümkündür. Fakat bazı karakterler vardır ki, ortaya çıkmaları, yani bir fertte tesir göstermeleri, bazı şartlara bağlıdır. Nasıl ki, yıldızların görünmesi, gecenin gelmesine bağlıdır. Güneş onların görünmelerine mâni olur. Bazı çekinik (resesif) karakterlerde, baskın (dominant) karakterlerin tesiri altındadır. Çekinik karakterler ancak bu tesirlerden kurtulduğu zaman, ağırlığını hissettirecektir. Fakat bu, belki de nesiller sonra mümkün olur.       Günümüzdeki ırkların hepsi ortak bir atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Meselâ beyaz ırkın bir ferdinden, bir zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hâsıl olabilir. Ya da bir Çinli'den, bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru meydana gelebilir. Günümüzdeki ırkların hepsi, ortak bir atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Meselâ beyaz ırkın bir ferdinden, bir zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hâsıl olabilir. Veya bir Çinli'den, bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru meydana gelebilir. Bazıları, zenci ırkın tropik bölgelerdeki yoğun ültraviyole ışınlarına uyum sağlayarak meydana geldiğini iddia ederler. Hâlbuki bu görüş, Kuzey ve Güney Amerika'da aynı ışınlara maruz kalanların niçin siyahlaşmadıkları sorusunu izah edememektedir. Son yapılan çalışmalar, deri rengindeki bu farklılığın irsî olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla, ırkların teşekkülüyle ortaya çıkan siyahlar, kendileri için zararlı olmayan ışınların bulunduğu sahaya göç etmiştir. Diğer taraftan açık renkli ve mavi gözlü İskandinav ırkı ise, ekvator yakınındaki yoğun ültraviyole ışığından kurtulmak için kuzeye gitmiştir.

         Dışarıya kapalı bir kabile düşünün. Çevredeki diğer kabilelerle hiçbir irtibatı olmayan bir grup. Buradaki genetik özellikler, kabile fertlerinin sahip olduğu irsî karakterlerin toplamına eşittir. Belli sınırlar içinde yer alan böyle bir bölge "gen havuzu" olarak da adlandırılabilir. Bu gen havuzundaki çekinik karakterler, zamanla melezleme sonucu birbiriyle karışarak yeni ve değişik karakterler hâsıl eder. Değişik renk ve ırk karakterlerine bu açıdan bakmak gerekir.

         İşte ilk insan Hz. Adem (a.s.)'ın genetik yapısında da çok farklı renk ve ırk özellikleri vardır. Tıpkı bu gen havuzu gibi, muhtelif karakterleri ihtiva ediyordu. Bütün bu karakterlerin bir anda ortaya çıkması elbette mümkün değildi. Zamanla bazı genetik açılmalar sonucu, değişik karakterler meydana geldi. Neticede, günümüzdeki farklı fertler hâsıl oldu. (Bkz. Prof. Dr. Adem Tatlı, Gerçeğe Doğru Serisi, Cilt 2, Sayı:17, İstanbul, 2000, ss. 22–24.)”

         Vesselam,

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+gurbuzer

10 Nisan 2023 Pazartesi

Ölürüm Türkiye'm

Ölürüm Türkiye'm Selim Gürbüzer KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK (KDY) https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim++g%C3%BCrb%C3%BCzer

Ölürüm Türkiye'm

  •  
Mondros'un ağır şartlarını kanıyla ve canıyla bir çırpıda silip atan Necip Türk Milleti bundan böyle de önüne çıkacak daha nice zor şartların üstesinden gelebilecek güçtedir elbet. Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II. Dünya Savaşları tüm olumsuz şartlarının bize olan etkisi 'yol vergisi', 'ekmek karnesi' ve 'gaz kuyruğu' olarak yansımıştı. Neyse ki Necip Türk Milleti o söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine karşı sandıkta “Yeter artık söz milletindir” fermanıyla iradesini ortaya koydu da bir nebze olsun nefes alabildik. Ama baktılar ki, halkın büyük teveccühüyle seçilen Adnan Menderes'in Başbakanlığında yönetilen Cennet Vatan Türkiye ayağa kalkacak, hemen alelacele içte ve dışta zinde güçler düğmeye basıp 27 Mayıs darbesiyle birlikte idam ederekten bedel ödettireceklerdir. Derken her on yılda bir yapılan darbelerle halkın iradesi kesintiye uğratılıp Türkiye'nin çağ atlama azminin önüne set çekmiş oldular. En son geldiğimiz noktada ise 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimiyle önümüz kesilmeye çalışılsa da bu kez umduklarının tam aksine hevesleri kursaklarında kalakalıp hain darbe girişimi akamete uğratılabilmiştir. Ancak bu demek değildir ki, zinde güçler bu işten vazgeçip bir daha milletimizin yakasına yapışmayacaklardır. Baksanıza hiç de milletimizin yakasından düşecek gibi gözükmüyorlar. Hani atalarımızın “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye söylediği bir söz var ya, aynen öyle de dün olduğu gibi bugün de yine milletimize ince ayar çekme planı peşindelerdir. Hele necip milletimizin 'Yeni Türkiye Yüzyılı'na giden yoldaki heyecanının bir türlü bitip tükenmediğini gördükçe bu kez kültürel kodlarımızla oynayacak kadar da gözü dönmüş halde oyun içinde oyun kurmak peşindelerdir. Tarih bilincinde olanlar çok iyi bilir ki Tanzimat'la başlayan Batı hayranlığı, mankurtluğu içimizi içten içe kemirip kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar açmıştı ki, en nihayetinde Osmanlı'yı hasta yatağına düşürüp çöküşümüze neden olmuştu. Hatta bu dönemle başlayan Batı hayranlığı sevdası halkın kültürel dokusunu tahrip etmekle kalmamış aynı zamanda halkla devlet arasında güven kaybına da yol açmıştı.
Her neyse olanlar olmuştu bir kere, bugün de halktan kopuk mankurt havariler kirli emellerinin peşinde koşadursunlar, asıl bizim için önemli olan 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı kazandığımız diriliş ruhunu ve kültürel kodlarımızı her şartta ve ahvalde iri ve diri tutma beceresini gösterebilmek çok mühimdir. Şu çok iyi bilinsin ki, Yeni Yüzyıl Türkiye yolunda diriliş ruhumuzdan ve kültürel değerlerimizden taviz vermediğimiz sürece aydınlık yarınlar bizim olacak demektir. İri ve diri olmaya mecburuz da. Çünkü şöyle geriye dönüp baktığımızda dünden bugüne Ölürüm Türkiye'm yolunda nice bedeller ödendi, bunu kâh 27 Mayıs darbesinde, kâh 12 Mart muhtırasında, kâh 12 Eylül darbesinde, kâh 28 Şubat postmodern darbesinde, kâh 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminde hep birlikte görüp yaşadık. Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan insanımız, artık bir daha canı yanmaması için havadan, karadan atılan bomba ve mermilere, hatta üzerine gelen tanklara karşı göğsünü siper ederekten, Yeni Yüzyıl Türkiye Kızılelma'sına ışık yakmış oldu da. Ve en nihayetinde onca yaşanmışlıkların ardından artık millet ve devletin el ele verdiği büyük bir sıçrayışla çağ atlayacak Yeni Yüzyıl Türkiye'nin eşiğine gelmiş olduk. Öyle ki geldiğimiz noktada vesayet odaklarının cirit atamadığı bu kutlu yürüyüş bize Allah Resulü'nün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı da hatırlatmakta. Hele şükür Türkiye'yi artık sırça köşklerde yaşayan Simonlar yönetmiyor, tam aksine bu milletin bağrından çıkmış Anadolu çocukları yönetmekte. Üstüne üstlük Türk tipi Cumhurbaşkanlık modeliyle yönetiliyoruz. Baksanıza Osman Gazi ve Şeyh Edebali ikilisinin Söğüt otağında Osmanlı'nın kuruluş mayasını çalıp akabinde oluşturulan Toy meclisinin kararları doğrultusunda ortaya konulan adil yönetim anlayışının zenginleştirilmiş benzer uygulama örnekleri Yeni Yüzyıl Türkiye'sinde tesis edilmek üzere de. Dün nasıl ki Horasan erenleri, müftüler, müderrisler, kılıç kabzası kuşanan alperenler Söğüt Beyliği'ne sevk edilerekten Türk'ün nabzı Osmanlı Beyliği'nde atıp Nizam-ı âlem olmuşsak, bugün de Yeni Yüzyıl Türkiye koşusunda millet devlet el ele gönül gönüle verip yeniden diriliş hamlesiyle âleme nizam olabiliriz pekâlâ. Nitekim necip milletimizin 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişimine karşı tankların altına yataraktan darbe girişimini önleyip akabinde tutulan vatan nöbetleri eşliğinde 7 Ağustos günü Yenikapı'da “Hep Birlikte Türkiye olacağız” fermanıyla Yeni Yüzyıl Türkiye'nin doğuşuna ışık yakması, bu muştuyu doğrulayan bir diriliş ruhudur bu.
Gizle

Yayın Tarihi:04.04.2023
ISBN:9789754490886
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:612
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm

8 Nisan 2023 Cumartesi

ÖLÜM KATILIĞI


                                                            ÖLÜM KATILIĞI                                        

     SELİM GÜRBÜZER

     Sonsuzluk tutkusu anne karnında başladığı şundan besbelli ki anne adet kanından kesilebiliyor.  Ve böylece adet kanı dışa değil bu kez içe akıp bebeğe gıda olmak için vardır. Şayet aksi bir durum olsaydı anne karnında bebek tıpkı kurumuş meşe ağacı gibi kuruyup gelişemeyecekti. Hakeza anne rahmine düşen bir bebek şayet kendisine tanınan dokuz aylık bir konaklama süreç yerine kalıcı olarak konaklayıvermiş olsaydı hiç kuşkusuz kendisiyle birlikte annesinin de ölümüne sebep olacaktı. Bu demektir ki dokuz aylık süreç rast gele belirlenmiş bir zaman dilimi değildir, bilakis kökü kalu belaya dayanan yeni bir hayata göz kırpmanın hazırlığı bir süreçtir. Öyle ki anne karnındaki bu süreç Kur’an’da zikrolunan  toprak (gametogenez), nutfe (fertilizasyon-döllenme), âlaka (yarıklama), mudga (gastrolasyon) ve rahimde organların oluşması (organogenez)”  safhaları olarak sıralanıp en nihayetinde dünya hayatına adım atmak şeklinde vuku bulur. Hakeza dünya hayatı da çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık şeklinde safha safha gelişim kaydedip en nihayetinde ahirete göz açmak manasına ölüm vuku bulur. Şu da bir gerçek; ölüm korkusu tüm insanlığın ortak korkusudur,  amma velakin elden ne gelir ki, bikere her nefis ölümü tadacak hükmü bunu gerektirir çünkü. Öyle ya, madem doğmak var, o halde Kur’an’da zikrolunan “Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız” (Taha, 55) diye beyan buyurulan ölüm hükmü de vuku bulmalı ki Hayy’dan geldik Hu’ya gideriz manasına gerçek hayat sahibi Yüce Allah’ın azameti ve kudreti idrak edilebilsin.  Gönül ister ki ölmeden önce ölünüz bilinciyle hayatımıza çeki düzen vermiş olsak da istikamet üzere bu dünyadan göç etmiş olsak.  Nitekim ölüm öncesi sıratı müstakim üzere yaşanılacak olan bir hayat süreci ölümü korku olmaktan çıkarıp ölen kişi üzerinde vuslat düğün gecesi ölüm sevinci olarak tecelli ettirir de. Yeter ki yaratılış gayesine uygun yaşansın bak o zaman ölüm korkusu yerine Mevlana’nın tarif ettiği şekliyle düğün gecesine dönüşen kar beyaz gelinlik bir sevinç ölümün vuku bulması an meselesidir diyebiliriz pekâlâ. Ölüme birde biyolojik açıdan baktığımızda rigor mortis gerçeği ile karşılaşırız. Madem öyle, Tıbbi açıdan rigor mortis neymiş bir görelim.

        Malumunuz iç ve dış dünyamızın iletişimi sinir sistemi aracılığıyla yürütülmekte olup bu sistemin merkezi beyindir. Dolayısıyla beyin merkezi fonksiyon yönünden diğer organlara göre daha imtiyazlı konumdadır. Öyle ki, Yüce Allah (c.c) tarafından vücuda giren gıdalardan sadece saf oksijen ve en taze glikozla hem beslenmeye hem de korunmaya alınmış nevi şahsına münhasır tek organdır diyebiliriz de. Nitekim glikozdan ve oksijenden mahrum kalan bir sinir sistemi ister istemez ilk evvela beyin ölümünü gerçekleşip böylece beyin sapı denilen soğancık bölgesinden talamus’a kadar uzanan merkezi yapının yanı sıra beyin sapı ağı denilen nöron ağıyla olan irtibatlar da bir anda kesilivermiş olur.  Derken dış dünyadan gelen sinyaller bir taraftan beyin kabuğundaki özel merkezlere taşınamazken diğer yandan da ağ cisim ve korteksle (beyin kabuğunun) olan irtibatlar da sona erer. Bir başka ifadeyle iletişim kanallarının kesintiye uğramasıyla birlikte beş duyu organımızla alınan tüm bilgiler kortekse ulaşabilmekte, ancak bu bilgiler hasta tarafından algılanamayacaktır. Bu durumda hasta bilincini yitirmiş bir vaziyette,  etrafında olup bitenlerden haberdar olmaksızın gerçek ölüm nüksedene kadar koma halde kalacaktır.  Ta ki gerçek ölüm vuku bulur bu kez işin rengi büsbütün değişip kaskatı kesilmek gerçeği ile yüzleşilecektir. Şöyle ki; insan vücudu ölümden yedi veya on saat sonra şiddetli bir kasılma durumuna geçer ki bu durum Tıpta ‘Rigor Mortis’  kavramıyla ifade edilir.  Yani Rigor Mortis kavramından maksat ölümün vuku bulmasıyla birlikte parlaklaşmış halini kaybedip opaklaşmış (katılaşmış) hale dönüşmesidir. Öyle ki ölümden sonra kaslar belli bir tertip üzere kademe kademe katılığa uğrayıp ilk olarak kalp diyagramı, sonra yüz ve ense kasları, daha sonra ise alt ve üst taraf kasları ve en nihayetinde karın kasları katılaşır.

         Peki, ceset kas katı kesildikten sonraki ölen kişinin hali nice olur derseniz, olacak olan besbellidir, bu kez ölüm katılığı 15–20 saat sonra yavaş yavaş kompozisyonunu değiştirerek çözülmeye başlar. Nasıl ki ölüm katılığı belli bir tertip üzere kademe kademe vuku buluyorsa bunun tam tersi olarak katılığın çözülmesi de aynen belli bir tertip üzere kademe kademe gerçekleşir ki, işte böylesi bir çözünme süreci Tıpta ‘Nisten serisi’ kavramıyla ifade edilir.  Nitekim ölüm şeklinin ne zaman ve nasıl olduğu vs. gibi hususlar Nisten serisi bağlamında otopsisi yapılarak belirlenip raporlandırılmış olur da. Tabiî ki burada belirlenen tanı maktulün ölüm sebebinin teşhisidir,  ruhi yönü ise bilim dünyasının hiçbir zaman erişemeyeceği bir sır olarak kalacaktır. Öyle ya son nefeste vazifeli melek devreye girdiğine göre bu boyut tamamen Tıbbın alanının dışında inançla boyutuyla alakalı bir durum olması hasebiyle bunu gözlemleyecek ne bir ölçüm aleti keşfedilebilir, ne de bu durumu gözlemleyecek bir cihaz var edilebilir. Dolayısıyla rigor mortis hadisesine metafizik boyutuyla değil de dünya gözüyle baktığımızda biz sadece kalp kasının gevşeme sırasında kan alarak kasılma durumuna hazırlık yaptığı ve böylece kasılmayla birlikte kasların glikojen tükettiğini gözlemlemiş oluruz. Öyle anlaşılıyor ki kalp ve solunum kasları bu glikojen depoları sayesinde bir ömür boyu çalışır halde işlerlik kazanmışlar, ta ki sekerat anı yaklaşıp elden ayaktan düşer hale gelinir işte o zaman önce kol kasları, sonra yüz,  daha sonra ayak ve karın kasları aktif halden pasif konumuna geçmekte olduğu görülür.  Hayvanlarda malum bud kasları daha aktif haldedir hep. Onun için et kalitesi en düşük olan kısım olarak addedilir.  Bir hayvan avcı tarafından uzun müddet kovalandıktan sonra vurulursa hemen katılaşır. Fakat deney hayvanları bundan istisnadır hemen katılaşmaz. Bu yüzden fare, kobay, tavşan gibi deney hayvanları bilimsel çalışmalar için daha çok tercih sebebidir. Nitekim bu hayvanların ölüm sonrası kas içerisine yerleştirilmiş uyarıcı elektro şok ve benzeri aletlerle üzerlerinde yapılan denemelerde en ufak uyartı da bile sinir uçlarının tepki verdikleri gözlemlenmiştir. Tabii söz konusu deney hayvanı değil de insan olduğun da ise ölüm sonrası elektro şokla uzun süre uyarılsa da kaskatı kesilen kasların tepki vermeyeceği görülecektir. Buradan hareketle ölüm sırasında maktulün cinayetle mi öldürülmüş, zehirlenerek mi ölmüş, uykuda kendi kendine mi ölmüş,  kalp krizinden mi ölmüş,  intihar ederek mi ölmüş vs. gibi ölüm nedenini bulmaya yönelik soruların cevabı yapılacak olan otopsiyle belirlenecek bir durumdur. Dahası Adli Tıp’ın konusuna giren bu durum otopsi sonrası gerek toksikoloji,  gerek patolojik, gerekse DNA analiz vs. çalışmalarıyla da aydınlanacak bir husustur bu.

         Bilindiği üzere insan ölüm öncesi yediği potansiyel enerjik içeren gıdaları her nefeste aldığı soluduğu oksijenle yakmak suretiyle kimyasal enerjiye dönüştürüp bu sayede hayatını ancak iri ve diri tutabiliyordu.  Derken hayat enerjisi diyebileceğimiz bu adenozin trifosfat (ATP) molekülleri eşliğinde vücudumuzun tüm organları hayat bulup böylece bir ömür boyu işlerlik kazanmış olurlar. Ta ki ne zaman ecel kapıyı çalar, işte o gün vücut kimyası entropisinin artış kayd etmesiyle birlikte hayat enerjisinde geri tepme denen ölümün habercisi birtakım maraz durumlar nüksedecektir.  Negatif geri tepme de malum Tıp dilinde daha çok hayata tutunmanın denge durumunu ifade eden bir kavramdır.  Hele bir insanın hayat dengesi sarsılmaya bir görsün o an artık geri dönüşü olmayan bir sürecin içerisinde kendisini bulması an meselesidir diyebiliriz.  Bu bazen maksimum bazende sıfır noktasında negatif tepme denge ayarından hızla uzaklaşmayla kendini gösterip sistemin tüm bilgi ağlarına olan giriş (input)  ve çıkışların alarm vermesiyle hayatı sonlanmış olur. Tıpkı bu elektrik kontağının kesilmesi hadisesinde olduğu gibi pozitif geri tepme (ölümle)  diyebileceğimiz nefesin kesilmesi şeklinde vuku bulan hayata veda ediş anıdır bu.  Öyle ki ölümü müteakip kaslarda anaerobik metabolik olaylar alarm vermesiyle birlikte ATP depoları hızla tükenmeye yüz tutup böylece oksijenden mahrum kalan dokularda entropinin artmasına yol açan hazin bir sonun ardından katılaşma hadisesi baş gösterir de. Değim yerindeyse ATP gibi hayat kaynağı birçok enerji ocaklarının tütmemesiyle birlikte önce tedrici olarak ölüm katılığı (Rigor motris) vuku bulmakta akabinde mikrobik kokuşmaya paralel olarak yine tedrici olarak katılığın çözülmesi eşliğinde kas proteinlerinin bozunumu denen çürüme olayı vuku bulmakta.  Dahası topraktan geldik toprağa dönüşümüz vuku bulmuş olur.

       Velhasıl-ı kelam, her nefis ölümü tadacaktır,  bundan asla kaçış yoktur,  zira Baki olan sadece Allah’tır.

         Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

28 Mart 2023 Salı

KEMİK MUCİZESİ

    

          

                                  KEMİK MUCİZESİ

       SELİM GÜRBÜZER

        Bilindiği üzere kemik oluşumu kemik hücresi ve bu hücrelerin arasını dolduran esas maddenin birleşiminden meydana gelmekte. Ancak şu da var ki kemiği oluşturan tüm hücrelerin ömrü 25 ila 30 yıl bir süreyle sınırlıdır.  Yine de vücudumuzda var olan hücrelere nispeten en uzun ömürlüsü kemik hücreleridir dersek yeridir.

       Malumunuz kemikler histolojik yönden;

      -Kemik hücreleri,

      -Esas madde (ara madde)  olarak kategorize edilirken ayrıca kendi içerisinde osteoblast,      osteocyte ve osteoclast olarak da kategorize edilir. Kemiğin ara maddesi olarak bilinen Substantia ossea fundamentals (esas madde) ise ossea veya osein isim olarak karşılık bulup esas madde esasen yapı bakımdan kollajen lifler ve interfibriller olarak kategorize edilir. Bunlardan mesela fibriller yapı gösteren maddeler kollagen lifler olarak addedilirken, fibrillerin arasını dolduran ara maddeler de interfibriller (ara madde)  olarak addedilir. Ve bu söz konusu ara maddeler protein, mukopolisakkarit kompleksi, lipit, enzim ve glikojen gibi bileşenlerin oluşturduğu yapı ve tesviye edilmiş bir yapı üzerine oturmuş madeni tuzların meydana getirdiği sert ve dayanıklı maddelerden teşekkül eder.

        Besbelli ki kemikler yaratılış gayesine uygun değişik boy ve şekillerde, aynı zamanda her birine etten kas giydirilmiş olarak halk edilmişlerdir. Yani bu demektir ki kemiklerin yapısına baktığımızda üzerleri adeta etten giydirilmiş elbise olmanın ötesinde yine her birinin birbirinden ayrı ayrı değişik şekillerde dairevi, yassı, silindirik (içi boş boru) olarak donatıldıklarını görürüz. Baksanıza Yüce Allah (c.c) kemikleri birbirleriyle ilişkilendirmek içinde mafsallarla donatıp böylece bu sayede vücudumuzdaki baş, el, kol, ayak ve parmak kemiklerine ait eklemlerimiz bir anda hareket manevrası kazanabiliyor. Hele bilhassa bunlar arasında kol ve bacak kemiklerinin gövdeye bağlı kalaraktan tam hareketli eklemlerle birlikte manevrası kazanması bunu teyit eden bir durumdur. Şöyle ki; kol kemiğinin ucu kürek kemiğinin bitiminde bir oyuğa eklemlendiğinden dolayıdır iki kemikten birinin girintisi diğerinin çıkıntısına eklemlenip böylece eklemlenmiş monteli bu yapı sayesinde kollarımızı kendi isteğimiz doğrultusunda rahatlıkla sağa-sola, aşağı-yukarı hareket ettirebiliyoruz. Hele bilhassa dirsek, bilek ve parmak eklemlerin her biri üzerine düşen görevi yerine getirdiğinde omuzumuzu bile yerinden oynatabiliyoruz. Hakeza uyluk kemiğin yuvarlak olan baş kısmı kalça kemiğinin uç bölümüne denk gelen derin bir oyuğun içerisine eklemlenmesiyle birlikte yürümemiz sağlanmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla bir yandan kollarımız kürek kemiğine kaynaklandığı yerden dirsek, bilek ve parmak eklemlerine bağlanırken,  diğer yandansa ayaklarımız lif yapısında güçlü kirişlerle desteklenip kalça, diz, topuk ve ayak parmaklarımızla birlikte bağlantı köprü oluşturulmakta. Böylece bu köprü bağlantılar eşliğinde hareket kabiliyeti kazanırız.  Bu arada eklemlerimizin bakımı da ihmal edilmemiş olduğu şundan besbelli ki; eklemler son derece planlı bir şekilde sürtünme ve aşınmayı önlemek için çağımızın en gelişmiş yağ makinelerine taş çıkartırcasına otomatik olarak yağlanmış donanımdadır.  Öyle ki eklemlerimizin yağlanma ihtiyacı önceden belirlenmiş olup bizim elimizin erişemediği noktalarda kendi kendine otomatik olarak yürütülmekte. Aynı zamanda bu durum bize şah damarımızdan daha yakın olan ilahi gücün varlığını hatırlatır. Nitekim Yüce Allah (c.c) yaratılışımızdaki kemik mucizesini “Alaka’yı da “mudğa” yaptık ve bu “mudğa”yı, üzerini et ile kaplayacağımız kemiklere dönüştürdük. Nihayet onu, başka bir yaratıp inşa ettik. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir! (değil mi)”  diye beyan buyurmak suretiyle bu gerçeğe işaret etmiştir. Zira insan nüvesinin oluşumuna yönelik başlangıçta atılan suyun çıkış noktası da kemikler oluşturup bu durum Kur’an’da “İnsan, fışkıran bir sıvıdan yaratılmıştır/ kadın erkek çiftinin bel nahiyesinden” (Tarık suresi, 6)  diye beyan buyrulan ayette geçen fışkıran veya atılan suyun sulb ve teraibden çıktığı kelamıyla ifade edilir.  Ve bir kısım ilim ehli zat bu ifadeden maksadın bel kemiği ve göğüs kafesi kemiği arasından çıktığı manasında,  yani o çıkan suyun erkeğin belinden, kadının leğen kemiğinden çıkmakta olduğu manasında tefsir etmişlerdir. Hakeza eklemlerimizin her daim özel bir sıvı ile karşılanıp yağlanması da bir bambaşka mucizevi hadisenin varlığını ortaya koyan bir durumdur bu.  

                                                             KEMİK YAPISI

        Kemikler, canlıya vücut şekli veren sert ve dayanıklı yapıda üniteler olup, aynı zamanda elastiki özelliğe sahiptirler. Ayrıca gelişme, büyüme ve ortama adapte olabilme gibi pek çok hayati fonksiyonları yürütme kabiliyeti gösterirler. Aslında tüm kemiklerin yapı ve gelişme durumları incelendiği zaman rezorbsiyon (yıkım) ve rejenerasyon (yapım) içerisinde oldukları görülür.

        Şurası muhakkak bir yandan kemiğin bünyesinde yıpranmış ve fonksiyon yapamaz halde olan dokular osteoclastlar (özel kemik elemanları) tarafından rezorbe (yıkılır) edilirken, diğer yandan da osteoblast ve osteocyt gibi yapıcı ünitelerce yıkıntı materyali kullanılmak suretiyle yenileri yapılır. Derken yapım ve yıkım dengesinin yapım lehine işlemesi kemiğin büyüme, uzama ve yenilenmesi açısından bir avantaj teşkil eder. İşte bu tür fonksiyonlar nedeniyle kemiklere hayati öneme haiz canlı üniteler nazarıyla bakılmaktadır.

         Kemikler dışarıdan görüldüğü kadarıyla kompakt bir madde değil, tam aksine içe doğru uzanan kanalcıklar, boşluklar ve sünger gibi gözlerin bulunduğu, hatta madde tasarrufunun en iyi şekilde ayarlanıp kendisinden beklenilenin çok üstünde performansın sergilendiği kompleks bir yapıdır.

                                        KEMİKLERİN KİMYASAL BİLEŞİMLERİ

       Kemikler kimyasal yönden organik ve anorganik madde içerirler. Zaten kemik ağırlığının %30-33’ü organik, % 67-70’i inorganiktir. Dolayısıyla kemiğin sertliğini, üzerine bir yük bindiğinde, binen ağırlığı taşıyabilme gücünü anorganik maddeler tayin etmekte, elastiki oluşunu ise organik maddeler belirlemektedir.

         Organik maddelerin esas yapısını protein-mukopolisakkarit kompleksi, lipit, enzim, glycojen gibi bileşikler oluşturur. Bu yüzden mucopolisakkaritler kondroitin sülfirik asit bileşimi göstermektedir. Protein ağırlıklı bileşikler ise kollajen ve galatine (jelâtin) dönüşebilecek nitelikte ossein orosomucoid ve osseo albuminoid’den oluşurlar. Şayet herhangi bir kemiği bir asit eriği içerisinde bekletirsek kemikte bulunan organik maddeler eriyerek ayrıştırılmış olur. İşte bu şekilde ayrışma işlemleri sonucu kemikte bulunan kalsiyum bileşiklerinin arındırılması veya giderilmesi işlemi (kalsuyumsazlıştırma) dekalsifikasyon olarak karşılık bulur. Nitekim dekalsifikasyona uğramış uş bir kemik inorganik maddelerden yoksun halde sertliğini kaybetmiş, bükülebilir ve yumuşak konuma geçmiş bir yapıya dönüşür.

          Eğer bir kemiği ateşte yakacak olursak bu işlemin sonunda kemik ilk şeklini muhafaza edecektir,  ama bu kez elastikiyetini ve dayanıklılığını kaybedip, kolaylıkla kırılabilir veya parçalanabilir hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır. İşte bu yüzden bir kemiği yakmak suretiyle içerisindeki organik maddelerden arındırma işlemi kalsinasyon diye tarif edilir. Keza bir başka uygulamayla kemikler uygun ısı ve nem etkisi altında bırakılıp kurutma ya da kaynatma gibi işlemler sonucu içerisindeki organik maddeler ayrıştırılırsa bu işlem maserasyon adını alır. Mesela toprak altında kalan kemiğin suya maruz kalmasıyla birlikte yumuşama (masere) görülmesi bunun tipik bir örneğini teşkil eder.

      Anorganik maddeler genellikle kalsiyum tuzlarından oluşurlar. Esasen kemikler organik maddeden yapılmış bir yatak ve kafes içerisinde madeni tuzların oluşturması ile hâsıl olmuş sert yapılardır.                                      

     Bilindiği üzere kemik yapımız fibriller kemik ve lamelli kemik şeklinde iki temel yapı üzerine iskeletimiz bina edilmiştir. Ve bu iki temel yapıyı A ve B şıkkı olarak ele aldığımızda:

    A-Fibriller kemiğe embriyonal hayatta da rastlandığı için embriyonal kemik dokusu diye de tanımlandığını görürüz. Ancak böyle tanımlansa da bebek dünyaya geldikten sonra durum vaziyet değişip 3-4 yaşına geldiğinde fibril kemik dokusunun lamelli kemik dokusuna dönüştüğü görülür. Ama yine de bir kısım yetişkin insanların vücudunda istisnai kabilden de olsa fibril kemik yapısı görülüp konumlandığı bölgeleri şöyle sıralayabiliriz de:

      -Kiriş, kas ve kas bağların kemiğe tutunduğu yerler. Örnek: Tuberositas iliaka (tümseksi bir yapı olup kuyruk sokumuna tutunur), Spina iliaca anterior inferior (ilium kemiğinin alt çıkıntı kısmı ), Spina iliaca anterior superior (ilium kemiğinin üst çıkıntı kısmı),  Krista iliaka (ilium kemiğinin üst kenarının ön bölümü) ve Spina iliaca posterior(ilium kemiğinin arka kenarı).

     - Sadece kafatasında görülen dikişimsi eklemler (Sutura).

      -Dental alveolus duvarları. Zira üst çene kemiğinin alt kısmında bulunan yan yana dizilmiş çukurcuklar olup, malum buralar diş köklerinin tutunma yerleridir.

      -Dişin sement tabakası (subtantia ossea).

     B-Kollagen lifler ise malum birbirine paralel bir dizilme ve liflerin arasını dolduran yapıştırıcı bir maddeyle birlikte 4-10 mikron kalınlığında lameller olarak tanımlanır. Adından da anlaşıldığı üzere lamel içerisinde kollagen lifleri birbirine bağlayan yan liflerin demet varı varlığı söz konusudur.  Hele bilhassa kemiklerin sıkı ve kompakt olduğu yerlerde kalın ve dayanıklı havers sütunlu ünitelerin varlığı da söz konusu olup,   bu söz konusu sütunların 3-10 kadar lamelden teşekkül ettiği belirlenmiştir. Ve her bir havers sütunu ortasında ise havers kanalı mevcuttur. Ayrıca haversian kanal sisteminin yan yana ve üst üste sıralanması suretiyle sıkı kompakt doku oluşur. Bu arada havers kanallarını enine birleştiren noktada walkman kanalları mevcut olup, bu kanallar havers kanalıyla bağlantı kurabiliyor. Dahası walkman kanalları bir taraftan havers kanallarına açılıp geçiş sağlarken, diğer taraftan Cavum medullare denen ilik kanayla da bağlantı kurmayı ihmal etmez.  olur. Anlaşılan o ki; gerek havers kanalları ve gerekse walkman kanalları, kan damarları ve sinirlerin gelip geçtiği yer olarak görev yapmaktalar.

         Lameller ve lamelleri oluşturan kollagen liflerin araları kalsiyum tuzu ve ossein (esas madde) ile donatılmıştır. Esas madde (substantia ossea) içerisinde ise osteosit'in (kemik dokuyu oluşturan kemik hücreler) bulunduğu lakünler vardır.

        Lamellerin birkaç tanesi kemik yüzeyleriyle birleşerek kiriş, mertek ve bölme şeklinde uzantılar meydana getirirler. Osteonlardan başka lamel içeren kemikler bulunduğu yer veya konuma göre; dış esaslı lameller (general lameller), iç esaslı lameller (bazik lameller), ara lameller (interstisyel lameller) ve özel lameller (havers lameller) olarak diye isimlendirilirler.

       Dış lameller

       Kemiklerin dış yüzüne paralel konumda olan ve periosteum'un (kemik zarın) altında bulunan lamellerdir. Bunlarla periosteum arasında birbirinden diğerine uzanan Sharpey lifleri vardır.

       İç lameller

       Kemiklerin içerisinde bulunup, Cavum medullare (ilik boşluğu) denilen boşluğun duvarlarına paralel konumda olan lamellerdir.

      Ara lameller

       Havers kanalları arasında kalan üç köşeli boşluklar halinde görülen lamellerdir.

       Özel lameller

       Bilindiği üzere havers kanallarında konumlanan lameller;  havers veya özel lameller sistemi olarak ifade edilir. Dolayısıyla herhangi bir kemikten kesit yapıp incelediğimizde dış yüzeyin daha kompakt sıkı bir yapı gösterdiği, kemiğin iç kısmı ise gözenekli ve boşluklu bir görünümde olduğunu görürüz.

      Kemiğin dış yüzeyi kompakt yapmış ya da dayanıklı hal almış kısım ise Substantia ossea compacta (kompakt kemikolarak ifade edilir. Dahası kompakt kemik lamelli kemik olup havers sütunlarından (osteon) meydana gelmiştir. Ayrıca bir kemik ne kadar kuvvet altında kalıyorsa kompakt doku o nisbette kalın ve dayanıklılık kazanır.  Şayet kemik iç kısımları gözenekli ve boşluklu olursa bu kemik yapısı süngerimsi demektir. İşte kemiğin süngerimsi görünümlü bu kısmına Substantia ossea Spongiosa (süngerimsi kemik) ismi denmesi bu yüzdendir. Genellikle gözenekleri birbirinden ayıran duvarları birkaç lamina içeren bölmeler oluşturmaktadır. Hatta bölmeler dal ve kollara ayrılıp buluştukları noktada ağ oluştururlar. Aynı zamanda sünger görünümlü bu gözeneklerin içi kırmızı kemik iliği (Medulla ossium Rubra) ile doldurulmuş olup,  nihayetinde kan damarları bu gözeneklere açılmaktadır. Böylece süngerimsi kemik doku kısa kübik kemiklerin iç bölmelerini oluştururken uzun kemiklerin uçlarını da (epifizlerini) doldurur. Kemik bölmelerin sayısı, sıklık, yön, kalınlık,  üzerine gelen kuvvet veya ağırlığın gidiş yönünü ise trajektör denen çizgiler belirler Derken bu çizgiler sayesinde lameller çekme ve itme kuvvetleri yönünden sıralanmış olurlar.

        Kemik gelişim safhaları

        Kemik oluşumu henüz fibrillerin oluşmadığı dönem içerisinde önce hiyalin kıkırdak dokuyla start alır, sonra da mezenşim bağ dokusuyla yol alır. Derken bağ doku olgunlaşma öncesi iç kıkırdak dokusu, yani matriks  (osteoid doku)  yapı üzerine madeni tuzların sirayet etmesiyle birlikte Desmal ossification ve Endochondral ossification dönüşümler şeklinde kemikleşme süreci kendini gösterir.  Böylece arada kıkırdak safhası olmaksızın bağ dokunun böylesi kemiğe dönüşecek olan süreç ‘Desmal ossifikasyon’  denen kemikleşme süreci olarak anlam kazanmış olur.  Malum bağ dokusunun kemikleşme sürecinin akabinde osteoblast safhasına geçiş yapılıp bu safhada ilk evvela proteinlerden meydana gelen organik kollagen içerikli osteoid sıvı madde salgılanıp söz konusu bu kollagen sıvı maddeden kollagen lifler teşekkül eder. Ardından kemiğin ara madde olarak oluşan matriksle birlikte kemikleşme noktası (Punctum ossification-P.calcification) veya kemikleşme merkezi (Centrium ossificationis)  denen nokta şeklinde tuzlanmış bir yapı ortaya çıkar. Derken nokta şeklinde belirginleşen bu yapı git gide dalga dalga merkezden çevreye genişleyerekten osteoblast denen genç kemik hücrelerinin olgunlaşmasıyla birlikte osteosit yapıda kemikleşme süreci tamamlanmış olur. 

         Öyle anlaşılıyor ki; söz konusu sürecin başlangıcında desmal kemikleşme bir ağ biçiminde veya kemik materyalinden oluşmuş bir doku görünümünde olup zaman içerisinde bu doku yapısı lamelli kemik yapısına geçiş yapar.  Buradan da lamellerin oluşturduğu bölmelerin boşluklarına açılan kan damarlarından beslenen kırmızı kemik iliği denen bir muhtevayla süngerimsi spongioz kemik dokusu oluşumu gerçekleşir.  

        Bilindiği üzere desmal kemikleşme (İntramembranöz kemikleşme-Primer ossification) denen safha daha çok kafatası kemiklerin squama parçalarında, yüz kemikleri ve klavicikula köprücük kemiklerin oluşumunda görülen bir safhadır. Dolayısıyla kıkırdağımsı diyebileceğimiz sürecinin bu ilk safhasındaki taslağın kemikleşme hadisesi endochondral ossification  (endokondral kemikleşmei)  olarak adından söz ettirip bu süreç perichondrial ossification ve endochondral ossification şeklinde iki kategoride kendinin gösterir.  Böylece bu süreç içerisinde kıkırdağın üzerini örten bağ doku yapı perikonral kemikleşme olarak anlam kazanırken kıkırdağın içerisinde başlayan kemikleşmiş yapı ise endokondral kemikleşme olarak anlam kazanır. Kelimenin tam anlamıyla bu süreçte perikondriumun bağ dokusu hücreleri gelişimini osteoblast haline dönüşerek tamamlarken bu süreçte osteoblast kemik hücreleri de osteoid ve kollagen lifleri üretip, üretilen yapıların üzerine madeni tuzların sirayet etmesiyle de kemik dokusu meydana gelir.

                                                             KEMİK HÜCRELERİ

       Evet,  öyle anlaşılıyor ki gerek kemik hücreleri, gerekse kıkırdağımsı kemik hücreler insan vücudunun iskelet çatısını oluşturan iki ana hücreler olarak dikkat çekmekteler.  Öyle ki bağ doku hücreleri bu noktada vücutta ki tüm kemik yapıların bağlantısını sağlayan kolon ya da kiriş görevi ifa ederken adale hücreleri de eklemlerimizi hareketlendiren lif bağlarını oluşturmakla görev ifa eden hücreler olarak karşımıza çıkmakta.  Madem öyle karşımıza çıkan bu hücrelerin bir kısmının fonksiyonları neymiş bir görelim:

     Osteoblastlar

     Osteoblast; primer kemik dokusunu meydana getiren, yani kemik yapıcı ana hücre demektir (osteon: kemik, blast: yapıcı–meydana getirme). Dahası osteoblastlar bununla da yetinmez,   kemik matriksinin organik maddesini sentezlediği gibi gerektiğinde kemik ara maddesini oluşturan yan yana dizilmiş üniteler olarak da işlev görür.  Hatta osteoblastlar ana maddeyi meydana getirdikten sonra ara madde içerisinde Lacuna ossium denilen boşluklarda konumplanıp osteosit (kemik dokuyu oluşturan dinlenme hücreleri) dönüşüm kabiliyeti sergilerler.

    Osteositler

    Osteoblast denilen genç kemik hücrelerinin olgunlaşmasıyla oluşan yassı hücreler olup ince protoplazmik uzantılarıyla dikkat çeker.  Böylece protoplazmik uzantılar vasıtasıyla komşu osteositlerle birleşip aralarındaki hücre zarı kaybolacak derecede tek hücre haline gelen çok çekirdekli kütlesi denen ısyncytia yapı oluştururlar. Derken osteosiler bu yapısal dönüşüm sayesinde lakün adı verilen boşluklarda gelişim kaydederler.

      Osteoklastslar

      Kemik matriksini yok edecek derecede kemik dokusunu ortadan kaldırma özelliği ile bir çeşit kemik hücresi olarak dikkat çeker. Osteoklastlar aynı zamanda kemik hücreleri kemik iliği stromal hücreleri veya mezenkimal kök hücrelerinde gelişen yapıdadırlar Aynı zamanda kemiklerin proliferasyon (çoğalma-yenilenme) sahalarında bol miktarda görülen, kenarları girinti çıkıntılı yapıda hücrelerdir. Osteokastslar yıpranmış kemik bölümlerinde çıkardığı enzimlerle o bölgeyi eriterek gitgide büyüyen boşluklara dönüşüp kovuk oluştururlar da. Sonrasında ise kemik gözeleri taşıyan osteoplast lakünalarında yeni kemik maddesi teşekkülü gerçekleşir. Derken bu arada osteoklastların erittiği kemik bölgeleri osteoblastik aktivite ile yenilenmiş olur.                                                    

       Kollajen Lifler

       Osteoblastların meydana getirdiği bir protein olan kollajenden oluşmuş liflerdir. Kollajen lifler kaynatıldıkları zaman glutin denen kaynaştırıcı kemik tutkalı elde edilebiliyor.  Bu arada üzerine madeni tuzların ilavesiyle birlikte kollajen lifler sertlik kazanmış olur. Nitekim kollagen liflerin kendi doğal mecrasında yapıca demet teşkil etmesi, sert olması gibi özelliklerini göz önünde bulundurduğumuzda inşaat sektöründe demir bağlantılarının nasıl yapılacağını gösteren bir yapı modeline örnek bile teşkil edebiliyor.

       Substantia ossea, ossein

       Kemik dokusunda hücrelerin arasındaki sahaları dolduran ve içerisinde kollajen liflerin ve madeni tuzların bulunduğu bir ortamdır. Substantia ossea (ossein) kimyasal yapısı protein mukopolisakkarit kompleksi ve diğer organik maddelerden oluşmuştur. Substantia ossea yapı ve terkibinde bulunan madeni tuzlar dışında kollaojen lifler arasında kemiğin organik maddesine matriks (osteoid) denir. Söz konusu bu kemik yatağı (osteoid) artık madeni tuzların yerleşmesine de uygun bir yer teşkil eder. Derken madeni tuzların varlığıyla birlikte kemik teşekkül eder.

                                          KEMİK METABOLİZMASI

       İnsan vücudunda irili ufaklı ortalama 213 adet kemik belirlenmiş olup, bunlar organik ve inorganik maddelerin oluşturduğu bir sistem olarak adından söz ettirirler. Kemikler aynı zamanda vücudun kalsiyum deposudurlar. Dolayısıyla kan ve kemik dokusu arasında devamlı bir madde alışverişi yaşanmaktadır. Nitekim bu noktada kemiklerin dayanıklılık kazanmasına yönelik madeni tuzları kandan alıp beslenmesi bunun en bariz örneğini teşkil eder. Yani bu demektir ki tabiatta buharlaşma sonucu açığa çıkan mineral tuzlar bir şekilde insan bedenine girdikten sonra kana aktarılıp, böylece kemik metabolizmamız bu arada hissesine düşen payı da almış olur. Tabiî ki bu olaylar pek çok faktörlerin etkisi altında olmaktadır. Aşağıda özet olarak sunmaya çalıştığımız bu faktörleri şöyle sıralayabiliriz:

          -Kan serumunda  %10 miligram kalsiyum, %3,5 miligram fosfor bulunmaktadır. Vücutta Ca ve P madde miktarı sabit olup, bu sabit sayı her ikisinin çarpımından (Ca x P veya 10x3,5=35) elde edilmektedir. Şüphesiz kalsiyum ve fosfor miktarının kanda sabit kalmasını sağlayan paratiroid hormonudur. Bu hormon direk fosfor üzerine etki edip fosforun böbrek tubuluslarından (borucuklarından)  kana geri emilmesine engel olarak gerçekleştirir. Dolayısıyla bunun sonucunda kanda fosfor seviyesi düşer, Kalsiyum ise kemiklerden kana mobilize olarak geçer. Şayet çeşitli nedenlerle kanda fosfor miktarı düşerse Ca x P çarpımı sabit olduğundan kalsiyum miktarı artacak demektir, ya da kanda kalsiyum azalırsa bu sefer tam aksine fosfor çoğalacaktır.  Dolayısıyla bu durumda kalsiyum miktarının çoğalması için kemikler üzerinden kana kalsiyumun transferi gerekecektir.        

         Kalsiyum ve fosfor metabolizmasında D12 vitamini etken faktör olup kalsiyumun sindirim kanalından kana karışmasını artırdığı gibi böbrek vasıtasıyla da fosforun dışarı atılma işlemini hızlandırır. Ayrıca kalsiyumun kemik matriksine oturmasını sağlar.

         Genital bez hormonları anabolizan etki gösterip protein yapımını artırdıkları gibi kemik matriksin aktivitesini artırırlar.  Derken kemik yapımının oluşumunu hızlandırmış olurlar.

        - Tiroid bezi bazal metabolizmayı artırarak kemiklerin gelişip büyümelerine yardımcı olur. Fakat tiroit hormonu fazla salgılandığında negatif etki yapar.

          -Hipofiz hormonu gelişip büyümeyi sağlar. Dolayısıyla hormon eksikliği endokondral kemikleşmeyi ve epifiz kıkırdağının olgunlaşmasını geciktirir. Hormonun fazlalığı ise kemiklerin fazla uzamasına ve irileşmesine neden olur.

            -Pankreas hormonu (insülin) kemiklerin gelişip büyümelerine ve karbonhidratlardan protein yapımına yardımcı olur.

         Kemiklerin kalınlaşması perikondriumda  (kıkırdak zarı) oluşan yeni kemik tabakalarının üst üste eklenmesi ile olur. Kemik taslağının dış yüzünde kabuklaşma meydana gelir ki buna perikondral kemikleşme denmektedir.  Şöyle ki; kemiğin gelişmesi ile birlikte perikondrium periosteuma (kemik zarına) dönüşür. Aslında perikondral doku kemikte ilk zaman spongioz (kemik cipsi) bir manzara gösterir. Derken ileri ki aşamalarda dokunun içerisinde boşluklar,  havers ve wolkman kanallar oluştuktan sonra mezenkimal bağ dokusunda havers sütunlarının oluşmasıyla birlikte kompakt kemiği oluşturur.

          Hiyalin en çok görünen kıkırdak tip olup Yunanca cam manasına gelen hyalos’tan türemiş bir sözcüktür.  Belli ki ışığı hafif geçirme matrisi özelliğinden bu ismi almıştır. Bu arada hiyalin kıkırdağın farklılaşmasıyla teşekkül eden kemikleşme faaliyeti son bulmaz, bundan sonraki aşamada adından endokondral kemikleşme (Enchondral ossification) olarak söz ettirir. Yani kısa ve kübik kemiklerin iç kısmı veya uzun kemiklerin diafiz ve epifiz (kemikleşme noktaları üzerinde)  kısımların kemikleşmesi endochondral ossification (kıkırdak kemik taslağı) hadisenin gerçeklemesiyle mümkün hale gelir. Kelimenin tam anlamıyla hiyalin kıkırdak hücrelerinin çoğalması proliferasyon ismini alıp hipofiz ve genital bezlerin kontrolünde kemiğin uzunlamasına büyümesi gerçekleşmiş olur. Böylece proliferasyonla birlikte kıkırdak vaktinden evvel kemikleşirse boy kısalığı (pluitary dwarfısım-cücelik) nükseder, geciktiğinde ise aşırı büyümeye (gigantism-dev cüsselilik) neden bir durum nükseder.  

        Chondroclast kıkırdak dokusunu tahrip eden bir hücre olup,  kemiğin içerisinde boşluk oluşturur. Derken oluşan boşluk kemik spikülü (Trabekula) ağıyla donatılır.      

        Hâsıl-ı kelam insan kemiklerinin kemikleşmesi intrauterin hayatta başlar,  24-25 yaşında son bulmaktadır.

                        KEMİKLERDE ANATOMİK VE FİZYOLOJİK OLAYLAR

        Vücudumuz öyle anlaşılıyor ki;  kemikler üzerine inşa edilmiş durumdadır. Bu yüzden kemiksi yapıya iskelet denip, kemik üyelerinin her biri vücuda bir bambaşka güzellik kattığı gibi organlarımızın koruyuculuğunu da üstlenmiş olurlar. Genel itibariyle iskelet sistemimiz başgövde, kol ve bacak olmak üzere üç ana eksen üzerine kurulmuştur. Şüphesiz bu iskeletin kolon ve kirişlerini kemikler oluşturup, içi kadar dış kısımda inceleme konusudur. Zira bir yandan osteoblastik aktiviteyle kemik oluşumu gerçekleşirken,  öte yandan şekil yönünden de interstisyel lameller haline dönüşürler. Derken osteonlarda yıpranmış olanlar eski osteonların yerini alırlar. Bu arada osteoklast hücreler ise yeni kemik dokusu oluştururlar.

        Kemiklerin görev ve fonksiyonları:

        -Vücudumuzun şeklini ve biçimini tayin ederler.

        -Destek dokusu görevi yaparlar.

        -Kaldıraç kolu görevi yaparlar.

        -Hayati organlarımız için kapalı kutu muhafaza görevi yapar. Örnek olarak göğüs kafesi bunun tipik bir örneğini teşkil eder. 

         -Alt ve üst ekstremiteler için dayanak sistemleri meydana getirirler. Örnek olarak üst extremiteler için omuz, alt extremiteler içinse pelvis iskeleti bunun tipik örneğini teşkil eder.

         -Kalsiyum ve fosfor mineralleri için depo görevi yaparlar.

         -Adına kırmızı kemik iliği denen Medulla ossium rubra’nın gelişme, barınma ve görev yapmasını sağlar.

         Vücudumuzun iskeletini oluşturan kemikler genel itibariyle şu 4 başlıkta tasnif edilir:

        -Ossa longa (uzun kemikler)

        -Ossa breve (Kısa ve kübik kemik)

        -Ossa plana (Yassı kemikler)

        -Ossa pneumatica (Havalı kemikler)

        1-Ossa Longa (uzun kemikler)

       Bunlar ekstremitelerin esasını teşkil eden kemiklerdir. Hatta ekstremitelerin hareket kazanmasında kaldıraç kolu görevi yaparlar. Ayrıca uzun kemikler iki uç ve bir gövdeden ibarettir. Bilindiği üzere omurga, göğüs kafesi, kaburga kemiği ve kalça kemikleri gövdeyi oluşturan ekstremitelerdir. Nitekim omurga 33 omur kemiğin ardışık sayıda bir matematiksel plan dâhilinde dizilmesiyle oluşan yapıdır bu.  Hatta bu kemikler kıkırdak disklerle birbirlerinden ayrılmış vaziyette sıralanmışlardır. İşte bu kıkırdak yapılar sayesinde hem omurgamızı hareket ettirebiliyoruz hem de vücudumuzun en hassas organı sayılan omurun her hangi bir travmaya karşı korumaya alındığına şahit olmaktayız. Hakeza omurganın en sonundaki omur kuyruk sokumu kemiği olarak bilinir ki, özellikle oturmamızda en büyük rol oynayan bir vazifesi söz konusudur.

      Uzun kemiklerin gövde kısma diafiz, uç kısmına epifiz denmekte. Epifiz ve diafiz arasında kalan genişleme gösteren kısma da metafiz denir. Metafiz ile epifiz arasında daha henüz kemikleşmemiş, yani kıkırdaktan ibaret olan çizgiye ise epifiz çizgisi denir. Şayet epifiz çizgisi kemikleşirse kemiklerin boyca büyümeleri sona ermiş olur. Bu arada uzun kemiklerin bir kısmında kondrositlerin aktivitesi ile hâsıl olan boşluğun devamı uzun bir boşluk bulunur. Bu boşluk başlangıçta gayrı muntazam olup daha sonra kanal şeklinde kavum medullare isimli boşluğa dönüşür. Tabii bu boşluk boşuna değildir. Zira cavum medullare, medulla ossium flavanın (sarı kemik iliğinin) geçmesi için ayarlanmıştır.

        2-Ossa Breve (kısa kemikler)

        Kısa kemikler el, ayak bileği bölgelerinde ve columna vertabralis (omurga) kısımlarında bulunan kemiklerdir. Zira el ayası parmaklarımızı beş parçaya ayrılırken bu paylaşımda başparmak bir yöne doğru, diğer dört parmakta başka bir yöne doğru en elverişli konumda dizilmişlerdir. Belli ki bu parmakları amir konumunda başparmak idare etmektedir. İşte bu baş parmak (lider) sayesinde kısa kemikler bulundukları konumlarda daha ince ve elastiki bir şekilde hareket edip bir maksada yönelik misyon üstlenmiş olurlar. Örnek mi? Mesela bacak kemikleri bu noktada ayak parmağı ile ilişkilendirilip yürümeye veya koşmaya yönelik bir eylem ifa etmesi bu durumun tipik bir örneğini teşkil eder.  

        Kısa kemikler küçük olması veya çok sayıda eklemlerle birleşmişliği onlara elastiki yay, kenar ve kubbe tarzında görünüm kazandırır.  İşte bu kubbemsi yapı sayesinde gerektiğinde omurga eksenimiz statik halde kalmakta,  gerektiğinde ise yük taşımada dinamik  (hareket hali)   hale gelebiliyor.

       3-Ossa Plana (yassı kemikler)

       Yassı kemikler kapalı boşlukların donatılmasına yararlar. Bu yüzden kafatası boşluğunu (cavum cranii) çevreleyen kemikler squama olarak ifade edilip, bunlar içerisinde squama occipitalis ve squama frontalis tipik örneklerini teşkil eder.

       Yassı kemikler, biri dışta diğeri iç tarafta olmak üzere kompakt yapılı iki kemik lamina ila bu iki lamina arasında bulunan spongioz kemik tabakalarından oluşurlar.

    Mesela kafatası kemiğinin Lamina externa ve Lamina interna’nın arasında bulunan süngerimsi spongioz tabakaya diploe denmektedir. Böylece bunların varlığı sayesinde beynin ihtiyacı olan ısı derecesi sağlanmış olur.

        4-Ossa Pneumatica (havalı kemikler)

        Ossa pneumaticum denen havalı gözeleri olan kemik kafatası ve yüz kemiklerde olduğu gibi iç duvarları mukoza dokusuyla döşelidir.  Dolayısıyla bu sümüksü doku sayesinde geniş veya dar bir kanalla sinus boşluğuna açılan kemiklerin (cavum nasi’ye) daha hafif olması ve konuşma esnasında sesin rezonansı (tınlaşım) ayarlanmış olur.  Bu arada boyun kemiklerin iç kısmı da omurilikle takviye edilip, dairevi girinti ve çıkıntılarıyla dikkat çekmektedir.  Öyle ki bu kemikler 7 omurdan meydana gelecek şekilde tanzim edilmiştir. Boynun alt bölümü ise sırt kısmında yer alan 14 omurilik son omur ile birleştirilmiştir. Son omur malum olduğu üzere 12 omurdan ibaret olup,  kuyruk kemiği ile birleşik hale getirilmiştir. Belli ki söz konusu bu omurlar gerek kaburga, gerek omuz, gerek bacak, gerek sağrı, gerekse uyruk kemiklerini tutmak için inşa edilmiştir. 

                         KEMİKLERİ SARIP SARMALAYAN BAĞ DOKU YAPILAR

       Periosteum

       Kemiklerin üzerini dıştan sarıp sarmalayan bağ dokusu tabakasına periosteum denip stratum fibrosum ve kambiyum denen iki zar tabakadan oluşmuştur.

      Genellikle eklem kapsülü olarak bilinen membrana fibrosa  kollogen lif demetlerinden ve bunları birbirine bağlayan elastik liflerden teşekkül eden bir tabaka olmanın yanı sıra   ayrıca hem damar, hem de sinir bakımdan zenginlerdir. Kemik ve periost arasında bulunan lifler ise Sharpey lifleri olarak bilinir.

      Kambiyum tabakası daha çok mezenkimal kök ve endotelyal kök hücrelerin bulunduğu bir tabaka olarak dikkat çekmektedir. Hatta bu tabaka içerisine paralel dizilmiş osteoblast denilen hücrelerin yanı sıra kollogen yapılı demetler, elastik fibriller ve damar ağlarıyla da göze çarpmaktadır.  İşte içerisinde osteoblast hücrelerin bulunduğu bu göze çarpan kısım osteogen tabaka diye isim almakla birlikte, ama şu bir gerçek gelişmesini tamamlamamış olan kemikler de osteogen tabaka (kemik yapıcı tabaka) bulunmaz.

        Hâsılı; periostem tabakası kemiğin yapım ve yıkımında, kalınlaşmasında,  beslenmesinde ve duyu yönünden hassasiyetini sağlamada rol üstlenen çok önemli bir tabaka olarak dikkat çeken bir yapıdır.

         Endosteum

         Kemiklerin iç boşluklarını saran ince bağ doku yapılı bir zar olup,  aynı zamanda kemik iliğinde mevcut olan fibrillerin boşluk duvarlarına kadar uzanabilen ince bir zar tabakadır. Ayrıca endosteum kemik duvarı cavum medullare ve spongioz duvarına nispeten çok ince bir yapı gösterirler. Keza endosteum’un, tıpkı periosteum’de (elyaf doku) olduğu gibi kemik duvarlarıyla temas eden yüzeylerinde osteoblastlar da vardır.

                                                          KEMİK İLİĞİ

        Moleküler biyolojinin ortaya koyduğu genetik bilgilere baktığımızda genetik şifreleri adeta bilgi cihazı dediğimiz bar koddan geçirerek yazgıya çeviren tek hücrenin kemik iliği hücresi olduğu görülecektir. Nitekim genetik laboratuarlarda kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamda tekrardan üretilebiliyor. Hatta asıl şifreler açılabilse, belki de bir insan yazgısı kayda geçirilebilir pekâlâ.  Nitekim eğe kemiği kaburga kemiklerini oluşturan uzun kemikler olarak bilinir.  r. Nasıl ki; karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız) olup, eksi (-)değerdeyken de bir anda toprak canlılık kazanıyorsa, hakeza genetik şifreleri yazgıya geçirebilen kemik hücreleri de ‘ol’ emri olmaksızın cansız halde pasif konumdadır. O halde Âdemin kaburga kemiğinden hayat bulan Havva neden yaratılmasın ki. Allah her şeye kadirdir çünkü. Amenna ve saddakna demekten başka çaremiz yok zaten. İşte bu gerçeklerden hareketle yazgı hükmünde kemik iliğimiz kemik iç boşluklarında damar ve sinirlerle donatılmış yumuşak yapıda olup vücudumuzda medulla ossium flava ve medulla ossium rubra diye iki türlü yapı göstermektedir.

      Medulla ossium flava (sarı kemik iliği)

      Medulla ossium uzun kemiklerin içerisinde cavum medullare denilen boşluklara yerleşmiş sarı sıvı renkteki kemik iliği olup, yapı veya terkip bakımdan bağ dokusu iskeletine oturmuş yağ dokusu veya yağ dokusu içerisine gömülmüş damar ve sinirlerden teşekkül eder. Böylece bu konumuyla kemiğin beslenmesine destek olmuş olurlar.

     Medulla ossium rubra (kırmızı kemik iliği)

     Medulla ossium rubra spongioz yapıda kemiklerin gözlerinde bulunan kırmızı kemik iliğidir. Renginin kırmızı olması kan ve kan yapıcı organlarla yakından alakalı bir durumdur.

Bu arada kapiller damarlar gözeneklere açılır. Gözeneklerin içerisi yüksek bağ dokusu elemanlarıyla donatılıp, ayrıca eritrositleri oluşturacak eritrosit seriler veya miyelositer seriler oluşturacak miyeloid elemanlara ait kan hücreleri bulunur.

                                                KAFATASI KEMİKLERİ

        Kafa iskeletinin bütünü

        Kafa iskeleti neurocranium (kafatası) ve Splanchnocranium (yüz) kemiklerinin birleşip bir bütün oluşturmasıyla ortaya çıkmaktadır.

         Neurocranium kemikleri birbirine ekli 22 farklı kemik grubundan meydana gelmiş olup,  adından bağrında cerebellum(beyincik), cerebrum(beyin) ve cavum cranii'yi (kafa boşluğunu)  barındıran kemikler olarak söz ettirir. Düşünebiliyor musunuz beyin, göz, kulak, burun ve ağız gibi çok mühim organları muhafaza etmek kafatası kemiklerinin sorumluluğuna verilmiş.  Biz kafatası kemiklerini tek tek anlatmaya kalkışsak belki de bu konu çok su götürüp ciltler dolusu esere ihtiyaç olacaktır. Dolayısıyla şimdilik kafatası kemiklerini genel itibariyle iki kısımdan oluştuğunu belirtmekle yetinip kısaca şöyle bahsedebiliriz. Şöyle ki bu kısımlar:

         Basis Cranii

         Kitle bakımdan daha kalınca olup,  bu kısım kafatası kaidesinin  (Basic cranii) yapısını oluşturmaktadır. .

          Os frontal kemik (alın kemik)

         Frontal kemik; kafatası boşluğunu sağlı sollu çevreleyen parieatal (yan) ve kauk şeklinde yassılaşmış plakanın adıdır. Bu yüzden foramen ovalenin arkasındaki bu geniş kavisli plakaya squama occipitalis denmektedir. Yani bir anlamda kafatası boşluğunun ön duvarını yapan ve yüz kemikleri ile yakın ilişkisi olan bir kemiktir. Frontal kemiğin öne bakan dış yüzü hafif konveks, iç yüzü konkav, üst kısmı yukarıya ve arkaya doğru yönelmiş squama frontalis kafatasının yapısına uygun varyasyonlar gösterir. Bazı dazlak insanlarda dış yüzün (Facies externa) orta kısmı, sağlı sollu geniş kabartı gösterir(Tuber frontale). Aslında bu kabartılar alnın en çıkıntılı yerleridir. Squama frontalisin arka tarafı ise dişli olup burada bulunan parietal kemiklerin ön kenarları ile eklem yaparlar. Bu nedenle eklem yapılan kısma sutura coronalis denmektedir.

      Squama frontalisin dış yüzü (facies externa)  ise konkav, girintili ve çıkıntılı olup, iç yüzün tam ortasında ise arka kısma doğru (sagittal suturun lambdoid bölgesine yakın) uzanan bir oluk vardır. Hatta oluk öne ve aşağıya doğru kör delik ihtiva eder. İşte söz konusu kör delik ileri yaşlarda beyin sıvısı ile dolar veya dış mekanik etki sonucunda beyin zarının zedelenmesine neden olur.

        Os Parietal (çeper kemik)

        Parietal kemik, 4 kenarlı, 4 köşeli olup kafatası boşluğunu yanlardan kapatan bir özellik taşıyıp, aynı zamanda kafatasının genişliğini tayin eder. Bazı insanlarda bu kemik 4 kenar yerine 3 kenarlı olabiliyor. Parietal kemiğin arkaya doğru uzanan kısmın içerisinde ise beyin sinirlerin geçtiği ışınsal oluklar görülür. Dolayısıyla bu oluklar kazada zedelenirse felç yapabiliyor.

      Os occipitale (artkafa kemiği-ense)

      Oksipital kemik, kafatası iskeletinin arka ve alt kısmında bulunur. Kafatası oksipital kemik sayesinde omurga üzerine oturur. Oksipital kemik 4 parçadan oluşmuştur. Bu parçaların birleştiği yerde foramen magnum denen boyun deliğinin yanı sıra buraya açılan yutak (farinks) vardır. Farinks omurganın pürtüklü bir doku parçasıdır.

        Os Temporale (şakak kemiği)

        Kafatası boşluğunu yandan ve alttan kapatan bir kemiktir. Aynı zamanda çift kemikler diye de bilinen temporal kemik yukarıda parietal kemikle(duvar kemiği) birleşir de. Hatta Sphenoid kemikle(temel kemik) komşuluk yaptığı gibi bunun özel bir çıkıntısı sayılan zygomaticum(elmacık) ve temporomandibularis denilen eklemle de komşudur. Bu yüzden Temporal kemik 3 ayrı parçadan oluşup birçok bakımlardan diğer kemiklerden daha komplikedir. Şöyle ki;

       -Temporal kemiğin içerisinde işitme ve denge sağlayan organların bulunması,

       -Beyni besleyen en mühim arterin bu kemiğin içerisinden geçmesi,

       -Çeşitli sinir ganglionlarına zemin teşkil etmesi gibi unsurlar temporal kemiğe komplike özellik katmaktadır.

      Os Sphenoidale (kelebek kemik)

     Sphenoid kemik basis cranii’in ortasında bulunan en karizmatik kemiklerdin biridir. Zaten karizmatik oluşu şundan besbellidir ki etrafındaki kemiklere bir kama gibi sokulmuş kelebek bir yapıdadır.  Aynı zamanda çoğu yüz kemikleri ile birleşip hem eklem yapan, hem de ön çukurların (fossaların) oluşumuna katkı veren özellikte bir yapıdır.

                                                YÜZ KEMİKLERİ  (Splanchnocranium)  

       Splanchnocranium solunum ve sindirim sisteminin başlangıcında yer alan organların boşluk kısımlarını çevreleyen, aynı zamanda bazı kanal, çukurluk ve boşlukları oluşturan kemiklerdir. Dolayısıyla yüz iskeleti şekil itibariyle üçgen prizmaya benzeyip, ön, yan ve arka yüzü vardır. Bu yüzden yüz iskeleti bütünü ile neurocranium’un (merkezi sinir sistemin oturduğu kemikler) ön-alt kısmın arasında boşluk ve kanallar meydana getirmiştir. Bugünkü bilgilere göre iskeletimizin en tepe noktası diyebileceğimiz alanı kapsayan kemiklerin 8 tanesi kafa, 12 tanesi yüz, geri kalan 32 tanesi diş tarzında konumlandırılmış olup, söz konusu kemiklerin oluşturdukları bu yapıya yüz iskeleti (splanchnocranium) denmektedir. Bu arada yüz iskeleti tek ve çift olmak üzere 16 kemikten teşekkül etmiştir. Bunlar Os ethmoidale (kalbur kemik), Os maxilla, mandibula, Os palatinum, Os lacrimale, Os nasale, Vomer (sapan kemiği), Concha nasalis inferior (alt nazal konka), Os zygomaticum, Os hiyoideum diye sıralanırlar. Mesela bu kemiklerden maxilla ve Os ethmoidale (kalbursu kemik), içerisinde boşluk veya odacıkların bulunduğu havalı kemiklerdendir. Diğerlerinin içlerinde ise alveolit şeklinde çukurluklar görülür.

         Maxilla (üst çene kemiği)

         Mandibuladan sonra en büyük kemik olup yüz iskeletinin orta kısmında bulunur. Burun boşluğu, ağız boşluğu ve ortada iki yatay lamina kemik ile birlikte sert bir damak meydana getirir. Maxilla kemik aynı zamanda aşağıya doğru kavisler yapıp, bu kavisin alt kısmında diş köklerinin oturmasına özgü çukurluklar (alveolit dentalis) vardır.

         Mandibula kemik (alt çene kemiği)

         Tek kemiklerden olup yüz iskeletinin alt yapısını teşkil ederler. Adı üzerinde alt çene yapıda bir kemik, bu yüzden sağlam temelli, aynı zamanda baş iskeletinin yegâne tek hareketli kemiğidir dersek de yeridir. Malum diğer bütün kafa ve yüz kemikleri sabittir, yani manevra dışıdırlar. Ancak yine de eklemler vasıtasıyla veya splanchnocranium’un (yüz iskeletinin) birer üyeleri olarak işlevlik gösterebiliyorlar.

        Bu arada Mandibula iki bölümden (Corpus mandibula ve Famous mandibula) oluşup, bu iki kısım birbirleriyle açı yaparak birleşmişlerdir. Mandibula kemiğin üst kenarlarında diş köklerinin yerleşmesi için çukurluklar görülür.

         Os palatinum (damak kemiği)

          Burun boşluğu tabanı ve yan duvarlarının arka kısmını oluşturan os palatinnum çift kemiklerden olmanın yanı sıra esas itibariyle 2 lamina’lıdır. Hatta bu laminalar “L” harfi şeklinde birleşmiş durumdadır. Laminanın üst yüzü ise burun boşluğuna bakar. Genellikle L şeklindeki laminanın ön kenarları dişli olup, arka kenarları ise konkav haldedir. Fakat bazı insanlarda kartal burunluluk (L harfi) deforme olmuş olabiliyor.

         Os lacrimale (gözyaşı kemiği)

          Lâkrimal kemik küçük ince çift kemiklerden olup iki yüzü ve dörtkenarı vardır. Dış yüzün göz çukuruna (orbita) bakan tarafın ön yarısında bir oluk vardır. Dolayısıyla bu kanal sayesinde gözyaşın fazlası burun boşluğuna akabiliyor.

          Os nasale (Nazal kemik)

          Os nasale yassı ve dörtgenimsi iki küçük burun kemiklerdendir. Kemik şekil bakımdan daha çok trapeze benzer. Üst kenarlar kalın dişli olup,  bu dişler alın kemiği ile birleşmeyi kolaylaştırmaktadır. Alt kenarlar ise aynen üst gibi olup, bunlar burun kıkırdakları ile birleşir.  Böylece ön yüz kemiğin içerisinden aşağıya doğru veya foramen nasale denilen deliklere açılan bir oluk oluştururlar. Oluğun içerisinde ise sinir uzantısı vardır.

         Vomer Kemik (sapan kemiği)

         Yüzün iki tek kemiğinden biri olan vomer; düz, geniş ve dörtgen lam görünümünde bir kemiktir. Yani vomerin ön, alt ve arka olmak üzere dörtkenarı vardır.  Dolayısıyla vomer kenar boyunca uzanan bir olukla iki dudağa (Os palatinum kemik-dudak kemik) ayrılmıştır.  Bu arada vomer’in ön kenarı dar olup, bu kısım burun boşluğunun kıkırdak bölmesi ile birleşir. Hatta buralardan sinirler de geçer.

         Os zigomatikum (elmacık kemiği)

         Zygomatik kemik yüzde bulunduğu konum itibariyle diğer kemiklerle bağlantı şeklinde yer almıştır. Zygomatik kemik, kemer ve boyunduruk anlamına gelip,  yassı yanaklarda çıkıntı yapan bir tali bir özelliği vardır. Aynı zamanda kemiğin 3 çıkıntısı var olup yukarıya doğru uzanan frontalis kemiğinin (alın kemiği) zigomatik çıkıntısıyla birleştiği yerde orbita (göz çukuru) duvarın ön kısmını oluşturur.

        Os hiyoideum (dil kemiği)

       Os hiyoideum kemik ağız döşemesinin altında ve gırtlak denen larynx’in üst tarafında yer alıp ve burası doğrudan yüz kemikleri ile ilgisi olmasa da ancak köken bakımdan onlarla ilişkili bir kemiktir. Bir başka ifadeyle alt çenenin alt kısmında bulunan küçük bir kemik olup yutak kavislerin taslak kısımlarından ve kafatasında oynar ekleme sahip iki kemik haldedir.      

         Velhasıl-ı kelam; kemiklerimizi bir damla nutfeden şekillendiren Allah’a sonsuz Hamd senalar olsun ki ömür boyu yıkılmadan ayakta kalabilmekteyiz. Bir gün ecel kapımızı çalıp toprağa karışsak bile çürümüş bedenimiz elbet dirilecektir. Çünkü Yüce Allah (c.c); “İnsan zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz.  Doğrusu biz onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız.. Dönüp dolaşıp varılacak, durulacak yer Rabbinedir… (Kıyame 1-15)” diye beyan buyurmaktadır.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+gurbuzer