ETNOSANTRİZM VE NARSİSİZM CANAVARI
SELİM GÜRBÜZER
Etnosantrizm
özünde etnik fanatiklik içeren bir kavram. Sadece kınında kavram olarak kalsa
belki gam yemeyiz, aynı zamanda etnik kimliğin galebe çalması olarak da sahne
alabiliyor. Bir bakıyorsun kimi zaman sahte mehdi, kimi zaman kâinat imamı rolünde ya da gurup egosu
şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Nitekim tarihte olduğu gibi pek çok kanlı eylemlerin
kaynağında etnosantrizm ve narsisizm illetinin varlığını görürüz. Hele bir
insan bu illetlerden birine yakayı kaptırmaya görsün, aklını kiraya verdiğinden kişiliğinin hiç bir hükmü
bile kalmaz, varlık nedenini etnik grub ya
da kutsal addettiği örgüt lider için adar hep. Artık sanayileşmekmiş,
kalkınmakmış, bilgi üretmekmiş bunların hiçbiri kendisi için önem arz etmez, varsa
yoksa etnik fanatizme ve grup taassubuna körü körüne teslimiyet çok önem arz
eder. Ne diyelim, işte görüyorsunuz taassup denen illet böyle bir şeydir, her daim çağımızın modern bedevi isyancısı
olarak başa beladırlar.
Hiç kuşkusuz bu tür tipler bir yandan sosyal
değişime uyum sağlayamadıkları gibi birde bunun üstüne ülke içerisinde milli unsurların
hassas damarlarına basaraktan güç devşirebiliyorlar da. Yetmedi sureti haktan
görünüp mecliste kendilerini temsil edebiliyorlar. Elbette ki meşruiyet dairesi
içerisinde kalmak şartıyla mecliste temsil edilmelerinden gocunmayız, ama bir
bakıyorsun gözümüzün içine baka baka fütursuzca “Sırtımızı YPG’ye, PYD’ye, Kandil’e dayadık” diyebiliyorlar.
Tabii bu tür söylemler öyle yenilir yutulur cinsten söylemler değil elbet, böyle
bir durumda mecliste meşruiyet kaybına uğramaları kaçınılmazdır. Zaten
sırtlarını millete dayasalar şaşardık, onlar kim siyaset yapmak kim, baksanıza
sırtlarını dağa dayamak için varlar. Malum, tek bildikleri şey dağdan talimat
almaktır. Bir fert düşünün ki ekmeğini yediği, suyunu içtiği, havasını
kokladığı topraklarda dış güçlerin güdümünde bir örgüte yakayı kaptırıp maşalığa
soyunabiliyor. Peki, şimdi bu nankörlük değil de ya nedir? Nankörlüğünde ötesinde
düpedüz ihanettir bu. Üstelik nankörlük yaparken de kendi iradesi doğrultusunda
değil ait olduğu etnik grub üzerinden yapmakta. Özgür irade sergilemek haddine
mi, bikere örgüt yapılanmasında fert bir
hiçtir, adeta eşya gözüyle bakılır kendisine, fert olarak her ne yapacaksa
örgüt adına yapmak durumundadır. Çünkü bu tür oluşumlarda bireyselliğe asla ve
kat’a izin verilmez. Hele bir örgüt üyesi özgür iradesini ortaya koymaya görsün
bak o zaman kendisine ölümlerden ölüm seç denilip ağır bir şekilde bedel
ödettirilir de. Dedik ya, ferdin örgüt
içerisinde konumu eşyadan farksızdır, ha bir eşya ha bir köle hiç fark etmez, o
sadece yapacağı eylemlerde katma değer militandır, asla kendisine hiçbir insani
değer atfedilmez.
Peki,
örgüt içerisinde hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan sadece militanlar mı,
hiç kuşkusuz buna hukuk tanınamazlıkta dâhildir. Geçerli olan tek akçe
kuralsızlıktır, bu yüzden kuralsızlık had safhadadır. Örgüt üyesinin haddine mi
hak aramak, hele bir hak aramaya kalkışsın,
bak o zaman gözünün yaşına bakılmaksızın ipte sallandırılır da. Örgüt elemanının
vazifesi bellidir, yani örgüt kararlarını sorgulamaksızın harfiyen yerine
getirmek esastır. Bunu uygularken de hiçbir zaman ‘ben yaptım” demeyecek,
örgütüm yaptı diyecektir. Böylece yapacağı menfur olaylarla örgütün adını
duyurmakla vazifeli olacaktır.
Evet, örgüt yapılanmasında asla bireyselliğe
prim yoktur, her şeyde grup narsisizmi
esastır. Bu nasıl bir mantıksa birey kendi işlediği fiili üstlenemiyor, grup
adına üstlenmekte. Hukukta geçerli kaide olan suçların şahsiliği prensibi hak getire,
örgüt içerisinde toptancı anlayış tek geçerli prensiptir. Bakın bu hususta
Peygamberimiz (s.a.v) Veda hutbesinde ne buyuruyor; “Herkes kendi işlediği fiilinden sorumludur.” İşte Yüce Dinimizin ortaya koyduğu
usullerle etnosantrizm arasında ki farkta budur zaten.
Ama ne var ki şu da bir gerçek; altı yüz sene boyunca çokluk içinde birlik
ülküsünü şiar edinmiş Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte bu hastalıklı tablo
bizim olan topraklara da sıçramış durumda. Bu hastalığı yakalandığımızdan bu yana
da bir türlü kendimize gelemedik diyebiliriz. Nasıl kendimize gelelim ki, ülkemiz
gün olmuyor ki modern çağın en üst seviyesine sıçrama hedef ve gayemizden alıkoyan
etnosantrizm engeliyle karşılaşmasın. Her
şeye rağmen yine de şunu iyi bilsinler ki Doğu ve Güneydoğuda; ÇAP (Çoruh
Anadolu Projesi), GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) projemizle, havaalanlarımızla,
kentsel dönüşüm projelerimizle daha da kalkınmaya hız verip asla 2023 Türkiye
hedefimizden alıkoyamayacaklardır. Her
şartta durmak yok yola devam diyeceğiz. Onlar nasıl ki varsa yoksa grup
narsisizmi uğruna ‘canlı kalkan’ oluyorlar, pekâlâ bizlerde havada, suda karada
‘Ölürüm Türkiyem’ için var olacağız. Onlar
hem madem hizipçi grup olmaktan vazgeçmeyecekler, bizlerde her daim kardeşçe ‘Rabia’
olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ne zaman akıllarını başlarına toplarlar bilinmez ama
yol yakınken bu sapkın sevdadan vazgeçmelerini tavsiye ederiz. Aksi halde dünyanın
geldiği noktada çağı okumaktan aciz bu ufku dar gruplar kendi kazdıkları çukur
hendeklerde, saklandıkları mağaralarda,
beton tünellerde can verip tarihin çöplüğüne gömüleceklerdir.
Evet,
ufuksuzluk sığ bir bakıştır, bu bakış açısıyla ne kendilerine ne de başkalarına
faydaları dokunabiliyor. En belirgin özellikleri herhangi bir ülkeye sızdıklarında
anti şehir tutum takınmalarıdır. Maalesef sızdıkları ülkelerde Moğolları
aratmayacak derecede pimi çekilmeye hazır canlı bomba olabiliyorlar. Başta
dedik ya, bunlar iflah olmaz asi ve narsist gruplardır, onlardan yakıp yıkmaktan başka bir şey beklenmez
zaten. Islah etmeye kalkışsan onlardan
çekindiğimiz zannına kapılabiliyorlar. Bakın nice zamandır devletimiz dağdan
ovaya inmeleri için elinden gelen tüm çözüm önerilerini seferber etmekten
imtina etmedi de. Bir ara devletin çözüm çağrısına kulak verir gibi görünseler
de, fazla değil bir baktık iki yıl sonra
hendek kazma eylemleriyle çözümü baltalayan taraf oldular. Onlar kim çözümden yana olmak kim, bikere
başıboşluğa alışmışlar, isteseler de kınlarında duramazlar. Yakıp yıkmaktan hendek
kazmaktan vazgeçmeyecekler gibi. Ah şöyle bir silkinip acaba biz nerde bir yanlış
yaptık deyip de bir iç muhasebe yapabilseler,
her an Rabia’mızın gölgesinde gölgelenmeleri an meselesi diyebiliriz.
Ama ne var ki onları Rabia olmaktan ve
bütünleşmekten alıkoyan en temel etken unsur grup taassubudur. Örgüt şeması
içerisinde sadece narsisizmce ve grupça hareket etmek ağırlıklı bir değerdir. Zaten
grubun dışında kalmak bir grup üyesi için intihar demektir. Her ne kadar devletimiz insanlıktan nasibini
almamış bu iflah olmaz gruplar için topluma kazandırmaya yönelik bir takım
projeler devreye ortaya koysa da intibakları hiçte öyle kolay bir iş olmadığı
görülüyor. Dedik ya bir kere alışmışlar başıboş bir hayat sürdürmeye. Bu yüzden
devlete teslim olduklarında üzerinden fazla zaman geçmeden yine bir bakıyorsun
alışkanlıkları depreşip devlet kuruluşlarını örgüt karargâhı, devlet
yöneticilerini de aşiret ağası gibi görmekteler, dolayısıyla ıslah olmaları zor gibi gözüküyor.
Tıpkı tarihte Hz. Ali (k.v), Haricilerin
başkaldırılarına karşı yürüttüğü o uzun soluklu mücadelesinde gördüğümüz benzer
tabloyu bugünde bir başka versiyon da görüyoruz. Değim yerindeyse dünün Harici
grupları bugünün Haricileri, bugünün
narsist ve etnosantrizm grupları dünün Harici gruplarıdır. Madem öyle dün nasıl
ki Hz. Ali (k.v), Haricilere karşı Devlet aklıyla mücadele ettiyse bugünde aynı
devlet aklı anlayışıla etnosantrizm vebasına karşı mücadeleden pes etmemek
gerekir. Sadece devlet mi, elbette ki bu mücadelede tüm sivil toplum, ve
sivil inisiyatif kuruluşlarda buna dahildir. Hep birlikte Rabia olmak için buna
mecburuz da.
Baksanıza etnosantrizm tutkusu öyle
tavan yapmış durumda ki, tam bir bataklık içerisinde habire debelenip
durmaktalar, Tavsiyemiz odur ki bir şekilde kendilerini Türk adaletine teslim
etmeleridir. Şu bir gerçek Türk adaleti “aman dileyene kılıç kalkılmaz” atasözünü ölçü edinmiştir hep. Hiç kuşkusuz bunu sırf sözle değil, bilakis
ıslah evlerimizle, eğitim yuvalarımızla fiiliyata döker de. Zira bizim adalet anlayışımız
Şeyh Edebali’nin “Ey Oğul! İnsanı yaşat
ki devlet yaşasın” öğüdü üzerine kuruludur. İşte bu öğütten hareketle
bataklığa sürüklenmiş her kim olursa olsun devlet ve millet olarak topluma
kazandırmak için ıslah yoluna gideriz. İcabında yetmedi geçmişte neler olup
bittiğini ve tarihi süreç içerisinde toplumların geçirdiği sosyolojik evreleri
de hatırlatırız. Hatırlatmalı ki geçmişten ibret alıp
geleceğine yön verebilsinler. Bilhassa tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz sosyolojik
değişim evrelerimize şöyle bir göz attığımızda,
bizim küçük çapta geçirdiğimiz ilk evremizin ‘klan’ yapılanması olduğunu görürüz. Malum, klan yapılanmasında
konumlanan her bir çadır aileyi oluştururken ailelerden oluşan çadırlar da
obayı, yani ‘Hayy’ı
oluşturuyordu. Hayy bir anlamda aile biriminin
de üstünde bir üyeler topluluğu ya da akraba toplulukların bütününü kapsayan kavim (sop, klan) manasına bir
kavram. Derken tüm bu yapılanmaların
nihayetinde ‘kabile’ evresi oluşur. Kelimenin tam anlamıyla özetle şunu
diyebiliriz ki; her bir çadır aileyi, çadırlar topluluğu Hayy’ı,
Hayy’larda kabile oluşumunu ortaya koymakta. Bu demektir ki sosyolojik değişim evreleri
kaçınılmaz bir realite, bu realitenin aksine bir direnç göstermek ancak aklı
ziyanların işidir. Madem günümüzde klan değiliz, oba değiliz, çadır değiliz o
halde mağaralarda, hendeklerde anti-şehir refleksle pineklemek niye? Kaldı ki
tabiat bile kendi içinde değişime uğramakta. Nasıl mı? İşte derelerin
birleşmesiyle nehirler, nehirlerin birleşmesiyle denizler, denizlerin
birleşmesiyle okyanuslar oluşması bunun bariz bir göstergesi zaten. Öyle ya madem sosyolojik anlamda küçük alt birimlerin
birleşmesiyle de büyük birliktelikler oluşmakta o halde yerleşik kalıp
medeniyet olmak gerektir. Burada önemli olan husus her değişim evresinde küçük
bir birimden büyük birime mesafe kat ederken gurup narsisizmine, etnosantrizm
ağına ve soy sop faslına takılı kalmamaktır. Takılı kalındığı an sosyolojik
değişimlere ayak uyduramamanın neticesinde çağın bedevisi bir hayata mahkûm
kalınacağı muhakkak. Sadece değişime
ayak uydurmak mı gerek, elbette ki buna
ilaveten bir arada kardeşçe nasıl yaşarız onun alt yapısını oluşturmakta çok
mühimdir. Aksi halde tıpkı yakıp yıkmakta sınır tanımayan Moğolların akıbeti bizim
içinde mukadder olur. Malumunuz Moğollar yerleşik hayata intibak edemedikleri
için yüz seneyi geçmeyecek kısa bir hükümranlıkları olabildi ancak. Ama Osmanlı
öyle değildi, bilakis yeryüzüne medeniyet
olarak damgasını vurduğu içindir altı yüz senelik bir hâkimiyet sürdürmüşlerdir.
Madem öyle geçici olana değil daimi
olana talip olmalı. Hem madem Türkiye’yi çağlar üzerinden sıçratma hedefimiz söz
konusu, o halde bu hedefin birinci basamağında ki 2023 Yeni Türkiye’sine giden yolda
kardeşliği sabote edecek her türlü fitne, fücur ve ayak oyunlarına karşı dirlik
ve birlik içerisinde olmak zamanıdır. Zira geldiğimiz noktada etnosantrizm ve
narsisizm illeti bizi 2023 hedefimizden alıkoymak için pusuya yatmış durumda. Yinede
hiç boşa heveslenmesinler artık eski vesayet dönemlerine bir daha dönme
niyetimiz yok, bu kez sosyolojik ibre yeni Türkiye istikametinde yana bir
ivmeyle ilerlemekte. İsteseler de bizi bu istikametten alıkoyamayacaklardır.
Yeter ki ne yapacağımızın bilincinde olalım, gerisi gelir elbet.
Şimdi bize düşen çağ atlayan
Türkiye istikametine giden yolda daha neler yaparız diye kafa yormak gerektir. Hiç
kuşkusuz yapılması gereken ilk hamlemiz hiçbir etnik unsurun kökeni ve kimliği sorgulamaksızın
bir üst birimle buluşturmak olmalıdır. İşte bu büyük buluşma gerçekleştiğinde bak
o zaman 'İri olacağız, diri olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız' sevdamız
bir rüya değil hakikatin ta kendisi olacaktır.
Zaten hep birlikte Türkiye olmaya mecburuz da. Baksanıza yolumuza taş
koymaya çalışan fanatik etnik ve narsist gruplar hiç boş durmuyorlar, her an boş anımızı yakalamak için fırsat
kollamaktalar.
Bu arada şunu da belirtmekte fayda
var, sakın ola ki asabiyet, kavim ve
millet kavramlarını ırkçılık çağrıştıran ‘etnik’ kavramla karıştırılmasın.
Çünkü birbirinin aynı kavramlar değillerdir. Nasıl ki elma ve armudun her ikisi
de meyve olarak bilinse de sonuçta biri elma diğeri armut cinsinden meyvelerdir.
Keza kavmiyetçilik ve milliyetçilik gibi kavramlarda öyledir, her ne kadar bu
kavramların her biri mensubiyetlikle illiyet bağı kurulmaya çalışılsa da
aralarında bariz bir şekilde anlam farklılığı söz konusudur. Maalesef bu gerçeklere
rağmen bir takım sözde aydınlar dini kaynaklarda sıkça zikredilen kavim
kavramıyla milliyetçilik kavramı arasında sanki hiç fark yokmuşçasına farklı
anlamlar yükleyebiliyorlar. Oysa soy sop, klan ve kavim gibi kavramalar akraba
topluluklar için kullanılan kavramlardır. Kabile kavramı ise taraftar manası
içeren bir kavramdır. Ama gel gör ki sapla samanı karıştırmayı huy edinmiş birtakım
sözde aydınlar tarihi sosyolojik evrelerin başlangıcında yer alan alt birim kavramlarla
günümüzde sıkça kullanılan millet ve milliyetçilik kavramlarını aynı kefeye koyup
eşit kılabiliyorlar. Her neyse onlar sosyolojik evrelerden bihaber halde
kavramları aynı kefeye koyadursunlar şu bir gerçek etnik kimlikleri bir üst
birime taşıyamadığımız sürece grup narsisizmi ve etnosantrizm canavarı ile daha
çok uzun yıllar mücadele edeceğiz demektir. Tabii burada alt birimi üst birime taşıma
derken asla maksadımız asimilasyon manasına
bir taşıma değil elbet, bilakis çokluk içinde bir olmak manasına taşımadır bu. Şayet
alt birimleri üst birimle buluşturamazsak Allah korusun Osmanlının son
dönemlerinde hasta yatağında can çekiştiği dönemlerin aynısını yaşarız demektir.
Beklentimiz odur ki tarih boyunca onca yaşanan
acı ibretlik vakalardan sonra bu tip sapkın gruplar akıllarını başlarına
toplayıp uluslararası zinde güçlerin piyonu olmaktan çıkalar. Şimdiye kadar piyon olmaktan, etnosantrizm’e
ve narsisizme köle olmaktan kim ne bulmuş ki, bu militanlarda bulsun. Yazık
hayatlarının baharında bir hiç uğruna onca kaybettikleri zamana, hem de ne yazık, baksanıza neredeyse ömürlerinin
tamamını dağlarda, mağaralarda, tünellerde tüketerek çağ dışı hayat geçirmekteler.
Allah aşkına bir bilen varsa söylesin, ömür boyu bu çağda böylesi bir hayatı
kim çekebilir? Dedik ya bunu ancak çağın
gerisinde kalmış modern bedeviler çeker. İşte çağı okuyamama hastalığın denen
narsisizm ve etnosantrizmi illeti budur. Meğer ne kadarda meraklıymışlar ömür
boyu marjinal kalıp sonunda da etnosantrimz ve narsisizmin kollarında bu dünyadan
hayırla yâd edilmeden göçüp gitmeye.
Nasıl hayırla yâd edilsinler ki, arkalarına
dönüp baktıklarında hem insanlığa, hem de kendilerine kıydıklarını
göreceklerdir. Hayatları boyunca örgüt aklıyla ömür törpülerseler olacağı
buydu, elbette ki lanetle anılacaklardır.
Hele şimdiye kadar bir yaptıklarını düşünün, yaptıkları zulümler unutulacak
gibi değil elbet. Bilhassa 2023 Yeni Türkiye yoluna giden yolda her türlü alavere
dalavere cinsten toplu katliamlar işleyerek, hendek kazarak, canlı kalkan
olarak aydınlık yarınlarımızı çaldılar hep. Gezi olaylarından tutunda MİT
Tırlarının durdurulması hadisesine ve oradan da Ankara Garı Patlaması gibi bir
dizi hadiselerin akabinde 17 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe Girişimine
kadar süreçte hemen her olayın altından bu söz konusu leş kargaları çıktı hep. Şimdi
gel de etnosantrizm ve narsisizmin galebe çalması denen hadiseleri
unutuver, ne mümkün.
Ne hazindir ki bunca yaşanan hadiselere rağmen
hala içimizde işi sulandıraraktan haddini bilmezlerde var. Malum dünyada eşi ve benzeri olmayan 17 Temmuz
darbe girişimi için kontrollü darbe diyenler çıktı. Nasıl kontrollü darbeyse 16
Temmuz İhanet Çetesinin Darbe girişiminin sabahına kıl payı uçurumun kenarından
döndük. Neyse ki FETÖ davaları bir
bir sonuçlandıkça, hiçte kazın ayağı öyle olmadığı, bilakis bunun bariz bir
şekilde kırk yıllık birikimin neticesi bir darbe girişimi olduğu ayan beyan ortaya
çıkmış oldu. Öyle anlaşılıyor ki, ister adına narsisizm ister etnosantrizm densin
sonuçta her iki marjinal örgütte birbirinin ruh ikizidirler. Ha devlete etnik
grup yapılanması üzerinden ihanet etmişsin ha paralel devlet şebekesi olarak
ihanet etmişsin hiç fark etmez. Yani her iki durumda da hainlik damgası
yemekten kurtulamadılar. Nasıl kurtulunur ki, biri yarım asrı bulan bir sızmayla devlete ihanette
sınır tanımadı, diğeri de kırk yılı aşkın
bir süreçte dağlarda, mağaralarda, tünellerde tedhiş çemberi oluşturarak sınır
tanımadı.
Evet, al birini vur ötekini, hiç fark etmez her iki
örgütte ruh ikizidirler. Devletimizin de bir sabır sınırı var elbet, önce
kardeşkanı dökülmesin, anaların gözleri yaşarmasın, Fırat’a ağıtlar yakılmasın düşüncesinden hareketle hep sabır
gösterdi. İşte o sabır bir yere kadardı, bardağı taşırdıklarında hem 15 Temmuz
Darbe girişiminde hevesleri kursaklarında bırakılarak hadleri bildirildi, hem de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtıyla
Osmanlı tokadı nedir o hatırlatılmış
oldu. Üstelikte devletimiz çok öncesinden gelin yol yakınken silahları toprağa gömmek
şartıyla çözümden yana bir tavırda sergilemişti. Önce çözüme yanaşır gibi olduysalar
da ancak bunu iki yıl sürdürebildiler. Sonrasında inat bu ya, çözüm sürecini baltalayanlar yine kendileri
oldu. Oysa milletçe ne de çok sevinmiştik, şehit tabutları artık yurdun dört
bir yanına gelmiyor diye. Maalesef gel gör ki iki yılın ardından bir anda
umutlar sel olup çözüm paketinin Fırat sularına karıştığını gördük. Aslında
Fırat suları boğmak için değil, hayat vermek için vardır. Zaten Fırat GAP’la, GAP’ta Fırat’la birlikte çağladıkça daha da ülkemize
hayat kaynağı olacaklardır. Allah korusun çağlaması durduğunda ne Fırat’a olan
sevdamızdan, ne GAP gibi devasa projemizden,
ne de çağlar üstü 2023 Türkiye hedefimizden söz edebiliriz. Madem öyle,
Fırat’ın çağlamasına karşılık gelin hep birlikte bizde eşlik edip tüm
enerjimizi 'İri olmak', 'Diri olmak', ‘Bir Olmak’ ve ‘Hep Birlikte
Türkiye Olmak’ için çağlayalım. Bunun içinde öncelikle devlet ve millet
dayanışmasını ilelebet sürdürmemiz şarttır elbet. El ele gönül gönüle büyük bir
dayanışma içerisinde çağlayalım ki tüm marjinal oluşumlar tüm aşiret yapılanmaları
bu büyük buluşma karşısında eriyip yok olsunlar. Gönül ister ki, onlarda bu
büyük buluşmaya dâhil olabilsinler. Şayet
bu büyük buluşmaya dâhil olurlarsa ne ala,
dâhil olmazlarsa eninde sonunda onlar için acı akıbet kaçınılmazdır. Yeter
ki canı gönülden pişmanlık duyup aman dilesinler devletimiz yine şefkat elini
uzatıp buzdolabında donmaya aldığı çözüm paketini tekrar yürürlüğe koyacaktır
elbet. Böylece Türk’üyle Kürt’üyle, Çerkez’iyle,
Laz’ıyla büyük bir buluşma sayesinde hep birlikte aydınlık yarınlara yelken açmış
oluruz. Derken etnosantrizm ve narsisizm canavarının kursağına ot tıkayıp tüm
tedhiş ve şiddet hareketlerine son verilmiş olur. Elbette ki devletimizde
biliyor; bölge insanının geçim sıkıntısı, gelecekten endişe duyma ve zor hayat şartlarının
doğurduğu bir takım sıkıntılarla dağa çıkmak zorunda kaldıklarını. Allah var, devletimiz
şimdiye kadar elinden gelen tüm çabayı gösterip bütçeden ayrılacak aslan payın
büyük dilimini Doğu ve Güneydoğu'ya ayırıyor da. Malum, kalkınamamak, şehirleşememek
yerleşik olmamak demektir. Nitekim PKK elemanlarının şehir dışı Doğu ve Güneydoğu’nun
kırsal alanlarında, sarp dağlarında, mağaralarda ve mezralarda kendilerini konumlandırması
bu gerçeği teyit ediyor. Zaten dağlar, mezralar göçebe dinamizme en uygun
alanlardır. Madem öyle, devletimize düşen göçebe dinamizmin inadına daha da
yatırımlara hız vermektir. Baksanıza
adamlar habire devlet tarafından yapılan her ne yatırım varsa tüm yatırımları
sabote edip yakıp yıkmaktalar. Şunu iyi biliyorlar ki, Doğu ve Güneydoğu mamur
oldukça bölge halkını dağa çekmek çok kolay olmayacak. Bizde şunu iyi biliyoruz
ki, değişmemekte ısrar eden bu narsist gruplara
karşı izlenecek en etkin stratejik hamle ülkemizin dört bir yanını ekonomik
sosyal ve kültürel yönden donatacak projeleri hayata geçirme metodudur. Şayet bu projeleri devreye sokamazsak
etnosantrizm ve narsissiz canavarının varacağı en son nokta çoluk çocuk, yaşlı
genç dinlemeden acımasızca insanları katletmek olacaktır.
Hele bir genç narsisizmin kollarına
kendini kaptırıvermesin bir anda o genç canlı kalkan ve canlı bomba adayıdır artık. Hatta o genç için eylem yapmak meslek
olur da. Asla bu meslek bizim anladığımız manada ‘Bir elde Kur’an, diğer elde bilgisayar
olan meslek eğitimi’ değil elbet, tedhiş ve şiddete yönelik gerilla eğitimidir bu. Ve bu gerilla eğitimi
günümüzde göçebe dinamizminin tüm ekonomik ve sosyo-kültürel değişmelere karşı
direnç gösterecek nitelikte bir eğitimdir. Tabi böyle bir eğitimden geçen bir
militanın dünyadaki tüm değişimlere gulyabani kalması kaçınılmazdır. Her halde
dağlarda, mağaralarda, tünellerde literatür tarayacak değiller ya, hazır ellerine tutuşturulmuş gerilla broşürleri
varken ne diye değişime yelken açsınlar ki.
Kaldı ki gerilla eğitimi dışında kafaları pek bir şeylere basmaz da. Yine
de haklarını yememek gerekir, bazen köşeye sıkıştıklarında özgürlük ve barıştan
dem vurup ağızlarına sakız yapmakta da pek mahirdirler.
Anlaşılan o ki, taassup bataklığına saplanmış etnosantrik ve
narsist çevrelerin bakışıyla bizim kardeşlik değer bakışımız çok farklı, yani birbirine
taban tabana zıt bakışlardır. Zira bizim kardeşlik değer yargımızda Yunusça
sevgi, Ensarca kucaklayış vardır,
etnosantrik ve narsist bakışta ise Ebu Cehilce kin ve nefret kusmak
vardır, Selçuklu dönemine geldiğimizde de Hasan Sabbah’ın elinde efsunlanıp haşhaşça
intihar eyleminde bulunmak vardır. Günümüz 15 Temmuz 2016 yılına geldiğimizde
ise Pensilvanya’dan efsunlanıp ülkemizin bağrına hançer saplamak girişimi
vardır. Onlar besbelli ki ülkemizde ayrılık tohumları ekerekten bölmek için var
olacaklar bizlerde bu ülkede sevgi iklimini yeşertecek ve kardeşliği tesis
edecek projelere hız kazandırmak için var olacağız. Yani şer şerliği yapacak
biz ise hayır ve hasenatta yarışmak için var olacağız. Tabii hayırlara vesile olmak içinde öncelikle
“Bir
elde Kur’an diğer elde bilgi teknolojisi olan” donanımlı nesil yetiştirmek şarttır.
Aksi takdirde havanda su dövmüş oluruz.
Evet, etnosantrizm ve narsisizm meselesi
enine boyuna çok boyutlu masaya yatırılması gereken bir husustur. İşte toplumumuzu
içten içe kemiren bu etnosantrizm ve narsisizm canavarına fırsat vermemek için
ülkemizin havasını teneffüs eden adı, kimliği, milliyeti, mezhebi, meşrebi her
ne olursa olsun bir arada farklılıklarımızla beraber huzur içerisinde yaşamanın
keyfini çıkarmalı. Kalkınmaksa kalkınma, dert dava kültürel haksa o da veriliyor zaten.
Nitekim devletimiz GAP’la birlikte elinden gelen tüm imkânları devreye sokmuş
durumda. Hakeza ana dilde konuşmak ve Kürtçe şarkı söylemekte artık serbest, çoktan
devlet eliyle yerel dillerde televizyon kanalı kuruldu da. Yok, eğer dert dava
etnik ayırımcılıksa buna hiçbir devlet müsaade etmeyeceği malum, asla etnosantrizm’e geçit verilmezde. Dedik
ya, etnosantrizm çağı okuyamamaktan kaynaklı
devlete karşı başkaldırı harekâtıdır. Malum PKK bunun tipik misalini teşkil
etmekte. Hatta gurup narsisizmde öyle olup FETÖ ihanet örgütü bunun en canlı
örneği olarak tarihe geçti. Sonuçta her iki canavar akım devlete başkaldırmanın
bedelini eninde sonunda ödeyip eriyip yok olacaklardır, buna inancımız tamdır. Çatlasalar
da patlasalar da devletimiz bilhassa Doğu ve Güneydoğu kalkınmasına yönelik
hamlelerinden vazgeçmeyecektir. Hem nasıl vazgeçilebilir ki, karşımızda adına
ağıtlar yazılmış ve aynı zamanda medeniyetlere beşiklik etmiş Fırat’ımız var. Dolayısıyla
biz ne Fıratsız yerimizde durabiliriz, ne de Fırat bizsiz yatağında akabilir. Şu
iyi bilinsin ki Fırat yatağında kıvrım kıvrım aktıkça kardeşliğimiz daha da anlam
kazanıp çağlar üzerinden sıçrayacağız demektir.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2134/etnosantrizm-ve-narsizim-canavari.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder