İLK KAN VE SA’D B. EBĺ VAKKAS
SELİM GÜRBÜZER
Müşrikler akşama doğru bir vadide birkaç
gencin kıyam, rükû, secde ve tahiyyat halinde gördüklerinde merak bu ya;
-Bu
yaptığınız nedir diye sual eylerler.
Gençler cevaben:
-Bu gördüğünüz namaz ibadetidir derler.
Müşrikler
bu kez işi daha da kurcalayaraktan:
-Peki, o zaman Lat? Uzza?
Hübel? Sanem nerede?
Gençler bu suale karşın şu cevabı
verirler:
-Bir kere her şeyden önce bu saydığınız
isimlerin her biri ellerinizle yontup da kendi yaptığınız cansız taş
parçalarıdır, dolayısıyla cansız olana ne diye tapıp ibadette bulunalım ki?
Tabii Ebu Süfyan ve arkadaşları akıl dolusu
bu müthiş sözler karşısında:
-Şimdi derhal burayı terk eyleyin çıkışında
bulunup bir anda ortam gerili vermiş olur.
Ve bu tür azar işitmenin karşısında onuruna
dokunan Sa’d b. Ebî Vakkas, hemen gençlik kanıyla ilerde bulunan çene kemiği
parçasını fırlatıverince içlerinden birinin kafasını yarıverir. Öyle ki ağır darbe
alan adam kan revan içinde kalıp böylece İslam uğruna ilk kavga, ilk kan, ilk girişilen cihad ve ilk fisebilillah hadisesi
böyle vuku bulmuş olur. Dahası Sa’d b. Ebî Vakkas’ın gençlik ateşiyle
başlattığı bu hamleyle birlikte ilerisinde İslam fatihi olabileceğinin ilk işaretini
de vermiş olur.
Malumunuz Sa’d b. Ebî Vakkas’ı bir keresinde ise
annesi evde namaz kılarken gördüğünde azar işitip başına iş açacaktır. Nitekim
annesinin gözleri fal taşı gibi açılıp oğluna şöyle sitem eder:
-Oğlum, hani geçenlerde başına iş açıp da kavgaya
tutuşmana neden olan yoksa şu gördüğüm yatıp kalkma ibadeti midir?
Sa’d b. Ebî Vakkas cevaben:
-Anacığım evet, yanlış görmediniz.
Bu yatıp kalk zannettiğin şey namazın ta kendisi bir ibadettir der.
Tabii Anne oğlunun verdiği bu cevaptan hoşnut
olmadığı gibi daha da sinirleri gerilip şöyle karşılık verir:
-Bak oğlum! Bir an evvel aklını başına al
kendine gel. Sen sen ol, sakın böyle şeylere kendini kaptırma. Ya ana sözü
dinler atalarımızın dinine dönersin ya da ana katili olursun.
Belli ki hiçte işin şaka götürür yanı
yoktu. Artık söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Nitekim anne lafını yemeyip inadında
kararlıydı. inadım inat ölüm orucuna
başlar bile. Ve annesi birinci gün,
ikinci gün ve üçüncü gün derken açlıktan baygınlık geçirip sayıklar hale
düşüverir. Hatta sayıklar halde bile oğluna atalarının dinine dönmeyi telkin etmeyi
de ihmal etmez.
Evlat olmak bu ya, ne de olsa annesi,
durum vaziyeti birde Allah Resulüne (s.a.v) bildirme ihtiyacı duyar. Derken Allah Resulü (s.a.v) ana baba hakları konusunda sıcağı sıcağına
nüzul olan vahyi kendisine şöyle nakleder:
-“Biz
insana ana ve babasına tavsiye ettik ve şu emri verdik: Hem bana, hem de anana
ve babana şükret. Dönüş sadece banadır. Sana baskı yapar uğraşırlarsa onlara
itaat etme. (Peygamberin) Yolunu
tut…” (Lokman,14-15)
İşte zikrolunan ayeti kerimeden de
anlaşılan o ki; Allah’a iman konusunda anne
ve babada olsa engel koymak isteyen her kimse hiç fark etmez itaat edilemeyeceğinin
apaçık ilanı bir hükümdür bu.
Sa’d b. Ebi Vakkas ilan edilen bu hükmün
gereğini yapar da zaten. Öyle ki annesi oğlunun bu azmi ve kararlılığı
karşısında artık pes edip ölüm orucuna son vermek zorunda kalır.
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a) gençlik yaşından olgunluk yaşlarına geldiğinde
yine aynı azim ve kararlılıkla Uhud, Hendek gibi büyük çapta çıktığı seferlerde
de adından söz ettirecektir. Nitekim Allah Resulünü Uhud’da göğsünü müşrik
saldırılarına karşı siper edince:
-Ey Sa’d! Anam babam sana feda olsun. Hadi
ha gayret, olanca kuvvetinle oklarını atıver
övgüsüne mazhar olmuştur.
O da zaten Allah Resulünün dilinden böylesi
bir övgüye mazhar olmanın aşkıyla daha da bir iman dolu göğsünü siper
eylemekten zerre miskal olsun geri durmaz da.
Peki ya Sa’d b. Ebî Vakkas (r.anh), sırf
Allah Resulünün döneminde katıldığı gazalarda mı adından söz ettirmiştir hep? Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde katıldığı her seferlerden
mesela Kadisiye ve Kisra ülkelerinin fethinde de adından söz ettirmiş bir kumandandır.
Öyle ki o, bu dönemdeki gazalarına önce Irak fethiyle başlayıp sonrasında ise
malum üzerlerine gelmekte olan 40 fille konuşlanmış bulunan 80 binlik orduyu
hezimete uğratarak yiğitliğini göstermiştir. Akabinde Kadisiyye’de toplanan Fars ordusunu hezimete
uğratıp oradan Kisra’nın sarayına yaptığı baskınla da zafer kazanmış bir kumandan
olarak mührünü vurmuştur. Derken kazandığı zaferlerin ardından hem Kisra
ganimetlerinin dörtte birini hem de Kisra’nın kızını kendine değil, Hz. Ömer (r.anh)’ın uhdesine havale eder. Hz.
Ömer (r.a) ise bu durumda cariyeyi Hz. Hüseyin’e münasip görüp böylece bu evlilikten
dünyaya ehlibeyt neslinin devamını sağlayacak Zeynel Abidin dünyaya doğa
gelivermiş olur.
Evet, Sa’d b. Ebî Vakkas deyince öyle
anlaşılıyor ki; ilk akla gelen, İslam uğruna genç yaşta ilk kan akıtan ona ait şeref
verici bir nefer nişanesi olduğu gibi kâmil yaşlarda da Kisra Başbuğu olmakta
ona ait bir şeref nişanesidir. Üstelik böylesi
şeref nişanesi payesiyle her defasında zaferlerle çıktığı gazaların ardından en
küçük bir benlik davası gütmeyecek bir erdemlilikle kazanım elde edecektir. Nitekim en son çıktığı gazanın hutbesinde
benlik davası gütmediğinin bir göstergesi olarak mütevazılığını şu cümleleriyle
irad eyler de:
-Ey İnsanlar! İşte Kisra'nın hali ve
babasından kalan Medain mülkü bu. Hani nerede
övündükleri o haşmetli geçirdiği saltanat günleri? Hani nerede kendisine koruyucu kalkan kıldığı
o asker ve yardımcıları? Allah Teâlâ bakınız
bu hususta ne buyuruyor; De ki: dünya metaı azdır. Ahiret ise Allah’a karşı
gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır”
(Nisa, 77)
Aslında onun hakkında söylenecek daha çok söz
vardır elbet, amma velakin dil onu
anlatmaya ancak bu kadar güç yetirmekte.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ilk-kan-ve-sad-b-eb-vakkas-8201

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder