23 Nisan 2016 Cumartesi

CAHİLİN ABİDİ DE SOFİSİ DE HÜSRANDADIR





 CAHİLİN ABİDİ DE SOFİSİ DE HÜSRANDADIR
    SELİM GÜRBÜZER
    Şanlıurfalılar onu çok iyi bilir. Çünkü Musiki ustası Tenekeci Mahmud’un oğludur o. Gerçi oğul da babasından geri kalmaz, o da başka alanlarda mesela muhabirlikten gazeteciliğe adım atar da. Hatta sinema, radyo ve televizyon alanında da doktora yapmayı ihmal etmez.  Aynı zamanda kendisi değişik bakanlıkların bürokratik kademelerinde hizmet vermişliği de söz konusu. Bilhassa kendisi Urfalı olması hasebiyle bölgenin kültürel yapısını da çok iyi analiz eden bir mizaç sahibidir. Nitekim Güneydoğunun Gülü Seyda Hz.lerinin vefatının ardından yazdığı makaleler dikkat çekici de. İşte soyadıyla müsemma iyi bir gözlemci diyebileceğimiz Osman Güzelgöz bakın Seyda Hz.lerinin ardından yaptığı tespitte ne demiş bir izleyelim:
      ŞEYH SEYYİD MUHAMMED RAŞİD HAZRETLERİ
      ''Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir'' hadis-i şerifinin muhataplarından birisi olan Menzil Dergâhı şeyhlerinden S. Muhammed Raşid (Erol) Hazretleri, 22 Ekim 1993 günü 63 yaşında Rahmet-i Rahman'a kavuşmuştu. Arkasında on binlerce yaşayan eser bırakan Gönüller Sultanı Seyda Hazretleri'nin hayatı, nasihatleri, yol göstericiliği ve samimi hizmetleri halen meyve vermekte, hatıraları tazeliğini muhafaza etmektedir.
     Tasavvuf deryasının farklı, mütevazı, coşkulu, ihlâslı nehirlerinden birisi olan Seyyid Muhammed Raşit Hazretleri; ilme, ahlak-ı Muhammedî (s.a.v.)'e, uhuvvete verdiği ehemmiyet ve samimiyeti ile gönüllere dolmuş, İslam'ı temsildeki ısrar ve hassasiyeti ile de irşad ve tebliğ mücadelesinde örnek bir dergâh teşekkülünün temel taşı olmuştur.
      Seyda Hazretleri'nin halifelerinden olan Molla Yahya Pakiş, şeyhinin en belirgin hususiyetlerini bize şu özlü sözlerle aktarıyor:
    ''Seyda Hazretleri'nin en belirgin vasıfları tevazuu ve merhameti idi... kendisi hiç bir zaman hiç kimseye karşı incitici harekette bulunmamış ve kin duymamıştı. İlme verdiği ehemmiyet ve milletin cehaletten kurtarılması hususundaki ısrarını da önemli vasıfları arasında saymak lazımdır. Biz o zatı her zaman; ilme, âlime, uhuvvete, ihlâsa, İslam'a ve ahlak-ı Muhammedî (s.a.v.)'e verdiği ehemmiyet ve bu hususlardaki ısrarı ile tanıyor ve yâd ediyoruz...''
   Nakşibendîliğin Anadolu'da yayılması ve yaygınlaşmasında ehemmiyetli hizmetleri olan babası (k.s.)'den sağlığında icazet aldığı halde irşada başlamayan Seyda Hazretleri, 1972 yılında Gavs (k.s.)'ın vefatından sonra Menzil Dergâhı’nda irşad hizmetini başlatmıştır. Babasının tasavvuf, ilim ve irşad mirasını diğer halifeleri ile birlikte devam ettiren Muhammed Raşid Hazretleri'nin, oğullarına, yakınlarına, talebe ve halifelerine yaptığı hususi tavsiyeleri yine Molla Yahya Pakiş'ten dinliyoruz:
     ''Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri, yakınlarına, bizlere ve oğullarına siyasetten, particilikten uzak durmamızı ısrarla tembih ederdi. Müslümanlar arasında particilik yolu ile tefrika olabileceğine dikkat çekerdi. Yani 'Camiye, dergâha gelen herkes Müslüman’dır' derdi. İkinci önemli nasihati ise; ‘İslam ve iman hizmeti, ilim ve dua karşılığında maddi menfaat alınmaması, talep edilmemesi’ hususu idi.
       Menzil Dergâhı’na varıp tadına doyulmaz bulgur çorbasını içen, apayrı bir lezzette ki tandır ekmeğini yiyen, dertleri için dua talep eden, güler yüz ve samimi karşılıklar bulan hemen herkes o büyük zat'ın hususi nasihat ve sohbetlerinden istifade eden her ırktan, kültürden ve makamdan insanın aynı frekansı tutturması, aynı hazları duyması ve hayatının ondan sonraki kısmında müspetlik adına değişmeler olması, üzerinde durulması gereken önemli unsurlardır diye düşünüyorum. Çeşitli vesilelerle ziyaretine gittiğimizde biz de aynı atmosfere girmiş ve büyük lezzet almıştık. Bir keresinde Güneydoğu ve terörle alakalı olarak sorduğum bir soruya şöyle cevap vermişti Seyda (k.s.):
    ''İnsanların hayatlarını İslam'la tezyin edip herkesi fıtratına, asliyetine döndürmedikten sonra bu işin üstesinden gelmek zordur. Milletimizi rahatsız eden bu taşkınlıkların, anarşinin önüne setler koymamız gerekiyor. Bu setlerin en önemlisi iyi yetiştirilmiş bir gençliktir. İlimle teçhiz edilmiş bu gençliği işte bu önemli ocaklarda, cemaatlerde, teşkilatlarda bulabilirsiniz. Allah bu tür hizmetleri yapanlardan razı olsun...''
      Vefatının ikinci yılında yeniden rahmetle andığımız Seyda Hazretleri'nden en çok istifade eden muhib ve talebelerinden birisi, bakın duygularını nasıl dile getiriyor:
      ''O gönüller sultanıydı. Yani onu kim görse sever, âşık olur, bağlanırdı. Belki bağlanmayan, müridi olmak istemeyenler de olabilirdi. Ama mürşidi olarak teslim olmayanlar bile onu çok sever, saygı duyardı. Çünkü o, çiçekleri elinde tutup koklarken, sanki tüm sofilerini tutuyor, kokluyor gibi hassas, sevgi dolu ve ince ruhlu idi... Engin ve uçsuz bucaksız deryalar gibi heybetli ve vakarlı idi... Elinde renk renk gülleriyle otururken, yürürken, öyle masum ve öyle azametli, güzel ve sevimliydi ki; nasipsiz, idraksiz ve bazı istisnalar hariç onu gören her insan 'işte Allah dostu..işte can.. işte Ehl-i Beyt.. İşte Sultan' diyordu... Konuşması da çok güzeldi Sultanımın... Susması ise daha güzeldi. Ötelere, ötelere, taa ötelere götürürdü insanı... Susarken konuşur. Sükûtu ile sohbet ederdi...'' (Bkz. Şenel İlhan'ın Feyz dergisindeki sohbetinden)
    ''Cahilin âbidi de, sofîsi de hüsrandadır'' diyen Seyyid Muhammed Raşit Hazretleri ile ilgili (belki de haddimizi de aşarak) kaleme aldığımız bu yazıyı yine onun hususi sohbetlerinden bölümlerle devam ettirmek istiyorum:
     ''Ey Allah'ın kulu! Bir talebe yetiştirmek, bin kişiyi sofî yapmaktan efdaldir. Hele o talebe varis-ül enbiya olursa... Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük âlimlerden öğreniniz. Herkesten fetva sormayın. Çünkü memlekette fetva verecek kimse pek azdır. İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor demektir. İlmin olmadığı yerde cehalet olur. Cahilin âbidi de, sofîsi de hüsrandadır. Siz Osmanlı'ya bakınız. Ne idi, ne oldu? Sultan Abdülhamid arif-i billâh idi. Başa geçer geçmez memlekette talebe yetiştirme seferberliği başlattı.
     Nakşibendî tarikatı, medrese ve tekkeyi birlikte yürütür. Hz. Muhammed Diyauddin (k.s) doğu cephesinde müridleri ve talebeleri ile savaşırken bölüklerinin başka bir yere nakledilmesi icap etti. Gittikleri yerde müridler önce mutfak çadırını kurmaya koyuldular. Hazret, çalışma mahalline gelince 'Talebelerin seslerini duymuyorum.. Bu ne çadırıdır?'' diye sordu. Müridleri, mutfak çadırı olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine Hazret (k.s.), bu durumda savaşmaya gerek kalmadığını, düşman ile savaşmanın sebebinin ilay-ı kelimetullah olduğunu ve bunun da medreselerle, talebe yetiştirmekle mümkün olabileceğini beyan etti. Hemen mutfak çadırının bozulup önce medrese çadırının kurulmasını, daha sonra diğer çadırların yerleştirilmesini emretti. Hazret, medrese çadırları kurulduktan sonra kalkıp savaşa devam etti.''
      Yine başka bir sohbetinde ise:
    ''Tevbe halis olduğu zaman insan istikametini düzeltir, yönünü Allah'a çevirir, hali güzelleşir, yeni bir hayat yaşamaya başlar. Bu yeni hayatını Allah'ın rızası istikametinde devam ettirirse bu hal, kulun tövbesinin kabulüne işarettir. Ey cemaat! Siz, küçük günahları hafife almayın! Çünkü küçük günahlar büyük günahlara sebep olmaktadır. Sakın kibir üzere olmayın! Her türlü günah nefisten ve kibirden zuhur eder. İnsan ne zaman fakrını ve aczini idrak ederse o zaman nefsin kibir ve azameti kalmaz. İşte o zaman kişi, kâmil bir mümin sıfatı ile hayatını devam ettirebilir '' diyor.  (Bkz. Kur'an ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül/ Heyet)
    SEYDA HAZRETLERİ (K.S.)
     Ülkemizin temel manevi dinamiklerinden olan Nakşibendî şeyhlerinden S. Muhammed Raşid (Erol) Hazretleri vefatının 3. yılında rahmet, dua ve zikirlerle anılıyor. 22 Ekim 1993 tarihinde Rahmet-i Rahman'a yürüyen Seyda Hazretleri'nin, binlerce insanın İslam'ı tanıması ve sevmesinde önemli bir vesile olduğu biliniyor.
      S. Muhammed Raşid Hazretleri'nin babası merhum S. Abdülhakim el Hüseynî'nin 4 halifesi vardı. Bunlardan biri de oğlu Muhammed Raşid Hazretleri idi. Muhammed Raşid Hazretleri babasının sağlığında ''halifelik icazeti'' aldığı halde irşada başlamamıştı. Babasının vefatından sonra Menzil Dergâhı’nda irşadı başlamış oldu. Bu irşad; ilim, uhuvvet ve tevazu ile 23 sene devam etti. Birçok insan S. Muhammed Raşid Hazretleri'nin vesilesi ile hakikate, hidayete ulaştı. Onun döneminde Menzil Dergâhı adeta bir sehavet, uhuvvet ve ihlâs merkezi oldu. Türkiye'nin ve hatta dünyanın birçok yerinden Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri'ni ziyarete gelen, duasını talep eden, kendisine intisab eden insanlar huzur içerisinde, kardeşlik içerisinde İslam'ı öğrenmeye ve yaşamaya başladılar.
      S. Muhammed Raşid Hazretleri'nin en belirgin vasfı; tevazuu ve merhameti idi. Kendisi hiçbir zaman hiç kimseye karşı incitici bir harekette bulunmamış, kin duymamıştı. Dergâhında binlerce kişi etrafında pervane olurken, kimse onda kibir veya kabalık gibi herhangi bir hareketin zerresini bile görmedi. Ayrıca ilme verdiği ehemmiyet ve milletin cehaletten kurtarılması hususundaki ısrarını da vasıfları arasında saymak lazımdır. Bütün şeyhler keşf ve kerametleri ile sürekli anılırlar. S. Muhammed Raşid Hazretleri'nin de elbette birçok kerameti vardır. Fakat çevresindekiler S. Muhammed Raşid Hazretleri'ni her zaman ilme, âlime, uhuvvete, ihlâsa, İslam'a ve ahlak-ı Muhammedî’ye ye verdiği ehemmiyet ve bu hususlardaki hassasiyeti ile tanıyor ve yâd ediyorlar.
     Seyda Hazretleri; yakınlarına, oğullarına ve halifelerine siyasetten ve particilikten uzak durmalarını ısrarla tembih ederdi. Müslümanlar arasında particilik yolu ile tefrika olabileceğine dikkat çeker ve ''Camiye, dergâha gelen herkes Müslüman’dır'' derdi. Bir diğer önemli nasihati ise; İslam ve iman hizmeti, ilim ve dua karşılığında maddi menfaat alınmaması, talep edilmemesi hususu idi. Âlim ve fazıl kişiliği ile gönüllerde yer edinmiş olan bu Allah dostu büyük zatın (şahit olduğumuz kadarı ile) en önemli hususiyetlerinden birisi de, ilme ve talebe yetiştirmeye verdiği ehemmiyetti. Sohbet ve nasihatlerinde bu hususu sürekli olarak dile getiren Şeyh S. Muhammed Raşid Hazretlerinin şu sözleri hepimizin her zaman ders alması gereken hususları içeriyor:
    ''Ey Allah'ın kulu! Bir talebe yetiştirmek bin kişiyi sofi yapmaktan efdaldir. Hele o talebe varisü-l enbiya olursa...''
      Günümüz insanına; gönül ve kalp gözünün pırıltıları, ihlâs ve takvanın ışıkları, ilim ve hilmin kuşatıcı esintileri ile ''yol göstericilik'' yapan Seyda Hazretleri nasihatleri ile bugün bile insanımıza taze mesajlar veriyor:
    ''Herkesten fetva sormayın. Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük âlimlerden öğrenin. İlimle meşgul olan kimse en güzel işi yapıyor demektir. İlim olmadığı zaman cehalet olur. Cahilin abidi de, sofisi de hüsrandadır.''
      Muhammed Gülleri'nden bir olan, yaşadığı bölgeyi ve beldeyi; kış içerisinde baharı, ateşler içerisinde suhuleti, huzuru ve uhuvvet temsil eden bir konuma kavuşturan Seyda Hazretleri, binlerce müridi ve muhibbi olmasına rağmen çevresinde tevazuu ve merhameti ile tanınıyor.
       ''Bu devirde bizler tarikat hizmetinden çok iman hizmeti görüyoruz. Eskiler bir insanı farz borçlarını kaza ve eda etmeden tarikata almazlardı.'' diyerek günümüzde yapılacak tebliğ ve irşat hizmetlerinin yönünü tayin eden Seyda Muhammed Raşid Hazretleri tövbe ile ilgili şu nasihatleri ne kadar anlamlı ve tesirli:
    ''Gavs Hazretleri insanlara tevbe telkin ettiğinde kendisi de tevbe edenle birlikte kendi günahları için Allah'a tevbe ederdi. İslam'da tevbe vardır. Kul veli de olsa kusursuz olmaz. Yalnız tevbe kalben olmalıdır. Gafletle yapılan tevbe sahibine fayda vermez. Bir kimse halis bir şekilde tevbe ederse Cenab-ı Hakk onun geçmiş günahlarını siler, hatta yerine sevap dahi yazılır. Tevbe halis olduğu zaman insan istikametini düzeltir, yönünü Allah'a çevirir, hali güzelleşir, yeni bir hayat yaşamaya başlar.''      
      İşte, Osman Güzelgöz’ün Seyda Hz.lerinin dilinden aktardığı tespitlerde görüldüğü gibi ‘Cahilin ağabeydi de, sofisi de hüsrandadır’ söz üzerinde bir değil bin defa düşünmemiz gereken en can alıcı husus olsa gerektir.
      Vesselam. 

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2689/cahilin-abidi-de-sofisi-de-husrandadir.html


22 Nisan 2016 Cuma

AYET VE SLOGAN



                                                              AYET VE SLOGAN
 SELİM GÜRBÜZER
           Ruşen Çakır Milliyet Gazetesi yazarlarından bir kalem erbabıdır Bilhassa ‘Ayet ve Slogan’ adlı kitabında Seyda Hz.leri ile ilgili gözlemlerini aktarmasına aktarmış ama kendisinin bikere tasavvufun ‘kal değil hal olduğu’ gerçeğinden bihaber halde yazdığını çok rahatlıkla görebiliyoruz. Bu nedenle Seyda Hz.lerine ve ona gönül vermiş olan insanlara bakışı hep şekli olmuştur diyebiliriz. Nitekim yazdığı kitabın Seyda Hz.leri ile ilgili kısmında yer verdiği hususların çoğu sloganik olmaktan öte bir anlam ifade etmeyeceği çok açık ortada zaten. Madem öyle, Ruşen Çakır bir bakalım Seyda Hz.leri için ne demiş paragraf paragraf bir izleyelim. Ve bende bu arada Bayburt Postası yazarı olarak her paragrafı kendi zaviyemden bir değerlendirmiş olayım:     
        Ruşen Çakır: GARİPLER İÇİN BİR TEKKE-KÖY MENZİL DERGÂHI
         1970’’li yıllarda, İstanbul'un Çağlayan semtinde genellikle yaz aylarında Adıyaman’a otobüsler kalkardı. Rize, Trabzon gibi Karadeniz illerinden göçmüş, çoğu esnaf kökenli insanlar bir ibadet ciddiyeti içinde kiraladıkları otobüslerle yüzlerce kilometre kat ederlerdi. Mahallede içki, kumar vb. alışkanlıklara tutkun çok sayıda erkek, büyük ölçüde de ailelerinin zorlamasıyla çıktıkları bu yolculukların ardından tövbe etmiş olarak dönerlerdi. Kısa bir süre sonra ise takke, cübbe ve şalvarlar içinde, yeşillere bürünmüş, sakal bırakmış olarak camilerin beş vakit müdavimleri olurlardı. İçlerinde bu yolculuğu tekrarlayanlar da çıktı, ailelerindeki dindarlar tarafından "Bu adam iflah olmaz" diye kendilerinden umut kesilenler de. Yolcuların sayısı, "kötü alışkanlıkların" kurulu aile düzenlerini tehdit etme durumuna göre azalıp çoğalıyordu. Değişerek dönenler, eski alışkanlık arkadaşlarına yoğun propaganda yapıyorlardı. Ancak aynı yolculuğa çıkmak isteyebilecek birçok kişi, "Nakşibendî olmayı’ göze alamadıkları için eski yaşamlarını sürdürdüler, Çünkü o günlerde Nakşîlik günümüzdeki kadar meşrulaşmış değildi; yeraltını, devletin aleyhinde olmayı, dolayısıyla devletin baskısını çağrıştırıyordu...     
       Selim Gürbüzer: Oysa tövbe edip dönenlerin tümü sakallı, şalvarlı, cübbeli olarak dönmüyor, tamamen kişinin tercihine kalmış bir şeydi. Kaldı ki bu yolun mudavimleri surete değil sirete önem vermekteler, bu yüzden bu yolda kalben nakş olmak esastır.  Keza bu yolda beyaz sarık takmak sadece medrese ilminden icazet almış olanların takması uygun görülür, avam içinse dini vecibelerini yerine getirmede takke takması kâfidir. Zaten sarığın sünnet olmanın ötesinde, bu sünnetin ilmi anlamı olması hasebiyle ilim sahibi bir kişi ile avamı ayırd etmede sarık sadece bir nişanedir. Ayrıca tasavvufi yolda asla ve kat’a propaganda yoktur, bilakis İslam’ın öngördüğü ikna etme yöntemi ve sohbet söz konusudur. Kaldı ki tasavvuf kal (propaganda-söz)  değil,  haldir (İslam’ı yaşamaktır). Gariplik hususuna gelince Allah (c.c) garipleri sever, nitekim bu din garip geldi garip gidecek hükmü bunu teyit ediyor.
        Ruşen Çakır: Kuşkusuz otobüsler yalnızca Çağlayan'dan kalkmıyordu. İstanbul'un diğer semtlerinden, diğer büyük kentlerden, küçük kentlerden, kasabalardan, köylerden çok sayıda insan, Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı, Adıyaman-Diyarbakır Karayolu'nun 60. kilometresindeki Menzil (bugünkü adıyla Durak) Köyü’ne akıyorlardı. Hedef, Nakşî şeyhi Mehmet Reşit Erol'un huzuruna çıkmak, onun elini öpmek, ona dertlerini dökmekti. Karşılığında beklenen, onun sağ elini ziyaretçilerinin sağ omuzlarına koyması, "İnşallah iyi olacaksın" benzeri bir söz söylemesi, öğütler vermesiydi. Müridleri tarafımdan "Sultan Hz.leri" veya "Seyda Hz.leri" olarak adlandırılan Mehmet Reşit Erol'u ve onun hızını kaybetmeden günümüze kadar süren faaliyetini daha iyi anlayabilmek için biraz gerilere gitmek, babası S. Abdülhakim Hüseyni (Erol)'un yaşamını incelemek gerekiyor. 1902 yılında Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde doğan Abdülhakim Hüseyni, imam ve medrese hocası olan babasının ölümünden sonra küçük yaşta dedesinin yanına yerleşmiş. Dedesi onu daha sekiz yaşındayken yörenin ünlü şeyhlerinden Muhammed Ziyaüddin'in halkasına kalmış. 6 yıl şeyhinin yanında İslam ilimleri tahsil eden Abdülhakim Hüseyni, onunla manevi irtibatını kesmemiş. Cumhuriyet yönetiminin tekke ve medreseleri kapatmasıyla Baykan'ın Taruni köyünde imamlık yapmaya başlamış. Bu arada şeyhi ölmüş. "Gördüğü bir rüya üzerine" Suriye'nin Hazne köyünde yaşayan Nakşî şeyhi Ahmet Haznevi'ye bağlanmak için defalarca sınırı geçmiş. 14 yıllık ziyaretlerinin sonucunda, önce 34 yaşında "ilim icazetini", iki yıl sonra da "irşad müsaadesini" almış. Tarikat faaliyetlerini Taruni ve Bilvanis köylerinde, oradan Bitlis'in Narlıdere nahiyesinde, ardından Siirt'in Kozluk ilçesine bağlı Gadiri köyünde sürdüren Hüseyni’nin en son durağı, gelir gelmez geniş topraklar satın aldığı Menzil Köyü olmuş. Fakat Menzil'de bir yıla yakın kalabilmiş, hastalanınca önce Diyarbakır'a, sonra da Ankara'ya götürülmüş, 25 Mayıs 1972'de ise vefat etmiş. Abdülhakim Hüseyni, daha önce kitabımın İskender Paşa Cemaati bölümünde de belirttiğimiz gibi, geleneksel tarikat faaliyetini çok dar bir halkayla sınırlandırıp, esas olarak "imanı kurtarma" ile uğraşmıştır. Onun şöyle söylediği rivayet ediliyor; "Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi, Şah-ı Hazne kapı kapı dolaşıp Müslümanları, imanlarının kurtulması için, çağırıyor ve topluyor... Şah-ı Hazne, ümmet-i Muhammed’in imanını kurtarmaya çalışıyor. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi'nin zamanında olacaktır. Kuşkusuz, şeyhi Ahmet Haznevi'nin ilkelerini anlatırken kendi ilkelerini de anlatmış oluyordu Abdülhakim Hüseyni. Ama onun kapı kapı dolaştığını iddia etmek abartılı olacak. Aksine, yurdun dört bir yanından onun ününü duyan kapısına geliyordu. Nice eşkıya, sarhoş, kumarbaz vs.nin "hidayete ermesine vesile olduğu" dilden dile dolaşıyordu. Modern politik dille anlatacak olursak, dar kadro çalışması yerine geniş kitle çalışmasını tercih etmişti. Onun ve Cumhuriyet dönemi bazı İslamcı liderlerin bu tür tercihleri sık sık "yanan bir evden değerli birkaç eşyayı kurtarmak yerine yangını tümden söndürmek" çabasına benzetildi. Abdülhakim Hüseyni'nin bu çabası, ölümünden sonra şeyhlik postuna oturan oğlu Mehmet Reşit Erol tarafından da sürdürüldü. Sonuçta halef selefi geçti, oğul babadan daha ünlü oldu. Bugün Menzil'e gidenler, "Havs" (güneş, ışık, aydınlık) diye anılan Abdülhakim Hüseyni'nin türbesini saygıyla ziyaret ediyor, orada dualar okuyorlar. Fakat Menzil'le ilgili ilk önemli röportajı 1984 tarihinde yayınlayan Erkekçe dergisinin muhabirleri, Raşit Erol hakkında sayısız keramet öyküleri anlatıldığını, babası hakkında ise benzer söylencelerin bulunmadığını naklediyorlar. Sadece "O ulu bir şeyhti, çok büyüktü” deniliyormuş. Raşit Erol'u ziyarete gelenlerin gerçek bir tasavvuf eğitimi ve terbiyesinden yoksun oldukları göz önüne ele alınırsa, tarikatlarda hep bir önceki şeyhin daha üstün tutulduğunu bilmemelerini yadırgamamak gerek.       
         Selim Gürbüzer: Doğrudur, Abdülhakim el Hüseyni (k.s), bu Tarikatı Nakşibendiyye nisbetini sınırda her türlü mayın tehlikesini ve ölümü göze alarak Suriye’den Türkiye’ye taşıyan zattır. Şah-ı Hazne (k.s)’ın kapı kapı, kendisinin de köy köy dolaşması gayet tabiidir. Zira o dönemde irşat faaliyeti bu ölçekte seyrediyordu, ancak zaman içerisinde irşat faaliyeti büyüdükçe insanlar o zaman kapının eşiğini aşındırıp öyle tanışır oldular, zannedildiği gibi kitle ve kadro çalışması sonucu doğan bir kapı tanıma hadisesi değildi, bilakis ehlisünnet yolu tasavvufi çekimin sonucu bir büyümedir bu. Hakeza yine bu yolda ün kazanmak yoktur, toprak ve tezek olmak vardır. Kaldı ki bu yolun Gönül Sultanları sürekli olarak ‘şöhrette afet vardır’ demekteler. Ayrıca Nakşibendî sadatları arasında küçüklük büyüklük gibi ifadeler pek kullanılmaz, bir öncekinin tecrübesine tecrübe katmak vardır. Dahası bu yolda iki günü birbirine eşit kılan zarardadır hükmü esastır. Bu yüzden Nakşibendî Sadatları  “Şeyh o dur ki kendinden büyük Şeyh yetiştire”  düsturu üzerine hareket etmişlerdir.
          Ruşen Çakır: Derin bir İslam ve tasavvuf bilgisine sahip olduğu bilinen Raşit Erol'un ise böyle davranmadığı, tevazu’u elden bırakmadığı kesin. Nitekim 23 Ocak 1989'da Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında, gazete muhabirleri Hayri Köklü ve Aziz Aykaç'a şunları söylüyor; "Babam bilgili bir ilim adamıydı. Ona gelenlerin büyük bir bölümü, bugün beni de ziyaret ediyor."
            Resmi kayıtlara göre 1938 doğumlu olan Reşit Erol, müridlerince genellikle daha yaşlı biri olarak kabul ediliyor. Erkekçe muhabirlerinin tariflerinden ilginç bir şeyh portresi çıkıyor; "Uzun boyluydu... Uzun sakallıydı. 'Keçisakallı' değildi ama değirmi de sayılmıyordu. Aklaşmıştı sakalı. Gençliğinde sakalının sarı olduğu izleri vardı. Yer yer kınalı gibiydi. Temiz, 'ruhani' bir yüzü vardı. Göbeklice, ama yakışıklıydı. Sakalı onu olduğundan yaşlı gösteriyordu... İpekten bir takke vardı başında. Apak ipekten sarık, özenle onun çevresine dolanmıştı... Upuzun bir elbise vardı üstünde. 'Entari' biçimindeki elbise apak ipek ketendi. Topuklarına dek iniyordu. Elbisesinin göğsü düğmeliydi. Onun üstüne siyah bir yelek giymişti. Üstündeki açık bej cübbenin altında yeleği görülüyordu. Siyah yeleğin cebinde altın zincirden kösteği sallanıyordu. Ayağında, halk arasında 'sabo' diye adlandırılan ayakkabı vardı. Çoraplarıyla uyum içindeydi renk açısından. Sadece sabolarıyla, çorapları kahverengiydi. Onun ötesinde tüm giysileri, sakız aklığındaydı. Tertemizdi üstü başı..."
              35 haneli ve 300 nüfuslu köyde Reşit Erol'u görebilmenin iki yolu var; Birincisi, genellikle namaz kılmak için camiye gittiğinde ki bu sırada her zaman nüfusunun çok üzerinde insan ağırlayan köyün sokaklarında büyük bir hareketlilik, heyecan ve saygının hüküm sürdüğünü kestirmek hiç zor değil. İkinci olarak, ziyaretçileri kabul ettiği zaman evinde görebilmek mümkün kendisini, Hürriyet muhabirlerinin anlatımından; dış kapıdan girildikten sonra bir avlu geçildiğini ve iki katlı evin üst katma çıkıldığını öğreniyoruz. Şeyhin odasına girebilmek için mutfaktan geçmek gerekiyor.  Çok sade bir oda söz konusu. Köşede bir soba, yerde halılar ve onların üzerlerinde minderler. 12 Eylül'den sonra iki yıla yakın bir süre Çanakkale'ye sürgüne yollanan Reşit Erol'un Hürriyet muhabirlerine ilk sözleri "devlet ve hükümet aleyhine çalışmadığı" olmuş ve şöyle devam etmiş: "Bütün bu olayları güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için müdahale eden de olmadı... Gezdiniz,  gördünüz. Hiçbir gizli kapaklı işimiz yok. İsteyen gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır."        Bir kalp rahatsızlığı nedeniyle sürekli doktor kontrolünde yaşayan Reşit Erol'a "kötü alışkanlık" sahipleri dışında, çocuğu olmayanlar, hastalar gibi dertliler de geliyor. Sonunda herkes hoşnut olarak geri dönüyor. Erol, şifa dağıttığı iddialarını "Şifa cebimde mi ki dağıtayım" sorusuyla yanıtlıyor. Erol'un "esrar"ının telkin olduğunu anlamak için az buçuk psikoloji bilmek yeterli. Zaten kendisi de bunu belirtiyor: "Gelenlere şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar." Gelenlere ilk olarak doktora gitmelerini önerdiğini, ancak onlardan "her çareye başvurdukları" cevabını aldığını belirten Erol soruyor: "Bu durumda ben onlara ne diyebilirim? 'Allah belanı versin' mi diyeyim? Büyük bölümü zaten geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene nasıl git denir?" Reşit Erol'un manevi gücünün önemli bir kısmı da zenginliğinden kaynaklanıyor. Aleyhindeki, ziyaretçilerden para ve hediye kabul ettiği, onları taşıyan otobüslerden komisyon aldığı iddialarının hiçbiri kanıtlanabilmiş değil. Öte yandan günün 24 saati bulgur çorbası kazanlarının kaynadığı, ziyaretçilerin caminin altındaki misafirhanede ücretsiz konakladıkları biliniyor. Menzil'deki bol sayıda dinsel hediyelik eşya dükkânının ona ait olduğu iddialarını da köylüler yalanlıyor. Erol'un tarıma elverişli topraklarıyla ya da evinin, ailesinin somut işleriyle uğraşmadığı da ayrı bir gerçek. Bunların büyük kısmı maddi çıkar gözetmeyen müridleri tarafından üstleniliyor. Böyle bir sevaba girebilmek için müridlerin birbirleriyle yarıştıklarını aktarıyor Erkekçe muhabirleri.
        Selim Gürbüzer: İşte görüyorsunuz Gazete muhabirleri Hayri Köklü ve Aziz Aykaç'ın o gönül sultanına yönelttiği sorulardan anlaşıldığı üzere Seyda Hz.leri şifa dağıtmıyor, tam aksine şifa cebimde mi, doktora git diyor. Israr ettiklerinde sadece ‘Allah şifa versin’ diyor. Bu dua ve niyazın altında illa bir şeyler arayanlar içinde şu göndermede bulunuyor: “Ne yani Allah belanı versin mi diyeyim?” Evet, doğrudur gelen insanlara bulgur çorbası, Menzil ekmeği ikram edilmekte, konaklamak içinde caminin altında bir gecelik sadece üzerine bir battaniye verilip ceketini de baş yastık yapıp öyle ağırlanmakta. Zaten o Gönül Sultanı da onca gelen kalabalığa gücümüz ancak buna yetiyor diyor. Kaldı ki Menzil önceleri kıraç topraklarmış, tâ ki Gavs (k.s) burada toprak satın alıp yerleşir yerleşmez sondaj vurup su çıktıktan sonra kıraç topraklar ekilip biçilmeye başlamasıyla birlikte buralar neşvünema bulmuş. İşte o gün bugündür ekilen biçilen o araziden elde edilen hasatla misafirler böyle bereketlenmekte. Bu arada birtakım aklı evvellerin ikide bir diline pelesenk edip ‘mürit’ diye itham ettikleri insanlar aslında kendilerini mürit olarak tanımlamıyorlar, bilakis kendilerini sofiliğe layık görmediklerinden bu yola kurban olası manasına birbirlerini  ‘kurban’ ismiyle tanımlamaktalar. Hatta buraya gelenlerin pek çoğu burayı kendi evi gibi gördükleri içindir Menzil’de nefse ağır gelecek her ne iş varsa tarla tumb, değirmen, fırın, inşaat işi vs. demeden adeta birbirleriyle hizmet aşkıyla yarışmaktalar. İyi ki de böyle yapıyorlar, çünkü bu yolun büyükleri ‘her türlü sofi bozulur ama hizmet sofisi bozulmaz’ diyor. Dolayısıyla hiç sözü yalandan eveleyip çevirmeye gerek yoktur oraya gidip gelenler bu durumu iliklerine kadar kendi iç dünyalarında yaşayıp bizatihi hizmetin ne derece nefsi ıslah edici bir amel etkisi olduğunun canlı şahitleri zaten.       
          Ruşen Çakır: OY DEPOSU YANILSAMASI
        Daha Adıyaman'a gitmeye niyetlendikleri andan itibaren yaşamlarındaki kötülüklerden uzaklaşmayı kafalarına koymuş olan insanlar için Mehmet Reşit Erol yalnızca bir vesile. Peki ya bütün bu ziyaretçiler Reşit Erol için ne anlam ifade ediyor? Böyle bir soruya Erol hiç kuşkusuz "Yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak" diye cevap verecektir. Fakat olayın bu yalınlıkta olmadığı da kesin. İşte zorunlu olarak yöneltilen bu soruya doğrudan politikayla ilgili cevaplar aranıyor. Hatta 12 Eylül öncesi bu cevabın bulunduğu sanılmıştı:"Menzil Şeyhi MHP'ye, yani Alpaslan Türkeş'e destek veriyor!"  Genellikle MHP karşıtları tarafından dile getirilen bu iddia MHP'nin fazlasıyla işine geliyordu. Çünkü başta devletin muhtemel baskılarından kaçınmak olmak üzere, birçok nedenle günlük siyasete alenen bulaşmak istemiyordu Reşit Erol. Ayrıca istese bile yurdun dört bir yanındaki" müridleriyle", diğer tarikat yapılarının sahip olduğu gibi güçtü iletişim ağları yoktu. (Zaten ziyaretine gelenlerin çoğunun niyeti ona intisap etmek değil, ondan şifa bulmaktı. Kaldı ki bir gün öncesinin alkoliğinin ertesi gün müridlik payesine ulaştığını tasavvuf tarihi hiçbir zaman yazmadı. Menzil’den dönenlerin büyük kısmı yarım yamalak İslami bilgileriyle eski çevrelerine hava atmakla yetindi genellikle. İçlerinden, oturdukları yerdeki başka tarikat yapılarına girenler de oldu. Yine içlerinden büyük kısmı Menzil ziyaretlerini sürdürdü. Yılda bir yapılan iki dakikalık ziyaretle tarikat faaliyeti olmayacağı da ayrı bir nokta.)         
           Selim Gürbüzer: Oysa Gavs-ı Bilvânisî S. Abdûlhakim (k.s.) buraya gelenler hakkında şöyle der  "Daha bizim için buraya gelen olmadı. Kimisinin derdi var ondan geliyor. Kimi arkadaşının telkiniyle geliyor, kimi bakalım nasıl bir şeymiş diye geliyor. Hepsi bir sebeple geliyor. Olsun zararı yok, yeter ki gelsinler, bu halkanın içine girsinler de nasıl girerlerse girsinler, zira zaman iman kurtarma zamanıdır…” Ve sözlerini şöyle bağlar. "Biz, buraya gelene çuvalla un vermek istiyoruz. Gelen de avuçla kaşıkla alıyor. Onu da daha buradan çıkmadan döküyor. Ya yolda döküyor, ya da dışarı çıkıp döküyor. Bu durumda biz ne yapabiliriz ki. Buraya öyle sofiler geliyor, kuru meşe odunu gibi, düz dikiyor tutmuyor,  ters dikiyor yine tutmuyor, belli ki hidayet Allah’tan, biz ne yapalım. Buraya öyle sofiler geliyor ki, taharetini ve altını temizlemesini bilmeyen var. Nerdeyse sofilere biz sofi olduk, öyle ki sofiler hizmet etmez oldu,  artık biz sofilere hizmet eder olduk. Fakat kalpler ve niyetler güzelleşirse, şüphesiz ki Allah'ın muamelesi de ona göre olacaktır." Ve sohbetin ardından Peygamberimiz (s.a.v.)’in "Siz kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi değişmez" ve "Ameller niyetlere göredir" hadis-i şeriflere de dikkat çekmeyi ihmal etmez de.  İşte görüyorsunuz niyetler güzel olursa bir takım şeyler müsamaha edilebiliyor, gerçek bu. Dolayısıyla kimsenin kimseye hava attığı filan yok, siyaset yaptığı da yok, bilakis aynı halkada hangi siyasi görüşte olunursa olunsun kesret içinde vahdet olmak (çokluk içinde bir olmak) vardır.
          Ruşen Çakır: MHP olayına gelince... Gerçekten yurdun dört bir tarafından MHP ve Ülkü Ocakları mensupları Menzil'e gidiyorlardı. Çünkü onların politik başbuğlarının dışında, "intisap edecek" bir şeyhe ihtiyaçları vardı. Öte yandan ülkücü hareketin taraftarlarıyla Reşit Erol'un mudavimleri, özel hayatları bakımından birbirlerine çok benziyordu! Hem her önüne gelenin sağ omzuna, sağ elini koyacak başka bir şeyh bulmak çok zordu, hem de böyle birisi bulunabilse bile, ona intisap ettikten sonra ülkücü militanlığı, özellikle de Başbuğ'a bağlılığı sürdürebilmek kolay değildi. Nitekim yıllar sonra, başörtüsü konusunda yazdığı bir başyazısında İskender Paşa Dergâhı Şeyhi Prof, Mahmut Esad Coşan bu aldatmacayla şöyle alay edecekti; "Dönmeleri, hainleri, kansızları anlıyoruz ama lafa gelince faziletleri, dindarlığı, memleket severliği, idealistliği kimseye bırakmak islemeyen, hatta otobüslerde gidip belli bir dergâha bile intisap eden, derviş olan 'Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız” sözünü kendine slogan seçen siyasi gruptan biri çıkıp da Müslümanlarla savaşınca hiç mi hiç anlayamıyoruz."
             Hiç şüphe yok ki. Reşit Erol kendisini ziyaret etmiş herkesi belli bir partiye oy vermeye çağırsa (örneğin çok satan bir gazete ya da -imkânsız ama- televizyon aracılığıyla), bu kişilerin önemli bir kısmı (tümü değil) o partiye oy verecektir. Onun 1972'den beri elini öpenlerin sayısı ise yüz binlerle ifade edilebilir. İşte dedikodular bu nedenle MHP yöneticilerinin çok işine geldi.
           Selim Gürbüzer: Oysa ülkücülerin kahır ekseriyasının bu yola gelmelerini yadırgamamak gerekir. Çünkü okuduğu kitaplardan, hayranlık duyduğu padişah ve başbuğ hakanların arkasında mutlaka bir başbuğ evliyanın varlığını fark etmişlerdir. Hele hele ülkücüler için Yahya Kemal’in Fuad Köprülüye Ahmet Yesevi hakkında: “Şu Ahmet Yesevi nedir, kimdir? Bir araştırınız. Bakınız, bizim milliyetimizi asıl orada bulacaksınız” dediği söz çok önem arz etmektedir. İşte bu sözün önemine binaen ülkücüler Alparslan Türkeş’i zahiri Başbuğ olarak görmüşler, Seyda Hz.leri gibi Gönül Sultanlarını da manevi Başbuğ Veli görmüşlerdir. Kaldı ki Seyda Hz.lerinin bağlı olduğu Silsile-i Şerife’nin Yusuf-i Hemedânî (k.)’e uzanan birinci halkasında Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolunda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi vardır. Yani aynı şecerenin halkalarını paylaşmaktalar. Dolayısıyla ülkücüler, dünyevi olan siyaseti zahiri başbuğundan, uhrevi terbiyeyi de bir manevi başbuğun eşiğinde giderebileceğini düşünmüşlerdir hep.
         Ruşen Çakır: Reşit Erol hakkında ikinci önemli politik dedikodu, 1982 Anayasası’na red oyu atılmasını telkin ettiği yolunda yapıldı. Ülkeyi büyük bir paranoya ile yöneten generaller hemen onu Çanakkale'ye sürdüler. Hâlbuki Erol'un faaliyeti. Milli Güvenlik Konseyi’nin yukarıdan aşağıya devlet kontrollü İslamileştirme politikasıyla önemli paralellikler gösteriyordu. Anayasa'da bile suçladıkları "serseriler" onun eli değince "adam oluyorlardı". Ona gelenlerin komünist olabilmesi hemen hemen imkânsızdı. Daha önemlisi, gazetecilerle tercüman aracılığıyla konuşmak zorunda kalacak kadar Kürt olan Erol "bölücülüğe" karşı mücadeleye de ciddi katkılarda bulunabilirdi. Sonuçta rivayetlere inanıp MHP'ye oy atan Erol bağlıları olduğu gibi, devlet eliyle çıkartılan dedikodulara inanıp Anayasa'ya hayır diyenler de çıktı onun bağlıları içinden. En son rivayet, 29 Kasım 1987 erken genel seçimleri öncesi RP Genel Başkanı Prof. Necmettin Erbakan'ın Menzil Köyü'nde şeyh Erol'u ziyaret ettiği, ondan izzet ikram gördüğü yolundaydı. Fotoğraflarla veya başka kanıtlarla doğrulanmayan ama pekâlâ ama mümkün olan bu ziyaretin RP oylarını ne denli artırdığı hâlâ meçhul. Fakat aynı seçimlerin arifesinde ANAP'lı Hasan Celal Güzel’in de Şeyda Hazretleri'ni ziyaret ettiği "dedikodusu" aynı ölçüde yaygınlaşamadı nedense.  Bütün bu dedikodulardan sonra, soruyu yinelemek gerekiyor; Mehmet Reşit Erol politikayla ilgilenmiyor mu? Menzil Dergâhı’nın yazılı olarak hiçbir faaliyette bulunmaması, şeyhin ender olarak kabul etliği gazetecilere ısrarla "devlete bağlılığı"nı tekrarlaması bu sorunun hakiki cevabına ulaşmamızı engelliyor. Öte yandan herkesin, onun kendilerini desteklediği şayialarından medet umması üçüncü şahısların istihbaratlarına kuşkuyla yaklaşmayı gerektiriyor. Fakat Erol’un politika konusunda müridlerini yönlendirmek istediğini varsaysak bile, kendisi yukarıda değindiğimiz gibi ne bunun dolaşımını sağlayabilecek bir ağa, ne de bunun propagandası yürütebilecek yetkinlikte kadrolara sahip. Ortalıkta onun imzasını taşıyan ya da şifreli bildiriler de dolaşmıyor. Bu aşamada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Erol'un Türkiye çapında tarikat ağı yok ama yakın çevresinde sürekli olarak, çoğunluğu ailesinin fertlerinden oluşan, yardımcıları görünümünde kimseler mevcut. Bu kişilerin bir takım politikacılarla onun adına pazarlıklara giriştikleri kesin. Bu pazarlıkların amacı Menzil Dergâhı’nı Türkiye'deki politik gelişmeleri etkilemede bir güç haline getirmekten çok, dergâh’ın faaliyetlerini güvence altına almak. Dolayısıyla ilişkiler daha çok iktidar partileriyle veya ona aday güçlü sağ partilerle kuruluyor. Örneğin ANAP iktidarları boyunca dergâh’ın hükümetle hep iyi ilişkiler içinde olduğu, bu ilişkileri koruma adına Müslümanlara devlete itaati telkin ettiği özellikle radikal İslamcı kesimler tarafından kızgın bir şekilde dile getiriliyor. Mehmet Reşit Erol'un Türkiye'deki İslami şahsiyetlerin büyük çoğunluğu gibi şeriat düzenini arzuladığı kesin. Zaten böyle bir arzuyla bir insan politikanın içine ister istemez giriyor, girmek zorunda. Ancak son tahlilde ülke yönetimini hedefleyen sistemli bir politika yürütmekle, bir takım pragmatik hesaplar bağlamında gündelik politikaya edilgin olarak katılmak arasında çok önemli farklılıklar var. Mehmet Reşit Erol, babası Abdülhakim Hüseyni'nin bu bölümün başlarında aktarmış olduğumuz sözlerine fazlasıyla inanıyor olmalı: "Maksat imanı kurtarmaktır. Tam hidayet Mehdi'nin zamanında olacaktır." Şeriatı Mehdi'nin zuhuruna erteleyip, ona "savaşçılar yetiştirme”yi amaçlayan faaliyetlerinin önüne çıkabilecek güçlükleri aşmak için sağ partilerin kuyruğunda pragmatik politikalara yeşil ışık yakan Erol, gündelik politikanın çarklarına doğrudan doğruya kapılmayı kolay kolay göze alamıyor. Çünkü daha Menzil yoluna koyulmadan Erol'un belli bir partiyi tercih ettiğini öğrenen "mürid adayı", onun elini öpmenin o partiye oy atmayı gerektirebileceğini düşünerek seyahatinden vazgeçebilir.
          Selim Gürbüzer: Oysa şeriat bu yolda Kur’an, hadis, icma-i ümmet ve kıyası fukaha ölçüsünce İslam’ı yaşamaktır. Nitekim İslam’ı yaşayınca da tasavvufi mertebeler, yani marifetullah ve hakikatte beraberinde gelmektedir. Savaşçı yetiştirmek tamamen niyet okuyuculuğundan başka bir şey değildir. Ki, Seyda Hz.leri ‘Biz bize iftira edenleri bile severiz, yapımız bu temel üzerinedir’ buyuran bir Gönül Sultanıdır. Öyle ki bu yolda Seyda (k.s.): "Bu Nakşibendî Tarikatında ‘ben’ diyende hiç bir şey yoktur" demiştir.  Hatta Zünnûn-ı Mısrî (k.s.)’da öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür." Keza Seyyid Taha (k.s.) ise şöyle der: "Bu Nakşibendî Tarikat-ı nisbetinde kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Nasıl olur da bu tarikattan biri irşada çıkıp da halkı görmez ki.” Hasan Celal Güzel konusunda ise ortalıkta dolaşan dedikodulara kulak vermene gerek yoktur, madem çok merak ediyorsunuz, merakınızı gidereyim. Malum olduğu üzere Seyda Hz.leri ömrünün son demlerinde Ankara’nın Pursaklar semtinde başlattığı cami inşaatını yerinde görmek için geldiğinde Hasan Celal Güzel’i bizatihi kendim Pursaklar’da müteaddit defalar hatme halkasında görmüşlüğüm vardır. Bilmem merakınızı gidermiş olduk mu?  Hatmede neyin nesi derseniz, hani yazdığın kitabının adına ‘Ayet ve Slogan’ ismi vermişsin ya,  işte bu yolda Hatme-i Hacegan ayetleri slogan atmak için değil Kur’an-ı hatmetmek için vardır. Üstelik Sadatların hemen hepsi sofilerine ‘Hatme-i Hacegana katılmakla 333 hatim yapmışçasına bir sevaba nail olunacağını’ müjdelemekteler de. Olur ya, şayet yine bir başka siyasetçi lideri de çok merak ediyorsan Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes’in bizatihi Kamer Vakfı dergisine verdiği röportajı da aktarayım belki ordan da kendince bir siyasi çıkarım çıkartmış olursun:      
   “-Sayın Menderes, S. Muhammed Raşid Erol Hz.leri ile ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?
        A. Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz kardeşim Fevzettin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hz.lerini ziyaret ettik. Kendileri istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir mürşid olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl 1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahata çekilip tekrar ikindi namazı için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin, doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir kere daha rahmetle anmış oluyoruz.
        - İlave etmek istediğiniz şeyler var mı?
        A. Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hz.leri bu toplumun, barışın huzur ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem inanıyoruz ahret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahrete intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet temenni ettiğimi ifade etmek isterim.”          
          Ruşen Çakır: Menzil Dergâhı’nın geleceği uzun süredir doktor kontrolünde yaşayan Reşit Erol'un vefat etmesi durumunda ne olacağı sorusunun yanıtına bağlı. Şeyhliği yakın çevresinden, örneğin oğullarından birisinin devr alması kuvvetle muhtemel. Ama bu kişinin Erol gibi şifa dağıtabilmesi zor. Sonuçta var olan tekke ilişkileri kadar politik bir hareketliliğe kanalize edilebilir. Bu da Türkiye'de bir efsanenin sonu anlamına gelecektir.
         Selim Gürbüzer: Hâsılı kelam Ruşen Çakır’dan buraya akın akın gelen insanların ruh dünyalarında kopan muhabbet selini anlamasını beklemek zaten hayal olurdu. Belki de o ruh halini kendisi yaşamış olsa inanıyorum ki; Gönül Sultanıyla ilgili tespitleri daha bambaşka bir anlam kazanacaktı. Bakın bu yolun inceliklerini bilmediğinden olsa gerek Abdülhakim el Hüseyni için sofilerin Havs değil Gavs dediğini, keza Mehmet Reşit Erol değil Muhammed Raşid Erol olduğunu bilmiş olacaktı. Yine Seyda Hz.lerinin Kürt bölgesinde oturmasından hareketle ‘Kürt’ olduğunu, oysa ehlibeyt neslinden olduğu bir gerçek... Kaldı ki O, ‘Kürtçülük küfürdür’ söyleyen bir zattır. Ayrıca Seyda Hz.lerinin vefat sonrası bu yolu üstlenecek olanların derde derman olamayacağı tahmininde bulunarak Türkiye'de bir efsanenin son bulacağını vurgulamaktadır. Oysa iki binyılının Müceddidi İmam-ı Rabbani Elfisani (k.s) bu yolun Peygamberimizden ruhani kanaldan silsile yoluyla kıyamete kadar devam edeceğini müjdelemişlerdir. Ruşen Çakır’ın sandığı gibi bu yol babadan oğla aktarılarak ilerleyen bir yol olmadığı gün gibi aşikârken böyle bir tahminde bulunması bize gayet şekli ve ütopik yorum gibi geliyor. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten sonra Menzil’e olan ziyaret eskisinden daha da kat be kat artış kaydedip yoluna devam etmesi gelinen noktayı doğruluyor. Demek ki efsane değilmiş tam aksine güneşin balçıkla sıvanamayacağının bir göstergesidir. Dedik ya şeklen incelemiş bir gazetecinin kullandığı kavramlara baktığımızda bile şekli bir çalışma olduğu kendini ele veriyor zaten. Yine de hakkını yememek gerekir, bilhassa kendisinin sol cenahtan bir yazar olarak düşündüğümüzde o cenahtan Seyda Hz.leriyle ilgili değerlendirmelerini objektif kriterlere yakın bir çalışmayı çağrıştırdığını söyleyebiliriz.
       Vesselam.
       Kaynak: Ayet ve Slogan-Ruşen Çakır,  Metis Yayınları, Sahife No:65, 1990
 http://www.bayburtpostasi.com.tr/ayet-ve-slogan-makale,7738.html      
       http://enpolitik.com/kose-yazisi/2503/ayet-ve-slogan.html
        

21 Nisan 2016 Perşembe

ZEHİRLİ ŞIRINGA SUİKASTİ




                             ZEHİRLİ ŞIRINGA SUİKASTI
SELİM GÜRBÜZER
        12 Eylül darbesi sonrası Seyda Hz.lerinin 2 yıl Gökçeada’da mecburi ikamete tabi tutulduğu süreçte bir yandan o Gönül Sultanının ferdi hastalıkları ilerlerken, diğer taraftan da bir sevindirici gelişme yaşanacaktır. Yani o dönemde halkın büyük teveccühüyle iktidara gelen Turgut Özal’ın ilk icraatı Türkiye’de büyük bir ekonomik değişim gerçekleştirmenin yansıra aynı zamanda sürgün edilen Gönül Sultanının şahsi hastalıklarıyla da yakından alakadar olup Ankara Gülhane Hastanesi'nde muayenesinin gerçekleşmesini sağlayacaktır.  Hatta bu sayede hastalığı heyet raporuyla tescillenip mecburi ikameti Ankara Çankaya Karyağdı Sokak’ta bir eve nakledilir. Tâ ki tarihler 6 Şubat 1986 yılını gösterdiğinde ancak o zaman mecburi ikamet ve gözetimi kaldırılır. Derken uzun bir aradan sonra milyonlarca seveninin hasretle beklediği o büyük buluşma Menzile peyderpey akın akın sofilerin gelmesiyle birlikte bu hasretlik son bulmuş olur. Aslında o hasret buluşması sünnetin icrası bir buluşmaydı. Düşünsenize, sevenleriyle buluştuğunda bile yaşadığı çilelerle ilgili ne her hangi ispat ihtiyacı bir söz, ne bir şikâyet, ne bir bıkkınlık hali, ne de herhangi makam sahibi hakkında en ufak kınayıcı ve incitici bir söz lisanından sadır olmamıştır.  Nasıl sadır olsun ki,  tüm yaşanılan çileler hicret sünnetinin icrasıydı zaten, anlatmasına gerekte yoktu.  
          Peki ya sürgün hayatı sonrasında yaşadığı süreç nasıl işler derseniz, malumunuz Seyda (k.s.)’ın sofileriyle o büyük hasret buluşması sonrasında tarihler 1991 yılını gösterdiğinde bu kez Menzil'den bir süreliğine göz ameliyatı için ayrıldığına şahit oluruz. İlginçtir bu kısa süren ayrılık sürecinde Ankara Çankaya Hastanesi'nde katarakt ameliyatı yapan doktor ameliyat esnasında ne görüyorsa ”Hiçbir zaman o aydınlık yüzü gözümün önünden bir türlü gitmiyor” demekten kendini alamaz da. Ve ameliyat sonrası o anısını şöyle dile getirir de: “Muayenehaneme bir gün daha önceden bir hastanın tanıdığı geldi. Bana Muhammed Raşid Efendi’nin kataraktının olduğunu ve kendisine birkaç doktor ismi söylendiğini ve doktorlar arasında da benim ismimin geçtiğini, ameliyatı yapmamız için uygun olduğunu söylediğini bana ilettiler. Ameliyatının hangi ilde yapılacağını bana söylediler ve ameliyat ücretini ödemek konusunda ordaki insanlar yarış içerisindeydiler. Bu benim için önce çok enteresan geldi. Daha sonra da kataraktını ameliyat ettikten sonra, kataraktla gözün içindeki merceğini alırız. O merceğe sahip olabilmek için bir sürü insan peşime düştü. Bütün yaptığımız ameliyatlarda gözümde oluyor, batma oluyor, şöyle oluyor, böyle görüyorum diye hastalar mutlaka ameliyattan sonra ve ameliyat sonu şikayetlerini bize bildirirlerdi.  Ama  Seyda Hz.lerinin en küçük bir şikayeti, en küçük bir yakınması olmadı. Birkaç hafta sonra da ikinci gözünün de ameliyat edinmesini istediler. Tekrar Ankara’ya gidip ameliyatlarını yaptım ve kendisiyle kısa birkaç sohbetimiz oldu. Hakikaten insanlara yol gösterici bir tavrı, gülümsemesi, yüzündeki o hoşgörü, o aydınlık yüzü hiç bir zaman gözümün  önünden gitmemektedir.“
       Göz ameliyatı sonra tekrar dönüş Menzil’edir elbet. Dönüşü aynı zamanda sofilerin muhabbetten kulluk makamına ulaşmak için yarıştıkları yıllar bakımdan da ilginçlik arz eder. Bu yüzden bu yıllara Fetih yılları dersek yeridir. Şöyle ki;  dönüşüyle birlikte Hayber'in fethiyle Yahudi kalesinin düşmesinin akabinde yaşanan hadiseyle benzer bir sünnet icrası yaşanacaktır. Bir başka ifadeyle Hayber’in fethinde nasıl ki bir sinsi el ziyafet sofrasında Allah Resulüne zehirli et sunmuşsa, Menzil'de de bir bayram günü ziyaret esnasında bir başka gizli elde kalabalıktan istifade Seyda (k.s)’ın eline şırıngayla zehir enjekte edecektir. Daha da ilginç olanı bu suikastın tıpkı Allah Resulünün vefatından 2 yıl öncesindeki zehir hadisesine denk düşmüş olmasıdır. Nitekim Seyda (k.s) 2 yıl sonra, yani Allah Resulünün vefat ettiği yaşta (63 yaşında) vefat edecektir. Belli ki Yüce Allah (c.c) bu sünnetin icrasını dileyip, böyle takdir etmiş. Dolayısıyla sofilerin vefat öncesi döneme fetih yılları gözüyle bakması gayet tabiidir. Kaldı ki o yıllarda Allah Resulünün ziyafet sofrasında zehirli eti sunan sinsi eli bağışlamasına benzer tavrı Seyda Hz.lerinin de bağışladığı gözlerden kaçmaz da. İşte bu kadar da uyumluluk dedirtecek böyle bir hadisenin yaşanması onun bariz bir şekilde sünneti seniyye üzere hemhal olmanın bir göstergesidir.  
             Her neyse, şimdi gelelim Seyda Hz.lerinin bu zehri nasıl atlatacağı hususuna. Ve bu husus merak konusu olur da. Malumunuz bir televizyon kanalında Seyda Hz.lerinin vefatının ardından hakkında anma programını izlerken bu işin uzmanlarından Dr. Ali Okur’da katılımcılar arasındaydı. Tabii bu ara da bizim payımızı da bu programda söylenenleri teybe kayd etmek suretiyle bu merak konusu meseleyi derleyip kâğıda aktarıp makale haline getirmek düştü. Böylece Seyda Hz.lerinin suikast sonrası yaşadığı o tedavi sürecinde karanlıkta kalan pek çok Tıbbi konular kafamda bir bir aydınlanmış oldu. Madem merak konusu bir husus gelin bunu da işin uzmanından dinleyelim. Bakın Dr. Ali Okur ne diyor, bir izleyip görelim:

           SEYDA HZ.LERİ’NİN HANGİ HASTALIĞI OLURSA OLSUN, MUTLAKA MUAYENE OLURLARDI
Kendilerini ziyaret ettiğimizde üniversitede öğrenci idik. Tıp Fakültesinde de gücümüzün yettiği kadarıyla, beş vakit namaza devam ediyordum. Toplum içerisinde ibadet yapan biri olarak gösteriliyor ve bir insan olarak ortadaydım. Yaşım kırk altı ve o yıllarda aşağı yukarı cuma namazı kılana “hoca” derlerdi. Cuma namazına gittiğim için bana da “hoca” diyorlardı. Fakat kendi yaptığım ibadete bakıyordum, bir de diğer büyüklerin namazlarından misallere baktığımda durumum iç açıcı görünmüyordu. Hz. Ali (k.v.)’in ayağına veya vücuduna saplanan okun çıkarılabilmesi için: “Namaza durayım da oku o zaman çıkarın” demesi vardı. Bütün bunlara baktığım zaman benim namazımla onların namazı birbirine benzemiyordu. Böyle bir çarpıklık hissettim. Ya onlarınki çok efsanevi veya benimki gerçek değildi. Büyük fark vardı arada.
Bunun sebeplerini araştırdım, kitaplara baktım. Zaten namazın farz, vacip, sünnet ve usul ve kaideleri besbelli... Yani ilim olarak okunacaklar ortada. Bunlara ne kadar da riayet etsen de bu namaz yine olmuyor. Bir türlü huzuru yakalayamıyordum. Cenab-ı Allah’ın huzurunda olma duygusu gönlümü doldurmuyordu. Ve bu arayış içerisindeyken, mübarek zatın ziyaretine gittik. Orada herkes kendi elinde olmadan büyük bir huzur içindeydi. Gönlü sanki birisi tarafından dolduruluvermiş ama bunun nasıl olduğunu da kimse bilmediği gibi farkında bile değil. Sadece bir ziyaret esnasında herşey olup bitiveriyordu. Mübarek zatın huzuruna varıyorsun, şu tarafa geçtiğinde herşey değişmiş oluyordu. Yani iç aleminde aradığını bulmuş olmanın sevinciyle huzura çıkmış oluyordu. Dolduran nasıl dolduruyor, dolan nasıl doluyor, ben  bilmiyorum, halen de bunu çözebilmiş değilim  ama herkesten görebildiğim herkesin yüzü ışımaya başladığıdır. Hatta bazen oluyordu ki, insanların yüzüne bakamıyordunuz. Böyle nurani bir çehre meydana geliyordu insanların yüzlerine ve namaza insanda büyük bir şevk meydana geliyor, ibadetin gerçek değerini insan idrak ediyor, aynı zamanda insan kendi ilmi eksikliğini tamamlamayı bilmek için de gayrete düşüyordu. Etrafımızda gördüğümüz aşağı yukarı hep bu idi. Ben o zamana kadar bir ilmihal kitabına sahip değildim. Seyda Hz.lerini gördükten sonra beş tane ilmihal kitabı koydum kütüphaneme. Evvela dini eksik yönlerimi tamamlama iştiyakı ile bir yumuşama, sevgi ve merhamet meydana geliyor. Bu sevgiyle bazan da görüyordum, yeni gelmiş bir kişi hiç durmadan sıraya giriyor.
Diyorlar; aman kardeşim çok kalabalık var, aman bir defa ziyaret edin. Fakat zaptetmek mümkün değildi. İnsanlar böyle bir sevgi, böyle bir hal ile dolaşıyorlardı. Dolayısıyla içimizdeki bu eksikliğin bir Allah dostunu tanımakla ortadan kalkabileceğini ziyaret etmekle anlamış olduk. Ve ondan sonra da hayatımız bu ziyaretlerin devamı ile devam etmiş oldu.
Kendileri malum şeker hastasıydı. Yaklaşık 30 yıllık bir şeker hastalığı vardı. Şeker hastalığı tahrip edicidir. Ve bunun vücudu üzerinde eserleri ortaya çıkıyordu. Mesela katarakt ameliyatı olmuşlardı. Ayaklarında sıkıntıları vardı, sürekli romatizma şikayetleri olarak değerlendiriliyordu. Ama gerçekte şeker hastalığının komplikasyonlarıydı, damar komlikasyonları vs. Böbreklerinde zaman zaman iltihaplanmalar oluyordu. Şiddetli rahatsızlıklar geçiriyordu ve bu arada tedavi görüyordu  ama buna rağmen bir yaz gününde yine geç saatlere kadar camiide kaldıklarını çok iyi olarak hatırlıyorum. Zaten on yedi saati irşadla geçiriyor, geriye kalan yedi saatte uyunur mu, kitap mı okunur, yoksa evlad-ı iyalle mi ilgilenilir ve vakit geçirilir, buna siz karar verin. Şunu da söylemek gerekir, bu noktada gece namazına da kalkacaklar. Çünkü sünnet-i Resulullah var. Şafii mezhebinden olması dolayısıyla ilk vakitte sabah namazını kılacaklar ve güneş doğana kadar da tekrar uyumayacaklar. Buyurun zamanı bulun burada. Bu kadar yoğunluğa rağmen, bazen camiide ayak basacak kadar yer olmadığı da oluyordu. Kalabalık o kadar fazla ve bunların hepsine de güleryüzle muamele ediyorlar. Hiç kimseye “üf yeter artık, sokmayın yanıma yeter” dediğini görmedim. Zaman zaman etrafındakiler durun yeter artık dedikleri halde “bırakın kalsın” diyerek yanlarına çağırıyordu. Büyük şefkat hali herkese sirayet ediyordu. Her gelenle ilgileniyorlar, kendilerinin bu hali diğer insanlara da örnek oluyordu. Diyelim ki  on bin kişi geldi, on bin kişi dönerken hilafsız derdinin çözüldüğünü ihlaslı olarak söylerler.
İkinci bir husus da orada hizmet yapılıyor, yediriyorlar, içiriyorlar, yatırıyorlar, kaldırıyorlar ve sadece Allah rızası için Peygamber ahlakının ne olduğunu anlamış oluyor herkes. Birisinin ayağına bassam ben özür dilemeden öbürü hemen: “Allah senden razı olsun, bana hakkını helal et” diyordu .Yani daha bana fırsat vermeden o özür diliyor. Üç kelime var gelen ve gidenlerin arasında:
- Hakkını helal et.
- Bana dua et.
- Kusuruma bakma.
Büyük bir muhabbet haliyle herkesin lisanından dökülen bu. Ve bu hal perde perde gittikleri memleketlere de yayılıyor. Bu insanlar annelerinin, babalarının yanlarına gidiyorlar, eşinin dostunun yanına giderek böylece onların üzerindeki gönül hoşluğu herkese sirayeti gerçekleşmiş oluyordu. Diyelim ki ailesi ateisttir. Çocuk gelmiş müslüman olmuş ve annesinden babasından kopmuştur. O’na diyordu ki : “Anne ve babanla irtibatını devam ettireceksin. Annene ve babana asi olmayacaksın.” Ana baba haklarından ona sohbet ediyorlardı. Hiçbir zaman ailesiyle kopardıklarını ben görmedim. 
Çok sosyete bir halde evlenmiş iki kişi düşünelim. Sonra kader erkeği bir şekilde Menzil deryasına getirtmiştir. Artık dört dörtlük insanca hayata adım atmak için yola çıkmış, dönüşte bu sefer hanımıyla ihtilaf başlıyor ve ayrılık düşüncelerine kadar yol açıyor. Seyda Hz.lerinin bu durumda olanların hepsine tavsiyeleri: “Sabredin, sonu güzel olacaktır.” Hiçbir zaman biz bundan dolayı ayrılmalarına müsade ettiklerini duymadık. Nitekim hayatlarında çok mutlu olduklarını, beraber düzenli hayat yaşadıklarını, o hanımın da bu şekilde döndüğünü müşahade ettik.
Birgün kendilerini ziyaret ettiğimizde o zaman öğrenci olduğumuzu ifade etmiştim. O zaman bazı derslerimiz iyi gitmemişti. Kendilerine: “Efendim derslerim pek iyi değildir” diye bir soru yönelttim. Verdikleri cevap müthiş: “Muhabbetiniz mi kesiliyor” şeklinde oldu. Biz o güne kadar muhabbetin sevgi, aşk-meşk olduğunu zannediyorduk. Seyda Hz.leri az sözle çok şeyi ifade ederlerdi. Ve bu sözün peşine takıldığımız zaman öyle bir manzara çıktı ki: Eğer sen bir sevmiş olsaydın bizim gibi yapardın, bizim gibi yatardın, bizim gibi çalışırdın. Üç sayfa kitabı okumaktan acizsin de sen nasıl bizi sevdiğini iddia edersin. Madem ki bizi seviyorsun, bizden bazı eserler üzerinizde olmalıydı.
Bir konuşmalarının peşinden şöyle buyurdular. Yani vefatından önce yapmış oldukları veda niteliğindeki bir konuşmasıydı. Kendileri malum ayakları kırılmıştı, o zaman hastaydı ve ayakta zor duruyor, yardımla duruyorlardı. Veda niteliğinde konuştular. Son cümleleri şuydu: “Sizi ayakta tuttum. Yoruldunuz. Hakkınızı helal ediniz.” İşte bunu gördükten sonra  bir Allah dostunun, merhamet ve şefkatı insanların kalbine bir sel gibi akıyordu. Bu merhamet ve şefkat o kalblerden bütün topluma yayılıyordu. Toplumun aramış olduğu gerçek sevgi, muhabbet ve kardeşlik  işte burada gizliydi.
Bunun arkasından fakülteyi bitirdim, ihtisas konusunu sordum kendilerine. Derhal ihtisas yapmamı emir buyurdular. Yani hiç ara vermeyin dediler. Hatta ben istedim ki biraz çalışayım, ailemin bir maddi varlığı yoktu. Biraz para biriktireyim, düğün yapayım, kendime göre bazı planlarım vardı. Buyurdular ki:
“- Siz acemisiniz bir süre hastahane çalışması (ihtisas) yapınız.”
Ve hiç beni bekletmediler ve onun üzerine ihtisasımızı tamamladık. Daha sonra hastalık konuları. Buna bağlı olarak kendilerinin hangi hastalığı olursa olsun mutlaka bir doktora muayene olurlardı. Bu konuda şu sözü söylerlerdi:
“-Hastalığı da Allah yaratmıştır, onun şifasını da Allah yaratmıştır. Kulun vazifesi onu aramaktır. Biz vazifemizi yaparız.”
Mesleğimiz dolayısıyla birçok hastayla muhatap oluyorduk. Oraya gelen insanlardan dertlerini anlatanlardan haberdar oluyorduk. O gelen insanlara ilk söylediği söz: “Doktora gittiniz mi?” oluyordu. Onları doktora teşvik ediyorlardı. Belki akıllarında başka türlü düşünceleri vardı, ama onları doğrudan doğruya doktora  yönlendiriyordu.
Seyda Hz.lerinin ellerinde o suikast olayından sonra bir yara meydana gelmişti. Ve o verilen zehirli maddenin dokuyu tahrip eden bir olaydı, parmakları büzecek bir vaziyete gelmişti. Zehirin etkisiyle elde bağ dokusu meydana geliyor. Yani fonksiyonel doku değil de dolgu doku. Tabiri caizse çimento gibi dolgu meydana geliyor ve elin hareketlerini engelliyordu. Biz bu durum için dedik ki:
“Efendim, elinizin manyetik rezonans incelemesi uygun olur.”
Halbuki Türkiye’de o zaman bu inceleme için  alet sadece ‘GATA’ da var. Mübarekler iki  bir etmediler, Ankara’ya gittiler ve bu tedkiki yaptırdılar. Kendi hastalıkları hakkında bir doktor olarak söylediğim:
“Efendim, elinizi sürekli hareket ettiriniz, bu doku yapışıklık meydana getirebilir. Yapışıklık meydana gelirse açılması zor olur, hareket ettirirseniz bunun önüne geçeriz” diye bu şekilde hareketleri tavsiye ediyorduk.
İkinci gün gittiğimiz zaman ellerini sürekli hareket ettirirken gördüm. Ben unutmuşum 24 saat önce söylediğim sözü ama kendileri devam ediyorlardı.
Seyda Hz.lerinin Tıp konusundaki hassasiyetini Molla Yahya Hz.lerine  sordum, bize bu konuda İmam-ı Şafii’nin sözünü hatırlattı. İmam-ı Şafii diyor ki: “Nereye gidersen vücudunla ilgili bakacak hastalıklara bir doktor bulunmalı, bir de dinle ilgili alim bulunmalı, ikisi olmayan yere gitme.”
Seyda’mız (k.s.)’ın tatbik etmesi o bakımdandır. Zaten amcası  Seyyid Molla Abdülcelil de  sürekli olarak: ”Nefsinizi tehlikeye atmayın” derdi ve Seyda’mız da bu bakımdan titiz davranıyor,  kendi hayatında uyguluyordu.
Seyda Hz.leri ahirete intikal etmekle yok olmadılar. Altı tane halife (mürşit) bırakmışlardır. Böylece altı yerde mektep açarak mekân değiştirmişlerdir. Madem öyle tasavvuf konusunda kardeşlerimizin her biri hiçbir art niyete bağlı kalmadan bu Allah dostlarından herhangi bir tanesinin ziyaretlerine gitmelerini tavsiye ediyorum. Zira biz onları ziyaret yapmakla ilmin gerçek manasını idrak etmiş oluyoruz. Dahası dünyada gerçek değerlerin ne olduğunu, hakiki manada nelere değer vermek gerektiğini anlamış oluruz. Bakınız, Almanya’dan bir bağlısı, kendisi aynı zamanda bir Alman sofi yürüyerek Menzil’e geliyor. Mübareklerin verdikleri cevap şu idi: Sofi sen ne yaptın böyle? Şimdi  kendi milletinden bunu bir duysa, acaba senin hakkında ne düşünür, bunu hiç aklettin mi? Kaldı ki teknolojik nimet var, niye kullanmıyorsun ki? Hem hangi devirde yaşıyoruz? Senin hakkında ne düşünecekler? İslam hakkında ne düşünecekler? Böyle yapmakla  iyi yaptığını mı zannediyorsun” diye uyarıyor.
Yine bir bağlısı hacca gidecekleri zaman soruyorlar:
“Efendim, hangi yolla gideyim, karayolla mı hava yoluyla mı?”
Buyuruyorlar ki:
“Hava yoluyla gidiniz. Oradaki ibadetlerinizi güzel yapınız.”
Velhasıl, talebe kardeşlerime en son olarak şunu ifade edebilirim. Ahirete intikal etmekle Seyda Hz.leri kaybolmamıştır. Bilakis güçlü bir enerji olarak ışık vermeye devam etmektedirler. Bu ışıktan yararlanmadan kaçmasınlar.”
             İşte görüyorsunuz Dr. Ali Okur’un Tıbbi tespitlerinden de anlaşıldığı üzere darbe zihniyeti yaptıklarıyla kala kalıp bu dünyadan yapa yalnız göç ederlerken, halkın gönlünde taht kurmuş Başbakan Turgut Özal ve Gönül Sultanı Seyda Hz.leri de zehir suikastına maruz kalmak suretiyle, yani Yüce Peygambere mutabaat etmekle şahadete ermişlerdir.
               Ruhları şad olsun.
                Vesselam.
http://enpolitik.com/kose-yazisi/2527/zehirli-siringa-suikasti.html


20 Nisan 2016 Çarşamba

GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANAMAZ



      GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANAMAZ
             SELİM GÜRBÜZER
        Gazetecilikte haber çok mühimdir elbet. Ancak verilen haber bir algı operasyonu cinstense o haberin hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacağı muhakkak. Malum algı operasyonu cinsten haberler kimi zaman bir saat kolçağı üzerinden,  kimi zaman bir ayakkabı kutusu üzerinden, kimi zamanda bir koltuk üzerinden karşımıza çıkabiliyor.  Hele bu algı operasyonu Seyda Hz.leri üzerinden işliyorsa hemen sür manşet olarak sunulur da.  
         Peki, sürmanşet haber yaptılar da ne oldu? Hiç kuşkusuz “Güneş balçıkla sıvanamaz” hakikatiyle yüzleşiverdiler. Nasıl mı? İşte bir zamanlar en çok satan gazete özelliğiyle övünen Hürriyet’in düştüğü haller bunun en tipik göstergesi.  Nasıl övünmekse önce gazetelerinde “İsmini vermeyen bir üst yetkili” ya da “Herkes Şeyhin nefes kuyruğunda”  manşetiyle rezil rüsva oldular sonrada baktılar ki masa başı haberle daha çok rezil olacaklar bu kez iki muhabirini Menzil’e göndermek suretiyle işi kotarmaya çalışacaklardır. Ama kotaramayacaklardır,  çünkü muhabirler daha gidişlerinin ilk gününde sanki Seyda Hz.lerinin kapısı kapalıymışçasına “ŞEYH'İN DERGÂHINA GİRDİKmanşetiyle niyetlerini belli edeceklerdir.  Oysa gidenler orayı çok iyi bilir ki; Seyda Hz.lerinin kapısı gece gündüz demeden herkese açık kapıdır. Her neyse fazla sözü uzatmadan bakalım Hayri KÖKLÜ - Aziz AYKAÇ isimli bu iki muhabir yaptıkları haberle nasıl duvara tosladıklarını bir izleyip görelim:
   “Adıyaman, (hha) - 21. Yüzyıl'ın eşiğinde, çağdaş Türkiye'de, modern tıbbın sağladığı olanaklara inanmayan, ya da yararlanmak istemeyenlerin, kapısını aşındırıp huzuruna yüz sürerek "şifa" beklediği Nakşibendî Şeyhi Mehmet Raşit Erol, Adıyaman-Diyarbakır Karayolu üzerinde Menzil Köyü’nde bulunan dergâhının kapılarını ilk kez Hürriyet muhabirlerine açtı. İyi Türkçe bilmediği için yeğeni Mehmet Saki Erol aracılığı ile konuştuğumuz Şeyh Mehmet Raşit Erol, Menzil'e kimseyi davet etmediğini; elini, eteğini öpmek için akın akın gelenlerin kendi isteğiyle geldiğini öne sürdü... "Şeyh şifa dağıtıyor, diyorlar. Şifa cebimde mi, dağıtayım" dedi.
    ŞEYH'TEN RANDEVU
    Son günlerde, adı yeniden güncelleşen Şeyh Mehmet Raşit Erol'la görüşme sağlamak, bir aya yakın zamanımızı aldı. Çeşitli kişilerle, bu arada Şanlıurfa'daki oğluyla kurulan temas sonucu, heyecanla beklediğimiz haber geldi. Şeyh Erol, öğleden sonra saat 15.00 sıralarında bizi kabul edecekti. Köye ilk kez gazeteci olarak ve kimliğimizi saklamadan girecektik.
     Bulunduğumuz araçla Menzil Köyü'ne doğru hızla yol alırken, heyecan içindeydik. Şeyh, bize neler anlatacaktı? O, yüzlerce, binlerce kilometre uzaktan, görünmez bir sihre, bir cazibeye kapılmış gibi akın akın Menzil'e gelip huzuruna çıkabilmek için umutla bekleşen, yüreğini burkan, ya da bedenindeki rahatsızlığa, dudaklarından dökülecek bir kaç kelimeyle şifa bekleyen insanlara neler söylüyordu? Bu ve yüzlerce soru, kafamızda dolanırken, eski adıyla Menzil, yeni adıyla Durak köyü göründü.
       Köy girişinde Şeyhin yeğeni Mehmed Saki Erol tarafından karşılandık: ''Biz de sizi bekliyorduk. Şeyhimiz önce köyü gezdirmemizi istedi'' dedi. Birlikte köyü gezerken, Şeyhi sorduk. Kendisini ziyaret için Manisa'dan gelen 30 kişiyle birlikte, köy camiinde namaz kıldığını söylediler.
      HUZURA KABUL
      Şeyh, ikindi namazının ardından bizi dergâhında kabul etti. Önce, dış kapıdan girdik... Avludan geçtik... İki katlı bir evin üst katına merdivenle çıktık. Şeyhin odasına, evin mutfak bölümünden geçilerek giriliyordu. Mutfakta, buzdolabının hemen yanında, bir ecza dolabı dikkatimizi çekti. Yanımızdakiler ecza dolabındaki ilaçların, Şeyh'in yakınlarının grip gibi hastalıklarına karşı kullanıldığını kulağımıza fısıldadılar. Şeyh'in de, kalbinden rahatsız olduğunu ve sürekli doktor kontrolü altında bulunduğunu öğrendik.
       Şeyh'in odası, sade döşeli bir yerdi. Köşede bir soba... Yerde halılar... Halıların üstünde ziyaretçilerin oturması için minderler. Şeyh, bu basit döşeli oda da bizi kabul ederken, daha söze başlar başlamaz, hiçbir zaman devlet veya hükümet aleyhinde çalışmadığını söyledi. Yaşam öyküsünü, kimi zaman yeğeni aracılığıyla şöyle özetledi:
     ''Halen bulunduğumuz Menzil Köyü'ne, Siirt'in Batman ilçesine bağlı Gadir Köyü'nden 1971 yılında taşınarak geldik. Menzil'e gelişimizden bir yıl sonra, babam vefat etti. Babam Şeyh Abdulhakim Erol, çevresinde çok sevilen, sayılan bir âlimdi. Bilgili bir bilim adamıydı. Seveni de çoktu. Bugün gelenlerin büyük bölümü, beni de ziyaret ediyor. Bütün bu olayları, güvenlik kuvvetleri de biliyor. Hiçbir suça karışmadığımız için, müdahale eden de olmadı. 12 Eylül harekâtından sonra, bir süre mecburi ikamete tabi tutuldum. Ama sonra serbest bıraktılar. Gezdiniz, gördünüz... Hiçbir gizli kapaklı işimiz yok. İsteyen, gelip gezebilir. Kapımız herkese açıktır.''
       Şeyh bu sözleri söylerken, kimi zaman heyecanlandı, kimi zaman da sesini azalttı. Bir yandan anlattıklarımızın, üzerimizdeki etkisini ölçmek istercesine bizi süzüyordu. Kendisine neden şeyh unvanı verildiğini sorduğumuzda; ''Şeyh, Arapçadan gelme bir kelimedir. Anlamı, yaşlı hocadır. Bunun için bana şeyh diyorlar'' demekle yetindi. Ancak, ünü müritleri aracılığı ile Türkiye'nin dört bir yanına yayılan Raşid Erol'un, şeyhliği babasından devraldığı, onun ölümünden sonra kendisine bu unvanın verildiği biliniyordu...
     ''ŞİFA CEBİMDE Mİ?''
     Şeyhle konuşmamız sürerken, konu, can alıcı noktalardan birine gelmişti. Türkiye'de yüzlerce hastane, kendilerini tıbba adamış binlerce doktor dururken, dertlerine deva bulmak için kapısını aşındıranlara, el öpüp dergâhına yüz sürenlere, alkoliklere, aile geçimsizliğinden yakınarak gelenlere, Şeyhin cevabı ne oluyordu acaba? Bu insanları buraya, onun dergâhına getiren; şifa dağıttığı iddialarına ne diyordu?
      Şeyh Erol şifa dağıttığı iddialarını şiddetle reddetti. ''Şeyh şifa dağıtıyor, diyorlar. Size sorarım: Şifa, cebimde mi ki dağıtayım?'' diye başladığı sözlerini şöyle sürdürdü:
    ''Bana gelenlere, doktora gitmelerini söylüyorum. Onlar, her çevreye başvurduklarını, ancak sonuç alamadıkları için bana geldiklerini söylüyorlar. Bu durumda ben onlara ne diyebilirim? 'Allah belanı versin' mi diyeyim? Menzil'e gelenlerin büyük bölümü geri dönüyor. Dönmeyenler ise ceketini yastık yapıp camide, arabasında uyuyor. Türkiye'nin her yerinden kalkıp gelene, nasıl git denir? Gelenlere, şifa, huzur telkin ediyorum, çekip gidiyorlar.''
     TEDAVİ YÖNTEMİ
     Şeyh Mehmed Raşid Erol, kendisine başvuranların önemli bölümünün alkolik olduğunu; bunlara, samimi iseler, gerçekten tövbe etmek istedikleri takdirde boy abdesti almalarını, Allah rızası için iki rekât namaz kılmalarını, tövbe edip uyumalarını önerdiğini... Bir bölümünün gerçekten içkiyi bıraktığı halde, bir bölümünün yeniden içkiyi aradıklarını anlattı.
     BULGUR ÇORBASI TANDIR EKMEĞİ
      Sayıları, zaman zaman binlere ulaşan misafirlere, Şeyhin dergâhında bulgur çorbası ve tandır ekmeği ikram ediliyor. Yani her gün yüzlerce insanın karnı doyuruluyor. Şeyh, bu yemeğin bir hikmeti olmadığını vurgulayarak, ''Bu kadar misafiri ağırlamak için büyük maddi güç gerek. Bizim gücümüz bu kadarına yetiyor. Buğdayı, değirmenimizde öğütüyoruz. Ne bağış, ne de yardım alıyoruz. Bunu da teklif etmeye cesaret edemiyorlar. Gelenlerden bazen rahatsız da oluyoruz. Çünkü işimiz aksıyor'' dedi.
    Kiliselerin Hıristiyanlığı yaymayı amaçladığını, Müslümanlık için para vereceklerine inanmadığını anlatan Mehmed Raşid Erol, ''Böyle şey olur mu? Onlar para verecek biz İslamiyet'in propagandasını yapacağız... Bunu kim iddia etmiş ve uydurmuş? Sizin aklınız bunu alıyor mu?'' diye sordu. Ancak, dergâhının bir hayli kabarık günlük giderinin nasıl ve nereden karşılandığı konusunda, Şeyh, inandırıcı bir açıklama yapamıyordu.
        Yaklaşık bir saat süren görüşmeden sonra Şeyhin huzurundan ayrılırken, köye, yeni bir ziyaretçi kafilesini taşıyan otobüs giriyordu.”
         İşte görüyorsunuz bu iki muhabirin verdiği haber baştan aşağı incelendiğinde daha önce ki verdikleri masa başı haberleriyle neredeyse 180 derece birbirine zıt haber olduğu görülecektir.  Öyle ya,  yola çıktıklarında ne umutlarla çıkmışlardı,  amma velâkin Seyda Hazretlerinin o müthiş akıl dolusu verdiği cevaplar tüm umut ve beklentilerini boşa çıkartmaya yetmiş artmıştı bile. Böylece kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşüp kendi kendilerini tekzip etmiş oldular.  Nitekim düştükleri bu aciz durumu bir başka medya organı  ‘Birikim Dergisi’nin gözünden kaçmaz da. Nitekim Birikim Dergisi Abdullah ZAHİD ve Orhan CEMAL adlı iki muhabirini tez elden Menzil’e gönderip 6 Şubat 1989 tarih itibariyle kapak konusu yapar da. İşte o kapak konusu haber tüm çıplaklığıyla gözler önüne şöyle serilecektir:
      Hazretin 4 bin dönümlük arazisi, kardeşleri, çocukları yakın akrabaları ile bir köyün büyük başı. Ondan ötesi, sözü edilen dükkânlar, devlete kuruşu kuruşuna kadar vergisini veren, ruhsatlı ihtiyaçları gidermek için çalışan dükkânlar. Hazretin ilgisi mi? Yakinen gördük ki kesinlikle bir ortaklığı ve ilişkisi yok, zaten ihtiyacı da yok ki. Kimseden hediye dahi kabul etmeyen, dünyada nesli en azalmış bir zat, Hazret.. İri gazete, bu sefer hepten çuvallayıp toslamıştı. Seyda hazretleri gülen tebessüm eden, herkesi dinleyen, kimsenin sözü bitmeden sözünü kesmeyen,  İslam’ı dört dörtlük yaşamaya çalışan kendi halinde bir zat. Belki de hiç dedikoduya şaibeye mübarek isimi karışmamış bilinen tek insan. Sorularımızı cevaplamak lütfunda bulundular. Hürriyetin son yayınıyla,  Zaman Gazetesine verdiği açıklama ve Tercüman’ın görüşmesindeki ifadeden pek farklı sözler değildi: ”Bize iftira edenleri dahi, bizim hakkımızda yalan yazanları dahi severiz. Çünkü yapımız bu temel üzerine kurulmuştur.” İşte bütün çarpıcılığıyla bütün yakıcılığıyla, bütün gerçeğiyle Hazret böyle söyledi.
       Kilise mevzusuna gelince: kargaların dahi katıla güldüğü insanların dahi bin bir çeşit gülme kızma arasında değişen tavırlarından anlaşılan odur ki, gelmiş/geçmiş en büyük iftira bu olsa gerek.
      Türkiye gündeminden indirmek istenmeyen irtica, Hazret’in kendi ifadesiyle metodu ve yapısı buna müsait değildir. Utanmaz bir yüze bir kez de, on kez de tükürsen fark etmez, utanmadıktan sonra diye yoğunlaşan düşüncemiz, haklı yorumlar içinde, masonun iri gazetesi sanki bir yalan makinesi olmuş, ilk ürettikleri beğenmezlik içinde, bir daha bir daha büyüğünü üretme çabasında..
        Hazretin babası, Şeyh Abdülhakim El Hüseyni Hazretleri, Resulüllah (s.a.v) efendimizin soyundan Hazret’te dolayısıyla Peygamber soyu ile soylanmış.. Saygıda kusur etmemek için, çok dikkatli davrandığımız Menzil beldesi, yumak yumak sevgi, dalga dalga saygıyla bütünleşmiş, Mevlana’nın çağrısına benzer bir çağrı, “ne olursan ol yine gel”. Belki bir kez daha, sonra daha da gideceğiz bu beldeye. Şifa cebimde de ben dağıtıyor muyum? Diyor hazret, Allaha dua etmenin şuuru içerisinde. Hemen yanımızda bir olay cereyan ediyor.. 55-60 yaşlarında bir zat, Adapazarı’ndan gelmiş.. İri gazetenin yayını üzerine “Efendim diyor, oğlum alkolik, hastaneye de yatırdım bir çaresini bulamadılar. Kurtuluyor, yine içki içmeye başlıyor, eskiden daha beter.” Hazret tebessümle baktı: görüyor musunuz, ben bu insana “Allah belanı versin mi diyeyim” diye. Tabi öyle demedi, sevgi yumağı insan.. Allah ıslah eder inşallah. Sevindi, nerdeyse uçtu-gitti Adapazar’lı adam.
 Dua ediyormuş, ya bedduamı etseydi, bir ham yobazlar. Bre hokkabazlar. Ne yapsaydı yani? Resulullah dua etmez miydi? Ederdi. Peki, öyle ise, bu langır-lungur laflarda neyin nesi?            Beyzadelerin o bezlerde tarakları yok zahir. Ne bilsinler duayı-bedduayı.
      Sözün sırası geldi:100gr irtica, 150 gr demokrasi işte halimiz ahvalimiz, başka söze ne hacet!
     SEVGİ MENZİLİ
      16 Ocak 1989 tarihi, belki hep belleklerde kalacak.
      Kimi, masa veya ajanda takvimine bu tarihi ve bu tarihten sonra gelen on günlük tarihleri not düşmüştür, kimisi de, olayın farkında dahi değildir.
      Hürriyet Gazetesinin çok yetkili (!) veya üst yetkili olarak verdiği haberler nicedir çıkmazken, işte not düşülen bu tarihten itibaren, bir yetkilinin gizli (!) açıklamalarını yayınlamıştı. Fransız seyyah evliya çelebi izindeki Gabriel'in dahi akıl edipte yazamadığı hücre köy (!) zırvasını, gıdıklı-göbekli, bıngıl bıngıl yağlı hem de irice bir gazete yazıverdi, üstelik ustalıkla... Belgelerle (!) hem de... Aferin masa başı gazeteciliğine demekte var ya, serde gazetecilik olması sebebiyle diyemiyoruz/ diyemiyorlar, işte.
      Ama başyazar Fehmi Koru'yu bundan tenzih ederiz. Fehmi Koru, kendisinden beklenileni yaparak, iri gazetenin şürekâsına önce ''Zırva tevil götürmez'' başlığında başyazıda bir güzel cevapladı... Ardından ''Çakallar artık uluyamasın'' başlığıyla aynı köşede bir güzel irtica hödüklülerini sıvadı.
      Sefa Saygılı diye bir beyzade, sanıyoruz İzmir Yeni Asır'ın ''irtica'' işleriyle sorumlu bir muhabiri iken (yeni bir servis olsa gerek-adliye muhabirliği gibi bir şey), şimdilerde de Hürriyet Gazetesinin ''masa başı irtica'' haberlerinden sorumlu bir sorumlu olsa gerek. Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı Durak (Menzil) köyündeki bir zat'ı, afsuncu-cinci hocalarla aynı kefede tartıp tartıp, neler yazmış neler! Sefa Efendi bu sefa işlerindeyken, İslâm dinine olan saygısını da yitirmiş olacak ki, muskacı-afsuncu hoca ne demek? Peygamber soyuyla soylanmış bir seyyid ne demek? Farkı pek kestirememiş... Doğrusu Sefa Efendi, pek haksız da sayılmaz. Ekmek kapısı işte. Bir de iri gazetenin tiraj konusu var. Karın ağrısı var. Sahibinin mason olması var. İşte, bu var'ların içinde, İslâm’da olmayanları veya olanları birbirine karıştırarak yok saymak, Sefa Efendinin daha bir işine gelmiş.
      Sefa Saygılı denilen efendiyle, Ankara haber merkezi denilen herze yeme bürosuna varana kadar, bu haberin talebi kim bilir nerelerden gelmiştir. Mason biraderlerin en büyük biraderi, onunda çok çok büyük muhterem üstad biraderleri derken, bir Amerika'ya, bir yahudiye, bir batıya velhasıl şu bizim Sefa efendi haksız davasında haksız sayılmaz.. Zincirleme talepler peşpeşelenince, eh bizim beyzadelere de ''çok alışık oldukları'' uyduruk haberi yazmak kalır. Kolayın kolayıdır bu iş, önce kulaklarını bir güzel dikeceksin, sonra gözlerini taramalı computer gibi kitapları, dergileri cıcık cıcık arayacaksın, gerisi gelir ki ne gelme!
       İlla da zırvalamak için;  deli olmak için kafaya honi takmak gerekmediğini, verilen asparagas haberde daha iyi anlaşılıyor. İt'leri, kedileri dahi güldüren bu haber, belli ki kendi açılarından çok lüzumluydu.
      Neyse ki Tercüman Gazetesi 21 Ocak tarihli nüshasında, sürmanşetten bir haber çekerek, Seyyid Muhammed Raşid Erol'un, hakkındaki haksızlığı yapan; iftiracı, emmâmcı, yalancı, numaracı adamların bir anlamda ipliğini pazara çıkarıyordu.
        Ne diyordu Seyyid M. Raşid Erol Hz.leri; ''İrtica Özüme Aykırı'' devamen, bize iftira edenleri dahi biz severiz. Çünkü yapımız bu temel üzerinedir. Sonra hazret ekliyor: Yanlış haber ve iftiralar beni üzüyor...
        Milli Gazete ise, 18 Ocak tarihli nüshasında, önce manşetten ''İrtica hastalığı yine nüksetti'' diye haberi verirken, iç sayfalarında da genel anlamda hücre köy (!) olayına değiniyordu.. Hürriyet'e verilen teminat başlığı altında..
         O günkü Zaman Gazetesi bilahare (haberden iki gün sonra) muhabirlerini Menzil'e göndererek, Seyyid Muhammed Hz.leri ile bir görüşme yapıyordu. Feyzeddin Alpkıray'ın yazdığı haber başlığı ise: hazretin açıklaması şeklinde takdim edilerek, ''Ben şeyh değilim'' olarak sunuluyordu. Hazret, benim babam şeyhti. Ben şeyh değilim, şeyhlikte taslamam. Sağlıkla ilgili haber konusunda ise, hastaların geldiğinin doğru olduğunu, ancak onlara doktora gitmelerini tavsiye ettiğini ifade ediyorlardı..
      23 Ocak 1989'a geldiğimizde, Hürriyet Gazetesi, bu sefer Menzil'e muhabir göndererek, bir önceki yayınlarına ters bir haberi yine aynı manşetten verir. Hürriyet Gazetesinin Van muhabirleri (öğrendiğimiz kadarıyla) Hayri Köklü ve Aziz Aytaç'ın yazdığı haber neyse ne de, şu başlığa ne dersiniz?
       ''Binlerce kişiye şifa dağıttığı iddia edilen Şeyh, sürekli doktor kontrolünde'' daha büyük harflerle manşet başlık: ''Şeyhin Dergâhına girdik.'' Sanki marifetmiş, sanki çok zor bir şeymiş gibi, Şeyh'in dergâhına girmeyi, zahir mason localarına girmek gibi imtihanlı bir iş sanıyorlar herhalde, beyzadeler...
       Neyse, geçelim.
      Şunca zaman yayın yapan iri gazete, ne Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri'nin ismini doğru olarak yazabildi. Ne de babası Şeyh Abdülhakim El Hüseyni'nin ismini yazabildi. Mehmet Reşat, Abdülhamit isimleri arasında dolaşıp durdu. Sonra, bunun adına da araştırma-inceleme habercilik denildi. Varın anlayın siz artık.. Bu heriflerin ne denli yerinde gazetecilik yaptıklarını.. Her gün yüzlerce kişi dertlerine derman bulunacağına inanarak kapısına geliyor. Oysa Şeyh de kalp hastası ve sürekli doktor kontrolü altında. Bu da spottan verilen bir nüans.
        Aferin doğrusu şu Hayri ile Aziz'e.. Bir de Van'da ikamet ediyorlarmış.. İnsan da birazcık İslâm kırıntısı olsa, böylesine ham ve noddam yazı yazmaları mümkün müydü? Adamlara iki dizi üstüne çöktürüp din-i talim ettirecek halimiz yok ya. Bu nasip ve Allah'ın hidayeti meselesidir. Bir ikincisi de, ilim Allah ve İslâm’dan onun Peygamberi Resulullah (s.a.v.)'den ayrı değildir ki? Varsın anlamasınlar.. Yine de onlara dua ederiz...
      Çünkü beddua bize yakışmaz.
      SON SÖZ...
      BİR YETKİLİ DİYOR Kİ:
      Modası geçmiş bir moda oldu, bir yetkiliden alınan bilgiye göre deyip sıralanan haberler.
     Hele hele ''İrtica'' menşeili haberlerde, gediklidirler, şu bizim üst düzey veya düzeysiz yetkililerden alınan bilgiler.. Nedense, illa da ''İslâm''la ilgili hususlar inceden inceye ''bir yetkilinin'' mübarek ağızlarından dercedilerek takdim edilir, yalan-yanlış açıklamalar.
    Bir yetkiliden alınan bilgiye göre.. Bir üst düzey yetkilinin gizli (!) verdiği açıklamaya göre.. Düzdür düzdürebildiğin kadar... Yol iniş aşağı beyzadelerin. Hep kemiksizi rast gelmiş etin, ağalara/beylere.
    Masonik, fantastik komünist, allameyi cihan-şümul İslâm düşmanlarıyla ilgili açıklamalar, farz edelim bir üst düzey yetkili tarafından, yine ismi mahfuz tutularak, yine büyük açıklamalardan bir açıklamayı Birikim dergisine yaptıklarını farz edelim... Ekonominin anasının örekesinde siyonist-masonların, kurtarılmış irili-ufaklı şehirlerin sinirceğizlerinde komünist at hırsızlarının, halka rağmen halk için sloganları içinde, milleti uyum uyutan demokratik irticacıların memlekette kol gezdiğini anlatan çok çok hatta son derece tepelerde üst düzey yetkili, daha neler var neler diyerek bizleri bir hayli huylandırmıştır.
      Aslında manşetten, hatta sürmanşetten vermeliydik çok üst düzey yetkilinin (!) bize verdiği bu çok mühim haberleri.. Gelecek sayılarda veririz düşüncesi ve niyetiyle okuyucularımıza müjdeleyerek, üst düzey yetkilinin verdiği açıklamalara dönelim, isterseniz...
      Örneğin, üst düzey yetkili başkaca şunları söyledi: Yıllar boyunca halkı aydınlatan aydın ilerici (!) takımın, ellerinde bulundurdukları yetkiyi vermemek için birçok meşru-gayri meşru müesseselerin dirsek teması içerisinde oldukları, çıkar ilişkilerinin ise had safhalara dayanarak, iç içe yardımların yapıldığı, yardımlaştıkları verilen bilgiler içerisinde.. Öyle ki, kamuoyuna da açıklamaların çıktığı ''ihtilallerin'' dahi, basın denilen müzmin hastalık fırtınasına tutulmuş, irtica kanseri içerisinde, darbe hapları yutan bir vaziyeti coğrafya içine bürünüldüğü söylenilmektedir.. Yalansa, yalanı üst düzey yetkilinin boynuna.
      Üst düzey yetkilinin daha neler neler açıklaması var. Ama şimdilik biz bunlarla yetinelim. Geri kalanını da, gelecek zamanlarda, gerekirse verelim isterseniz...”
       Gerçekten de yukarıda Abdullah Zahid - Orhan Cemal ikilisinin verdiği bu kapak konusu haber hem medyada olup biteni aktarmaları açısından hem de olayı yerinde bizatihi görüp Seyda Hz.lerinin dilinden aktarmaları bakımdan da kayda değer habercilik niteliktedir.
     Ancak şu da var ki algı operasyonlarına karşı ne kadar kayda değer nitelikte haber yapılırsa yapılsın yine de bu adamlar “çamur at tutmasa da izi kalır” Yahudi felsefesini hiç terk etmeyeceklerdir. Maalesef cibilliyetleri buna müsait,  her devirde her şartta yalana dolana doymuyorlar, habire aç kurtlar misali saldırmaya devam etmekteler. Ama onca saldırı karşısında sabrında dayanacağı bir nokta var elbet. Nitekim o nokta zorlanınca ister istemez tekzip yemelerde beraberinde geliyor. İşte Seyda Hz.lerinin Aydınlık Gazetesine gönderdiği o tekzip yazısı:
   “M. Raşid Erol Hocaefendi, 26 Eylül tarihinde Aydınlık gazetesinde çıkan haberi yalanladı. Aydınlık gazetesine de açıklama gönderen M. Raşit Erol Hoca Efendi’nin tekzip metnini aynen yayınlıyoruz:
     Gazetenizin 26 Eylül 1993 tarih ve 149 sayılı nüshasının 1. ve 11. sayfalarında, şahsım ve ailemle ilgili tamamen yalan ve iftiralarla dolu bir haber-yazı yayınlanmıştır.
     Yalan ve iftiradan müteşekkil bahse konu yazıyı yazanların asıl maksatlarının ne olduğu haber başlığından anlaşılmaktadır.
    Kötü ve karanlık düşüncelere dayalı, yalan-yanlış yazı ve haber yazarak iftiralarda bulunmak gerek gazeteciliğe, gerekse insan haysiyetine yakışmayan bir davranıştır.
     Yalan haberi yazarken gösterdiğiniz cüreti, gönderdiğim bu tekzibi aynı sayfalarda aynı şekilde yayınlayarak da göstermenizi bekliyorum.
        1. Haberde anlatılan, Diyarbakır'da iki kişinin öldürüldüğünü iddia ettiğiniz olayı bilmiyorum. Daha doğrusu böyle bir olayın olup, olmadığını da bilmiyorum. Gazetedeki bütün iddiaların yalan olması sebebiyle bu olayın da gerçek olup olmadığından şüpheliyim. Şayet bir kısım kişiler arasında böyle bir olay olmuş ise, hiçbir şekilde bizimle ilgisi yoktur. Ne ölenleri ne de öldürülenleri kesinlikle tanımam.
     Diyarbakır'da devletin güvenlik kuvvetleri vardır. Emniyet güçleri olayla ilgili soruşturmayı muhakkak ki yapmıştır. Yalan ve maksatlı yazıyı yazmadan önce emniyet kuvvetlerinden suçluların kimler olduklarını öğrenebilirdiniz.
        2. Menzil köyüne aile olarak göç edip yerleştik. Orada bir kısım arazileri kendi paramızla satın aldık. Bu güne kadar da hiç kimseye köyden ayrılın demedik. Bu ya da başka bir hususta kimseye baskı yapmadık. Hakarette bulunmadık. Hiçbir zaman kanunlara aykırı davranmadık.
      Üstelik köyde hakarete uğrayan biziz. Birlikte yaşadığımız insanların hakaretine biz maruz kaldık. Suikasta uğradık. Hatta canımıza dahi kastedildi.
      3. Benim İzzettin Erol isminde bir oğlum yoktur. Ankara'da İzzettin Erol diye birisini tanımıyorum.
     4. Partiyle ilgimiz yoktur. Bugüne kadar siyasi partilerle ilgimiz olmamıştır. Benim kendime ait bir oyum vardır. Kime oy vereceğim belli değildir. Oy verme zamanına bir saat kalıncaya kadar da belli olmaz. O zaman kararımı verir ve kendi oyumu kullanırım.
    Gerek siyasi parti yöneticileri gerekse taraftarları zaman zaman köye gelmişlerdir. Propaganda zamanlarında Kâhta ve köylerine geldiklerinde benim yaşadığım köye de uğramışlardır. Konuşmuşlardır.
       Fakat bu kişiler sadece bir partinin mensubu olmayıp, her partiden farklı siyasi özelliği olan çeşitli insanlardır. Hepsini misafir kabul edip misafirperverlik yapmışızdır. Yoksa iddia edildiği gibi hiçbir partiyle ilgimiz yoktur.
     5. Merhum Cumhurbaşkanımız Rahmetli Turgut Özal'ın cenaze törenine katılmadım. O tarihte rahatsızlığım sebebiyle köyde evimdeydim. Bu sebeple İstanbul'a da gitmedim.
      6. Gerek açık, gerek gizli hiçbir örgütle bugüne kadar herhangi bir ilgimiz olmadı. En küçük bir bağımız da yoktur.
      Devlet vardır. Hükümet vardır. Biz kanun çerçevesinden çıkmıyoruz. Kanuna aykırı hareketimiz yoktur.
      Gerçeklerin böylece bilinmesini ister, bundan böyle yalan, yanlış iftira atmak yerine doğruları araştırıp yazmanızı beklerim.
        Allah (c.c) kefil ve vekildir.”     
          Tabii tüm algı operasyonları sadece Seyda Hz.leri dönemiyle sınırlı değil. Maalesef günümüzde de tüm hızıyla devam etmekte. Madem öyle gelin bunu da Erem Şentürk’ün Diriliş Postasında 06.09.2017 tarih itibariyle yazdığı köşe yazısında bir izleyip görelim:
         “Başta sosyal medya olmak üzere  medyanın içi ağzına kadar “ Operasyon geliyor..” lafını söyleyen kâhinlerle dolu, Bu kâhinler sürekli ve ısrarla  “Operasyon geliyor” diyor.
         Birinci ve önemli uyarı şu: “Cemaatler kapatılacak, sıra diğer cemaatlere de gelecek” diye ilk söyleyen kimdi? Fetullah Gülen’in ağlak itleri ve onların patronu ABD. Demek ki papağan gibi “Cemaatlere operasyon geliyor” diye tekrar eden sözüm ona bu analizci kâhinler bilerek ya da bilmeyerek Fetullah Gülen’in itlerinin ekmeğine yağ sürüyor. İster bilerek yapsınlar ister cahilliklerinden bilmeyerek yapsınlar fark etmez; çünkü gafille zelil gündüz başka yollardan yürürler ama akşam olunca aynı kapıya çıkarlar.
           İkinci ve önemli uyarı şu: Sevgili tarikat ehli kardeşim. Sen hizmetine bak, ibadetine bak, zikrine bak. Salih amelleri dikkat edin, ilim tahsiline dikkat edelim. İyilik yapalım, emr-i bil maruf yapalım yani işimize devam edelim… Kimsenin cemaatleri kapattığı kapatacağı yok. Cemaat gönül işidir. Gönüllerde üst yazıyla bir şey açılmaz, genelgeyle de bir şey kapanmaz.
           Üçüncü ve önemli uyarı şu: Bütün ülke bir gecede takva ehli kesildi. Bir ara herkes aynı anda nasıl bu kadar erdi diye ne sevindim anlatamadım. Sosyal medyaya bir baktım yüz binlerce derviş hatta derviş ne kelime doğrudan mürşid-i kâmil olmuş insanlar. Menzil’den bir yeğenin düğünde oturduğu koltuğun çok süslü olmasından utanmışlar. Vay, vay… Maşallah, “Neyin numarasını yapıyorsunuz kurnazlar” diyeceğim denmez ayıp, “Gidin başka yerde satın nefislerinizden sadır olmuş o çürük mallarınızı” diyeceğim olmaz; çünkü mekân adamın, orası sosyal medya. Ne yapmak lazım o zaman! İşimize bakacağız. Alkoliklerin, zehirlere müptela olmuşların, öfke kontrolsüzlüğü olanların, yolunu kaybetmişlerin, kendini kaybetmişlerin, potansiyellerinin farkında olmayanların sığındığı kendi gerçeğini bulduğu dergâha hizmete devam edeceğiz. “Ya o koltuk da çok süslü ama” diye tevazu satıp memlekete, ümmete hizmet için parmağını bile oynatmayan arkadaşlara da “Sen kendi düğününde sandalyeye oturtursun bize örnek olursun Allah senden razı olsun” diyerek işimize bakacağız. İş çok, ölüm yakın… Fetullahçıların ağzıyla moral bozup oyalanmamak lazım.
 Aramızda kalsın. Kardeşim yaranamazsın haberin olsun. Fakir olsan “Bu başarısız fakirin arkasından gidilir mi” derler. Ticaret yapsan zengin olsan “Bunlar zengin, zengin Müslüman mı olur” derler. Ne yaparsan yap, ne dersen de, seni sevmeyecekler, sana saygı duymayacaklar, buldukları ilk fırsatta seni boğacaklar. Dolayısıyla ne derlerse desinler hiçbir lafları değerli değil…”
              Evet, Diriliş Postası Genel Yayın Yönetmeni Erem Şentürk’ün tespitlerinden de anlaşılacağı üzere belli ki dünya yörüngesinde dönmeye devam ettiği müddetçe hak ve hakikatin karşısında her türlü algı operasyonları hız kesmeyecektir. Zira oluklar çift, birinden nur akar diğerinden kir. Malum kir olanda algı operasyonları gizli nurda ise hakikat gizlidir. İşte bu yüzden ‘Güneş balçıkla sıvanamaz’ diyoruz.  
                Vesselam.

 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2733/gunes-balcikla-sivanamaz.html