SELİM GÜRBÜZER
Malumunuz I. dünya savaşı sonrasında
İngiltere’nin hâkimiyet gücü zayıflayınca Amerika baş aktör olarak sahne aldı.
Tabii sadece sahne almakla kalmadı, süper güçte oldu. Derken ele geçirdiği güçle
sırasıyla dünyanın neresinde monarşist bir idare varsa, nerede faşist bir idare
varsa, nerede bir sosyalist idare varsa ülkeler üzerinde ki etkisini siliverdi.
İşte ABD kendine rakip olacak her ne akım varsa bunları bir bir eritip,
dünyanın tek kutbu veya tek jandarması konuma gelebilmiştir. Yetmedi gücüne güç
katmak için hedef büyütüp kendince yeşil
kuşak diye adlandırdığı fay hattına odaklandı. Ancak bu fay hattına
odaklandığı ilk yıllarda, dünya sathında
eskisi kadar pek iç ve dış savaş olmadığı içindir askeri alanda ki işleri
sekteye uğradı diyebiliriz. Yine de
süper devlet olmanın avantajıyla bu kez küresel ekonomik gücünü sivil güçler
üzerinden ağırlığını ortaya koyarak bu alandaki açığını kapatmasını bilmiştir. Zaten
dünyada yerli işbirlikçiler olduğu müddetçe değil ABD'ye, daha birçok küresel
güçlerin çıkarlarına hizmet eden birçok piyon ülkelerin ortaya çıkması
kaçınılmazdır. Hiç kuşkusuz ortaya çıkan böyle bir tabloda sınırların pek bir ehemmiyeti
kalmaz. Öyle ki, hudutları tel örgüler belirlemiyordu, bilakis ekonomik alanlar belirliyordu.
Nitekim milli çizgilerin yerini milliyetsiz ekonomiler, yani paranın gücünü
elinde tutan George Soros varı çizgiler yer aldı.
George Soros ekonomide liberalliği savunmanın ötesinde bir patron
edasıyla kendince kapalı toplum ilan ettiği ülkelerin ekonomik modellerine de
icabında üstü örtük reddiye döşeyen bir finans spekülatörüdür. İşte böyle bir
hal vaziyet içerisinde milli ekonomiden yana tavır koyan ülkelerle milliyetsiz
ekonomiden yana tavır koyan ülkelerin ekonomisini tekellerinde tutan finans spekülatörleri
arasında kıyasıya kavgaların yaşandığı bir dünya ile yüzleştik. Bilhassa küresel sermayeyi elinde tutan güçler
biryandan milli ekonomileri çökertmek için ülkeler üzerinde balans ayarları yaparken,
diğer yandan da daha önceden hazırladıkları stratejik planlarla kendilerine
kaynak olacak gerek enerji koridorlarının girişinde, gerek civarında, gerekse çıkışında her ne oluşum varsa tüm bu
alanları terörle kontrol altına tutmaya çalışmışlardır. Bu kontrol ayarını kimi zaman El Kaide, kimi zaman PYD, kimi zaman PKK, kimi zaman
IŞİD vasıtasıyla yapmışlardır. Böylece Ortadoğu ABD’nin Büyük Orta Doğu
Projesinin birer parçası veya piyonları, diğer süper güçlerinde pastadan dilim almasına
hizmet eden neferler olması hedeflenir. Derken bu pozisyonda küresel projeye
ayak uyduranlar ödüllendirilir, uymayanlarda ülkelerinde provakatif eylemler, karışıklıklar çıkartılarak gözdağı verilir. Hatta
bu pozisyona direnen ülkelerin kendi iç problemleriyle başa başa bırakarak
dünyadan soyutlanıp yalnızlaştırılır da.
Şurası muhakkak; I. dünya savaşı Osmanlı’yı yıkmak için
planlanan bir savaştı. Zira stratejik plan gereği Ortadoğu’da Osmanlı şemsiyesi
altında huzur ve barış içinde yaşayan topluluklar Devlet-i Aliyye’den
koparılmışlardır. Maalesef beyaz adam bu topraklara ayak bastığı günden bugüne
bu topraklarda kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı,
bu alanlar kanayan yaradır hala.
