HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2239/hepimiz-ayni-kilimin-desenleriyiz.html
SELİM GÜRBÜZER
İslâm’ın semavi dinlere bakışı dini yönden
bir bakıştır. Tabii bu bakış 'Sizin
dininiz size, bizim dinimiz bize' çerçevesindedir.
Yani İslâm'ın engin hoşgörüsünden ve vahyin gücünden kaynaklanan bakıştır bu. Hiç
şüphe yoktur ki Peygamberimiz (s.a.v.)’in âlemlere rahmet olarak gönderilmesi
de bu bakış çerçevesinde çok mühim önem arz eder. Öyle ki yüklendiği kutsi
vazifeyle en son mükemmel ve kâmil dinin İslam olduğunun ilanını insanlığa
duyurur da. Malum, bu duyuruya icabet edenler Müslüman olarak şereflenirken icabet
etmeyenlerse küffar olarak nitelenir. Madem öyle ‘Hak geldi, bâtıl zail oldu’ ayeti
celile hakikatinin tüm insanlığın icabet etmesinde fayda var. Aksi halde bu
şereften mahrum kalanların hem dünyaları hem de ahretleri perişan olması
kaçınılmazdır.
Hiç kuşkusuz rahmet deryasından istifade
etmek için başvurulacak ilk kaynak vahiy'dir, ikinci
kaynak sünnettir. Hele bir insan bu iki kaynaktan beslenmeye görsün bir anda
kendini deryayı umman içerisinde bulması an be an mümkün. Ancak bu paha
biçilmez deryayı umman kaynağından mana çıkarmak için de icmâ-i ümmet ve kıyas-ı
fukaha pınarlarına dalmak gerekir. Zaten dalmakta gerekir ki vahiy, sünnet, icmâ-i
ümmet ve kıyas-ı fukaha denen dört temel sütun üzerine kurulu Edille-i Şer'iyye
caddesinde istikamet üzere ilerleyebilelim. Gerçekten de Edille-i Şer'iyye istikametinde
ilerlendiğinde fıkhi yönden mezhepler, batıni yönden de tasavvufi dallar bizi adeta
bir kilimin desenleri gibi sarıp sarmalarda. İyi ki de böylesi ilmek ilmek
örülmüş desenlerimiz var, bu sayede başta
Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin, Tebe-i
Tabiin, tüm ehl-i sünnet ulema ve
Rabbani âlimlerin rehberliğinde dini öğretilere vakıf olma imkânı elde etmiş oluruz.
Derken bu öğretiler eşliğinde her ehlisünnet mezhebin ve her ehlisünnet meşrebin
kendi içerisinde kolları ve çeşitliliğini fark ederiz. Yeter ki revan olup tutunduğumuz Edille-i
Şer'iyye ana caddeden sapmayalım bak o zaman bu dört şeritli ana yol güzergâhı
İslam âlemini firak-ı dalleden koruyacak şemsiye olur da. İşte bu noktada
Edille-i Şer'iyye Ümmet-i Muhammed için çok büyük bulunmaz bir kurtuluş yolu ve
aynı zamanda çok büyük zengin külliyat rehberimiz olarak karşılık bulur, tabii bu
yolda kadir kıymet bilirsek. Şayet fırsatı ganimet bilip bu inci desenlerimizi daha
da kıymetleştirirsek bizi gören bizde dirilir de. Ancak bunca çeşitlilik içerisinde tek hakikat
senin değil benim ki diye ‘işte din budur’, ‘işte hakikat budur’ denildiğinde
işler karışmakta ve her an şarampole yuvarlanmakta vardır. Acı ama gerçek, maalesef
gelinen noktada Müslümanlar arasında bir türlü bitip tükenmek bilmeyen kısır tartışma
ve atışmalar tavan yapmış durumda, ister istemez bu durumda ortalık çekilmez karasaban
bir hal alabiliyor. Tabii bu durum sadece Müslümanlara mahsus durum değil, diğer semavi dinlerde de sıkça görülen bir maraz
durum.
Bilindiği üzere İslâm şemsiyesi altında
içtihadi farklılıklardan mezhepler doğarken, Allah’ı anma ve nefsi terbiye
etmeye yönelik meşreb farklılıklarına bağlı olarak da tarikatlar doğa
gelmiştir. Aslında gerek mezhepler olsun, gerek tarikatlar olsun her iki pınar
da Edille-i Şer'iyye'nin alt desenleri ve zenginliği olarak ortaya çıkmışlardır.
Hani başta da belirttik ya kaynak deryayı umman olunca o kaynaktan pekçok
pınarların doğması gayet tabiidir. Yeter ki ana kaynaktan beslenen gönül pınarları
dört şeritli ana yoldan sapmasın, gerisi teferruattır elbet. Allah korusun zaten
ana yoldan çıkıldığında ortaya ehlisünnet çizgisinin dışında herhangi sapkın
bir mezhep, herhangi sapkın bir fırka, herhangi bir sahte tarikatla karşı karşıya
kalmamız kaçınılmazdır. Aslında ölçü besbelli; o da Edille Şeriyye’dir, yani bu
istikamette kök salan tüm tali yollar bizim baş tacımızdır. Ehl-i sünnet
dışında ortaya çıkan her türlü fitne akım hareketleri ise ölçümüz gereği fırak-ı
dalle (sapık kollardan) olarak
addederiz.
Peki, madem ölçü pınarlarımız
var, o halde yeri gelmişken acaba hiç gündemden düşmeyen alevilik konusunu
hangi çerçeveye oturtmak gerekir? Baksanıza gelinen noktada ölçümüze halel
getirmek için birileri tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi alevilik konusunda da her defasında habire pişirilerekten önümüze koyulup aramızda
ayrılık tohumları ekilmeye çalışılmakta. Öyle ki alevilik konusu, bir kültür
kodu, bir meşreb, bir metodoloji olarak ortaya konulması gerekirken, sanki
başlı başına bir ilahi dinmiş gibi lanse edilmekte. Oysa camii, sinagog ve
kilise kendi dini mensuplarının göstergesi ibadet mekânlarıdır. Medreseler,
dergâhlar, cemevleri ise kendi bağlılarına yönelik ilim, semah ve zikir meclisleridir.
Dolayısıyla ne medrese, ne dergâh, ne cemevi,
ne şu, ne bu, hiçbir yapılanma
caminin alternatifi olamaz. Olsa olsa her bir teşekkülü ve oluşumu günümüz moda
tabirle sivil toplum ocakları olarak addederiz. Aslında bizim söz konusu tüten
ocaklarla hiçbir meselemiz yoktur, bizim
itizarımız, cem evinin cami’nin karşısına alternatif olarak konulmak
istenmesinedir, bunun dışında sıkıntımız yok elbet. İşte böylesi bir sıkıntıyı
çözecek reçete hiç kuşkusuz İslam'ın o engin anlayışında ve Kâfirûn suresinde zikr
edilen “Sizin dininiz size, benim dinim
bana” buyruğuyla farklıklara
bakışında gizli. Bikere biz Müslümanlar olarak tüm desenleri bir arada
toplayacak mabedimiz besbelli, yani cami’den başkası değildir. Çünkü medrese ilim tahsili için vardır,
dergâh ve cemevleri ise semah yapmak ve zikretmek için varlar, bu yüzden İslam’da
bunların hiçbiri camii olarak kabul görmez. Ama gel gör ki söz konusu ocak
konumda cem evlerini cami’ye karşı alternatif olarak sunanlar olabiliyor. Şayet
alevilik bir kültür kodu veya meşreb olarak değil de, Hıristiyanlık ve
Yahudilik gibi bir din olarak ortaya çıkmış olsaydı, pekâlâ bizde cemevini
tıpkı bir kilise, bir havra, bir cami gibi toplayıcı ibadet mekân kategorisinde
ele alabilirdik. Hakeza aynı meseleyi milliyet ve etnisite açısından ele
aldığımızda aynı benzer yorumu Türklük ve Kürtlük konusuna da uyarlamak mümkün.
Dolayısıyla genele şamil olanla alt birim düzeyde olanı iyi ayırt etmek
gerekir.
Şu bir gerçek; gerek din adına, gerek mezheb adına, gerek
meşreb adına, gerekse etnik kimlik adına ortaya çıkan her teşekkül kendi tanımını,
gayesini, metodunu ve uygulamasını ortaya koymadıkça bulunduğu konumu
tartışılır olmaktan kurtaramaz. O halde siz siz olun, hangi mezhepten, hangi meşrepten,
hangi milliyetten, hangi fikri akımdan olursanız olun mutlaka edindiğiniz
kimliklerle alakalı mensubiyet bağlarınızın tarifini, amacını metodolojisini,
usulünü ve uygulamasını ortaya koymaktan ve açıklamaktan imtina etmeyiniz. Aksi
halde mezhep meşreple, meşrep mezheple, din mezheple, mezheb din’le, millet etnik kimlikle, etnik kimlik milletle, devlet vatandaşla, vatandaş devletle olan
ikili münasebetlerde gizemli kalmanın ötesinde anlaşılmaz bir yapıya
bürünürsünüz. Bundan daha öte çıkmaz yollara kayıp kendinizi tam bir kaotik
ortamın içinde bulursunuz. Nasıl mı? İşte önce hoşgörü seanslarıyla kendilerini
sinsice Anadolu kilimin merkezinde görenler, sonrasında Pensilvanya’dan beddua
seanslarıyla nefret tohumları saçıp okyanus
ötesi kilim üzerinde Türkiye aleyhine jurnal nakış örmeleri bunun en bariz
delili. Dolayısıyla bir insan ne oldum değil ne olacağının derdine düşmeli.
Önemli olan insanın son nefesinde ne halde olduğudur. İşte bu yüzden Anadolu
kiliminin dilini iyi okumak gerekir. Anadolu kiliminin içinde değişik renk ve
motiflerden oluşmuş desenler mevcut, ama hiç bir desen tek başına Anadolu
kilimini temsil edemez. Niye derseniz, her
şey gayet açık ortada; bikere kilimimiz,
değişik ton ve nakışlarla işlenmiş desenlerle bir araya gelmesi sonucu yerli kilim
olmakta. Hakeza Müberra dinimiz içinde öyledir. Yani İslam’ın bağrından neşvünema
bulan dört hak mezhep ve on iki hak tarikat desenlerimiz var olmasına var ama
bu demek değildir ki her bir desen tek başına Müberra dinimizi temsil etmekte. Bilakis
her bir desen İslam'dan beslenen alt desenler ya da alt birimler olarak
değerlendirilirler. Hiç kuşkusuz etnik kimlikler de öyledir, yani hiç bir etnik
desen tek başına Türkiye’yi temsil edemez,
ancak Türkiye kiliminin etnik desenleri olarak telakki edilirler.
Kelimenin tam anlamıyla her bir etnik köken Can Türkiye kilimine renk katmak
için vardır.
Evet, bizde biliyoruz ki yeryüzü de
bir mescittir, yani alnın değdiği her yer ibadet etmeye mani teşkil etmez.
Yeter ki, o yer necisden uzak temiz alan olsun, elbette bu durumda ibadete mani teşkil etmez. Ama
bu demek değildir ki, her bir din mensuplarının bir araya gelmesine yönelik mabetler
olmasın. Unutmayalım ki, camii, kilise ve havra kendi din mensuplarının bir
araya gelmesi için vardır. Ki; Müberra
dinimiz İslam’da 'cemaat olmak' esastır. İşte
bu yüzden inşa edilmiş bir camii düşünün ki kubbesiyle, minaresiyle,
şadırvanıyla bir mimari şah eser olmanın ötesinde gökten saf saf inen rahmet
meleklerin selamladığı mana yüklü şaheser olarak anlam yüklenecektir. Yani cami’siz
cemaat, cemaatsiz camii kurumuş meşe odun misali ruhsuz yığından öte bir anlam
ifade etmeyecektir. Hele camiiyi hafife alıp karşısına cemevini altenatif
olarak sunmak asla kabul görür bir şey değildir. Baştan dedik ya biri camii,
diğeri cemevidir. Bir başka ifadeyle tüm
mezhep ve meşrepleri bağrında taşıyan mekânın adıdır camii. Cemevi ise sadece kendi
müntesiblerini bağrında taşıyan sazlı semahlı kültür ocağıdır. Dolayısıyla
bunun dışında bir anlam yüklemek haddi aşmak olur. Kaldı ki, üstüne vazife olmayan şeylere karışmak kimin
haddine. Bakmayın siz öyle had hudut bilmez bir takım aklı evvellerin sapla
samanı karıştırıp umuma şamil camii ile mahallî konumda olan cemevi gibi kültür
ocaklarını aynı kefeye koymaktan hiçbir beis görmeyenlere, zaten genelle lokali
birbirine karıştırmak onların huyudur, Oysa camiinin fonksiyonu başka cemevinin
başka, keza medresenin fonksiyonu başka, dergâh’ın da başkadır.
Onlar
karıştıra dursun şu bir gerçek camii adına uygun misyonuyla tüm alt birimleri
bir araya toplayan mekânın adıdır. Sadece mekân mı, bunun yanı sıra minaresiyle, vaaz kürsüsü ve
minberiyle her türden mezhep ve meşrebi aynı safta toplayan mabet mahallinin
adıdır camii. Minberi desen bir kürsü, mihrabı ise bizi adeta ötelere taşıyan
bir remzdir. Hele bir de Müslümanların haftada aynı mekânda bir araya geldikleri
'cuma'mız var ki, Müslümanların birliğini
ve dirliğini sağlayan bir meşale olur da. İşte bu nedenledir ki ne medrese, ne
tekke, ne de dergâh mensupları kendi mekânlarında kendilerine yönelik cuma namazı eda edemez. Zira Müslüman’ım diyen her ferdin mensup
olduğu mezhep, meşrep ve etnik kimliği
ile bir arada buluştuğu adreste buluşmanın adıdır cuma. Yeni tabirle çokluk
içinde bir olmak (cem olmak) demektir cuma. Eski tabirle de kesrette vahdet
olmanın adı demektir cuma. Dahası bir Yahudi için cumartesi neyse, yine bir Hıristiyan için pazar ne anlam ifade
ediyorsa, bir Müslüman içinde 'cuma' odur.
Hiç kuşkusuz, bütün bu örnekleri
vermekten maksadımız cemevi gibi benzer lokal kültür ve irfan ocaklarının umumu
kucaklayıcı cami’ye karşı alternatif birer ibadet mekanları olarak gösterilme
çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir. Sonuçta birlik ve dirlik adına
gerek alevilik olsun, gerekse sünnilik olsun her iki ekole de İslâm’ın iki ayrı
yorumlanış biçimi olarak bakmakta fayda var.
Ancak aleviliğin sünnilikten en bariz görünen farkı hem hasbi (samimi-gönüllü) alevilerden müteşekkil olması, hem siyasi
taraftar alevi kitlesine sahip olması,
hem de sembolik, nostaljik ve kültürel anlamda Ali'siz alevi kitlenin
olmasıdır. İşte böylesi değişik taraftar yelpaze içerisinde bilhassa sinsi
mihrakların hasbi alevilerin Hz. Aliye olan muhabbetlerini istismar ederekten
onları DHKP-C, DEV-SOL gibi militan örgütlerin kucağına ve ağına düşürmekte
mahir oldukları da artık bir sır değil. Nitekim Gazi mahallesinde yaşanan
hadiseler, Gezi olayları, Ankara Garı
patlaması gibi daha pek çok provokatif olaylar ağa düşmenin birer göstergesi
örneklerdir. Her nedense bu tip
olaylarda bilhassa alevi kesim provoke edilmekte. Anlaşılan o ki geçmişte
Çorum, Kahramanmaraş, Malatya ve Sivas
Madımak gibi hadiselerden gerekli dersler alınmamış gözüküyor.
Hiç kuşku yoktur ki Hz. Ali’yi sevme
noktasında hiç bir ehl-i sünnet mensubunun itirazı olamaz. Bizim itirazımız, sadece sevme noktasında normal dozun
aşılmasınadır, yani ilahlık noktasına getirilmesinedir. İşte bu yüzden ölçü
şart diyoruz. Bakınız Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s) sevme noktasında öyle
aşırılığa kaçtılar ki “(hâşâ) İsa
Allah’ın oğludur” diyecek noktada bir anda kendilerini Teslis inancının
kollarında buldular. İşte bu yaşanmışlıklardan hareketle ilim ve hikmet kapısı
Hz. Ali (k.v.)'e ulûhiyet isnat etmek kimin haddine. El insaf böyle bir isnadın
müminler arasında büyük bir fitneye yol açacağı muhakkak. Nasıl mı? İşte tarihte bir takım yaşanmışlıklar bunun
en bariz göstergesi. Örnek mi? İşte İbn-i
Sebe ve Hasan Sabbah türü fitne öncüleri bunun tipik misalidirler. Üstelik bu
tür fitne öncüleri her devirde hiç eksik olmayacaklar gibi de. Bugün İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah’ın esamesi
okunmuyor ama onları aratmayacak türden bir sürü değişik kılıklara bürünmüş
fitne mümessilleri aramızda kol gezmekte. Hiçte boş durmuyorlar, inlerine kadar
girilse de, bir bakmışsın soluğu Pensilvanya'da
ya da bir başka ülkede alabiliyorlar. Sonuçta kaçacak delik bulabiliyorlar.
İster adına hipnozlaşma, ister efsunlanma denilsin hiç fark etmez her hal ve
şartta vazifeleri gereği içte ve dışta Müslümanlar arasında fitne oluşturmak,
birliği ve dirliği yok etmekten geri durmazlar. Görünen o ki, dünya döndükçe bu
kısır döngü devam edecek gibi. Bakın şöyle Sahabenin hayatına, ilk dört halife atanma yoluyla değil
istişareyle gelmesine rağmen Hz. Osman (r.a.)
ve Hz. Ali (k.v.) döneminde fitne tavan yapabilmiştir. Düşünsenize Hz.
Osman (r.anh) evinde Kur'an okurken katledilebiliyor. İşte fitne böyle bir
şeydir, Müslümanların can evinden vurup kanını
akıtan başa bela bir hançer yara olabiliyor. İşte bu yüzden İslam Dini ‘fitneyi
katilden beter’ addetmiştir. Hele bir kilime güve sirayet etmeye dursun bir
anda birlik kilimin desenleri ilmik ilmik dökülüp paramparça olurda.
Bu arada fitne derken sakın ola ki, Hz. Ömer (r.anh)’ın bir Hıristiyan köle
tarafından ve Hz. Osman (r.anh)’ın da isyancılar tarafından şehit edilmesi
süreçlerinin yanı sıra Hz. Ali (k.v.)'in halifelik dönemini de içine alan tüm
vakalar sırf fitne kaynaklıdır anlamı çıkmasın. Hiç kuşkusuz bu kargaşalıkların
arka planında yatan bir gerçek daha var ki, o da sahabe arasında içtihat
farklılığından kaynaklı mücadelelerin tezahür ettiği gerçeğidir. Ki, o
mücadeleler arasında:
-
Cemel Vakası,
-
Sıffin Vakası,
-Kerbela
Vakası tipik göstergeler olarak başı çekmekte.. Ancak,
bu üç vaka sanki bugün yaşanmış gibi Müslümanlar arasında sonuçları itibariyle derinden
yaralayıp birlik tutkusuna gölge düşürebiliyor. Bakın, Cemel Vakasını
Bediüzzaman Said Nursi Hz.’leri nasıl yorumluyor: “Cemel Vakası denilen Hz.
Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe;
adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Bkz. Mektubat,
15. Mektup sh.53 1986 İst.). Gerçekten
de Bediüzzamanın bu müthiş tespitinden Cemel Vakası’nın içtihat farklılığından
doğan adalet-i mahza ile adalet-i
izafiye bir vaka olduğunu farkederiz. Hatta üstad satır aralarında İslâm
ulemasının fikri tespitlerinden de örnekler verip; “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kal etme. Çünkü hem katil ve hem
maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (Bkz. a.g.e. sh.53) der de.
Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır
dememiştir, demez de. Çünkü Rasulullah (s.a.v)'ın bu hususta: “Ashabım
gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz” beyan
buyurduğu hadis-i şerifin hükmü esastır bizim için.
Peki ya Sıffin Vakası? Ehlisünnet kaynakları iyi tedkik edildiğinde,
bu vakanın Hz. Ali (k.v.)'in hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye’nin ise saltanat
içtihadıyla karşı karşıya kaldıkları bir savaş olduğu anlaşılır. Kaldı ki
ehlisünnet uleması bu vakanın bir içtihadı mesele olduğunda hemfikirdir. Bilmem
bu hem fikirlik ortada iken hala kafasında tereddüt hâsıl olanlar için yeterli karine
delil teşkil etmez mi? Ulemanın
açıklamalarından anlaşılan o ki; Hz. Ali
(k.v.) hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye (r.a) ise saltanat ictihadıyla karşı
karşıya gelseler de sonuçta her ikisi de İslâm’a hizmet etme gayesi
gütmüşlerdir. Asla bir kısım çevrelerin iddia ettikleri üzere 'benlik' davası için karşı karşıya gelinmiş
bir vakalar değildi. Hadi öyle olduğunu
varsaysak bile onların kendi aralarında ki ihtilaflarına bizlerin mudahil olması
ya da hakem rolü üstlenip çözmeye kalkışmak bize düşmez.
Malum olduğu üzere ortalığın kan
gövdeyi götürdüğü bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v.) halifeliğe gelmiştir. Üstelik
daha ayağının tozuyla halife olur olmaz hemen Hz. Osman (r.anh)'ı şehit eden
katillerin teslim edilmesi talebini önünde bulur. Düşünsenize ortalık kan
gövdeyi götürüyor böyle bir taleple karşı karşıyasınız, sizde kabul edersiniz ki
bu akla reva mı? Zaten bu talep
karşısında, ilim ve hikmet kapısı o yüce halifede akıl dolusu bir hamleyle hele
bir sular durulsun, hele bir asayiş sukunet sağlansın o zaman ceza verilmesi
yönünde bir tavır ortaya koymasını bilmiştir. Şayet o an aksi bir tutum sergilenmiş olsa
pişmiş aşa soğuk su katmak ya da doğrudan yangına körükle gitmek olurdu. Ancak
ne var ki bu tavır Muaviye’nin saltanat içtihadıyla bağdaşmadığından karşılık
bulmaz. Yani Muaviye katillerin cezasının bir an evvel icra edilmesinden yana bir
tavır ortaya koyar. İşte bu iki farklı ictihad
her iki tarafı Sıffin’de (Kasitin) karşı karşıya getirmeye yetmiştir. Derken
halife ictihadı ile saltanat ictihadı Sıffin’de karşı karşıya geldiğinde
kılıçlar çekilirde. Burada bize düşen bu
meselenin sen ben davası olmadığı, bilakis ictihad farklılığın sonucu ortaya
çıkan bir hadise olduğunu fark edebilmek mühimdir. Dolayısıyla bu bilgilerin dışında
fazla her şeyi fütursuzca kurcalayıp şu haklıdır bu haklıdır demek abesle
iştigal durum olur.
Kerbelâ olayına gelince, bu olay
Cemel ve Sıffin hadiselerinden farklıdır. Öyle ki adını işittiğimizde bile
yüreğimizin dağlandığı bir hadisedir. Asla içtihat farklılığından kaynaklanan
bir vaka değildir, bu düpedüz Emeviler’in izlediği ırkçılık politikalarına
karşı içten içe duyulan bir öfke patlamasının yansıması diyebileceğimiz
yürekleri dağlatan bir vakadır. Bilhassa vakanın oluşumunda din ve milliyet temelli
çatışma söz konusudur. Ki; Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet
muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine
istinad ettirip Rabıta-i İslâmiyet’i, Rabıta-i milletten geri bıraktıklarından
iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniye yerine Rabıta-i millet ikame
edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e sh.55). Tabii netice malum, Hz. Hüseyin ve onun soyundan
gelen Ehl-i Beyt Gül Nesli, Yezid zulmüne maruz kalıp şehit düşerler de. İşte o
gün bugündür elem verici bu olay içimizi sızlatıp Müslümanlar arasında asırlar boyu
mezhebi ve meşrebi ayrılıklara kapı aralayan bir vaka olmuştur. Nitekim ilerde Şia akımı sahne alır da. Sahne
alsın almasına da, şu bir gerçek her doğan yeni bir akım başka ayrılıklara
namzet akım olabiliyor. Hele ana caddeden
kopmalar nüksetmeye dursun taraflar birbirine karşı empatik yaklaşım sergilemek
yerine karşılıklı ön yargılarla birbirilerini tekfirlikle suçlayacak derecede pozisyon
alınabiliyor. Şayet Sünni isen her an
Yezid suçlamasına maruz kalabiliyorsun. Oysa
hiç bir Sünni anne ve baba ailenin doğan çocuğuna Yezit ismi verdiği bugüne
kadar görülmemiştir. Kaldı ki Sünni aileler çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin
isimler vererek onları yâd etmiş durumdalar. Aslında aramızda hiçbir ayrılık gayrilik
yok, sadece ayrı gayriymişiz gibi
içimize nifak tohumları serpenler var. O
halde bu oyunu bozmak lazım gelir. Yeter ki,
‘Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım' diyen Hünkâr
Hacı Bektaş-ı Velinin sözlerine candan kulak verelim, bak o zaman birlik ve
dirlik muştumuz gün yüzüne çıkar da.
Evet, gün bir olmak, iri olmak ve diri olmak
günüdür, hasmane tutumları devam ettirme günü değildir. Dün İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah fitnesine
kendini kaptıranlar âbâd oldu mu ki bugünde ayrılıktan gayrilikten dem vuranlar
âbâd olsun, bakın tarihte hiç bir fitne
odağı kalıcı olamamıştır, bu yüzden fitne odakları lanetle yâd edilir hep. O halde tarihten ibret alıp aramızda dolaşan
Haşhaşı türü fitne odaklarına aman vermemek gerekir. Zira gün kendi ülkesini
jurnalleyenlere, tahrikçi unsurlara, fitne ve fesat odaklarına, arkadan hançerleyeci
unsurlara meydan vermemek günüdür. Gün
bu gündür, işi kolay kılıp iri olmak,
diri olmak, bir olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye? Bizim için her
yer Kerbelâ demekle nereye varılır ki? Bu tür söylemler ancak ümmetin birliğini
ve dirliğini bozma hevesinde olan bozguncu fitne odaklarının işine yarar. Neyse
ki Said Nursi Hz.leri 'Sizin hayır
zannettiklerinizin altında şer, şer zannettiklerinizin altında hayırlar
olabilir' ayetinden hareketle Kerbala olayının sonuçları hakkında şu tespitte
bulunmuştur: “Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve
Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet
idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için
onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri
muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir
saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına
merci oldular” (a.g.e. sh.55). Gerçektende bu müthiş tespit bizi geleceğe
karamsar bakmaktan kurtarıp yüreklerimize su serpmiş olur da. Bilmem bu gelecek
kurgusu müjdeleyici sözlere daha ne ilave edilebilir ki.
Evet, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla pek çok kutbul aktab evliyaların yolu
günümüze kadar kollarıyla birlikte halen ışık saçmakta. Her ne kadar, ışık saçan kollardan bir kısmının
silsile halkası kesintiye uğramış (manevi yönden halife bırakmayan kollar)
olsa da, bir kısım silsile-i şerifin halka kolları da vardır ki etkileyici irşadlarıyla
seyr-ü süluk yolunu kıyamete kadar devam ettirecek konumdadırlar. Hiç kuşkusuz
bu ışığın sönmemesinde ehl-i beyt neslinden gelen büyük mürşid Cafer-i Sadık
Hazretlerinin feyiz pınarından beslenmiş olan Mevlâna Halid Zülcenaheyn,
Abdülkadir Geylânî, Ahmed El Rufaî, Şah-ı Nakşibend, Piri Türkistan-î Ahmed
Yesevi, Mevlâna gibi zatlar en büyük pay sahibidirler. Bu demektir ki, Ehl-i Beyt imamların feyz ve bereketinden
istifade etmek sadece alevilere mahsus bir özellik değil, bizatihi sünnilerin
de yaşantısına tatbik ettiği bir haslettir. Zaten Cafer-i Sadık Hazretleri’nin
Hacegân yolunun altın silsilesinde yer alması bunu teyit ediyor. Malumunuz Cafer-i Sadık Hazretleri İmam-ı
Azam’ın da mürşidi olup şöyle der: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık’ın
elinde tutmasaydım, Numan helâk olurdu.”
Anlaşılan o ki, Tarikat-ı
Aliye’nin silsile basamakları, bizi Mevlâna’da, Yunus’ta, Hacı Bektaşi Veli’de
ve Hacı Bayram-ı Veli gibi gönül sultanların gönül aynasında buluşturmakta. Böylece
bu altın silsile halkasında yer alan Ehl-i Beyt imamlar ve mürşitleri tüm Ümmet-i
Muhammed’in kurtuluş gemisi olduğunun bilincine daha da bir vakıf olmuş oluruz.
İşte yukarıda Anadolu’nun
İslâmlaşmasında adını zikrettiğimiz Gönül Sultanlarının çok büyük katkı sahibi oldukları
muhakkak. Madem öyle Anadolu kilimini
ilmek ilmek ören bu Gönül Sultanlarının nefesinden istifade etmek gerektir.
Hatta Horasan Erenlerin eşiklerine yüz sürmek gerekir ki günü geldiğinde o
nefes bizi de bulup irşad etsin. O öyle
bir nefestir ki, o nefeste ‘nefesini boş
yere tüketmemek- huş der dem’
olmakta vardır. Yeter ki o nefese talip olunsun, yediden yetmişe herkese o nefes yeter artar
da. Zira o nefesten istifade için dergâhın kapısı her daim açık, tövbeni bin
kez bozsan da gelene gelme, gidene gitme denmez de. Zorluk yok, kolaylık vardır
Ancak bu kapıda herkesin aynı kilim üzerinde halka halde desen olup iri olması,
diri olması murad edilir. O öyle bir halkadır ki fakiri zengini, memuru amiri, Kürdü Türkü, Lazı Çerkezi her
ne ararsan hepsi aynı halkada bir olmak için vardır. Takva her şeyin üstünde
bir değerdir. İşte bu yüzdendir ki
durduk yere hiç kimse sırf alevilere yönelik
“rejimin emniyet sigortası” gibi beyanlarda bulunmaya kalkışmasın.
Unutmayalım ki bu ülkede sadece bir kesim yok, pek çok kesim var. Bu yüzden tek
bir desene yönelik ayrımcı ifadeleri yeni bir fitne tohumunun bir başka
versiyonu olarak yorumlarız. Kesret
içinde vahdet olmak, iri olmak, diri olmak ve bir olmak varken tek tipleşmeye
ve ötekileşmeye ne gerek var. Hiç kuşkusuz böyle durumlarda devlet taraf
olmamalı, bilakis hakem olmalı, hatta hadim (hizmetkâr) rol üstlenmelidir.
Devlet; asla bağrında taşıdığı alt kimliklerin örgütlenmesini tehdit unsuru
olarak görmemeli, hatta kamu yararına örgütlenmelerine yardımcı olmalı da. Kelimenin
tam anlamıyla hizmetkâr devlet olmanın gereğini yerine getirmek gerekir. Zaten hizmetkâr devlet demek, toplumun tüm kesimlerini bu ülkenin emniyet
sigortası gören devlet demektir. Aksi halde sivil toplum unsurlarından birini
övüp diğerlerini görmemek ciddi manada bölünme doğuracaktır.
Unutmayalım ki; Bayburt’ta
okuma yazma bilmeyen bir yaşlı kadının çığ altından çıkıp kurtulduğunda ilk
söylediği kelam şu oldu: “Ben kurtuldum
ama peki ya Bosna’daki kadınlar ne olacak?”
İşte bu feryat çığ altında ölümle baş başa kalınsa da Bayburt’tan başlayıp
tâ Bosna’ya kadar uzanan ‘Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz’ hassasiyetinin bir
feryat çığlığından başkası değildir elbet.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder