25 Ocak 2017 Çarşamba

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE İSRAİL



    BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE İSRAİL 

SELİM  GÜRBÜZER

        İslami Cihad, Hamas, Hizbullah ve DAEŞ aslında işin giydirilmiş kılıfı. Asıl maksat tüm Ortadoğu’yu kontrolleri altında tutabilecek şeytani planın gerçekleşmesidir. Hiç kuşkusuz bu plan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında yürütülmektedir. Hatırlayın bu noktada ilk başlangıçta Türkiye’ye biçilen rol sıçrama tahtası olmak ya da köprü görevi ifa etmekti. Tabii onlar bize rol biçe dursunlar ileri ki yıllarda güçlenip bilfiil işin içine girip sahaya indiğimizde kazın ayağı hiçte öyle olmadığı görülecektir.
           Evet, Büyük Ortadoğu Projesi kapalı kapılar ardından hazırlanan sinsi bir projeydi. Bu proje kapsamına İtalya, Yemen’de dâhil edilir. Eeeh ne yapalım,  bikere ok yaydan çıkmıştı, dolayısıyla bize düşen projenin dışında kalmak değil bizatihi işin içinde bulunarak lehimize çevirecek hamlelere girişmek en doğrusuydu.  Öylede oldu zaten. İster adına eş başkanlık rolü denilsin ister bir başka şey denilsin fark etmez,  sonuçta projenin içerisinde bulunmakla olan biteni daha net bir şekilde görme imkânı elde ettik. Her ne kadar proje içimize sinmese de sonrasında Ortadoğu’da inisiyatif üstlenmemize fırsat oluşturduğu muhakkak. Nasıl mı? İşte Fırat Kalkanı Harekâtı bunun tipik göstergesi.
           Malum, bu süreçte Ortadoğu’da kan aktıkça ister istemez zihnimizde ilk kardeş cinayetini hatırladık hep.  Evet, Âdem (a.s) cennetten indi inmesine ama şeytan dünyada da boş durmayacaktı, tüm savaşların, tüm ihtilallerin, tüm kargaşalıkların ilk fitilini Kabil üzerinden kardeş cinayetini işleterek ateşleyecektir.  Hiç kuşkusuz benlik davasından kaynaklanan cinayetti bu.  Şeytanın Kabil üzerinden Habil’in kanını dökme rolünü günümüzde artık baş şeytan İsrail üstlenmiş durumda. Üstelik bu rolünü kıyamete dek sürdürme sevdasında. Çünkü kan dökmek Siyonizm’in genlerine işlemiş, isteseler de bu sevdadan vazgeçemezler. Bakın, ta ilk baştan Yahudilerin Kudüs yakınlarında kutsal addettikleri Sion’da kuracakları dünya krallığı günün hazırlık hayaliyle yanıp tutuşup bir an olsun ellerini tetikten çekmiş değiller. Tüm bu hazırlıkları yaparken de bağlı oldukları eski Yahudi gelenek ve düşünce sisteminden (Kabala öğretisi) aldıkları ilhamla hareket etmekteler.  Dolayısıyla kabalizmi hafife almamak gerekir.  Nasıl hafife alabiliriz ki,  bikere Hahamlar kabalizm’i büyük bir ustalıkla Tevrat’a yerleştirmekle işe koyulup insanlığı kana boğacak Siyonizm’in temellerini atmışlar bile. Hatta tarihler 1897 yılını gösterdiğinde Viyana’da I. Siyonist kongresiyle hem Siyonizm’in önü açılmış hem de Yahudilerinin kutsal topraklara yerleştirilmesi düşüncesi karara bağlanmıştır. Böylece “Tüm dünyanın Tanrı Yehova’nın oğulları Yahudiler için yaratıldı” Siyonist fikriyatla kutsal toprakları ele geçirme planına start verilmiş olur. İşte düğmeye bastıkları ilk günden bugüne tüm dünyanın gözü önünde Ortadoğu’da çoluk çocuk demeden kan akıtmakla meşguller. Sadece çoluk çocuk mu, gerektiğinde devlet büyükleri de bundan payını alır. Nitekim Refik Hariri,  2005’te Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta bombalı suikasta kurban giden eski Başbakanlardan.  İşte bu menfur suikast bile tek başına İsrail’in çirkin yüzünü göstermeye ziyadesiyle yeter karinedir.  Malum bu suikast dünya gündeminde bomba etkisi oluşturmaya yetmişti. Bilmem daha ne istiyorlar, öyle ya suikast öncesinde Lübnan’da Şam karşıtı gösterilerinin hız kazanması üzerine Suriye yirmi dokuz yıldır kamp kurduğu topraklarda derhal askerlerini çekip varlığını bir süreliğine askıya almıştı,  yetmedi bu arada olayla bağlantılı olduğu düşünülen ve Suriye yanlısı diye takdim edilen dört üst rütbeli Lübnanlı Generalde tutuklanmıştı. Yani ortada müdahaleye gerekçe oluşturacak herhangi bir etken unsur da kalmamıştı, o halde durduk yere bu suikast neyin nesiydi?  Belli ki bu iş burada noktalanmayacaktı. Adım adım Büyük Ortadoğu Projesinin gerçekleşmesine yönelik işlenen bir suikastı bu. Zaten Refik Hariri suikastının hemen arkasında Suriye parmağının aranması bunu teyit ediyor.  Peki ya şu Hamas ve Hizbullah tarafından esir alınan iki İsrail askerini gerekçe göstererekten Filistin ve Lübnan hattı üzerinde ateş çemberi oluşturmalarına ne demeli. İşte tüm menfur cinayetler bize şunu gösteriyordu ki; bu iş Lübnan’la sınırlı kalmayacak,  yakın gelecekte daha da büyük ölçekte tüm Ortadoğu’yu da içine alacak kapsamda yürütülecek planın devreye gireceğinin ayak sesleriydi. Dedik ya, Hamas, Hizbullah vs. hepsi bahane, Hariri dosyası gibi pek çok karanlık dosyaların arka planında; adım adım Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) gerçekleştirilmene giden yola mayın döşemek vardır.  Mayın döşediler de ne oldu, onca koparılan yaygaraların ardından Hariri suikastında Suriye’nin hiçbir dahli olmadığı anlaşıldı. Anlaşıldı anlaşılmasına ama bu arada Suriye’ye bir özür borçlu olduklarını unutmuş gözüktüler. Unutmadıkları tek şey İsrail’in arkasına ABD desteğini almasına rağmen Lübnan’ın öyle kolay yutulur lokma olmadığını anladığında çareyi Birleşmiş Milletlerin savaşı durdurma ve sivilleri korumaya yönelik girişimlerine sarılmakta bulmasıdır. İşte İsrail bu ateşkes girişimlerinden vazife çıkarıp bir süreliğine geri çekilmiş gözükse de onca yaptıkları zulümlerin insanlık vicdanında aklanmasına yetmeyecektir. Hadi aklanıp aklanmayacağını bıraktık Lübnan direnişiyle şu anlaşıldı ki İsrail sanıldığı kadar güçlü bir devlet değilmiş,  meğer şişirilmiş içi boş çıban bir devlet olduğu ortaya çıkar. Bakmayın siz öyle İsrail’in Lübnan’a bomba yağdırarak ali kıran baş kesilmesine, sonuçta Lübnan’da bunca bombardıman karşısında pes etmeyip direnmesini bilmiştir. Zaten direndikçe de derin güçlerin barbarlığı daha da bir ayyuka çıkıp zulmünde bir sınırı olacağı bu güçlere hatırlatılmış oldu.
            Şu da var ki,  uluslararası derin güçler Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz koridoru arasındaki alanı tamamen kontrolleri altına almadan Ortadoğu’ya nefes aldırılmayacaklardır.  Nasıl ki Refik Hariri suikastının ardından Lübnan’dan Suriye askerlerini çıkarmayı başardılar, yine aynı düşünceler çerçevesinde bir zamanlar Hamas ve Hizbullah tarafından İsrail askerlerini kaçırılması gerekçe gösterilip İran’ı da bir şekilde halledeceklerini umuyorlardı. Sanki kendilerinde hiç nükleer santral yokmuş gibi İran’ın elinde bulundurduğu Nükleer santraller etrafında bir kaşık suda yaygara koparabilmişlerdir. Neyse ki dünya kamuoyu bunca koparılan yaygaraları pek inandırıcı bulmadı.
           Peki ya Filistin?  Kelimenin tam anlamıyla Filistin direnişi dillere destan harekâttır. Öyle ki uzun yorucu sürdürdükleri direnişlerinin ardından kendilerini nadasa çektikleri günlerde oldu.  Ne var ki kendilerini nadasa çektikleri günlerde bile İsrail boş durmayıp acımasızca masum halkı kurşun yağmuruna tutmaktan geri durmamıştır Üstelik bunu yaparken de ellerinde sapan taşlarından başka savunacak silahı olmayan masum çocuklara ve sivillere yönelik bu cürümü işlediler.
          Ah Gazze! Ah Batı Şeria! Ah Nablus! Ah Eriha! Hele bir dile gelse de bunca işlenen vahşi saldırıların öyküsünü bir kez de bu şehirlerin dilinden dinlesek. Tüm dünyanın gıkı çıkmadığı kalemin bile yazmaktan sızlandığı vahşet manzaraları yaşıyoruz her an ve her salise. Bakalım bu vahşet manzaraları nereye kadar devam edecek. Hani ne oldu Hamas’ı, Hizbullah’ı yıpratacaklarını düşünüyorlardı,  düşman ilan ettikleri örgütler daha da kavileştiler, işini bitirdikleri zannettikleri örgütlerin yerlerine bir başka isimler aldı da. Zaten İsrail’inde canına minnet ‘Tüm başınıza ne geliyorsa bu örgütler yüzünden geliyor’ eften püften bahanelerle gerekçe oluşturaraktan sivil halkı zapturapt altına alıp nefes alamaz duruma getireceklerdir. Şimdi gel de sivil halktan soğukkanlı olmalarını bekle,  ne mümkün.  Öyle bunalmışlardı ki en ufak umut ışığı onlar için icabında hayat enerjisi olabiliyor. Nitekim Tayyip Erdoğan’ın 2009 yılının başlangıcında Davos’ta o   ‘one minute’ çıkışı tüm mazlum halklar için umut aşısı olmasına yetmişti.
          Gerçekten de bunca vahşilik, bunca barbarlık karşısında sessiz kalmak bize yakışmazdı, bu çıkış yerinde bir çıkıştı. Bir kere girdikleri yol, yol değil ki, baksanıza çökertecekleri sandıkları Hizbullah’ın füzeleri Tel Aviv’e kadar uzanabiliyorsa bunu bir değil bin düşünmeliler. Onların bir hesabı varsa Allah’ın da hesabı var elbet. Bakalım yanlış hesap Beyrut’tan mı, Basra’dan mı, Bağdat’tan mı, Musul’dan mı, Filistin’den mi döner bilinmez amma, sanki bundan sonra ne yapacaklarını şimdiden görüyor gibiyiz.  Muhtemeldir ki;
         — Her ne kadar ilk önceleri İran’a yönelik nükleer krizini kaşıyarak İran’ı içten vurmayı düşünmüş olsalar da, sonradan baktılar ki;  Rusya,  Suriye meselesiyle ilgilenir olmaya başladı ABD bu kez U dönüşü yaparaktan ebedi düşman bellediği İran’la iyi ilişkiler içine girmeyi deneyecektir.
         —Gazze’yi sil baştan saldırmaya devam edilecek, ama bu arada Güney Lübnan’ı da ihmal etmeyeceklerdir.
        — Suriye’yi bir şekilde punda getirip savaşın içine dâhil etmiş olsalar da Hizbullah ve Hamas’dan sonra boşalan alanı bu kez sinsice besledikleri DAEŞ masalıyla dünyayı oyalamaya devam edeceklerdir. Neyse ki Fırat Kalkanı harekâtı derin güçlerin foyalarını ortaya çıkardı da artık Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle gerçekleştirilen Kazakistan’ın başkenti Astana’da Suriye’de kalıcı barışın sağlanmasına yönelik görüşmeler heveslerini kursaklarında bırakacak bir sonuç ortaya koydu.
           Hafızalarımızı şöyle bir yokladığımızda Lübnan’ın iç kargaşalıklarla didişip tam rahata kavuşacağı sıralarda İsrail saldırılarına maruz kaldığında tüm dünya sadece seyretmekle yetinmişti. Böylece binlerce masum insan doğup büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kalmıştı. Nasıl ki Naziler Yahudileri fırına atarak kıyım yaptıysa İsrail’de Ortadoğu’yu kana bulayarak kıymakta.  Ha Nazizim, ha Siyonizm, aslında birbirlerinden hiçte bir farkı yoktur. Çünkü her iki akımında cibilliyetleri bunu müsait, şaşmamak gerekir.
          Şu bir gerçek Osmanlı’dan boşaltılan coğrafya huzura hasret. Baksanıza bölge halkı Osmanlının yeniden dirileceği ümidiyle yolunu gözler halde. Sanki Fırat Kalkanı Harekâtı bu ümidi veriyor gibi.  Öyle ki bu diriliş harekâtı düşmana korku, mazluma umut ışığı olmakta bile. Dedik ya onların bir hesabı varsa Allah’ında değişmez bir hesabı var. Her ne kadar başlangıçta Büyük Ortadoğu Projesiyle Türkiye’ye köprü rolü biçilse de, gelinen noktada Türkiye’nin köprü olmanın ötesinde bölgede inisiyatif alıp mührünü vurması tüm planlarını bozan durum ortaya çıkardı ya, bu yetmez mi?  İşte asıl hesap budur.
         İsrail Arz-ı Mevud uğruna elinde tuttuğu Siyonizm silahıyla Moğol kasırgasını hiç aratmayacak şekilde gittiği yerleri yakıp yıkarak halletmek istemekte.  Onlar yakıp yıkarak halledecekleri sana dursunlar bilmedikleri bir şey var ki,  mazlumların son tutunacak dalı olan ‘Zulüm payidar kalmaz’ gerçeğinin tezahür edeceği günlerin belki yarın, belki yarından da yakın doğacak olmasıdır.  Buna inancımız tam da.  
         Evet, o umut ışığı dalının doğması inşallah çok yakındır,  bu konuda ümit varız. Fırat Kalkanı Harekâtı bu ümidimize soluk olmuş fermandır zaten.  Bakmayın siz öyle onların güle oynaya üzerimize basıp geçmelerine, nice barbarca hareket eden kavimlerin eninde sonunda tarihin çöplüğüne atıldığının bizatihi tarihin kendisi şahit.  Hele ki gök kubbede mazlumları ahı figanı yankı buldukça;  ABD, İngiliz, İsrail politikalarının ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste’ cinsten duvara toslamayla iflas edeceği muhakkak. Kaldı ki Allah’ın vaadi var ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye. O halde daha ne duruyoruz: Yahudiler Kudüs yakınlarında kutsal addettikleri Sion’da kuracakları dünya krallığı günün hazırlık hayaliyle yanıp tutuşa dursunlar, asıl bizim için Allah’ın vaad ettiği günlere hazırlanmak günü çok kıymet ifade edecektir.
         Vesselam.

10 Ocak 2017 Salı

ORTADOĞU VE TÜRKİYE



                      ORTADOĞU  VE  TÜRKİYE

                       SELİM  GÜRBÜZER

         Ortadoğu deyince genellikle Osmanlı'nın üç vilayeti Bağdat, Musul ve Basra akla gelir. Üstelik bu üç isim anılınca, ister istemez gönüllerimizi hicran kaplar.  Nasıl hicran kaplamısın ki, şimdi o ihtişamlı üç vilayetimizin semaları üzerlerinde leş kargalarının hiç eksik olmadığı coğrafyaya dönüşmüş durumda. Buralarda ilim hak getire,  artık konuşulan ilim değil,   konuşulan bombalar,  sıkılan silahlar ve okyanus ötesinden fırlatılan füzelerdir.
         1922 yılında İngiliz entrikalarıyla Osmanlı alaşağı edildiği günden bugüne buraların yüzü hiç gülmedi dersek yeridir.  Ortadoğu halkları bizden koparıldı da ne oldu, birbirinden kopuk bir sürü suni devletçikler türedi. Derken Ortadoğu problemler yumağının diz boyu yaşandığı, birtürlü anaların gözyaşının dinmediği kaynayan kazan olarak karşımızda durmakta. Beyaz adam buralara ayak basmış basalı bırakın barış getirmeyi, kendisine bile yar olmayacak şekilde bataklığa saplanmış durumda. Buralarda en sinsice, en şeytani kurgularla oyun oynarlarsa olacağı buydu, üstelik kıyamete kadar lanetlenmekten kurtulamayacaklarda. Bakın tarihi süreç içerisinde adaletimizle hükmettiğimiz içindir Ortadoğu halkları Osmanlıyı halen hasretle yâd etmekteler hep.      
            Evet, Osmanlı’dan boşalan Ortadoğu öksüzdür.  Yavuz Sultan Selim’in ‘Hadimü’l-Haremeyniş Şerifeyn’ anlayışıyla idare ettiği bu topraklar artık yol kesen haramilerden geçilmez haldedir. Düşünsenize bir zamanlar Ortadoğu Nizam-ı âleme giden yolda bizim için bir sıçrayış basamağı iken,  ta ki elimizden çıkıp Sam amcanın kontrolüne geçtiğinde ise adeta tepetaklak düşüşümüzün simgesi karabasanımızdır. Belli ki beyaz adam Ortadoğu halklarına huzur getirmek için buralara gelmemiş,  tüm dert davanın petrol olduğu gayet apaçık ortada. Aman petrol canım petrol şarkıları çaldıkça ABD’nin değme keyfine,  dünya jandarmalığının bilinciyle oyununu oynayacağı muhakkak. Şüphesiz diğer süper güçlerde aynı oyunun peşinden koşturmaktalar. Petrol hemen her ülkenin iştahını kabartan can suyudur. Dolayısıyla pılını pırtısını toplayan buraya üşüşüyor. Petrol ve enerji kaynakları var oldukça hiçte geri çekilmeye niyetleri yok gibiler.  Bırakın geri çekilmeyi,  birbirleriyle bile kıyasıya rekabet içerisinde bulunarak buralarda varlıklarını sürdürme içerisindeler. Eeeh ne yapsınlar,  adamlar şunu çok iyi biliyorlar ki finans hâkimiyetine giden yol Ortadoğu’dan geçmekte.
          Bilindiği üzere I. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’yla yakından ilgilenen iki ülkeden biri İngiltere, diğeri Fransa’dır. O yıllarda sanayinin can suyu petrolün paha biçilmez kıymeti fark edilince, ister istemez gözler Ortadoğu’ya çevrilmişti. Nasıl mı? İşte önce Osmanlıyı tarih sahnesinden el çektirmekle işe koyuldular, daha sonrasında ise ekonomik pastayı kendi aralarında paylaşarak yola devam dediler.
         Peki, şimdi durum vaziyet nasıl? Artık gelinen noktada İngiltere’nin petrol uğruna kırk takla atarak oynadığı oyunları şimdilerde Amerika oynamakta. Hatta ABD üstlendiği bu kırk takla oyunu sürdürebilmek için kuyruğuna takıldığı İsrail’in güvenliğini sağlayacak önlemler almayı ihmal etmez de. Öyle ya, İsrail bu denklem içerisinde bir çıban rolü üstlenmeli ki Ortadoğu politikaları akamete uğramasın. Nasıl ki İsrail’in Ortadoğu’da çıbanbaşı rol alması geçmişte İngiltere'nin çıkarları açısından işini kolay kılmışsa aynı durum bilhassa Amerika neoconlar için de söz konusudur. Baksanıza Ortadoğu’da ki çıkarlarına herhangi bir halel gelmesin diye İsrail’in terör devlet görünümüne göz yumabiliyor. Nasıl olsa kendilerinin canı yanmıyor, nasıl olsa dökülen kan; Filistin kanı, Irak kanı, Suriye kanı, Arap kanı,  Kürt kanı ve Türk kanı umurunda mı,  sonuçta olan bölge halklarına oluyor. Bu nasıl müttefiklikse tekerleğine çomak sokmazsak ilişkilerimiz uslu çocuk muamelesiyle geçmekte,  yok eğer inisiyatif üstlenip oralarda mazlumlara umut olmaya kalkıştığımızda perde arkasında bizi hizaya getireceğinin hesabıyla içte canlı bomba eylemleriyle, sınırlarımız dışında tüm terör örgütlerine bol miktarda silah mühimmat yardımı yaparak kırılgan fay hat üzere ilişkilerimizi sürdürmekte.  Hele ki Türkiye 2002 sonrasında “Yemende bizim ne işimiz var, şurada burada bizim ne işimiz var”  zihniyetinin tam aksine Ortadoğu denkleminde bende varım demeye başladığında meğer adamların uykularını kaçırmışız. Dur bakalım bu daha ne ki, Türkiye bölgede artık oyunbozan, oyun kurucu da. Ancak uluslararası derin güçler bu rol kapışımızdan fena halde rahatsızlar. Çünkü adamlar alışmışlar her şeyi kendi kontrolleri altında tutmaya. Ancak unuttukları bir şey var;  eski Türkiye gerilerde kaldı artık, şimdi tüm dünyanın çekindiği İsrail’e ‘one minute’ resti çeken Yeni Türkiye var.  Malum Eski Türkiye’de bir takım mihraklar habire, yok İsrail şöyledir, yok böyledir, bir dokunulursa sonuçları ağır olurmuş gibi falan keşmekeş hikâyelerle habire gözümüzü korkutuyorlardı. Hani dokundukta ne oldu,  yer yerinden mi oynadı, tam aksine 'one minute'  çıkışıyla hem kendimize geldik, hem de ‘dünya beşten büyüktür’ diyerek tüm mazlum milletlerin umudu olduk bile.  Ah Bilge kağan! Yeni Türkiye’nin bu dirilişini bir görseydi, hiç kuşkusuz “Ey Türk titre ve kendine dön”  deme gereği duymayacaktı.  Üstelik 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen akabinde yedi düvele karşı neredeyse tek başına gerçekleştirdiğimiz bir diriliş destanıdır. Böylece ihanetin geleceği olmadığını yediden yetmişe bir kez daha ispatlanmış olduk.
         Yok, öyle yağma,  bu kez fena halde faka bastılar.  Sandılar ki 27 Mayıs darbesiyle Menderesi astıklarında işi sessiz geçiştiren bu millet, 15 Temmuzla da uysal koyun olup sessiz geçiştirecek. Ama kazın ayağı hiçte öyle olmadı,  düğmeye bastıklarında birde ne görsünler karşılarında ölüme şerbet deyip tanklara meydan okuyan millet var. Doğrusu o güne dek milletin tankların altına ölümüne yatacağına hiç kimse tahmin edemezdi,  bu kez öyle bir kuvay-ı milliye ruhu patlama yaptı ki, FETO’nun kırk yıllık planı dört saatte yerle bir edildi.  Keza İsrail bu diriliş destanı karışsında  ‘one minute’ korkusunu bir kez daha tatmış oldu,  İngiltere’nin tüm planları altüst oldu,  Almanya, Fransa ve Ermenistan’ı Çılgın Türkler korkusu sardı. Nasıl korku sarmasın ki, şehit olmak için birbiriyle yarışan bir milletin destanı karşısında duvara tosladılar. İyi ki Osmanlının torunları tüm dünyanın gözü önünde top, tüfek, tank, uçaksavarlarla desteklenen bilumum şer güçlerin koruması altında ki FETÖ, PYD, PKK, YPG, DAEŞ’in üzerine bir şimşek hızıyla gözü kara gitti de bu nasıl kuvay-ı milliye ruhuymuş görmüş oldular. Malum, Türkiye’nin bu gözü karalığını önce Rusya gördü, sonrasında Almanya,  Fransa ve bir takım uluslararası aktörler görür hale geldiler. İşte bu sayede artık bir mesele olduğunda acaba Türkiye bu hususta ne der çizgisine geldiler de. Gelmeleri de gerekir zaten, çünkü ölüme koşan böylesi necip milletin yenilmesinin imkânsızlığını fark ettiler. Fakat takdir edersiniz ki,  söz konusu diriliş ruhu destanımız bizi rehavete sürüklememeli. Malum, su uyur düşman uyumaz düsturundan hareketle her daim uyanık olmakta fayda var, şimdilik virgül koyduğumuz vatan nöbetlerine bu kez milli seferberlik ruhuyla diri tutmak gerekir.
         Evet, bölgede her geçen gün dış politik manevralar, ülke menfaatleri ve anlayışlar değişmekte, yeni unsurlar ve yeni klikler devreye girebiliyor.  Elbette ki Türkiye bu durumda kurtlar sofrasında elini kolunu bağlayıp bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın diyemez,  zaten böyle bir yaklaşım tarzı kendimizle ters düşmek olur, dolayısıyla Ortadoğu denkleminde inisiyatif alarak yol almak hem misyonumuzun gereği hem de görevimizdir. Şükürler olsun ki gelinen noktada Amerika’ya, Avrupa'ya ve komşu ülkelere Ortadoğu denkleminde olan biten tüm hadiselerin çözümünde bu işin Türkiyesiz olamayacağını zihinlerine kazıdıkta.
         Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte Amerika’nın tek başına dünya jandarmalığına soyunması aslında Fransa, Rusya ve Çin gibi devletler açısından içten içe rahatsızlık duymasına yetmişti. Üstelik ABD’de başkanlarının ikide bir her seçim öncesinde Ortadoğu’ya çıkarma yapmaları gözden kaçmaz da. Besbelli ki ABD okyanus ötesinde Ortadoğu’ya çıkarma yapmakla güç kazanmaya çalışıyordu. Neyse ki her çıkarma yaptığında bir süre sonra buralardan çıkmak zorunda kaldığı dönemlerde tattı. Şimdi ise sanki  en acı dönemlerini  yaşar gibi, baksana en son Suriye’de Türkiye, Rusya ve İran birlikte hareket edip Amerikayı masanın dışında bırakıp ateşkes kararı alıyorlar bile. Aslında buna şaşmamak gerekir,  ABD devletlerle işbirliği yapmak yerine hain terörist örgütlerle birlikte el tutuşursa Suriye’den pabucunun dama atılması gayet tabii bir durum. Üstelik ABD’nin ipi DAEŞ üzerinden çekilmektedir. Baksana Türkiye’yi yalanlarla dolanlarla DAEŞ’i destekliyor diyenler şimdi şok üzerine şok yaşmaktalar, Türkiye tam aksine Fırat Kalkanı harekâtıyla El Bab’da DAEŞ’in gırtlağına çökmüş durumda. Böyle giderse ABD Sonuçta uluslararası arenada daha çok itibar kaybına uğrayacaktır.  Evet,  ABD şeytani Haçlı Siyonist işbirliği politikalara devam ettiği müddetçe uluslararası ilişkilerde yalnız kalmaya mahkûm kalması kaçınılmazdır.  Şimdilik görünen o ki, ABD’ye sadece İngiltere’nin desteği söz konusudur,  diğer güçler fena halde rahatsızdırlar. Bu yüzden Avrupa'yı bu hususta Amerika’dan bağımsız olarak değerlendirmek gerekir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              
          Peki ya İran? Malum İran,  eski Türkiye dönemlerinde sanki İslam dünyasının dışa karşı sesi lider devletmiş gibi bir izlenim veriyordu. Ta ki 2002 sonrası Türkiye’sinde bir dünya lider doğa gelirde İslam dünyasının dışa karşı asıl sesi kimmiş tüm cümle âlem görmüş oldu. Genellikle Kasımpaşa denilince hep kabadayılık akla gelir, ama bu kez tüm mazlum milletlerin umudu dünya lideri (kabadayısı) akla gelmekte. Bu yüzden tüm mazlum milletler onu kendi doğal lideri olarak görürde.  Hele böylesi bir liderin o ülkeleri ziyaret ettiğinde büyük bir coşkunlukla bağırlarına basışları var ya,  o atmosferi görüp de duygulanmamak elde mi? Kaldı ki oralara gitmese de bir selam gönderse bile o ülkelerde büyük bir heyecan uyandırmaya yetiyor. Ancak böyle bir dünya liderimiz var diye etrafımızda olan bitene karşı balkondan seyretmek olmaz. Baksanıza tüm zinde güçler koro halde Tayyip Erdoğansız bir Türkiye düşlemekte. Bu yüzden böyle bir lideri gözümüz gibi korumak fert fert vazifemiz olduğu gibi boyun borcu da. Dikkat edin boyun borcu dedik,  çünkü böylesi liderler değim yerindeyse kırk yılda bir ancak gelir, hele ki etrafımız ateş çemberiyle örülüyken kurtlar sofrasında yalnız komaya gelmez, her daim uyanık olmakta fayda var. Hatta bu da yetmez, iri ve diri olmakta gerekir. Ki, potansiyel gücümüzün farkında olabilelim. Bakın körfez savaşında gündemin ana merkezine Türkiye’nin oturmasının arka planında yatan asıl etken unsur genetik kodlarımızda var olan potansiyel gücümüzün varlığıdır. Bakmayın siz öyle İran’ın kendi kendine gelin güvey olup dış politika arenasında aktör ülkeymiş gibi tavır sergilemesine, paçalarından aktörlük aksa ne yazar, bikere kahır ekseriyet Müslüman ülkeyle uyuşmayan doku uyuşmazlığı söz konusu. Yinede her ne hikmetse ısrarla kendi fikriyatını ihraç etmekten geri durmaz da. Tabii bu bize sökmez.  Malum,  Türkiye Osmanlı bakiyesi üzerine kurulu bir devlettir. Dolayısıyla yediden yetmişe herkesi kucaklayıcı düşünce yapısıyla İran modelinden etkilenmemesi bizim açımızdan avantaj teşkil ederken,  İslam ülkeleri açısından ise model ülke olduğumuzun göstergesidir. Şimdi gel de İran bizi kıskanmasın,  dedik ya Türkiye’nin İslam ülkeleri üzerinde ki özgül ağırlığı ziyadesiyle rahatsız olmasına yetiyor. İran kıskana dursun biz bu arada neydik edip var olan potansiyel gücümüzü kinetik enerjiye dönüştürmek için yola koyulmalı. Dönüştürelim ki hem Ortadoğu halkları hem de tüm insanlık rahat bir nefes alabilsin. Zaten Türkiye bir ayağa kalkarsa tüm mazlumların ayağa kalkması an meselesi diyebiliriz.
             Malum olduğu üzere Amerika bir zamanlar bölgede bazı ülkeleri terörü destekleyen ülkeler olarak ilan ederken, Suriye’yi bundan istisna tutmuştu. Öyle ya Ortadoğu’da en az yüzyıllık geçmişe dayanan planla petrol çıkarları gereği istisna tutulacaksa tutulur. İşte Beşar Esad’ın devlet terörü zulmüne göz yumulması bunun en bariz göstergesi. İcabında İran’la bile iş tutabiliyorlar. Bakmayın siz öyle ABD’nin barış havarisi kesilip güya buralara getirmek için geldiğine.  Bikere görünen köy kılavuz istemez, daha buralara ayak bastığı günden bu yana bu topraklarda bırakın barış getirmeyi,  her yer kan revan içinde. ABD şunu iyi bilsin ki, böyle ikiyüzlü çifte standart uygulamalara devam ettiği sürece kendi kazdığı kuyuya kendisi düşecektir. Nitekim tüm dünya da Amerikan karşıtlığı cephenin git gide artış kaydetmesi bunun delili zaten.
          Hani diyorlardı ya,  Ortadoğu’da izleyecekleri politika önce güvenlik, sonra barış temelli siyaset yol takip etmek olacaktı.  Hatta bir dönem güvenlik, barış, Golan Tepeleri ve su gibi konular masaya yatırılıp güya Türkiye’ye de bu süreçte arabuluculuk rolü düşmüştü. Hadi ne oldu, bir sabah uyandığımızda görünen manzarada birde baktık ki dağ fare doğurmuş. Barış getirmek kim onlar kim, meğer barıştan maksat İsrail’in güvenliğini sağlama almaya yönelik girişimlermiş. Zira Şimon Peres’in tekrar İsrail’de devlet başkanı olarak seçilmesi yönündeki çabalardan bunu sezmek mümkün. Keza bunu Obama’nın giderayak topal ördek misali İsrail’in kanun dışı yerleşim politikalarına karşı çekimser oy kullanmasında ki o ince ayar politikalarında da anlamak mümkün. Güya CIA ve Derin Amerika mekanizmalarıyla birlikte ağzımıza bir parmak bal çalarak bizi kandıracaklarını sanıyorlar. Oysa tiyatro oynamalarına gerek yoktur, halefi Trump daha koltuğuna oturmadan sanki zulme uğrayan Ortadoğu halkları değil de İsrail’miş gibisine  ‘dayanın’ kurtarmaya geliyorum diyor. Umarız bu söz ters tepip Amerikan derin güçlerin beklentilerini boşa çıkaran durum ortaya çıkarır. Hele bir koltuğa otursun bakalım her şey o zaman belli olur zaten.            
           Her neyse ilk baştaki konuya döndüğümüzde Benjamin Netanyahu İsrail’in başına geldiğinde toprağa karşı barış sloganı kendiliğinden suya düşmüş oldu. Tabii Netanyahu hemen daha işin başında tüm Arap âlemini karşısına almayı göze alamaz. Dolayısıyla politikalarını daha çok güvenlik ekseni üzerine kurar. Hatta bu eksende Mısırda terör zirvesi gerçekleştirilmesine yeşil ışık yakar da. Ama maalesef zirvenin hemen ardından Tel Aviv ve Kudüs’te ardı ardına patlatılan bombalarla 60 kişinin ölümü zirveye gölge düşürür. Böylece barış girişimleri fiyaskoyla neticelenir. Belli ki,  Ortadoğu’da bir türlü bitip tükenmek bilmeyen hadiselerin arka planında büyük bir enerjiyi kapma yarışı ve İsrail’in çıbanbaşı olarak bölgede varlığının güvence altına alma hesapları vardır. Zaten her daim ajandalarında saklı tuttukları bu tür emeller var oldukça bir değil bin zirvede düzenlenseler de Ortadoğu’da sular hiçbir zaman durulmayacaktır.  Hele birde işin içinde petrol üreten Libya, İran ve Irak yöneticilerinin Amerika’yla ters düşmeyecek politikalar izleyeceklerini göz önünde bulundurduğumuzda Ortadoğu’da alicengiz türünden oyunların gırla gideceği malum. Sıkıysa hele bir ters düşsünler hemen ambargo uygulamaları devreye girer de. İşte bu noktada bize düşen kimin ne yaptığı değil asıl bizim ne yapacağımız çok önemli husustur. Hiç kuşkusuz bir yandan komşularımızla iyi geçinmenin yollarını ararken diğer yandan da ucuz kahramanlık eğilimlerine kapılmadan kurtlar sofrasında alnımızın akıyla çıkabilecek politikalar ortaya koymak en akılcı yöntem olacaktır. Yeter ki dost sandığımız içimizden ve dışımızdan tekerimize çomak sokan ihanet şebekeleri çıkmasın evvel Allahın izniyle uluslararası güçlerin üstesinden geliriz elbet.  Bakın tarihi süreç içerisinde batıyla ihtilafa düştüğümüz dönemleri bir düşündüğümüzde karşımıza çıkan ilk manzarada İran’ın sürekli bizim tekerimize çomak sokarcasına gizli bir güç gösterisi yarışı içerisine girdiğini görürüz. İran’ın batıya karşı güç gösteri hevesine kapılıp meydan okumasını anlarız da Türkiye’ye karşı içten içten diş bilemesini doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Doğrusu İran’ın dost mu düşman mı belli değil,  ama şu bir gerçek Ortadoğu denkleminde dikkatle izlenmesi gereken ülke olduğu muhakkak. Çünkü bir bakıyorsun 8 yıl süren Irak-İran savaşının fitilini ateşleyebiliyor, bir bakıyorsun güya İsrail karşıtı gözüküp Şii taassubuyla İsrail’in değirmenine icabında su taşıyabiliyor. Hele ki Ortadoğu’da en büyük kâbusu Türkiye’nin Ortadoğu’daki ağırlığı ve Fırat Kalkanı harekâtında ki dillere destan başarısı söz konusu olduğunda bir bakıyorsun Suriye meselesinde ateşkesin sağlanmasında Rusya ile birlikte yanımızda yer alabiliyor.  Allah bilir ya,  Türkiye bir dara düşmüş olsa içten içe elini ovuşturup oh olsun diyen ülkelerin başını çekecektir. Dedik ya dost mu düşman mı belli değil,  sanki ortama göre şekil almakta. Hele yarın öbürsü gün bir sisli bir hava sezmeye görsün hemen o sisli havayı kaşımaktan geri durmaz da.
             Peki ya Suriye politikalarımız? Bilhassa 12 Eylül sonrası PKK’nın Suriye’de konuşlanması, Türkiye’yi adı konulmayan maliyeti ağır savaşın eşiğine itmişliği malum.  Hiç kuşkusuz böyle bir durumda ilişkilerimizin iyi olması beklenemez. Ama gel zaman git zaman bir takım süreçler yaşayaraktan Arap Baharı havası esmeye başlar bu kez Suriye ile olan ilişkilerimiz tam tersi bir düzlemde seyreder. Ancak ne var ki bahar havası da akamete uğrayacaktır. Tâ ki bahar havası Beşar Esad’ın yan çizip kendi ülke halkına havadan kimyasal silahlarla bombardımanına tuttuğu güne dek sürecektir.  Böylece Esad ülkesini ateşin ortasına attığı gibi bizimde komşu ülkelerle sıfır problem politika hedeflerimiz sarsmış olur. Eeeh ne yapalım sıfır problem ilişkiler sürdürelim diye bile bile de zulme rıza gösteremezdik. Hele ki mazlumların ahı figanı gök kubbede yankılanırken bize hiçbir şekilde eli kolu bağlı kalarak sırra kadem basmak yaraşmazdı. Tüm iyi niyetli çabalarımızı görmezden gelip istismara kalkıştılar. Sabır sabır dedik sonunda patladıkta. İşte Fırat kalkanı Harekâtı sabrın en son patladığı noktada mazluma umut zalime korku salmak için düzenlenen bir harekâttır. Asla toprak kapma harekâtı değildir. Şunu dünya âlem bilsin ki oralarda hem kendi güvenliğimizi sağlamak için hem de mazlum hakların gözyaşını silmek için varız. İşimizin hiçte kolay olmadığını biliyoruz. Baksanıza ne idüğü belirsiz ortada bir sürü terör örgütü varsa hepsiyle mücadele içerisindeyiz.  Olsun mazlumun ahını dindirmek için bir ölüp bin dirilmeye değer de.
         Hiç bir ülke dış politikalarını tarihinden, coğrafyasından ve kültüründen bağımsız yürütemez. Hele ki İsrail’in senelerdir İslam âlemiyle kavga halini hesaba kattığımızda istesek de Ortadoğu’da yaşanan bir takım iç sızlatan hadiseler karşısında köklerimizden bağımsız bir politika izleyemeyiz. Ama bu demek değildir ki derhal ABD ile olan müttefikliğimize son verelim ya da düşman bellediğimiz diğer ülkelerle tüm diplomatik kanalları tıkayalım. İcabında ihtiyatı elden bırakmadan öfkemizi dizginleyip kendimize yeni alanlar açmak gerekir. Her ne kadar Obama’nın giderayak Türkiye aleyhine izlediği politikalar müttefikliğimize gölge düşürmüş olsa da ocak ayında yönetimi devralacak Trump döneminde yeniden ilişkilerimizin rayına oturmayacağı anlamına gelmez. Şu bir gerçek devletler için ebedi düşmanlıklar olmadığı gibi ebedi dostluklar da olmaz. Bu gün düşman bildiğimiz ülke bir bakıyorsun yarın dost olabiliyor, dün dost sandığımız ülke bir bakıyorsun düşman olabiliyor. Dolayısıyla anlık çıkışlar yapmak yerine gelişmelere göre gardımızı almak mecburiyeti vardır.
         Şu da var ki, dünyadan kopuk kendi kabına çekilmiş politikalar takip etmekte bize yaraşmaz. Ancak aktif politika izlerken de kör kütük teslimiyet anlamında politika değil elbet,  tam aksine dengeleri lehimize çevirecek şahsiyetli politikalar yürütmek kaydıyla aktif politika izlemek esas olmalıdır. Bu arada Türkiye-ABD münasebetlerde İsrail faktörünü göz ardı etmemekte fayda var. Çünkü İsrail’in Nil’den Fırat’a, hatta daha da ötesine taşma arz-ı mev’ud emeli (Yahudiler tarafından vaad edilmiş topraklar diye nitelendirilen ülküsü) meclisinin kapısına yazdığı bir sır değil artık. İsrail’in bir zamanlar ABD desteğini arkasına alaraktan Suriye üzerinden Lübnan’a yönelik sürekli tehditler savurmasının arka planında yatan gerçekte buydu zaten. Dolayısıyla ne zaman ki İsrail kapısında asılı duran o ülküsünü indirir o zaman Türkiye-İsrail ikili ilişkilerde karşılıklı güven esasını ilke edinebiliriz.  Belli ki o yazı kapıda asılı durdukça ne bize rahatlık var ne de Ortadoğu halklarına. Her şeye rağmen yinede yeise kapılmamak gerekir,  sonuçta er ya da geç Allah nurunu tamamlayacak, buna inancımız tam. Şu iyi bilinsin ki bu inanca sahip iktidarlar var oldukça mazlumların ahı yerde kalmayacaktır.
       Velhasıl, bizim politikalarımız cennet mekân Abdülhamit Han usulünce yürütülen politikalar doğrultusunda olacaktır. İşte bu doğrultuda ötelere yelken açarsak Ortadoğu o muhteşem mazisine yeniden kavuşabilir pekâlâ.  Neden olmasın ki?
              Vesselam.

3 Ocak 2017 Salı

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ



                       DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

                                                                             SELİM  GÜRBÜZER

             Demokrasi kavramından anladığımız, ferdi hürriyetlerin sağlanması, halk iradesinin baş tacı edilmesi, idari mekanizmanın herhangi bir sultanın hegemonyası altına girmemesi yönünde katılımcılığı şiar edinen bir araç olmasıdır.   
         İnsan hakları, milli iradenin tecellisi, her tür sulta hâkimiyetine son vermek gibi unsurlar demokrasi kültürünün gereğidir zaten. Ancak demokrasi kültürünü vasıtalar bütünü olarak algılamamız gerekirken, maalesef üstlendiği rolün dışında abartıp gayeleştiriyoruz. Dahası bir yönetim biçiminin ötesinde insanüstü veçhe vermeye kalkışıyoruz. Böylece demokrasi kavramına gölge düşürüyoruz habire.  Oysa her alanda olduğu gibi demokrasinin de kendi içinde zaafları var, bu gayet tabii bir durumdur.  Elbette ki insanoğlu, demokrasi aracına ulaşabilmek adına çok çetin mücadelelerden geçip bugünlere geldi, bu yadsınamaz. Bilindiği üzere kilise sultaları, monarşiler ve feodalite düzenleri derken, en son demokrasiyle yüzleşilmiştir. İyi ki de yüzlenilmiş, sonuçta mutlak anlamda olmasa da beşeriyetin geçirmiş olduğu yönetim biçimleri arasında en iyi bir model gibi durmaktadır. Keza diğer yönetim biçimleri arasında da en gözde model olarak dikkat çekmektedir.
            Aslında demokrasi kültürü toplumun her kesimine sirayet etmeli ki, bu vasıta kullanıldığında halk nezdinde dayatma tarzında algılanmasın. Madem öyle, demokratikleşmeye giden yolda kullanılacak enstrümanların işleyişini sağlayacak gerekli zemini oluşturmak gerekir, bunu mecburuz da. Çünkü en iyi kavramlar bazen karşımıza silah olarak çıkabiliyor. Demek ki; bütün mesele demokrasi kültürünün yerleşip yerleşmemesinde düğümleniyor.
            Şayet bir ülkede halk iradesi ikinci plana itiliyorsa orada demokrasi kültüründen söz edemeyiz Orada olsa olsa menfaat odaklarının yönetimden pay almak için yarıştıkları bir yapılanmadan söz edilebiliriz ancak. Bir takım zinde güçlerin halk iradesi karşısında pişkin tavır sergilemelerinin yegane sebebi demokrasi kültürünün olmayışı ve sivil inisiyatif mekanizmalarının yeteri seviyelerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Düşünsenize eşyayı ayakta tutan sacayağıdır. Aynen öyle de demokratik yapılanmanın sacayaklarından biri de hiç kuşkusuz sivil toplum ayağıdır. Ne var ki;  böylesine mühim bir sacayağının bizim ülkemizde tam takır işler halde olduğundan bahsedemeyiz. Hatta bir takım manevralarla, sivil inisiyatif oluşumlar engellenip bertaraf edilebiliyor.
             Bu arada dikkat etmemiz gereken husus;  dışardan batı tipi demokrasi ithal ederken kendi yerel değerlerimizi ihmal etmemek gerektiğidir. Malum, sosyolojik hadiseler yerel değerlerden bağımsız değildir.  Dolayısıyla toplum kültürü dışlanarak tan demokratikleşme yönünde adımlar atmak abesle işgal olacaktır. Dahası evrensel değerler yerel değerlerle barışıklığı ölçüsünce anlam kazanır. 
             Aydınlarımızın çoğu halktan kopuk demokrasi senfonisi çaldıkları için halk onları pek inandırıcı bulmuyor. Nasıl inandırıcı bulsun ki,  halka göbeğini kaşıyan gözüyle bakılıyor. Belli ki halka tepeden bakmak çağdaşlık sanılıyor. Aydın hep kendi bildik çalgısını çalıyor, toplumun sesine kulak vermemekte kararlılıklarını sürdürüyor da. Oysa halkla iletişim sağlamayan hiç bir sistem uzun süre ayakta kalamaz, çökmeye de mahkûmdur.
            Demokrasi kültürü, hem idareci nezdinde, hem aydın zaviyesinde, hem de halk içinde yaygınlaşıp dal budak salması lazım. Aksi takdirde demokrasi bir söylem olmaktan öteye geçemeyecektir. Zaten bizim gibi yarı gelişmiş ülkelerde demokrasinin kendisi değil, sadece lafı vardır.
            Kültürsüzlük zemini üzerine hangi sistem inşa edilmeye çalışılırsa çalışılsın başarı şansı yakalaması mümkün değildir. O halde demokrasinin doğru bir zemine oturtturulması gerekir. Gönül ister ki;  bir an evvel ileri demokrasi seviyesine erişebilelim. Hatta çağlar üzerinden sıçrayıp kendi Rönesans'ımızı kurabilelim,  böyle bir düzeni kim istemez ki?
            Bu güne kadar halkın tercihlerini göz ardı eden bir takım zinde güçler, kendi sığ sulta anlayışlarını demokrasi diye yutturmaya çalışmışlardır. Toplum gerçeklerinden bihaber bildik malum çevreler zaman zaman demokrasi havariliğine bile soyunmuşlardır. Fakat köprünün altından epey sular akıp durulduktan sonra gerçek niyetleri ortaya çıkınca başka kılıf arar oldular. Bu sefer laikliği vazgeçilmez prensip olarak ilan etmişlerdir. Hoş doğrusu laikliği de doğru anlasalar gam yemeyiz, tanımlanmayan veya tarif edilmeyen laiklik ilkesiyle vurun kahpeye rolünü üstlenmişlerdir. Bu da yetmez cari laiklik anlayışıyla toplumu laik-anti laik diye iki kampa bölmeye çalışmışlardır. Bir başka ifadeyle amacı, tarifi ve metodolojisi ortaya konulmaksızın ileri sürülen bu kavramla toplumu balyozlamışlardır. Evet, yediden yetmişe cümle âlem bilir ki balyozcular; amacı, tarifi ve metodolojisi net bir şekilde ortaya konan kavramlardan hoşlanmazlar, belirsizlik her zaman işlerine gelmiştir. Onlar belirsizlikten hoşlana dursunlar, yeter artık söz milletindir diyen bu toprakların sağduyu insanları demokrasi, laiklik gibi kavramların tarifini ve içeriğini ortaya koymak için çoktan işe koyuldular bile. Zaten bir an evvel işe koyulmalı ki; bulanık sular durulup parlak yarınlar kurulabilsin. Aksi tutum sergilemek, istismarcı çevrelerin ekmeğine yağ sürmek olurdu. O halde toplumu belirsizlikten kurtarmak gerekiyor. Anlaşılan toplumlar çoğu kez rengi ve biçimi belli olmayan kavramlara kurban edilmek suretiyle cezalandırılıyor. Tarih bunu doğruluyor da. Şayet demokrasi kültürünün yerleşmesini istiyorsak, önce kullanılan kavramların adı, sanı, biçimi, gayesi,  toplumca kabulü, metodu ve uygulaması ortaya koymalıdır.
                   KUL HAKKI ACABA DEMOKRASİ Mİ?

            Bizim kültürümüzde yerini alan “Kul hakkı” bilinci demokratik kültürü de aşan bir nasstır. Hakeza komşusu açken tok yatan bizden değildir hadisi şerifte buyrulan hassasiyette öyledir. Bundan da öte ilahi buyrukta ferman edilen; “Benim huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de, neyle gelirseniz gelin” hitabı bugünkü demokrasinin çok üstünde bir anlayıştır. Toplum fertlerinin kendi aralarındaki ilişkilerinin hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde yürümesini tanzim edip bu konuda eşitlik, adalet dersi veren tek din İslâmiyet’tir. Bizim demokratikleşme uygulamalarından beklentimizde budur zaten. Dahası kimsenin kimseye kul olmadığı, bütün suni putlardan uzak, adalette yarışın olduğu ve üstünlüğü takvada arayan anlayış kabulümüzdür. Bakın bütün yolsuzlukların, rüşvetin ve şaibelerin arkasında yatan asıl sebep  “Kul hakkı” bilincinin yokluğudur. Şayet kul hakkı insan hakları çerçevesinde değerlendirilip evrensel değerlerin vazgeçilmez şartı olarak kabul görürse biliniz ki;  hemen hemen her toplumda demokrasi kültürü hız kazanacaktır.
              Dine karşı alerjisi olan zihniyetler kendi kişisel ego ve menfaatlerini ön plana alarak tan saltanatlarını devam ettirmek istiyorlar. Yani demokrasiden anladıkları şey kendi iç vehimleridir. Maalesef halk iradesi ve menfaatini hiçe sayan bu zihniyetler, askeri vesayet sisteminden güç alarak epey zaman ülkemiz üzerinde boza pişirmişlerdir. Ne zaman ki; 28 Şubat Postmodern darbe akamete uğradı,  işte o zaman bu leş kargalarının işleri kesat gitmesiyle birlikte maskeleri düşüp soluğu Silivri'de almışlardır.
           Bu gün yeniden insanlık   “dine dönüş”  eğilimin içerisine girmiş gözüküyor. Sanki kaybettiği değerleri tekrar yakalayabilmenin cehdi var beşeriyette. Bu konuda ümit varız. Kaldı ki,  bir zaman Sovyetler Birliği gibi dinden uzaklaşan toplumlar da dine yöneliyor.     Elbette ki bu gidişata Türkiye kayıtsız kalamaz, bizimde bu eğilimden payımızı alacağız gün gibi aşikâr. Belki de inanç üzerine kurulacak demokrasi dünyanın kurtuluşu olacak. Gerçekten de insanlık şimdiye kadar hep sahte mabutların boyunduruğu altında inim inim inleyerek bugünlere geldi, sancı çekmeye de devam ediyor hala. Bir türlü iki yakası bir araya gelip parlak ufuklara, aydınlık yarınlara yönelme fırsatına erişememiştir.
            Günümüz aydınların birçoğu dünyadaki bu gelişmeleri görmezden gelip, meseleyi akıl çerçevesinde çözeceklerini sanıyorlar. Batı’da kilise sükûnet buldu da ne oldu ki, bu ülkelerde intiharlar, homoseksüellik, uyuşturuculuk gibi sapkınlıklar diz boyudur. Rönesans'ın sağladığı salt beyin fırtınasıyla maddi sütunlarını inşa ettiler, ama bu arada ruh dünyalarını kaybettiler. Neyse ki, bunun farkına varan Avrupa, yeniden hızla dine yönelip adım adım ruhunun susuzluğunu giderecek akıl üstü ilahi soluğa koşuyorlar.
            Peki ya biz? Maalesef bizde inanç değerlerinden yoksun sırf kaba saba kuru akıl yoluyla meseleleri çözeceğimizin hülyasındayız. Oysa akıl hikmet kazanınca işe yarıyor. Hikmet kazanmak içinde inanca ihtiyaç var. Hikmeti olmayan akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır. Şöyle ki; aklın varacağı son menzil maddenin görünen yüzünün son noktasıdır, yani varamayacağı veya ulaşamayacağı mekânlar da söz konusu. İşte kültürümüzün en güzel yönü hikmeti ön plana alan akıl harcıyla yoğrulmuş olmasıdır.  Biz biliyoruz ki; inançsız akıl, şüphe girdabından kurtulamaz.  Anlaşılan imanla taçlanan akıl hem cesaret kaynağı, hem de kurtuluş kaynağı, gerektiğinde dünyaya da meydan okuyabilecek bir meşale olabiliyor.
        İnancı hesaba katmaksızın yola çıkan birtakım aklı evvel aydın çevreler, şunu iyi bilsinler ki; hiçbir zaman insanlığın özlediği hayatı sunamayacaklardır. Bir kere din olgusunu hiçe saymışlar, nasıl bir yol izleyip de medeniyet kurabilirler ki? Unutmayalım ki, medeniyetler para ile değil inançla kurulur. Şayet romantizm ve aşk yoksa medeniyet de yok demektir. Onun için mevzuumuzun gereği diyoruz ki, demokrasi kültürünü oluştururken din faktörünü görmezden gelemeyiz. Ruhu olmayan her adım cesaretsizlik doğurduğu gibi demokratikleşmeyi de soluk kılar. Zira toplum, inançlarıyla ayakta kalabiliyor. Toplum inançlar ağı ile örülü adeta.  Bu gerçeklerden hareketle; “Hakk nerede biz orada” ve “Halkın sesi Hakk’ın sesidir” söylemini doğru buluyoruz. Bu yüzden toplumdan bihaber her türlü dayatmayı demokrasiye vurulan en büyük darbe olarak nitelendiriyoruz.
            Milletin teveccühünü ve kabulünü kazanmış her türlü sosyolojik bakış, demokrasi kültürünü geliştirir. Demokratikleşme yolunda bunca uğraşımıza bir nokta koymak istiyorsak,  demokrasi kültürünü yeşertmek gerekiyor.
            Halkına endekslenmiş, yerel ve evrensel değerlerin uyum içinde olduğu ortamlar hayır hah kitleler olacağı muhakkak.  Hâsılı kelam illa da “demokrasi kültürü” diyoruz.
             Vesselam.


2 Ocak 2017 Pazartesi

DEMOKRASİ VE İTAAT




                        DEMOKRASİ VE İTAAT
                       SELİM  GÜRBÜZER

            Batının geçmişine baktığımızda sicili pekte parlak gözükmüyor, o sıralar hatta şu sıralar hak ve hukuk düzeninden anladığı kuvvettir. Keza kuvveti de vahşet üzerine kuruludur. O kadar vahşette ileri gittiler ki, insanları acımasızca gladyatör aslanlara parçalatmaktan yüksünmemişlerdir. Kelimenin tam anlamıyla batı kendi dindaş ve soydaşlarına adalet ve hürriyeti bile çok görmüşlerdir. Bu yüzden Roger Graudy; “Batının getirdiği hal çareleri iflas etmiştir” demekten kendini alamamış ve: “İslâm haksızın kolunu indirecek tek kuvvettir” beyanında bulunmuştur. Gerçekten de tarih bu gerçeği doğruluyor da.  Nitekim bizim kuvvetimiz; İlay’ı kelimetullah için Nizam-ı âlem üzerine neşvünema bulmuştur.
         Malum, demokrasi kavramının yüzlerce tarifi ve bir o kadar da değişik uygulamalarının olduğunu bilmeyen yoktur. Buna rağmen kendi kültür kodlarımızda mevcut olan demokratik zihniyet anlayışını görmemezlikten gelinip habire kökü dışarıda statükocu görüşlere merak salınıyor. Her nedense bazı çevreler, demokratik haklar, sosyal demokrat, demokratik katılım gibi kavramları ortaya koymasına koyarlar da, iş ciddi boyut kazandığında bir anda U dönüşü yapabiliyorlar. Bakmayın siz onların çağdaşlıktan dem vurmalarına, onlar oldubitti demokrasi kavramından ürkmüşlerdir hep, daha çok derin güçlere sırtını dayamayı tercih etmişlerdir. Kaldı ki;  onların nezdinde halk, sadece seçimden seçime hatırlanan yığınlar olarak görülür.
         Dikkat edin, İngiltere, Hollanda, Danimarka ve İsveç’te “Taçlı Demokrasi”, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise “Taçsız Demokrasi” vardır. Madem öyle,  Türkiye'de de bize özgü köklerimizle barışık demokrasi anlayışı ortaya koyabiliriz pekâlâ, neden olmasın ki? Bir bakarsın yeri geldiğinde hukukun üstünlüğünden dem vururuz, ama üstünlüğü savunulan hangi hukuk diye hiç sorup araştıranımız yok gibi.  Üstelik 100 seneyi aşkındır anayasa meselesiyle meşgulüz. Bir türlü anayasa tartışmalarını sona erdiremedik, hadi bundan vazgeçtik, daha henüz halkın vicdanıyla örtüşen sivil bir anayasamız bile yoktur. Elbette ki bu bir utanç tablosudur. Baksanıza hala rötuş yapılmış 12 Eylül anayasasıyla yolumuza devam ediyoruz.
            Bilindiği üzere 1924 Anayasası bütün kuvvetleri TBMM’de toplamıştı. Tabiî ki 1924 Anayasası’nı hazırlayanlar ilk başta ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ prensibini esas almıştılar, böyle yapmaya da mecburdular. Çünkü ortada İstiklâl Savaşı şartlarının önümüze koyduğu tablo vardı. 1961 Anayasasında ise ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi hâkim olmuştur. Yani, yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı esas alınmıştır. Keza 12 Eylül Anayasası da bu ölçüyü rehber almıştır. Türkiye'de son zamanlarda 28 Şubat post modern darbeden palazlanmış bir takım zinde çevreler avaz avaz yargı siyasallaşmış deseler de, gerçek hiçte öğle değil. Gerçek olan; yargının eskisi kadar siyasete müdahale edemeyişinin getirdiği bir telaşla yapılan propaganda türünden bir sesleniş vardır.  Kaldı ki yargının gerçek anlamda bağımsızlığından söz edebilmek için evvela yargı erkinin tarafsız olması gerekir. Bu da yetmez halkın hür iradesiyle işbaşına gelmiş iktidarlara aba altından sopa gösterme hevesini tekrarlanmaması gerekir.  Dahası herkes haddini hududunu bilmeli ki, yeniden kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı militer güçlerden brifing alan yargı tablosu ortaya çıkmasın. Malum, kuvvetler ayrılığı prensibinin gereği; Anayasa, seçim kurulu, devlet başkanı, yargı ve hükumet demokrasinin şekli müesseseleri olarak dizayn edilirken diğer ayağını da halk oluşturur. Ancak halkın sesini duyurabilmesi için sivil toplum modeli çerçevesinde örgütlenmesi icab etmektedir.  İşte böyle bir yapılanma karşısında ister istemez idare edenler kendilerine çeki düzen verip adil olmak zorunda kalacaktır. Zaten böylesi idareye kavuşan halkta adalet karşısında itaatkâr olacaktır. Demek ki;  demokrasi dış yönüyle şekillenmesi yetmez,  muhteva da (öz) önemlidir. İç güzel olunca elbette ki dışta güzel olacaktır.
           Anlaşılan; ‘Kuvvetler ayrılığı’ prensibi otoritenin kötüye kullanılmasını önlemek için vardır, ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ kaidesi de hürriyet ve hakların istismar edilmesini önlemek için vardır. Belli ki;  ihtiyaca binaen biri otokrasiye karşı diğeri de anarşiye karşı emniyet sübabı olarak düşünülmüştür. Nitekim meşrutiyet fikri kuvvetler ayrılığı prensibine dayanarak tan ortaya çıkmıştır. Hatta Tanzimat’ın kaynağında da bu fikir yatar. Kelimenin tam anlamıyla kuvvetler ayrılığı prensibi otorite buhranı dönemlerinde gündeme gelmiş bir düşüncedir.
            Malum olduğu üzere Montesquieu’nin kuvvetlerin ayrılığıyla ilgili fikirleri siyaset dünyasında çok büyük yankı bulmuş ilkelerdir. Ancak bu ilke XVII. asırda monarşi otoritesini yıkmak için ortaya atılmıştı. O sıralar demokrasi hak getire,  daha çok Hitler öncülüğünde Führerci anlayış hâkimdi. Neyse ki Avrupa’yı kasıp kavuran uzun süren çalkantıların akabinde Führerci oluşumlara engel olmak adına kuvvetler ayrılığı prensibi siyaset dünyasında yerini alabilmiştir. Şef’e tapınma ya da lidere tapınma sadece Hitler üzerinde gerçekleşmiş değildi,  bütün totaliter ideolojilerin vazgeçilmez tutkusundan doğmuştur.
         Otokrasi ve demokrasi taban tabana zıt ikili kavramlardır. Zira demokrasi gücünü halk iradesinden, otokrasi ise tarihin iradesinden güç alır. Sonuçta güç nerden alınırsa alınsın mühim olan adalettir. İşte bu yüzden Kur’an’ı Kerim; “Bu makamda nusret ve hâkimiyet hak olan Allah’ındır!” hükmünü ortaya koymuş ve hiç bir makamın Allah’ın mülküne tahakküm kurmasına izin veremeyeceğini bildirmiştir. İster otokrasi kanalıyla isterse demokratik yollardan iktidara gelinsin, Ulu’l Emr (idareci) sadece hükümleri icraya memur vasıtadır, gaye değildir. Zaten günümüz dünyasında gerçek anlamda demokrasi, yani tam demokrasi örneği yoktur. Aslına bakılırsa çoğunluğun azınlığı idare etmesi fıtri nizama aykırıdır. İslâm’da yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya karşılıklı oto kontrol söz konusudur. İdare edenlerle idare edilenler adeta fıtri nizam gereği birbirini karşılıklı denetleyecek pozisyon alırlar.  Dahası İslam, bir tür otokontrol sistemine dayanan bir yönetim modelini ortaya koymuştur. Bakın, Hz. Ömer (r.a.)’in; şayet doğruluktan ayrılırsam sözüne karşılık arkadaşları; “Ya Ömer seni kılıcımızla düzeltiriz” ifadeleri asrısaadette karşılıklı oto kontrolün olduğunun tipik misalinin gösterir.
       İslâm’da idare edenler umum-u efkârın kontrolü altında olduğu gibi, umum-u efkâr da (kamuoyuca) kanunlara riayet etmekle mükelleftir. Günümüz dünyası daha henüz mükemmel bir demokrasiye kavuşmuş değil, asrısaadet hayatın gerisindedir hala. Gerçekten de ashabın hayatında karşılıklı otokontrole dayanan mükemmel bir nizamın varlığını görmek mümkün. Nitekim böylesi bir modelde çoğunluğun azınlığı idare etmesi söz konusu değildir. Hem çoğunluğun, hem de azınlığın katılımını sağlayacak gerçek demokratik anlayış esastır. Maalesef günümüzde liberalizm; sırf idare edilenlerin, otokrasi ise sırf idare edenlerin lehine tavır almaktadır.  İslam öyle değil, toplumu oluşturan bütün kesimleri kucaklayan bir anlayışı ortaya koyar. Tabii insanlık bu anlayıştan epey uzak kalalı parayı putlaştıran toplumlar kapitalizmin boyunduruğunda, emeği ve kolektivizmi tabulaştıranlar komünistlerin hükümranlığı altında, devleti ilahlaştıran toplumlarda faşizmin pençesi altında helak olmuşlardır. Şayet kendilerini seçkin diye kendini tanımlayan bir avuç elit tabaka, ideolojilerin peşinden koşturacağına halkın peşinden koştursalardı belki de böyle hazin manzaralarla karşılaşmayacaktık. Ne zaman ki halkla kaynaşırlar, o zaman gerçek demokrasi ortaya çıkabilir diye umuyoruz.
           İnsanlık bugün şu üç başrolde oynayan aktörlere kurban edilmektedir:
            - Para babası,
            - Politikacı,
            - Anarşist.
            Toplumları ilim, tefekkür ve demokratik anlayış yönetmiyor,  bu üçlü aktör idare ediyor dersek yeridir. Böylesi bir idari mekanizmayla ülke halkları sürekli aldatılmış oluyor. Madem öyle, ne aldatan, ne de aldatan olmamak kaydıyla tabandan tavana, tavandan tabana dönüşümlü bir yapılanmaya geçmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, aydınların aydınlatamadığı toplumu şarlatanlar aydınlatacaktır, bu kaçınılmaz.
            Gerçek demokratik yapılanmada devletin ideolojisi olmaz, ama ideolojik yapılanmalara fırsat verilir. Çünkü toplum içindeki farklılıkları zenginlik olarak görmek demokrasinin gereğidir. Devleti belli bir ideolojinin hizmetinde koşturması adil olmadığı gibi demokratikte değildir, olsa olsa bunun adı faşizanlık olur. Devletin farklı fikirler karşısında “hakem” olmasının yanı sıra vatandaşın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda düzenlediği organizasyonlara destek verip halkın hizmetine koşup hadimlik rolü üstlenmesi şarttır. Dolayısıyla devlet eşit şart ve imkânlarda yarışan insanlara fırsat verip saygı duymakla gerçek demokratik işlevini yerine getirmiş olacaktır.
        Ehl-i sünnet âlimleri, devlet reislerinin adil, idari, siyasi ve askeri konulara vakıf aynı zamanda muktedir (iktidar sahibi), dirayetli kimselerden seçilmesi gerektiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Ayrıca böyle liyakat sahibi devlet reislerine itaatin bi’l ittifak vacip olduğunu beyan etmişlerdir. Evet, itaat etmek başka, isyan etmek başkadır. Tarihi geçmişimize baktığımızda ulemamız hakikati daima itaat içinde aramıştır, isyanı hiç bir şekilde tasvip etmemiştir. Kaldı ki itaat içinde bile zulmü giderecek değişik fırsat imkânı (demokratik yollar), uygun şartlar ve meşru yollar bulunabiliyor. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) bu manada; “Her kim emirin yapmış olduğu bir şeyi kötü görürse sabretsin (isyanla hareket etmesin). Çünkü her kim sultana (itaatten) bir arşın ayrılırsa, cahiliye ölümü ile ölür” buyurmuşlardır. Zaten bizim kültürümüz İslamın bu engin hoşgörü anlayışıyla yoğrulduğundan şükür, sabır ve iman gibi değerler medeniyet hamlemizin ana ruhunu oluşturmuştur. Buna rağmen zaman zaman bünyemize sirayet eden fitne virüsüyle değer aşınmasına uğramışız da.
        Bakın isyanların getirdiği ağır mesuliyet gerektiren bedeller şu örneklerde gizli. Nasıl mı?  Şöyle ki;
      -Şayet Endülüs şehzadeleri ülkelerini bölerekten baş çekmeselerdi,  bugün belki de Avrupa ve Fransa’dan söz edilmeyecekti.
      -Osmanlı’da iç kargaşalıklar olmasaydı, muhtemelen bugün Ortadoğu kaynayan kazan olmayacaktı.
       -Sahabe arasında içtihattan tevellüt eden ihtilaflar olmasaydı, belki de tarih Haçlı Seferleri’ne şahit olamayacaktı,  ya da yeryüzünde bir tek kilise bile kalmayacaktı.
            İşte sıraladığımız bu gerekçelerden de anlaşıldığı üzere itaat çok önem arz ediyor. Ancak İslâm, sultana itaati emretmekle beraber itaati kayda ve şarta bağlamamıştır.  İtaat ancak “Allah’ın emirlerine uyduğu müddetçe, yani isyanı gerektirmeyen meseleler için” söz konusudur. Rasulullah (s.a.v.); “Emirlerinizi hem neşeli hem kederli zamanlarınızda, hatta emirleriniz kendi nefislerini sizin nefisleriniz üzerine tercih etseler dahi onları dinleyecek ve itaat edeceksiniz. Ancak emirlerinizin açık bir küfrünü görmeniz ve onların küfrü hakkında Allah’ın kitabında kuvvetli delil olması halinde, onları dinlemeyeceksiniz” diye buyurmaktadır. İmam Nevevi bu hadisi şerifi söylerken şöyle der; “Yöneticilerle yönetim işleri hususunda münakaşa etmeyiniz. Ancak onlardan sarih küfür ve kesin bir münker görürseniz, bunu inkâr ediniz. Yani kabul etmeyiniz ve hakikati münasip bir dil ile söyleyiniz. Fasık ve zalim olsalar bile, onlara karşı ayaklanmak ve onlarla savaşmak tüm ulemanın İcma'sı ile haramdır.” Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” hadisi şerifiyle meseleyi vuzuha kavuşturmuştur.
            Peygamberimiz (s.a.v.); “Allah’a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır” buyurmuştur. Bu hadisi şerif şu olay üzerine varid olmuştur. Rasulullah (s.a.v)  bir orduyu yola çıkardığında başlarına da Ensar’dan birini komutan tayin edip itaat etmelerini tembih eder.  Kervan yola koyulup ilerlediğinde askerlere sinirlenen komutan, odun toplattırır ve büyük bir ateş yakmalarını söyler. Odunlar toplanıp yakılınca, askerlere kendilerini ateşe atmalarını emreder.
         Askerler şaşkın halde:
            “—Biz, Hz. Peygambere kendimizi ateşten korumak için tabii olduk. Bir de üstüne üstük ateşe mi gireceğiz” deyip emre uymazlar. Tabii durum vaziyet sefer dönüşünde Rasulullah’a (s.a.v) bildirilince Peygamberimiz askerlerin bu tavrının doğru olduğunu dile getirmiştir. Bu ve buna benzer misalleri Peygamberimizin varisi hükmünde âlimlerin yaşantısında da görmek mümkün. Bakın, İmam-ı Azam, Halife Mansur tarafından nice zulüm, işkencelere maruz kalıp hapishaneye girmesine rağmen halkı isyana teşvik etmemiş ve bir tek olsun huruç (başkaldırış) fetvası vermemiştir. Bilakis atıldığı hapishanede şehit düşmüştür. Niye derseniz, çünkü İmam-ı Azam, devlet erkânının zulümlerine destek ve alet olmak endişesiyle kadılık teklifini kabul etmemişti. Keza yine Halife Mu’tasım Billâh da İmam-ı Hanbelî’ye, Kuran’ın mahlûk (yaratık) olduğuna dair fetva vermeye zorlamış, tabii ki o büyük imam itaat etmemiş, isyana teşvik edici beyanda bulunmamıştır. Buna rağmen o da şehit edilmiştir. Yakın tarihimize baktığımızda ise Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri 28 sene hapis hayatı yaşamış, sürgün ve çilelere maruz kalmış, bununla beraber ne kendisi, ne de talebeleri isyana başvurmuşlardır. O hukuki yollardan müdafaa yolunu tercih etmiştir.  Bu da yetmez Said Nursi Hz.leri: “Risaleyi Nur talebeleri asayişin manevi bekçileridir” deyip nizam ve asayişi savunmuştur hep. Öyle de olması gerekirdi. Çünkü nizam ve asayişin zıddı anarşidir.  Zaten anarşi ve isyan ajandasında hukuk, kaide ve kurala yer yoktur, isyan bayrağı çekmek vardır. Başıboşluk, isyan ve başkaldırış anarşizmin ruhunu oluşturur.  Hele çok şükür ki; bizim kültürümüzde anarşizme prim verilmez. Şöyle ki; Elmalı Hamdi; “Gayri Müslimlerin idaresi altında yaşayan Müslümanların bile devlete isyan etmelerinin vacip olmadığını” beyan etmişlerdir.
            Fetevayı Hindiye eserinde ise bu hususlarda, yani nizamın sağlanmasında; “Emr-i Bi’l Marufu;  umera (devlet yöneticisi) elle, ulema (âlimler) dille, avam-ı nas (halkın genel seviyesi) kalple ifa eder” ifadeleri vardır. Zira Rasulullah (s.a.v.);  “Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle, gücünüz yetmiyorsa diliniz ile buna da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz. Zira bu imanın en zayıf derecesidir” beyanları Fetevayı Hindiyye’deki açıklamaları teyit eder. Hadiste geçen “...imanın zayıf derecesi” hükmünü İmam-ı Nevevi; “Sevabın noksaniyeti” olarak tefsir etmiştir.
            Velhasıl; herhangi bir hadisi şerif ve ayeti kerimenin çıplak manasına bakıp ta anlamı işte budur diyemeyiz. Ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını, neye işaret ettiğini anlamak için sahasında uzman, âlim ve içtihat şartlarına haiz ehil kimseler olmalı ki, ne manaya geldikleri anlaşılabilsin. Bu yüzden âlime başvurup ışık feneri edinmek gerekir.
                 Vesselam.


1 Ocak 2017 Pazar

EĞİTİMDE NERDEYİZ



EĞİTİMDE NERDEYİZ
SELİM GÜRBÜZER

           Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim öğretmenimiz sorusu hep sorula gelmiştir. Aslında araştırıldığında gelinen nokta itibariyle hepimiz çocukların öğrencisiyiz gibi gözüküyor. Bilhassa çağımız bilgi çağı olması hasebiyle çocuğun geleceğine karar veren biz değil, çocuklar karar vermekteler. Öyle ki; teknolojik gelişmelerde büyüklere taş çıkartacak kadar adapte olurluğunu gösteren yarının büyükleri bu çocuklar iyi ki de aramıza katılmışlar.  Otoritemiz sarsılır olsa da ortada kabullenmemiz gereken durum söz konusudur.  Madem biz eskiler çağın geldiği noktayı okuyamıyoruz, hiç olmazsa çocukların çağı okuma iradelerine saygı duyup onları yüreklendirmek gerekir.  Belli ki eski kuşak zihniyet alışkanlıklarını yenileyip değiştiremiyor, ama çocuklar öyle değil her yeniliğe merak salıyorlar bile. Dolayısıyla büyüklerin çocukların bu merakını gidermek için taleplerine kayıtsız kalmamalıdır. Zaten geleceğe ayak uydurmak için buna mecburuz da.
         Peygamberimiz (s.a.v) dünyaya gelen her insanın İslam fıtratı üzerine doğduğunu,  sonradan ebeveynleri onu Mecusi, Yahudi veya Hıristiyan yaptığını beyan etmişlerdir. Bu hadisi şeriften aynı zamanda fıtri kazanımların eğitim yoluyla değişebileceğinin mesajını da alıyoruz.  Anlaşılan insanın dünyaya adım atmasıyla birlikte başlayan eğitim mezara kadar devam eden bir süreci bağrında taşımaktadır.  Anne kucağında bir bebek daha henüz hiç bir program yüklenmemiş bilgisayar hard diski gibi bir beyne sahiptir. İşte bu noktada ilk eğitim yüklenmesi aile yuvasında start alıp sırasıyla çevre, okul, üniversite gibi aracı kanallarla devam etmektedir. Dolayısıyla bu süreçte karşılaştığımız her tür araç eğitim kurumu konumdadır.  Kaldı ki eşyanın bile kendi has bir öğreti bir dili var. Bu yüzden eşyanın tabiatına vakıf olabilmek adına laboratuvarlar kurulmuştur. Derken insanoğlu deneme yanılma yöntemiyle birçok şeyi öğrenebiliyor da.
         Malum sonradan kazanılan öğretiler aktarılmış bilgilendirmelerle sınırlıdır.  İşte eğitim ve öğretim arasındaki fark bu noktada ayrışır. Biri ömür boyu devam eder, diğeri de belirli mekânla sınırlı kalan bir öğrenme şeklidir. Öyle ki öğretim için tarih boyunca gerek düşünce okulları,  gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse Medreseler seferber olmuşlardır.  Nitekim bu yönde çaba sarf eden Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve sofistlerdi.  Roma'da eğitim geneli kapsamasa da seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı.  Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak ta Konfiçyüs ve Buda karşımıza çıkar. Hakeza eğitim Yahudiler de Hahamlar kontrolünde, İsevilerde ise papazlar eşliğinde yürütülür. Peki ya İslamiyet’te nasıl derseniz, malum İslamiyet’in doğuşuyla birlikte ilk eğitim Suffe ehlinin merkezinde cereyan etmiştir.  Nasıl cereyan etmesin ki tüm Peygamberler hem rehber hem de eğitmendir.       
        Her ne kadar kilise bilimi horlayıp giyotine vermişse de sonunda kazanan eğitim olmuştur. Şöyle ki, batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cereyan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açıp yeni arayışa itmiştir. Özellikle Katolikliğin ortaya koyduğu katı kurallar Hıristiyanlıkta reforma sebep olmuş,  böylece Martın Luther gibi reformistler vasıtasıyla laik eğitim süreç gerçekleşip eğitim kiliseden devlet kontrolüne kaymıştır.  İslamiyet çağlar üstü bir konumda olması hasebiyle reforma gerek yoktu. Zaten dinimiz bilimsel gerçeklere ters düşmeyen en son kâmil bir dindir. Kaldı ki her mümin ilim nerede olursa alın diye teşvik edilir de. 
       Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvasıydı. Keza Osmanlıda ki Süleymaniye, Selimiye, Fatih medreseleri de öyledir.  Hatta Enderun da böyledir.  İster adına medrese ister Enderun diyelim sonuçta bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devletin oluşumuna katkıda bulunacak idareciler yetiştirebilmişlerdir.  Bu arada dillere destan Ahilik ocağımızda öteden beri boş durmamış o da alanında ehil meslek erbabı yetiştirmiş ocak olarak dikkat çekmiştir.  Düşünsenize ahiliğin üzerinden asırlar geçmesine rağmen bugün bile ahiliğin konuşuluyor olması ne derece mühim bir mesleki organizasyon olduğunu ortaya koymasına yeter artar da. 
         Eğitimde batıya yönelişimiz ise 1773 tarihi itibariyle başlamış, 1856 Islahat fermanıyla da Anayasa da yerini almıştır. Nitekim bugün Mekteb-i Sultan diye adından söz ettiren şu meşhur Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuştur. İşte o gün bugündür bu lise eğitim sistemimizin bir parçası olarak yoluna devam etmektedir.
       Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise eğitim yönünden dünya sıralamasında pekte iyi bir konumda olduğumuz söylenemez.  Bugün olmuş hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi bunu teyit ediyor. Bir türlü kalıcı bir eğitim modeli oturtturamadık. Nasıl oturtturulsun ki, baksanıza Osmanlı’daki Mahalli Sibyan Okulları Cumhuriyetle birlikte isim değişikliğine uğrayıp 5 yıl süreli ilkokul adını almıştır.  Bu da yetmez deyip ilkokullarımız beş yıldan sekiz yıla çıkartıp taşımalı eğitim manzaralarına şahit olduk. Derken eğitimde fırsat eşitliğinin tam aksine daha baştan kazananların belli olduğu bir eğitim modelinin içerisinde kendimizi bulduk.  Düşünsenize Türkiye genelinde ilköğretimde okuyan yaklaşık 10 milyon çocuğun 3 milyonu orta öğretimde okur durumda,  bu 3 milyon genç insanında ancak 1 milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Hadi bundan vazgeçtik üniversiteyi kazanan öğrencilerinde düşünen ve düşündüğünü uygulayan analitik zekâlardan çok stadyum amigolarını aratmayacak tek tipte kuşaklar olarak mezun edildiğine şahit olduk.  Neyse ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi bir nebze olsun sular duruluverdi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önceki YÖK ortada mevcut rakamları görmezden gelip hükumetin yeni üniversitelerin açılması yolunda ki iradeyi engelleme yoluna gidip gençlerin geleceğini kararttığı herkesin malumu. Onlar farkında olmasalar da milletimiz her şeyin farkındaydı. Üstelik Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını elde ederken diğerleri heba edilmekteydi. O yıllarda YÖK bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken,  ideolojik reflekslerle hareket etmekteydi. Türkiye’de her defasında YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyordu. Çünkü karşımızda kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde akademik kurul vardı. Oysa gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde beraber güle eğlene gezdikleri halde bir zamanlar YÖK genç kızlar için özel ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması iğrenç bir trajik olaydı.
          Bakalım eğitimde bunca yaşanan arayıştan sonra 4+4+4 sistemi yeni bir ufuk açacak mı, açarsa ne ala, açmazsa bu konu daha çok su götürür gibi. Yinede büsbütün ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Sanki eğitimde bütçeden büyük pay ayrılması, kara tahtaların yerini akıllı tahtaların alacağı, katsayı adaletsizliğin giderilmesi, komünist Demirperde ülkelerinden kalan her sabah çocuklara andın nakarat halde söyletilmesine son verilmesi, çocukların daha çocukluğunu yaşamadan test yarışına koşturma amaçlı dershanelerin ıslah edilip okullaştırmaya yönelik dönüştürme çabaları gibi daha birçok girişimler eğitimde insanımıza nefes aldıracak gözüküyor.
         Velhasıl; çağdaş eğitim insanın şekliyle uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak etmiyordu. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz ceddimizden hürriyet ortamında eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş kuşaklarız. İnşallah bu vahim manzaraları bir daha yaşamayız.

         Vesselam.

30 Aralık 2016 Cuma

ALEVİLİK



ALEVİLİK

                           SELİM GÜRBÜZER

              Allah Resulünün ister dini,  ister ruhani, ister siyasi,  ister devlet başkanlığı görevi olsun fark etmez, sonuçta yüklendiği görevlerin hepsini kendinde toplayan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen en son elçidir. Malum İslam’ın ilk doğuşunda Resulü Ekrem’in dilinden sadır olan o güzel sözler,  gerekse ortaya koyduğu uygulamaların yakından müşahede edip ilk elden takip etme imkânı vardı. Ta ki, İslam halkası genişlemeye yüz tuttu, işte o zaman bu imkânın kendiliğinden kalkmasıyla birlikte karşılaşılan bir takım meselelerin altından nasıl kalkılacağı noktasında ictihad kapısına ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenledir ki Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihalinin arkasından halifelik konusunun da izaha muhtaç bir konu olması gayet tabiidir.  İlginçtir ilk halifenin seçimle işbaşına gelmesine herhangi bir itiraz gelmezken,  iş kimin halife seçileceği söz konusu olduğunda kabile ruhunu ön plana çıkarmaya yönelik çabalar mesele teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz bu meselede, kabilevi refleksin karşıt odağında Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) vardır. Öyle ki Allah Resulünün vefatının şokunu daha atlatmadan Hazrec kabilesinden birkaç insan ‘kim halife olacak’ konusu yerine, ‘halife hangi kabileden olacak’ derdine düşeceklerdir. Ve halifelik konusunda dert davaları Ensar’dan mı yoksa Muhacirden mi olsun eksenine kaydırılıp bu doğrultuda hasta yatağında yatmakta olan Sa’d’ın kapısı çalınıp kendisinden apar topar halife olması istenir de. Neyse ki Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp; ‘İşte, Rasulüllah’ın halifesi Sa’d…’ diyecekleri esnada Hz. Ömer (r.a) devreye girer de bu mesele fazla alev almadan hal yoluna koyulmuş olur. Gerçektende Hz. Ömer (r.a)’ın yerinde müdahalesiyle:
         — Ey. Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunmuşsun,  o halde halifeliğe sen layıksın, bu görev sana uygun düşer deyip biat etmesiyle birlikte tüm kabilevi istek ve hevesler boşa çıkartılmış olur. 
           İşte Hz. Ömer (r.a)’ın herkesin gözü önünde Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın elinden tutup biat etmek suretiyle birlik ve dirliğin sağlanmasında önemli bir iş çıkarmıştır. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın bu hamlesi Muhacir, Ensar ve diğer kabilelerinde itaat etmelerinin de kapısını böylece bu süreç tamamlanmış olur. 
            Evet,  Peygamberimizin ahreti intikalinin ardından gündeme gelen halifelik hususu bir şekilde hal yoluna koyulmasına koyulurda peki ya şu mezhep ve meşrep farklılıklarıyla doğan ihtilafların farklı mecralara çekilmesi gibi durumlar nasıl hal yoluna koyulacaktı? Bilindiği üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden türeyen bir kavramdır. Bir başka ifadeyle mezhep şer’i meselelerde ictihad farklılığından doğan fıkhı yorumlama biçimidir, dolayısıyla itikatla alakalı bir kavram değildir. Zaten mezhep imamlarının kendi aralarındaki görüş ayrılıkları itikadi kaynaklı olamaz, olsa olsa sadece ibadet, muamelat vs. konulara ait farklı değerlendirmelerin açılımı bir zenginlik olabilir. Dikkat edin zenginlik dedik,  çünkü İslam’da bir müctehid âlim içtihadında hata yaptığında bir sevap, isabet ettiğinde ise iki sevap vardır, ayrıca ümmetin ihtilafında rahmet vardır düsturu esastır. İşte bu temel düsturlar ortada iken her nedense kimi insanların zihninde mezhep denilince; ayrımcılık veya bölünme anlaşılıyor. Oysa mezhep içtihat farklılığından doğan yol demektir.  Madem her ortaya çıkan yeni bir durum farklı yoruma muhtaç, o halde içtihat gerektiren konularda fikir beyan etmek ayrılık gayrilik olarak algılanmamalı, tam aksine meseleye İslam toplumunun düşünceye ipotek koymamanın delili olarak görmeli. Zira bu durum İslam ümmetinin fikri zenginliğini ortaya koyan bir gelişmedir.  
           Anlaşılan o ki Allah Resulü vefat ettiğinde İslam toplumunun idarecisinin kim olacağı konusu gündeme gelmiş, akabinde Ensar ve Muhacir topluluklarının bir araya gelip istişare sonucu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) halife seçilmiştir. İşte bu noktada kimi Sünni ulema ve kimi tarihçilerin zihninde tereddütler hâsıl olmuş olsa gerek ki, Hz. Ali'nin (k.v) bu istişare ve müzakereler esnasında hilafet için kendisinin seçilmesini umduğunu belirtirler. Acaba öyle mi? Şu bir gerçek; Hz. Ali (k.v) bu konuda hiçbir mesele çıkarmaksızın geçte olsa seçilen halifeye biat etmiş ilim hikmet kapısıdır. O’nun geç biat etmesi asla red manasına değil, sadece Allah Resulü vefat ettiğinde, o hengâmede hilafet meselesi kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğü zannıyla gecikme bir biattır. Bir başka nedense Peygamberimizin vefatının akabinde hemen beyat ettiği zaman Hz. Fatıma annemizin incineceği ihtimalini göz önünde bulundurup bu konuda altı ay sessiz kalmayı uygun görmüştür. Her neyse erken ya da geç,  sonuçta  Hz. Ali (k.v), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)’ın yanına varıp ‘Bu göreve layık olan sensin, ama Allah Resulü’nün daha henüz vücudu ortada iken halifelik görüşmelerinin bana haber verilmediği için kırılıp geciktirmiştim, yarın mescitte herkesin huzurunda beyat edeceğim ’ der ya, bu yetmez mi? Ve gerçekten de sözünün eri olduğunu gösterirde. Kaldı ki ilim hikmet kapısı bunla da kalmaz, gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) dönemi,  gerek Hz. Ömer (r.a) dönemi, gerekse Hz. Osman (r.a) dönemlerinde, yani her üç halifeninde yâr ve yardımcısı olmuştur. Bilhassa ihtilafların doruk noktaya ulaştığı Hz. Osman döneminde bile o’na bir an olsun destek olmaktan geri durmamıştır.  Fakat ne var ki o’nun bu desteği; Halife etrafında yuvalanan Emevi dayanışma ağını kırmaya yetmemiştir. Üstelik o’nun bu samimi girişimleri hep yanlış algılanıp güya Hz. Osman’a karşıt bir tavır olarak gösterilmiştir. Yine de her şeye rağmen O; ‘iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir’ düşüncesiyle Hz. Osman’ı şehit olması anına kadar ümmetin birliği ve dirliği adına hareket etmesini bilmiştir.       
          Aslında yaşanan gelişmelere soğukkanlı olarak baktığımızda Peygamberimizin dar-ı bekaya irtihalinin ardından ilk başta halifenin Kureyş’ten olması birlik ve dirlik adına yerinde bir karar olduğu fark edilir. Şayet halife Kureyş’in dışında başka bir kabileden olsaydı tarihin seyri belkide bir başka yörüngeye kayıp bir takım istenmeyen önü alınmaz olaylara sahne olabilirdi. Bu yüzden Araplar için Kureyş ne ise,  Türkler içinde Oğuz boyu o derece kıymet ifade eder.  Çünkü her iki kabilede kendi tarihi seyri akışında kendi boylarına müsbet anlamda geleceğe kanatlanacak maya olup mühim rol üstlenmişlerdir. Zaten ulvi gayeler üzerine kurulu maya tuttuktan sonra kabileciliğin pek kıymet-i harbiyesi kalmaz da. Anlaşılan Allah’ın Habib-i her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin arka planında yatan etken unsurda buydu, yani ilerisinde sırf kan bağına göre teşkilatlanmış bir Müslüman topluluğa geçit vermemek içindi.  
          Peki ya Yahudiler? Malum onlarda hemen her devirde fitne oluşturmaya meyilli hazır topluluklardır. Şöyle ki, Hz. Muhammed'in (s.a.v) yüzüne karşı açık açık; “Cebrail bizim düşmanımızdır. Şayet sana gelen Mikail olsaydı iman ederdik” demekten imtina etmemişlerdir. İşte bu sapkın düşünceler içerisinde güya Kur’an Hz. Ali'ye gönderilmişte, Cebrail (a.s) onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e getirmiş diye tevil etmişlerdir. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de bu tür iddiaların temelinde; öteden beri Yahudilerin Cebrail’e karşı kin, nefret ve düşmanlık beslemelerinin dışa yansıması öç alma gayreti söz konusudur. Oysa gerçek şu ki; Hz. Ömer’in teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebu Bekir’e arz edilip kitap haline getirilip adına Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Kaldı ki hali hazırda Hz. Ali (k.v)’in kendi eliyle yazıp kaydettiği Kur’an’da Hz. Peygambere indirilen Kuran’ın aynısıdır. Dolayısıyla daha nasıl oluyor da bu tür zırvalara başvuruluyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Hatta geldiğimiz noktada bile günümüz Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Tabii mesele burada bitmez, devamında bir başka iddia ise; Kur’an'da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da,  Hz. Osman zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebu Bekir döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur.
          Kelimenin tam anlamıyla şunu diyebiliriz ki;  Kur’an Hz. Ebu Bekir döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra herhangi bir ihtilafa açık kapı bırakmayacak şekilde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kur’an’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  Evet, dünyada tek tahrif olmayan kutsal kitapla müşerref olmasına oldukta, yine de fitne bu ya, acaba nerden bir kafa karışıklığı oluştururuz hesabıyla hiç boş durmamakta. Tabii bu durumda fitne boş durmayınca ister istemez bu cin fikirlerin arka planında Yahudilerin olabileceği akla takılıyor. Dün nasıl ki pek çok fitne hareketlerin altından Yahudi parmağı çıktıysa bugünde aynı parmağın izlerini Filistin’de, Mısırda, Irakta,  Suriye’de Türkiye’de bariz bir şekilde görüyoruz pekâlâ. Müslümanların bölük parça olması bunun teyit ediyor zaten.                                         
                                             Hz. Osman’ın Şehadeti
            İslam toplumunda hem müspet hem de menfi anlamda ilklerimiz var. İşte hiç arzu etmediğimiz bir ilkimiz var ki, şüphesiz bu Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti döneminde yaşanan İbn-i Sebe fitne hadisesidir. Malum İbn-i Sebe, eski Yemenli Haham başı olup görünüşte Müslüman, ama gerçekte tam dört başı mamur bir fitne komitecisidir.  Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk iş gayet istismara açık “Haşimilik ve Emevilik” konusunu kaşımak olmuştur. Hatta bu arada Hz. Osman (r.a)  ve hilafetliği hakkında bir sürü ipe sapa gelmez dedikodu listesi hazırlamayı da ihmal etmez. Sinsilik bu ya, daha da ileri gidip kendince fitne üssü olarak kullanacağı bir takım merkezlere mektuplar göndermek suretiyle Hz. Osman’ın hal edilmesi senaryosunu adım adım yürürlüğe koyar da.  Derken bu mektuplar semeresini verdiğinde isyancılar Medine’ye baskın yapıp Halife Hz. Osman (r.a)’ı evinde Kur’an okurken şehit edeceklerdir.
              Ne yazık ki gözü dönmüş isyancıların işledikleri canice yürek burkan bu hadise ileri ki dönemler içinde kötü örnek teşkil edip daha pek çok fitne hareketlerin fitilini ateşleyici etken unsur olur. Öyle ki bundan sonraki aşamada Emevilerle Haşimileri birbirine düşürecek planı hayata geçirmek vardır. Hatta yürürlüğe konulacak planın bu aşamasında Hz. Osman (r.a)’ın kanının davasını gütmek vardır. Nasıl mı?  Önce Hz. Osman (r,a)’ı Hz. Ali'nin (k.v)  öldürttüğü şaibesi yayılacak, sonrasında Emevilerin bam teline dokunaraktan kışkırtılmaları sağlanacak. Ne de olsa Kureyş’in en önemli iki kolu Haşimi ve Emevi koludur. Öyle ya,  Hz. Ali (k.v)  Kureyş’in Haşimi kolundan olduğuna göre o’nun halife olması hilafetin Emevilerin elinden çıkması demekti. Böyle bir durumda hem Emevilik davası güdülmeli hem Hz. Ali (k.v)  hem de diğer sahabenin önde gelen isimlerin halifeliği konu edilmeli ki birbirlerine düşürülecek sinsi plan gerçekleşsin. Ancak evdeki hesap bazen çarşıya uymaz ya, aynen öyle de ilk başta düşündükleri gibi durum ortaya çıkmaz.  Çünkü Hz. Osman’ın şehit olmasının akabinde Basralılar Talha b. Zübeyir’i, Kufeliler Zubeyr b. Avvam’ı, Mısırlılar da Hz. Ali’yi halife olma konusunda ikna edemezler. Hatta Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’e de halifelik teklifiyle gittiklerinde yine netice alamazlar. İsyancılar baktılar işler sarpa saracak bu kez sağa sola ültimatomlar yağdırarak; “şayet yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife çıkmazsa boyunlarını vuracağız” tehdidini savururlar. Neyse ki Ensar-Muhacir grubundan bir topluluk zar zor Hz. Ali (k.v)’i ikna etme çabaları neticelenirde ertesi gün mescitte beyat hadisesi gerçekleşir.  Böylece Hz. Ali (k.v) üç büyük halifenin dördüncüsü olur.  
            Evet, ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) hilafete geçti geçmesine ama sular durulmayacaktır, hatta sular daha da bir kabarır hal alır. İşte suların kabardığının ilk işaret taşları diyebileceğimiz;
         “- Cemel Vakası,
            - Sıffın Vakası,
            -Kerbela Vakası” meramımızı anlatmaya yeter artar da. Madem öyle tarihi kaynaklara bakıp Müslümanları derinden yaralayan bu üç olay nasıl vuku bulmuş bir göz atalım.                                       
                                                          Cemel Vakası

            Evet, Hz. Ali (k.v) dördüncü halife, yani son halifedir. Aslında dört halife sonrası halifelik değil mülktür, yani saltanattır. Her neyse, Hz. Ali (k.v) dönemine baktığımızda halifelik dönemi çok çetin geçecektir, dahası kendisini çok meşakkatli ve uzun mücadeleli yıllar bekliyordu. Düşünsenize daha işe başlar başlamaz içlerinde Talha ve Zübeyir’in de bulunduğu bir heyet Halifenin huzuruna geldiklerinde önce Yüce Allah'ın ahkâmını tatbik için beyat ettiklerini hatırlatıp akabinde Hz. Osman’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesini talep edeceklerdir. Keza Şam’da Hz. Muaviye (r.a)’da aynı taleb üzere hareket edecektir. Hz. Ali (k.v)  ise tüm bu taleplerin aksine mevcut kaotik ortamda hemen ceza yoluna gitmenin yangına körükle gitmek olacağını,  hele bir ortalık sakinleşsin gereği ne ise o yapılır düşüncesindedir. Aslında düşüncesinde haksızda sayılmazdı.  Düşünün ki;  fitne almış başını gidiyor, bu durumda Hz. Aişe annemiz, Hz. Zübeyir ve Hz. Talha ise ısrarla üstüne basa basa Hz. Ali (k.v)’den tüm isyancıların öldürülmesi yönünde bir tavır sergileyeceklerdir. Tabii ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v)  her zaman ki gibi metanetini yitirmeyip yine aynı kararlılıkla sular durulana kadar beklemenin ümmetin birliği ve dirliği için yararlı olacağını belirttir. Ve huzurda ki heyete en son şu hükmü hatırlataraktan şöyle dile getirir:
           “-Bir kişinin hatasıyla grubun bütününün sorumlu kılınamaz.” 
         Evet, bu hüküm sıradan bir hüküm değildir,  çağları aşan bir hükümdür. Belki de bu hüküm en yüce makamdan dile getirilmeseydi günümüzün vazgeçilmez hukuk kuralı hale gelen ‘suçların şahsiliği’ prensibinden bihaber olacaktık.  İşte Hz. Zübeyir ve Hz. Talha bu müthiş çağları aşan hukuki kuralı üzerine hüküm beyan etmenin abesle iştigal olacağını idrak etmiş olsalar gerek ki;
           “-Eğer Ali birlik ve beraberlikten yana ise o zaman aramızda mesele yok demektir” deyip huzurdan öyle ayrılacaklardır. Onlar huzurdan ayrıla dursun bu arada Hz. Ali (k.v)’de birlik ve dirlik adına halifelik otoritesini sağlamak için tez elden Şam ve Kufe şehirlerine mektuplar gönderip kendisinin Rasulüllah’ın halifesi olduğunu tasdik etmelerini bildirecektir. Zira devlet otoritesi en ufak ihmalkârlığa gelmez. Ne var ki bunca titizliğe rağmen her defasında elçiler vasıtasıyla gönderilen mektuplar karşılık bulmayacaktır, sadece içlerinden bir tanesinden karşılık bulur ki, o da Muaviye’den gelen tek cümlelik mektuptur.  Ve bu gelen mektup hiçte iç açıcı değildi.  Çünkü mektubun daha ilk girişinde halifeliği hiçe sayan; ‘Muaviye b. Ebu Süfyan’dan Ali b. Ebi Talib’e’ diye bir hitap vardı ki, Hz. Ali’nin moralini alt üst etmeye yetmiştir.  
        İşte bu moral bozukluğu yetmemişçesine birde üstüne üstük bir zaman İslam adına aynı emeller uğruna beraberce mücadele verdikleri iki dava arkadaşı çıka gelmez mi?  Güya umre izni için çıka geldiklerini dile getireceklerdir. Derken hoşbeş sohbetin ardından Hz. Talha ve Hz. Zübeyir kafalarından geçen ‘bir daha Medine’ye hiç dönmeme’ düşüncelerini dile getirmeksin vedalaşıp öyle ayrılacaklardır. Hz. Ali (k.v) ise onların tam aksine içten pazarlıksız bir şekilde tüm samimiyetiyle onları dostça uğurlayacaktır. Gerçektende dost sandığı arkadaşları Mekke’ye vardıklarında umrelerini yapar yapmaz Hz. Ayşe annemizle buluşup Hz. Ali’ye isteksiz beyat sözü verdiklerini dile getirmekten imtina etmeyeceklerdir. Böylece kafalarına koydukları asıl niyetlerini izhar etmiş olurlar. Tabii bu tür görüşmeler sıradan görüşmeler değildi, her bir görüşme Hz. Aişe annemiz etrafında gitgide hatırı sayılır grup oluşturmaya yetip eylem kararı aşamasına gelindiğinde  “Herkim ki Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrısı yapılır da. Anlaşılan o ki, şu fani dünyada sahabede olsa kalıcı dostluk ve kalıcı arkadaşlık olmayabiliyor. Nitekim yapılan çağrı üzerine Hz. Aişe ve ordusu çoktan yola koyulur bile. Derken; Hayber yakınlarında Evtas denilen yerde konakladıklarında Said b. As;
            — Ey Müminlerin annesi nereye diye sorduğunda,
            Hz. Aişe cevaben:
             — Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum der.
             Said b. As ise:
            — Osman’ın katillerini uzaklarda aramana gerek yok, yanı başındakilere bakman kâfi, der.
            Aslında Said b. As sarf ettiği bu sözlerle Zübeyr ve Talha’yı kastedip, onların derdi Hz. Osman’ın kanını dökenlerle değil bilakis hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmanın derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.  Fakat Hz. Aişe annemiz imada olsa o an hiç bir şeyi duymak niyetinde değildi, o daha çok güttüğü davaya odaklanıp yoluna devam ederde. Neyse ki Aişe annemiz Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumalarına duyarsız kalmaz, o an köpek havlamaları karşısında duraklayıp bir zaman Efendimiz (s.a.v)’in hanımlarına söylediği; “Bana öyle geliyor ki sizden birine Have’b köpekleri uluyacak” sözler aklına düşüverir. Derken gönlünden geri dön duygusu ağır basar da. Amma velâkin o an Abdullah b. Zübeyr’in imdat çığlığı bu duyguları bertaraf etmeye yetecektir. Öyle ki  ‘Ali b. Ebi Talib geldi!  Çabucak Basra’ya yetişin,  neydip edip kendinizi kurtarmaya bakın’  avazıyla atılan çığlıklar yerini bulup Basra’ya yakın Hufeyr denilen yerde soluğu alırlar. Yine de Hz. Ali (k.v) Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle son kez bir girişimde daha bulunup bu hususta Ka’ka b. Amr vasıtasıyla muharebe öncesi bir dizi müzakereleri ihmal etmeyecektir.  Ancak bu son hamleler barış umutlarını bir nebze olsun yeşertse de fitne bu ya, yine kınında durmaz bu kez ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Şöyle ki; İbn-i Sebe şeytanca bir planla her iki ordunun çadırlarına yerleştirdiği adamlarla ani baskınlar tertiplediğinde uykularından ayılanlar gördüğü manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığıyla sağa sola saldıracaklardır.  Böylece uyku sersemliğinin vermiş olduğu panikle karşı tarafın hışmına uğradık zannıyla kılıçlarını kınından çıkardıklarında Cemel hadisesi vuku bulmuş olur. İşte tarihlerin kaydettiği yaklaşık on bin insanın ölümüne bir o kadar da yaralanmasına sebep olan muharebe budur. Cemel vakasından zaferle çıkılmıştı ama sıra ganimetlere gelmişti ki Hz. Ali (k.v)  kendine yakışan müdahalesini yapıp arkadaşlarına:
        — Müminlerin annesi Aişe ganimetlerden kime isabet edecek sorusunu yöneltir. Böylece ganimet istekleri kendiliğinden düşmüş olur. Nasıl düşmüş olmasın ki, sonuçta muhaberenin kazananı da, kaybedeni de Müslüman’dı. Dolayısıyla Emirü'l Müminin bu yerinde çıkışıyla söz konusu ganimetse, bu sadece gayrimüslimlerden alınır hükmünü hatırlatmışta oldu.           
         Hâsılı kelam Cemel vakası, hem galibi hem de mağlubunun pişman olduğu bir vakaydı. Çünkü Hz. Osman döneminde isyan boyutunda kalan mücadelenin Hz. Ali dönemiyle iç savaşa dönüşmesi yürekleri yakmıştır hep. Üstelik bu savaşta iki güzide sahabe Hz. Zübeyir (r.a)  ve Hz. Talha (r.a)’da şehit düşmüşlerdir. İşte bu gerçekler ışığında Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.leri: “Cemel Vakası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyir ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup Sh.53 1986 İst.) sözleriyle Cemel vakasının gerçek ruhunu ortaya koymuş olur. Hatta satır aralarında İslâm ulemasının şu müthiş akıl dolusu sözlerine de yer verip: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (a.g.e. sh.53) diye notta düşer. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması kalkıp da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiş, demez de. Çünkü Resulullah (s.a.v)'ın: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz”  beyan buyurduğu ölçü var ortada.

                                                            Sıffın Savaşı
                     
        Hz. Ali (k.v), Cemel hadisesinden sonra Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliğini sağlamak maksadıyla Suriye’ye yöneldiğinde ilk uğrak yer Basra’dır.  Malum Basra’da işleri hal yoluna koyduktan sonra yüzünü bu kez Kufe’ye doğru çevirip Şam’a yakın bir yerde konaklar. Tabii buraya konaklama sıradan bir konaklama değildir, son derece anlamlıdır, çünkü burada konaklamakla bir bakıma Muaviye’ye yönelik 'sıra sana geldi' mesajı verilmiş olur. Ne var ki Hz. Muaviye ve bu mesajı görmezden gelip her zaman ki gibi Hz. Ali’ye biat etmeyecektir, hatta kendisiyle istişare görüşmelerine kayıtsız kalıp tüm müzakere yolları tıkar da. İster istemez hal vaziyet böyle olunca Cemel vakasından bir yıl sonra kılıçlar bilenip her iki ordu Sıffın’da karşı karşıya gelir. Aslında bu karşı karşıya geliş bir anlamda Emeviliğin Haşimiliğe karşı başkaldırışı bir karşılaşmadır. Ve o an geldiğinde Sıffın’da ne için savaştıklarını bilmeden boğaz boğaza gelen can yiğitler bir bir toprağa düşüp çok büyük kayıplar yaşanır. Böylelikle Resulüllah (s.a.v)’in yıllar öncesinden söylediği; ‘Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine çarpışacaksın’ buyurduğu mucizevî hadis-i şerifin sırrı zuhur etmiş olur. Bu yüzden İslam âlimleri Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin arasında geçen mücadelenin içtihada dayalı savaş olduğunu belirtirler. Bir başka ifadeyle bu olay tenzilin tevili için göze alınan bir mücadeledir.
          Evet, Sıffın büyük kayıpların yaşandığı bir vaka olmanın yanı sıra aynı zamanda Haricilerin Hz. Ali'den kopmasına da sebep teşkil eden bir savaştır. Sıffın’a kadar halifeye olan sadakatlerinde kusur eylemeyen Hariciler bir anda hakemlik meselesinde ihtilafa düşüp Hz. Ali (k.v) ile yollarını ayırırlar bile. Sadece yollarını ayırsalar hadi neyse deriz, muhalif kanatta olurlar da. Yetmedi Kur’an’da ki;  ‘Hüküm Allah’ındır’ ayetini Hz. Ali'ye karşı kalkan olarak kullanacak kadar ileri gitmişlerdir. Hz. Ali (k.v) ise bu haddi aşan ifadeler karşısında:
            “Bu sözlerle emirlik Allah’ındır demek istiyorsunuz. Oysa emirlik olmalı ki, onun vasıtasıyla bütün işler görülebilsin..” beyan buyurmakla  ayet-i celilenin  hakiki manasını ortaya koymuştur. Hariciler aynı zamanda iyi Kurrâ, yani Kur’an’ı iyi hıfz etmiş okuyuculardı, ama neye yarar, Kur’an’ı iyi okumak her şeyi iyi bilmek manasına gelmez ki, özüne de vakıf olmak gerekirdi.  Zaten değil midir ki onlar Kur'an'ın mana ve ruhundan uzak okuyucular olduklarından karşılarına çıkan her kim olursa olsun kâfir ilan etmekten çekinmediler. Bakın,  Haricilere bu meselede Hz. Ali’den niye ayrıldıklarını sorulduğunda; cevaben 'Sıffın’da hakeme başvurmayı' gerekçe göstermişlerdir. Oysa Hz. Ali başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızraklara takılmasının bir hile olduğunu defalarca telkin etmişliğine rağmen onlar inadım inat Hz. Ali’yi hakem tayin hususunda kabul etmeye mecbur bırakmışlardır. Böylece çok büyük tarihi fırsat kaçmış olur.  Dahası bilgisizlik ve cehalet kanlı yılların yaşanmasını beraberinde getirir de. Kelimenin tam anlamıyla Hz. Ali hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye'de saltanat içtihadıyla giriştikleri mücadelede bedevi (Harici) kılıçlarına maruz kalınan bir süreç yaşanır. Hiç kuşkusuz Haricilerde, İslam’a samimi ve candan bağlı topluluklardı, ne var ki samimiyet tek başına kriter değil,  dedik ya bilgi sahibi olmakta gerekiyordu. Hatta bugün bile geldiğimiz noktada yaşadığımız kanlı kavgaların ardında hep ilimsizlik ve koyu cehalet yatmaktadır.
          İşin özü, Sıffın vakası Hz. Ali'nin (k.v.) hilafet içtihadıyla harekete geçip Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya geldiği bir savaştır. Asla iddia edildiği üzere sırf imamlığı elde etmeye yönelik yapılan bir mücadele değildi. Hz. Ali (k.v), Hz. Osman'ı (r.a) katledenlerin hemen teslim etmenin yanlış olacağı içtihadı, Hz. Muaviye’nin ise bir an evvel katillerin cezasının verilmesi gerektiği hususta içtihatta bulunmanın neticesinde aralarında birtakım olayların vuku bulmasına yol açan bir hadisedir.

                                                           Ehl-i Beyt

          Şurası muhakkak;  Sıffın vakası fitne odaklarını pek tatmin etmemiş olsa gerek ki İbn-i Sebe, savaş sonrası yeni bir planı sahneye koymak için kollarını çoktan sıvar da. Bu sefer ki senaryoda Ehl-i beyt muhabbetini istismara yönelik bir eylem planı vardır. Nitekim plan gereği İbn-i Sebe başkanlığında bir grup Hz. Ali’nin huzuruna çıkıp:
            “ -Sen Rabbimizsin, ilahımızsın..” deme cüretini gösterebilmiştir.  Tabii Hz. Ali (k.v)  bu durum karşısında İbn-i Sebe’nin ordu içinde taraftarlarının çokluğu hatta fitne ve zaafa yol açacağı ihtimalinden hareketle o’nu öldürmek yerine, sadece Medayin’e sürmekle yetinmiştir. Ancak İbn-i Sebe sürgün gittiği yerlerde de boş durmaz, vaktiyle Hz. Ali’den kaçan birtakım Harici grupları ve reisleri Evfa oğluyla görüşmeleri ihmal etmez de. Zaten her ne oluyorsa bu görüşmelerden sonra Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Amr İbnü'l As’ı suikast kararı alınıp Muharrem ayının 17. günü üç suikastçı yola çıkarılır da. Takdiri ilahi bu ya;  Hz. Muaviye ve Amr İbnü'l As bu suikast girişiminden kıl payı kurtulurken Hz. Ali (k.v) hilafet müessesinin gereği yanında Hz. Muaviye‘nin saltanat tarzı yaver ya da koruma olmadığından İbn-i Mülcem isimli suikastçının zehirli kılıcına maruz kalıp hasta yatağa düşecektir. Hasta yatağında kendisine;
            “ -Hz. Hasan’a biat edelim mi?” sualini sorduklarında cevaben:
           “- Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın derim” der. Aslında bu sözlerle aynı zamanda hilafetin seçimle olabileceği imasında bulunmuş olur.
          Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün buyurduğu tenzilin tevili mücadelesinde şehit düşüp sevdiklerine kavuştu kavuşmasına ama ahrete irtihalinin ardından fitne güruhu yine boş durmaz, bu kez Hicretin 39. yılında (Miladi 660) hac mevsiminde bir grup Harici kararıyla İbn-i Sebe’nin telkinleri doğrultusunda naaşına hulul, yani  ulûhiyet’ isnat edilecektir. Düşünsenize “Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi emrin hilafına mevta olmuş bedene bile saygısızlıkta ölçü tanınmayacaktı, böylece bu olayla birlikte Şiiliğin tohumları ekilmiş olur.  
             Peki ya Muaviye?  O da malum,  Hz. Ali’nin şehit olmasının ardından o’na olan husumetini mescitlerde Hz. Ali’ye reddiyeyle başlayan hutbelerle tutumunu sürdürecektir. İşte Hz. Hasan, Muaviye’nin bu inadım inat tutumu karşısında tıpkı babası gibi ümmetin birlik ve dirlik hassasiyeti bir karakter ruh haliyle hilafet hakkını Muaviye’ye devredecektir. Böylece temel amacının nefsi hesaplaşma olmadığı ve yine temel amacının Hz. Osman’ın katillerinin kanı kanla yıkama davası olmadığı, asıl derdinin birlik ve dirlik için hilafetin baki kalması davası olduğu mesajı verilmiş olur. Derken bu verdiği anlamlı ince bir mesajla tüm ihtilafların bitmesi noktasında bir tavır ortaya koyar. İyi ki de böyle bir duruş sergilemiş,  çünkü Allah Resulünün çok önceden; “Benden sonra halifelik otuz senedir ondan sonrası mülktür” diye beyan buyurduğu mülk (saltanat) dönemlerinin eşiğine gelinir de.  Bu yüzden Corci Zeydan; Hilafetin babadan oğla geçiş sürecinin Hz. Muaviye tarafından başlatıldığını ve esasen İslam'da hilafetin seçime dayalı olduğunu belirtir. Nitekim Allah Resulünden sonra dünyevi liderliğe ashabın reyi ile Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçilmişti.                 
           Hâsılı kelam; Allah Resulünün; “Ey Ali ben Kur’an'ın tenzili üzerine,  sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin”  beyan buyurduğu devir bu şekilde tamamlanmış olur.               
                                                            Kerbala

            Fitne olayının bir diğer zirve noktada diyebileceğimiz hadise hiç kuşkusuz Kerbelâ’dır.  Aslında bu harise içtihat kaynaklı bir mesele olmayıp, doğrudan doğruya Emevi ırkçılığına karşı gösterilen bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir harekettir. Yani, vakıanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur. Nitekim Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-ı milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniyye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e. Sh.55). Gerçekten de asabiyetçiliğin veya ırkçılığın zarar boyutu Müslümanlar arasında o kadar onarılmaz yara açtı ki netice malum, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezit zulmüne maruz kalıp şehit olmuşlardır. Öyle ki yürekleri dağlayan bu elim hadise Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Hatta bu gün bile gelinen noktada hala Sünni Şii ayırımı giderilemediği gibi karşılıklı ön yargıya dayalı suçlamalar hızından hiçbir şey kaybetmiş sayılmaz. Oysa hiçbir Sünni aile bugüne kadar Kerbala hadisesinde Yezitten yana tavır sergilediği görülmediği gibi çocuklarına asla ‘Yezit’ ismi vermemişler de. Tam aksine Ehl-i beyte olan sevgi Sünni âlemde o kadar ileri bir boyut kazanır ki çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin sıkça verilen isimler arasındadır. Bu demektir ki bizim Ehl-i beyte olan muhabbet noktasında Alevilerle herhangi bir ayrılığımız ve gayriliğimiz yoktur. Yeter ki, birbirimize ön yargıyla yaklaşmaksızın tanış olmaya çalışalım, bak o zaman arifibillah’ın ‘İri olalım, diri olalım, gelin canlar bir olalım’ sözü yerini bulur da.  Kaldı ki İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurların oyununu bozmak için buna mecburuz da. Hem kardeş olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye?
            Her neyse bakın Bediüzzaman Said Nursî Kerbelâ Vakası hakkında şu tespitte bulunur: “Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular” (a.g.e. sh.55)
            Evet, satırlar iyi analiz edildiğinde gerçekten müthiş bir tespit,  zira evliya aktabları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla dal budak salıp kollarıyla birlikte günümüze kadar uzanır da.  Her ne kadar bir kısım tarikatların silsile kollarının nisbetleri kesilse de  (manevi yönden halife bırakmayan kollar),  hele içlerinde bir kısım ehli tarik kollar var ki kıyamete kadar mensub olduğu silsileyi şerifesini ve manevi süluk yolunu devamını sağlayacak sistemi kurmuşlar da. Nitekim Cafer-i Sadık Hazretleri gibi nice mürşitler Ehl-i beyt’in manevi kanalından gelmiş, daha sonraları Mevlâna Halid, Abdülkadir Geylânî, Ahmed El Rufaî, Şah-ı Nakşibendî, Piri Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlâna gibi zatlar hep bu velayet pınarından yetişmişler ve böylece çağları aydınlatmışlarda.
        Madem öyle, gelin Ehl-i beyti ruhumuzda anmak adına bir kez de Dursun Ali Erzincanlı'nın o akıcı lisanından ‘Kerbala’ albümünden yer alan dizeleri bakaraktan hep birlikte gül nesli yâd edelim:
         “Hicretin dördüncü yılı, birer yıl arayla Medine'de iki doğum, iki bayram, iki ay parçası, yeryüzünün en hayırlı dedesinin göz bebekleri doğuyor, Fatımat-üz Zehra’nın körpecik fidanları, Aliyyül Mürteza’nın eşsiz kahramanları, ehl-i beytin nazlı çiçekleri, merhaba diyor o incecik sesiyle, isimlerini rahman koyuyor Cebrail nefesiyle. Siz onlara Allah'ın lütfü deyin, birinin Hüseyin diğerinin Hasan. Onlar cennet gençliğin iki Seyyid'i, onlar peygamber dizinde büyüdüler, zaten onlar semada büyüktüler.
         Bir gün peygamberimiz oturuyorlar, Hasan'la Hüseyin birbirlerini yakalamak için uğraşıyorlardı, buyurdular;
         —Ha gayret Hasan göreyim seni, yakala Hüseyin’i diyordu.
          Hz. Ali:
         —Ya Resulullah! Hüseyin'den yana taraf olman gerekmez mi, Hüseyin daha küçük.
         Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) buyuruyorlar:
         — Baksana Cebrail de Hüseyin’i tutuyor, ha gayret Hüseyin göreyim seni diyor.
        Yine bir gün Efendimiz ashabıyla yürüyorlardı. Hz. Hüseyin arkadaşlarıyla oynuyordu, Peygamberimiz ellerini açıyor, Hz. Hüseyin bir oraya bir buraya kaçıyordu, Resulüllah gülerek onu yakalıyor ve Nebiler Server-i, öpüyor kokluyor, sonra zaman ve mekâna sesleniyor; Hüseyin bendendir, bende Hüseyin’denim Allah’ı seven Hüseyni sever Hüseyin torunlardan bir torundur.
     Bir gün Cebrail bir haber veriyor; Hüseyin Fırat kıyısında şehit edilecektir, orası üzüntülü, tasalı, mihnetli ve belalı bir yerdir, Kerb-ü beladır, orası Kerbala’dır.
       Hicretin 61. yılı. Aylardan Muharrem. Kan renginde Fırat. Ve dudaklar susuz, yürekler susuz. Kerbela’da bir oğul var, yoluna oğullar feda, bir torun Kerbela’da, dedesinden elli yıl uzakta, onun gibi bembeyaz giyimli, bembeyaz yüzlü. Atının üzerinden sesleniyor merhametten yoksun olanlara;
        Ben Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim?
        Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın torunu değil miyim?
        Şehitler Seyyidi Hamza, babamın amcası değil mi?
        Çift kanatlı şehit Cafer, benim amcam değil mi?
        Kerbela’da bir oğul var, çevresinde yeminler ediliyor şahadete ve bir bir toprağa düşüyor yiğitler. Ehl-i beytin solan ilk çiçeği Aliyyul Ekber’dir, sonra sıra sıra soldu civanlar; Muhammed bin Abdullah bin Cafer, Abdurrahman bin Akil, Cafer bin Akil vs.
        İşte bakın biri daha yürüyor ölüme. Hz. Hasan'ın oğlu Kasım. O’nun da yüzü ay parçası, elinde kılıç, üzerinde gömlek, lekeleri, ayak sandallarından birisinin bağı kopmuş, başına kılıç iniyor ve amca diyerek yüz üstü düşüyor Kerbela’ya.
         Kerbala’da bir oğul var,  bir şahin var, kucağında üç yaşında bir seyyid, adı Abdullah. Ve bir ok Abdullah’ı boğazından vuruyor. Hz. Hüseyin kanla dolan avuçlarını yere boşaltıyor, ‘Yarab! Bize göklerden yardım etmeyeceksen hakkımızdan ondan daha hayırlısını ihsan et.’
           Hicretin 61. yılı, Muharrem ayının onu, bir şehit var Kerbela’da, tam otuz üç mızrak yarası, otuz dört kılıç yarası. Ey Muhammed’im! Nerdesin, nerede. Hüseyin’in başı bir yerde gövdesi bir yerde... Bu Hz. Zeynep’in feryadıdır dedesine;
             —Ey Muhammed’im, Ey Muhammed’im! Sana göklerde ki melekler salât-u selam getiriyorlar, Hüseyin ise şu otsuz bozkırda, çölde, tozlara topraklara, kanlara bulanmış azaları kesilmiş yatıyor. Ey Muhammed’im! Senin kızların esir edilmiş, zürriyetin hep öldürülmüş sabah yelleri onların üzerine toz toprak savuruyor.
           Abdullah b. Abbas o gün Medine’de Rasulüllah (s.a.v)’ı görür rüyada.  Yanında içi kan dolu cam bir bardak ve şöyle buyurdular;
          —Benden sonra ümmetimin yaptığı şeyi biliyor musun?  Hüseyin’i şehit ettiler. Bu o’nun ve ashabının kanlarıdır, bunu Allah’a sunacağım.
          —Ya Rasulüllah! Biz asırlar sonra geldik. Eğer o gün olsaydık Kerbela’da, Allah'a kasem olsun ki ashabının seni koruduğu gibi korurduk ehlibeytini, ya da o uğurda verirdik canımızı. Bu sözümüzün bir ispatı olarak bu gün biz senin kapındayız. Taşıdığımız Ehl-i beyt isimleri; kimimiz Ali, kimimiz Fatıma, kimimiz Hasan ve Hüseyin ve iftiharla senin ismini taşıyor çoğumuz. Allah ruhumuzu senin kapında, Ehlibeytine layık olduğumuz bir anda alsın. Aliyyi Azharla,  Zeynel Abidinle her asırda Hüseyni çiçekler açarken, yanaklarında peygamber busesi ve her biri senden bir koku taşırken çağlara, Allah bizi onlardan ayırmasın. Bizi senden ve rızasından ayırmasın.” (Bkz. Dursun Ali Erzincanlı-Kerbela albümü)
         Evet, Hz. Ali (k.v) sonrasını tufan demiştik, yani Kerbala.  Nasıl ki İbn-i Sebe Hz. Ali (k.v) ve oğullarını istismar etmişse, İbn-i Meymun’de Evladı Resul olan Caferi Sadık Hz.leri ve oğlu İsmail’i istismar etmiştir. Oysa Ehl-i Beyt sevgisi ayrılık konusu olmamalıydı. Ehlisünnet yolunun ilk imamı sayılan Hasan-ı Basri (r.a) Hz. Ali (k.v)’in yetiştirdiği tabiindendir. Ehlisünnet yolu imamlarının çoğu Ehlibeyt’ten istifade etmişlerdir Mesela İmamı Azam Ebu Hanife, İmam Cafer Sadık Hz.lerinin talebesidir. Ve İmamı Azam o’nu şu sözlerle över; ‘Son iki yılımı İmam Cafer’in elinden tutmasaydım Numan helak olurdu.’ İşte gerçek anlamda Ehl-i beyt sevgisi bu sözlerde gizlidir. Ebu Hanife Ehl-i beyt sevgisini açıklamaktan yüksünmemiş, bu yüzden zindanda ölmüştür. Hiç kuşkusuz İmamı Ahmed İbn-i Hanbelî de öyleydi.  Keza İmamı Şafii’nin Arafat hutbeleri de bu kapsamda düşünülürse Hz. Ali ve Ehl-i beyt’in kadir kıymetini belki de onun kadar candan öven kimseye bu cihanda denk gelinmemiştir. Hatta İmam-ı Malik hakkında da aynı kanaat mevcut. Çünkü o da Ehl-i beyt sevgisi taşıyan bir âlimimizdi. Hâsılı dört mezhep imamının beyan ve yaşantılarına baktığımızda Ehl-i beyt’e olan bağlılık şeksiz şüphesiz tamdır. O halde; her kim Sünni’dir biliniz ki alevidir, herkim alevidir biliniz ki Sünni’dir. Zaten İslam vahdet dinidir, birliği esas unsur kabul eder. Bu yüzden Allah Resulü; “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” buyurmuşlardır.
                                                           
                                                                 Şia
           Şia kitabı El-Kaife’de 12 imam, hatta Cafer Sadık’ında ismini kullanaraktan 'imamet' konusu sanki imanın rüknüymüş gibi akaid kapsamına dâhil edilmiş durumda. Tabii bitmedi dahası var, güya Yüce Allah (c.c) Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Ali vasıtasıyla (Cafer ilmi) 12 imam ve Mehdiye bildirmiş ve sonraki imamlarda bu ilme tabi olmaları hasebiyle İslam’ın hüccet imamları olarak addedilirler.  Derken bu inanış hızla yayılır da.  İşte Şia inancında imamlara yanılmaz ruhban gözüyle bakılması bu hüccet görüşler doğrultusunda şekillenmiştir.   Hakeza yine bu kitapta   Mehdi (a.r) hususunda ;  “Mehdi (a.r) kaim olunca ortaya çıkacak..”  tarzında  ifadelerde yer alır.  Bir kere Sünni siyaset ekolünde imamın yanılmazlık hüccet sıfatı diye bir şey yoktur,  sadece Peygamberler Allah tarafından vahyin elçileri sıfatına haiz vazifelidirler. Kaldı ki İslam’da dört büyük halife ashabın icma'sı, yani toplu kararı diyebileceğimiz seçimle iş başına gelip asla bir imamlık kültü ile halife olmuş değillerdir.         
            Maalesef Şia’nın Sebiler ve Gulat-ı Şia gibi uç akımlar hâşâ Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edecek kadar aşırıya kaçmışlardır. Diğer Şii gruplarda üç aşağı beş yukarı şu kanaattedirler;  güya Hz. Ali’nin imamlığı veya halifeliği Allah tarafından vahiyle belirlemişte,  Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bunu gizleyip hilafeti gasp etmişler. İşte bu tür görüşler Sünni siyaset usulüyle taban tabana zıt zırva görüşlerdir. Üstellik bu zırva teviller ayan beyan “İmamı Allah tayin ediyor” iddiasına kadar tırmanış kaydedip ileriki yıllarda  'İmamlar masumdur', yani  “İmamlar yanılmaz” kültü inanç hale gelir de. Oysa Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaçtır.
         Bu arada unutulmaması gereken husus; Şia akımıyla Aleviliğin birbiriyle eş aynı ekol olmadığıdır. Her ne kadar her iki ekolde Hz. Ali’ye bağlılık ortak payda gibi gözükse de uygulamada ciddi anlamda meşrebi ve mezhebi farklılıklar söz konusudur. Mesela Şia akımında bilge olarak mollalar kabul görürken Alevilikte dede geleneği vardır. Ki, bu ayırımda mekân farklılığı olarak da biri medreseyi, diğeri dergâhı hatırlatır bize. Keza birinde kitabilik esasken diğerinde sazlı sözlü cem olma kültürü hâkimdir.
         Peki, kendi içlerinde çeşitlilik söz konusu mu? Evet, her iki ekolünde kendi içinde çeşitliliği var. Tıpkı bu durum Alevilik çatısı altında kimi Hz. Ali'yi (k.v) samimi sevenler taraftarlığı noktasında kimi de siyasi tarafgirliğe dayalı simgesel cem olma vardır.  Hz. Ali'yi sevme noktasında karar kılanlar Ehl-i Beyt sevgisiyle yetinmişlerdir. Zaten aşırı siyasi mülahazalara kaçmadan sadece sevgi bazında karar kılanlar Kur’an ve sünnet çizgisine en yakın taife olarak dikkat çekmişlerdir.
          Malum Şia akımının bayraktarlığını yapanlar ise işi siyasete dökmüşlerdir.  Aşırılıkta sınır tanımayan siyasi taraftarlar ölçüyü kaçırdıkları o kadar net açık ki; kendi aralarında:
        “ —Hariciler,
          —Münafık ve Yahudi dönmeleri,
          —Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin taraftarları,
          —İran’daki Şiiler,
          —İran’da Mecusi dininin ruhanileri” gibi değişik isimler altında fırkalara ayrılmışlardır. Zaten siyasi taraftarlar öteden beri bölük pörçük bir yığını andırır hep. 
           Evet, Alevilikte hasbi taraftarlar Hz. Ali’ye olan teveccühle Ehl-i beyt’e büyük bir bağlılık göstererek yollarına devam etmişlerdir. Bu noktada Ehl-i sünnet kesimle ayrılık ve gayrilikleri yok, ancak Aleviliğin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan kendilerini hangi kategoride olduğunu izah edememek gibi birtakım sıkıntılar söz konusudur. Yani Alevilik;  bir mezhep midir yoksa bir kültür kodu mudur ya da tarikat mıdır gibi sorular hala kamuoyu önünde tartışılır durumdadır.  Aslında Alevilik ne bir mezhep, ne de bir fırka, daha çok sazlı sözlü tarikata benzer bir ekoldür diyebiliriz. 
        Sevmek güzel elbet, ama sevmenin de bir ölçüsü olmalı. Öyle ki sevmede aşırılığa kaçıldığı gibi bir takım fitne unsurların istismar alanı olabiliyor.  Yukarıda da belirttiğimiz üzere İbn-i Sebe kendi siyasi emellerince Hz. Ali ile birlikte Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i yolunu istismar edip kullanmıştır, İbn-i Meymun ise Evladı Resul Caferi Sadık ve oğlu İsmail’i istismar etmiştir. İçlerinde bu istismarın en tahripkâr cenahı hiç kuşkusuz İsmailiyye (Bâtıni) grubudur. Hele siyasi taraftarlık dal budak salmaya dursun, bu tarafgirlik zaman içerisinde radikalleşip başta İran’ın etkisi olmak üzere yirmiden fazla Şii grupların türemesine yol açabiliyor. Bunlar sırasıyla:
       ‘ —Sebeiyye,
        —Kamiliyye,
      —Ulyaniyye,
      —Muğariyye,
      —Hatabiyye,
      —Mensuriyye,
      —Numaniyye,
      —Yunusiyye,
       —Nasriyye,
       —Cenahiyye,
       —Gurabiyye,
        —Zekariyye,
       —Zerramiyye,
       —Mufavvize,
       —Bedaiyye,
       —Benaniyye,
       —Salihiyye,
        —Süleymaniyye,
      — Carudiyye,
       —İmamiyye
        —İsmailiyye’ diye bilinen fırkalardır.

                                                  Hasan Sabbah

       Madem İbn-i Sebe’den bahsettik, Hasan Sabbah’tan bahsetmemek olmaz. Bu malum şahıs,  Asya’da ilk fitne kazanı kaynatıp,  anarşizmin piri olarak tarihe geçmiş biridir. O anarşistliğin reisliğini yapmakla kalmamış müesseseleştirmişte. Bu yüzden Selçuklunun amansız düşmanı fitne odağıydı. Hasan Sabbah, Alamut kalesinde efsunladığı fedaileriyle İslam âlemini kana bulamak istemiş, ama bu amacının gerçekleşmesi karşısında tek engel Selçuklu vardı. Bâtıniler Alamut kalesini Selçukluya karşı karargâh olarak kullanmışlardı hep. Bu kale'de tam 33 yıl konuşlanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı esrarkeş serseriler o günün şartlarında adeta ölüm yemini yaparak intihar timleri oluşturup habire etrafa korku salıyorlardı. Sadece korku salsalar gam yemeyiz, birliğe dirliğe balta vuracak Selçuklunun o dünyaca meşhur veziri Nizam-ül Mülk'ü bile şehit edecek kadar gözü kara olmuşlardır. İşte fırkalaşma böyle bir şeydir, vezir filan dinlemez. Zaten Hasan Sabbah, Hz. Ali'yi ilah kabul eden Gulat fırkasının en ateşli müntesibidir, başka ne beklenebilirdi ki. İşte böyle bir adam, Alamut kalesinde oluşturduğu genç intikam tugayları üzerinden o sinsi dessas planlarını gerçekleştirmiş oluyordu. Neyse ki İmamı Gazali bir ehlisünnet âlim çıkıp, onun soluğuyla İslam dünyası bir nebze olsun nefes almış olur. Çünkü İmam-ı Gazali Selçuklunun İslam siyaseti ve nizamına hizmet eden bir zattır. O bu hizmetiyle Hüccetü'l İslam olmayı çoktan hak etmişti bile. Gazali sadece manevi kargaşalığın müsebbibi müfrit Şiiler ve Bâtınilere karşı değil, birçok konularda hataya düşmüş ve imanı sarsılmış şüpheci tayfası feylesoflara karşıda mücadele vermiş, fikirleriyle onları hezimete uğratmıştır.
        Tarih derinlemesine iyi incelendiğinde görülecektir ki Selçuklunun İslam endeksli siyaset ve nizam anlayışında ayrılık ve gayriliğe yer yoktur. Kaldı ki Türk’ler Alevi şeyhi, Sünni şeyhi,  ya da seyyid, seyyid olmayan ayırmaksızın onların zaviyelerine hürmet gösterip onlar adına habire vakıflar inşa ediyordu. Nitekim Şii âlim Abdülcelil Kazvini; “Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve himaye gördüklerini, Rafızî ve Mülhitlerin bertaraf edildiğini, bütün fenalıkların onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini” tafsilatıyla anlatır. Türklerin tek tahammül edemediği husus; fitne tohumu odaklarının ortalığı velveleye vermeleridir. Maalesef Emeviler’de Selçuklu hoşgörü anlayışını göremiyoruz. Ki; Emevi Devleti aşırı ırkçılıkları yüzünden tarih sahnesinde çekildiğinde yerine Abbasiler hükümran olacaktır. Ne var ki Abbasi Halifeliği de mezhep ve sınıflar arası uçurumları yatıştırmayacaktır. Bu dönemde daha çok dini mücadeleler baş gösterecektir. Anlaşılan Selçuklu döneminde müfrit Şii ve Hasan Sabbah türü militan hareketler baş ağrıtırken, Osmanlı döneminde daha çok hoşgörü ortamı göze çarpmaktadır.

                                                 Sultan Tuğrul
        
         Tuğrul Bey, devletini kuvvetlendirip Anadolu yolunu açan seferleriyle ilgi odağı olan hakanımızdır. Bu konumda bir hakan, elbette ki Abbasi Halifesinin yardım isteğine muhatap kalması gayet tabiidir.  O da zaten gereğini yapıp Hilafeti Şii Büveyhîler'in elinden almak ve Râfızîler'in şerrinden kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Derken 1055 yılında işgal altındaki Bağdat'ta Şii Büveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son verir de. Böylece Sünni halifelik Şii Büveyhîler'in esareti altından bu sayede kurtulmuş olur. Tabii halife bu iyiliği karşılıksız bırakmaz, derhal Tuğrul Bey’i doğu ve batı’nın hükümdarı ilan ettiğini bir mektupla bildirir de.  Hatta onu İslam’ın dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı) ve Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı) unvanıyla taltif eder bile.  Bu da yetmez Tuğrul Bey’i dünya hakanı ilan edip onun şahsında Türkler büyük bir itibar kazanır. Artık bundan böyle XI. yüzyılda İslam dünyasının lideri Tuğrul Bey’dir. Hatta o Bağdat'ta halifenin kızıyla evlenme şerefine de nail olur. Zaten hakanlarımız kendilerini hep, ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) olarak görmüşlerdir, aksi durum olsaydı bu noktalara gelinemezdi elbet.


                                                       Alparslan

        Alparslan, Çağrı Bey’in oğludur. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için ister istemez Sultanlık yolu Alparslan’a açılmış olur. İyi ki öyle olmuş, Selçuklu onun döneminde adını tarihin altın sayfalarına yazdırır.  Bakın Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen ilk iş kendisiyle uyumlu ve gerektiğinde kendisine yön verecek düzeyde bir vezir tayin etmek olur. Bu vezir Nizam-ül Mülk’ten başkası değildir elbet. Gerçekten de Nizam-ül Mülk’ün işbaşına getirilmesi yerinde bir karardı. Nitekim Nizam-ül Mülk daha işin başında açtığı medreseyle adından söz ettirir de. Bu yüzden o geleceğe ışık saçan bir bilge şahsiyet olarak anılır. Anlaşılan Selçuklunun gelişim evresinde Hakanların payı olduğu kadar müşavirler arasında bilhassa Nizam-ül Mülk’ün deha çapında icraatlarının kayda değer etken faktör olduğu muhakkak.  
        Alparslan’da tıpkı diğer Selçuklu hakanlar gibi İslam’ın iç düşmanlarına karşı mücadele vermekten geri durmamıştır.  Dahası o, içte Fatımilere,  dışta Bizanslılara karşı iki büyük sefer düzenleyerek dikkatleri üzerine çekmiştir. Keza en dikkat çeken bir yönü var ki; yediden yetmişe herkesin bildiği kısa süren saltanat süreci (1063–1072) boyunca Selçukluya en parlak dönem kazandırmış olmasıdır.  Demek ki kısa süren bir saltanat dönemi boyunca hem Karahanlı hakanı dâhil irili ufaklı emir, melik, yabgu türü ne kadar hükümdar varsa Selçuklu tabiiyetine alınabiliyormuş, bu da yetmez içte Fatımilere, dışta ise Bizans’a karşı girişilen seferlerle Selçuklu güç kazanabiliyormuş. Onun kıymeti şundan belli ki Fırat nehrini geçerken Buharalı Ebu Cafer Muhammed Alparslan hakkında:
       —Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yok,  İslam devrinde bir Türk padişahı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz diye iltifatta bulunmuştur. Alparslan’da bu sözler karşısında ellerini açıp Allah’a şükredecektir. Zira bu kutlu yolda övünmek yok, tevazu vardır.  Kaldı ki o,  Romanos Diogenes’i iki yüz bin kişilik ordusuyla Malazgirt’te hezimete uğrattığında da son derece âlicenap bir davranış sergileyip ona esir muamelesi yapmamıştır. Artık bu fetih sayesinde Anadolu kalıcı vatanımızdır, bundan sonrası merhale için emaneti oğlu Melikşah devralacaktır. Artık Alparslan ruhunu Allah’a teslim etmiştir. Ne var ki ölümü bir ecnebi tarafından değil, içeriden gizli bir Şii batini hançeriyle gerçekleşir. Onun böyle bir trajik hadiseyle katledilip hayata veda etmesi elbette ki hazin bir durum. Düşünsenize Doğu Roma’yı fiilen tarihten silip Malazgirt’te Romen Diojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden böyle bir yiğit hakan, kırk iki yaşında iç bünyemizi saran Şii batini hançeriyle katledilebiliyor. Hiç kuşkusuz bu olay Selçukluyu can evinden vurmuştur. Dikkat edin işin içinde Bizans hançeriyle hançerlemek yok, Bâtıni hançeriyle şehit düşmek vardır.  Belki de Selçuklu için tek teselli edici durum Alparslan’ın birçok evladı arasında devleti daha önceden veliaht tayin ettiği oğlu Melikşah’a teslim etmesi ve ardından Nizam-ü’l Mülk gibi tecrübeli bir devlet adamını bırakmış olmasıdır. Ki; bu iki isim acıları unutturur bile.

                                                    Melikşah-Muhammed Tapar

           Gerek Melikşah, gerekse veziri azam Nizamü’l Mülk’ün beraberce yürüttükleri o üstün siyasi performans sayesinde Selçuklu kısa zamanda ilim, kültür, ziraat, sanayi ve ticari hayatta çok ileri noktalara gelmiştir. Anlaşılan o ki; Nizamü’l Mülk, Melikşah’a vezir-i azam olmanın ötesinde hem can dost, hem de ışık kaynağı olmuş. Hatta o, ışık kaynağı olurken aktaracağı görüşleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmezde. Dolayısıyla bir gün Sultan Melikşah’a:
      —İsmaili’lerin amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz insanları kuyulara attıkları zaman benim sözlerimin ne anlama geldiği anlaşılacaktır deyip önceden gerekli uyarılarda bulunabilmiştir.  İşte sözü ve özü bir olan böyle bir vezirin başarılarına tahammül edemeyenler onu Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine yerleştirmiş olduğu fedaileri tarafından sinsice katledeceklerdir. Yani o, Bağdat’ta zehirlenerek şehit edilmiştir.
          Gerçekten de Melikşah’ın ölümünü müteakip dışta Haçlılar, içte Bâtınilerin çıkardığı cinayet ve kargaşalıklar İslam dünyasını dehşete düşürdüğü gibi uzun süre Selçukluya baş yoldurtacak cinsten bir gelişme yaşatmıştır. Şöyle ki, bu ölümle birlikte başlayan saltanat kavgalarının ortaya koyduğu tabloda;  bilhassa Sultan Berkyaruk zamanında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen Beylikleri ve Atabegliler’in ortaya çıktığına şahit oluruz. Böylece Selçuklu iki devlete ayrılmış olur. Ayrıca buna Selçuklu Türkiye'sini de kattığımızda ortaya üç başlı Selçuklu Sultanı bir tabloyla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Tabii bu durum çok uzun sürmeyecek ve saltanat çekişmelerinin son halkasında en son yarış Tutuş ve Berkyaruk arasında kalacaktır. Derken birçok emir Berkyaruk tarafına geçiş yapar.  Hatta Tutuş’un ölümünün ardından Berkyaruk’un adına Bağdat’ta hutbe irad edilir bile.  
       Peki, Berkyaruk ölünce ne oldu derseniz, malum bu seferde oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında kıyasıya saltanat mücadelesi nüks edecektir. Sonunda mücadeleyi kazanan Muhammed Tapar olup idari mekanizmanın başına geçer de.  Artık o bundan böyle Selçuklu Sultanıdır.  Bu arada karışıklılardan istifade eden küffar, I. Haçlı seferini müteakip Suriye’de bir dizi Haçlı Devletleri oluşturacaktır. Elbette ki, Sultan Muhammed Tapar bu oluşumları görmezden gelemezdi.  Derhal harekete geçip bir yandan Haçlı zihniyeti devletlerin hevesini kırmak için sefere çıkacak diğer taraftan Bâtınilerle mücadele edecektir.  Bu girişimler kısmen de olsa meyvesini verir bile. Nitekim Bâtıniliğin merkezi Alamut Kalesini kuşatıp çok sayıda birçok militan öldürülür de.  Amma velâkin bu fitne odağını kökünden kaldırmaya ömrü yetmeyecektir. Bu iş Moğollara kalacaktır. Bu yüzden tarihçiler Hulagu'nun bir yıkıcı olduğu kadar,  bir kurtarıcı görevi de ifa ettiğini bildirir bize. Çünkü Hulagu istilası olmasaydı fitne odağı Alamut Kalesi içerisinde yuvalanan Bâtınilik İslam dünyasını her an bütünüyle kuşatabilirdi. Bu kale ancak Moğol-Hülagu kasırgasıyla düşebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu mühim bir hadisedir,  ama yinede Bâtınilik tam manasıyla tarih sahnesinden silinmiş sayılmaz. Öyle ki, ileride Şah İsmail vasıtasıyla İslam dünyasına en etkili öldürücü darbeyi vurmuş olunacaktır. Yani Bâtınilik taktikleri her daim Sünni âlemi derinden yaralayan bir baş ağrımız olmaya devam edecektir hep.
        Öyle veya böyle Selçuklu kendi içinde iki büyük devlet çıkarmış olsa da sonuçta tarihte çok büyük rol üstlenmişlerdir. Bu ikisi arasında en belirgin fark Türkiye Selçuklularının Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla tarih sahnesinde yer almasıdır. Malum, Alaaddin Keykubad’ın vefatının ardından İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in Kösedağ'da (1243) Moğollara teslimiyle birlikte aslında Selçuklu ömrünü tamamlamış oluyordu. Neyse ki; Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu Moğol kasırgasından hicret edip Anadolu sınır uçlarına yerleşen Türkmen boyları üzerinde etkisini göstermeye yetmiştir. Derken Türkmen boyları Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında toplanıp Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır.  Böyle bir girişimin etkisi kısa zamanda Moğol yaralarını sarmaya yeter artar da.
         Artık tarih sahnesinde, Osmanlı vardır. Bu altı asrı kapsayacak bir ulu çınara dönüşür de. Bugün bile o ulu çınarın kolları gönüllerde yaşıyor, yaşayacakta.


                                                         Timur

        Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir)  yeniden hayat bulmasında en büyük pay sahibi hiç kuşkusuz Emir Timur’a ait bir şan.  O Harezmî ve Altın ordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmışlığı bir yana hem saltanatlarına son vermiş hem de yönetimi boyunca bir dizi reformlara imza atmış bir liderdir. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa, belki Osmanlıya karşı bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlar eleştirilebilir.  Ankara savaşı bunun en tipik misali zaten.  Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki umut kaleleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı yeğlemişlerdir. Kaldı ki Timur’un Anadolu’yu istilasını fırsat bilen küffar boşluktan istifade mal bulmuşçasına Selanik ve başka beldeler Müslümanların elinden çıkmış olur. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarında “Timur fitne zuhur” sıfatı ile anılmıştır. Belli ki Osmanlı,  ‘Fitne küfürden daha şiddetlidir’ (El-fitne eşeddein min el-küf) ayetini kendine rehber edinmiş ve her daim bu ayetin hükmüne sadık kalmışlar da. Ama şu bir gerçek; Osmanlıyı hariç tuttuğumuzda Timur dışa karşı yaptığı seferlerde son derece gözü kara, içe karşı ise son derece mütevazı bir şahsiyet örneği sergilemiştir.  Yani o dışa karşı çetin ve zor,  kendi içinde ise merhamet abidesidir. Bakın bir defasında Meşhur tarihçi İbn-i Haldun’la baş başa otağında buluştuklarında, o bilge insan, Timur hakkında bir takım kaynaklara dayanarak övgüler yağdırmıştır. Ancak bu övgüler karşısında Timur islimini bozmaksızın; Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim diye cevap vermesi mütevazı yönünü ortaya koymasına yetmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Timur sülalesini Çağataylardan Barlaslara (Moğollara) dayandırılsa da sonuçta ailesiyle birlikte Türkleşmiş olduklarından,  Türk Hakanı olarak yâd edilir hep.
        Timur dindar bir kişiliğe sahip olmanın ötesinde her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı da ihmal etmeyecek kadar bir ruh iklimine sahip emirdir. Keza aynı hassasiyet gönül sultanları içinde geçerlidir.  Öyle ki o toplumun önem verdiği manevi önderlerin mezarlarını inşasını yapmış ve ziyaretlerde bulunmuştur. Nitekim Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin mezarını vakıf müessesesi adı altında türbe haline getirip korumaya almıştır.  Nasıl korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşayih-i Kiramın manevi himmetleri ve âlimlerin desteği ona güç katmış olsa gerek ki bir anda medreseler ihya olup, ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleşmiştir. Zaten onun bu girişimi sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından o evliyayı izamın merkatları ziyaret edilir durumda hala canlı ve dipdiri günümüze ışık saçmakta bile.
          Timur’un hayatında net iki dönem görülür; Müslümanları kasıp kavuran Moğol kasırgasına karşı verdiği mücadele birinci dönem, diğeri ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı ikinci imparatorluk dönemidir. İşte o,  ikinci altın dönemin zirvesine eriştiğinde bile bu kadarı yeter demeyip gözünü Çin’e dikmiş, ama ansızın gelen ölümle bu hedefini gerçekleştiremeden ebedi âleme göç eylemiştir.
         Neyse gelelim asıl konumuza. Şayet Osmanlı;  şarktaki Türk Devletleri, bilhassa Timur gailesi, Akkoyunlu ve Safevi İran’ın arka taarruzlarının yanı sıra Hıristiyan devletlerinin kendisine karşı oluşturdukları ittifakıyla karşılaşmasaydı, belki de Avrupa’nın tamamını fethedebilir konuma erişebilirdi. Hakeza Timur’un Yıldırım'ı mağlup etmesi de Osmanlının hedeflerini altüst edecek cinsten büyük sarsıntıydı. Üstelik Timur kazandığı bu savaşın ardından Anadolu’dan aldığı üç yüz bin esiri İran’a götürüp Erdebil Şeyhine teslim edecektir. 

                                        Erdebil Şeyhi-Şah İsmail
         Erdebil Şeyhinin gerçek adı Ali’dir. Erdebil Şeyhi'nin Timur’dan bir isteği olup esirlerin kendisine verilmesini talep eder. Bu istek karşılık bulur da.  İşte serbest bırakılan bu esirler o günden bugüne Anadolu Alevi adıyla anılır. Aslında esirler Erdebil Tekkesine gelmeden önce Ehlisünnet itikadı üzerine yaşayan neferlerdi. Belli ki,  Erdebil Şeyhi’nin kendine göre bir amacı vardı. Yani Timur’un verdiği Türkmen esirlerinden yararlanıp irşat postundan saltanat tahtına, oradan şahlığa geçmek arzusunu taşıyordu. Ama Erdebil Şeyhi amacına ulaşamadan bu dünyadan göç edip yerine oğlu Şeyh Cüneyd posta oturur. Şeyh Cüneyd’de tıpkı babası gibi hayatı boyunca aynı emelleri yüreğinde taşır, ama evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Nitekim kafasında tasarladığı gizli emelleri fark etmekte gecikmeyen İran hükümdarı Cihan Şah'ın hışmına uğrayıp İran’dan sürgün edilir de.  Derken Anadolu’ya geçmek zorunda kalır. Şeyh Cüneyd’den sonra oğlu Şeyh Haydar'da Şahlık davasında bulunur, tabii o da amacına nail olamaz, artık bu davayı gerçekleştirecek tek bir kişi kalır ki;  o da yerine geçecek olan oğlu Şah İsmail'den başkası değildi elbet. Düşünsenize Şah İsmail daha 13 yaşında iken İran’da Akkoyunlu’lara harp ilan edecek kadar cesur yürek olabiliyor. Böylece onun gözü kara bu cesurluğu şeyhlikten saltanat postuna oturup Safevi Devletini kurmasına yetecektir. Derken Şahlık unvanını elde etmesiyle birlikte maksat hâsıl olur da.  Dolayısıyla Şah İsmail ve Şah Tahmasb Safevi Devletinin ilk hükümdarı olarak tarihe geçerler. İlk olmasına ilkler ama ancak bu ikili Sünni kesime karşı zulüm yapmakla işe koyulmuşlardır. Bu da yetmez İmamı Azam gibi büyük zatların türbelerini yıkacak kadar gözü kara icraat sergilemişlerdir. Onların bu tutumları Osmanlı'nın harekete geçmesine yetmiş ve bu tür davranışlar İslamiyet’e hıyanet olarak değerlendirilmiştir. Hatta Kanuni Sultan Süleyman rahatsızlığını Şah’a gönderdiği mektupla bildirip, Şii İran ahdine bağlı kaldığı sürece onlara dokunmayacağını dile getirmiştir.
        Malum Safevilerin dayandığı Alevi Türkmen kabileleri başlarına geçirdikleri kızıl külahtan dolayı o gün bugündür Kızılbaş olarak anılır da.  Yani İslam dünyasında onların ‘kızıl başı-bed maaş’ tabiriyle hakir görülmesi bir yana ordularıyla birlikte Safeviler tenkil ediliyordu. İşte 'Kızılbaş'  kavramı bu şekilde kızıl külaha atfen söylenilmiş bir lakap olarak karşımıza çıkar.
            Şu bir gerçek; İran’da Şah İsmail Akkoyunlu Devletinin hâkimiyetine son verip Safevi İmparatorluğunu kurduktan sonra Şah’ın üstünde hiçbir güç tanımamıştır. Oysa Osmanlı sisteminde Divan müzakere için vardır. Safeviler bırakın müzakereyi Şii mezhep dışında hiçbir dini oluşumu tanımadıkları için dini taassuplarını izledikleri politikalara malzeme olarak kullanıyorlardı. Bu öyle bir taassuptur ki, Sünnileri ya zorla Şii yapıyorlardı, ya da öldürüyorlardı, böylesine acımasızlardı. Dahası kendileri dışında her tür dini oluşumun özgürlükleri zorla ellerinden alınmaya çalışılıyordu.
         Hâsılı Uzun Hasan’la başlayan ve Şah İsmail’le devam eden bu yürüyüşte Türkmen bölünmesini beraberinde getirmiş, hatta Şah İsmail’in şahsında Osmanlılara karşı bir batini muhalefet cephe oluşur da. Yetmedi Şah İsmail ve Erdebil Tekkesi avenesi tarafından coğrafyamıza sürekli ayrılık tohumları ekilip, yeşertilir de. Hiç kuşkusuz bu durum dini bir karar olmayıp,  siyasi bir kararın önümüze getirdiği bir oyundu. Nitekim olanlar olur, bütün Yörük Türkmen unsurlar Şah İsmail’in etrafında birleşip kendilerini yerleşik Türkmenlere karşı girişilen bir savaşın içinde bulurlar bile. Böylece Müslümanların bir zamanlar yıktığı Pers imparatorluğu Şah İsmail eliyle yeniden dirilişi gerçekleşir.  Ve bu yeni devlet Safevi Devletinden başkası değildir.  Ancak yeni kurulan bu devlet devlet olmaktan öte sürekli ihtilaf kaynağı meselelerin körükleme rolü üstelenen bir faaliyet sergileyecektir. Şöyle ki, Yörük Türkmenler kendilerinden olmayanları yozlaşmış ve bozulmuş kesim ilan edip Müslümanlar arasına ayrılık tohumları serpme derdine düşeceklerdir. Oysa tarihin bizlere öğrettiği en önemli not;  ihtilafların kaynağında göçer-konarlığın yerleşik hayata intibak edemeyişinin yol açtığı bir takım sancıların tepkiye dönüştüğü gerçeğidir. Belki de Yörükler yerleşik olsaydı büyük ihtimal tepkici olmayacaklardı. Tarih bu yüzden yerleşikliği tercih eden Anadolu Türkmenlerini, Suriye Selçuklularını, Eyyubileri ve Osmanlının kuruluşunu gerçekleştiren Türkmenleri bu konuda haklı çıkarmıştır.
       Safevi Türkmenlerden geriye kalan mirasa baktığımızda ise onların bakiyesi sayılan İran ve Anadolu’da halen zaman zaman ciddi olaylara neden olabilecek provoke olmaya her an hazır durumda toplulukların geriye kalmış olmasıdır. Tabii meseleye bakışımızı dini hassasiyetimizden ötürü bir ön yargı olarak değerlendirenler ne demek istediğimizi anlayamayacaklardır.  Şayet meseleye bakışımız objektif siyasi kriterler yönüyle yapılan bir değerlendirme olduğu anlaşılabilseydi bu denli ateşli tartışmalara gerek kalmayacaktı.  Maalesef yanlış değerlendirmelerin arka perdesinde sürekli tekrarlanan suni dış düşman tehdit algısı vardır. Nitekim Türkmen dağılma sebebinin Haçlı ve Moğol saldırılarının bir sonucu olarak gösterilse de, asıl sebep yıllar boyu süren bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen  “Yerleşik-Yörük” çekişmesidir. Hatta bu iç çekişmeler öyle hal vaziyet alır ki, Sünni Müslümanlığı bırakanlar, bizim topraklarımıza ait olmayan İran kaynaklı Şiiliğin bir değişik versiyonu ekolün peşine takılacaklardır. Allah'tan ki Türkmenlerin yerleşik hayatı seçenleri böyle değiller, onlar tarihin her döneminde özünden taviz vermeyip Türk tarihinde kıymet ifade eden topluluklar olarak yerini almışlardır.
      Batı Türklüğünün, ya da bir başka ifadeyle Yerleşik Türkmenlerin Büyük Selçuklularla birlikte başlattıkları Rönesans, Sultan Sencer’in bir iç savaşta yenilip esir edilmesiyle akamete uğrayıp Türkmenlerin intiharı gerçekleşir. Neyse ki, Selçuklunun yıkılışından üç yüz sene sonra yeniden Fatih Sultan Mehmet’in elinde bir çağ kapatılıp yeni bir çağın kapıları açılacaktır. Yörükler bu çağda da, Şia etkisinden çıkamayacaklardır.  Bu nedenle Yörük Türkmenlerce İran, Şiiliğin kalbi olarak görülür. Bu durumun tehlike boyutlarını sezen Osmanlı, Balkan kavimlerinden devşirdikleri askerler vasıtasıyla Anadolu’da yuvalanan Şii Türkmen yayılmasına karşı önleyici tedbirler almayı ihmal etmeyecektir.

                                               Yavuz Sultan Selim

        Şimdi, Yavuz Sultan Selim’in neden batıya değil de doğuya doğru sefer düzenlediğini daha iyi anlıyoruz. Öyle ya, doğuyu emniyete almadan batıya yöneliş hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Yavuz zaten gereğini yapar da. Bugün Anadolu’nun değişik yörelerinde halkımızın bir kısmı Yavuz’un bu davranışını dini nedene dayandırdıklarından ona pek iyi gözle bakmazlar. Oysa o yaptığı hamlelerle Türk İslam Âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
        Koçi Bey Osmanlı’nın düşüşüne neden olan etken faktörden birinin mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarına bile tahammül edilmeyişine, bir diğer faktörün ise Celali eşkıyalarıyla başlayan bazı vilayetlerin viran hale gelmesine bağlar. Koçi Bey tespitinde pekte haksız sayılmazdı. Adı üzerinde eşkıya,  yıkıp dökmekten başka elinden ne gelir ki.  Zira Anadolu’da Turhal civarında Bozoklu ve kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Celal adında birinin çıkmasıyla birlikte etrafına topladığı adamlarla Anadolu’yu tehdit eder durum ortaya çıkmıştır. Tabii böyle bir durum görmezden gelinemezdi. Nitekim 1519 yılında Anadolu’da yuvalanan Celali hareketi bastırılmasının akabinde kesik başı Yavuz'a gönderilir de. Anlaşılan Yavuzun sert çıkışı birlik ihtiyacına binaen olmuş ve bu ihtiyaç temin edildikten sonra Kanuni’nin adalet devri devreye girecektir. Amma velâkin Celali isyanı sonlansa da tarihi süreç içerisinde vuku bulan her ayaklanma ‘Celali isyanı’ diye adlandırılıp, her asi insana da ‘Celali’ denilecektir. Oysa Anadolu’da patlak veren her harekete Celali isyanı demek büyük bir yanılgıydı. Belki bu tür hareketlere gaflet delalet ve hıyanet içerisine düşmüş vezirlerin hâkimiyetine karşı Anadolu evladının giriştiği milli bir duruş, ya da bir tür kıyam dersek daha yeridir. Dahası Celali hareketlerini bir anlamda Türk soyluların, Alevi Türkmen ve Sünni Türkmenlerle girişilen işbirliğinin bir ürünü hareket olarak ta değerlendirebiliriz. İster adından Celali,  ister bir başka hareket diye bahsedilsin sonuçta toplumun alt tabanında yer alan farklı inanç kültürüne sahip insanlar bir araya gelip ortak hareket edilebiliyormuş.
          Şöyle ki, bu uğurda ilk bayrağı Alevi eğilimli Türkmenler çekmekle beraber, bu tür oluşumlar çevreyle merkez arasında önemli kalın çizgiler ortaya çıkarmıştır. Belli ki devşirmelerin yüksek mevkilere gelmeleri Türkmenlerin çok ağrına gitmiş olsa gerek ki  böyle hareketleri metot edinmişlerdir. Bu alanda;  devşirmelerin silahlı kolu Yeniçeriler, Türkmenlerin ise sipahilerdir.
            Malum, Şah İsmail mezhep taassubuyla Anadolu’ya hâkim olacağına inanıyordu, ama Yavuz bu inancını Çaldıran seferiyle boşa çıkartacaktır. Böylece Osmanlıyla bu devlet arasında sınırlar belirgin şekilde çizilmiş olur. Hatta Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleriyle irtibatının önüne de geçilmiş olunur. Bunun anlamı Erdebil Tekkesi müntesipleriyle Anadolu yakasında kalan Alevi bağlarının kesilmesi demektir. Zira bu tarikatın Anadolu yakasında kalan mensupları buradaki insanların ehli beyte gerektiği kadar muhabbet beslemediği zannına kapılmışlardır. Sadece zanla kalsalar gam yemeyiz,  zaman içerisinde bu zan suizana, suizanda ihtilafa dönüşüp alevi Türkmenlerin cami ve eğitim yuvalarından uzak kaldığı bir tablo ortaya çıkmıştır.  İşte bu uzak kalma hali neticesinde medresede öğretilen bilgilerden yoksun kalan Aleviler, sadece babadan oğla geçen kulaktan duyma bilgilerle kültürel varlıklarını devam ettirmişlerdir. Kulaktan duyma bilgilerin her zaman diliminde değişikliklere uğradığı da hesaba katıldığında Alevilik konusunun neden bu kadar gündemden düşmeyecek şekilde tartışılır hale geldiğini şimdi daha iyi anlamış oluyoruz.
           Yavuz’un ikinci seferi Memluklere karşı olmuştur. Memlukler öteden beri Osmanlıya karşı Şah İsmail’le beraber diş bilemişlerdir. Bunun üzerine Yavuz bir darbeyle Şah İsmail’i saf dışı bıraktıktan sonra ilk iş; yıldırım hızıyla Mısır ordularını Mercidabık ve Ridaniye’de hezimete uğratmak olur. Böylece Memluk devleti sona erip hilafet Osmanlı’ya devr olunur. İşte bir taşla iki kuş vurmak buna denilir.  Zira Yavuz,  hem Şah İsmail’in gizli hevesini kursağında bırakmış, hem de Ayasofya’da yapılan bir merasimle Abbasilerden hilafeti ve mukaddes emanetleri almıştır. Dahası saltanat ve hilafeti birleştirip İslam’ın hilafet şartlarını da yerine getirmiş oluyordu. Hiç kuşkusuz Yavuz’un bu başarısı Sünni âlemde sevinçle karşılanmıştır.

                                                          Al-i Beyt

        Çaldıran zaferi neticesinde İran’la Osmanlı devleti arasında kesin hudutların çizilmesiyle birlikte Anadolu yakasında kalan Alevi kültürüyle yoğrulmuş insanlar her nedense bu zafere pek sevinmemişlerdir. Bu insanlar o gün bugündür Sünni Müslümanların Ehli Beyt’e soğuk baktıkları duygusuna kapılmışlardır. Oysa Al-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek dinimizce vaciptir. Hatta İmamı Şafii'ye göre farzdır. Anlaşılan Sünni Müslümanların bu konuda sıkıntısı yok, asıl sıkıntı bazı aklı evvel sığ zihinlerde. Bakın Said Nursi; “Al-i Beyt’ten Vazifei Risaletçe muradı Sünnet-i Seniye'sidir. Sünneti Seniyeyi terk eden hakiki Al-i Beyt’ten olmadığı gibi Al-i Beyt’e hakiki dost olamaz” buyurarak gerçekleri gözler önüne sermiştir. Nitekim Allah Resulü; “Sizlere iki şey bırakıyorum Onlara temessük etseniz necat (kurtuluş) bulursunuz. Birisi kitabullah diğeri Al-i Beytimdir” diye buyurmuştur.             Hakeza İmam-ı Şer’ani Hz.leri; “Bir beldede Seyyid olduğunu duysam o beldeye girmekten hayâ duyarım” deyip Al-i Beytin kıymetini ortaya koymuştur.
       Bir başka meselede Yezit meselesidir. İlla da Sünni kesime Yezidi denilmek isteniliyorsa, şu iyi bilinmelidir ki; tarihte Yezidin işlediği cinayetler yüzünden hiçbir Sünni Müslüman sorumlu tutulamaz. Çünkü Kuran’da; hiç kimse bir başkasının hatasından, günahından, cinayetinden dolayı sorumlu tutulamaz buyruğu var. Kaldı ki hiçbir ehlisünnet Müslüman doğan çocuğuna Yezit ismi vermemiştir, vermezde. Tam aksine çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin ismi verildiği sıkça görülür. Demek ki, sanıldığın aksine Sünni Müslümanlar alevi düşmanı değillerdir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.av); “Ehli Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Onlara tabii olan selamet bulur, olmayan helak olur” buyurmuşlardır.


                                                       Aleviliğe Bakış
                      
            Alevilik İslâm’ın değişik bir yorumu olmakla beraber Aleviliğin de kendi içerisinde hem hasbi (samimi) yorumu, hem de siyasi yorumu var. Elbette ki, bizim hasbi olanlarla bir meselemiz olamaz. Bizim meselemiz siyasi sembolizm hale gelmiş Alevilikledir.  Maalesef siyasi taraftarlarca Alevi vatandaşların iyi niyetleri istismar edilip birçok sol fraksiyonun sloganlarına kurban ediliyor habire. Bu durum Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılması bir yana ayrıca Alevi Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın bir provası gibi gözüküyor.
          Hz. Ali’yi sevme noktasında elbette ki hiç bir Ehl-i Sünnet mensubunun itirazı olamaz. Ancak sevmenin de bir ölçüsü olduğunu tayin etmemiz icap eder. Malum, Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s.) sevme noktasında aşırıya kaçıp, “İsa Allah’ın oğludur” demişlerdir. Peki, bu ifrat değilse ya nedir?  Düşünsenize Hz. İsa'ya atfen yakıştırmalarda olduğu gibi ilmin kapısı Hz. Ali'ye (k.v.) de ulûhiyet isnat edilen bir noktaya gelinmişse o zaman inananlar arasında kardeşçe yaşamaktan bahsedebilir miyiz, bunun fitne sebebi olacağı muhakkak. Anlaşılan İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü tipler düne mahsus değil, her devirde karşımıza çıkabiliyor. Zaten bu tür odaklarının işi gücü Müslümanlar arasında fitne tohumları ekip, birlik ve beraberliği yok etmektir. Nitekim Hz. Osman (r.a.) zamanında filiz veren ve Hz. Ali (k.v.) devrinde doruğa ulaşan fitne hareketleri bunu doğruluyor. Gerçi Hz. Ali (k.v) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihat farklılığından doğan mücadeleler olsa da fitne unsurlarının bu olayda bile boş durmadıkları malum.
         Madem Ehl-i Beyt sevgisi sadece Aleviliğe mahsus olmayıp Sünnilere de has bir duygu,  o halde bu ayrılık ve tefrika niye?  Hem madem Ehlisünnet itikadında Ehl-i Beyt kurtuluş gemisi olarak addediliyor, başka limanlarda demirlemenin anlamı ne? İşte görüyorsunuz bu tür sorulara bir cevap bulamadığımızı varsaydığımızda Cafer-i Sadık Hazretlerinin Hacegân silsilesinin halkasında yer alması bile tek başına delil olarak Alevilerle Sünnilerin aynı muhabbet iklimini paylaştıklarını göstermeye yeter artar da. Malum İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhep imamız. O aynı zamanda Cafer-i Sadık Hazretlerinden el almış müntesiptir. Bakın İmam-ı Azam onu keşfettiğinde: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık’ın elinde tutmasaydım, Numan helâk olurdu” demiştir. Şurası muhakkak tarihi gerçekler ve Tarikat-ı Aliye’nin silsile basamakları, bizi Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli’de buluşturmaktadır.  
            Anadolu’nun İslâmlaşmasında Horasan erenlerinin büyük katkıları olduğunu yediden yetmişe herkesin kabul ettiği bir vaka. Önemli olan bu gönül sultanları hedef saptırmaksızın doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri sanki onlar söylemiş gibi onlara isnat etmek haksızlık olacaktır. Bir kere bu gönül sultanlarının icraatları, sözleri ve eserleri ortada,  dolayısıyla gerçekleri saptırmaya gerek yoktur. Peki, şu birtakım kendini bilmez aklı evveller Alevilik konusu işlendiğinde sıkça kullanılır hale getirdikleri “Rejimin emniyet supabıdır” tarzı beyanlarına ne demeli? Belli ki onların derdi üzüm yemek değil bağcı dövmek, bu yüzden bu tür rejim varı girişilen manevraların alevi kesime şirin görünmenin ötesinde yeni bir ayrılık tohumunun yeşertilmesine yönelik bir çaba olarak yorumluyoruz. Oysa din devlet ilişkilerinde devlet taraf olmamalı, bilakis hakem olmalı,  dahası hadim (hizmetkâr) rol üstlenmelidir. Zaten sosyal devlet olmanın gereği budur. Ülke sınırları içinde değişik isimlerle anılan alt kimliklerin varlığını ayrılık gayrilik görmeyip olaya sivil toplum örgütlenmesi çerçevesinde bakmakta sayısız fayda var. Böyle bakmaya da mecburuz.  Çünkü sosyal devlet anlayışının esprisi bu temel felsefeye dayanır. Kaldı ki nüans farklılıklarının bu ülkenin gerçeği kabul edip, sivil toplum unsurlarının teşkilatlanmalarına ön ayak olmak, yardımcı olmak ve kendilerini ifade edebilecekleri sistemi getirmek insanımıza hizmet olacaktır. Bir başka ifadeyle bu toplumun güvencesi sadece Aleviler değil,  Sünnilerde bu ülkenin emniyet supabıdır dersek, asıl o zaman devlet  “hakemlik” misyonunu yerine getirmiş olacaktır. Zira Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini görmemek ciddi manada bölücülüğe çanak tutmak olacaktır.
        İslâmiyet, dinler arasında ki farklılığı bir din çerçevesinde değerlendirir. İşte İslâmiyet’in bu engin hoşgörüsü,  Vahyin gücüyle alakalı bir durum. Bu yüzden âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v.), bu yüceliğin baş tacını oluşturur. Dinlerin kendi içinde bir takım mezhep ve meşrepleri barındırması gayet tabiidir. Normal olmayan söz konusu alt kimlikleri tek unsur olarak takdim edip, işte din budur denilmesidir.  İster istemez bu tür hezeyanlar bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
             Her dinde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de çeşitlilik mevcuttur. Ancak bizim çeşitliliğimizin diğerlerinden farkı Kur’an’ı Kerim etrafında zenginlik oluşturmamızdır. İşte bu zenginliğin ilk ayağını içtihat çalışmaları oluşturur. Nitekim içtihat farklılıklarından dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme hususunda değişik usullerin tatbikiyle ortaya çıkan tarikatlarda öyledir. Tabii bu arada zenginliğimize gölge düşürecek nitelikte Ehl-i Sünnet çizgisinin dışında nükseden mezhep ve tarikatlar da söz konusudur. Onlar gölge düşüre dursun ölçü; Kur’an ve Sünnet olduğu müddetçe hiç kimsenin dinimize balta vurmaya gücü yetmeyecektir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniye'ye uygun her yolu İslâm’ın kabulü biliriz. Bunun dışında ortaya çıkan fitne kaynaklı ve uydurma fırkalar Firak-ı Dalle (sapık kol) olarak niteleriz.
       Tüm bu gerçeklere rağmen, her defasında bitmek tükenmek bilmeyen Alevilik meselesi kamuoyu önününde pişirilip, ayrılık tohumları ekilmeye çalışılmaktadır. Alevilik, bir alt kimlik veya bir yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmektedir. Malum cami, sinagog, kilise ibadet yapmak için vardır.  Dergâh ve cem evleri gibi teşekküller ise kendi müntesiplerinin semah ve zikir yapmaları için vardır. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cemevi caminin alternatifi mekânlar değildir. Bunlar bir nevi manevi sivil toplum teşkilatlarıdır. İşte bütün mesele, cem evinin caminin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanıyor. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre,  mabedi elbette ki camidir. Asla zikir, semah ve cem yapılan dergâh ve cemevleri caminin rolünün üstlenmiş mekanlar değildir, olsa olsa camiye renk katacak gül bahçeleridir. Demek ki, tehlike cemevlerinde değil, asıl tehlike cemevlerinin cami’ye karşı alternatif olarak sunulma temayülüdür. Şayet Alevilik alt bir kimlik ve meşrep olarak değil de Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksaydı, o zaman cemevini bir kilise, bir havra tarzında yorumlayabilirdik.
            Bir kere, gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her teşekkül, kendi tanımlamasını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece tartışılmaya mahkûmdur. O halde her hareket, kullandığı kavramların tarifini, usulünü, uygulamasını ve amacını ortaya koymalıdır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrep sapla saman misali birbirine karışıp tam kaotik bir ortam oluşacaktır. Nasıl ki bir kilim üzerinde değişik desenler mevcut olduğundan hiç bir desen tek başına 'kilim' adını alamıyorsa aynen öyle de mezhepler, meşreplerde tek başına İslam’ı temsil eden ekoller değildir. Parçalar bütün olduğunda bir anlam ifade edip ancak o zaman kaynak adıyla anılabiliyor. Sonuçta kilim, değişik ton ve değişik nakışlarla işlenmiş desenlerden bir araya geldiğinden bu ismi almıştır.  Keza din de öyledir. Din kiliminin içinde çeşitli yol, mezhep ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep kilime işlenen desen misali tek başına dini temsil edemez, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilirler.
             Hiç kuşkusuz yeryüzü mescit, bu yüzden her temiz mekânda Allah’a ibadet etmeye engel bir durum söz konusu değildir. Fakat tarihi süreç içerisinde göçerlikten yerleşikliğe geçişte her bir dine mensup insanın ibadet yapmak için cami, kilise ve havra adı altında mekânlar inşa edilip sembolleşmişse, bunların hukukunu hiçe sayıp ta cemevini caminin üstünde bir mevki veya karşısına oturtmak gayreti içerisinde olan her tür girişimi abesle iştigal buluruz. Asla cami dergâh veya cami cemevi birbirlerinin hukukuna tecavüz için kurulmuş mekânlar değildir. Bu yüzden her kurum ve müessesenin haddini hududunu bilmesi gerekir.
            Medresenin fonksiyonu başka, dergâh’ın başka, keza cemevinin de başkadır. Bunları bir arada tutacak en üst mekân camidir. Kaldı ki zenginlikleri bir araya toplayan mekânın adıdır camii. Üstelik cami; minaresi, vaaz kürsüsü ve minberiyle birlikte değişik mezhep ve meşrep mensuplarını aynı safta toplayan mabet mahaldir. Keza minber kürsümüz, mihrap bizi ötelere taşıyan remzdir. Hele hele bir de mübarek cuma günümüz var ki, o da Müslümanların cümlesini haftada cem eyleyen birlik meşalesidir. Malum, cuma olduğunda ister medrese,  ister tekke,   ister dergâh mensubu olsun fark etmez mümin olan her cemaat mensubu camiye koşmak mecburiyetindedir.  Zira cuma; ismiyle müsemma toplanmak (cem) demektir.
            Bütün bu örnekleri vermekten gaye, cemevi gibi manevi sivil toplum ocaklarının cami gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
             Unutmayalım ki; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.