Nasıl kanayan yara olmasın ki,
bir kere Osmanlı sonrası Türkiye’nin konumu statükocu zihniyete teslim
edilecek şekilde planlanmıştı. Bir başka ifadeyle Osmanlı ruhu bu topraklarda
bertaraf edildiğinde Ortadoğu’nun kontrolü çok daha kolay olacaktı. Zaten öyle
de oldu. Derken “böl-parçala-yut” stratejik politikalarla adına
ancak kabile denilebilecek türden topluluklardan oluşan bir sürü devletçikler
su yüzüne çıktı. Hatta ABD bunla da kalmaz,
işi daha da bir garantiye almak adına buralarda İsrail’i
konuşlandırmakla bölgenin kontrolünü sağlama alır da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz balans ayarı böyle bir
şeydir, balans ayarı birçok mağdur ülke icabında başına gelenlerin farkına
varmaz da. Sonuçta farkına varılsa da
varılmasa da bu ayarlar bir yapılmaya dursun
bir bakmışsın sırasıyla 1979
İran devrimi, sonrasında Afganistan
işgali, daha sonrasında Irak ve Suriye
derken ABD’nin tamda istediği bir
kıvamda Büyük Ortadoğu cehennemi
bir tabloyla karşı karşıya kalırız
da.
Peki ya Türkiye! Malum olduğu üzere
ülkemizde sağ sol kavgası bahanesiyle gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 darbesi,
irtica bahanesiyle gerçekleştirilen 28 Şubat Post modern darbe, güya çevre duyarlılığı ve ağaç bahanesiyle gerçekleşen Gezi provası,
yolsuzluk kılıfı altında 17-25 Aralık Paralel Darbe girişimleri gibi bir dizi
ayarlamalar bu planın sacayakları olarak dikkat çekti hep. Tabii zinde güçlerin
bir planı varsa, Allah’ında değişmez bir hesabı vardı elbet. Nitekim Oğul Bush,
Irak'a girip Saddam’ı devirdiğinde önce sevinmişti, sonrasında Irak
bataklığında saplandığını gördüğünde o an Vietnam bataklığını hatırladılar. Nasıl
hatırlamasın ki, Irak Saddam belasından
kurtulmuştu ama sonraki gelişmeler oğul Bush'un uykusunu kaçırmaya yetmişti.
Dahası, okyanus ötesinden buralara kadar geldiler ama “Acaba yine ikinci bir Vietnam
bataklığı yaşar mıyız” düşüncesi Bush'un beynine ok gibi saplanmış
gibiydi. Hatta Bush o günlerde
Amerika’da seçimler iyiden iyiye yaklaştığında Irak’a girmekle hata yaptığını
itiraf etmek zorunda kaldı bile. Tabii itiraf etse ne, artık onu baştan düşünecekti, seçim bir kere kapıya dayanmıştı, pişman olmuş neye yarar ki. Hele kör kütük girdiği bu topraklardan geri
dönse bir türlü, dönmese bir türlü.
Belli ki, değneğin her iki ucu da kirli
ve sivriydi. Şu bir gerçek; her inişin çıkışı olduğu gibi, her çıkışında bir
inişi vardır. İşte bu değişmez kanun, er
ya da geç ABD içinde kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Hiç kuşkusuz nihai sonucu
ancak Allah belirler. Çünkü kaderin
üstünde kader vardır, o kader hele bir
tecelli etti mi tüm şer odaklar kaçacak delik arar da.
İÇ AHVAL
İşte dünya ölçeğinde bu gelişmeler
yaşanırken, Türkiye'de ise 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ekseni doğrultusunda pek suya sabuna dokunulmayan,
yani içe kapanık bir dış politika izlenmiştir. Hatta bu politikaya destekliyecek
suni uluşçuluk faaliyetleride bu işin tuzu ve biberi olmuştur.
Peki, izlenen ulusçu-ulusal
politikalarla içte ve dışta barış rüzgârları esti mi dersiniz? Ne mümkün,
ulusalcılığın slogancılıktan öte içi boş bir balon olduğu ortaya
çıktı. Oysa ulusalcılık tabanın sesine
kulak vermeyi gerektirir, ama gel gör
ki; bizde tam tersi bir uygulamayla tavanın sesi ulusalcılık olarak addedilir
hep. Tavanın sesine kulak verildi de ne oldu,
çağdaşlık kılıfı altında halka dayatılan elbise bir türlü dikiş tutmadı.
Nasıl dikiş tutsun ki, bir kere insanımıza giydirilmeye çalışılan elbisenin
dar geldiği o kadar kendini belli eder ki,
2002 sonrası hükümetin bir umutla kardeşlik projesi adı altında “Birlik ve Dirlik” uğruna bunca yürüttüğü
çözüm çabalar bile bu dikiş tutmazlık yüzünden gümbürtüye gitti de. Hakeza
birilerinin Milli Birlik Kardeşlik Projelerinden çok fena halde canı sıkılmış
oldukları o kadar net açıktı ki, ‘Madem
sizler bizim batıdan ithal ettiğimiz elbisemizi giymek istemiyorsunuz bizde sizin
kardeşlik projesine yönelik elbiseleri giydirmeyiz’ türünden bir ince
göndermeyle ülke genelini kapsayacak provakatif eylemlerle çözüm sürecini baltalamaktan
geri durmadılar. İşte Gezi Hadisesi,
İşte 17-25 Aralık Paralel Devlet Darbe Girişim Rezaleti, İşte 2015 Kasım seçimleri öncesinde
gerçekleşen Suruç Katliamı, İşte Ankara Tren Garı Canlı Bomba Hadiseleri bunun en
can alıcı göstergeleri. Zaten Türkiye ne
zaman Etnik meseleleri çözme noktasında bir irade ortaya koysa bir şekilde bu
tür hadiselerle çözüm süreci ya rafa kalkabiliyor, ya da buzdolabında beklemeye
alınabiliyor. Dış ve iç mihraklar şunu
çok iyi biliyorlar ki, bu topraklarda yeniden kardeşlik yeşerdiğinde Özal’ın
muştuladığı o “21. yüzyıl Türk asrı
olacak” sözü bir hayal değil hakikat olacaktır,
dolayısıyla iç ve dış mihraklar bizim asla ve kat’a iri ve diri olmamızı
istemezler.
Peki ya şu dış mihrakların kendileri
aralarındaki ilişkiler nasıldır? Bu soruya cevaben ‘Al gülüm ver gülüm’
cinsinden ilişkiler dersek yeridir. Bakmayın siz onların öyle Hiristiyan ittifakı
bir görünüm vermelerine, kazın ayağı hiçte öyle değil, habire Ortadoğu bölgesinde pastada pay alabilmek
uğruna çıkar çatışması içerisindeler. Her ne kadar bu kıyasıya rekabet
içerisinde kendi aralarında yaşanan çıkar kavgalarını pek belli etmeseler de
yoğun diplomasi trafiğinden bunu anlamak pekâlâ mümkün. İlginçtir kendi
aralarında bu çıkar kavgaları içerisinde zaman bulup ta Türkiye’ye biçtikleri
rol ise, asla kendi haline bırakılmaması,
daima gözönünde ve mercek altında tutulması gereken bir formatta kalması
rolüdür. Belli ki, Türkiye’nin bu formatta
kalmasında karar kılınması kendi etkisinden veya gücünden dolayı değil, engin tarihi birikimiyle Ortadoğu’da tek
potansiyel denge unsuru olabilecek nitelikte ve geçiş yolları üzerinde köprü ülke
konumda olmasıdır. Öyle ki engin tarihi birikime, jeopolitik ve stratejik öneme
haiz böylesi cennet vatan ülkesi uluslararası arenada hiçbir zaman es geçilecek
bir ülke değildir. Hatta Ortadoğu’ya saldıkları istihbarat ağlar vasıtasıyla
kendi aralarında ki rekabetlerinde tek mutabık kaldıkları ortak payda: Türkiye
üzerinden gerçekleşecek bir takım hesap ve çıkar ilişkisidir. İşte bu çıkar
müşterekliğini korumak adına ayağınızı denk alın dercesine zaman zaman terör silahı ile ülkemize ayar
çekebiliyorlar. Kelimenin tam anlamıyla terör hadiselerinin arka planında yatan
sır bu ortak ilişkiler ağında kodlanmış durumda.
Hele şöyle 90’lı yılların genel fotoğrafına
bir baktığımızda ülkemiz o günden bugüne sadece pazar kavgası veren ülkelerin
güç rekabetine sahne olmamış, ayrıca PKK
terör örgütüyle de başımızın ağrıtıldığına şahit oluruz. Sadece başımız
ağrıtılsa yine gam yemeyiz, PKK kartıyla
adeta 'al bunla oyalan ve debelen' de denilmiştir. Ve halen bu oyalamaca ve kovalamaca devam
ediyor da. Madem bu oyun devam ediyor, o halde şu an önümüzde iki kavşak
noktası var; ya yeniden kardeş olup birlik ve dirliğinin gereklerini yerine
getireceğiz, ya da birbirimizin kuyusunu kazıyıp 2023 hedefinden uzak
statükoculuk çukurunda çırpınıp durmak olacaktır. Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz kardeş olmaktan
yana bir tavırdır.
Bakın, Demirperde ülkeleri ne zaman ki
bağımsızlıklarına kavuşup değişimin gereklerini yerine getirmekle gelişme
trendine girdiler, işte o zaman gerçek
anlamda bağımsız ülke olduklarının farkına vardılar. Düşünsenize Macaristan bağımsız
ülke konuma gelir gelmez Avrupa Birliğine girme aşamalarını kat edip üyeliği
gerçekleşir de. Hele Nazi Almanya’sı nasıl derseniz, artık ortada böyle bir Almanya’dan
eser yok gibi. Tam aksine dünya sahnesinde demokrasinin merkezi görünümde bir Almanya
var. İlginçtir Almanya ve Japonya I. ve
II. Dünya savaşlarının toz duman ağır harabeleri altından çıkmasını bilip süper
güçlerle yarışır duruma geldiler de. Biz ise onlar kadar toz duman harabe olmamamıza
rağmen yerimizde sayar olduk. İlla toz dumandan söz edilecekse de bizim toz
dumanımız her on yılda bir askeri darbelerle toz duman edilmeye çalışılan bir
ülke olmamızdır. İşte bu toz duman vesayet zincirini kırmadan bir adım ilerlemek
mümkün olmazdı. Dolayısıyla geri kalışımızı birileri kalkıp ta sudan bahaneler üreterek
halkımızı kandırmaya kalkışmasın. Gerçek
şu ki; silahların gölgesinde yıllardır bizi
yalanlarla, talanlarla, kuru sıkı
laflarla kandırmaya çalışarak bugünlere gelindi. Neyse ki 12 Eylül sonrası Turgut Özal iş
başına geldi de Türkiye sathında nihayet değişim dönüşüm hamlesi start almış
oldu. En azından bir nefes alıp çağ
atladık. Özal sonrası malum, değişim dönüşüm hamleleri postmodern darbelerle
akamete uğradı. Tâ ki zinde güçlerin muhtar bile
olamazsın dedikleri Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağı kalkıp iktidara geldi, işte
o zaman yeni bir nefes daha aldık. Bu nefes alışımızda 2002 hükümetinin
Kopenhag kriterleri kozunu büyük bir ustalıkla iyi kullanması neticesinde hele
şükür Türkiye’de yeniden değişim ve dönüşüm rüzgârlarının yeniden yeşerdiğine
şahit olduk. Derken uzun bir aradan sonra ülkemizin üzerini kaplayan sis
perdeler bir bir çekilip gelecekten ümit var oldukta. Bilhassa bu ümidimizde
çok büyük katkı pay sahibi ve Rabia işaretiyle bu ülke hepimizin diyen Tayyip Erdoğan
sayesinde Türkiye içe kapanık kabuğundan çıkıp ezilenlerin gür sesi, suskun
dünyanın hür sesi, gücünü milletten alan, milyonların umut ışığı, zalimlerin
korkulu rüyası, anaların duasında
mazlumlara sırdaşı olan bir döneme girdik. İşin özü sessiz dönüşüm (sessiz
devrim) gerçekleşir de. Fakat sanıldığının aksine bu sessiz devrim
bir çırpıda gerçekleşmedi, köprünün
altında çok sular akıp birçok badireler atlattıktan sonra vuku buldu. Tabii bu
süreç içerisinde oligarşik zinde güçler hiç boş durmadılar. Tıpkı 28 Şubat sürecinde
yaşanılan illegal faaliyet içerisine giren BÇG (Batı Çalışma Grubu) vasıtasıyla postmodern darbe yapmaya kalkıştıysalar, Tayyip Erdoğan döneminde de CÇG (Cumhuriyet
Çalışma Grubu), DHKP-C, PKK, DAİŞ ve
Paralel İhanet Çetesi gibi gruplar vasıtasıyla 27 Nisan 2007 e-muhtıra, Operasyon Ergenekon, Gezi olayları, 17-25 Aralık Hükümete Darbe Girişimi ve
çözüm sürecini sabote etmeye yönelik 7 Haziran 2015 seçimlerin akabinde yeniden
sahneye konan terör hadiseleriyle ayar çekme denemeleri hiç hız kesmemiştir.
Neyse ki Tayyip Erdoğan’ın gerek Başbakanlığı döneminde gerekse
Cumhurbaşkanlığı döneminde davasında kararlılık sergilemesi, Hakkın aşığı Halkın adamı bir mizaca sahip olması
tüm bu oyunları bozmaya yetmiştir.
Evet,
dün olduğu gibi bugünde PKK baş belasıdır. Bilhassa Saddam’ın devriliş
sonrası o günkü konjonktürden istifade bir takım Kürt Grupların Kuzey Irak’ta
koridor açmaya çalıştığı bir vaka. Hadi
bu neyse de Kandil’den habire Türkiyeye gözdağı verir misyon yüklenmeleri
gözlerden kaçmaz da. Her ne kadar 2002 sonrası iş başına gelen Erdoğan ve
Davutoğlu hükümetleri bu meselenin çözümü noktasında silahlı grupların dağdan ovaya
inmeleri yönünde bir siyaset izleseler de maalesef gelinen noktada halen bu mesele
kangrenleşmiş problem olarak önümüzde durmakta.
Peki ya 2002 öncesi durum vaziyet
nasıldı? Bu soruyu sorduk ama aslında vicdan
sahibi her insan o yılları hatırlamak bile istemez, yine de biz gelecek
nesillerin bilmesi açısından o yılları hatırlatmakta fayda var. Değim yerindeyse
o yıllar tam bir felaket yıllardı, halka
tepeden bakan ve halkın değerlerini hiçe sayıp birinci tehdit unsur ilan eden
bir avuç zihniyet yüzünden halk olan bitenler karşısında sırra kadem basmış bir
hal vaziyete bürünmüştü. Tabii Mahir Kaynak PKK’nın eylemleri karşısında halkın
bu sesiz tavrını şu veciz sözle şöyle dile getirmiştir: “Halk bir dağ kadar
sessizdir. Halktan duyduğumuz ses, sizin vereceğiniz bir sesin
yankısıdır.” Gerçektende halk bir
dağ kadar sessiz duruş sergilemiştir. Neden acaba? Her şey gayet açık ve netti. O yıllarda
halkın gözünün içine baka baka bir avuç zihniyetçe hem “İrtica PKK'dan daha
tehlikelidir” denilip aba altından sopa gösterilecek, hem de halk niye bu kadar duyarsız ve sessiz
deyip sitem edilecek. Olacak iş mi? İşte bu gerekçelerle halkın pişkin zinde çevrelerin
bu dışlayıcı yeni bir yapay ulus inşa etme girişimleri karşısında bir dağ kadar
sessiz duruş sergilemesine şaşmamak gerekir, gayet tabi bir duruştur bu. Şayet
halkı yok sayarsınız, halk ta sizi yok sayabiliyor, bu durumda halka sitem
etmek kimin haddine. Meğer halkın bu son derece deruni sükût halinde vermek istediği
ince anlam “Her ne kadar yumuşak başlı olsak
da uysal koyun da değiliz” mesajıdır, tabii
anlayana. Nitekim bunca yoğun medya bombardımanı arasında halk yeri geldiğinde
sandıkta yumuşak koyun olmadığını göstermiş te.
Evet, böylesi bir duruş kimi
çevrelerin canını sıkmış olsa da korkunun ecele faydası yoktu, o yıllarda bir noktadan
sonra sükût hali zorunluluktu, dahası ‘Ya sabır’ demek gerekti. İster bunun
adına fırtınadan önce sessizlik desinler,
ister umursamazlık desinler, sonuçta
günü gelip şartlar oluştuğunda “Sözde, Kararda
Milletindir” gerçeği vuku bulurda. İşte
sabrın sonu selamettir böyle bir şeydir.
Anlaşılan o ki, 2002 öncesi PKK’nın
işlediği cinayetler karşısında halkımızı sokağa çekememeye neden olan asıl etken
unsur kimi çevrelerin kendilerini halkın efendisi görüp habire senaryo peşinden
koşmalarıdır. Onlar senaryo peşinden
koşuversinler, bir kere onların hesap
edemedikleri bir ince haslet vardı ki, o da halkın yüreğinde saklı feraset ve
basiret hissidir. Bu bir anlamda perde arkasında neler olabileceğini sezdirecek
tasavvufi kültür hissidir. İyi ki de bu kültür
var, feraset ve basiret yanımız olmasa vay halimize, ömür boyu sloganların ve vesayet zincirinin esiri kalabilirdik. Şayet
bize gösterilen nesnenin görünen yüzüyle karar kılsaydık toplum mühendisliği
projelerinin oyuncağı, ya da maşası olacaktık.
Zaten halk olarak bize izlettirilen filimleri izleye izleye bir hayli
yorulup artık yeter gayri diyecek noktaya geldik te. Derken Türkiye üzerinde
oynanan her oyunun perde arkasında yer alan bir takım zinde aktörlerin tezgâhı olabileceğini
kavrar olduk. Dahası her izlediğimiz filim ve senaryolar bize şunu gösterdi
ki; kırılgan bir fay hattı üzerinde
konuşlanmış ülkemizde bizi birbirimize kırdırmak için mevzi almış durumdalar, yetmedi bizi terörle hizaya getirmek için metropollere
sızıp canlı kalkan olabiliyorlar. Tüm olup
bitenleri Tasavvufi kültürümüzün bize kazandırdığı feraset ve basiret yanımızla
çok rahatlıkla görebiliyor ve olayları okuyabiliyoruz.
Evet, Horasan Erenleri bu topraklarda
bizlere sadece bilinenleri değil bilinmeyenleri de aşılamış. Ve bu aşı tuttu da. Dahası bu aşılanmayla birlikte perde arkasını
idrak edecek seviyeye geldik. İcabında
tasavvufun öğrettiği o Lisan-ı hâl ile yıllardır bize üst perdeden bakan
zihniyete karşı ‘Sükûtumuzdan anlamayan
sesimizden hiçbir şey alamaz’ mesajını vermişiz de. Tâ ki bu sessiz çığlık 2002 Kasım seçimlerine
kadar sürmüşte. Öyle ki; bu yıla kadar hor görülmüşlüğün, adam yerine
konulmamanın sessiz çığlığını koruyup, kendi iç dünyamızda bu topraklarda
kardeş bildiğimiz, kız verip kız aldığımız, omuz omuza cepheden cepheye koşup
birlikte seferber olduğumuz Türk, Kürt, Laz, Çerkez ve yediden yetmişe tüm kardeşlerimizle aramıza ayrılık
tohumlarının ekildiğinin muhasebesini yaptığımızda, emaneti ehli olana teslim
etmesini bilmişiz de. İşte emaneti Tayyip Erdoğana teslim edene kadar ki zaman diliminde
milletçe ‘Kahrolsun PKK’ sözleriyle başlayan sloganlara eşlik etmemenin
şifreleri bu derin muhasebemizde saklıdır.
Evet, milletçe dağda üç beş çapulcu
diye bize lanse ettikleri PKK şer örgütünün bunca yılı aşkındır üstesinden gelinememesine
hep şaşa kalmıştık. Öyle ya madem üç beş çapulcu deniliyor, o halde niye haddi
bildirilemiyor. Hadi bu neyse de, bir zamanlar şu Özel Tim Harekâtının asli
görevinin dışında masa başı işlerinde görevlendirilmesine ne demeli, peki ya şu Türkiye için birinci tehdit PKK
değil, irtica tehlikesi olduğunu deklare edenlere ne demeli. Hadi şimdi gel de tüm bu olup bitenler karşısında
canımız sıkılmasın, hem de bal gibi sıkılır. Hatta bu arada canımız sıkkın halde
“Bu vatanın Kuva-i Milliyecileri hep
biz mi olacağız, biraz da seçkin ve elitist kesimin çocukları mücadele versin” türünden
sessiz mesaj vermiş olduk ta. Belli ki
halk olarak kullanacağımız tek silahımız var, o da yıllardır derin sinemizde kor
ateş halde tuttuğumuz koca bir dağ kadar sessiz Yunusi duruşumuzdur. Yani
dikleşmeden dik duruştur bu. Aynı
zamanda bu duruşumuzda verilmek istenen mesaj “Onların topu, tankı, silahı
varsa bizimde bir ben var birde benden içeri tercih sandığımız var” mesajıdır. Nitekim bu mesajın yansımasını kimi zaman halkın
‘Yeter Artık Söz Milletindir’ diyen Menderes’i iktidara taşımasında görürüz,
kimi zaman halkın ’21. Asır Türk Asrı Olacak’ diyen Özal'ı iktidara taşımasında
görürüz, kimi zaman da ‘Sözde, Karar da Milletindir’
diyen Tayyip Erdoğan'ı üç dönem iktidara taşımasında görürüz.
Şayet sandıktan halkla hemhal olacak böylesi
liderleri iş başına getiremeseydik Türkiye üzerinde oynanan oyunları kolay
kolay atlatamayabilirdik. Mesela bu
oynanan oyunlardan en dikkat çekeni hiç kuşkusuz Hrant Dink cinayetidir. Maalesef
işlenen bu cinayetle Türkiye uluslararası alanda köşeye sıkıştırmak
hedeflenmiştir. Allah’tan Hrant Dink'in cenazesi içi boş sloganlara geçit vermeyecek
şekilde uğurlandı da sahneye konmak istenen Ermeni Türk çatışması oyunu suya
düşmüş oldu. Hele şükür Türkiye’de artık
1980 öncesinde yaşadığımız sağ-sol benzeri ayrılıkçı sahneler pek yaşamıyoruz.
Besbelli ki terör hadiselerinden epey ders çıkarmışız ki, icabında oyuna karşı sessiz duruşumuzla oyun
kurabiliyoruz. Kaldı ki; bu topraklarda
tarihten bugüne Türk’üyle, Lazıyla,
Kürdüyle, Çerkez’iyle, Arnavut’u, Boşnağı ve Romeniyle harmanlanmışız, ayrımız
gayrımız yok. Dolayısıyla zinde güçler boşa uğraşmasınlar bu coğrafyada bir daha
kolay kolay ayrılık gayrilik tohumları neşvü nema bulmaz. Nasıl bulsun ki, bir kere
Türkiye geçmişte yaşadığı sağ-sol,
Alevi-Sünni, Türk-Kürt ve Laik-Antilaik gibi ikilemlerden epey ders almış
gözüküyor. O yıllarda iyi niyet hissimizden
olsa gerek ‘Oyun içinde bir oyun var’,
ya da ‘Bu işte bir hinlik var’ türünden bir öngörü hesabı yapamasak ta, sonuçta
tüm yaşadıklarımız bir oyunun göstergesiydi. Dahası iç ve dış güçlerin
beklentilerini karşılamak için bilinçli ya da bilinçsiz yapılan suni ayırımlar
olduğunu geçte olsa fark ettik.
Evet, halk olarak artık bu ayrımların
parçası durumuna düşürülmek istendiğimizin farkındayız. Zaten şimdiye kadar
oynanan oyunlar bize gösteriyor ki; suni
ayırımlar yüzünden Türkiye’nin hamle yapmasının önüne geçilmek istenmiştir.
Neyse ki, artık karşımızda günden güne büyüyen ve büyük projelere imza atan bir
Türkiye var. Tabii böyle bir Türkiye tablosu
Milletimizi sevindirirken, birilerinin de dümen suyuna çomak sokmakta. Dahası Türkiye dünyada söz sahibi olup
ağırlığını koydukça zinde güçlerde boş durmayacaktır, bu kaçınılmaz. Olsun önemi yok, dedik ya, yeise kapılmaya gerek yoktur, onların bir hesabı varsa, Allah'ın da
değişmez hesabı var elbet, bu bize yetmez mi?
Velhasıl;
bir görünen gerçekler var, birde görünmeyen gerçekler var. Görünen gerçekler
bunalıma düştüğümüzde bağrımızdan Menderes, Özal ve Erdoğan gibi liderler
çıkarabilmemizdir, görünmeyen gerçekler ise “Bir ben var birde benden içeri”
diyen Yunusu duruşumuzdur. Bakalım
yaşadığımız sürece daha neler göreceğiz, umulur ki Mevla, Levh-i Mahfuz’da
hakkımızda güzel olanı yazmıştır.
Vesselam.
http://www.bayburtpostasi.com.tr/halk-bir-dag-kadar-sessiz-makale,7216.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder