ÖLÜRÜM TÜRKİYEM
SELİM GÜRBÜZER
Mondros’un ağır şartlarını kanıyla,
canıyla silip atan Türk Milleti bundan böyle önüne çıkacak daha nice zor
günleri aşacak ruhtadır. Yeter ki, üzerimize çökmüş olan ölü toprağı bir an
evvel atabilecek gücü yeniden kendimizde bulalım.
Türkiye
bugün olmuş halen çarpık sosyal değişim süreci yaşıyor. Madem öyle çarpıklığa
sebep olan unsurları tespit edip bir an evvel 2023 Yeni Türkiye hedefini gerçekleştirmek
gerekir. Aksi halde her an karşılaşacağımız problemlerle baş edemeyebiliriz.
Malumunuz, geçmişte yaşadığımız bir
takım ekonomik krizler, ülke gündemine “sistem
meselesi” olarak yansımıştı hep. O dönemleri yaşayanlar çok iyi bilir, yaşadığımız o büyük çalkantılı dönemlerin
ortaya koyduğu ekonomik bunalımlar karşısında mevcut sistemin çözüm üretmekten
aciz kaldığına şahit olduk. Aslında o yıllarda
her yaşanan problemin özünde sistemin meseleler karşısında eli kolu bağlı
kalışı ve çözüm üretemezliği söz konusuydu,
ama bu pek dillendirilmiyordu. Zaten dillendirilse bir takım mihraklar
dillendirenleri hemen rejim düşmanı ilan ederek sindirecekleri muhakkak.
Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II.
Dünya Savaşları tüm dünyada ekonomik ve sosyal dengeleri bir anda alabora ettiği
bir vaka. İşte o alabora oluşun bize etkisi
‘yol vergisi’, ‘ekmek karnesi’ ve ‘gaz kuyruğu’ olarak yansıdı. Neyse ki
halk söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine
karşı tepkisi “Yeter artık söz milletin”
şeklinde tezahür etti de bir nebze olsun nefes alabildik. Gerçekten tek partili
hayattan çok partili hayata geçmekle milletin üzerindeki ağır baskıların
giderek azaldığı görülmüştür. İyi ki de
çok partili hayata geçmişiz, Menderes’in tek başına iktidara gelmesiyle birlikte
ülkeyi rahatlatan ekonomik ve refah politikaları DP’yi bir anda kitlelerin
gözbebeği yapmasına yetmiştir. Nasıl gözbebeği yapmasın ki, Şeflik dönemi adeta ekonomiyi kilitlemiş dış
dünyaya el açar duruma getirmişti.
Aman Allah’ım neydi o dönemler,
düşünsenize vesikanın yerini tahsis almış, siyasi rekabetin yerini ise
düşmanlık almıştı. Baktılar ki, Menderes Türkiye’yi ayağa kaldıracak derhal 27
Mayıs darbesiyle alaşağı edip idam etmişlerdi. Derken her on yılda bir demokrasimiz
kesintiye uğratılarak millete ayar çekmeye çalıştılar. Oysa darbe dönemleri bu
ülkeye huzur getirmediği gibi kan,
gözyaşı ve sefalet getirmiştir. Maalesef her on yılda bir yapılan darbelerle
Türkiye’nin çağ atlama azminin önüne geçilmiştir. Artık geldiğimiz noktada halk
jandarma dipçiği ile hizaya getirildiği günleri hatırlamak istemiyor. Zavallı halkımız da ne yapsın, adamların her on yılda bir ayar çekmeleri karşısında
bu kadarı da yetti gayri deyip gereken dersi sandıkta gösterse de, malum karanlık
güçler hiç boş durmuyor ki, bir kere her
tür cinsten darbe yapmaya alışmışlar. Bu karanlık güçler 2023 Yeni Türkiye’ye
giden yolu tıkamak için tıpkı 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe girişiminde
olduğu gibi hala ince ayar çekmek peşindeler.
Hadi
bu ince ayarlamalara alıştığımızı varsaysak ta, toplum olarak geçirdiğimiz
bunca sosyal ve ekonomik bunalımlar yetmezmiş
gibi birde bunun üstüne köksüzlük denilen tarihten kopmuşluğun ağına düşmüşlüğümüzde
bir başka
kanayan yaramızdır. Bilhassa
yeni kuşaklar tarihi köklerden bihaber yaşamaktalar. Dolayısıyla bu gidişatı
durduracak tarihle olan bağlarımızı yeniden inşa etmek mecburiyetimiz var.
Madem mecburiyet hissedip ati’ye (geleceğe)
kanatlanmak istiyoruz, o halde
Tanzimat’tan bugüne yaşadığımız bunca kültürel kodlarımızdan kopuk politikalara
ve manevi yozlaşmaya son verip dirilişe geçmek zamanıdır. Bakın, Tanzimat’la başlayan batı hayranlığı kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar
açtı ki, sonunda Osmanlı hasta yatağa mahkûm kalıp çökmüşte. Gerçekten Tanzimat
dönemi bu ülkenin sadece kültürel dokusunu mahvetmemiş aynı zamanda halkla
devlet arasında güven bunalımı da doğurmuştur. .
Evet, Tanzimat’la başlayan
merkez-kenar çelişkisinin en bariz göstergesi tüm yapılmak istenen reformların
tabandan değil tavandan gelmesiyle kendini ele verdi. Hakeza Cumhuriyet
döneminin birçok aşamasıda surda büyük bir gedik açmıştır. Öyle ki toplum
demokratik ülkelerde var olan katılımcı yönetim modeliyle bir türlü yüzleşemedi,
üst perdede güdülen koyun muamelesine tabi tutulmuştur hep. Her neyse,
geçmişte her ne yaşadıysak yaşayalım, şimdi sivil katılımcı politikalar ve
15 Temmuz ruhunu geliştirmek zamanıdır. Şayet gerçek manada sivil katılımcı
politikaları geliştirebilirsek ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna Anadolu kilimine
işlediğimiz o sevda nakışı daha bir anlam kazanacaktır. Hele o sevda yüreğimizi yakmaya dursun
biliniz ki; Türkiye sivil ve katılımcı yönetim
modeliyle birlikte 2023 hedefine ulaşacak demektir. Hatta bunun ilk
işaretlerini şimdiden görür gibiyiz, baksanıza 2023 Yeni Türkiye’ye ramak kala
ilk kez 15 Temmuz ruhuyla tabandan gelen baş döndürücü büyük değişimlerin
yaşandığı gelişmelere şahit oluyoruz. Bilhassa
Türkiye'de 2002 yılından bugüne hayatımızın hemen her alanında sivil toplum,
sivil katılım, katılımcı demokratik temalardan sık sık söz ediliyor olması ve
buna eklenen 15 Temmuz 2016 ruhuyla 2023 Yeni Türkiye Hedefinin gerçekleşeceği
ümidini muştuluyor. Hele halkımızın her
fırsatta oy kullandığı gerek yerel seçim oylamaları, gerek genel seçim oylamalar, gerek referandum
oylamaları ve gerekse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihini değişimden yana
kullanması bu muştuyu taçlandırdı da. Belli ki Türk toplumu artık tepeden gelen
yönlendirmelere pek oralı olmuyor, daha çok
tabanın sesine iştirak eden yöneticilerin uyguladığı ekonomik ve sosyal politikalara
itibar etmekte.
Bakın, birçok gelişme halindeki ülkeler ne köylü ne
de şehirlidir, keza ülkemizde öyle. İşte bu yüzdendir ki Türkiye önümüzdeki
süreçte hem geleneksel zihni yapısını korumak zorunda, hem de sanayileşmiş bilgi toplumu iş
disiplinini gerçekleştirmek durumundadır.
Şayet 2023 Yeni Türkiye hedefinde samimiysek bunu yapmaya mecburuz. Peki, o mecburiyetlerimiz nedir derseniz, bir kere
şehirli olmanın gereği değişime ayak uydurmak birinci zorunluluğumuzdur, diğer
yandan köylü olmanın gereği kültürel değerlerimizi korumakta ikinci zorunlu
vecibemizdir. İşte bu ikili unsuru dengede tutmak lazım gelir ki; 2023 Yeni
Türkiye Hedefine emin adımlarla ilerleyebilelim. Malum, köyler statik, şehirler
ise sürekli hareket içerisinde değişken bir yapı arz etmekte. İşte bu nedenledir ki her iki yapıyı da harmanlayıp
kimlik bunalımına düşmemek gerekir. Düşünsenize
bilhassa genç kuşaklar bugün olmuş halen Doğulu mu olayım, Batılı mı olayım,
Müslüman mı olayım, Ateist mi olayım arayışı içerisinde habire kıvranıp durmaktalar.
Aslında bu arayış kimlik krizinin ortaya
koyduğu bir sonuçtur. Tabii bu arada süper devletlerde bizim bu zaafımızdan istifade
kanayan kimlik bunalımı yaramıza birde onlar hemen tuz biber ekerek kültür
ihraç etmekteler.
Hadi batıyı anladıkta, peki ya şu
yerli işbirlikçilere ne demeli, baksanıza
batılılardan daha keskin batıcı kesiliyorlar, yetmedi FETÖ elebaşısı Pensilvanya’dan
oturduğu yerden batının hizmetindeyim şarlatanlığında bulunabiliyor. Hatta işi gücü bırakmışlar batıcılık konusunda
efendilerine şapka çıkartırcasına ülkenin kefenini soymaktalar. Hele bir insan
maşa olmaya dursun, bu maşalık
kendisiyle sınırlı kalmaz, etrafa da bulaşabiliyor. Nasıl mı? Bir kere bize ait her ne değer varsa ondan söz
edeni ya mürteci yaftasıyla damgalamakla, ya halkımızın kutladığı 15 Temmuz Demokrasi
Nöbeti ve Şenliklerini alay edici bir üslupla ‘varsın o ahmaklar düğün dernek
kursunlar’ diye hafife almakla, ya da
her türlü şantaj ve sindirme yöntemlerini devreye sokmakla bulaştırıyorlar. Dikkat edin tüm maşalar bu ülkeye ait yerli
bir projeden söz etmiyorlar, sanki proje ve patent oluşturmak sadece
batı’ya has olguymuş gibi tavır sergilemekteler. İşte bu çarpık mandacı zihniyettir ki, topluma habire ‘Türk insanı sistem üretemez’ algısıyla güvensizlik aşılamaktalar.
Onlar aşılaya dursunlar yine de bizler hiçbir algı operasyonun parçası olmadan
ve hiçbir yeise kapılmadan 2023 Yeni Türkiye hedefinden milim sapmamak gerekir.
Bu vatan bize gökten zembille inmedi, bilakis atalarımızın emanet ettiği cennet
vatandır, o halde emanete sahip çıkıp asla yelkenleri indirmemeli. Kaldı ki
günümüz Türkiyesinde artık Anadolu’dan sadece eli nasırlı çiftçi yetişmiyor, ufku geniş proje üreten aydınlar ve
liderlerde yetişiyor. Hele bu ufku geniş yerli aydın ve yerli liderlerin sayısı
daha da çok artsın, bak o zaman bu milletin ayak sesleri tâ okyanus ötesinde
yankı bulur da. Zaten tek ümit kaynağımız ‘Kökü
mazide âtî olmak’ ülküsünü ilke edinmiş aydınlarımız ve halkına kendini
adamış liderlerin gür seda sesidir. İyi
ki de ruh kökleriyle barışık aydınlarımız ve halkla hemhal olmuş siyasi
liderlerimiz var, birde onlar olmasa vay halimize.
Evet! Dolar ve Euro ile istediğiniz
her şey alma imkânımız olabiliyor, Dinarla da petrol almak mümkün. F ve G kodlu
şifreli rakamlı 1 Dolarla da ancak Haşhaşı hain satın alınabiliyor. Ama şu da var ki, kaybedilen tarihi hafızayı
hiçbir döviz kuru satın alamaz. Nitekim 15 Temmuz sonrası halkımızın dolarları
Türk parasına çevirmesi kaybedilen tarihi hafızanın yeniden geri dönüş
hamlesidir. Hiç kuşkusuz kalkınmanın
göstergesi dış ticaret hacmi ve döviz rezervidir. Ancak bunların yanısıra
manevi rezervlerin de korunması çok mühimdir.
Elbette Türkiye sürekli dışarıya ihracat yapmalı ki çağ atlayabilsin, iç
piyasada da üretimi artırmalı ki dışa bağımlılıktan kurtulabilsin, buna asla itirazımız
olamaz. Şunu iyi bilmemiz gerekir
ki, ihracat ve ithalat dengemiz normal
seyrinde seyretmediği zamanlarda yatırım ve üretim hamlemiz alarm verip durma
noktasına gelebiliyor. Madem öyle, manevi kalkınmaya da öncelik vermeli. Ki; ekonomik
hamlelerimiz modern çağın en üst seviyesine ruh köklerimizle birlikte
sıçrayabilsin. Unutmayalım ki, ekonomik göstergelere sadece rakamlar itibar
katmaz, hilesiz hurdasız ticari
ilişkilerde itibar katar. Dolayısıyla iç
ve dış piyasada itibar ve güven kazanmak için, maddi ve manevi göstergeleri bir
denge içerisinde yürütmekte fayda var.
Zaten iç ve dış piyasada güven ve itibar kazanan ülkeye kredi veren çok
olur, ama güven vermiyorsa kredi muslukları açılsa da şartları çok ağır
olmakta. İşte bir dönem IMF’nin bize dayattığı katı reçeteler bunun en bariz
göstergesi. Neyse ki, 2013 yılı itibariyle IMF’ye olan tüm borçlar silindi de
bağımlı olmaktan kurtulduk.
Çağımız
enerji çağı dersek yeridir. Çünkü enerjinin büyük bir bölümü
petrole dayanmaktadır. Ancak uzmanlar ikide bir üstüne basa basa petrol kaynaklarının
artık alarm verdiğini, mevcut ham petrol
rezervlerin yakın bir zamanda tükeneceğini yönünde görüş belirtmekteler. Anlaşılan o ki; 'Aman petrol can petrol' dedikleri kaynakta geçici, yani son
dönemlerini yaşamakta. Hele enerji kaynağı petrol bir tükenmeye dursun yeni medeniyet
hamlesinin doğuş sancıları diğer geçirilen sancılardan daha ağır olacaktır.
İşte bu yüzden insanlık, daha şimdiden çevrecilerin hamasi çığırtkanlıklarına aldırış
etmeksizin nükleer enerjiye can simidi gözüyle bakmakta... Nitekim dünyada pek
çok ülkede nükleer enerji santrallerin artış kaydetmesi bunu teyit ediyor. Hatta
çevreci örgütlerin enerji santrallerin yapımında bir takım engelleme
girişimlerine rağmen bu yönde çalışmalar hız kesmezde. Bu demektir ki, yakın gelecekte nükleer enerji
çağın ihtiyaçlarını karşılayacak en önemli etken can suyu olmanın ötesinde
ileride petrole dayalı otomotiv ve kimya sanayini hurda haline dönüştürecek gibi.
Madem öyle Türkiye nükleer enerji alanında eli kolu bağlı kalamaz, bilakis nükleer
enerji çalışmalarında bizde varız deyip bu piyasada yerini almalı. Zira nükleer
enerji süper güçlerin ihtiyacı olduğu kadar bizimde ihtiyacımız. Şayet bu
yarışta üçüncü dünya ülkesi olarak kalmak istemiyorsak buna mecburuz. Ancak
başta dedik ya, kültürel dokularımıza her hangi bir ziyan getirmeksizin bu
hamleleri gerçekleştirmeli. Her ne kadar
teknolojik gelişmeler sosyal dokuda derin yaralar açsa da, bu demek değildir ki,
kültür politikaları rafa kaldırılsın. Rafa kaldırıldığında biliniz ki; bizim konumda
olan pek çok ülkenin sosyal yapısı değişim rüzgârlarının etkisiyle savrulup
kültürel yozlaşmaya gebe kalması kaçınılmazdır. Evet, kültürel yozlaşma can evimizden
vurabiliyor, asla ihmale gelmez, neydip edip 2023 Yeni Türkiye hedefine
ilerlerken 15 Temmuz 2016 diriliş ruhunun rüzgârını da arkamıza alarakdan devlet
ve millet dayanışmasıyla birlikte kültürel değerlerimizi korumaya almalı. Şu
bir gerçek; kültür alanında değişme toplumu değiştirirken, toplum içerisinde vuku
bulan bir takım sosyal değişmelerde kültürü değiştirmektedir. Zaten her alanda
değişim kaçınılmazdır, ancak değişim
süreci kendi kulvarında yoluna devam ederken bu arada hem maddi hem manevi kalkınmayı
da bir denge planı içerisinde yürütmek gerekir. Ki, değişim süreci yaşanırken kimlik
krizi bunalıma düşmeyelim.
Peki ya demokratik alanda değişim
sürecimiz? Hiç kuşkusuz günümüz dünyasında
hızına yetişmediğimiz katılımcı modeller karşısında hepten de boş sayılmayız, bilakis Türk toplumu geldiği noktada dünden
farklı olarak sivil toplum ve sivil katılım gibi söylemlerden söz edebiliyor
artık. Hatta söz etmekle kalmayıp dünün tekrarcısı konuma düşmemek adına
gerektiğinde yeniliklerin devamından yana tavır koyabiliyoruz. İyi ki de böyle
bir iklim oluşmuş durumda, nitekim
tabandan gelen büyük dönüşüm arzusu Türkiyeyi ayağa kaldıracak pek çok
projelerin uygulama şansını çok daha kolay kılacak cinsten arzudur. Evet, halkımız eskisi gibi sadece tarım toplumunun refleksleriyle hareket
etmiyor, gerektiğinde 2023 Yeni Türkiye hedefine yönelik bilgi toplumu refleksleriyle
de hareket etmekte. Aslında bu oluşan
arzunun üzerine bir de Türkiye’yi yönetmeye talip olanlar tabanın sesini fırsat
bilip canhıraş kalkınma seferberliği bir ruh haliyle çalışmaya bir koyulsalar var
ya, bak o zaman 2023 Yeni Türkiye hedefi bir rüya değil, hakikat olacaktır. Ancak şu da var ki nasıl ki
bu güne dek ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna canla başla girişilen her kalkınma hamlesi
sancılı geçmişse muhtemeldir ki bundan sonra ki 2023 Yeni Türkiye Hedefi
aşamaları da sancılı geçecektir. Malum, çok partili hayattan bugüne kalkınma
evrelerinin birçok safhasında sıtmaya tutulduğumuzda hedeflerimizden sapma yaşadığımız
bir sır değil. Dolayısıyla bu kez sıtmaya
tutulmadan işi daha da bir sıkı tutup 2023 Yeni Türkiye hedefinden şaşmadan hem
tarım sektöründe, hem sanayide, hem de bilgi sektörü alanında hamle üzerine
hamleler kaydetmemiz lazım gelir. Şayet ülkemiz modern çağın en üst seviyesine
giden yolda her sıçrayış hamle aşamalarını haramilere kaptırmadan gerçekleştirebilirse
hiç kuşkunuz olmasın ‘Aydınlık Yarınlar’
bizim olacaktır. Ama unutmayalım ki, bilgi çağına erişmek yolunda aşama
kaydettikçe geniş halk kitlelerini idare etmek çok daha zor olacaktır. Olsun önemi yok, yeter ki içimizde o bitip
tükenmek bilmeyen ‘Canlar Cananı Ölürüm Türkiye
Sevdası’ sönmesin, bak o zaman nice
aşılmaz sanılan engellerin bir çırpıda aşılacağı görülecektir. Evet, bizde biliyoruz
her ilerleyiş aynı zamanda yeni zorluklarla yüzleşmek demektir. Dedik ya, hiç önemi yok, yeter ki 2023 Yeni Türkiye kararlılığımızdan
milim sapmayalım evvel Allah her zorluğun üstesinden gelmek an meselesidir. Zaten bu noktada bu milletin bağrından çıkmış yerli
idarecilere pes etmemek yaraşırken, idare edilenler olarak bize de, Allah böyle
idarecileri başımızdan eksik etmesin diye dua etmek düşer. Dua edelim ki, pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da
çok daha yakın olsun.
Bilindiği üzere Cumhuriyetin ilan
edildiği ilk yıllarda petrol yoksunu ülke olmamız hasebiyle tarımda traktör
kullanmak bizim için lüks bir araç sayılırdı. İlginçtir o dönemlerde hayvan pulluğu ve tapan
bizim neyimize yetmiyor diyen yöneticiler de vardı. Dilin kemiği yok ya, nasıl olsa o yıllarda tarım toplumu içerisinde
köylülük ve geleneksel öğeler ağırlıklı bir değer taşıdığından kaderine razı
bir halkı yönetme noktasında icraat sergilemeyip ahkâm kesmek kolay bir yönetim
anlayışı olsa gerek. Değim yerindeyse böyle bir hal vaziyet içerisinde bol
keseden ahkâm kesmenin iş sayılması gayet tabiidir. Ama ne zaman ki çok partili döneme girip aktif
nüfus içinde çalışan kesimin ağırlığı enselerinde hissetmeye başlandı işte o
gün bugündür Türkiye’yi idare etme yolunda bol keseden ahkâm kesmelerin hiçbir
esprisi kalmadı.
Evet, tek partili Türkiye’de “Bu yıl yağmur yağarsa ekinlerimiz, ürünlerimiz bol olacak” türünden
kaderci bir anlayış egemen olurken, çok
partili dönemin ilerleyen safhalarında ise sendikal haklar, asgari ücret,
sosyal güvenlik, demokratik yönetim ve
kâra katılma gibi bir dizi konular egemen anlayış olmuştur. Şimdi gelinen
noktada hiçbir yönetici ‘yan gel yat keyfine bak’ diyemez. Hele toplam çalışan nüfus içerisinde ücretlilerin
sayısı her geçen attıkça, nasıl yan gelip yatılabilir ki, önlerine çıkan bu
yeni tablo idarecilerimizi kara kara düşündürmüş bile. Kaldı ki her geçen gün gelir dağılımındaki
dengesizlikler gündemde yer aldıkça sırça köşklerde kuş tüyü yataklarında mışıl
mışıl uyuyan kelli felli idarecilerimizin eskisi kadar rahat uyumadıkları
gözlemlenmiştir. Nasıl uyku tutsun ki, bu işin sonunda sandıktan çıkamamak korkusu
da var. İşte bu sandık endişesidir ki; seçim meydanları bir yandan millete
sırtını dayanan yerli siyasiler ve diğer yandan da sırtını dış güçler ile baronlara
dayayan siyasiler arasında kıyasıya mücadeleye sahne olmuştur. İşte bu kıyasıya seçim maratonları içerisinde
kimi zaman toplum rahat nefes alsa da, kimi zamanda topluma bedeli çok ağır
fatura olarak yansımış da. Nitekim bu bedel ödemeyi kimi zaman 27 Mayıs
darbesinde, kimi zaman 12 Mart
Muhtırasında, kimi zaman 12 Eylül
Darbesinde, kimi zaman 28 Şubat Postmodern
Darbede, kimi zaman da daha yeni kıl payı tehlikenin eşiğinden döndüğümüz 17-25
Aralık Paralel ihanet Çetesi Darbe girişimi rezaletinde yaşadık. Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan toplum,
bir daha canı yanmamak üzere 2015 Kasımı sabahı seçim sandığına gittiğinde istikrardan
yana oy kullanmasını bilmiştir. Böylece halk ‘Tek
başına İş başına’ demiştir. Ancak bu
tabloyu içine sindiremeyenler bu kez 15 Temmuz 2016 gecesi Paralel İhanet
Çetesi Darbe girişimiyle son vermeye kalkışmıştır. Zaten halk bunca acı
tecrübeler yaşadıktan sonra ufkunu 2023 Yeni Türkiye Hedefine çevirmesinde
başka kim çevirsin ki. Evet, halkımız havadan bombalara, karadan üzerine
sıkılan mermilerle, üzerine yürütülen tanklara göğsünü siper ederek yapacağının
en güzelini yapıp 2023 Yeni Türkiye Hedefine ışık yaktı da. Zira ileride sanayileşmesini
tamamlamış bilgi toplumu olduğumuzda sosyal adalet, hakça paylaşım gibi konular
çok daha öncelikli ‘Memleket Meselemiz’ olacağı
içindir tez elden bu ışığı yakma ihtiyacı duymuştur. Ancak bu ihtiyaç hissi içerisinde
ileride sanayisini tamamlamış bilgi toplum olduğumuzda bizim memleket davamız kapitalist,
komünist ve faşist memleket uygulamalarından farklı olmalıdır. Şöyle ki, kapitalizmde üretim araçları sözde bireylere aittir, ama uygulamaya
baktığımızda üretimin birkaç patron ve tekelci sermayedarın insafına terk edildiğini
görürüz. Komünizmde üretim araçları güya işçi sınıfının denilip, uygulamaya
baktığımızda birkaç politbüro ve parti yöneticilerinin inisiyatifine terk edildiği
görülür. İşte bizim tüm bu ideolojik memleketlerde (ülkelerde) gördüğümüz uygulamaları
kendi halkımızda şimdiden görür gibi. Yani görülen o ki, kapitalizmde sermaye sahipleri ekonomik pastadan
büyük pay kaparken, komünizmde de büyük oranda politbüro üyesi parti
bürokratları pay kapmakta, halk ise kuyrukta
bekleyen konumdadır. Madem öyle, bilgi
çağına ilerlerken tüm yedi düvele karşı farkımızı fark ettirip sivil-katılımcı,
yani hakça ve adil paylaşımdan yana bir model ortaya koymak gerektir. Öyle ki farkımızı
fark ettirecek ortaya koyacağımız bu milli modelde hem devlet, hem fert, hem de millet ekonomik pastanın pay
sahibi olacaktır. Dahası her bir sektör
ekonomik faaliyetlere katıldığı ölçüde üretim araçlarına sahibi olur da. Bir
başka ifadeyle kamu-özel ve millet sektörü diyebileceğimiz bu üçlü sektör
üretim faaliyetlerinde birbirinin kuyusunu kazan değil, tam aksine 2023 Yeni Türkiye’ye giden yolda
hep birlikte nimet ve külfette bir olacak, diri olacak, iri olacak şekilde ekonomiye
dinamizm kazandıracak dinamolar olacaktır.
Zaten bir olunca, iri olunca, diri olunca “Hep Birlikte
Güçlü Türkiye” olacağımız muhakkak.
Bakınız dünyada hangi ülke olursa
olsun ekonomik bakımdan sanayileşmiş bilgi toplumu seviyesine eriştiğinde sosyal
tabanlı militanlaşma eğilimlerin o ülke üzerinde etkisini yitirip yerini
uzlaşmaya terk ettiği görülmüştür. İşte bu noktada ülkemiz daha tam manasıyla
sanayileşmiş bilgi toplumu seviyesine erişemediği içindir kimi zaman PKK, kimi
zaman DAİŞ, kimi zaman DHKP-C, kimi zaman FETÖ gibi anti şehir oluşumların engellemelerine
maruz kalabiliyor. Dolayısıyla bu tür
barikatlardan kurtulmamız için mutlaka sanayileşmiş bilgi toplumu olma yolunda
hızla ilerlememiz şart. Bilhassa 2023 Yeni Türkiye ufkuna giden yolda önümüze çıkacak
her türlü barikatı bir şekilde aşmamızda icap eder. Tabii bu barikatları aşma sürecinde içimizde
bir takım işbirlikçiler sırtını Kandile, Tel Aviv’e, Pensilvanya’ya, Baronlara
dayayanlar olacaktır, onların aramızda dolaşması kaçınılmazdır. Dedik ya, her
ne olursa olsun bizi yolumuzdan alıkoyacak haramilerin engellemelerinden
yılmaksızın sırtımızı Allah’a ve millete dayamak suretiyle tıpkı 15 Temmuz’da
olduğu gibi ölümüne de olsa 2023 Yeni Türkiye Hedefine ulaşmak gerekir. Hele şükür ki; 2002 sonrası Türkiye, 2002 öncesinden devr
aldığı kişi başına düşen 2000 dolar milli gelir hâsılayı şuan geldiği noktada 10.000
dolarlara çıkarabilmiştir. Madem öyle şimdi ulaştığımız bu milli gelir hâsılayı
geniş halk kitlelerine hakça ve adil paylaştırmaktan söz etmek zamanıdır. Şayet
sosyal ve refah devleti olmak gibi bir derdimiz varsa, söz etmeye mecburuz.
Aksi halde toplum içerisinde normsuzluklar had safhaya ulaşıp kimlik bunalımı kaçınılmaz
olacaktır. Hiç kuşkusuz üretim yapmak, ticaret yapıp para kazanmak kayda değer faaliyetlerdir,
ama tüm bu faaliyetlerin yanı sıra dünya malını hakça ve adil paylaştırıp
taçlandırmak çok daha mühim hadise.
Malum
olduğu üzere üretim ile tüketim arasındaki dengesizlikler ciddi
anlamda sosyal-siyasi krizlere yol açabiliyor. Mesela dünyada tarım ürünlerine olan
taleb artış sebebi kimi ülkelerin kıt kaynaklara sahip olmasından kaynaklanan beslenme
yetersizliğidir. Madem dünyada tarım ürünlerine büyük ihtiyaç var, o halde üç
yanımız denizlerle çevrili şu güzelim cennet vatanımızda tarımsal üretimi bin
kat daha artırmamız önem arz etmektedir. İşte bu noktada ‘peki ne yapabiliriz’
sorusu akla gelip çözüm noktasında şu iki temel husus hepimizi kamçılamış
gözüküyor. Malum çözümün birinci ön
ayağı sulama, ikinci ayağı da teknolojik tarımsal donanımdır. Zira bu anlamda GAP
topyekûn tam üniteleriyle devreye girdiğinde Harran ovası tamamen sulanabilecek
düzeye gelebilecek, ayrıca enerji üretimi büyük oranda artacaktır. Değim
yerindeyse o gün gelip çattığında GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) Çukurova’dan
sonra ikinci petrol gücüne eş tarım gücümüz olacaktır. Hakeza KAP (Konya
Anadolu Projesi), DAP (Doğu Anadolu Projesi) ve ÇAP
(Çoruh Anadolu Projesi)’da belli bir
proje kapsamında hayata geçtiğinde devasa tarım ve enerji havzası Türkiye
tablosuyla karşılaşacağız demektir. Tabii bu da
yetmez, tüm bunların yanı sıra
Türkiye’nin dış ticarette de yoğunlaşması gerekir. Belki de bunlardan çok daha mühim
olanı kalkınma yolunda Türkiye’nin nimet ve külfet dengesini adaletli bir
şekilde hal yoluna koyması gerektiğidir. Hal yoluna koymalı ki, iç tüketimi azaltıp tasarrufa yönelebilelim, yani
israf ekonomisinden verim ekonomisine geçebilelim. Aksi halde Allah korusun 2023
Yeni Türkiye Hedefimiz zayi olabilir. Mutlaka neydip edip ölümüne de olsa tüm
mazlum milletlerin ümidi Türkiye’yi ayağa kaldırmak gerek. İşte bu hedefin
gerçekleşmesi ancak içte adil paylaşımı sağlayıp dışta da ihracat rekorları kırmaktan
geçmekte..
Bakın, daha düne kadar ağırlıklı
olarak köylü toplumuyduk, artık ülkemiz şehirli olmayla birlikle birlikte kitle
toplumu haline geliyor. Yani cemaat’ten cemiyet’e geçiyoruz, yetmedi küreselleşiyoruz.
Yeter ki o içimizde volkan misali
kaynayan ‘Uğruna Baş Koymuşum Türkiye Aşkı’
sönmesin evvel Allah’ın izniyle aşamayacağımız
hiçbir engel kalmayacaktır.
Evet, artık kitlelerle beraber yürünen bir çağın
eşiğindeyiz. Çağımızda artık siyaset
kitleler beraber yürüyor. Bu yürüyüş aynı zamanda bize Allah Resulü’nün Mekke
ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı hatırlatıyor. Ümidimiz odur ki; insanlığa,
tıpkı Veda Haccı’nda olduğu gibi yönetenlerin doğrudan doğruya yönetilenlere
Kusvâ adlı devenin üzerinde seslendiği bir çağın bir benzerini yaşatmak bu
necip millete nasip olsun. Sanki şu an geldiğimiz noktada halkla devlet
arasında uçurumun git gide kapanmaya yüz tutması bu ümidi veriyor zaten. Kelimenin
tam anlamıyla Habeşli kölenin İslam’la müşerref olmasıyla birlikte hukuki
hüviyet kazandığı bir dönemde yaşar gibiyiz. Baksanıza Türkiye’yi Haliçteki
Simonlar yönetmiyor, artık Anadolu
çocukları yönetiyor. Halkın seçtiği Başbakan ve halkın seçtiği Cumhurbaşkanıyla
şu an iş başında zaten.
Aslında uzun bir fetret döneminden sonra
yaşanan bu güzel değişim tablosuna yabancı değiliz, tarihi geçmişimizde bağrımızda taşıdığımız
yediden yetmişe herkese güzellikler yaşatmış milletiz. Nasıl mı? İşte Osman Gazi’nin idare edilenlerle
birlikte kurultay yapıp, Şeyh Edebali’nin duası ve toy’un kararı doğrultusunda
adil bir yönetim ortaya koymuş ta. Madem
ceddimiz kuruluşta böylesi saf ve duru bir mayayla toy halden çağ atlayıp
Nizam-ı âlem olmuşsa, aynen öyle de
2023’ü çağlar üzerinde sıçrama hedefi edinmiş bir Türkiye’nin de geniş halk kitlelerle
birlikte katılımcı ruh hamlesiyle yeniden nizam-ı âlem olması kaçınılmazdır. Neden olmasın ki, kitleler zaten en son 2015
Kasım’da yedi düvele karşı sandıkta kullandığı oyla, 15 Temmuz Paralel İhanet
Çetesi Darbe girişimini tankların altına yataraktan önleyip akabinde demokrasi
meydanlarında tuttuğu vatan nöbetleriyle birlikte en nihayet 7 Ağustosta Yeni
kapıda milyonlar hep bir ağızdan haykırdığı “Hep Birlikte Türkiye’yiz “ fermanıyla 2023 Yeni Türkiye yönetiminde
bizde varız demiş durumda.
Besbelli ki fikirleri iktidara
getirmenin yolu siyasetten geçmektedir. Hele 2023’ü kendine baz alıp hedef
edinmiş bir Türkiye’de kalıcı siyaset yapmak, ancak toplumdaki değişmelere ayak
uydurmakla mümkün. İşte bu noktada
toplum taleplerine göre şekil alan uygulamalar devreye girdiğinde gerçekten de
yönetilenlerle yöneticiler arasında derin uçurumların bir anda ortadan kalkacağı
muhakkak. Nitekim 2002’den bugüne toplumla hemhal olmanın getirdiği avantajla
gerek askeri vesayet, gerekse yargı
vesayeti ve gerekse en son paralel devlet türü tüm vesayet yapılanmaları ortadan
kalkabilmiştir. Hiç kuşkusuz 2002 öncesi Türkiye’de siyasetin tıkanma nedeni
bir takım siyasilerin toplumdan gelen değişim istekleri karşısında duyarsız kalmanın
ötesinde kendilerini vesayetin emrine amade kılmış olmalarıdır. Aman Allah’ım neydi o günler. Maalesef o kâbus
dolu yıllarda politika bezirgânları lafa geldi mi mangalda kül bırakmazlardı, ama uygulama alanına girdiklerinde içi boş
vesayetin emrinde politikacı oldukları görülmüştür. Öyle ki toplumun değişimden
yana ortaya koydukları talepler hep havada kalmış, habire masalcı ve destanî nutuklarla
işi geçiştirmişlerdir. Asla gerçek manada bir siyaset üretemediler. Bilhassa ekonomik, sosyal ve kültürel
meseleleri yüzeysel olarak değerlendirip özden uzak, hep ucuz ve polemiğe kaçan
bir politika izlemişlerdir. Oysa siyaset toplumu idare etme sanatıdır. Dahası siyaset sosyal değişime müspet anlamda
katkı yaptığı ölçüde bir anlam içerir. Aksi halde sanattan değil siyasi
kirlilikten söz ederiz. Dolayısıyla
siyaset toplumdaki bu hızlı değişmeyi göz ardı edemez. Siyaset toplumla hemhal olmalı ki, demokratik
katılım gerçekleşebilsin. Hatta siyaset toplum
taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üretmeli ki toplumun 15
Temmuz sivil toplum diriliş ruhu harekâtıyla barışık kalabilsin. İşte bu
anlamda 15 Temmuz ruhunun ortaya koyduğu o mana yüklü tabloda sivil toplum
kuruluşları toplumun sesi anlamında katılımcı demokrasiye güç katan
sacayaklarımızdır. Madem öyle, 15 Temmuz ruhuna sadık sivil toplum kuruluşların
demokratik hukuk ortamda teşkilatlanmalarına destek vermek gerek. Aksi halde 15
Temmuz ruhuna ihanet etmiş oluruz, bizden demesi.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder