27 Mayıs 2016 Cuma

GÜNAHIN MERKEZİ NEFİS Mİ?


GÜNAHIN MERKEZİ NEFİS Mİ?

     SELİM GÜRBÜZER

     Bir insan evliya da olsa günahtan masum değildir.
       Günahın merkezi neresidir diye soru sorulsa verilecek cevap; hiç şüphesiz nefistir. Malum, günahlar ruhumuza adeta zakkum zehir etkisi yapıp vücut dengemizi hem madden hem manen sarsabiliyor. Hele bir insan nefsin hevâsına kapılıp günah işlemeye görsün ruha kuvvet veren kalbimizin üzerini siyah zift kaplayacağı muhakkak. Böylece kalb ilahi feyze kapalı hale gelmiş olur. 
         Hiç şüphesiz nefse en cazip gelen fiil günah işlemektir, dolayısıyla bize düşen bir nefsin bu hevesini boşa çıkartmak olmalıdır, aksi halde başımızı bin bir türlü musibetlerden kurtaramayız. Bakınız Allah Teâlâ bu hususta ne buyuruyor:  “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız” (Nisa,31). 
         Evet, Rabbimizin emri gayet net çok açık ortada,  günah kirine bulaşmamak gerektiği gibi nefsin hevâ ve heveslerine yenik düşüp günah işlediğimizde ise büyük bir pişmanlıkla tövbe etmemiz gerekir. Zira Allah sonsuz merhamet sahibidir,  her halükarda rahmeti bol, merhameti sonsuz Yüce Allah’ın affına mazhar olmak için merhametine sığınmakta fayda var. 
          Malumunuz günahlar büyük ve küçük diye iki kategoride tasnif edilir. Hatta İsmail Hakkı Bursevi (k.s) bir eserinde on üç büyük günahı şöyle sıralamışta:
-Şirk,
-Haksız yere cinayet işlemek,
-Anne ve babaya asi olmak,
-Cihaddan kaçmak,
-Dinde olmayan bir şeyi göstermek ve itikad etmek, yani bidat işlemek,
-Mescidi-i Haramda küçük de olsa günah işlemek,
-İçki içmek,
-Fiili livatada bulunmak,
-İffetli kadınlara zina iftirasında bulunmak,
-Öksüz ve yetim malını haksız yere yemek,
-Yalancı şahitlikte bulunmak,
-Faize bulaşmak vs.
        Öyle anlaşılıyor ki, pek çok günahlarla karşı karşıyayız, her an bu günahların büyük bir kısmı üzerimize sıçrayabilir, bu kaçınılmaz.  Burada önemli olan işlediğimiz günahlardan büyük pişmanlık duyabilmektir. Yok, eğer pişmanlık duymayıp birde bunun üstüne keyif çatıp katmerli bir şekilde günah işlemeye devam edilirse asıl tehlike burada gizlidir.    Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) “Günahına pişman olan Allah’ın rahmetini,  kendini beğenen ise O’nun gazabını bekler”; Günahlarından tövbe eden kimse günahı olmayan kimse gibidir” (Taberani) diye beyan buyurmaktalar. 
       Tabii günahlarla ilgili hadis-i şerifler bunlarla sınırlı değil,  devamı var elbet.  Bakın, Rasulüllah (s.a.v) tüm bunlara ilaveten daha ne beyan buyurmaktalar bir bir görmekte fayda var elbet;
      - Kıyamete yakın zina, faiz ve içki salgın hale gelir (Taberani).
      -Günahlarınız göğe dayanacak kadar kötülük işleseniz de sonra tevbe etseniz yine Allah tevbenizi kabül eder (İbn-i Mace).
       -Can boğaza dayanmadıkça Allah kulun tevbesini kabul eder. Kul günahlarını koruyucu meleklere vücudunun azalarına ve yeryüzünde ki iz ve belirtilerine unutturur da kıyamet günü,  günahlının hiç şahidi olmaksızın Allah’ın katına çıkar (Isfahani).
       -Cennetin sekiz kapısı var, yedisi kapalı ve biri güneş batışından doğuncaya kadar tevbe için açıktır. (Taberani).
       Bir Hadisi Kutside ise Yüce Allah (c.c) “Ululuk ridam, azimetde gömleğimdir. Bunların birinde bana ortak çıkanı hiç aldırmadan belini kırarım” buyuruyor.
          Bilindiği üzere dünyada iken nefsine uyanlar mahşer günü kıyametin dehşetinden pişman olacaklar, öyle ki o gün insan kendi kendine:
        -“Keşke toprak olsaydım (toprak olsaydım da bu hallere düşmeseydim)” (Nebe:40) demekten kendini alamayacaktır.
       Evet, son pişmanlık fayda vermeyecektir. Çünkü kıyamet günü insanın ağzı mühürlenip, bütün azaları işlediği günahlara şahitlik edecek, o gün sadece doğruluğa geçit verilecek.  Nasıl ki yılan yolda kıvrım kıvrım ilerleyip ancak deliğine gireceği esnada dosdoğru girmek zorunda ya, aynen öyle de bir kulda dünyada binbir türlü kıvırmalarla pek çok şeyden sıyrılsa da, ancak kıyamet günü gelip çattığında artık kıvıramayıp ilahi huzura çıkacağı esnada dosdoğru olmak zorunda kalacaktır. Yani huzurda tüm günahlarını dosdoğru bir şekilde itiraf edecektir. Böylece fermanda yüzüne dosdoğru okunacak. Huzurda asla eğriliğe, zikzaklığa ve kıvrımlığa ödün verilmeyecektir. 
         Madem öyle, bu dünyada nefsin elinde oyuncak olmadan bir an evvel Allah’ın lütfettiği faziletlere erişmek esas olmalıdır. Zira Allah’ın yüz rahmeti vardır sadece bir rahmeti dünyaya inmiştir, doksan dokuzu ise kıyamette Peygamberimizin ümmeti için saklanmıştır. Düşünsenize bu dünyada pay edilen bir rahmet,  ahrette doksan dokuz rahmetle birleşip yine yüz rahmet olacak. İşte Nebiyyi Ekrem hürmetine birleştirilen bu rahmet deryası içerisinden Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine ayrılan pay yarın yevm-i kıyamette Allah’ın ikramı olarak ümmetin imdadına yetişecektir.
   Hiç şüphesiz, emr olunduğumuz üzere dosdoğru olmak çok mühim bir fermanımızdır. Ki, bu fermanın birinci hikmet dayanağı hilafsız düşünme becerisidir, ikinci iffet dayanağı şehvani arzulara gem vurmaktır, üçüncü sabretme dayanağı öfkelenmemektir,   dördüncü adalet dayanağı ise hem madden hem de manen dengeyi sağlayabilmektir.  
          Evet,  adaletin tesisi için maddi ve manevi dengeleri sağlayabilmek iyi hoşta, şu da var ki,   içinde bulunduğumuz şu ahir zamanda dengeyi sağlamak pek kolay gözükmüyor, Hele etrafımıza şöyle bir baktığımızda denge menge hak getire, artık her şeyin çivisi çıkmış durumda. Tüm bu olumsuz manzaralar bize dünyanın sona doğru yaklaşıldığını gösteren işaretlerdir. Sanki mahşerde herkesin nefsi nefsi dediği bir kıyamet gününü yaşıyoruz.  Nitekim seyr u süluk idmanında epey ter döken bir sofi,  elinden gelen çabayı gösterip hal ve ahvalini Gavs-ı Bilvanisi’ye açtığında:
      -Kurban!  Vird, hatme, rabıta iyi hoşta,   ama gel gör ki vird yarım, hatme yarım, rabıta yarım, hemen her şeyim yarım yamalak seyretmekte, bu ne iştir?  diye sorar.
     Gavs-ı Bilvanisi (k.s),  bu samimi itirafın üzerine şöyle der:
         -Sofi haklısın,  artık ahir zamandayız, bizim ki sadece idaredir, artık tam hidayet kalmamıştır,  hidayeti amme’yi tam olarak Mehdi (a.r) tamamlayacaktır.  
        Evet, acı ama gerçek, her işimiz yarım yamalak,  yine de her ne kadar zaman nefsi nefsi zamanı da olsa çoluk çocuğumuzun kurtuluşuna yönelik Kur’an ahlakı üzerine yaşaması için çaba sarf etmek gerekir.  Hele ki ailenin reisi konumdaysak sırf kendimizi kurtarmak yetmez çoluk çocuğumuzu hak yola yönelmesi içinde çaba sarf etmek vaciptir, aksi halde bunun vebalini ahirette ödeyemeyiz. Malum ailenin birinci derecede reisi konumunda olan bir baba dinimizin emri gereği çoluk çocuğunun akıl baliğ olana dek, yani on beş yaşına kadar dini terbiyesinden birinci derecede sorumlu tutmuştur. Hatta bu arada her ne kadar ‘zaman nefsi nefsi zamanı’ olsa da bir mümin kendi ve çoluk çocuğunun dışında konu komşu tanıdık tanımadık her kim varsa hak ve hakikat yolunda yoldaş olmalı da. Çünkü birbirimize yoldaş olmakla da yarım yamalak her işimizi tam hale getirmek pekâlâ mümkün. Yeter ki,  yoldaşlığımız nefsimizin hevâsına kapılaraktan zail olmasın gerisi gelir elbet.  Keza bu arada bir ihmal etmeyeceğimiz diğer husussa tevbe zırhımızdır.  Ne de olsa ömrümüzden giden gitmiştir, geçmiş kayıp zaman için tek yapmamız gereken Allah’tan mağfiret dileyip can-ı gönülden tevbe etmektir. Bunun dışında geçmiş kanayan yaralarımızı saracak bir reçete de gözükmüyor zaten.  O halde bize şuan elzem olan geçmiş günahlarımıza tevbe edip gelecek içinde nefsimizi ıslah etme çalışmalarına hız verip Allah’a hakiki manada kulluk etmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah Teâlâ nefis hususunda kullarını “Muhakkak ki,  nefis kötülüğü emredicidir” (Yusuf:53) ayeti celilesiyle uyarmakta da.
      Evet, sakın ola ki nefis için hava cıva deyip işi hafife almayalım.  Bakın bir kâfir, Rasulüllah (s.a.v)’in “Her kim ki nefsiyle mücadele eder, nefsinin arkasından gitmezse o kimse keşif ve keramet sahibi olur” hadisi şerifini nefsinde tecrübe etmeye başlayıp üç beş ya da yedi sene devam ettikten sonra bazı haller zuhur eder ve keşfi açılır da. Bu durumu etraftan müşahede edenler nasıl olurda bir kâfir keramet sahibi olur şeklinde kafa karışıklığı yaşarlar.  Neyse ki bu kafa karışıklığına son verecek bir âlim bu işi halletmek için kâfirin kapısına dayanırda mesele aydınlanmış olur. Şöyle ki alim zat kâfirin kapısına dayandığında kendisine şu suali tevdi eder:
-Söyle bakalım sen ne yaptın da böyle bir keşif ve keramet sahibi oldun?  
 Kâfir der ki:
-Ben peygamberinizin nefsine muhalefet edenin keşfi açılır manasına gelen hadisini bizatihi nefsimde tecrübe ettim, ne olduysa ondan sonra oldu.
Âlim:
-Madem öyle diyorsun, o halde sana bir teklifimiz var, bakalım o zaman dediğinde ne kadar samimi olup olmadığını anlamış oluruz.
Kâfir:
-Söyleyin neymiş o teklifiniz bir görelim.
Âlim:
-Kelime-i Şahadet getirin. Bakalım sende buna muhalefet var mı?
          Kâfir: Peki, dedikten sonra yaklaşık bir saat inzivaya çekilip nefis muhasebesine girdiğinde nefsinin buna alabildiğince direnç gösterip iman etmek istemediğini görür.  Ve böylece her defasında olduğu gibi yine nefsinin zıddına bir davranış sergileyip Müslüman olmakla şereflenir de.
  İşte görüyorsunuz nefsin zıddını yapmak bir kâfirin hidayetine vesile olacak bir durum ortaya çıkarabiliyor. Nefis hususunda pür dikkat olunması gerekliliği şundan besbelli ki, Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) gibi büyük bir zat bile dualarında “Ya Rabbi!  Beni nefsin azgınlık zamanına bırakma” demeyi ihmal etmezdi. Gerçekten de öyle değil mi, Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın şimdi tam da işaret ettiği nefsin azgınlık dönemlerin eşiğine gelmiş durumdayız. Her ne kadar eskiden bir lokma bir hırka hayatın çilesi çok olsa da nefis o kadar azgın konumda değildi. Düşünsenize eskiden gidilecek yerin konumuna göre bir yerden bir yere gitmek aylar, hatta seneleri bulmaktaydı. Kimi yaya,  kimi at, eşek ve deve sırtında ancak gideceği yere varabiliyordu. Günümüzde öyle mi, ne aylık,  ne haftalık ne de senelik yolculuklar söz konusudur, artık saatlik, dakikalık lüks ve konforlu gelişmiş ulaşım araçlarla gideceğimiz yere çok rahatlıkla ulaşabiliyoruz.  Evet, teknoloji çok büyük nimettir, elbette ki bu inkâr edilemez bir gerçek,  ancak şu da var ki,  teknolojik imkânlar müsbet yönde kullanılmazsa tüm dakikalık ve saatlik lüks ve konforlu hayat tarzı nefsin azgınlaşmasını da beraberinde getirdiği muhakkak. Öyle ki, bu tarz üzerinde bir değil,  bin düşünülmesi gereken bir konudur bu. Hatta bir başka açıdan da meseleye baktığımızda, Peygamber kavlince dile getirilen ‘nefisle olan mücadelenin en büyük cihad olduğu’ hükmün teknolojik çağda çok daha büyük önem kazandığını müşahede edebiliyoruz.  
 Nefis öyle bir şey ki, lüks ve konfor hayat içerisinde kimi zaman soy sop faslıyla, kimi zaman kariyer etiketiyle,  kimi zaman mal mülkle övünme şeklinde kendini ele verebiliyor. Nitekim buna örnek olarak medresede eğitimi gören iki arkadaş kıssasından söz edilir ki, bu kıssada sözü edilen o iki arkadaştan biri avamdan, diğeri ise Ehlibeyt neslinden Seyyid biridir. Her iki arkadaşta medrese eğitimini başarıyla tamamlayıp icazet aldığında bu kez tasavvufi seyr-i suluk eğitimine koyulacaklardır. Derken seyr u süluk eğitimin sonunda seyyid olan halifelik alamazken diğer arkadaş halifeliği alır duruma gelir. Tabii, seyyid bu durumu içine sindiremez, için içini yer. Böylece şeyhinde izin alıp memleketine çekip gider.  Güya memleketine gittiğinde kafasını dağıtacağını düşünür, oysa düşündüğü gibi olmaz, kendi nefsiyle baş başa kaldığında; sürekli acaba benim günahım neydi ki arkadaşım halifelik alır da ben alamadım gibi sorularla kendini meşgul ettikçe daha da bir nefsi kabarır hale gelir.  Neyse ki, baktı bu iş böyle evde kara kara düşünmekle olmayacak kendini sokağa attığında biraz ileride duran takva sahibi bir sofiye denk gelir.  Ve sofiye içini dökme ihtiyacı duyar o an.  Sofi, seyidin epey derdini dinledikten sonra ona şöyle der:
-Anladığım kadarıyla senin derdin davan halifelik alıp ya da almamak değil, asıl dert dava, sıkıntı nefsinle alakalıdır.  Maalesef, Seyyidlik senin nefsinde enaniyet oluşturmuştur. 
Seyyid:
-        O halde söyle bana, bu enaniyetten kurtulmak için ne yapmam gerekir?
         Sofi:
           -Yapacağın şey çok basit, var git şeyhin dergâhına,  sabah vaktinde eşiğe başını koyarsın.  Böylece,  Şeyh hanesinden dışarı çıkacağı esnada üzerine bastığında bu arada senin kabarmış nefsin başı da kırılıp ezilmiş olur.
          Gerçekten de Seyyid başını eşiğe koyup Şeyh kapıyı açar açmaz ilk adımında ansızın ayağı takılınca;
-Kim o diye seslenir.
Seyyid:
Kurban! Eşiğiniz Ethem der.
Şeyh tebessüm edip cevaben:
          -Ha, şöyle nihayetinde geçte olsa şimdi nefsini yenmiş oldun, bu eşik sana mübarek olsun deyip halifeliğe hak kazanır da.  
         Hakeza nefisle alakalı bir başka kıssayı da gelin bizatihi Gavs-ı Bilvanisi  (k.s)’ın sofilerine yapmış olduğu bir sohbetten dinleyelim. O sohbette Gavs Hz.leri özetle şöyle der:
          “Bir zaman bir Şeyh vardı, Ramazan ayı idi. Gittiği yerde çok muhteşem karşılanmayla karşı karşıya kaldığında bir anda kendi nefsini kabarmış görür. Derhal bu durumda heybesinden çıkardığı bir ekmek parçasını yiyerekten kalabalığa doğru ilerleyiverir.   Ve bu sayede nefsin mağrurlanmasına geçit vermemiş olur. Derken Peygamberimiz (s.a.v)’in “Allah’ım beni kendi gözümde küçült, insanların gözünde büyük kıl” dua ve niyazını bizatihi kendi nefsinde tatbik etmiş olur.”
          Malumunuz, Müberra Dinimizde seferde iken orucu yemeye ruhsatta vardır, yani sonradan günü gününe kaza edilme kolaylığı söz konusudur. Dolayısıyla oruç telafi edilebilir ama nefis öyle kolay kolay telafi edilecek gibi bir mesele değil elbet. İşte benlik davasına kapılanın hastalığının telafisi zor bir mesele olduğu içindir bu kutsi yolda asla nefsin istek ve arzularına geçit verilmez. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s) sistemleştirdiği bu kutsi yolun yolcularına yönelik şu sohbette bulunur: “Bir sofi seyr-i süluk yolunda en yüksek makam ve mertebelere erişse bile kendi nefsini Fravun’un nefsinden yüz derece aşağı görmelidir.” Gerçekten de nefsin istek ve arzularına yenik düşen bir sofiyi düşünün, hiç kuşkusuz o sofi seyr u süluk yolunda gerekli istifadeyi elde edemeyecektir. İlla ki, bir insan sofide olsa sürekli kötülüğü telkin eden nefsin arzularından sakınması gerekir ki seyr u süluk yolunda ilerleme kayd edebilsin.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s)’ın Gavs-ı Bilvanisi’ye yazdığı mektupta bu hususla alakalı ifadeye baktığımızda  “Bir sofi nefsini kâfirden aşağı görmelidir” şeklinde dile getirdiği öğüdü bir sofi kulağına küpe yapmalı ki Allah yolunda vuslata erebilsin.           Çünkü Rasulüllah (s.a.v) “En faziletli amel, nefse zor gelen ameldir” diye buyurmakta.  İşte Şah-ı Hazne (k.s),  bu hadisi şerifi kendisine ölçü aldığı içindir bu hususta hep şöyle der: “Yaptığım her işte niyetimi Allah rızasına uygun olarak yapmadıkça o işi yapmam.” 
        Madem, Şah-ı Hazne (k.s) hadis-i şerifin gereğini yapmış bize de  “Her nefis ölümü tadacak” (Ali İmran 185) ayeti mucibince gelmiş geçmiş tüm günahlarımıza tövbe edip halis niyetle kendimize yeni bir tertemiz sayfa açmak düşer. Buna mecburuz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta “Âdemoğlu günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir” (İbn Mace, Zühd, 30) diye beyan buyurmuşlardır. O halde, daha ne duruyoruz, tez elden tevbe edip kendi nefsimizi aşma vaktidir. Düşünsenize Hz. Ali (k.v) hem  ‘el-mübeşşerun bi’l cenne aşeretül mübeşşera’ ile müjdelenenlerden hem de ilmin kapısı olmasına rağmen bir bakıyorsun o bile   “Keşke annem beni doğurmamış olsaydı” demekten kendini alamamıştır. O halde, değim yerindeyse bizim etimiz budumuz ne ki, kendimizi dev aynasında görebiliyoruz. Kaldı ki üç kıtada hüküm süren bizim ceddimiz, hatta padişahlarımız kendilerini dev aynasında görmemişler ki, bizde görelim. Şöyle Osmanlı tarihine baktığımızda padişahlarımız selamlığa çıktıklarında askerine “Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var”  tempo tutturduklarını görürüz. Besbelli ki padişahlarımız askerine tempo tuttururken tahtını düşünerekten değil, bilakis  “Nefsini bilen Rabbini bilir” hükmünü düşünerekten tempo tutturmuşlardır. Ve bu hükmü her daim baş tacı edinmişler de. Hem nasıl baş tacı edinmesinler ki, nefsin hevâ ve isteklerine boyun eğmek padişahları köle yaparken, nefsin hevâ ve isteklerine baş eğmemekse Yusuf yüzlü Hz Yusuf (a.s)’ı tutsak kaldığı zindandan bir anda Mısır’a Melik Sultan yapabiliyor.           
          Nefis ve şeytana boyun eğmemek aynı zamanda Peygamberimizin sünnetini kendi iç dünyamızda tatbik ve ihya etmek;  sırtımızı Uhud dağına dayamak gibidir. Yeter ki sırtımızı dayadığımız Uhud dağında okçuların durumuna düşmeyelim,  bak o zaman biz nefse değil, nefis bize uymak zorunda kalacaktır. Böylece bu sayede gerçek manada hürriyetimizi elde etmiş oluruz da.  Malum, Allah’a abd olaraktan hür olmak her insana nasip olmayabiliyor. Nitekim öyle peygamberler gelmiş ancak kendi nefsine söz geçirip hürriyet meşalesi olmuş,  öyle peygamberler gelmiş ancak ailesinin hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuş,  öyle peygamberlerde gelmiş ki kabile kabile, kavim kavim hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuştur. Derken peygamberlik silsilesinin en son halkasına Peygamberimiz (s.a.v)  dâhil olduğunda ise diğer peygamberlerden farklı olarak tüm insanlığa hidayet rehberi hürriyet meşalemiz olmuştur.
          Peki ya, peygamberlik sonrası?  Malum, peygamberlik kapısının kapanmasıyla birlikte bu kez hürriyet meşalesini Peygamberimizin varisi hükmünde izini iz süren Rabbani âlimler elden ele taşıyacaklardır.  Nitekim elden ele bu meşaleyi taşıyan o kadar Rabbani âlim yetişir ki, bir bakıyorsun Mevlânâ Hâlid-i Zülcenehayn (k.s)  bu kutsi emanetin kıyamete sürdürülebilecek derecede dört yüz halife kaldırabiliyor, keza İmamı Rabbaninin oğlu da dörtbin tane halife yetiştirmiştir. İşte görüyorsunuz, kelimenin tam anlamıyla Peygamberimizin izini iz sürmek denen hürriyet meşalesini elden ele devretmek hadisesi budur. Şu iyi bilinsin ki, Rabbani âlimler var oldukça insanlığın hidayetine vesile olacak bu hürriyet meşalesinin kıyamete dek hiç sönmeyeceğine inancımız tam da.  Zira bu kutsi yol aydınlık meşalelerimizle kat edilebiliyor. Hiç kuşkusuz elden ele devr olunan bu aydınlık meşalelerimiz bizi en nihayetinde Allah’a ulaştıracak Şeb-i Arus meşalelerinden başkası değildir. Yeter ki,  sefere koyulduğumuz yolda nefsimizin kölesi değil, Allah’ın kölesi olalım, bak o zaman sırat-ı müstakim üzere vuslat hâsıl olurda.  Nitekim Şeb-i Arus ölümün en nihai darbe etkisi sinsi nefse ve melun şeytana olmakta. Nasıl darbe etkisi yapmasın ki, düşünsenize nefis ve şeytan bir ömür boyu beraber geçirdikleri aynı bedende işleri güçleri hep kötülüğü telkin etmek olmuş,  ama bir ömür sonunda Şeb-i Arus ölümle karşılaştıklarında büyük bir şok yaşayıp tüm uğraşları yerle yeksan olabiliyor.
            İkili şer kuvvet şok yaşaya dursun, bu ikili kuvvetten bilhassa  nefsi nasıl  tarif ederekten  kategorize edebiliriz  denildiğinde, hiç kuşkusuz  bunu tarif edip kategorize etmek  her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Çünkü nefsin mahiyetine ancak Arifler vakıf olabiliyor.  Her ne kadar Kuran’da nefis hakkında pek çok ayette sıkça bahsedilse de sonuçta nefis denen kuvvet, hayvani nefis ve insani nefis olmak üzere iki ana başlık altında açıklanmaya muhtaç bir konudur. Biz sadece okuduklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, mesela hayvani nefs hakkında mülk âleminde yaratılmış bir meleke kuvvet demekle yetinebiliriz. Şayet bu hayvani meleke ıslah edilir nuraniyet kesb ederse mülk âleminden çıkıp emr âlemine rücu edebiliyor, böylece yeni vatanı bu kez emr âlemi olmuş olur. Anlaşılan o ki, hayvani nefsin günah üreten merkez olmaktan çıkıp nuraniyet kesb etmesi ıslah olmasına bağlıdır. Dahası, insan göğsünde âlemi emirle bağlantılı nurani letaifler asıllarına dönüş yaptıkça hayvani nefiste bu döngünün peşine takılmak suretiyle kendi ıslahını gerçekleştirmiş olur. Ki; âlemi mülkten olan toprak, su, ateş ve hava unsurlar aynı zamanda nefsinde sıfatı unsurlardır.  Şayet bu sıfatlar insan nefsinde nurani letaiflerin rengine bürünürse biliniz ki o nefis kötülük üreten merkez olmaktan çıkıp nurani melekiyet kazanacak demektir.  Böylece vücutta letaifler işlevlik kazanıp çalıştığında o insanda tevazu, özü sözü bir, hayâ, doğruluk vs. gibi güzel hasletlerin yanı sıra ruhunda ilahi aşk pırıltısı parlamış olacağından, böylesi vücud kafesinin tek egemen gücü âlemi emirle bağlantılı letaifler olacaktır. Yok,  eğer insan göğsünde kodlanmış âlemi emirle bağlantılı letaifler vücutta silik bir işlevsiz bir vaziyette ise elbette ki bu durumda böylesi vücud kafesinin tek egemen gücü hayvani nefs olacak demektir.  
 Madem öyle, siz siz olun nurani meleki kuvvetlerin sesine kulak vermeye bakın.  Kulak verilsin ki Allah’a abd olmakla hürriyet fermanımız işlevlik kazansın.  Aksi halde nefse itaat etmekle nefsin kölesi bir tutsaklıktan kurtulamayız.  Maalesef böylesi tutsak bir kölelikte:
        -Nefse itaat,
        -Şeytana itaat,
        -Allah’tan gayri dünyevi sebeplere itaat,
        -Dünyalık için kula itaat,
        -Maddeye itaat gibi kötü hasletler söz konusudur.  Oysa hür olmak Allah’a kul olmaktan geçmektedir.  Nitekim böylesi Allah’a kul olmak özgürlüğünde:
       -Amentüye iman etmek,
      - İslam’ın beş şartını yerine getirmek,
      - Günahlardan el çekmek,
      - Derken en nihayetinde nefsimizi ıslah etmek vardır. Zaten bir insanın nefisle olan cihadında zaferle çıkıp nefsini ıslah ettiğinde gerçek özgürlüğüne kavuşmuş olacaktır.
           Bilindiği üzere cihad denince hep akla savaş gelmekte. Ve böylesi savaşta Allah için ölene şehit,  hayatta kalana da gazi denmektedir. Malum, Uhud harbinde yetmişten fazla Ashab-ı Kiram şehit olmuşlardı. Sadece Uhud mu,  daha pek çok savaşlarda da şehit verilmişti.  İlginçtir Ashab-ı Kiram aralarında onca şehit vermelerine rağmen Allah Resulü bir savaş dönüşü haremi şerifin avlusunda kendilerine hitaben  “Küçük cihaddan,  artık büyük cihada dönüyoruz” denilen bir harbden söz ettiğinde Ashab ister istemez bu hitap karşısında şaşkınlıktan adeta dona kalacaklardır.  Ve şöyle derler: 
        -Ya Resulullah! Bundan daha büyük cihad (harb mı) ne olabilir ki? 
        Efendimiz (s.a.v)  ashabına cevaben şöyle beyan buyurur;
        -Bundan daha büyük cihad  (büyük harb) nefis ve şeytanla cihad (harb) yapmak vardır.
        Evet, Allah Resulünün beyanlarından anlaşılan o ki, nefs ve şeytanla cihad yapmak cephede kazanılan savaştan daha evla cihaddır.  İcabında cephede harb yapmak, duruma göre iki, üç gün, dört gün, bir hafta, bilemedin bir yıl vs sürerken,  nefis ve şeytanla yapılan harb öyle değil, bilakis bir ömür boyu sürecek bir cihaddır.  Öyle ki, bu savaş ölene kadar bir müminin yakasından düşmez de. Üstelik cephede yapılan harbde düşmanımızı görüp ona göre gardımızı alabiliyoruz,  ama nefis ve şeytan öyle değiller, her ikisi de görünmez düşmanlarımızdır. Bu demektir ki, görünmez olmaları mücadelenin de çetin geçmesini beraberinde getirecektir.  Dolayısıyla Efendimizin (s.a.v.)’in nefis ve şeytanla mücadelenin büyük harb olarak ilan etmesi son derece gayet tabii bir durumdur. 
         Her ne kadar nefis ve şeytan üzerimize tank, tüfek silahla gelmeseler de sonuçta karşımızda son derece sinsi bir o kadarda nerde, ne zaman ne yapacağı belli olmayan her an bizi avlamak için fırsat kollayan ikili şer kuvvet söz konusudur. Tabii bu demek değildir ki nefis ve şeytan ikili kuvvete karşı büsbütün savunmasızız.  Şayet Peygamber Efendimizin (s.a.v.) beyan buyurduğu büyük cihad için şeriatın belirlediği farzlardan sünnetlere, sünnetlerden nafilelere, müstehablardan mendublara her ne fıkhı kaide ve şer’i kural varsa hepsine harfi harfine riayet edip haramlardan uzak durursak, biliniz ki tüm nefsanî ve şeytani kuvvetlere karşı savunma hattımız güçlü olacak demektir. Ama gel gör ki, günümüz dünyasında artık savunma hatlarımız pek iç açıcı görünmüyor, sürekli alarm vermekte.   Bilhassa elinen noktada nefis ve şeytanla mücadele etme konusunda Ümmet-i Muhammed’in kahır ekseriyasının gerekli hassasiyet gösterdiği pek söylenemez. Maalesef ümmet olarak çok büyük vurdumduymazlık içerisindeyiz. Baksanıza ümmetin şu haline, ne cemaatle namaz kılma hassasiyeti kalmış, ne gece teheccüd namazı kılma hassasiyeti, ne sabah namazına kalkma hassasiyeti, ne ilmihal bilgisine vakıf olma hassasiyeti, ne de kul hakkı hassasiyeti. Hiçbirinden zerre miskal eser kalmadı dersek yeridir.  Oysa Ümmet-i Muhammed’in bir an evvel vurdumduymazlığına son verip üzerine serpilmiş olan ölü toprağı mutlaka atması gerekiyor. Hadi ümmetin bir ferdi olarak üzerimizde ki ölü toprağı atamasak da bari hiç olmazsa geçmişte yaptığımız kötü fiillerdin dolayı kendimizi kınayacak noktaya gelsek ne kaybederiz ki, bilakis yaptıklarımızdan, hatta yapacaklarımızdan dolayı pişmanlık duyacak noktaya gelmekle  çok şey kazanırız.. Zaten bu çizgiye geldiğimizde biliniz ki kötülüğü emreden nefsi emmare aşamasından, yaptıklarından ve yapacaklarından bin pişmanlık duyacak donanıma sahip nefs-i levvame aşamasına geçiş yapacağız demektir. Şayet nefsi emmareden kurtulamazsak Allah muhafaza her an küfür bataklığına batmamız an meselesi diyebiliriz.  Madem öyle,  nefsi emmarenin bir adım ötesinde nefsi levvame basamağına geçiş yapmamız gerekir.  Ki,  geçiş yapacağımız nefsi levvame basamağı bazen Allah’a itaat halleri bazen de itaatsiz halleri görülebilen bir basamaktır.  Her ne kadar bu basamakta bir takım eksiklerin varlığı ayan beyan ortada gözüksede en azından bir önceki sürekli insana kötülüğü teşvik eden nefsi emmare’ye göre nisbeten hiç yoktan daha ehven bir nefis diyebiliriz. Gönül ister ki,  buradan da diğer üst basamaklara geçiş yapıp kalbimizin mutmain hale geldiği nefis mertebelerine erişmiş olalım. Neden olmasın ki. Yeter ki gayret edelim,  gayret edenden şeytan kaçar da.
            Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3940/gunahin-merkezi-nefis-mi



26 Mayıs 2016 Perşembe

DENGE ÂLEM




                                      DENGE ÂLEM
         SELİM GÜRBÜZER
         Kâinatta müthiş bir denge sistemi söz konusudur. Şimdi bu kâinattaki dengeye bakıp kendi denge sistemimizi göremezsek abesle iştigal olur elbet. Ancak görmek den de daha mühim olan iç dünyamızın dışımızla, dış dünyamızın içimizle uyumlu hale gelip gelmemsi çok mühimdir. Yani, içimiz dışımız birbiriyle uyumlu olması gerekir ki denge âlem bozulmasın. Hele bir insanın denge ayarı bozulmaya yüz tutsun hem madden hem manen çöküş yaşar da. Çöküş ve hayal kırıklığı yaşamamak için İsmail Çetin Hoca’nın “Müminin istikameti (dengesi) velinin en büyük kerameti” dediği istikamet gerçeğini idrak etmemiz gerekir.
         Şu bir gerçek her şey denge âlem ayarı üzerine kurulu, Ne var ki denge ayarının ne anlama geldiği noktasında kafa yormayışımız,  kendimize çeki düzen vermemize engel teşkil edebiliyor. Hele kafamızı gömdüğümüz kumdan başımızı kaldırıp şöyle kâinat kitabının sayfalarını çevirdiğimizde yaratılan her şeyin zıddı ile kaim olduğunun farkına varacağımız muhakkak. Zaten farkına vardığımız da her şeyin bu çift kutupluluk sayesinde dengelendiğini idrak etmiş olacağız. İşte buradan hareketle kutbun bir tarafına ağırlık verip diğer kutbu ihmal ettiğimizde denge ayarımızın şaşacağının muhasebesini yapmak biz kullara düşer elbet. Bikere denge âlemimiz normal seyrinde akması için zıt kutupları ne aşırı derecede birbirine yakınlaştırmalı ne de aşırı derecede birbirinden uzaklaştırmalı. Mutlaka orta bir yol takip edip dengelememiz gerekir ki istikamet üzere yol alabilelim. Nitekim Fen Bilgisi derslerinde de anlatıldığı üzere aynı yüklü iyonlar birbirini iterken zıt iyonlar ise birbirini çekebiliyor. İşte bu en temel kanunda bize gösteriyor ki,  ne toplum hayatından uzaklaşıp kendi kabımıza (uzlete) çekilmeli, ne de kendimizi ihmal edip dünyaya tamah etmeli.  Esas olan hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete yönelik bir hayat dengesi ve hayat nizamı ortaya koyabilmektir. İşte denge âlem,  işte istikamet üzere olmak budur. Bunun dışında hepsi lafügüzaftın öte bir anlam ifade etmeyeceği aşikâr.     
            Evet, Yüce Allah’ın dışında her şey zıddı ile bilinmektedir.  Nasıl mı?  Mesela iyilik ve kötülük iki zıt kutup arasında muhasebe yapıp kendimize rota tayin ettiğimizde ister istemez bu iki zıt kutbun bilgisini de vakıf olmuş oluruz. Öyle ya, edindiğimiz bilgiler doğrultusunda rotamızı iyi yönde belirlediğimizde istikamet üzere bir yol takip edeceğiz anlamı çıkar Yok, eğer rotamızı kötü yönde tayin ettiğimizde bir anda dengemizin alt üst olacağı besbelli. Neyse ki Yüce Allah yarattığı kuluna cüz-i irade vermişte, bu sayede iyi ile kötüyü birdirbirinden ayırd ederekten zıtlıkları ahenkli hale getirebiliyoruz. Ancak ahenkli hale getirirken şurası unutulmamalıdır ki, Allah’ın istediği tek şey kullarına bahşettiği cüz-i iradeyi istikamet üzere yol takip etmeleri yönünde irade sergilemeleridir. Nitekim yaratılış gayemiz bizi denge âlem şuuru perspektifi içerisinde kendimize mutlaka bir istikamet belirlemek gerektiğini mecbur kılıyor da. O halde istikametten şaşmamak icab eder, aksi halde kendi kendimizin mahvına davetiye çıkarmış oluruz. Hele bir insanın dengesi şaşmaya görsün taş toprak incindiği gibi gök kubbede titrer. Öyle ya, dağ taş gök kubbe incindiğine göre kimi âlimlerimizin eşrefi mahlûkat insan için küçük âlem manasına ‘zübde-i âlem’ derken kimi âlimlerimizin de ‘büyük âlem’ demesi son derece gayet tabiidir. Küçük ya da büyük hiç fark etmez sonuçta öyle anlaşılıyor ki, insan için tüm âlemlerin özü dersek yeridir. O halde yaşadığımız hayat süreci içerisinde mümkün mertebe fıtri özümüzü korumakta fayda vardır. Aksi halde hem içerden hem dışarıdan müdahaleye açık bir konumda olursak vay halimize, ortada ne denge kalır ne de insanlığımız.  
             Madem insan için âlemin özü dedik,  bilhassa insanın iç âlemine baktığımızda bir yandan insan ruhuna iyiliği emdiren melek-i kuvvetler varken, diğer yandan da insan ruhunu perdelemek için şeytani ve nefsi kuvvetler vardır.  Burada bize düşen dikkatimizi melek-i kuvvetler üzerinde odaklayıp dengemizi sağlamak olmalı. Hiç kuşkusuz, şayet cüz-i irademizi iyiliği ilham eden melekler yönünde kullanırsak istikamet üzere bir yol takip edeceğiz demektir. Yok, eğer tercihimizi nefsin ve şeytanın telkinleri yönünde kullanırsak mazaallah dengemizi kaybedip tepetaklak yuvarlanacağız demektir. Hadi yuvarlanmak neyse de bu arada kendi kendimize zulmetmiş oluruz da. Ki, iç denge âlemimizi zindana çevirmeye hiçbir surette asla hakkımız yoktur, Madem böyle bir lüksümüz yok, o halde neydik edip hayatımızı fikir, zikir ve şükür ekseninde tanzim etmemiz gerekir ki, hem iç hem de dış dengemiz sıhhat bulabilsin.
          Her doğan çocuğun fıtri donanım ve kabiliyetlerle dünyaya gelmesi Allah’ın kullar üzerinde bir lütfü ve nimeti olduğu malum. Dolayısıyla doğuştan bize ihsan edilen bu nimetleri tefekkür edip şükretmemiz icab eder. Hatta şükretmek de yetmez, verilen nimetleri yaradılış gayemiz doğrultusunda ibadetle taçlandırmamızda gerekir. Ki, bunu yaptığımızda maddi ve manevi yönden dengelenmiş oluruz. Düşünsenize genetik kodlarımızda doğuştan var olan kabiliyetlerimizi bilgi donanımıyla birlikte içine ruh kattığımızı, hiç kuşkusuz çiftkanatlı iç ve dış dengemiz bir bütün halde sıhhat bulacağı muhakkak. Nasıl sıhhat bulmasın ki,  bikere yine bize bahşedilen cüz-i ihtiyar nimetini yaradılış kodlarımızdaki ilahi programa tabii tutmakla her girişeceğimiz fiili durum fikir zikir ve şükür olarak karşılık bulacaktır.
        Evet,  doğuştan var olan fıtri kabiliyetlerimizi müspet yönde işleyip geliştirmek iç ve dış dengemizin sıhhati açısından çok önem arz etmektedir. Yeter ki yeteneklerimizin farkına varalım gerisi gelir elbet. Öyle insan vardır ki yeteneklerinin farkında olmanın yanı sıra gereğini yaptığı için hayat dengesini ve hayat enerjisini sağlamış durumda, öyle insanda var ki yeteneklerin farkında ama gereğini yapmıyor, bu durumda mevcut potansiyelini kullanmadığı içindir hayat enerjisinden yoksun dengesiz bir hayat sürmesi kaçınılmazdır. Öyle de insan vardır ki, doğuştan var olan fıtri yeteneklerinin büsbütün farkında olmayıp bihaber halde, elbette ki bu durum çok daha vahim, dolayısıyla böyle bir insanın hayatta varlığı ile yokluğu hiçbir anlam ifade etmeyecektir.  Hatta bir insanın anlam kaybına uğramaması için sadece kendi fıtri donanımın farkında olması yetmez, kendini bilmesi de gerekir.  Nitekim Yunus bu gerçeği şöyle dile getirir de:
                          “İlim ilim bilmektir,
                            İlim kendin bilmektir,
                            Sen kendini bilmezsen,
                            Bu nice okumaktır.”
         Hele bir insan Yunus’un kendini bilmek dediği ilme yöneliversin kendi biyolojik yapısının rastgele gelişigüzel işlemediğinin farkına varır bile. Nitekim et ve kemik yığını sandığımız vücudumuzda öyle muazzam işleyen otomasyon sistemler var ki, hayretler içerisinde kalmamak mümkün değil. Örnek mi? İşte vücut hormonlarımızdan dopamin ve serotoninin karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri bunun en çarpıcı örneği diyebiliriz. Değim yerindeyse Serotonin hormonu gülmemizi ve rahatlamamızı sağlamaya yönelik işlev görürken, Dopamin hormonu ise tam aksine agresif işlev görür. Bu nedenle birincisine mutluluk, diğerine de stres hormonu denmektedir. Adına ne denilirse densin sonuçta seratonin hormonunun salgısı karşısında kendimizi ne aşırı rehavete kaptırıp tüketim çılgınlığına meydan vermeli,  ne de dopamin hormonunun salgısı karşısında aşırı karamsarlığa kendimizi kaptırıp ümitsizliğe meydan vermeli. Mutlaka bu iki arasında orta bir yol bulup homeostasis   (denge)  haletiruhiye dengesini yakalamak gerekir. Aksi halde homeostasis denge hali hak getire,  bir bakmışsın kendimiz, kendimiz olmaktan çıkıp Allah korusun saldırgan bir hüviyete bürünmüşüz. Her ne kadar canlılık mükemmeliyetten bozulmaya doğru yüz tutsa da, yani biyolojik homeostasis  (biyolojik denge) aleyhine sinyaller verse de,  Allah’a çok şükürler olsun ki vücudumuzda var olan bir başka ‘mesaj alma-karar verme ve uygulama’ niteliğinde uyarıcı sistemler sayesinde sil baştan sıhhi dengemize kavuşabilmek mümkün hale gelebiliyor. Nasıl mı? Koruyucu sağlık diyebileceğimiz tedbirlerle elbet. Hatta bu da kafi gelmeyebilir,  moral ve motivasyon gibi manevi tedbirlere de ihtiyaç vardır. Nasıl mı? Şöyle ki gerek hastalık öncesi gerekse hastalık sonrası Allah’ın ‘El-Şafî’ isminin yüzü suyu hürmetine canı gönülden yapacağımız dualarla da pekala kendimizi korumaya alabiliriz.
             Tabii yukarıda bahsettiğimiz ‘biyolojik denge âlem’ sadece hormonlardan ibaret değil,  tüm hücreler ve uzuvlarımızda buna dâhildir.  Nitekim bir insan kanında normal olarak bulunması gereken üre miktarına baktığımızda % 10–40 mg seviyelerde dengelenmeye çalışıldığını görüyoruz. Hakeza bir insanda normal olarak bulunması gereken tansiyona (kan basıncına)  baktığımızda 11–13 cm cıva basınç değerinde, vücut ısısının 36,5 santigrat derecede, göz retinası gelen ışıların ise optimal miktarlarda dengelenmeye çalışıldığını gözlemlemekteyiz. Mesela vücudunuzu istediğiniz kadar hamamda sauna içerisinde yüksek buhar basıncına tabi tutun sonuçta hiçbir şey değişmeyip yine vücut ısısının 36,5 santigrat derecede sabit kalacağını görürsünüz.  İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki, denge âlem bir hayal değil gerçeğin ta kendisi bir âlemdir. Ancak teşbihte hata olmasın denge âlemimizin fabrika ayarlarında oynama olduğunda vücut içerisindeki bir takım mekanizmalar hemen tepkisini ortaya koyup alarma geçebiliyor.  Öyle ki, bu alarmdan vücudun en küçük temel taşı olan hücreler bile haberdar olabiliyor. Böylece vücuttaki muhteşem iletişim ağı sayesinde nerede bir aksaklık varsa giderilmeye çalışılmış olur. Tüm bunlar ne için seferber ediliyor derseniz, iç işleyiş öyle gerektiriyor da onun için elbet.  Kaldı ki denge âlem sadece vücut sarayımıza has bir özellik değil,  kâinatta canlı cansız akla gelen her ne varsa hemen her şey için geçerli bir akçe kaidedir.  
          İyi ki de insanoğlunun eline malzeme olacak veya denge âlem’den esinlenecek pek çok doneler var da, icabında bu sayede buzdolabın hararetini sabit tutacak denge ayarından tutunda buhar makinesinin çalışma kapasiteni belirleyecek türlü türlü sistemler icat etmeyi akl edebiliyor. Hele insanoğlu her geçen gün kendini daha da bilgi donanımı bakımdan yeniledikçe bir bakıyorsun karmaşık sandığımız pek çok sistemleri online çalışır hale getirebildiği gibi kendi kendini yenileyen komplike sistemler de pekala geliştirebiliyor. Keza herhangi bir tasarım mühendisin el becerisi ve üstün zekâ yeteneği süzgecinden geçtiğinde bir bakıyorsun o tasarım kendi kendine çalışan insansız hava araçları olarak bile karşımıza çıkabiliyor. Tabii böylesi insansız hava araçlarının kendi kendini kontrol ettiğini gördüğümüzde ister istemez kendi vücudumuzda da buna benzer kendi kendini kontrol eden homeostasis sistemlerin varlığı aklımıza düşmekte. Nasıl ki mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkan teknolojik ürünlerde en ufak bir sapma olduğunda,  derhal o ürünün işletim şebekesine monte edilen detektörlerce (alıcı sistem) durum tespiti yapılabiliyorsa, aynen insan vücudunda da feed-back benzeri biyolojik negatif geri tepme sistemlerle durum tespiti yapılıp, icabında vücut kendini yenileyebiliyor da. Tıpkı günlük hayatta kullandığımız bazı cihazlarda olduğu gibi vücutta da aynen kendi kendine otomatik sinyal veren sistemler söz konusudur.  Ha, bu demek değildir ki tüm bu anlattıklarımızdan maksadımızın tüm otomasyon sistemlerine olağanüstü bir anlam yükleyip maddeye yaratıcılık atfetmek.  Zaten böyle bir maksad aklımızın ucundan bile geçmez, çünkü sonuçta ortaya konan her harikülade nitelikteki gözde ürün mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkmakta. Dolayısıyla herhangi bir şeye doğa harikası yakıştırması veya yaratıcı4lık atfetmek asla bizim tarzımız olmaz, olamaz da. Kaldı ki ortaya konan her ürün ve teknolojik keşif Yüce Allah’ın  ‘ol’ emriyle halk edilmiş ilahi kanunlardan başkası değildir. Kim ne keşfetmişmişse mühendis ya da bilim adamı hiç fark etmez, bulduğu şey sadece kâinatta mevcut olan kanunları açığa çıkarmaktan ibarettir, dolayısıyla bunun ötesinde bir anlam yüklemek yaratılışa başkaldırmak olur. Allah aşkına akıl var izan var, kendi kendini kontrol eden bir sisteme canlı varlıkmış gibi hangi akıl muamele yapıp ona doğa harikası etiketi yapıştırılabilir ki? Bunu ancak yapsa yapsa ateist materyalistler yapar. Dolayısıyla bize sadece maddenin sırlarına vakıf olmaya çalışıp Allah’a iman etmek düşer.   
          Peki, mühendislik zekâ ve marifetinin arka planında ne vardır? Hiç kuşkusuz mühendislik zekânın arka planında da Yüce Allah’ın kulları üzerinde görmeyi murad ettiği sonsuz ilminin tecellisi vardır. Madem yüce makamlardan böyle murad edilmiş, hiç kimse kusura bakmasın durduk yere kendi kendine eşyaya özel anlam yükleyip doğa harikası yaftası yapıştırmaya kalkışmasın. Ki, bu düpedüz had hududu aşmak olur. Kâinatta olan bitene şöyle bir göz atalım, bak o zaman kâinatta hemen her şeyin Yüce Yaratıcının çizdiği hudutlar dâhilinde değişik türden negatif geri tepme bağlantıları eşliğinde (bir denge ayarı içerisinde) deveran olduklarını görürüz. Nasıl ki tüm gezegen ve galaksilerin milim sapmadan kendi yörüngelerinde deveran olmalarına hayretler içerisinde kalıp yine de doğa harikası denilemeyeceğine göre, aynen öylede insan zekâsı ürünü robotlara ve otomatik cihazlara da doğa harikası denilemez elbet. Doğa harikası takıntılı bir takım aklı evveller kâinattaki müthiş nizama doğa harikası diye dursunlar, burada önemli olan bizim kendi bakışımızın nasıl olduğudur. Bikere maddeye derinlemesine inceleyip baktığımızda her yaratılan varlığın statik olmadığını, bilakis kendi bünyesi içerisinde dinamik yapı arz ettiğini gözlemleyebiliyoruz. Canlı âlemde ise dinamizm daha belirgindir. Nitekim canlılar kendi üreme sistemiyle nesilden nesile çoğalmaları bunun bir teyidi sayılır. Böylece her dem canlar yeniden tazelenmesiyle birlikte yeni doğuşlara şahit oluruz da. Sadece şahitliğimiz canlı âlem için mi,  hiç kuşkusuz bu şahitliğimize tüm kâinatta dâhildir. Baksanıza kâinattaki tüm galaksi, gezegenler, yıldızlar vs.ler her biri adeta bir orkestra şefi etrafında seyreyleyip (deveran olup) Mevlana’nın raksını hatırlatıyor bize. Elbette ki, böylesi şahitliğe can kurban dersek yeridir. Kaldı ki aynı döngü zikri idare eden şeyh etrafında pervane olmuş derviş halkasında da müşahede ediyoruz..
     Peki, zikir halkasını anladıkta, ya içinde bulunduğumuz dünyamızın döngüsü acaba nasıl?  Malumunuz dünyamızda aynı anda üç ayrı hareketi yapacak şekilde döngüsünü yürütmekte. Birincisi kendi ekseni etrafında dönebilmesi, ikincisi güneşin etrafında dönebilmesi, üçüncüsü ise Vega burcuna doğru yol alaraktan döngüsünü tamamlamasıdır. İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki her şeyin bir döngü âlemi olduğu gibi denge âlemi de söz konusudur. Her ne söz konusu olursa olsun, şu da bir gerçek tüm bu döngülerden daha da mühim olanı zikir halkasında yer alan dervişlerin Allah adıyla seyri âlem eylemesidir.  Öyle anlaşılıyor ki devri âlem-döngü âlem ve denge âlem sadece kâinata has bir özellik değil, meğer insana da has bir keyfiyetmiş. Madem kâinat devri âlemle kendini yenileyip dengi âlem eyliyor, o halde biz neden bu seyri âlemden kendimizi mahrum edelim ki?  Seyr-i âlem eylemeye mecburuz da, çünkü tüm kâinat, tüm bitki nebatat,  tüm hayvanat ve tüm cemadat kendi hal lisanınca Allah’ı zikretmekte,  bizim haydi haydi zikredip kâinatta cereyan eden tüm zikir senfonilerinden kendi payımıza düşen rahmet hisseye talip olmamız  gerekir.
          Bilindiği üzere insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli gösterge programlanmış vücut donanımının bilincinde olmasıdır. Diğer varlıklarsa malum,  belirli program dâhilinde kodlanmışlar zaten, isteseler de o programın dışına çıkamazlar. Nitekim belirli bir program dışına çıkamadıkları için üzerlerine sorumluluk almamışlardır. İşte bu nedenle ne inisiyatif alma dertleri var,  ne tercih kullanma dertleri var, ne de hesap verme dertleri vardır. Ama insan öyle değildir. İnsanın farkı hiç şuur melekesine ve külli irade kontrolünde cüz-i irade ehliyetine haiz olmasıdır. O halde farkımızı daha da net bir şeklide fark ettirmek için tez elden iç ve dış donanımızı yaratılış gayemiz doğrultusunda nizama sokmamız gerekir. Aksi halde yaratılmışların en üstünü olmaya hak kazanamayız. Öyle ya,  madem tüm cemadat, tüm hayvanat, tüm nebatat belirli bir program dâhilinde hareket edip kendi hal lisanlarıyla Allah’ı zikretmekteler,  o halde biz ne güne duruyoruz,  bu zikir senfonisine bizim daha çok eşlik etmemiz icab eder.
            Bakınız Peygamberimiz (s.a.v); “İnsanda bir et parçası var, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” beyan buyurmakta. Hiç kuşkusuz hadis-i şerifte geçen et parçasından maksat kalptir. Hele bir insan kalbinde zikir kıvılcımını yakmaya görsün hemen iç dünyasında bir takım melekelerin nuraniyet kesb ettiği görülecektir.  Nasıl mı?  Bikere bu yola koyulan salik ilk başta kalbinde lafza-i Celal (Allah adını) zikrini çekerekten kalben huzura erip sonrasın da kalbi zikir göğsündeki nurani letaiflere sirayet edecektir. Böylece bu zikir sayesinde göğsün belli noktalarında ve alnın iki kaş ortasında konuşlanmış âlemi emirle bağlantılı nurani letaifler asıllarına kavuşur da.  Şüphesiz insan ruhunda ki ‘denge âlem’ altı nurani sütun üzerine kuruludur. Bu altı nurani sütun kalp, ruh, sır, hafa, ahfa ve nefs-i natıka olarak bilinip tüm bu sütunların aktif hale gelmesiyle birlikte tüm vücut zikirleşirde. Nasıl ki okyanusun engin deryaları dalga dalga dalgalanır ya, aynen öylede insan ruhu da zikrettikçe iç dalgalanmalar yaşayıp enginlere sığmam misali taşarda. Ki, bu taşma hadisesi tasavvufta cezbe hali olarak addedilir. 
           Peki, zikir hayatından uzak kalanların durumu ne âlemde? Maalesef zikir hayatı yaşamayanlar ne Peygamberimiz (s.a.v)’in “İnsanda bir et parçası var, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” hadis-i şerifin sırrına vakıf olur, ne de   “Kalpler ancak ve ancak Allah'ın zikri ile huzura erer” ilahi buyruğuna mazhar olur.  İşte bu tür incelikleri sadece yaşayan bilir, yaşamayan ise sadece bir kelam olarak algılayıp hemen geçiştiriverir.  
         Anlaşılan o ki; iç denge âlemimiz ancak zikirle ihya olabiliyor. Bilhassa hayatta yaşarken ihya olmazsak, öldüğümüzde naçiz bedenimiz çabucak çürümeye yüz tutabiliyor. Zikrin önemi şundan besbelli ki,  pek çok ehlisünnet âlimleri başta Allah yolunda fisebilillah olan şehitler olmak üzere Lafza-i Celal zikri ile vücudu zikirleşmiş mü’minlerin mevta olduklarında bedenlerinin çürümeyeceğinde hem fikirdirler. Malumunuz demir, demir olduğu için pas tutmakta, altın ise altın olduğu için pas tutmaz. Aynen öyle de, zikirleşmiş bedende altın misali pas tutmayıp çürümemesi gayet tabiidir. Kaldı ki çürümeye yüz tutsa da bu kez toprak buna razı olmayıp zikirleşmiş bedeni çürütmekten hayâ duyacaktır. Madem toprak bile hayâ ediyor, o halde Allah adını çokça anmalı ki; iri ve diri olabilelim. Bilmem şimdiye kadar hiç düşündük mü, Sahabe-i Kiram hayatının her safhasında nasıl iri ve diri oldular diye.  Gayet her şey açık ortada, çünkü onlar kendilerini her daim takva üzerine kurulu bir zikri hayatı tercih etmişlerdir. Öyle ki, kendi aralarında yarıştıklarında dünya hırsı için değil,  ahiret hırsı için yarışmışlardır. Zaten takva hayatı da bunun gerektirdiği içindir Peygamber kavlince de bu ümmetin yol göstericileri manasına gökteki yıldızlar olarak taltif edilmişlerdir. Böylece bizde ümmet olarak bu sayede ‘Yıldızlardan hangisine uyarsanız kurtulursunuz’ nimetine nail olmuş olduk.
      Velhasıl-ı kelam; insanoğlu şayet yaratılış gayesi gereği döngü ve denge âlemini Allah ve Resulünün hakikatleri ışığında seyreylediğinde biliniz ki dünya ve ahret hayatı aydınlık olacaktır.
         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3435/denge-lem.html

25 Mayıs 2016 Çarşamba

AMEL-İ SALİH


AMEL-İ SALİH

        SELİM GÜRBÜZER

Bir müminin sırf iyi niyetli olması yetmez, iyi niyetini Salih amelle taçlandırması da gerekir. Hem şu fani dünyada peygamberlerden, sahabelerden,  rabbani âlimlerden daha çok kim iyi niyetli olabilir ki. Hele her bir peygamberin, her bir sahabenin,  her bir rabbani âlimin hayatlarına bir bakalım, ibadetten geri kalmadıklarını görürüz. Düşünebiliyor musunuz âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Habibi Peygamberimiz (s.a.v)  bile ‘Dosdoğru ol’ emrin gereği ibadet yapmakla mükelleftir. Hakeza bu mükellefiyete eşleri, evlatları, ehlibeyti ve tüm ümmeti de dâhildir. Nitekim Hz. Fatıma annemizin ruhunu almak için gelen ölüm meleğine,  rahmet meleklerinden biri: 
     -Dikkat et, ruhunu alacağın kişi Peygamber kızıdır deyince,
      Ölüm meleği şöyle der:
       -Peygamber kızı da olsa vazifem gereği sadece Salih ameli bilirim der.   
        Evet, Peygamber kızı da olsa ahret için Salih amel şarttır.  Anlaşılan bu dünyadan göç edildiğinde soyun sopun, malın mülkün, şan şöhretin bunların hiçbirinin bir hükmü yoktur, ruz-i mahşerde Allah’ın huzurunda tek kıymete değer Salih ameldir. Bir mümin düşünün ki,  geceleyin teheccüd namazı kılmakta, yetmedi sabah namazı kıldıktan sonra güneş doğuncaya dek oturarak Allah’ı zikredip akabinde iki rekât namaz kılmakta. Bu durumda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle o müminin sağ omzundaki kiramen kâtibin melek derhal gereğini yapıp amel defterine tam bir (nafile) hac ve umre sevabı yazar.  Keremine çok şükür ki, Yüce Allah cömert sahibidir,  bu sayede derin uykudan kalkıp da Salih amel işleyen kulunu boş çevirmemekte, bilakis tam bir hac ve umre sevabıyla mükâfatlandırmakta. Üstelik bu mükâfat hiç bir yol sıkıntısı ve bedeni yorgunluk sıkıntısı çekilmeksizin Allah’ın lütfu bir mükâfattır. Besbelli ki geceleyin yeryüzüne sağanak sağanak inen bu ilahi rahmeti ancak kalbi uyanık amel-i salih işleyen kullar çekebilmekte. Çekemeyenlerse malum,  gaflet uykusunda uyuyanlardan başkası değil elbet.
          Peki,  geceleri gaflet uykusuyla ibadetsiz geçiriliyor da ne oluyor,  güya bedenini dinlendirmiş oluyor,  ruhense ilahi rahmetten istifade etmemiş halde güne uyanmış olur. Şayet buna da uyanmak denirse,  hiç kuşkusuz uyandığında büyük bir ruhi boşluk içerisinde ve derbeder bir halde güne merhaba diyecektir. Bu durumda olanın hali tıpkı kalaylanmayan bakır kab gibidir.  Nasıl ki kalaylanmayan bakır kabdan içilen ayran insanda gıda zehirlenmesi bir etki yapıyorsa,  aynen öyle de gece ibadetiyle kalaylanmayan bir kalple güne başlamakta ruhi bunalım etkisi yapacaktır.  Oysa insanın dünyaya geliş gayesi gaflet uykusuyla ömrünü geçirmek değildir, bilakis geliş gayemiz: “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat:56) ayeti mucibince Yüce Allah’a kulluk etmektir. O halde,  daha ne duruyoruz, vakit kalbimizi ibadetle uyanık tutma vaktidir. Şayet kalbimizi ibadetle iri ve diri tutmazsak biliniz ki ömrümüzü bir hiç uğruna heba etmiş olacağız demektir. Zaten görünen köy klavuz istemez, gelinen noktada İslam’la olan bağlarımız zayıfladıkça Salih amel işlemek hak getire,  varsa yoksa dünyalık peşinde koşturmak birinci önceliğimiz olmuş durumda. Bir İslam’ın zirve yaptığı yıllarda ki müminlerin bir durumuna bakın, birde şuan ki bizim durumumuza bir bakalım. Bizden öncekilere baktığımızda kahır ekseriyetinin rotasını Allah’a çevirdiklerini ve azimetle Salih amel işlediklerini,   hayatlarını sünnet-i seniyye üzere tanzim ettiklerini, ölenlerin çoğununda sakallı olarak göç ettiklerini görürüz.  Bizim kuşağa baktığımızda diğerlerini hiç saymaya gerek yok, sırf sakaldan hareket etiğimizde ölenlerimizin çoğunun sakalsız olarak göç ettiklerini görürüz. Eski kuşak mı akıllı, biz mi akıllı pek bilinmez ama şu bir gerçek eskiler sünnet sevabını kaçırıp sakalsız kabre girecek kadarda akılsız değiller.  Bilindiği üzere sakal Peygamberimizin sünneti olmasının ötesinde tıpkı gece namazında olduğu gibi gece gündüz demeden yirmi dört saat sevap hanesine yazılacak türden Salih bir ameldir.  Hani sadece kaçırdığımız sünnet sakalı olsa belki gam yemeyiz, o kadar sevap hanemize yazılacak pek çok fiili sünnetleri kaçırıyoruz ki, halimize üzülmemek elde değil. Biz böyle gaflet deryasında yüzüp pek çok fırsatı kaçıra duralım, bakın Allah Teâlâ dünyada iken fırsatları değerlendiren kullarını ruz-i mahşerde huzuruna çağırdığında onları nasıl müjdeliyor:
         -“Ey kulum! Beni ve Resulümü görmediğin halde iman edip itaat ettin. Benden, ne dilersen dile, her istediğin verilecek. İşte Resulümün cemalini gör.”  
         Hiç kuşkusuz tüm bu müjdelerin yanı sıra cennetlik mümin kullarına Rü’yetullah’ını da gösterecek. Böylece Salih kullarının itaat etmelerinin karşılığı olarak cemalini görme şerefi tattırılmış olur.
           Her ne kadar eski kuşak nesle göre durum vaziyetimiz pek iç acıcı görünmese de şu da bir gerçek, İslami hayatın kıt olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Bundan dolayı da bu zamanda az bir Salih amel karşılığında çok büyük ecir ve mükâfatta verilmektedir.  Nitekim bu hususta Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bir sohbetlerinde:
         -Ahir zamanda yapılan bir amel karşılığında elli amel sevabı yazılır buyurunca, Sahabeyi Kiram:
         -Ya Rasulüllah! Yani bizim şu an yaptığımız elli amelin sevabı mı yazılır, yoksa sizin yaptığınızın sevabı mı?
Rasulüllah (s.a.v) cevaben şöyle der:
        -Sizin yaptığınız elli amel sevap yazılır.
         Tabii bu işin sevap yönü, azap yönü ise malum hangi dönemde olursa olsun mesela dinin direği beş vakit farz namazın tek bir vaktini terk etmenin bedeli bir hukbe cehennem azabıdır. Ki,  bu söz konusu ‘bir ahiret günü hukbe’, dünya ölçeğinde seksen yıla tekabül etmekte, dolayısıyla bir müminin bilerek ve kasten farz olan ibadeti terk etmenin hiçbir şaka götürür yanı yoktur. Bikere ismi üzerinde farz ibadeti, yani akıl baliğ olan müminlerin yapması gereken Allah’ın emri ibadetten söz ediyoruz, dolayısıyla farzın eda etmeme lüksümüz asla yoktur,  eda etmemek için ya deli olmamız gerekir, ya da ölmemiz icab eder.  Nitekim namaz deliden ve ölüden sual edilmez bir ibadettir.  Farzın dışında kılınan namazların terkinde ise kaza gerekmediğine göre her hangi bir müeyyide de söz konusu değildir. Ancak nafile namazda olsa yerine getirildiğinde sevab olarak hanesine yazılır. Hakeza tüm nafile salih ibadetlerde öyledir.  Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle der: “Zerre miskal hayır işleyen karşılığını görecek, zerre miskal şer işleyen de karşılığını görecektir” (Zilzal:7–8).  Gerçekten de şu fani dünyada her ne yaptıysak “O gün ağızlarını mühürleyeceğiz, elleri bizimle konuşacak ve ayakları yaptıklarına şahadet edecektir” (Yasin:40) ayet-i mucibince ruz-i mahşerde salih amellerde, kötü amellerde tek tek ortaya dökülecek de. Şüphe yoktur ki, Allah’ın adalet terazisinden kimse kaçamayacaktır. Zira Allah adildir, aynı zamanda kuluna zulmetmez de.  Yeter ki kul “Sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et” (Hicr–99)  ilahi hükmün gereği Salih amel işlemek için çaba sarf etsin,  Yüce Allah (c.c)  kulunun bu çabasına karşılık birtakım işlemiş olduğu kusurlarını “El-Settar” isminin tecellisiyle örter bile. 
          Şu da var ki, ibadet gaye değildir, Allah’a yakinlik hali kazanmada sadece vasıtadır.  O halde bir mümin bindiği vasıtayı gayeleştirmesi doğru olmaz, çünkü ibadetten maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah muhafaza Rıza-yi Bârinin dışında başka gayeler edindiğimizde tıpkı dinden bihaberler gibi şeytanın maskarası ve oyuncağı oluruz. Malum şeytan meleklerinde hocası olup neredeyse gök ile yer arasında secde etmediği yer kalmamıştı. Ama gel gör ki salih amelini sermaye görerekten gayeleştirip ilahi emre itiraz etmesiyle birlikte huzurdan tard ediliverdi. Madem öyle, bir müminde Salih amel işlediğinde amelini görmemeli, her daim Allah’ın rızasını gözetmeli,  aksi halde şeytanın düştüğü çukura yuvarlanması an meselesidir. İşte Şah-ı Hazne (k.s) bu nedenledir ki şöyle der : “İnsan son nefesine kadar ne olacağını bilemez. Onun için insan hep son nefesinin kaygısını çekmeli, son nefesini gözetmeli.”  Nitekim kurtuluş sadece Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurduğu veçhiyle “Akıbet (kurtuluş) takva sahipleri içindir” (Araf:123).
             Zaten pek çok ehl-i tarik zatlar, yegâne kurtuluşun takvadan geçtiğini bildikleri içindir Salih amel hususunda ruhsatla ve cevazla amel etmek yerine azimetle amel etmek yolunu kendilerine düstur edinmişlerdir. Nitekim Şah-ı Nakşibenb (k.s)’ın maneviyatta feyiz aldığı Abdülhalik Guvdüvani (k.s) amel hususunda şöyle nasihatte bulunur: “Hey oğul Bahaeddin, zikr-i ilahiden fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Çünkü Hakka giden yol, hizmetten geçer,  Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzer ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bid’atlerden kaç, insanat, hayvanat ve nebatat senden hizmet bekler. Hafi zikre sarıl. Allah yar ve yardımcın olsun.”  Elbette ki, bu öğüt karşısında Şah-ı Nakşibend (k.s)   gereğini yapıp sofilerine ısrarla ruhsatla değil, azimetle amel etmeleri yönünde telkinlerde bulunur bile.
           Hakeza Kadiri tarikatının piri Abdülkadir-i Geylani Hz.leri de azimetle amel tarikini düstur edinen zamanının Gavs-ı Geylanisidir.  İlginçtir kendisi Kadiri şeyhi olmasına rağmen azimetle amel bir yol takip etmesinden olsa gerek Hâcegân yolunun sekiz şart adabında,  vird dersinin başlangıcında, teveccühte Nakşibendi Sadatlarıyla birlikte ismi anılaraktan ruhuna Fatiha gönderilen zatlardan biridir o. Ruhuna Fatiha hediye edilmesi de son derece yerinde bir hediye. Zaten ifa ettiği Salih amel bizatihi Nakşî amelinin ta kendisiydi. Nitekim Gavs-ı Geylani öyle amel ederdi ki,  tam yirmi bir sene insanlardan uzak kalarak ibadet etmiş. Derken uzun seneler nefsiyle mücadele sonucu nefsi ağzından parçacık şeklinde çıktığında; kendi kendine:
      -Oh be, hele şükür senden kurtuldum,  artık seni bir daha almayacağım dediğinde gaipten bir ses:
      -Ya Abdülkadir-i Geylani! Tez onu geriye al,  zira biz seni nefsinle beraber sevmiştik.
       Evet!  Bu yolda nefis olacak, ama biz nefsin peşinden değil, nefis bizim peşimizden koşacak şekilde yol kat edilmesi makbuldür. Dahası bu kutsi yolda nefsi yok etmek yerine nefsi ıslah etmek esastır.  Nefis nefisliğini yapacak,  bizse salih amel işleyerek seyr u suluk yolunda ilerlememize bakacağız.  Elbette ki salih amel işlerken nefis boş durmayacaktır, bizi yolumuzdan alıkoymak vücudumuzda kodlanmış olan âlem-i emirle bağlantılı nurani letaiflerin asıllarına dönmemesi için çaba sarf edecektir. Çünkü nefis ve şeytan gayet çok iyi biliyor ki, nurani letaifler asıllarına dönüş yaparsa salih amel sahibine itaat itmek zorunda kalacaktır. Madem öyle, durmak yok, seyr-u suluk yola devam etmek gerek.. Aksi halde nefsi ıslah edemeyiz. Nitekim bu hususta Ebul Hasan’ül-Zencani; “İbadet binasının temellerinin “Göz, dil ve kalp” üçlü sacayağının nefis karşısında dimdik güçlü olarak ayakta kalmasına bağlı olarak yükseleceğini dile getirmiştir. Yani, bu demektir ki insan nefsin heva hevesine kapılmadan diline, eline beline sahip olaraktan mücadelesini kazandığında ancak o zaman nefsine söz geçirebilecek güce ulaşabilmekte. Malum, nefsi öyle kolay kolay zapturapt altına almak her babayiğidin harcı olmasa gerektir.  Bakınız Gavs-ı Bilvanisi bu hususla alakalı bir sohbeti şöyle nakleder:
          Bir gün birinin canı zina yapma arzusu bürüdüğünde önce elini ateşe sokaraktan nefsini sınamış. Tabii elini ateşe sokunca canı çok yanmış, öyle ki acısını ta ciğerlerinde hissetmiş. Sonra nefsine dönüp şöyle der;
          -Ey nefis! Mademki en ufak küçücük ateşin acısına dayanamıyorsun, o halde ne cüretle beni peşine takıp günah işletmeye sürüklersin ki.  
            Böylece, o kişi nefsin hevasına yenik düşmeksizin haram işlemekten kurtulmuş olur. Bir insan, yeter ki nefsi ıslah etme yolunda kararlı olsun, Yüce Allah’ın “Ben her nefse gücünün yetmediği işi yüklemem. Ancak takatinin ve gücünün yeteceği şeyi teklif ederim (Bakara: 286) beyan buyurduğu veçhiyle Allah o kuluna güç kuvvet verip kolaylık sağlar da.  Hele ki bir insan büyük günahlardan herhangi birini yapacak durumda iken nefsine galip gelip o haram fili işlemezse biliniz ki o insanı günahtan men eden güç kuvvet yüreğindeki imanın kemale ermenin neticesi bir güçtür bu. O halde nefis karşısında Allah’ın biz aciz kullara lütfettiği ‘iman, ibadet ve dua’ zırhını üzerimizden çıkarmamız gerekir. Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz Allah’ın hoşuna gidecek en ufak küçücük bir Salih amelde olsa tereddütsüz yerine getirmekle elbet.  Bakınız bir kıssada bir adamdan şöyle bahsedilir: 
       İki yüz sene yaşayıp ölünce çöplüğe atılan bir adam vardı. Allah Musa’ya İsrail oğullarının toplanıp cenazesinde bulunmalarını emretti. Dediler ki:
      -Ya Musa! Biz bunu hep kötü bilirdik, bu adamın Allah katında durumu neydi ki Rabbimiz cenazesinde bulunmamızı istiyor, Rabbimize bir sorsan. Bunun üzerine Hz. Musa (a.s) Rabbine münacaat eder.
      Rabbül Âlemin Musa’ya:
-Evet, o iki yüzsene kötü işlerde ömrünü tüketti ama bir gün Tevrat’ı açtığında Habib’imin ismini görünce öpüp hürmet etti, işte bu ameli çok hoşuma gitti, ona karşılık affettim (Bkz. Kutul Kulub, 2, 163) buyurdu.
           Hakeza Bişr-i Hafî önceleri ayyaş birisiydi, ama bir gün yolda yürürken üzerine Allah lafzı yazılı bir kâğıdı yerden alıp, onu hürmetle yüksek bir yere koyunca veli kullardan oldu. Demek ki;  en ufak sandığımız bir amel insanı bir anda veli kullarının arasına e dâhil edebiliyor, yeter ki bir insanın niyeti Allah için halis olsun gerisi gelir elbet.
  O halde Ne mutlu kendini her türlü günahtan koruyabilene, ne mutlu Salihlerle beraber olanlara demek düşer bize. Malumunuz amele riya karışırsa bu düpedüz münafıklıktır.  Resulullah'ın (s.a.v.) dizinin dibinde de olsa hiç fark etmez durum değişmez. Nitekim münafıklar Allah Resulünün sürekli dizinin dibinde idiler, ama kalpleri Allah Resulünün kalbine karşılık gelmediği içindir dizinin dibinde olmalarının onlara hiçbir faydası olmadı.  Zira Abdullah bin Ubeyr, İbni Sehil ölünce, Resulullah (s.a.v.) cenaze namazı kılmak istedi.  Fakat Yüce Allah  (c.c);
  - ''Onlardan hiç birisinin, öldükleri zaman, cenaze namazını kılma ve kabrinin üzerinde durup, onlara dua etme'' ayetiyle Habibinin kılmasına mani olunmuş oldu. Derken hayatta iken Allah Resulünün sürekli dizinin dibindeydiler ama,  gel gör ki içi başka dışı başka oldukları içindir imanları tam olmayıp bu dünyadan münafık olarak göç etmişlerdir.  
         İşte görüyorsunuz içi başka dışı başka olunca emri ilahi gereği namazının kılınmasına müsaade edilmemekte.  Keza birde Allah Resulünün dizinin dibinde olmayıp da çok uzak mesafelerde öyleleri de vardı ki kalbleri pırıl pırıl Allah Resulünün kalbine karşılık geldiği içindir dini mübinin feyzi ve bereketinden çok istifade görmüşlerdir. Nasıl mı? İşte Necaşi, bunun en bariz örneği,  Malum Necaşi Habeşistan’da kral idi. Vefat edince, Resulullah (s.a.v.) ashabına: “Gelin namazını kılalım'' beyan buyurduğunda hep birlikte gıyabında beraber namazını kılmış oldular. Bu demektir ki, bir insan Habeşistan’da olsa kalp kalbe karşılık gelince dizinin dibinde olacak şekilde Allah Resulüne yakın olunabiliyormuş.   İşte ahde vefa, işte kalben yakin olma hali budur. Derken Habeş Kralı Necaşi kalben yakın olma hali sayesinde imanı tam olmuştur.
        Peki ya günümüzde durum nasıl?  Malum, günümüzde ibadet ve amel-i Salih işlemden bir başka tür münafık alameti “Kalbim temizdir”  hüsnü kuruntusuyla hareket edenlerin sayısının haddi hesabı yoktur dersek yeridir.  Oysa bu tamamen Allah’a ibadetten kaçışın ifadesi bir kılıftır.  Neymiş, yok efendim adam dürüstmüş, yok efendim adam vefalıymış, yok efendim adam dost canlısıymış. Elbette ki,  bu tür vasıflar ibadet etmeyenlerde de olabilir, ama bu neyi değiştirir ki. Her şeyden önce dünyaya geliş gayemizin gereğince Allah’a kulluk etmek mecburiyetindeyiz. Sırf dürüstlükle işler hallolsaydı başta ismet sıfatına haiz peygamberlerden amel-i salih istenmezdi.  Kaldı ki,  peygamberlerden emir almaksızın kendi başına hareket edenler olduğunda uyarıldıkları gibi zelle türü hatalarından dolayı cezalandırılmışlar bile.  Nitekim Yunus (a.s)'ın kıssası bunun en bariz timsali zaten. Düşünsenize peygamberde olsa bir anlık dalgınlık ya da unutaraktan yapılan zerre miskal en ufak kendi başına buyruk kesilme teşebbüsü bir bakıyorsun Allah indinde zelle türü hata olarak karşılık bulup balık karnında haps edilme cezasına çarptırılabiliyor.  Madem öyle,   Kur’anda zikredilen bu Yunus kıssasından hareketle şimdi tamda  ‘benim kalbim temizdir’ diyenlere sormak gerekir; Yunus (a.s) balığın karnında iken bile bir an olsun kendini Allah’ın zikrinden, ibadet ve taatten alıkoymamışken sizler nasıl olurda kendinizi ibadetten muaf tutabiliyorsunuz, pes doğrusu.  Hem sizler bulunmaz Hint kumaşı mısınız ki, habire kalb temizliğinden dem vurmaktasınız. Hani şunu: “Efendim artık günümüzde ülke sınırları iç içedir, dünyanın bir ucundan öbür ucuna bir kaç saat içerisinde çok rahatlıkla gidip gelinebiliyor.  İster istemez bu gidip gelmeler eşliğinde gayrimüslimlerin huyundan suyundan üzerimize sıçrayabiliyor, Allah affetsin, bundan dolayı ibadetlerimizi aksatmaktayız”  şeklinde deseniz pişmanlığın belirtisi olarak sizi anlayabiliriz.  Tabi bu arada anlamak ifadesinden kastımız ibadeti boşlayalım tavizi bir ifade olarak anlaşılmasın. Kastımız şudur ki gittikleri ülkelerdeki gayrimüslimlerde zaten habire ibadet yapmaksızın şeffaflıktan, dürüstlükten dem vurmaktalar,  dolayısıyla bizimkilere de bu tür söylemlerin bulaşmasını göz önünde bulundurmak manasına tolera edilebilir babından anlamaktır bu.  Yine de her ne bab, her ne fasıl olursa olsun bir mümin olarak hiçbir bahanenin arkasına sığınaraktan asla kendimizi ibadet ve itaatten kendimizi soyutlamamak gerekir.  Sanmayalım ki,  Yüce Allah’ın bizim amelimize ihtiyacı var, asıl ihtiyacı olan biziz. İşte görüyorsunuz amel-i salih ibadet yapmaya yapmaya ne hallere düştüğümüz her şey gayet net çok açık ortada. 
        Velhasıl-ı kelam,  ihtiyacımız Salih amel üzere hayatımızı tanzim etmeli ki,  gerçek manada kalbimiz pırıl pırıl temiz huzura erebilsin.  
         Vesselam.






24 Mayıs 2016 Salı

TARİKAT-I ALİYYE



TARİKAT-I ALİYYE
         SELİM GÜRBÜZER
       Tarikat yol demektir. Bakın, Çinliler yol'a ‘Tao’ derken Hıristiyanlarsa mistik yol manasına ‘Via Mystica’ (mistisizm) demişlerdir. Biz ise ‘Tarikat’ deriz. Ancak, İslâm ümmetinin tarikat anlayışıyla, diğer dinler arasında derin farklar söz konusu. Dolayısıyla Tarikat-ı Aliye’yi Hıristiyanların mistik anlayışıyla ya da Yahudi kabalizmle bağdaştırmak isteyenler, büyük bir yanılgı içerisindeler. Nitekim İmamı Rabbani (k.s.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan buyurmakla İslâm âlemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına son vermiştir. Ayrıca İmam-ı Rabbânî (k.s) tarikatta görülebilen kerametle gayrimüslimlerde görülen olağanüstü hallerin farkını da ortaya koymuştur. Kaldı ki tarikatta vuku bulan haller, daima şeriata arz olunmakta. Yani, şeriata esastan ters düşen hiçbir hal durumu kabul görmez. Zira şeriatın dışında görülen hallere istidraç olarak nitelendirilir Hatta bu konuyla alakalı hususu Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e sorduklarında:
            "-Efendim bazıları havada uçuyor, veli midir?"
           Cevaben:
            "-Kuşlarda uçuyor " der.
           Yine sorarlar:  
           "-Pekâlâ, Efendim bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"
            "-Balıklarda gece gündüz su da yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli değildir."
            Sorular devam eder:
            "-Efendim bazı kimseler bir burada, bir orada, bir şurada, hatta aynı anda birkaç yerde bulunabiliyor, veli midir?"
            Şah-ı Nakşibend (k.s) derki:
            "-Hayır, onlarda benim nazarımda veli değildir. Bakın şeytan da ismi Azam duasını okuyunca bir anda doğu batı arasında mekik dokuyabiliyor (gidip gelebiliyor), bu da ölçü değildir. Nitekim şeytan dergâhı ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.
           En nihayet can alıcı soru sorulur:
            ''- Madem öyle, Efendim veli kimlere denir?''
            Şah-ı Nakşibend (k.s.) bunun üzerine en nihai cevabı verir:
            ''-Peygamber (s.a.v)’in şeriatına ittiba eden, onun yolundan ayrılmayan kimseler velidir.."
            İşte Bu kıssadan da anlaşıldığı üzere bir insanda olağan üstü haller görülse bile o insanda şayet şeriatı-garra (parlak İslami hayat-insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin ifadesi) üzerine yaşamıyorsa bütün bunlar bir hiçtir. Kaldı ki Hindistan’da, Çin'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde nefislerine bir takım terapiler uygulayarak, mesela çivilerin üzerinde yürüme gibi haller zuhur edebiliyor. Sanki bu durum ilginçmiş gibi lanse edilmekte. Oysa İslâm’ın dışında görülen bu durumlar ‘istidraç’ kavramıyla örtüşen bir durumdur. Hakikat şudur ki ancak İslâm'ı yaşama neticesinde meydana gelen haller ‘keramet’ olarak addedilebilir. Demek oluyor ki; şeriat ve sünneti seniyye yaşantısını uygulamaksızın meydana gelecek her hal istidraç kapsamına girmekte. Dolayısıyla, İslâm tasavvufunu Hıristiyan mistisizmiyle karıştırmak ya da ilişkilendirmeye kalkışmak abesle iştigaldir.
          Tarikat-ı Aliyye’de asl olan müminin istikametidir. İstikametten maksat ise şeriata ve sünneti seniyyeye sıkı bağlı kalmaktır. Bilindiği üzere şeriat; Allah (c.c.) ve Resulünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir, ayrılmaz bir bütündürler. Tıpkı şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (s.a.v) bizzat hayatında hem şeriatı hem de tarikatı tatbik etmiştir. Allah Resulü değim yerindeyse gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikat hayatı yaşadı. Öyle ki; gecenin alaca karanlığından sabahlara kadar ibadetten dizlerinin şişmesi bunun en bariz göstergesidir. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır ve kurtuluşu için dua ederdi. Böylece niyaz edilen o dualar hürmetine Ashabı kiram da onun yolunun takipçisi olup, iç dünyaları Peygamber sevgisiyle dolup taşıyordu. Onlar Allah Resulünde ne görüyorsalar yaşadıkları ruh ikliminin yansıması olarak Peygamberimizde buna karşılık her bir sahabeye aynı ölçüde meşreblerine uygun ayna oluyordu. Üstelik dört büyük halifesinin de birbirinden farklı kendilerine has meşreb ve kabiliyetleri sözkonusuydu Nasıl mı? İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’da teslimiyet, Hz. Ömer (r.anh)’da heybet hali, Hz. Osman (r.anh)’da yumuşaklık, Hz. Ali (k.v.)’de ise coşkunluk halinin hâkim olması bunun bariz işaretidir zaten. Besbelli ki Peygamberimiz (s.a.v.), her bir müstakbel halifesinin bu özelliklerini göz önünde bulundurarak her birinin mizacına uygun seyr-u süluk yolu göstermiştir. Yani dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmiştir.  Malum, Resûlüllah (s.a.v.) dar’ul bekaya intikal edince Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) biat edilmek üzere Sakife’de toplanılmıştır. Ve kendisine "elini uzat" denil diginde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuş,  akabinde ise tüm Ashab biat etmiştir. Böylece ilk halife olarak irşada koyulma vuku bulur.
           İlginçtir Peygamberimiz (s.a.v) zikir yönünden de sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a has kılmıştır. Aslında buna şaşmak gerekir. Çünkü Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) öyle Allah'a (c.c.)  yalvarırcasına içten zikredermiş ki,  arkadaşları evinin önünden geçtiklerinde zikir kokusunu et kokusu olarak algılamışlar Tabii bu durum Resûlüllah (s.a.v.)’e şöyle intikal ettirilir:        
            -Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddık evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor. Bunun üzerine Allah Resulü:
            "-Hayır, o et kokusu değil. O, bizatihi Ebû Bekir-i Sıddîk’ın zikreden kalbinin kokusudur" der. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu özellikleriyle, "Sıddıkıyet" makamına ulaşmıştır. Böylece Sıddık-ı Ekber, Allah Resulünden öğrendiği hafi zikir metoduyla Nakşibendî Tarikatının önderi (Piri) olmuştur.
            Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’dan  sonra hilafet Hz. Ömer (r.anh)’a geçti. Hz. Ömer (r.anh.) kendi yaptığı yolun zorluğunu bildiği için, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın yoluna girmeyi işaret etti hep. Keza Hz. Osman (r.anh)’da Hz. Ömer (r.anh) gibi kendi izlediği yolu (tarikatı) göstermedi. Yani her ikisi de birtakım sebeplere dayanarak, kendi takip ettikleri tarikatın yerine Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yola işaret etmişlerdir.  Tabii bu arada zaman içerisinde kendi tarikatın usul ve yöntemini aktarmadıklarından izledikleri meşrebi yol kaybolmuştur.
            Hz. Osman (r.a.)’dan  sonra, hilafete geçen Hz. Ali (k.v.) ise kendi takip ettiği yolu uyguladı hep. Ancak O diğer iki halife gibi tarikatını gizlemedi. Bilakis O, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a gönül vermiş olan tüm bağlılarına hürmet gösterdiği gibi, arzu edenlere de kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 seneyi aşkındır tasavvufun iki altın halkası çift kutup halinde günümüze böyle uzandı diyebiliriz. Demek ki, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (k.v.) ise cehr-i zikrin önderidir. İşte irşat iki kutup halkadan dallanıp budaklanıp,  en nihayet "on iki hak tarikat" halinde tüm ehlisünnet tarikatlar böyle sistemleşti. Allah hepsinden razı olsun. Zira Tarikat-ı Aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır.
            Şu da var ki, Peygamber (s.a.v.) gizli zikri, önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a, daha sonrada Hz. Ali (k.v)'e telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki coşkunluk hali mizacı gizli zikirden pek lezzet alamadığı her halinde kendisinde belli eder de. Bunun üzerine Habib-i Huda (s.a.v.), Allah'a (c.c.) niyaz da bulununca Rabb’ül Âlemin: "Habibim onların dördünün de kabiliyeti başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur" beyan buyurdu. Bu durumda Allah Resulü (s.a.v.) her birinin meşrebine uygun ayrı ayrı yol (tarikat) telkin edip onları bu doğrultuda irşat eyledi. Zira kutsi hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefeslerinin sayısı kadardır" buyrulmakta.
            Resûlüllah (s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni İsrail’i, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat etti mi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkak ki; benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."
           Tabii bu durumda Ashab merak edip:
             "-Ya Resûlüllah! Madem öyle, bize ne emredersin?"
            Habib-i Huda (s.a.v.):
            "Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.
            Bilindiği üzere Resûlüllah (s.a.v.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:
            -Devlet yetkisi (Zahiri halife),
            -Din ve ilim yetkisi,
            -Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife),
            Zira Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:
            -Hilafeti zahiri,
            -Hilafeti manevi.
           Yani bu demektir ki insan tarafından tayin olunan hilafet "Hilafet-i zahiri" manasınadır. Manevi kanaldan seyr-u sülukla (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise "Hilafet-i manevi" adını alır. Dini bakımdan hilafet Peygamber (s.a.v.)’den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve ahlâki hamidiye üzerine yaşayan ancak manevi halife olabiliyor. Bakın,  Yavuz Sultan Selim ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce istismar edileceği endişesi taşıdığından manevi hilafeti kabul etmemiş, efendiliğin hadimiyetten (hizmetkârlık) geçebileceğini vurgulamıştır. Hatta “Hakim’ül Haremeyn” unvanını reddedip, "Hadim’ül Haremeyn" unvanına talip olmuştur. Nitekim ruhani mevkiin (makamın) babadan oğla (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki bir uygulamanın İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı üzere padişahlık babadan oğla veya liyakat esasına göre tanzim edilebiliyor. Ama ruhani önderlik (Mürşidi-i kâmil) babadan oğla geçebilen bir durum değildir, bilakis seyru süluk’unu tamamlamayla ve şer’i ilimleri bitirmekle alakalı bir durumdur. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.) seyr-u süluk yolcuları için: "O kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ hatırlatır (anılır)"  diye beyan buyurmuştur.
           Anlaşılan o ki; Ehlullah; Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani onlar Allah'ın Halilleridir. Ehlullah aynı zamanda Peygamberimizin ruhani varisidirler. Kelimenin tam anlamışla manevi halifelik, Allah Resulünün manevi hizmetkârı olmak demektir. İşte bu hizmetkârlığın neticesinde Tarikat-ı Aliyye, Resûlüllah (s.a.v.)’den Ebu Müslim’in zamanına kadarki süreçte iki kutuplu olarak yoluna devam etti diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Ömer (r.anh) ve Hz. Osman (r.anh) kendi tarikatlarını göstermedikleri için,  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) ve Hz. Ali (k.v)’in talim eylediği hafi ve cehri yol iki kanaldan Ebu Müslim’e kadar gelebilmiştir. Derken bu iki ruhani yolun takipçileri iç dünyalarını huzura erdirmişlerdir. Ebu Müslim döneminde on iki tarikatın ayyuka çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın soyundan gelen şu meşhur on iki ehl-i beyt İmamının etkin rol oynadığını söyleyebiliriz. Nitekim bu on iki imamın dördü Hz. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali (k.v.)’in cehri zikri üzerine amel edip irşat görevi üstlenmişlerdir. Böylece tüm insanlığı aydınlatın ışık kandilleri olmuşlardır. Dolayısıyla Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendî tarikatı da imam Hasan'ın yolu olarak bilinir. Anlaşılan o ki; İmam Hüseyni Hz. Ali (k.v.)’i kendine rehber edinmiş, İmam Hasan ise Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tarikatını yol edinmiştir. İşte her iki ehl-i beyt neslin önderleri sayesinde cehri ve hafi zikir halkasını oluşturan on iki hak tarikatın doğuşuna şahit oluruz. Zira on iki imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan) ister istemez on iki yol doğmuş oldu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: on iki imam dönemi çok hassas ve kritik bir dönem olması hasebiyle; "Bunlar tarikat icat etti" türünden dedikodulara maruz kalmamak adına, söz konusu bu on iki imam büyük titizlik içerisinde tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Dahası herhangi bir fitneye mahal vermemek için çok ince eleyip sık dokuyarak sadece izledikleri yolu yakınlarına öğretmekle yetinmişlerdir. Fakat zaman içerisinde sular durulduğunda, yine onların feyzi ve bereketiyle on iki yol su yüzüne çıkar duruma gelmiştir. Hâsılı kritik dönem bittikten sonra tarikatlar zirve yapmıştır.  Nasıl mı? İşte Ebu Müslim'in manevi tılsımı, ya da bir başka ifadeyle onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulur da. Böylece ortalık süt-liman olmasıyla birlikte "on iki hak tarikat" zuhur eder. İlk evvela sesli zikir kanalından ‘Kadiri tarikatı’ doğup, akabinde sessiz zikir halkasından ‘Nakşibendî tarikatı’ gün yüzüne çıkar. Yani her iki yol da günümüze kadar birçok tarikatın filizlenmesinde beşiklik eder hale gelir. Böylece Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye gibi yolların doğuşu gerçekleşir. Aslında şu da var ki cümle tarikatların gayesi birdir. Hepsinin amacı Allah'a (c.c.) ulaşmak ve Peygamber sevgisi yolu üzerine bulunmaktır. Her ne kadar izledikleri metotlar farklı olsa da, bu farklılık meşreb itibariyledir. Meşreb farklılıkları asla Tarikat-ı Aliyelere gölge düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik vardır zaten. Dinimiz okyanus misali dal dalabildiğin kadar engin bir denizdir, dahası yüz yüzebildiğin kadar bir deryayı ummandır.  Yeter ki izlenilen yolda tek amaç Allah rızasını kazanmak olsun, gerisi gelir elbet. Zira Tarikat-ı Aliyyeler sevgi ocakları olması hasebiyle deryayı umman olmak için vardır.  Ve ehlisünnet olanın hepside Hak'tır.
            Bazı âlimlerimiz ibadeti zahiri ve batini (iç ve dış) olarak vasıflandırmışlardır. Bilindiği üzere zahiri ibadetler bedenle, batini ibadetler de kalple yapılır. Bir an şöyle hem bedenen hem de kalben ibadet eden bir müminin halini düşünün, hiç kuşkusuz o müminin muttakilerden olacağı muhakkak. Fakat şunu unutmayalım ki zevki tarik hal üzere olmayı ancak yaşayan bilir, yaşamayansa pek idrak edemez. Bu durumu idrak edemeyenler için şimdilik sadece namaz örneğini delil olarak sunabiliriz, bunun dışında ne anlatsak belki de fayda vermez. Yine de biz şu örneği dile getirmekte fayda var diye düşünüyorum: Mesela cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkıh kuralları gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitler (akşam-yatsı-sabah) hep sesli kıraat edilir. İşte görüyorsunuz ayrı ayrı vakitlerde kılınan namazlar da bile çeşitlilik ve zenginlik söz konusu, o halde tarikatların da meşreb itibariyle birbirinden farklı nitelikte uygulamalarının olması gayet tabiidir. Hakeza mezhepler içinde öyledir. Bilhassa mezhepler içtihat farkından, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın hafi zikir (gizli zikir) talimatını, Allah Resulü'nden (s.a.v.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a; "Dilini damağına yapıştır ve kalbinden Allah de" diye telkinde bulunmuştur. İşte Nakşî yolunun esası bu noktada düğümlüdür. Derken bu tarikatı âliye Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan  Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e  kadar bir hayli mesafe kat ettikten sonra,  en son Bahaüddin Nakşibend (k.s.)’ın   elinde sistemleşmiştir. Malum, bu büyük zatın zahirde şeyhi Seyyid Emir Külâl (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’den terbiye olmuştur. Bu yüzden kendisi aynı zamanda üveysdir. Hakeza Abdülhâlik-ı Gücdüvânî de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’de  Hızır (a.s.)’dan  hafi zikir talimatını almıştır. Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s.)’in zahirde Şeyhi ise Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'dir.  Bu arada Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)’in halifelerinden biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.)'dir. Bu zat Hacegan nispetini Orta Asya ve Türkî Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bu nedenle Piri Türkistan, Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında çok büyük pay sahibidir.  Bakın, Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal'in Fuat Köprülüye; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz. Bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız" diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan’ın, hafi zikir yolu etkilidir diyebiliriz.
            Batı Türklüğünde ise cehri'lik hâkimdir.  Bu hususta Bediüzzaman ise; "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir" diyor.
            Ayrıca Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin genel manzarasını şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kâfir olmaz. Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."
            Allah Resulü (s.a.v.) "Allah bir insanı sevdi mi Cibril’e şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada olanlara filan oğlu filanı Allah sever, siz de onu sevin der. Yerdekilerde artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimlerin eti zehirlidir" buyurarak, bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir. Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen, ne yazık ki İbn-i Teymiyye ve paralelinde olanlar:
            -Kabir ziyaretini,
            -Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),
            -Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler. Düşünebiliyor musunuz, Allah Resulünü (s.a.v.) bile duada vesile kılmayı ve kabrini ziyaret etmeye bile tahammülü olmayanlara,  elbette ki kalkıp Evliyayı kabul ettirmezsiniz. O halde  “Fahri Kâinat (s.a.v.)’in yüzü suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere karşı yapılması gereken şu ki Evliyayı ve Tarikat-ı Aliye’yi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap almamak en doğrusu. Zaten muhatap almaya değmez de. Kaldı ki onlar Osmanlı'nın yükselişindeki sırrı da bilmezler. Onlar bilmeyiversinler, Prof. Dr. Cahit Tanyol; "Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır" diyor ya, bu tespit bize yeter artar da.
            Tarikat-ı Aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe daha da yücelecekleri gibi, halkın gönlünde hep "sevgi ocakları" diye yankı bulacaktır. Sofiler bu yüzden; Bahaeddin Nakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Yunus gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinmişlerdir.
           Velhasıl; Yavuz Sultan Selim'in şu güzel deyişiyle mevzuumuzu bağlayalım:
            Padişah-ı âlem olmak
            Bir kuru dava imiş
            Bir mürşide bende olmak
            Cümleden âlâ imiş…