SEYDA HAZRETLERİ'NİN HAYAT SERÜVENİ
SELİM GÜRBÜZERSeyda Hazretleri (k.s.), Allah'a giden yolda Sadat-ı Kiram'ın metodunu manevi tasarruflarıyla insanların yüreğine işleyen bir gönül sultanıdır. O, aynı zamanda alışılmışın dışında bir uygulamayla vaazsız, nasihatsiz ve icabında hiçbir kelam etmeye fırsat bulmaksızın etrafında halka oluşturan bir Allah dostudur. Gerçekten de binlerce insanın birbirinden bağımsız kafileler halinde Menzil'e gidip Seyda Hazretleri'nin manevi tasarruf şemsiyesi altında halka oluşturması akıllara durgunluk veren bir hadisedir. Elbette ki bu durumu ne akılla, ne de kitapla izah edilebilir, ancak ve ancak bunu “Allah bir kulunu sevdi mi, isterse bütün dünyayı ayağına getirir” tarzında bir ifadeyle izah edebiliriz. Nitekim her şey sevgi ve sevilmek denen iksir içinde gizlidir. Besbelli ki insanlar akın akın Menzil’i ziyaret etmekten kendini alamıyorlar. Zira Seyda Hazretleri etrafında halka oluşturan kalabalığın sayısına bakmaksızın, Allah'a giden yolda Sadat-ı Kiramın ortaya koyduğu düsturları hem yaşayarak hem de yaşatarak hayırhah daire çizerek ispatlıyor. Meğer bu işin sırrı İslam’ı yaşamak ve yaşatmaktan geçiyormuş.
Bikere her şeyden önce tövbe; işlediği
günahlardan dolayı esaret zincirine mahkûm kalan insanların hürriyete giden
yolda başvuracağı ilk kapıdır. Sadat-ı Kiram'ın kapısında zaten gelene gelme denilmediği gibi, gidene de gitme denilmez.
Kapıda engelleyen hiç bir durum gözükmez, bilhassa burada 'Ne olursan ol yine gel' sözünün tatbikatı tüm açıklığıyla gözler
önüne serilir de. Bövlece bu kapıyı aralamanın ilk adımı tövbeyle başlamakta.
Çünkü tevbe, esaretten hürriyete kavuşmanın ilk kurtuluş reçetesidir. Kaldı ki
Hâcegân yolunda "Her hayrın başında
ve sonunda tevbe ediniz" düsturu
esastır. Aslında Saadat-ı Kiram daha yolun başında ilk iş olarak sünnete uygun
bir uygulamayı icra ediyorlar. Nasıl icra etmesinler ki, bu yolda tevbe huzura
edeple varışın ilk lütfudur. Nitekim tarikat-ı Aliye’nin bütün amellerinin
başında ve sonunda 25 estağfurullah denmesi bunun içindir. Bir sofi huzura
varmaya dursun bir bakmışsın gerek Hatme-i Hâcegânla hatmi şerif eda ederken,
gerek Rabıtada tefekkür ederken ve gerekse günlük virdini çekerken 'Estağfurullah' deyip öyle ameline
start verir. Yine huzurdan ayrılacağı zamanda 25 'Estağfurullah' deyip işlediği
amelleri layık-ı veçhiyle yapamadığının kaygısıyla içten içe nedamet duyarak
ayrılır. Derken bütün bu yolun usul ve
adaplarını uygulayan sofi, mürşidine olan muhabbeti kat be kat artmış olarak
ilerler. İşte bu yüzden Şeyh Ahmed el Haznevi (k.s.) "Muhabbet sofilerin
bineğidir" demiştir.
Gerçekten de muhabbet ‘gül neslin’
şavkıdır. Zaten aşk ve muhabbet olmadan gül’ün nübüvvet kokusu nasıl
hissedilsin ki. Öyle ya, madem kâinat aşk üzerine yaratılmış, madem her yaratılan cevherin özünde muhabbet
ve sevgi seli var o halde aşk-ı muhabbeti nasıl görmezden gelebiliriz ki. Kaldı
ki Mürşid-i Kâmilden feyiz ve muhabbet almanın en temel kaidesi Allah Resulü
(s.a.v.)’in yoluna sımsıkı sarılmaktan geçmekte. Bakın Gül neslin evladı Seyyid
Fevzeddin Hz.leri bu hususta ne diyor:"Kalbim çalışmıyor, ya da beynim çalışmıyor diyorsanız, elbette
çalışmaz. Nefsin hevasına kapıldığı sürece Allah'ın muhabbetini gönle
yerleştirmek çok zor. Ancak nefsi ıslah ederek muhabbet kapılarını
açabilirsiniz. Böylece kalpte çalışır, kafa da çalışır (akl-ı selim)." Anlaşılan bu cümlelerle,
sofilerin muhabbet erleri olmasını ve kuru kalabalık olmaktan sakınmalarını
dilemekte. Hatta sözlerinin akabinde: "Sofi daima nefsinin zıddını yapmalı. Nefsin hevesine kapılmamalı. Bu
yüzden bu hale 'nefse muhalefet'
denmiştir. O halde nefsi başıboş
bırakmamak gerekir. Şayet insan nefsini kontrol altında tutmazsa o insan kulluk
idrakine varamaz. Unutmayalım ki, Allah ile kul arasında en büyük perde
nefsidir. Dolayısıyla nefs perdesini kaldırmak elzemdir." İşte bu sözlerden de anlaşıldığı üzere insan
nefsin esiri olmamalıdır.
Malum olduğu üzere Seyda Hazretleri
(k.s.), Peygamber soyundan gelen bir
Evlad-ı Resuldür. Yani soy ağacı
bakımdan Resul-i Ekrem (s.a.v.)’in 30’ncu göbekten torunudurlar. Dahası O; ehlibeyt neslinden olmanın şuuruyla hayatını
tanzim eden büyük bir zattı. Öyle ki
Resulullah (s.a.v.)’in geçirmiş olduğu hayat biçimini esas alıp hayatı boyunca
yaşamaya gayret etmiştir. Böylece Seyda Hazretleri'nin Sünnet-i seniyye’ye
ittiba etme gayretinin sonucunda Allah Resulü'nün geçirmiş olduğu hayat
çizgileri üzerinde tecelli edip gönüllerde Gönüller Sultanı olarak taht
kurmuştur. Dile kolay peygamberlik Allah Resulü'ne 40 yaşında gelmişti. Seyda
Hazretleri'ne de 40 yaşında halifelik nasib olmuştur. Üstelik Şeyh Ahmed el
Haznevi’nin (k.s.) oğlu Şeyh Alâeddin’in işaretiyle Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)’ın
Medine-i Münevvere'ye götürmesinin akabinde halifelik gerçekleşmiş. Hani
tasavvufta üçler yediler kırklardan bahsedilir ya, gerçekten de 40 yaş onun için hayatının dönüm
noktası olmasına yetmiştir. Böylece
manevi veraset bakımından da altın silsilede 38’nci basamakta yerini alır.
Altın halkada yer aldığı silsile Peygamberimizden (s.a.v.) günümüze kadar
uzanan manevi halkanın ta kendisi olup bu zincirin 38’nci durağında artık Seyda
(k.s) vardır. İyi ki de Seyda (k.s.), altın
silsileyi şerife halkasında hak ettiği yerini almış, bu sayede ömrünün geri
kalan 21 yılını insanları irşat etmekle geçirecektir. Hatta O, irşat postuna
oturmadan evvelde hal ve hareketleriyle babası Gavs Hazretleri’nin çoktan
dikkatini çekmiş olsa gerek ki "Ey
oğul, Allah sana mübarek eylesin, inşallah
İmam-ı Rabbani Hazretleri'ni geçersin" duasına mazhar olacaktır. İşte
baba duası bu ya, Seyda (k.s.) 40
yaşında halifeliği aldıktan sonra dur durak bilmeden ömrünü Ümmet-i Muhammed’in
kurtuluşuna adayacaktır. Öyle ki artık zamanın iman kurtarma zamanı olduğu
bilinciyle arayış içerisinde olan herkesi manevi şemsiyesinin altına alır bile.
Evet, O'nun dergâhına gelen ister
Türk, ister Kürt, ister Laz, ister Çerkez her ne olursa olsun aynı halkada
"Bir" oluyordu. Yetmedi
Menzil’in manevi atmosferinde herkes kardeşçe yaşama şuuruna ermiş oluyordu.
Böylece etnik kimlikler ayrılık sebebi olmaktan çıkıp gönüller Lafza-i Celal (Allah adında) ikrarında
birleşir de. Nasıl gönüller Lafza-i
Celal zikrinde birleşmesin ki,
insanlar kalpten Allah Allah dedikçe aşkların en güzeli İlây-ı
kelimetullah tutkusu ruh dünyalarında yankı bulup muhabbet fedaisi hüviyete
bürünüyorlardı. Elbette ki böyle bir aşk bütün ayrılıkları bertaraf etmeye
yetecek güçtedir. Düşünün ki her türden değişik siyasi görüşe sahip insanlar
bir bakmışsın eski husumet duygularını bir kenara bırakıp aynı kaba kaşık
çalaraktan çorba içtikleri gibi aynı safta Seyda Hz.lerinin imamlığında omuz
omuza namaza durmaktalar. Keza Hatme-i Hâcegân halkasında dizler bitişik huşu
işinde cem oluyorlar da. İlginçtir bu zamanda insanları bir araya getirip
kaynaştırmak mümkün değilken nasıl oluyor da böyle bir atmosferde tüm dünyevi
rütbe ve şanlar bir kenara atılıp aynı iklimde kaynaşma olunuyor doğrusu
şaşmamak elde değil. Tabii ki, Saadat-ı Kiramın manevi tasarrufatını akılla
izah etmek çok zor. Bunu ancak yaşayan bilir, yaşamayan bilmez elbet. Zaten
yaşadıkça da Allah Resulü'nün "Ne
Arabın Acem'e, ne de Acem'in Arab'a üstünlüğü var. Üstünlük takvadadır"
sözlerinin tatbikatını her daim Menzil’de görmek mümkün olabiliyor. Yeter ki
tevhid yolunda birlikte yaşamanın bütün çizgilerini Seyda Hazretleri’nin
oluşturduğu manevi iklimde tatmanın kıymetini bilelim, gerisi gelir elbet.
Bilhassa Seyda Hazretlerinin hayatına
bakıldığında köy köy gezip zahiri ve manevi ilimlerle hemhal olduktan sonra
bizatihi babasının adına Buhara
dediği Menzil köyünde konaklayıp orada irşad faaliyetlerini yürüttüğünü
görürüz. Seyda (k.s), değim yerindeyse konakladığı kuş uçmaz kervan geçmez köyü
şehre taşımadı, tam aksine şehir insanlarını akın akın Menzil köyüne taşıyıp
ziyaret edilir bir mekân haline getirmiştir. İşte o gün bugündür Menzil hala
çekim merkezi olmaya devam etmektedir. İnancımız o dur ki bundan böyle de
ziyaretler hiç kesilmeyecektir. Malum O’nun ilk dünyaya teşrif ettiği mekân
Siirt'in Kozluk ilçesine bağlı Siyanus köyüdür. Köy çocuğu olmak çok güzeldir
elbet, hele ilim uğruna köy köy dolaşıp başka köylere hicret edince de
güzelliğine daha da bin güzellik katacaktır. Düşünsenize 1930 yılında doğduğu bu
köyden daha 2 yaşında körpe çocukken Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Taruni
köyüne göç etme şerefine erecektir. Ne iyi etmişler de ailece buraya göç
etmişler. Zira 15 yaşına kadar bu köyde hem zahiri hem de manevi ilimler
yönünde yetişip gencecik nurani bir çehreye bürünmüş tığ delikanlı olacaktır.
Ancak ne var ki bu yaşta ilim bakımından mesafe kat etmesine tahammül
edemeyenler huzur vermeyince onun bu köyden gitmesine sebep teşkil edecektir.
Hatta kıskançlık ve tahammülsüzlük illeti önce Seyda Hazretleri'nin çıkmasına,
akabinde babası Gavs Hz.lerinin bu köyden uzaklaşmasını beraberinde
getirecektir. Hani bunda da bir hayır vardır deriz ya hep, meğer bu çıkış
ilerisine yönelik bir hazırlığın bir işaret taşıymış. Gerçekten de Seyda
Hz.lerinin bu göçü Havil köyünde ikamet eden Hocası Molla Muhyiddin'in yanında
1,5 yıl zahiri ilimleri tahsil için bir göç olduğu anlaşılır. Sonrasında Dilbe'ye gelir ve burada ise dayısı Molla Abdulbaki Hz.leri Hocalık eder.
Sonrasında Narlıdere ve Nurşin köyüne hicret etmek vardır. Nurşin’de yarıda
bıraktığı ilim tahsilini yine Seyda-i Molla Muhyiddin üstlenecektir. Şimdi tüm
bu ilim koşuşturmalarından anlıyoruz ki,
Sadat-ı Kiram'ın yolunda gerekirse ilim için dünyanın öbür ucunda da
olsa koşuşturma mecburiyeti vardır. Nitekim Seyda Hazretleri de çocukluk
yaşından itibaren gerek Muhammed Diyâeddin’in (k.s.) torunu Şeyh Muhammed
Nasır’la beraber uzun seneler zahiri ilmi tahsil için diyar diyar
dolaşmakla, gerekse en son babası Gavs-ı
Bilvanisi (k.s.)'in yanında ilmi icazetini almakla tamamlayacaktır. İlmi icazet
almak her baba yiğidin harcı değil elbet.
Hele Seyda Hazretleri söz konusu olunca bu üst seviyede doyumsuz bir
ilim aşkı durumla karşılaşırız. Nitekim bu uğurda Narlidere köyünden sonra
Kasrik köyüne hicret edilir. Fakat Kasrik zaman içerisinde, ilim taleb edenleri
madden kaldıramaz hal alır. Bu yüzden ilim için her bakımdan müsait bir mekân
olarak Gadir tercih edilir. Bu arada tarihin sayfaları 1964 yılına
çevrildiğinde vatani vazifesi için askere gidecektir. Tabii terhis olduğunda
Gadir’de tekrar kaldığı yerden durmak yok dergâh hizmetinde yola devam
diyecektir. Ancak bir müddet sonra Gadir köyü de Gavs-ı Bilvanisi'yi
kabullenmeyecektir, bunun üzerine köyün adına uygun davranıp gadr (göç) edeceklerdir. Gadr edildi de ne oldu,
en nihayetinde göçlerin en güzeli gerçekleşip artık hemen herkesin dilinden
düşürmediği şu meşhur Menzil köyünde konaklayacaklardır.
Evet, kaderde Menzilde konaklamak
da varmış. Zaten Menzil’de Durak köyü demek, dahası onca geçirilen hicret
hayatı serüveninden sonra irşadın zirve yapacağı en son duraktır. Üstelik bu
durak bize Medine’yi hatırlatır da.
Menzil önceleri kıraç arazili
bereketsiz bir köy olması bir yana aynı zamanda pek uğrak bir yer de
sayılmazmış. Sanki Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)’in yolunun düşeceği anı iple çeker
bekler halde dururmuş. Geldiğinde zaten çiçek gibi açılır da. Nasıl çiçek gibi
açılmasın ki, Gavs’ın işaretiyle bu topraklar ab-ı hayat suyla buluşur da. Gerçekten de Menzil’de vurulan sondaj sıradan
bir sondaj değildi, bilakis çorak ve kıraç olan topraklara hayat katıp zemzemi
hatırlatan sondajdır bu. İşte, Gavs'ın işaretiyle çıkartılan bu su zaman
içerisinde artan kalabalığa yetmez olunca bu kez Seyda Hz.leri tarafından bir
başka sondajla da artan kalabalığın ihtiyaçlarını giderir hale gelecektir.
Menzilde halen bugün olmuş bahçeler sulanıyorsa, tarlalar ekilip biçilip elde
edilen ürün değirmene gönderiliyorsa biliniz ki mana âleminden işaret edilen bu
sondajların neticesi bir durumdur. Yine Türkiye'nin dört bir yanından gelen
misafirlere kazanlarla çorba kaynatılıp verilmesi de öyledir. Hakeza değirmende
öğütülen unun Fatıma anamızın ekmek mayasıyla yoğrulup fırından çıkan ekmeğin
ikram edilmesi de öyledir. Üstelik tüm bu ikramlar hiç kimsenin cebine
dokunulmadan sunulmakta. Zaten Sadat-ı Kiram'ın hayatları incelendiğinde
dergâhına gelen her kim olursa olsun çorba ve ekmek ikram ettikleri
görülecektir. Bu demektir ki Seyda Hazretleri yeni bir şey keşfetmiş değil,
sadece yaptığı Sadatlara mutabaat ederekten kıyamete kadar bu güzel geleneği
sürdürmek olmuştur.
Her neyse, şimdi gelelim çile
zincirinin bir başka halkasına. Günler günleri kovaladığı 1972 yılı gelip
çattığında onun için hem hüzün yılı hem de sorumluluk üstlendiği yıl olacaktır.
Dile kolay babası Seyyid Abdûhakim el Hüseyni’yi (Gavs-ı Bilvanisi) ebediyete uğurlayacaktır. Bu göç şimdiye kadar ki
yaşadığı göçlerden çok farklıydı. Babası 24 Mayıs'ta Allah'a kavuşur da. Her
nefis ölümü tadacak hükmü veli kullar içinde geçerli hüküm elbet. Ancak gözü
arkada kalmayacaktır. Ne de olsa nakli mekân etmeden 2 yıl önce emaneti oğlu
Seyda Hz.lerine Ravzayı Mutahhara’nın yanında halifeliği vermişti. Artık
kendisinden sonra ki evrede 21 yıl sürecek yeni bir irşad hayatını sürdürecek
oğlunu kabri şerifinde seyreyleyecektir. Zaten Seyda Hz.leri de babasının
yokluğunu aratmayacak bir şekilde emaneti üstlenip Menzil’i adeta Şah-ı
Nakşibend (k.s.)’ın Kasr-ı Arifan'ı diyebileceğimiz bir mekân hale getirerek
adından söz ettirecektir. Ancak şu da var ki irşad süreci içerisinde çileler
bir türlü yakasını bırakmayacaktır. Hani elması olan ağaç taşlanır ya, malum Türkiye’de her on yılda yapılan
darbeler hep can yakıcı olmuştur. Hele irşad halkası büyüdükçe Seyda Hazretleri'ni
bu mekânda rahat bırakmayacaklardır. Allah Resulü'nün hayatında görülen çile
yolculuğu Seyda Hazretleri'nin yaşantısına da yansır. Maalesef 12 Eylül ihtilalinin acı meyveleri
Seyda Hazretleri'ne de sirayet eder. Maalesef dedik, çünkü Seyda Hz.leri Menzil
köyünden alınıp askerler tarafından bir jeeple Gökçeada’ya götürülür. Olsun
çokta onun için önemi yok, zaten kendisi
sanki hiçbir şey olmamışçasına üç odalı bir eve yerleştiğinde şu mana yüklü
sözleri dile getirmekten kendini alamaz da:
"-Şükredin, bir odamız daha oldu. Şükrümüzü
artıralım. Bakın hem geniş bir yerde oturuyoruz, hem de bizi koruyan güvenlik
görevlilerimiz var. Bizi her yerden gözetiyorlar da.”
Hatta Seyda Hazretleri zaman zaman
romatizma ağrıları için Gökçeada'da girdiği kuma baktığında "Sanki Medine'nin kumları gibi"
demesi de bir başka mana yüklü inci sözler olarak yankı bulacaktır. Hiç kuşku
yoktur ki dilinden dökülen bu inci taneli sözler Allah Resulü'nün, Mekke'den
Medine'ye göçünü hatırlatan aynı zamanda Peygamberimize yürekten bağlılığını
ortaya koyan sözler olarak gönüllere çoktan nakş olunur da
Seyda
Hazretleri'nin ardından
Peki ya hicret sonrası? Malum, mecburi ikamete tabi tutulduğu o yıllarda
Başbakan olarak Turgut Özal devreye girer. Başında Kenan Evren olmasına rağmen
onun özel gayretleriyle Ankara Gülhane Hastanesi'nde tedavisi gerçekleşir.
Neyse ki doktorlar, Ankara'da ikamet edilmesine dair heyet raporu verir de
Gökçeada'dan dönüş vuku bulur.
Malum, Özal halkın oyuyla seçilip
başbakan olduğunda, Cumhurbaşkanı Kenan Evren'den Seyda Hz.lerinin sürgün
cezasının kaldırılmasını ister. Fakat bu isteğinin Evren tarafından hoş
karşılanmadığını bizatihi Evren’in kendi anılarında 'Midem Bulandı' itirafından
anlıyoruz. Onun midesi bulana dursun Turgut Özal kendine yakışanı yapıp kendi gönül zaviyesinden Gönül Sultanının
kıymetini şöyle değerlendirmiştir:
"-O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat
da onlardan biriydi. Gökçeada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiçbir
sorgulama geçirmeden."
Gerçekten de Özal’ın şahsi gayretleri
meyve verir de. Şimdi sormak gerekir, Özal bir Allah dostuna hizmet eder de
maneviyattan nasiplenmez mi, hem de Seyda Hz.lerinin yaşadığı suikastın bir
benzeri suikasta maruz kalmakla (Kartal Demirağ’ın attığı kurşunun eline isabet
etmesiyle), yetmedi Türkî Cumhuriyetlerde zehirlenerek şahadete yürümesiyle
nasiplenecektir.
Gökçeada, Ankara derken en nihayet
dönüş Menzil'edir. Dönüşü de bir bambaşkadır elbet. Hasretlik öyle yüreğine
işlemişti ki, ilk iş Gavs Hazretleri’nin markadını ziyaret, ardından şükür
namazı ve Mevlit… Öyle ki hicret dönüşü irşat halkası daha da bir bambaşka hal
alacaktır. Adeta Allah Resulünün fetih yıllarını hatırlatan bir irşat
gözlemlenir. Biz gözlemleriz de birileri de gözlemlemez mi, malum birtakım
mahfillerde sinsi plan kurgulayarak gözlemleyeceklerdir. Pusuya yatıp fırsatını
yakaladıklarında harekete geçmeyi ihmal etmeyeceklerdir. Nitekim bir bayram
ziyareti esnasında bir gizli el, sofilerin arasına sızaraktan el öpme anında
zehirli iğneyi eline saplayıp şırınga edecektir. Bir an kendimizi Seyda
Hazretlerinin yerine koyduğumuzu varsaymış olsak feryadı figan eyleyip yeri
göğü inleteceğimiz malum, ama o öyle yapmayıp sofilerin linç etmesine mahal
bırakmaksızın sanki hiçbir şey olmamışçasına bu fiili işleyen şahsı affeder de.
İşte merhamet abidesi olmak budur. Anlaşılan o ki kendisine girişilen bu
suikastı bir sünnetin icrası olarak telakki etmiş. Tıpkı Resulullah (s.a.v.)’in Haydar fethinin
müteakibinde bir ziyafet sofrasında sunulan zehirli eti birazcık ısırmanın
ardından affettiği gibi o da aynısını yapmıştır. Gözden kaçıracağımız bir ilginç yönü de Allah
Resulünün vefatına iki yıl kala bu zehir hadisesinin denk düşmüş
olmasıdır. İşte tam manasıyla mutabaat
budur.
Seyda Hz.lerinin gerek geçirdiği sürgün
hayatı, gerek eline zehir şırınga hadisesi, gerekse kendi şahsi hastalıkları
onu irşattan alıkoyamadı, bilakis çile çektikçe irşad dairesi daha da dalga
dalga yayılıp Allah Resulünün Medine’den Mekke’ye dönüşünde ki fetih günlerini
hatırlatan bir büyümeye dönüştü. Kendisi bir ara Menzil'den göz ameliyatı için
Ankara'ya teşrif ettiğinde ve daha sonraki yıllarda ise romatizma ağrıları için
Afyon'da Jeotermal kaplıcalarında tedavi ve istirahatı için geldiklerinde bile
bir an olsun irşaddan geri durmamışlardır. Hatta Afyon dönüşü yol güzergâhı
boyunca uğradığı bir takım yerlerde Sadat-ı Kiram'ın yoluna girmek isteyen
taliplilere tövbe vermeyi de ihmal etmemiştir. Dahası yarın ölecekmiş gibi
ahrete çalış hükmü gereği yine bir seferinde yine Afyona geldiğinde vefatına
sayılı günler kala, herkesi şaşırtırcasına Afyon'da hutbe irad etmeleri çok
ilginç bir vuslat anı olarak tarihe geçecektir. Şöyle ki, Seyda Hz.lerini
yakından tanıyanlar şundan eminlerdi ki onun irşat faaliyetlerinden fırsat
bulup sohbet edecek vaktinin olmadığıdır. Bu yüzden vefatına yakın dönemlerinde
nerden geldiği bilinmeyen ve ansızın ardı arkası kesilmeyen sohbetlerin peşi
sıra gelmesi herkesi derin derin düşündürmeye yetmiştir. İşte, bu sohbet onun
artık ayrılış işaretiydi. Fakat zihinler o an şaşkın halde bu durumu çözecek
basiretten yoksundu. Öyle ki, Seyda Hazretleri'nin veda konuşmasının son
cümlelerinde;
"... Sofiler ayakta çok beklediler. O'nun için sohbetime bu arada ara
veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah evimizde olacağız. Allah hepimizi affetsin..."
diyor ve hiç bir sofi "Cuma'ya inşallah evimizde olacağız" sözünden
vuslat anının yaklaştığını aklının ucundan bile geçirmiyordu.
Evet, gerçekten de Seyda Hz.leri Cuma
evinde oluyor ama bu dünyadan ve çok sevdiği sofilerinden ayrılaraktan 63
yaşında Rasullullah’a mutaabat edip ebedi istirahatgâhında Gavs’ın yanına
defnedilerek veda eder. Şeb-i arus eylediği gün ise cumadır. Ve ardından binlerce sofi gözyaşları içinde
onu son yolculuğuna uğurlar. İşte o an yürekleri rahatlatacak birine ihtiyaç
hâsıl olur ki, işte bu noktada oğlu S. Fevzeddin Hz.leri devreye girip sofileri
şöyle teskin eder:
"-Ağlamayın, Allah Resulü'ne ne yapıldıysa, babama da o yapılacak..."
Evet, Seyda Hz.leri Ankara’nın Pursaklar ilçesinde Sultan camiinde
cenazesi yıkandıktan sonra tabuta konulur da.
Tabut sofilerin omzunda otobüsün üst kısmında koltukların üzerine
konularak Menzil'e defnedilmek üzere kafileler eşliğinde yola çıkıldığında
boyunlar bükük hüzün doruktadır. Düşünsenize Seyda Hz.leri mevta halde ve son
yolculuğunda da sofileriyle beraberdir. Menzile varıldığında bir anda
Türkiye'nin dört bir yanından gelen yaklaşık 20 kilometreyi bulan uzunlukta
araç kafilesi eşliğinde adeta mahşer gününü hatırlatan bir kalabalık oluşur.
Artık vuslat anıdır. Nitekim cenaze namazının akabinde omuzlarda Gavs
Hz.lerinin yanında toprağa verilir de. Toprağa verildiğinde Resulullah
(s.a.v.)’in "Âlimin ölümü âlemin göçü" sözleri gönüllerde yankı bulur
da. İşte bu yankı Hasan Kılıçatan'ın ilahisinde bir başka anlam kazanır da:
Resulüllah'ın torunu
Ceddin Muhammed Nebi
Dertlerin dermanıydın
Sen Gönüller Tabibi
Zühd vera teslimiyet
Nice sırlar sahibi
Bıraktın bizleri
Ağlattın Seydam...
Mevlanaca Gel dedin
Yunusca sevgi dedin
Sevgi ile insanları daima
birleştirdin
Ayırmadan hiç kimseyi Hak
yola davet ettin.
Karanlıklar içindeydim bir
zamanlar ben de
Işık tuttun yoluma
olgunlaştım sayende
Bataklıklar içindeydim
çiçek oldum sayende
Bıraktın bizleri ağlattın
Seyda.
Seydam, Seydam, Seydam
Ağlattın bizleri mübarek
Seydam...
Gerçektende Seyda Hazretleri'nin
cenazesinde Türkiye’nin her bölgesinden insan ağlıyor ve gözyaşlarının akmasına
mani olamıyordu.
O şimdi babası Gavs Hazretleri’nin
kabrinin yanı başında medfundur. O sofilerden ayrıldı ama bizden daha da
hayırlılara kavuştu. Başta Allah Resulü olmak üzere dört büyük halifemiz Hz.
Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Ömer-ül Faruk (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali
(k.v), Saadat-ı Kiramdan Şah-ı Nakşibend (k.s.) ve İmam-ı Rabbani (k.s.) gibi
dostlarına kavuşup böylece Şeb-i Arus'a yürüdü.
O'nun vefatı aslında bizlere dünyanın
geçici olduğunu, ahretin ise ebedi hayat
olduğunu tekrar hatırlattı. Nitekim S.
Fevzeddin Hz.leri bu manada cenaze namazını müteakiben ağlayan sofilere şöyle
seslenir de:
"-Resulullah'ın ölümü sırasında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.), ağlayan
Müslümanlara dönerek, 'kim Resulullah'a tapıyorsa, O ölümlüdür ve ölmüştür. Kim
Allah'a tapıyorsa O diridir' demiştir. Aynı şeyi şimdi biz tekrarlıyoruz.
Seydamız Allah'ın rahmetine kavuşmuştur. Biz ona değil, kendimize ağlıyalım.
Onun yolundan gidelim. Kurmuş olduğu o evi yaşatalım. Kendimize merkez
edinelim. Kendini geride bırakan ölmez buyruluyor. O ilmiyle kendini geride
bıraktı ve ölmedi. O'na karşı iki görevimiz var. İlki onun yolunu takip etmek.
O seviyeye nasıl çıkmışsa biz de aynı yolu takib ederek o seviyeye çıkmaya
çalışmalıyız. Seyda Hazretleri: "Arkamdan bol bol Kur'an-ı Kerim okuyun
buyuruyordu. Bizler de arkasından bol bol Kur'an-ı Kerim okuyalım."
Hâsıl-ı kelam Allah’a şükürler olsun ki
Seyda Hz.leri bizi yetim bırakmadı. Vefatını müteakip görevi devr alan kardeşi
Gavs-ı Sani Abdulbaki (k.s)’de tıpkı Seyda Hz.leri gibi irşad faaliyetlerini
aynı kararlılıkla yürütmektedir. Belli ki niyet hayır olunca akıbette hayır
olmaktadır.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2600/seyda-hazretlerinin-hayat-seruveni.html
http://www.bayburtpostasi.com.tr/seyda-hazretlerinin-hayat-seruveni-makale,6274.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder