18 Haziran 2016 Cumartesi

FAKİRLİK VE ZENGİNLİK



FAKİRLİK VE ZENGİNLİK

SELİM GÜRBÜZER

    Karun’un malı vardı ama helakine yol açmıştı. O evveliyatında çok fakirmiş, sadece bir elbisesi varmış, hatta giysilerini karısıyla ortaklaşa giyinirmiş. Bir gün Hz. Musa (a.s)’a rica edip dünyalık istemişti. Peygamber duası yüce makamdan çevrilmezdi elbet. Karun’a mal verilmişti, hem de çok. Öyle ki; edindiği malın anahtarlarını kırk deve sırtı üzeri yüklense almazmış. Fakat bunca servet ruhundan çok şeyler götürdü, artık ne camii, ne cemaatte onu görmek mümkün değildi. Mal mülk derken gözünü hep hırs bürür de.
     Hz. Musa (a.s) bir gün Karun’a zekât vermesi için haber salar. Karun bunun üzerine;
    —Belli ki; Musa benim malıma göz dikmiş, malımı elinden almak istiyor deyip serzenişte bulunmuş. Ve sinsi plan düşünür ve planını yürürlüğe geçirmek üzere ilk adımını atar da. Derken bir gün Şeddad (Karun) Hz. Musa (a.s)’a:
—Allah'ın şeriatın da zinanın cezası nedir?
Musa (a.s):
       —Eğer zina ispat edilirse ölene kadar recm edilir, yani taşlanır. Bu cevap üzerine Karun münafıklara rüşvet verip bir kadın, dört erkek Hz. Musa (a.s)’ın bulunduğu meclise göndererek zina isnadında bulunur. Öyle ki;  Hz. Musa (a.s) vaaz nasihat ederken bir kadın içeriye dalıp şöyle der:
       —Ya Musa! Ne çabuk unuttun benimle zina yaptığını, birde kalkmış millete nasihat ediyorsun.
           Hz. Musa (a.s) o anda Karun’un bir tertibi olduğunu anlamakta gecikmez hemen karşı tepki koyup:
     —Ey yer! Onu yut der.  Gerçekten de yer yarılıp Şeddad’ı yutuverir. Sırada malları vardır. Bu kez Hz. Musa (a.s)  Karun’un stokladığı servete yönelip:
     —Ey yer! Onları da yut der ve yutulur da. Böylece Karun’la birlikte bütün malı mülkü ve kırk devenin yüklendiği hazine anahtarları da yok edilmiş olur.
       Evet, insan ne kadar zengin olmaya çalışsa da Karun kadar mal mülk edinemez ama neye yarar ki, işte Karun’un akıbeti ortada, ibret için bu yetmez mi?  Zira Rasulüllah (s.a.v) “Bir kimse zengine zenginliği için sevgi beslerse dininin üçte birini kaybetmiş olur” beyan buyurmakta. Gerçekten de fakir olan insanın kıyamet günü yükü az olduğu gibi sorgu suali de hafif olur.
           Malum, Peygamberimiz (s.a.v)’e ilk iman edenlerin kahır ekseriyeti fakir insanlardı. Hatta kâfirler Rasulüllah’ın yanında fakirleri gördüklerinde dudak büküp; senin yanında fakir kimseler varken iman etmeyiz demişler bile. Böylece ayaklarına kadar gelen ahret zenginliğini kaçırmışlardır. Kaldı ki dünya yaşanılacak cazip mekân olsa Allah Teâlâ öncelikle peygamber ve dostlarına uzun ömür ihsan ederdi.
             Yüce Allah yarattığı kullardan kimini fakirlik,  kimini zenginlik vermiş,  hiç kuşkusuz bu ayırım ilahi imtihan olmanın ötesinde sosyal hayatın bir denge içerisinde yürümesi içindir.  Sanıldığının aksine kimine torpil,  kimine sıkıntı vermek için değildir. Her kim ki Allah rızası için sadıkane çalışırsa;  hem dünya hem de ahret kazancını artırmış olur. Bakın, Şah-ı Hazne (k.s) Ramazan ayı geldiğinde mürşidi Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’den biraz maddi ihtiyaçlarını gidermek adına izin istemeyi düşündüğünde;
    —Efendim size malum,  herhangi bir köyde imam olmadığımdan iaşemi temin edecek gelirim yok, üç beş tane tanıdık var onlara uğrayıp zekât almak istiyorum der. Tabii Hazretin canı sıkılır ve şöyle der:
—Ya Şahı Hazne! Allah için çalış, O sana verir. Gerçekten de Şahı Hazne (k.s) samimiyetle Allah’a yönelince dünya ve ahiret kazancı bol olur da.  Öyle ki; emek verip tüccar olduktan sonra hem kendine,  hem de etrafa faydası oldu. Böylece Şah-ı Hazne darı ukbaya göç etmiş olsa da birçok halife ve sofi yetiştirmesi hasebiyle manevi kazanç kapısının kıyamete kadar devam etmesine yetmiştir.  Nasıl yetmesin ki, kıyamete kadar Hatme-i Hacegan ve çekilen virdlerden hâsıl olan sevaptan kendisine de yazıldığı gibi nesiller boyu âlem ona çalışmış olur da.  Demek ki çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bu yüzden Şahı Hazne (k.s) şöyle sohbet etmiştir  “Her kim ki, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin amelini yapar, o da onun gibi olur.”
        Hiç kuşkusuz günlük Saadat’ın nazarı altına giren için korku olmaz. Saadat’lar kolay kolay sofisini son nefesine dek yalnız bırakmaz, zira Peygamber meclisi de öyleydi. Hatmede bulunana başta Peygamberimiz olmak üzere tüm Saadat-ı Kiramın ervahı teşrif buyurup manevi hediyeler sunulur bile. Derken zikir meclislerinde bulunanlar Saadat’ın hazır olan ervahları sayesinde desteklenmiş olur.  İyi ki de onlar var. Zaten Rabbani Âlimler olmazsa vay halimize. Dini hassasiyetimiz ortadan kalkar da. Malum,  din yoksa dünyanın bir anlamı olmaz. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) “Dünya lâşe’dir. Onun talebi köpeklerdir” buyurmuştur.  O halde âlimsiz, mollasız kalmamalı. Daima dini ve dünyevi müşküllerimizi soracak merci olmalı. Cahilden rehber olmaz, bikere cahilin kendine faydası yok ki başkasına da faydası olsun.  Mollalar dini konularda rehber insanlardır. Dolayısıyla zekâtlarımızı onlara vermek daha uygundur. Bakın, eskiden Ramazan olunca mollalar zekât toplamak için köylere giderlermiş. Sanmayın ki verilen zekât onlar için, aslında kendimiz için vermiş oluruz. Çünkü verilen zekâtın mükâfatını ruz-i mahşerde Rabbül âlemin verecek zaten. Ayrıca zekâtla birlikte verilen fitrede Ramazan boyunca yapılan hataların, oruç eksikliklerin giderilmesine yönelik bir kefarettir. Nitekim Veki b. Cerrah (r.a) “Namaz için sehiv secdesi ne ise, Ramazan ayı içinde fitre odur” der. Ramazanda sulanan gönüller ‘Iyd’ anlamına gelen bayramla felaha kavuşur da. Bayramla birlikte Allah’a itaatten Resulün sünnetine geçiş yapılır, yani farzdan sünnete rücû gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla bayram müminlerin teveccüh ve azad günüdür.

ELHAMDÜLİLLAH


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’dan anlatılan bir sohbette:
      İran Şahı Allah dostlarından birine kırk köy hediye etmiş, o da:
        —Elhamdülillah demiş.
       Bir zaman sonra İran Şahı vefat edince, yerine geçen oğlu hediye verdiği köylere el koymuş. Durum o zata iletilince tekrar:
        —Elhamdülillah demiş. Merak etmiş sormuşlar:
        —Efendim her ne yapsak ‘Elhamdülillah’ diyorsun, bu ne iştir?
        O Allah dostu şöyle cevap vermiş:
        —Kırk köy verildiğinde elde edilen servetin kalbime girip girmediğini kontrol ettiğimde, baktım dünya metası girmemiş, bu yüzden ‘Elhamdülillah’ dedim. Hatta köyler elimden alındıktan sonra kalbime yöneldiğimde; baktım kalbimde hiç üzüntüden bir eser yok. Dolayısıyla bir kez daha ‘Elhamdülillah’ dedim.
        İşte mal da yalan mülk de yalan, var birazda sen oyalan diyen Yunusu yaklaşım budur.  Madem öyle; Ne mutlu, malın yokluğu ve varlığını bir tutanlara.

ZENGİNİ Mİ,  FAKİRİ Mİ TERCİH EDERSİN?


          Bir kısım insanlar vardır ki rızkı Allah’tan değil zenginlerden bekleyip onlara bel bağlamaktalar, hatta onlara özenmekte, onları sohbet konusu yapmaktalar. Oysa insanın sevgisi zengine kayarsa fakirin halinden anlamaz.  Bakın bir âlimi ziyaret eden kişi:
        —Efendim bize sohbet eder misin deyince âlim peki demiş, ama önce suallerime cevap vermen gerekir deyince ziyaretçi:
        —Buyurun sorun.
        Âlim:
       —Allah dünyayı mı,  yoksa ahreti mi üstün tutmuş?
       Ziyaretçi cevaben:
       —Elbette ki; ahreti üstün tuttu.
       —Peki, senin yanında durum nasıl?
       —Dünya tercihim olmuştur hep.
       —Peygamberimiz daha çok fakirleri mi,  yoksa zenginleri mi severdi?
       —Fakirleri severdi, yani fakirleri zenginlere tercih ederdi.
        —Peki,  senin bu hususta durumun nasıl?
        —Ben zenginleri fakirlere tercih etmekteyim.
        —Evladım görüyorum ki,  sende hem Allah’a,  hem de Peygambere muhalefet var, sana ne söylesem boşuna,  nasihat tesir etmez de.
        Evet; insanın dilinde ne varsa kalbinde de o vardır. O halde fakirlerin halinden anlamak için kendimizi onların yerine koyup yüreğimizi yumuşatmak gerekir.

ELİ YANMAYAN DEMİRCİ


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s) anlatıyor:
        Bir zaman bir memlekette çok büyük kıtlık olmuştu. O şehirde altı çocuk sahibi bir dul kadın, bir de çok zengin bir demirci vardı.  Çocuklarına yiyecek bulamayan dul kadın demirciye varır, der ki:
—Altı tane yetim çocuğum var, yiyecek bir şeyler vermeni istirham ederim.
 Demirci:
—Peki, veririm ama bir şartla;  nefsi arzularıma uyarsan.
     Kadın bu durumda eli boş ağlar halde çocuklarının yanına varır. Tabii o gece çoluk çocuk kıvranır halde aç yatarlar. Çocuklar öyle bir hale gelirler ki, açlıktan, dermansızlıktan takatleri kalmaz. Çaresiz vaziyette yine demircinin kapısını çalıp gösterdiği odaya girer ve başlar hüngür hüngür ağlamaya. Tabii Demirci bu içler acısı manzara karşısında der ki;
—Kalk bacı, ne istersen vereyim.
Kadın:
—Allah seni, hem bu dünyada hem de ahrette ateşten korusun diye dua eder.
     İşte bu yaşanan olaydan sonra demirci dükkânının önünden geçenler demirciye baktıklarında körükten sıçrayan ateşin yakmadığını hayretle izlerler, hatta elleriyle körükleri ittiğini görenler şaşkınlıkla sormadan edemez:
 —Sen ne yaptın ki ateş seni yakmıyor?
    Tabii demirci tüm başından geçenleri anlattığında orada bulunanlar bu olaydan büyük ders çıkarırlar. 
        O halde gelin bizlerde demirci misali fakirlerin yardımına koşup ateşten korunalım. Zira dinimiz sadakanın bin bir türlü belayı def ettiğini beyan ediyor. Şayet insan arzu ettiği dünya malının ahrete faydası olamayacağı kanaatindeyse istemekten imtina etmeli, yok eğer ahretteki hayata zarar vermeyeceğinden eminse dünya malı istemekte mahzur yoktur. Bilakis malını Allah için harcamasından dolayı manevi fayda temin eder de.
Bakın; Rabbül Âlemin Ruz-i Mahşerde önce fakirleri çağırdığında;
—Gelin bakalım siz neden kullukta kusur ettiniz?
Fakirler:
—Geçim telaşından vs. der.
Allah Teâlâ:
     —Hızır’dan daha çok fakir kimse yoktu, bakın o bir an olsun itaatten geri kalmadı, üstelik dünya malı olarak bir ibrik birde testisi vardı.
Rabbül Âlemin sonra zenginleri çağırıp şöyle sual eder:
—Neden kullukta kusur ettiniz?  
 Zenginler:
  —Çevremiz genişti, meşgalemiz çoktu gibi pek çok sudan sebepler ileri sürerler.
Allah Teâlâ:
      Hz. Süleyman’dan daha zengin yoktu, bakın o bana kullukta bir an olsun geri kalmadı karşılığında bulunur.
      Evet, insanı yevmi kıyamette mazeret ileri sürmek kurtaramayacaktır. Ebedi kurtuluş ancak iman ve Salih amelde gizlidir. Düşünsenize; insan yetim bir çocuğu himayesine alsa,  başını okşasa,  hatta o çocuğu büyütüp besledikten sonra,  o çocuk nankörlük yapsa o insan eseflenmez mi? İşte bunun gibi Allah Teâlâ da bunca verdiği nimete rağmen hala kulları bir ömür boyu nankörlük yapıyorsa hayıflanması gayet tabiidir.

ALAY BEY VE VEYSEL KARANİ


        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) Veysel Karani’nin mezarını ziyarete koyulur. Mezarlıkta Kulp ve Muş Beylerinde Alay Bey’in kabrinin nerede olduğunu sorar, derler ki;
    — İnan bilmiyoruz öyle bir kişiyi.
      Hazret (k.s):
     —Peki, nasıl olur mezarını bilmez ve tanımazsınız. Alay Bey koskoca bir aşiret reisiydi, üstelik şu kadar aşireti olan, şu kadar kölesi olan, üstelik şu kadar zaman hükümdarlık etmiş biriydi. Mademki onu hiçbiriniz bilemediniz, Veysel Karani’nin mezarı nerede, bari onun yerini gösterin.
       Tabii bu Veysel Karani, hemen yerini tereddütsüz gösterirler. Bunun üzerine Hazret der ki:
—Siz çoban olan Veysel Karani’yi bilirsiniz de, Alay bey şu kadar zengindi bak mezarını
bilemediniz, hatta ismini de. Oysa biri 1300 sene önce diğeri en çok 15–20 sene önce vefat etmişlerdi. Tabii o Allah dostu, diğeri dünya dostu. Malum dünya haindir, 10–15 sene içinde bile insanın adını nam ve nişanı unutturulur. İşte bu sizlere ders olsun der.
        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s), Seyday-ı Tâhî (k.s)’ın yanında amel ederken seyri sülükünün sonuna gelmişti. Seyday-ı Tâhî (k.s) artık ömrünün son demleriydi, iyiden iyiye hastalanmıştı, bir ara gözünü araladığında yanındaki Hazretin ağladığını gördüğünde şöyle der:
        —Oğlum, niye ağlıyorsun?
      Hazret cevaben:
        —Bir insanın babası zengin tüccar olur da ondan istifade edemez, üstelik mirasına da varis olamaz ya, elbette ki ağlar der.
        Bunun üzerin Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) şöyle der:
         —Vallahi oğlum iş sandığın gibi değil. Allah yolunda varislik dünyalık gibi değil ama seni manevi varislikte Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) ayıracak der. Gerçekten Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) onu öyle terbiye eder ki şeyh oğlu olduğuna bakmaksızın kızağa bile koşarmış. Tabii sonunda Hazret büyük bir şeyh olur. Yani manevi zenginliğe erişenlerden olur nihayet.

DÜNYA AHVALİ

        Dünyanın zevkleri sonsuz değil hepsi geçici. Bir insan zenginse zenginliği ölümle noktalanacak, patron ise patronluğu elden gidecek. O halde her zaman ahret ticaretini düşünmeli. Dünya gerçek mümin için bir çilehane, ahret ise ebedi saraydır. Şu da bir gerçek tamamen dünyayı terk etmek adetullah'a aykırıdır, bir günlük ömürde kalsa hem dünyevi hem ahret hazırlığını ihmal etmeye gelmez,  hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.  Daha doğrusu misafir olduğumuz dünyada bir lokma bir hırkaya bürünmüş gibi kendimizi görmeli ki Salih amelle ebedi yurda emin adımla göçebilelim. Düşünsenize büyük sermayesi sahibi bir tüccar bir iş yeri kurar, gafilce davranıp zararına iş yaparsa iflas etmez mi? İşte her gün günah işleyende tüccar misali ahrette perişan olur. Saadat’ın büyük olması manevi ticaretlerini artıma gayreti içerisinde olmalarıdır. İnsanın kalben mahzun olmasında zarar yok,  bilakis fayda getirir. Çünkü Allah dostları arasında zengin olanlar bulunmuş, ama bir an olsun kalpleri Allah’tan gafil kalmamış ve kalplerini ahrete bağlamışlar, asla dünyaya bel bağlamamışlardır.
        İnsan fakir olmalı. Fakirlikten amaç, gönül fakirliğidir, tabiî ki kastedilen dünya fakirliği değil. Kaldı ki Hz. Süleyman (a.s) Allah’tan dünya malı istedi, Allah’ta verdi, ilk isteği olmasından dolayı cennete kırk sene sonra girecek. Allah Resulü; dünya kıymetlerinden altın ziynetinin daha haram kılınmadığı sıralarda hutbe irad etti, bir ara gözü parmağındaki altın yüzüğe takılınca derhal atıverdi. Sebebini soranlara; zaman zaman gözüm ona takılıp oyalamasından dolayı diye buyurmuşlardır. Zaten dünya oyalamadan ibarettir.  İşte dünya metası budur.
        Dünya için Allah yolunu kaybetmek günahtır. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in kapısına bir fakir gelse “Hoş geldin, şeref verdin, Allah'a şükürler olsun ki bana ahreti kazandırmaya geldin” deyip öyle karşılar derhal ihtiyacını giderirdi. Allah yolunda manevi kazanç çok,  ama talip olan çok az. Mesela beş bin vird çekene elli bin vird sevabı verilmesinde olduğu gibidir durum. Kelimenin tam anlamıyla bire on kazandırıyor bu yol. İşte ahret sermayesi budur.
       Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) “Dünyayı düşkün olanlara bırakın. İhtiyaçlarını karşılayacak kadarından fazla dünyalık elde edenler farkında olmadan kendi felaketlerini hazırlamışlardır” buyurmanın yanı sıra bir hadis-i şerifte de meleklerin; “Biri ölünce melekler; acaba ahreti için önceden ne bıraktı” sorularına dikkat çeker. Başka ne diyelim, İnşallah ahret sermayesi edinenlerden oluruz.
        Vesselam.


17 Haziran 2016 Cuma

RAHMET KAPISI MI, FİTNE KAPISI MI?



   RAHMET KAPISI MI, FİTNE KAPISI MI?

               SELİM GÜRBÜZER


             İbn-i Abbas (r.a) Kur’an-ı Kerimi tefsir eden ilk sahabedir. Bu yüzden ona müfessirlerin piri denmiştir. O Kur’an’ın mana ve ruhuna uygun olarak nüzul sebeplerini ortaya koyup Resulullah (s.a.v)'in işaret ettiği usuller ve beyan buyurduğu hadisler ışığında ayetleri açıklamanın yolunu göstermiştir.
            İşte İbn-i Abbas (r.a)'ın açtığı meşaleden hareketle Beyzavi, Celaleyn, Medarik ve Ebussuud gibi âlimler Kur’an’ı her devir insanın idrak edebileceği tefsir ilmine adamışlardır. Böylece gelecek kuşaklara tefsir konusunda rehberlik etmişlerdir.
           İslam dünyasında sadece tefsir çalışmaları mı var? Elbette ki hayır, tefsir âlimlerinin yanı sıra birbirinden değerli hadis âlimleri de yetişmiş, hatta yazdıkları hadis kitapları Müslümanların başvuracağı baş kaynak olmuştur.  Derken zaman içerisinde Buhari, İbn-i Mace, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai’ye ait hadis kitaplar Kütüb-i Sitte (Altı kitap) adında birleştirilip şaheser hadis külliyatı ortaya çıkmıştır.
              Anlaşılan İslam’ın temel kaynaklarına sıkı sıkıya sarıldıkça her devirde sahne alan Müslümanların baş belası fitne odaklarının oyuncağı olmaktan kurtulmak mümkün... O halde yapılacak olan tek şey Edille-i Şer’iyye’ye sıkı bir şekilde bağlı kalmak olmalıdır.
              Gerçek şu ki; ehlisünnet âlimlerinin çalışmaları sonucu ortaya konan tefsir ve hadis külliyatların her biri yolumuzu aydınlatan fenerlerdir.  Hakeza Kur’an ve hadisleri yorumlama usul ve farklılığından ötürü (ictihad farklarından) doğan mezheplerin ortaya koyduğu fıkhı külliyatlarda öyledir. Hiç şüphesiz Rasulüllah (s.a.v)'in; ‘İctihad ediniz’ fermanı bu yolu açmıştır. Çünkü mezhep zehap kökünden gelip sanıldığın aksine ayrılık değil, fikri açılım okullarıdır. Öyle ki;  İslam âlimleri ictihad da bulunurken Kur’an’ın zahiri manası için bile kılı kırka yaracak kadar titiz davranmışlardır. Onlar böyle yaparken maalesef günümüzde kendine âlim süsü veren birtakım aklı evveller de ayetleri derinlemesine incelemeden günü birlik yorumlarla istediği gibi açıklama cesaretini sergileyebiliyorlar. Oysa Allah Teâlâ; “(Habibim), sana kitabı indiren O’dur. Onlardan bir kısım ayetler muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır (temeli). Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve teviline yeltenmek için, onun müteşabih olanına tabi olurlar. Hâlbuki O’nun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde yüksek gayeye erenler ise ‘Biz ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındadır’ derler. Bunları salim akıllılardan başkası iyice düşünemez” (Al-i İmran–7)  beyan buyurmaktadır. Demek ki; ayet-i celileler açıklanması kolay ve açıklanması zor olarak vahiy edilmiş. Kaldı ki Kur’an’ın en kolay açıklanabilir ayetleri için bile İslam âlimleri derinlemesine zihin fırtınası yapıp, gerekli araştırmaları tamamladıktan sonra ancak nihai ictihadlarını ortaya koymuşlardır. Bakın, Caferi Sadık Hz.leri Kur’anı Kerimde geçen ayetleri anlama da dört önemli hususun varlığına işaret etmiş ve bu unsurları:
              —Kuran’ın ibarat manası (kelime anlamı),
              —Kuran’ın işaret manası,
              —Kuran’ın batını manası (iç manası),
              —Kuran’ın hakaikı manası (gerçek anlamı) diye tasnif etmiştir.
       Yukarıda zikredilen tasniflemeden de anlaşıldığı üzere her insanın Kur’an’dan mana çıkarması bulunduğu konuma göre değişebiliyor. Zira ayetlerin kelime ve zahiri dış anlamı avam (halkın genel seviyesi) içindir, ayetlerin neyi işaret ettiği zahiri âlimlere yöneliktir, iç manası evliyalar (ilmi ile amil olmuş âlimler) içindir,  hakaikı manası ise peygamberimize mahsustur. Elbette ki Kur'an-ı Kerimin mana ve ruhuna yakınlık bakımdan birinci kaynak Rasulüllah (s.a.v)’dir. Bu yüzden O'nun tartışmasız yeri Makam-ı Mahmud olup,  beşeriyetten hiç kimse bu makama ulaşamaz. Maazallah bu makamın davasını gütmek küfürdür.  O halde peygambersiz İslam çerçevesi oluşturmaya çalışıp kendilerini kurtarıcı olarak lanse eden birtakım mihraklara fırsat vermemek gerekir. Şu iyi bilinsin ki asıl kurtarılmaya muhtaç kendileridir.
         Bakın İsmail Çetin merak edip Gavs-ı Bilvanisi'ye Kur'an’ın mana ve ruhuna yönelik  (k.s)  sual eylediğinde verdiği cevap çok müthiş. Ve  Gavs-ı Bilvanisi  (k.s) cevaben şöyle demiştir:
         “ —Allah’ın ve Rasulallah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir. Onda yüzmek havası ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet ve hadis insanın kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait olur. Şeriat ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana hal, ruha yönelmiş olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki tevhit isim verilir. Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat hangi ayet ve hadisle ne gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi etme usulünü ona nisbet ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek hukuklarına tecavüz etmiş oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalpten kalbe intikal eden ilimler vardır. Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları henüz daha gizli gitmekte, bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı söyleyene isnad etmek yine ayet ve hadise isnad gibidir. Hadiste isnad ne kadar kısa olsa o kadar kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnad ne kadar uzun olsa o kadar faydalıdır” (Edeple Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, Isparta).
             Ehlisünnet çizgisinden sapmış fırka-ı dâlle (sapık gruplar) her devrin fitne kapılarıdır.  Ehlisünnet gibi ana cadde dururken sapık yollara tevessül etmek hangi akla hizmet, doğrusu anlamak mümkün değil. Kaldı ki Allah Teâlâ; “Dinlerini bölük bölük edip fırka fırka olanlarla senin hiçbir alakan yoktur” (El-Enam/159) beyanıyla fırkalara ayrılmayı men etmiştir. Zaten fırka sözcüğünün kelime anlamı parti, gruplaşmak, ayrılmak ve bölük pörçük olmaktır. Ki; İslam'da asla ayrılık tasvip görmez. Bir kere fırka tabirinin sözlük anlamı bile tâ baştan ayrılık ve fitne doğurmaya yetiyor. Fakat mezhep öyle değil. Mezhebin sözlük anlamına baktığımızda yol, feri, ictihad farkları demek olup, bilgi üretimini teşvik ediyor. Kelimenin tam anlamıyla ehlisünnet çizgisini şiar edinmiş mezhepler yolumuzu aydınlatan rahmet fenerleri olurken, sapkın fırkalarda (firka-ı dâlle) ana caddede ilerleyen Müslümanları uçuruma sürüklemek için adeta fitne tohumu serpme rolü üstlenmişlerdir.  
            Rahmet ve fitne kapısı İslam âleminin her döneminde var olan zıt kutuplu kapılardır.  Biri aydınlığa aralanan kapı olurken, diğeri ışığa kapalı kilit misyonu üstlenmiştir. Neyse ki İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Hanbelî, İmam-ı Malik, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbânî, Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri gibi ehlisünnet âlimlerinin yollarını yol bilenler kendilerini tuzağa düşmekten kurtarabiliyor. Bu arada Müseylemet-ül Kezzab gibi yalancı peygamberler, Hasan Sabbah ve İbn-i Sebe gibi fitne elebaşlarının kucağına düşenler de helak olmuşlardır.  Maalesef bugünde değişik rollere bürünmüş Hasan Sabbah türü sözde kurtarıcılar etrafında toplayabildikleri kişileri efsunlayıp devr aldıkları fitne misyonunu Haşhaşi halde devam ettirmekteler. Öyle ki, bu sapkın önderlerin bir kısmı;
            - Namazların vakitlerini sayısını çok bulup güya kendince âlimlik taslar,
            -Kimi zekât, hac ve oruç gibi temel konularda ahkâm yürütür,
            -Kimi ezan ve Kuran’ın dili ile uğraşır, kimi İslam’ın itikadı konularına el atıp fıkhı kaideleri görmezlikten gelir,
             -Kimi dinler arası diyalogdan dem vurup hâşâ Peygamberimizi kamyonete bindirecek kadar diziler takdim edebilmekteler, Türkçe olimpiyatlarla milleti kandırıp yarı çıplak kadınlı erkekli karışık salonlarda işte peygamberimizin ruhu burada diyebilmekteler,  haham, papazlar eşliğinde Muhammedisiz ezan okutup sırat köprüsünden geçme şovlarına yeltenebilmekteler.  Oysa biz biliyoruz ki âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimiz (s.a.v) Salâvatı şeriflerin, İhlâsı Şerifelerin, Ya Baki entel Baki, İnşirah surelerin okunduğu halkalara teşrif etmekte.
             -Kimi kendini mealci diye takdim ederekten Kur’an’dan başka kaynak tanımadıklarını seslendirip kendi kafalarına göre meal yapmaya kalkışırlar.
         -Kimi mezhepsizlikten dem vurur, kimileri de tasavvuf ile şeriat arasında sanki ayrılık gayrilik varmış gibi bir bardak suda fırtına koparıp habire kafa bulandırmakla meşgullerdir. Derken bütün bunlar İslam âleminin kıyasıya tartıştığı ayrılığı körükleyen yumuşak karnımız olur.
              Şöyle bir geçmişe göz attığımızda İmamı Gazali'nin kendi döneminde vuku bulan bir takım felsefi akımların saçtığı fitne hareketlerine karşı mücadele verdiğini görürüz. Nitekim o, her türlü bidatin içimize sızmamasına büyük ölçüde engel olmuştur. Hakeza İmamı Rabbani  (k.s)’de tarikat ve şeriat ikiliği doğurmak isteyenlere karşı şeriat ve tarikatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bir bütün olduğunu vurgulayıp, ümmetin birlik ve dirlik içerisinde yaşaması için hizmette bulunmuştur. Anlaşılan ehlisünnet âlimleri kendi yaşadığı dönemlerde ehl-i sünnet dışı bidat tohumlarını içimize atma girişimlerine fırsat vermedikleri gibi Ümmet-i Muhammed’i her türlü fitneye karşı korumayı da ihmal etmemişlerdir. Ya Fitne odaklarının elebaşları ne yaptı derseniz, onlarda malum ümmetin önünde haramilik görevi ifa etmişlerdir.  Kelimenin tam anlamıyla ilmi ile amil olmuş âlimler, evliyalar ve müctehidler vasıtasıyla fitne odaklarının hevesi boşa çıkmıştır. Nasıl boşa çıkmasın ki, onlar Resulü Ekrem’in varisi hükmünde âlimler olup sonsuzluğa uzanan yolda kılavuzlarımızdır. Tabiî ki her şey süt liman değil, bu arada ışığı karartmak isteyenler de çıkacaktır. Nitekim dün İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi ışığı kapatan fitne önderleri vardı, bugün de türevleri var.  Demek ki birileri yıkacak, birileri de inşa edecek,  belli ki kader-i ilahiye zıtlıklar üzerine kurulmuş.
           Malum, peygamberler Allah'ın elçisidirler. Madem öyle hiç bir halife, hiç bir imam vahiyle özel görevlendirilemez. Peki,  ikide bir  “Bana vahiy geliyor” iddiasında bulunanlara ne demeli.  Üstelik bu iddia sahipleri ilham da demeyip ısrarla vahiyden söz etmeleri akıl tutulmasının ötesinde deliliği de aşan bir durumdur.  Belli ki fitneye yelken açanlar her devirde bir türlü iflah olmayacaklardır. Hâlbuki bütün vahyolunan ayetler Kuran’da cem olmuş (toplanmıştır),  daha bunun ötesi ne olabilir ki.
             Maalesef tarihte Harici ve Şia hareketlerinin İslam dünyası üzerinde oluşturdukları o sancılı dönemin ardından içten çökertici sürecin bir benzerini coğrafyamıza bulaştırmak isteyenler var. Bilhassa Şia akımı;  Peygamberden sonra halifelik hakkının Hz. Ali’ye ait olduğu davasını güder hep. Bunla da kalmayıp halifeliğin Hz. Ali (k.v)’den Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e devr olunup, en nihayet Hz. Hüseyin’in soyundan on ikinci İmam Kaim Müntezar Mehdiye geçtiğini ileri sürerler. Hatta bundan öte İmam Kaim Müntezar o karışık dönem içerisinde (873 yılında) Samara’da mağaranın bir mahzeninde saklandığına inanırlar. Dolayısıyla Şiiler Mehdinin zuhuruna kadar şimdilik hilafeti Ayetullah ve Hüccetullah’ların üstlendiklerine kanidirler. Gerçekten de Şia dünyası kendilerini Ayetullah bildikleri mollalara adadıkları yetmezmiş gibi on ikinci İmam olarak nitelendirdikleri Kaim Müntezar Mehdi’nin ortaya çıkacağı günü beklemekteler. Şiiler kendilerini kurtaracak Mehdiyi bekleye dursunlar, bizim coğrafyamızda türemiş şimdiden kendini mehdi olarak ilan edenler bile var. Dahası bu işi daha da ileri götürüp Allah’tan kendilerine vahiy geldiğini söyleyenler de çıkabiliyor.
             Şurası muhakkak, ne yaparlarsa yapsınlar her halükarda sahtelik su yüzüne çıkabiliyor. Hakiki âlimler, hakiki şeyhler, gerçek müminler olduğu müddetçe sahte şeyhler, sahte âlimler, münafıklar cirit atamayacaklardır. Çünkü güneş balçıkla sıvanamaz, bu böyle biline.
                Vesselam.  

 http://www.bayburtpostasi.com.tr/rahmet-kapisi-mi-fitne-kapisi-mi-makale,7312.html

16 Haziran 2016 Perşembe

ÖLÜM KAR BEYAZ

             ÖLÜM KAR BEYAZ


      SELİM GÜRBÜZER

       İki kardeş düşünün ki biri Emir’ül Mü’min,  diğeri evliya büyüklerinden.  Tahmin etmişsinizdir,   bunlar Harun Reşid ve Behlül’den başkası değil elbet. Ana yüreği bu ya,  Behlül’ü çağırdığında şöyle der:
      -Bak Oğul!  Kardeşin Harun hükümdardır, ama biliyorsun bunun sorumluluğu çok büyüktür,  dolayısıyla kardeşine nasihatte bulunursan çok sevinirim.
    Behlül cevaben:
    - Anacığım,  sen bana kardeşime nasihat et derde etmez miyim,  hiç siz merak etmeyin,  tez elden gereği neyse seve seve yapacağım elbet.
       Gerçektende Behlül ilk iş olarak sarayın kapısına varıp kardeşinin huzuruna çıkmak olur. Ve kardeşine şöyle der:   
     -Haydi, kalk gidiyoruz,  seninle şöyle bir hava alıp turlamaya ne dersin?
      Harun Reşid cevaben;
       -Peki derim.
        Hemen birlikte epey dolaşıp hava aldıktan sonra en nihayetinde bir kabristan başına vardıklarında dönüp kardeşine şöyle seslenir:     
      -Bak, kardeşim! Şurada ki kabristanda yatan mevta var ya, falancı kişi olup şu kadar sene yaşamıştır, azcık onun ilerisinde kabirde yatan mevta var ya,  o da on yaşındadır,  hemen yanı başında yatan mevta da yirmi yaşındadır. Sanırım bu kadar hava almak ikimize de yetti diyebilirim.
      Derken mevtaların ruhlarına Fatiha okuyup kabristandan ayrılıverirler.    
      Tabii akşam olduğunda ana oğul bir araya geldiklerinde,  Harun Reşide şöyle der:
      -Bak Oğlum!  Bu gün Behlül kardeşin sana uğrayacaktı,  şayet uğrayıp geldiyse sana hiç nasihatte bulundu mu?
      Harun Reşid:
      -Anacığım uğradı uğramasına ama nasihatin dışında sadece kabristana uğrayıverdik.  
       Bu cevap karşısında anne şaşkın halde:
      - Allah Allah deyip soluğu Behlül’ün yanında alır. Daha yanına varır varmaz şöyle sitem eder:
      - Oğlum,  Hani kardeşine nasihat edeceğine dair söz vermiştin bana, görüyorum ki sadece gezip tozmaktan başka bir şey yapmamışsın.
       Behlül bu durum karşısında:
      - Bak Anacığım!  Sözüm sözdür zaten,  nitekim yerine getirdim de. Kardeşimi sarayından alır almaz kabristana götürdüm bile.  Şimdi sorarım size, ölümden daha iyi nasihat mi olur?  
        Şimdi gel de bu cevap karşısında anne böylesi bir evlada sahip olduğu için şükretmesin.  Elbette şükredecektir.
         Bir başka misalde Seyda-i Tâhî Hz.lerinden örnek verebiliriz pekâlâ.  Nitekim o da akşam olup ev ahalisiyle bir araya geldiğinde sohbetine hep geçmiş ölüleri yâd ederek başlarmış. Öyle ki aklına gelen ne kadar vefat etmiş eş dost varsa hemen hepsinin ismini anmaktan kendini alamazmış.  Her bir ismi andıktan sonra en nihayetinde ev ahalisine dönüp nasihatlerin en büyük veciz sözünü söyler: ‘Hiç kuşku yoktur ki bir gün gelip ecel bizimde kapımızı çalacaktır.”
        Bu gün olmuş halen Anadolu’nun pek çok yerlerinde eski geleneklerimizin yâd edildiğine şahit olabiliyoruz. Hani eskiden insanlar gündüz yorgun ve argın halde evlerine çekildiklerinde kâh tandır başlarında, kâh teraslarda, kâh soba başlarında halkalar oluşturup aralarından ebediyete intikal etmiş ölülerinin hatıralarını sohbet konusu yaparlardı ya,  aynen buna benzer örneklerin izine bugünde pekâlâ rastlayabiliyoruz. Şayet her kim “ illa da benim nasihate ihtiyacım var” diyorsa turistik mekânlara gitmek yerine bu tip tandır başı yaren meclislerin bulunduğu mekânlara gitmesi kâfidir dersek yeridir. Gittiğinde hiçte alışık olmadığı manzaralarla karşılaşacaktır. Mesela o adamın Anadolu’ya gittiğinde bir taziye gününe denk geldiğini düşünün,  ‘Ölmeden önce ölünüz’ hadis-i şerifin tüm çizgilerine şahit olacak demektir. Elbette ölenle ölünmez ama en azından ölüye hürmet neymiş onu bizatihi yaşantılarına aksettirebiliyorlar. Dahası ölüye hürmet o kadar üst doruktadır ki; daha bismillah cenaze musalla taşından kalkmadan malından bütün borçlar ödendiği gibi vasiyeti de yerine getirilip diğer geriye kalan miras varisleri arasında pay edilirde. Belki ne acelesi var diyebilirsiniz,  oysa tüm bunlar ölen insanın yükünü hafifletmek için yapılan aceleciliktir.          
        Peki, metropol şehirlerde durum nasıl?  Maalesef, kent hayatı geleneksel hayatın tam aksine aynı apartman sakinlerinin hem ölüsünden hem de dirisinden haberinin olmadığı bir zindan şehir hayat modelidir.  Tabii buna hayat modeli denirse.  Nasıl hayat modeliyse insanlar şehrin ana caddelerinde yaşayan ölüler gibi birbirinden habersiz nefes nefese, soluk soluğa koşuşturmaktalar. Sanki gerçek ölümle karşılaşmayacak gibisine burnundan solumaktalar.  Oysa kabre girdiğinde gerçek ölüm neymiş o zaman anlaşılacaktır. Neyse ki son ümmet olmamız hasebiyle diğer ümmetlere göre toprağın altında daha az kalınacaktır.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) sofilerine bu hususta şöyle sohbet etmiştir:
       “Geçmiş zamanın insanlarına göre bizler daha şanslıyız, bakın bunca yıldır toprağın altında beş bin, altı bin, yedi bin seneden beri kıyametin kopmasını bekleyenler var. Hâlbuki bizler uzun süre bu halde olmayacağız. Çünkü kıyamete yakın bir zamanda yaşıyoruz. Dolayısıyla bizler geçmiş ümmetler gibi toprağın altında çok kalmayacağız.”
         Şu da var ki,  şimdiden toprağın altını düşünmek yerine bizim için elzem olan toprağın üstündeyken ‘ölmeden önce ölünüz’ hadis-i şerifin ruhunu tüm hücrelerimizde hissedebilmek çok mühimdir. Ki, böylesi bir hissetme haline tasavvufta ölüm rabıtası denmektedir. Şayet bir mümin ölüm rabıtası eşliğinde Salih ameliyle bu dünyadan göç ettiyse biliniz ki bu ölüm onun için kar beyaz bir ölüm olacaktır.  Dahası böylesi bir ölüm ölünün yüzüne Yusuf yüzlülüğün yansıyacağı bir güzellik ölüm olacaktır. Hele Yusuf yüzlü ölüler kabirlerinden bir dirilmeye görsün mahşer meydanına kendine has hoş bir seda ses donanımıyla donatılmış ve Peygamber ahlakıyla boyanmış bir yüzle teşrif edeceklerdir. Yüzsüzler ise malum, mahşer meydanına geldiklerinde utancından kıpkırmızı kesilip hiç kimseye bakacak yüzü kalmayacaktır. O halde neydik edip bizlerde bu dünyadan Salih amel üzere yaşayıp Yusuf Yüzlü kar beyaz bir ölüm için çaba sarf etmek gerekir.
         Ne mutlu o Yusuf Yüzlü civanlara ki bu dünyadan kar beyaz bir ölümle göç etmişler.  Madem öyle, bize de bu civanları son yolculuğunda hakkıyla uğurlamak düşer. Sakın ola ki şehrin moda uğurlayış tarzına kapılıp alkışlayarak ya da çelenk koyarak uğurlamayı aklınızdan geçirmeyesiniz,  asla ve kat’a dinimizde böylesi bir uğurlayışa cevaz yoktur. Kaldı ki tabutunu omuzladığımız mevtanın ruhu bizden incinir de. İslam’da bir mevtanın nasıl defnedileceği hususunda yol yordam, usul erkân bellidir. Nasıl mı?  Bikere ölen bir mümin İslami usuller çerçevesince yıkanıp kefenlenip öyle musalla taşına konulmalı. Akabinde cenaze namazını sultanın kıldırması lazım gelir.  Şayet sultan yoksa naibi, naibi de yoksa kadısı, o da yoksa yakınlarının vs. kıldırması lazım gelir. Namazla birlikte helallik dilendikten sonra cenaze derhal sünnete uygun seri bir şekilde defnetmek gerekir. Cenazeyi bekletmek asla doğru bir tutum değildir. Defnetme aşamasına gelindiğinde ise cenazeyi kabre indirmede öncelik akrabanındır, şayet akraba yoksa imamın indirmesi daha uygundur. İndirirken de Rasulullah'ın Dini üzerine niyet edip öyle indirmelidir. Şayet ölen kadınsa,  bilindiği üzere kadın için mahremiyet sadece yaşarken değil, öldüğünde de mahremiyeti devam eder. Hele bir kadın dünyasını değişmeye görsün kocasıyla olan nikâh bağı tamamen kopar da. Düşünsenize bir kadın onca yıl eşiyle ayanı yastıkta kocamış olmasına rağmen öldüğünde kocası artık cenazesine dokunamayacaktır. İşte mahremiyetin kutsiyeti denen şey budur. Nitekim Fatıma annemiz mahremiyetin kutsiyetinden hareketle “Öldüğümde beni gece defnedin ki,  erkekler beni görmesin” diye vasiyet etmekten kendini alamaz da.  Gerçekten de Müberra Dinimizde kadının mahremiyetine nasıl sahip çıkıldığının ölçüsü Fatıma annemizin şahsında vasiyetlendirilmiş olduğu gayet net ortada gözüküyor.  O halde buradan Saliha bacı ve kızlarımıza Fatıma anamızın vasiyetini baş tacı yapıp hem bu dünyada iken hem de öteki dünyaya göç ederken iffet gelinliklerini giymek yaraşır. Ki, iffet gelinliği anasının ak sütü gibi ak ve pak olduğu içindir leke kaldırmaz da. Dolayısıyla her Saliha hatunun mahremiyetine gölge düşürmemesi üzerine bir vecibedir de
          İyi ki de en son ümmetteniz, bu sayede ölü teneşirinde gassal elinde yıkanışımızdan tutunda kefenlenip kabre konuluşumuza kadar sünnet-i seniyye ölçüsünce eksik ya da fazla bir şekilde toprağa uğurlanabiliyoruz. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır, baksanıza dinimizde insanin sadece dirisi değil ölüsü de Allah’ın mukaddes emaneti olarak değer kazanmakta. Hele ölen Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış bir kulsa değme keyfine,  artık ölüm onun için kar beyaz olur da. Şu da var ki ölen kişi Salih kullardan olmasa da günahıyla sevabıyla birlikte tıpkı Salih kulların defin işleminde gösterilen hassasiyet gibi o kişiyi de defnetmek müminlerin üzerine farz-ı kifayedir.  Zaten sevap ya da günah tartmak bizim işimiz değildir, ölçü belli farz-ı kifaye’nin gereğini yapmak bizim işimizdir. Kabre koyduğumuzda gerisi artık Allah’a kalmıştır. Yani bu demektir ki biz sadece kabre kadar ki olan süreçte sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz,  toprağın altında olan ve bitene bizim bir katkı veya müdahalemiz olamaz. Müdahalemiz olsa bile o da ya kabrin yapımına yönelik ya da kabir ziyaretinde bir takım belirli kurallara riayet etmekle mümkün olmakta. Bundan ötesi haddi aşmak olur ki bu düpedüz kabrin mahremiyetini çiğnemek demektir. Yani bu durum mekruh olarak karşılık bulur. Nitekim fıkıh kitaplarında mekruh olan bazı ihlallerden birkaçı şöyle sıralanmakta;
    -Kabirlerin üzerine bina dikmek,
    -Aynı kabre iki kişi defnetmek,  ancak zaruri halde caizdir.
          -Kabri üzerinden geçip çiğnemek,  
          -Mezarların içinde yatmak, mezara karşı namaz durmak gibi ihlallerin hepsi mekruh diye addedilir.
          Maalesef geldiğimiz noktada insanlar artık kendilerini kabre hazırlayacağına tam aksine kendisine kabir tapusu almak için hazırlığa koyulmakta. Bakın,  iki kardeş düşününüz ki biri ahreti önceliyor,  diğeri de dünyayı.  Elbette ki bu iki kardeş arasında fark olması kaçınılmazdır. Nitekim Abdurrahman-ı Tâhî (k.s)  ahreti öncelediğinden zamanın en büyük evliyalarından oldu, kardeşi Şehmuz ise dünyayı öncelediğinden madden zengini oldu ama ilginçtir öldüğünde neredeyse kendisine kefen parası bulamayacak bir düşüşle bu dünyadan göç etmiştir. İşte şu fani dünyaya tamah etmenin acı bedeli budur. Bilmem bir çocuk doğduğunda niye ağlıyor diye hiçbirimiz düşündük mü?  Düşünmek istemesek de, şu bir gerçek her doğan çocuk bu dünyaya gelmenin bir külfeti olduğunu sezmiş olsa gerek ki bu dünyaya ağlamaklı gelmekten kendini alamıyor.  Hadi ağlamak neyse de birde işin ucunda bu dünya da imtihan olmakta var. Şayet her doğan can imtihan dünyasını alnının hakkıyla geçip ahirete imanla göç ettiyse ne ala, imtihanı geçemeden göç ettiyse  ‘Ey vah yandım Allah’ diyeceği muhakkak. Yüce Allah öyle merhamet sahibidir ki Arafat’ta Hacılara beyaz ehramlarıyla vakfeye durarak mahşer gününün bir provasını yaptırıyor ki ecel kapıya dayandığında hazırlıksız yakalanıp da  ‘Eyvah yandım Allah’ demesinler. Gerçektende Arafat bu yönüyle nefsi dizginleyecek küçük bir mahşer provasıdır.  Ve Hacılar bu prova sayesinde vakfeye durarak ‘dünya fani ahret baki’  bilincine vakıf olurlar da.  
         Sadece mahşeri bilinçlenmeyi hatırlatan tek örnek Arafat mı? Dahası var elbet. Şöyle etrafımıza baktığımızda mahşeri hatırlatan o kadar çok şey var ki, mesela atmosferde bizi zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının altından yeller esip delinme sinyalleri vermesi, keza  ani iklim değişikliklerin yaşanması,  birde bunların üstüne kutuplarda ki buzulların erimeye yüz tutması gibi bir dizi hadiseler bize gösteriyor ki her bir vaka kıyamet alarmıdır. Tabii tüm bu sinyallere aldırış etmeksizin hayatını normal akışında seyrettirenlerde var. Nitekim gündüz çiçek açan bitkilerin gece karanlığında kapanma moduna geçmesi,  yine gündüz rızık peşinde koşan insan ve hayvanatın akşam olduğunda yuvalarına sığınıp uykuya dalmaları gibi pek çok örnekler hayatın normal akışında sıkça gördüğümüz gayet tabii bir durumdur. İster tabii bir durum,  ister gayri tabii durum olsun sonuçta önümüze serilen tüm örneklerin gelip geçici olduğu,  kalıcı olanın ise sadece  Ya Baki Entel Baki” zikrin sahibi Allah olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Burada önemli olan geçici nesneleri müsbet manada manalandırmak çok mühimdir.  Nitekim Hafaza melekleri nesnelerle olan münasebetimizi her salise kayda alıyor da. Yani önümüze konulan her ne kadar nesne varsa mutlaka o nesneyle olan ilişki biçimimiz deri üzerine harfsiz yazıyla kayda alınmakta. Böylece her kaydedilen mahşer gününde mizana konularak gün yüzüne çıkarılmış oluyor. Nasıl ki pek çok şeyi akıl melekesi vasıtasıyla hafızamızda kayıt altına alabiliyorsak aynen öyle de dünyada her işlediğimiz fiillerde Hafaza melekleri tarafından    rak’ta kayıt edilip korumaya alınmakta. . Hatta bir kısım ehl-i sünnet âlimleri Kur’an’ da “Yayılmış rak üzerine yazılan kitaba yemin ederim”  diye zikredilen ayette geçen ‘rak’ ibaresinden maksadın deri olduğunu beyan etmişlerdir.  Yüce Rabbimiz bir başka ayette ise “Biz sizin yaptığınız her şeyi yazardık” beyan buyurmaktadır. Yine bir kısım Ehlisünnet âlimleri Allah Resulünün Miraca yükseldiğinde işittiği kalem hışırtıları da bu manada değerlendirmişlerdir.  Ancak yinede biz kayıt işleminin ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisini ‘Allah bilir’ deyip ihtiyatı elden bırakmamak en doğrusu.  Hatta her fiili davranışımızın Hafaza melekler tarafından kayda alındığına iman getirmek kâfidir, gerisi teferruattır elbet. Zaten bu hususta inananla inanmayan arasında tek fark, ruz-i mahşerde Müslüman’ın kaydı mizandan geçirilip hesaba tabii tutulurken, kâfirin kaydı mizana konulmadan doğrudan kendisinin cehenneme atılacak olmasıdır. Kâfirin dünyada iken insanlığa iyiliği dokunsa bile Allah iman etmediği içindir bunun kendisine hiçbir getirisi olmayacaktır.  
         Madem mahşerde hesap vermek var, o halde ecel kapıyı çalmadan tez elden ölüme hazırlıklı olmamız icab eder. Baksanıza saatler dakik dakik, saniye saniye durmaksızın işleyip adım adım ölüm eşiğine yaklaştığımızı gösteriyor da. İlginçtir biryandan da gözümüz toprağa bakmakta. Çünkü hamurumuz toprakla mayalanmış, elbette ki bakmamız icab eder. Her ne kadar ne zaman toprağa gireceğimiz bizden gizli tutulsa da sonuçta topraktan geldik yine toprağa döneceğiz ya, bu yetmez mi? Aslımız toprak olduğu için bizi bağrına basar da. Kaldı ki toprak kimleri bağrına basmadı ki bizi de basmasın. Baksanıza sonbaharda dökülen yapraklar bunun en bariz göstergesi.  Dökülen her yaprak toprağın bağrında tekrar dirilmek üzere ilkbahar olduğunda çiçek açıp meyve verir de.  Derken bu hazan sonbahar ve ilkbahar döngüsü tabiatta tüm hızıyla devam edip bize ahretteki dirilişimizi hatırlatacak ders olurda.  Nasıl bizim için ders olmasın ki;  bitki soluyorsa, bu demektir ki insanda solacaktır.  Hele bu solan gül fidanıysa hiç olmazsa ardından güzel kokular bırakarak solmakta. Fakat insan öyle değil, şayet cenaze birkaç güne bekletilirse bir anda ardından dehşet koku yayabiliyor. Ancak şu da var ki Allah’ın Muhsin kullarının cenazesi bundan istisnadır, yani gül kokusu olarak toprağa gark olurlar.
         Ah neydik ne olduk. Düşünsenize bir zamanlar anne karnı durağımızdı, şimdi ki durağımız dünyadır artık. Üçüncü durağımız ise pek yakında Berzah âlemi olacağı muhakkak.  Kalıcı olan duraksa hiç kuşkusuz ahiret âlemidir.  Toprağın üstünde ve toprağın altında tüm insanlık kıyamet koptuğunda bu durakta buluşacaktır. O halde yol yakınken buluşma günümüz gelmeden şu ahir ömrümüzde bize emanet edilen canımıza can suyu verelim ki ölümümüz şeb-i arus olsun. Aksi halde emanete hıyanet etmiş oluruz. Bakın aramızdan nice insanlar aramızdan ayrılıp göç ettiler, ama gel gör ki halen taziye uykusundan uyanmış değiliz.   Oysa ölenin yerine bir an kendimizi koyup ruhen göç etmiş olsaydık taziye halinden çıkıp kendimize çeki düzen verebilirdik pekâlâ.  
        Sakın ola ki ölüm rabıtası da neyin nesi deyip hafife almayın, her ne kadar Azrail’in canımızın nasıl ne şeklide alacağını bilemesek de ölmeden önce ölünüz idmanını nefsimizde tatbik etmemiz gerekir ki ölümümüz kolay olsun.
          Evet, ölüm rabıtasını hafife almamak gerekir. Zira Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmakta:
.     Azrail'in can alması bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Ölürken müminin bütün damar ve azaları son derece sızlar, o anda Azrail kimseye hatır etmez.”
 Öyle anlaşılıyor ki ölüm öncesi ve sonrası insan için dört aşama söz konusudur.  Bunlar;
 -Anne karnında geçirilen aşama,  
 - İmtihan Dünyası aşaması,  
 -Berzah âleminde bekleme aşaması,
 - Ebedi yurdumuz  ahret aşaması..
        İşte tüm bu aşamalar bize gösteriyor ki insan daha bu dünyaya konuk olmadan ta ezelde levhi mahfuzda belirlenip kader planında yazgımıza işlenmiş aşamalardır. Yeter ki bu aşamalardan bilhassa imtihan salonu olarak addettiğimiz dünya aşamasını yaradılış gayemize uygun sıratı müstakim üzere aşmasını bilelim bak o zaman ötelere kelebek misali kanat çırpmamız an meselsi diyebiliriz.
           Evet, her şey ‘ölmeden önce ölünüz’ hükmünde gizli. Bakın bu hususlarda Rasulullah (s.a.v) “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın” beyan buyurduğu gibi “Dünya ahretin tarlası” ve “ Ölüm küçük kıyamettir”  manasına gelen “Sana o saati (kıyameti) soruyorlar sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun ilmi ancak Allah katındadır” (Naziat 42–44)  diye de beyan buyurmakta.  Zaten ölüm takvimimizden haberdar kılınsaydık imtihan dünyasının hiçbir kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Sadece bizden gizli tutulan ölüm değil elbet, mesela Kadir gecesi de Ramazan’ın son on gününde gizlidir. Niye gizlenmiş derseniz,  bikere her şeyden önce bin aydan daha hayırlı bir gece olması hasebiyle böylesi büyük bir hayra ulaşmaya gayret edilsin diye tüm inananlardan gizli tutulmuştur. Keza ölümde tıpkı Kadir gecesinde olduğu gibi o da tüm nefeslerin son sayısında gizli. Madem öyle son nefese dek ‘huş der dem- nefesini boş yere tüketmemek’  düsturunca hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi de ahrete çalışarak ömrümüzü kar beyaz ölüm olarak tamamlamamız gerekir.
     Kar Beyaz Ölümde nedir derseniz,  bir gün gelip şu hayat koşuşturmasında yaprak yaprak solacağımız, tel tel döküleceğimiz bir anımızda ecel kapıyı çaldığında ahirete giden yolculukta yeniden yaprak yaprak tel tel açılacağımız berzah âlemine göçüşün adıdır diye tarif edebiliriz. Dahası kelimenin tam anlamıyla şu geçici konakladığımız dünyadan diriliş muştumuz sonsuzluğa kanatlanmak demektir. Hele bu ölüm Mevlana’nın Mesnevisine konu olursa Şeb-i arus olur da. Günümüzde ise bu ölüm Şarkılara, Türkülere ve Şiirlere konu olduğunda bir bakıyorsun Kerim Tekin’in bam teli gönül dağarcığında:
         “Dursun Dünya,
           Dönmesin sensiz,
           Yaşatmasın,
     Allah’ım sensiz” şeklinde bir bambaşka kar beyaz bir anlam kazanırda.
           Hakeza Abdurrahim Karakoç’ta bir şiirinde beşinci mevsim güzellemesi yaparaktan:  
          “Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
            Yazık kulaklara sığmadı sesim
            Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
            Çağın çilesini sırtıma sardım” şeklinde ölümü en ince ayrıntısına kadar yüreğinde hissetmiştir. Zaten hissetmese de dile getirdiği beşinci mevsim cemresi ölüm gerçeğinin en büyük şahitleri. Değil midir ki cemreler önce havaya, sonra suya ve daha sonra da toprağa düşmekte, o halde topraktan halk olan insanında pekâlâ önce ana rahmine,  sonra dünya otağına, daha sonrada ahret tarlasına düşmesine şaşmamak gerekir.  Dikkat edin insanın yaşadığı her düşüş evresi aynı zamanda birer diriliş muştusudur. Tıpkı bu tabiatın kış uykusundan cemre muştusu ile uyanışa geçişinde olduğu gibi bir diriliştir.
          Velhasıl-ı kelam; Beşinci mevsim geldiğinde ‘Ondan geldik,  dönüş yine O’nadır’ gerçeği ile yüzleşeceğimiz muhakkak. Bundan öte ölümün bir kayboluş değil,  hakikatte kar beyaz bir diriliş olduğu ayan beyan gün yüzüne çıkacaktır.                         
            Vesselam.

15 Haziran 2016 Çarşamba

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA
       SELİM GÜRBÜZER
   
Münafıklık küfre girmekten daha şedid şirret bir fiildir. Küffarın icabında hiç olmazsa küfürbaz olduğunu bilir ve ona göre önlemini almak mümkün,  ama münafığın içi başka dışı başka olduğundan önlemini almak hiçte öyle kolay değildir elbet. Öyle ki münafığın renkten renge girenleri olduğu gibi kılıktan kılığa giren pek çok bukalemun tipleri de söz konusudur. Dolayısıyla böylesi tipleri birbirinden ayırıp çözmekte çok zordur. Ancak şu da var ki;  bizim işimiz başkalarının münafık olup olmadığını çözmeye çalışmak değildir, asıl biz ne durumdayız onun icabına bakmak bizim işimiz olmalı. İcabına bakmak gerekir ki, her hâlükârda kendimizi kontrol edip böylesi bir illete karşı temkin kabiliyetimizi geliştirmiş olabilelim.  Nitekim işin ciddiyet boyutu o kadar net ortada ki; değil münafıklık illetine tutulmak, münafıklığın alametleri bile evliyayı endişelendirmeye yetmiştir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s) bir sohbetinde mürşidi Şah-ı Hazne (k.s)  ile olan hatırasını şöyle dile getirir: 
     Şah-ı Hazne (k.s)  bir gün bana;
       -Şu ibriği alda benimle gel dedi.
     Tabii olarak ben de elimdeki ibrikle peşi sıra epey izini takip ettikten sonra dönüp bana:
    -Şimdi artık ibriği yere bırakabilirsin der.  
     Derken ibriği yere bıraktığımda taharet alacağını düşünerekten hemen arkamı dönüp beklemeye koyuluverdiğimde Şah-ı Hazne o sırada ansızın kolumdan sıkıca tutup bana şöyle der:
    -Bak molla Abdûlhakim! Sen şeriat âlimisin,  şimdi soracağım suali iyi dinle,  ama doğru cevap vermeni istiyorum der.
     Bunun üzerine bende:
    -Kurban, şayet soracağın sualin cevabı bildiğim türden bir şeyse vallahi doğru söyleyeceğimden emin olabilirsin dedim.
    Şah-ı Hazne (k.s), işte bu kararlılığım karşısında:
    -Madem öyle, şimdi sorarım size, şimdiye kadar benden herhangi şeriata aykırı muhalif herhangi bir durum ya da münafıklık alameti gördünüz mü diye sorar.
   Ben de cevaben şöyle dedim:
         -Efendim, o da ne söz, zatıâlinizden bu güne dek,  ne şeriata muhalif bir durum ne de münafıklık alameti gördüm.  Bundan asla hiçbir şüpheniz olmasın, söylediklerimden emin olabilirsiniz.
         İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın dilinden aktarılan bu hatırasından hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bir insan mürşitte olsa her hal ve şartta kendini test etmeye ve muhasebe etmeye mecburdur.  Ki, bizim haydi haydi kendimizi kontrol etmemiz icab eder.
     Evet,  ümmet olarak fert fert kendi muhasebemizi yapıp nefsimizi kontrol etmeli ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Şu dört sıfat kimde varsa o kimse her ne kadar namaz kılıp, oruç tutarak kendini mümin sansa da eğer;
   -Yalan konuşuyorsa,
   -Verdiği sözü tutmuyorsa,
   -Emanete hıyanet ediyorsa,
   -Anlaşamadığı kimselere karşı hile yoluna başvuruyorsa katıksız münafıktır”  denen ahmaklardan olmayalım.
    Gerçekten de bir insan avam da olsa, bir insan Kur’an’ı hıfz etmiş hafızda olsa, bir insan ilim sahibi de olsa hiç fark etmez kendi iç muhasebesini ve kontrolünü yapmak durumundadır. Sakın ola ki, mesela bunlardan bir hafız Kur’an’ı hıfz ettiğine güvenip de kendisini kontrolden men etmeye kalkışmasın, aksi halde Rasulüllah (s.a.v)’in bu hususta “Bu ümmetimin münafıklarının çoğunluğu Kur’an okuyuculardır” uyarısı ve sözü yerini bulup can evinden vurabilir.  O halde toplum içerisinde konumumuz ne olursa olsun desinlerden ve gösterişten uzak kendimizi hizaya çekip muhasebe etmek düşer bize.  
           Evet, münafıklık içi başka dışı başka kalbe sirayet eden maraz bir hastalıktır.  Hele ki bu maraz illet göz ardı edildiğinde bir sülük gibi ruh dünyamıza yapışır da. Yapıştığında malum, o insanın bir daha iflah olamayacağı gibi onu bu halde gören eş dost ahbap ondan kaçar hale gelirde. Derken kendi çirkefliğiyle kala kalır.
   Bilindiği üzere Tebük seferi dönüşü Efendimiz (s.a.v), Huzeyfe (r.anh)'a münafıkların ismini bildirdiği gibi bu isimleri ölünceye kadar saklı tutmasını da sıkı sıkıya tembih etmişti.  Huzeyfe (r.anh)  bu sırrı muhafaza etmeye çalışa dursun,  bu arada Hz. Ömer (r.anh) kendince çoktan çözüm bulmuştu bile. Nasıl mı?  Huzeyfe’yi takip edip her cenazenin ardından o kılıyorsa kılıyor, kılmıyorsa kılmayaraktan elbet.  
    Evet, münafıklık o kadar çok hassas bir meseledir ki,  bir insan içindeki ikiliği dile vurmadığı müddetçe hakkında hüküm veremiyorsun. Bu yüzden zahirde kıldığı namaza, tuttuğu oruca,  şehadet getirdiği kelime-i tevhide bakaraktan onu mümin olarak addederiz de. Belki münafıklık alametlerine bakaraktan bir şeyler hissedebiliriz, ama bu hissetmekle sınırlıdır,  bunun ötesi, yani kalbindekilere vakıf olmak bizi aşan bir husustur.
   Bakınız, Yüce Mevla’mız, münafıklar hakkında bakınız ne beyan buyuruyor:
      -Münafıklar sana geldiklerinde: şahitlik ederiz ki, sen Allah’ın peygamberisin. Bununla birlikte Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.
      -Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!
           -Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onları hiç anlamazlar.
         -Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara yaslanmış kötüler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.  Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın!  Nasıl bu hale geliyorlar (Münafikun,63/1–4).
 İşte Allah Teâlâ ayeti kerimelerinde beyan buyurduğu gibi, artık onların hiçbir şeyi anlamadıklarını, sadece vücut kalıplarının var olup,  ruhsuz oldukları anlaşılıyor. Ayrıca Rabbül Âlemin Habibine ‘Münafıklar namaza kalkarlarsa tembel tembel kalktıklarını da’ duyurmuştur.
    Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) ashabına münafıklığın alametlerini şöyle bildirmiştir;
          -Münafıklara sabah ve yatsı namazında daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi (Buhari, Mevakit 20, Ezan 34; müslim, Mesacid 252).
        -Kim gaza etmeden ve gönlünde gaza etme arzusu taşamadan vefat ederse bu tür münafıklık üzere ölür (Müslim, İmare 158).
         -Münafık, iki sürü arasında gidip gelen öğüren koyun gibidir; kâh koşar bu sürüye gelir, kâh koşar ötekine gider (Müslim, Münafikın 16).
         -(Ey münafıklar) Siz iş başına geçecek olsanız yeryüzünde fesat çıkarır, akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lanete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır (Muhammed,47/22–23).
           Yine bir seferinde ise Allah Resulünün ashabına münafıklığın alameti hakkında şöyle buyurduğu vakidir: “Bir kimse mescitte iken ezan okunur da bir haceti yokken çıkar, dönmeye de niyet etmezse o kimse münafıktır.”  Ancak hadis-i şerifte beyan olunan durumun bir de istisnai olan kısmı da var ki,  o da bir kimsenin niyeti hocasının mescidine gitmek içinse bulunduğu mescitten çıkabilir hükmüdür.  Keza fıkıh okuyan bir talebenin hocasının dersini veya onun mescidinin cemaatine devam etmesi de bu hükme tabii olup,   bil ittifak caizdir.
     Her neyse, münafıklık hususunda ayet ve hadisleri zikrettikten sonra isterseniz bu hususu bir de Allah Resulü döneminde yaşanmış bir hadiseyle anlaşılır kılmaya çalışalım:
     Vakti zamanında bir adam vardı ki, onun için ecel kapıya dayanmıştı artık.  Öyle ki Allah Resulü o adamı hasta yatağında ziyaret ettiğinde son uyarıların yapar da. Ne var ki o adam, Allah’ın Habib’inin bu uyarılarına rağmen hala inadım inadım Esad bin Zürare hakkında ileri geri konuşmayı ihmal etmeyip:
        -Esad bin Zürare Yahudilerle münakaşa edipte eline ne geçti gibi türden sözler sarf eder.  
         İşte görüyorsunuz, adam hasta yatağında bile içi başka dışı başka bir davranış sergileyebiliyor. Merak etmişsinizdir bu adam kimdir diye.  Kendisi malum şu meşhur münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl’den başkası değildir elbet. Derken hasta yatağında münafıklığını ele veren bu sözlerle sonunu hazırlamış olur.
       Tabii son nefesini oğlu Abdullah’ın yanında verir.  Abdullah bu durumda derhal soluğu Allah Resulünün yanında alıp şu talepte bulunur;
         -Ya Rasulallah! Babam öldü,   kendi ridamı babam için kefen yapmak istiyorum.
           Malumunuz şeriat zahire hükmeder, Hem üstelik İbn-i Selûl hayatta iken bir kez olsun ‘Müslüman değilim’ ifadesini kullanmamıştır. Dolayısıyla Allah Resulü bu talep karşısında elbette ki Müslüman’a yapılması gereken muamele ne ise ona da o yapar. Hatta Allah Resulü cenaze namazına da iştirak eder.  Ancak Hz. Ömer (r.a)  bu ya, hemen celallenip:
      -Ya Rasulallah! Şimdi İbni Selûl’un namazını kılacak mısınız?
      Resul-i Ekrem  (s.a.v) bu sual karşısında şöyle der:
     -Ya Ömer! Bilesin ki Allah bu konuda beni serbest bıraktı.
     Hz. Ömer (r.a):
         -Ya Rasulallah!  Ama bu nasıl olur? Ki; o adam hem Uhud’da hem de Benî Mustâlık Gazası yolculuğunda Yahudilere destek vermiş biridir.
     Efendimiz (s.a.v):
        -Ya Ömer! Beni artık rahat bırak demenin akabinde namazını kıldırıverir.
         Evet, Allah Resulü İbni Selulün namazını kıldırmasına kıldırdı ama bu arada Hz. Ömer (r.a)’ı da içten içe endişe sarar. Çünkü Rasulullah (s. a.v)’e itiraz eder gibi bir duruma düşmüştü.  Neyse ki İbni Selûl’un gömülme işleminin ardından gelen ayet Hz. Ömer (r.anh)’ı derin nefes almasına yeter artar da.  İşte Hz. Ömer (r.anh)’a oh be dedirtecek nüzul olan ayette Yüce Allah Teâlâ şöyle buyurur:
        -Onlardan hiç kimsenin namazını hiçbir zaman kılma, Kabrinin başında da mağfiret niyaz etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr etmiş fasık olarak ölmüşlerdir. Onların malları da evlatları da seni hayranlığa düşürmesin.. (Tevbe 84–85)    
       İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere,  Mekke’nin Ebu Cehil’i ne ise Medine’nin İbni Selûl’u da o'dur.  Biri küfrün elebaşçısı,  diğeri de fitne ve münafıklığın elebaşçısıdır. Her ne kadar Abdullah babası hakkında nüzul olan bu ayetle sarsılır gibi olsa da, Allah’ın hükmü karşısında ferman başım üzerine deyip bu şuurla hareket edecektir. Çünkü Tevhid inancı böyle olmayı gerektirir.
        Evet, münafıklık dünde vardı bugünde. Ki; Allah Resulünün bulunduğu meclisine sızabildiğine göre, bu demektir ki münafıklar her dönemde kıyamete dek Müslümanların arasına sızacak demektir. Nitekim Seyda Hz.lerinin vefatına iki sene kala bir bayram ziyareti kalabalığından istifade ederekten zehirli enjekte suikastına maruz kalması bunun en tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hadiseyle alakalı Seyda Hz.lerinin dayısı aynı zamanda babası Gevs-ı Bilvanisi (k.s)’ın halifelerinden Molla Abdulbaki Hz.leri ile Feyz dergisinde yapılan röportajda hadiseyi tüm çıplaklığıyla şöyle anlatır da:
       “Seyda Hz.leri âdeti bayram namazından sonra Gavs Hz.lerinin markadına gider, ziyaret eder, sonra eve giderdi. Bu bayram namazından sonra evine gitmedi. Markattan camiye geldi, kalabalık çoktu. Herkes ziyaret ediyordu. Münafık elinin avucuna bir iğne yerleştirmiş, elini de sarmış, yara varmış gibi. Kimse bilmesin diye yapmış. Seyda Hz. gelmiş, herkes ziyaret ederken, elini sürmüş, yukarıdan aşağı sürünce Mübareğin eline takılmamış, sonra Mübareğin eline direkt vurmuştu. Aşağıdan yukarıya doğru vurdu. Seyda Hz. iğne olduğunun farkına varmış, Seyda Hz. leri (k.s) "Bana iğne vuran şu adamdır." demiş, orada çok polis varmış. Hemen yakalayıp, tutuklamışlar, kalabalık, adamın üzerine çöküp öldürmek istemiş. Seyyid Fevzeddin o adamı kimse öldürmesin diye hemen alıp kaçırmış. Yoksa o adamı öldüreceklermiş.  Eğer öldürselerdi bunun arkasında ne olduğunu kimse bilmeyecekti. Seyyid Fevzeddin onu Kâhta’ya götürmüş. O adama da polisler baskı yapınca o da; ''Biz Menzil'de bir evdeydik, oturduk, plan program yaptık, kararlaştırdık. İlk önce bomba yerleştirmek istedik. O ev sahibi de dedi ki, bu bomba büyüktür, bomba patlarsa bizim evimizi de yıkar. Ama iğne yaparsak sadece kendi ölür diye düşündük'' demiş. Ondan sonra onların tek tek arkadaşları toplandı. Bunu Bekir Mahmut'un oğlu yapmış. ''Hatta bizim yaptığımız getirdiğimiz bomba köprünün altında duruyor'' demiş. Tabii polisler hemen bombayı oradan çıkartıp, etkisiz hale getirmişler.”
      Ne diyelim, münafıklık böyle bir illet, bayram seyran dinlemez, her daim fitne tohumu ekmek için vardır. Yetmedi müminlerin üzerine bomba bile yağdıracak derecede acımasız olabiliyorlar da. Acımasız gaddar vahşi kesildiler de ne oldu, bu acımasız güruh içinde tıpkı Kur’an’da hakkında hüküm verilen İbni Selûl’un akıbeti vuku bulacaktır.  Bir başka ifadeyle ümmetin saf duygularından istifadeyle devletin kılcal damarlarına sızarak önemli mevkilere geldiler de ne oldu, bu necip milletin sinesine tosladıklarında tüm planları bir anda altüst oluverdi.  Düşünsenize bir zamanlar siret değil de suret (kalıp) piyasasında alıcı bulduklarında bir yandan Abant toplantıları, bir yandan Türkçe olimpiyatları gibi sinsi göz boyamalarla keyiflerinden ve havalarından geçilmezdi, sandılar ki bu devran hep böyle devam edecek. Ta ki, kırk yılı aşkın bir sürecin akabinde 15 Temmuz 2016 akşamı darbe girişimine kalkıştıklarında yüzlerindeki maske bir anda düşüp yıllarca sürdürdükleri bu hava atma rolleri ve hevesleri kursaklarında kalmasına yetip hızla tükenişe geçerler de. Üstelik bu süreçte münafıklık rolünü oynarken de vaaz kürsülerinden gözyaşı dökerekten, ağlayaraktan insanların saf duygularını efsunlayaraktan bunu sürdürebilmiş biridir o..  Derken  bu timsah gözyaşlı şeytanın gülen yüzlü vaazcının yalanları, dolanları ve birtakım kıvrak zekâ ve ayak oyunları derin milletin sinesine tosladığında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncü sıçrayışında yakayı ele verir misali bir daha sıçramaz hale gelmiş olur.
   Velhasıl-ı kelam;  münafıklık başa bela bir illettir. Dahası Deccalımsı bir zehirdir. O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkarıp bize içi başka dışı başka biri olmak değil,  özü sözü bir olmak düşer.
     Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4100/ici-baska-disi-baska