DERİ MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Elbette canlı olan her şeyin dışarıda ne
var ne yok olup bitenden bir şekilde haberdar edilmesi gerekir, ama nasıl?
Şöyle ki; yaratılan her canlı ışık, basınç, ses, ısı gibi uyarıcılar karşısında
birçok reseptörlere (alıcılara) ihtiyaç duyar. Öyle ki hafif ve hassas
dokunma hissi meisser cisimciğiyle aracılığıyla algılanırken, son derece derunu
diyebileceğimiz daha güçlü basınç hissi pacinian cisimciği aracılığıyla,
sıcaklık ruffini cisimciği aracılığıyla, soğuk krause cisimciği aracılığıyla,
ağrı hissi ise serbest sinir uçları aracılığıyla algılanmakta. Dolayısıyla
reseptör hücreler hakkında canlıların imdadına yetişen Hızır elemanlarıdır
dersek yeridir. İşte vücut iklimimizde yer alan Hızır addettiğimiz bu söz
konusu cisimcikler kendilerine gelen mesaj yüklü uyarıları derhal elektrik
akımına dönüştürüp sinir lifleri güzergâhı boyunca merkezi sinir sistemine
aktarırlar. Böylece aktarılan mesaj yüklü bilgiler merkezde değerlendirmenin
akabinde dış dünyadan haberdar edilmiş oluruz. Nitekim derimiz dış dünyaya ait
dokunma, ısı, titreşim ve ağrı gibi uyarıcı faktörleri ilk elden alıcı
konumunda zırhımız olup alt ve üst deri olmak üzere iki katlı tabakadan meydana
gelmiştir. Ayrıca her iki katman birçok tabakadan oluşup en dıştakine
epidermis, içtekine dermis denmektedir. Üstelik bu söz konusu tabakalar içerisinde
birçok fonksiyon üstlenmiş hücreleri de bağrında taşıyıp bilhassa bunlar
arasından kıl, saç, ter ve yağ bezleri gibi birçok elemanlar üst deri
hücrelerinden kök salmışlardır. Hakeza dermiş (alt deri) tabakasında yer alan
ince kan damarlar ve ağ gibi yayılmış sinir hücreleri de öyledir. Tırnaklara
gelince, bunlar da malum olduğu üzere üst deri hücrelerinden teşekkül
etmişlerdir.
İlginçtir, kıl ve tüylerin bulunmadığı
tek alan avuç içi ve ayaklarımızın taban kısımlarıdır. Bu iki kısım hariç iç
derimizde filizlenen kıllar vücudun değişik yerlerinde saç, sakal, kaş, bıyık gibi
dekoratif çeşitlenmelere bürünebiliyor. Bundan daha da ilginç olan vücudumuzda
yer alan kılların bulundukları bölgeler itibariyle kendileri için tayin edilmiş
belli bir hız limiti ve uzama miktarınca kendini dekore etmekte. Nitekim bıyık,
sakal, kaş ve saç aynı keratin dokusundan kök salmasına rağmen bir bakıyorsun
kaşlar belli bir uzunluktan öteye geçememekte, belli bir dekoratif uzunlukta
kala kalmakta. Ayrıca Yüce Allah (c.c) sınırı
tayin edilmiş her bir kıl için ayrı kılcal damar ve sinir uçları da halk
eylemiştir. İyi ki de halk eylemiş bu sayede herhangi bir uyarıcı etki karşısında
dokunmayla ilgili mekanoreseptörler çoğalaraktan tüylerimizin diken diken olması
sağlanıp böylece olayın vuku buluş şekline göre refleksimizi ortaya koymuş
oluruz. Hakeza saçlarda bu noktada hem başımıza estetik bir görünüm sağlamakta
hem de soğuğu önleyici ve vücut sıcaklığını dengede tutmaya yönelik koruyucu zırhımız
olmakta. Nitekim saçların arasında muhafaza edilen hava sirkülâsyonu vücudu
sıcak tutmaya yaradığı gibi bilhassa bir takım hayvanlar için elbise görevi de
yapmakta. Göz bebeğimiz ise malum tozdan topraktan korunsun diye kirpiklerle
donatılmıştır.
Alt deride yer alan ve aynı zamanda
üst deri hücreleri tarafından imal edilen ter bezleri gözenekli kanallar
eşliğinde dışarı açılıp, daha çok deri solunumu ve boşaltım işlemi gerçekleştirirler.
Bu arada ter bezlerinin dışında ayrıca birde yağ tabakası vardır ki, hem alt deriyi hem de üst deriyi besler
konumdadırlar. Derken lipitler yağ doku hücrelerinin içerisinde nötral yağlar olarak
depo edilirler.
Şurası muhakkak üst derinin en dış
tabakası ölü hücrelerden meydana gelmiştir. Hatta keselendiğimiz zaman
vücudumuzdan çıkan kir diye tanımladığımız kalıntılar aslında kirlenmiş ölü
hücrelerinden başkası değildir. Deri hücrelerimiz aynı zamanda dış dünya ile
bağlantımızı kuran elçilerimizdir.
Her doğan ölür yerine başkaları gelir
ya, aynen öyle de cildimizin tamamını oluşturan hücrelerin ömrü de 19 günlüktür.
Varsın 19 günlük bir ömür sürsünler,
sonuçta ardından yenileri geliyor ya, bu bizim için çok büyük yenilenmemizi
sağlayan bir nimet olmakta zaten. Öyle ya, madem zaman zaman elbiselerimizi
yenileme ihtiyacı hissederiz, o halde cildimizin de böylesine kısa bir ömür zaman
diliminde yenilenmesi son derece gayet tabii bir durumdur. Bu demektir ki
yenileme ihtiyacı sadece bize has bir durum değil, derimizin de yenilenmeye
muhtaçlığı söz konusudur. Keza üst
derinin de kendine has yenileme kabiliyeti olup, her insanın sekiz günde bir dış derisi
yenilenir de. Anlaşılan tamircilik mesleği sadece ayakkabı tamircilerine has
bir sanat değilmiş, hatta ayakkabı tamircisinden daha da maharetli iğne ve
ipliksiz olarak bu işi daha iyi yapan usta hücrelerin varlığı da söz konusudur.
Düşünsenize parmak izlerimiz bir şekilde yaralandığında derhal tamirci rejeenerasyon misyonu üstlenmiş hücreler
harekete geçip yara bere halinde derimiz yenilenip eski haline dönüşebiliyor. Hem
nasıl yenilenmesin ki. Besbelli ki derinin yaratılış kodları kendi kendini
yenileyecek (rejenerasyon) donanımlarla donatılmıştır. Peki deri sadece
kendi kendini yenilemek için mi vardır,
hiç kuşkusuz daha birçok görevleri ifa etmek içinde var olup genel itibariyle
derinin daha başka icra ettiği görevlere baktığımızda;
-Vücudu dış tesirlerden korumak,
-Dokunma, ısı, ağrı ve basınç
tesirlerini almak,
-Vücut sıcaklığını korumak,
-Bir ölçüde solunum ve boşaltım gibi
görevleri üstlendiğini görürüz.
Cilt
derimiz iç organlarımızın elbisesidir adeta. Nitekim cilt elbisesi sayesinde
hem iç organların ulu orta görünmesi önlenmiş olunur, hem de iç organların dış etkenlerden
korunması sağlanır. Zaten deri tabakası olmasaydı ister istemez insan dış
görünüş itibariyle ortaya ürpertici bir durum çıkacaktı. Düşünebiliyor musunuz
böyle bir durumda ortada ne sinir sistemi, ne sindirim sistemi, ne dolaşım sistemi ne de boşaltım sistemi
kalırdı, hemen her şey darmadağın olacaktı.
Şu bir gerçek dünyada her canlının
vücudunu sıkmayacak şekilde en rahat giyinilebilecek tek mükemmel donanımlı
elbise deri olsa gerektir. Hem kaldı ki deri canlı varlıklara elbise olmanın ötesinde
savunma zırhıdır da. Öyle bir savunma
zırhıdır ki, gerektiğinde tıpkı bukalemun canlısında olduğu gibi bulunduğu
ortamın rengine ve şekline bürünebiliyor. Böylece bu kamuflaj olma özelliği
sayesinde dış tesirlere karşı korunaklı kılınmış olunur. Örnek mi? Mesela Tırtıl
kelebeğin kanatlarının zehirli yılanın gözlerine benzemesi düşmanına ürperti ve
gözdağı vermesi bakımdan bunun tipik bir örneğini teşkil eder. Keza tırtıl
türlerin bir kısmı da vücudundan nahoş kokular salarak kendini korumuş olur.
Dış Deri- İç deri
İnsanoğlu renk bakımdan genellikle siyah
ve beyaz ırk olarak kategorize edilir hep. Ancak evrimciler bu kategorik ayırımından
kendilerine hemen bir vazife çıkarıp güya zencilerin tropik iklim ortamında
yoğun ultraviyole ışınlarına maruz kaldıkları için siyahlaştıklarını ileri
sürerler. Oysaki güney ve kuzey Amerika'da aynı dozda ışınlara maruz kalan
insanların siyahlaşmadığı görülmüştür. Bikere deri üstü rengi belirleyen etken
unsur melanin pigmentidir. Deri üstü melanin pigmenti aynı zamanda endogen özellik
içerip kahverengi, siyah granüller halinde bulundukları hücrelerde melanosit olarak
addedilirler. Malum olduğu üzere bir takım insanların derisinde aşırı derecede çillenmenin
nüksetmesi melanin birikmesinden kaynaklanan bir durumdur. Ancak açık tenli
insanlarda melanin pigment birikmesi daha az iken zencilerde ise daha fazladır.
Bu demektir ki deri elbisesinin rengi yaratılışta belirlenmiş bir program
dâhilinde tayin edilmiş ten rengidir. Aynı zamanda melanin hücreleri korunma
sisteminin de en önemli dinamo taşlarından olup bu hücreleri öyle kolay kolay
etkisiz hale getirecek normal dalga boyunda herhangi bir ışın yoktur
diyebiliriz. Her neyse öyle anlaşılıyor ki balığa pullu elbise modeli takdir
eyleyen Yüce Allah (c.c), bir bakıyorsun keçiye yünlü elbise, kuşa tüylü elbise,
ayıya kıllı elbise, meyveye kabuksu elbise modeli takdir eylemiştir. Hakeza
insana da 36,5 Cº ila 37 Cº aralığına ayarlı termostatlı incecik bir elbise takdir
kılmıştır. Allah’a çok şükürler olsun ki sıcak ve soğukta nasıl hareket
edeceğimizi anında algılayabilen bir incecik deri bir elbisemiz var. Deri elbisemizin
terlemesi bile başlı başına vücut ısısının belli bir ayarda olması gerektiğini
bildiren bir işaret fişeği özelliği taşımakta. İyi ki de zaman zaman ter dökmekteyiz, bu sayede ısı dengemiz sağlanıp serinlemiş
olmaktayız,
Bir diğer korunma zırhımız ise deri
altında bulunan retiküloendotelyal sistemdir. Bu sistem sayesinde bir
takım hastalık yapan mikroplar ilk etapta vücudun savunma koridoru
diyebileceğimiz immün bağışıklık duvarına toslayıp deri altında çökertilmesi
hedeflenir. Öyle ki bu amaç doğrultusunda deri içerisinde konumlanmış
fagositoz, pinositoz olayında olduğu gibi niteliklere kendine has bir takım
savunma hücreleri mikropları yutacak şekilde mevzi almış olurlar. Derken
mikroplarla kıyasıya yapılan çetin mücadelelerin neticesinde bir bakıyorsun mesela
çiçek ve kızamık geçirenlerde benek benek deride döküntüler nüksedebiliyor. Dolayısıyla bu demektir ki deri üstüne ne
kadar çok döküntü oluşumu gerçekleşirse o kadar çok döküntüden halas olup
hastalıktan halas olunacak demektir.
Parmak
izi mucizesi
Dokunma hissi bilhassa ellerimizin
parmak uçlarında çok daha kuvvetlice hissettirir. Bu durum sıcaklık, soğukluk
algılaması şeklinde vuku bulur. Öyle ki derimiz sıcaklık ya da soğukluk
uyarısını reseptörler aracılığıyla hissettiği anda derhal durum vaziyeti beyine
bildirir, gereği yapılır da. Parmak
uçlarımızın marifeti bunla sınırlı değil elbet. Mesela yeryüzünde hiçbir
insanın parmak izi diğerinkiyle aynı değildir. Hem kaldı ki parmak uçlarına
öylesine mükemmel dairesel nakışlar işlenmiş ki bu durum Yüce Yaratıcı Allah’ın
her bir kuluna mühür lütfettiğinin bir delilini göstermektedir. O halde deri
deyip es geçmemeli, görüyorsunuz parmak izleri yaratılan her bir kulun
kimliğini de ortaya koymakta, değim yerindeyse dünyaya gelen her bir bebek
kendi fıtri imzasıyla adım atmış olmakta. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta; “İnsan
zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz. Doğrusu biz
onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız.. Dönüp dolaşıp varılacak,
durulacak yer Rabbinedir…” (Kıyame 1-15) diye beyan buyurmak suretiyle bu gerçeğe işaret eder. Gerçekten de dünyaya yeni adım atan
her bir insanın kimlik edinmesi açısından parmak izlerinin birbiriyle örtüşmemesi
son derece gayet tabii bir durumdur. Bu demektir ki ilk insan Hz. Adem (a.s) ve
Havva anamızın zürriyetinden kıyamete kadar dünyaya ne kadar insan teşrif edecekse,
biliniz ki bir o kadar da insan sayısınca birbirinden farklı parmak izi
modelleri var olacak demektir. İşte bu mucizevî ayeti celile, günümüzde
çağımızın bilgi teknolojik gelişmelerin doruk noktaya çıkmasıyla birlikte daha
da açığa kavuşup netlik kazanmış durumda. Zira Edward Henry'in yaptığı kimlik analiz
çalışmaları neticesinde İngiltere’de 1884 yılı itibariyle parmak izi resmen
delil olarak kabul görmüştür. Böylece tüm dünya güvenlik teşkilatlarında
suçluları teşhis etmek için kullanılan parmak izi metodu uygulamaya girmiş olur.
Bu uygulanan metot milyarlarca insanın parmak çizgilerini birbirinden farklı
desenlerle donatıldığının bir göstergesi olarak bizi hayretler içerisinde
bırakmaya ziyadesiyle yetiyor. Nitekim
bu harikulade birbirinden farklı desenler sayesinde faili meçhul cinayetlerin
failleri ortaya çıkarılabiliyor. Burada
kelimenin tam anlamıyla otomobil lastiklerine işlenen kıvrımsı işlenen
modellerden amaç ne ise, Yüce Allah tarafından parmak uçlarına işlenen her bir
kıvrımsı çizgilerden amaçta hiç şüphesiz kişinin kimliğini ortaya koyan
nişanelerdir. Anlaşılan parmaklar mühür görevi yapmakta, hatta ıslak imza tartışmalarına
son verecek nihai karar mekanizması da olmakta. Karar mekanizmasının koruyucu
şemsiyeleri ise tırnaklarımızdır. Malum tırnaklar gelişi güzel dokunmalara
karşı koruyuculuk görevi üstlenebiliyor. Tırnaklarımız ne kemik gibi sert ne de
deri gibi yumuşak bir maddedir, ikisi arası bir yapıdır. Yani ikisi arası bir
kıvamda yaratılmasının hikmeti zaman zaman insana musallat olan kaşıntıları gidermek
ya da daha nice bilmediğimiz fonksiyonları icra etmekte olabilir. Bizler bu noktada şimdilik tırnaklarımızı hem koruyucu
bir kalkanımız hem de parmak uçlarını cazibeli kılan nakkaşımız bilmemiz
kâfidir. Keza yüz simalarımızda öyledir,
Hani yüzler kalbin aynası derler ya, tam da yerinde söylenilmiş bir sözdür.
Zira dünyada tıpatıp birbirine benzemeyecek derecede yüz simalarıyla yüzleşiyor
olmamız bize “Amenna ve saddakna”
dedirttirir de. Hem nasıl dedirttirmesin ki baksanıza ikiz kardeşlerin kendi
aralarında bile fiziki bakımdan mutlaka birbirlerinden ayırt edici özelliklerin
varlığı söz konusudur. Ayrıca her yaratılan insanın yüz simalarının farklı
nakkaşlarla işlenmiş oluşu seccadeye değecek olan her bir alnın kıymetini de
ortaya koyacak bir nişane olacaktır.
Vücut termometrelerimiz
Malumunuz deri tabakası sayesinde
vücut sıcaklık dengemiz sağlanıp bilhassa cildimiz bu iş için adeta termometre
görevi yapmakta dersek yeridir. Hatta normal vücut ısı dengemiz doğuştan 36,5
Cº ye (ortalama sıcaklık 37 Cº) ayarlanmış durumdadır. Dolayısıyla
normal sıcaklığın üzerindeki bir sıcaklık eğrisi ateşlendiğimizin bir
göstergesi olup, aynı zamanda olası herhangi bir hastalıkla karşı karşıya kaldığımızın
bir habercisidir de. Allah korusun ateşimiz 42 derecenin üstüne çıkması demek
beyin fonksiyonlarının işlemez hale gelip en nihayetinde beyin hücrelerinin
ölmesi demektir. Nitekim cildimiz bu noktada ateşli bir hastalığın ilk elden habercisi
olabildiği gibi serinleyeceğimizin de habercisidir. Her ne kadar cildimiz solunum işlevi görmese de
sonuçta deri içi gözenekleriyle oksijen geçişi görevi üstlendiği gibi terleyerekten
de vücuttaki birikmiş toksinlerin dışarı atılmasında görev üstleniyor ya bu tür
fonksiyonlar bize ziyadesiyle can suyu olmaya yeter artar da. Nitekim soğuk bir havada koştuğumuzda bile nefesimizin
sıcak bir nemle yoğunlaştığını fark etmenin yanı sıra koşuşumuza paralel soluk
soluğa kalıp terlediğimizi hissederiz. Neyse ki kalbimiz vücudun aşırı
sıcaklığa bağlı olarak bunaldığından haberdar olmuşçasına hemen alelacele
bedenimizi saran kılcal damarlarımızın en uçlarına kadar kan pompalamak suretiyle
bedenimizin bir anda kıpkırmızı kesilmesine vesile olmakta. Niye kıpkırmızı
kesiliyoruz derseniz? Elbette ki kılcal damarlar aracılığıyla deriye her halükarda
kan gönderilmeli ki deri altı bezleri açılaraktan deri üstü gözeneklerin
üzerindeki ter bezleri buharlaşıp serinlemiş olalım diyedir. Hem kaldı ki bu sayede vücut termostatımız aşırı
sıcak ortamlarda da ter bezleri sayesinde 37 Cº lik sıcaklıkta muhafaza
edilmeye çalışılır da. Belli ki hemen her şey ta yaratılış başlangıcımızda bu
iş için bedenin yüzeyine 2.000.000 adet ter bezleri konuşlandırılmıştır. Ta ki sıcaklık derecesi normalin üstüne çıkar
işte o zaman bu ter bezleri faaliyete geçerek serinlenmemiz sağlanmış olacaktır.
Madem öyle, siz siz olun ter deyip işi
hafife almayın, çünkü bu işin birde derin manevi yönü vardır. Hani yeri
geldiğinde ikide bir alın terinden söz ederiz ya, işte sözü edilen o terleme
hadisesi bize aynı zamanda helal lokma yemenin önemini de hatırlatır hep. Hele
bilhassa ağır işlerde bedenen çalışanlar günde ortalama 20 litre ter çıkarmaktalar
ki helal lokmanın önemine binaen buna buna değer de. Nitekim alın teri hem
dinimizce hem de insanlık vicdanında kutsidir.
Terlemenin zıddı ise hiç kuşkusuz
üşümedir. Malumunuz vücudumuz ısınınca oturmak isteği ağır basar, üşüyünce de
hareket etmemiz gerektiğinin duygusu tüm bedenimizi sarmasıyla birlikte hemen oturduğumuz
yerden kalkıveririz de. Bizi ayağa
kaldıran hissiyat vücut ısımızın 36,5 Cº’nin altına düştüğünün hissiyatıdır. Bu
derecenin daha da altlarına düştüğünde artık belli noktadan sonra ne yaparsak
yapalım hissiyatımız yenik düşüp iş işten geçmiş olacaktır. Örnek mi? İşte kışın
donarak can veren insanlar bunun en bariz örneğini teşkil eder zaten. Bu
durumun tam zıddı örneği ise bir bakıyorsun güney kutbunda yaşayan balıkların
donmaması şeklinde karşımıza çıkar. Merak bu ya, bu noktada merakımızı
giderecek olan bilim adamı Kaliforniya Oşinografi Enstitüsünden Deniz biyologu
Dr. Arthur Vries olacaktır. Nitekim onun bizatihi yerinde kutuplarda yaşanan bu
gerçeği balıkların vücutlarında var olan antifriz özelliğine sahip bir proteini
keşfetmesiyle birlikte merak edilen konu bir anda aydınlığa kavuşmuş olur. İşte
balıkların donmamasında ki sır meğer kanın donma noktasını otomatik olarak
düşüren bu proteinmiş. Hiç şüphe yoktur
ki kutupları soğuk kılan Yüce Allah (c.c), elbette ki orada yaşayan balıkları
da bumbuz olmaktan koruyacak donanımda halk eylemesi yaratılış mucizesinin bir
göstergesidir.
Abdest mucizesi ve temizlik
Sıcaklık
deri tabakasında genleşme, soğukluk ise büzüşme yapar. Bundan dolayı su ile
temas eden derimiz vasıtasıyla vücut dinamizm kazanır. Nasıl mı? Bilindiği üzere
sıcak su damarları genişletir, soğuk su ise daraltır. Bundan daha da öte genel
dolaşımımıza adeta jimnastik etki yapan su, özellikle kalbimizden uzak
damarlara direnç kazandırıp vücudumuzun statik enerjisini de alır. Ki, statik
enerji vücudumuzda ki kasları gererek zaman içerisinde aktivitesini yitirmesine
neden olduğu gibi derimizin kırışmasına da yol açmakta. Bu yüzden insanlar
akupunktur ya da fizik tedavileri ile istenmeyen kırışlılıkları gidermek için
adeta birbirleriyle yarışırcasına seferber olmaktalar. Oysaki Yüce Allah’ın
kullarına öğütleyip bahşettiği abdest olayı sayesinde her vakit diliminde
vücudumuza soğuk ve sıcak etkileşim yaptırılarak istenmeyen kırışıklıkların
önüne doğal olarak geçilmenin yanı sıra nur yüzlü olmamız da sağlanır. Mademki
Yüce Allah (c.c) bize abdest almayı lütfetmiş o halde vücudumuzu temiz tutmakta
hem fiziki hem de manevi sayısız faydaları vardır elbet. Aksi takdirde fiziken
düşündüğümüzde mesela sivilce oluşumların nüksetmesi an meselesidir
diyebiliriz. Aslında en güzel cilt kremi vücudumuzca temin edilir. Nasıl
mı? Şöyle ki deri altındaki yağ bezleri
bu iş için seferber olması sayesinde sebum denen bir koruyucu madde
memur edilmiştir. Ancak nasıl olsa vücudumuzda koruyucu sebum maddesi var diye sakın
ola ki bakım yapmaya gerek yoktur dememeli, tam aksine cildimizi kirlerden arındırmakla
destek vermiş oluruz. Çünkü kir zamanla derimizde tabakalaşıp yağ bezlerin
dışarı çıkmasını önleyip tıkayacaktır. Bu durumda deri gözeneklerinde arıza
teşekkül edecektir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v); “Temizlik imandandır”
diye beyan buyurmakta. Hatta bu hadisi
şerifin kapsamına dağların, taşların, havanın
yani kısaca çevrenin temiz kılınması da dâhildir. Zira dünyamız çarpık
sanayileşmeyle birlikte adeta pislik içerisinde yüzmektedir. Dolayısıyla
temizliğe önce kendi iç âlemimizde başlatıp, sonra bizim dışımızdaki canlıları
da düşünerek çevremizde büyük bir temizlik seferberliğine koyulmalı.
Şayet
kullandığımız su sıcaksa derimize genleşme etkisi yapacaktır, soğuksa daralma
etkisi yapıp uyuşuk olan vücut uyarılmış olacaktır. Derken derimiz sıcak soğuk
etkileşimleriyle birlikte refleksimizin zinde tutulması sağlanacaktır. Buna
bedavadan kendi kendimize fizik tedavi rehabilitasyonu uygulaması dersek yeridir.
Keza yine soğuktan titrediğimizde derimizin hemen altında sıcakkan taşıyan
kılcal damarlar kapanışa geçerek kanı vücudun iç kısımlarına sevk ederler.
Böylece kalp, karaciğer ve diğer önemli organların ısınması sağlanır. Her ne
kadar görünürde derimizin titremesi (üşümesi)
pek arzu edilmeyen bir durum gibi gözükse de hiç olmazsa içimiz ısınmaktadır. Dolayısıyla
bu noktada titreme için de büyük bir nimettir dersek yeridir.
Bazen kazaen maruz kaldığımız
sıyrıklarda renksiz sıvının varlığını gözlemleriz. O gördüğümüz renksiz sıvı
aslında lenf dediğimiz sıvıdan başkası değildir elbet. Kaldı ki basit gibi
görünen bu sıvı mikroplara karşı savunma mekanizmamızın en önemli öğesini
oluşturmaktadır. Şöyle ki; insan üşütünce lenf damarlarımız ister istemez
büzüşme pozisyonuna geçmektedir. Dolayısıyla büzüşen damarlar mikroplara karşı
mücadele edebilecek türden hücrelerini gönderememe durumu söz konusu
olabiliyor. İşte bu noktada abdestin soğuk sıcak etkileşimi sonucu ortaya çıkan
ısı farklılıkların uyarımları sayesinde, mikropların istilasını önleyici etki
yaptığı gerçeği ile yüzleşiyoruz. Değim yerindeyse bu uygulama bir nevi
mikropların hevesini kursağında bırakmaktadır.
Kuran da: “Ey inananlar! Namaza
kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Eğer cünup
iseniz yıkanıp temizlenin..” ( Maide suresi ayet 6) emri ile abdest
gerçeğinin sadece namaz için ön hazırlığın yanı sıra bedenimiz üzerinde yaptığı
esneklik ve zindelik açısından da düşünmekte fayda var. Sadece abdest mi,
şüphesiz teyemmüm de vücudumuzdaki statik elektriği alan işlev üstlenmektedir.
Kim bilir abdestin daha nice faydaları var, biz bilmiyoruz. Fakat şurası
muhakkak estetik için bunca harcanan masraflara gerek kalmadan pratik çözüm
abdest sırrında gizli.
Yeryüzünde değişik renklerde insanlar
var, kimi beyaz kimi de siyah vesairedir. Belli ki koyu renk insanı sıcaktan
koruyor, o halde ekvatora yakın insanlar için koyu tenlilik bulunmaz bir nimet
olsa gerektir. Peki, ekvatordan uzak olanlar ne yapacaklar derseniz onlar için
de Yüce Allah güneşin D vitaminini absorbe edebilecek genetik karakterde beyaz
tenlilik koduyla yaratılmak vardır.
Irkların
oluşumu
Peki ya ırkların oluşumu nasıl vuku buldu
derseniz, bakın bu konuda aynı zamanda
benim Erzurum da Atatürk Üniversitesinde okurken 1982–1986 yıllarında Botanik
Hocam Prof. Dr. Adem Tatlı’nın bize evrim derslerinde öğretip kaleme aldığı
aşağıda detayını sunduğum tespitine bakmanız meseleyi açıklığa kavuşturmaya yeter
artar da. Bakın Adem Hocam bu hususta ne diyor:
Tek atadan, farklı renk ve
ırkların ortaya çıkmasına engel nedir? Hem tek atadan gelinir, hem de farklı
renk ve ırklar ortaya çıkamaz mı? Aslında bu tip sorular, daha ziyade
biyolojiyle alâkası olmayanlardan gelmektedir. Çünkü bir biyolog bilir ki; her
anne, baba, büyük anne ve büyük babaların karakterleri, belli oranlarda
yavrularına geçer. Bu oranlar, "Mendel Kanunları" adı altında
meşhurdur. Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu bu kanunlara göre; meselâ bir fert, soy
bakımından yüzde 50 ihtimalle annesine, yüzde 50 ihtimalle de babasına
benzeyecektir.
Ferdin hemen hemen bütün
özelliklerinde bu veya buna yakın oranları görmek mümkündür. Fakat bazı
karakterler vardır ki, ortaya çıkmaları, yani bir fertte tesir göstermeleri,
bazı şartlara bağlıdır. Nasıl ki, yıldızların görünmesi, gecenin gelmesine
bağlıdır. Güneş onların görünmelerine mâni olur. Bazı çekinik (resesif)
karakterlerde, baskın (dominant) karakterlerin tesiri altındadır. Çekinik
karakterler ancak bu tesirlerden kurtulduğu zaman, ağırlığını hissettirecektir.
Fakat bu, belki de nesiller sonra mümkün olur. Günümüzdeki ırkların hepsi ortak bir
atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Meselâ beyaz ırkın bir ferdinden, bir
zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hâsıl olabilir. Ya da bir Çinli'den,
bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru meydana gelebilir. Günümüzdeki
ırkların hepsi, ortak bir atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Meselâ beyaz
ırkın bir ferdinden, bir zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hâsıl
olabilir. Veya bir Çinli'den, bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru
meydana gelebilir. Bazıları, zenci ırkın tropik bölgelerdeki yoğun ültraviyole
ışınlarına uyum sağlayarak meydana geldiğini iddia ederler. Hâlbuki bu görüş,
Kuzey ve Güney Amerika'da aynı ışınlara maruz kalanların niçin
siyahlaşmadıkları sorusunu izah edememektedir. Son yapılan çalışmalar, deri
rengindeki bu farklılığın irsî olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla, ırkların
teşekkülüyle ortaya çıkan siyahlar, kendileri için zararlı olmayan ışınların
bulunduğu sahaya göç etmiştir. Diğer taraftan açık renkli ve mavi gözlü
İskandinav ırkı ise, ekvator yakınındaki yoğun ültraviyole ışığından kurtulmak
için kuzeye gitmiştir.
Dışarıya kapalı bir kabile düşünün.
Çevredeki diğer kabilelerle hiçbir irtibatı olmayan bir grup. Buradaki genetik
özellikler, kabile fertlerinin sahip olduğu irsî karakterlerin toplamına
eşittir. Belli sınırlar içinde yer alan böyle bir bölge "gen havuzu"
olarak da adlandırılabilir. Bu gen havuzundaki çekinik karakterler, zamanla
melezleme sonucu birbiriyle karışarak yeni ve değişik karakterler hâsıl eder.
Değişik renk ve ırk karakterlerine bu açıdan bakmak gerekir.
İşte ilk insan Hz. Adem (a.s.)'ın
genetik yapısında da çok farklı renk ve ırk özellikleri vardır. Tıpkı bu gen
havuzu gibi, muhtelif karakterleri ihtiva ediyordu. Bütün bu karakterlerin bir
anda ortaya çıkması elbette mümkün değildi. Zamanla bazı genetik açılmalar
sonucu, değişik karakterler meydana geldi. Neticede, günümüzdeki farklı fertler
hâsıl oldu. (Bkz. Prof. Dr. Adem Tatlı, Gerçeğe Doğru Serisi, Cilt 2, Sayı:17,
İstanbul, 2000, ss. 22–24.)”
Vesselam,
.jpg)

