8 Eylül 2026 Salı

AH TAİF AH!


 

AH TAİF AH!

SELİM GÜRBÜZER

      Ebu Talib’in son demleriydi. Bir yandan da hasta yatağında sevgili yeğenini düşünüyordu. Her ne kadar iman etmemiş olsa da onu hayatı boyunca korumaya çalışmıştı hep.

      Müşriklerin ileri gelenleri ziyarete geldiler. Hasta ziyaretinde bile yine konu Resulullah (s.a.v) idi. Dediler ki:

      -Yeğenini çağır aramızda anlaşma yapalım, böylece ona zarar vermemiş oluruz.

      Ebu Talib bunun üzerine yeğenini çağırıp ona şunları söyler:

       -Ey Kardeşimin Oğlu! Bak bunlar hasta ziyaretime gelenler,  seninle anlaşmak istiyorlar, ne dersin.

       Resul-i Ekrem (s.a.v);

      -Peki, amcacığım, fakat onlardan istediğim tek bir kelimeyi ikrar etmeleridir. Şayet o kelimeyi dile getirirseler aramızda hiçbir mesele kalmaz.

       Bu sözler üzerine Ebu Cehil ileri atılıp şöyle der;

       -Değil bir kelime, bin kelime söylemeye razıyız, yeter ki akrabalar arasında oluşan şu ikilik sona erip böylece bu mesele de burada halledilmiş olsun.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -O halde sizlerden putları terk edip ‘LAİLAHE İLLALLAH kelime-i tevhidini ikrar etmenizi istiyorum deyince, bir anda taahhüt ettiklerinden sözlerinden cayıp Allah Resulünün isteğini şu sözlerle reddettiler:       

       -Sen Lat, Uzza, Hubel gibi birçok putlarımızı terk etmemizi isteyip güya aklınca bizleri tek ilahla mı baş başa bırakmak istiyorsun, asla o kelimeyi ikrar etmeyiz.

      Böylece oradan hızla ayrılıverdiler.

      Bu arada Ebu Talib’in de hastalığı günden güne gitgide artıyordu, üstelik kendinden sonra yeğenini emanet edeceği kimsede kalmamış gibiydi. Öyle ki, Ebu Leheb desen, o zaten öteden beri oldubitti yeğenine karşı içten içe kin ve nefret besliyordu. Diğer amcası Abbas öyle değildi, ama o da yeğenini himayesine alsa ticari hayatı her an riske girebilirdi. Peki ya Hamza? Onun da malum Müslüman olması hasebiyle hiçbir şekilde himaye etme hakkı yoktu. İşte tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Ebu Talib amcasından sonra sığınacak hiç bir dalının olmadığı ortaya çıkıyordu. Üstelik bunları konuşacak zamanda kalmamıştı. Zira Ebu Talib hasta yatağında daha da ağırlaşıp ecel terleri döküyordu. Artık son nefesini vermek üzereydi.  Tabii Allah Resulünün derdi davası ise kendisini korumaya almak değildi,  onun derdi davası amcasının bu dünyadan imanla göç etme temennisiydi. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), olur ya amcası son nefesinde imana gelir düşüncesiyle şu telkinde bulunmayı ihmal etmez de:

     -Amcacığım! Şayet  LAİLAHE İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar edersen çok sevinirim.

     Ancak ne var ki Ebu Talib’ten olumlu ya da olumsuz ağzından hiç bir ses çıkmaz.  Allah Resulü (s.a.v)  bunun üzerine amcasından tekrar iman etmesini talep edince bu kez orada bulunan Ebu Cehil araya girip şöyle der:

      -Ey Ebu Talib! Sakın ola ki Abdulmuttalib’in dininden yüz çevirmeyesin.

      Nitekim Ebu Talib’den bekledikleri cevap gecikmeyip son nefesinde:

     -O Abdulmuttalib’in dini üzeredir cümlesiyle ruhunu teslim etmek olur.

     İşte bu tek cümleyi işiten Ebu Cehil o anda derin bir nefes alıp kendince o anın tadını keyfince çıkarmış olurken Allah Resulü ise tam aksine yüreği dağlanır.

     Allah Resulü (s.a.v)   amca yüreği bu ya, her şeye rağmen hasta yatağının başında:

      -Yasaklanmadığım müddetçe amcamın bağışlanması için dua edeceğim demekten kendini alamaz da.

     Gerçekten de Resul-i Ekrem (s.a.v)  oradan ayrılıp Yüce divana ellerini açtığında amcasının affedilmesi için yalvardı yalvarmasına ama vahy olunan ayeti kerimede Yüce Allah (c.c):

      -“Hiç şüphe yok ki sen arzu ettiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah Teâlâ dilediğini hidayete kavuşturur” (Kassas, 56)  diye beyan buyurmakla hidayetin Allah’tan olduğu gerçeğinin altı çizilmiş olunur.  

       Hiç kuşkusuz Allah Resulüllah (s.a.v)’in yaşadığı bu ilk acı değildi,  devamında bu kez ilk iman eden eşi Hatice annemizi kaybetmenin acısını yaşayıp artık yanında yöresinde kendisine candan yar ve yardımcı olacak akrabadan hemen hemen hiç kimsede kalmamıştı dersek yeridir.  Öyle ki bu durumda inzivaya çekilip dışarıya çıkamaz hale gelmişti. Hem kaldı ki dışarıya çıkmaya kalkışsa bile müşrikler tarafından atacağı her adımı kontrol altında tutuluyordu. Kur’an okur halde görseler hemen mani oluyorlardı.

     İşte böylesi kuşatılmışlık duygu seli içerisinde olur ya, Taif taraflarında belki kendisini anlayışla karşılayacak insanlar çıkar düşüncesiyle hemen evlatlığı Zeyd’le birlikte Taif yolculuğuna çıkma kararı alır. Nitekim birlikte Taif’e vardığında ilk iş Kur’an’dan ayetler okumak olur. Ancak ne var ki Taif’in ileri gelenleri onu ciddiye almadıkları gibi,  misafire özenle gösterilebilecek en az hürmeti bile O’ndan esirger oldular. Öyle ki içlerinden Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı şahıslar alay edici usluplarıyla Allah Resulünün yüzüne karşı:

       -Ey Yolcu! Senden başka gönderilecek Peygamber bulamadılar da, bula bula seni mi bulup buralara gönderdiler işgüzarlığında bulunacak kadar hakaret varı tutum sergilemişlerdir.     

      Resulullah (s.a.v) bunun üzerine şöyle der:

       -Madem dediklerimi ciddiye alıp bana inanmıyorsunuz, bari hiç olmazsa bu işi gizli tutunuz.

      Maalesef bu söylenen teklif kabul görmediği gibi hemen etrafta dedikodu kazanı kaynatılıp akabinde gizli bir elin devreye girmesiyle birlikte âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in taşlanması vuku bulur. Tabii bu arada baktılar ki taş yağmuruna tutmakla iş çığırından çıkıp linç edilecek halde, bu sefer o gizli el orada bulunan herkese şu uyarıda bulunur;

      -Dikkat edin, sakın ola ki öldürmeyesiniz.  

       Evet, Taif’te Allah Resulüne yar olmayacaktır. Zira Allah’ın Habibini taşlayıp incitmişlerdi.  Düşünsenize Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v) misafir olarak gittiği yerden taşlanarak kovulup oraları terk etmek zorunda kalmıştı. Neyse ki tutulduğu taş bombardımanının altında epey uzaklaştıktan sonra hele şükür zar zorda olsa kendini bir bağın kenarına atabilmiştir. Ve en nihayet ellerini semaya doğru açıp Allah’a şöyle niyazda bulunur:

       -Ey Yüce Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı.  Onlara hidayet ver,  Senden gelecek afiyet ve selamet benim için daha hoştur. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.

       Bu arada Utbe b. Rebia ve kardeşi Şeybe uzaktan seyre dalıp Allah Resulünün sığındığı bağın kovuğunda yaralı bereli bir halde bitap düştüğünü fark etmişlerdi. Zaten yüzündeki yara bereler taş yağmuruna tutulduğunu her halinden belli ediyordu. İşte bu durumda her iki kardeşte köleleri Addas’a seslenip:

     -Alda şu üzümleri ona götürüverin derler.

     Köle denileni yapar da.

     Addas, Allah Resulüne üzümleri uzatıp besmele çektiğini işittiğinde merak bu ya, hemen kulağına şöyle fısıldar:

     -Ey Yolcu! Buralarda bu kelamı senden başka hiç kimse söyleyen yoktur, bu kelam neyin nesidir.  

     Resulullah (s.a.v)  bunun üzerine Addas’a tebessüm edip:

     -Sen hangi kavimdesin? Diye sorar.

     Addas cevaben:

       -Ninova halkındanım ve Hristiyan'ım der.

       Resulullah (s.a.v):

       -O halde aramızda fark yoktur kardeşiz biz. Dahası siz bizim Yunus b. Matta’nın şehrindensiniz.

      Addas:

      -Peki, iyi hoşta, Yunus b. Matta’yı nereden biliyorsun? Diye sual eder.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Her ikimizde peygamberiz. Aynı davanın elçileriyiz diye beyan buyurur.

     Addas aldığı bu cevaplar karşısında o anda gözleri yaşarır bir halde hemen oracıkta dizinin önünde diz çöküp Müslüman oluverir.

      Tabii bu arada onları uzaktan pür dikkat izleyen Utbe ve Şeyba adlı iki kardeş ise kendi aralarında şöyle mırıldanmaya başlarlar:

      -Yahu adama iyilik yapalım derken baksana bizim köleyi ona teslim etmiş olduk.

      Biraz sonra köle Addas yanlarına vardığında şu sitemde bulunurlar:

      -Ey Addas! Yazıklar olsun sana!  Seni üzüm vermek için gönderdik, sen ise sadece üzüm vermekle kalmadın birde üstüne üstük elini öptün de.  

      Addas cevaben şöyle der:

      -Aman Efendim eli öpülmeyecek gibi değildi ki, çünkü o Peygamberdir.

      İki kardeş:

      -Be adam, Peygamber olduğunu nereden çıkarıyorsun? Diye sual eder,

     Addas cevaben:

     -Elbette ki bunu bana anlattıklarından bildim.

     Utbe ve Şeybe kardeşler kölenin bu cevabı üzerine:

     -Oysaki senin dinin O’nun dininden daha iyidir diye karşılık verirler.

     Tabii Addas bu noktadan sonra cevap vermek yerine susmayı yeğler.

     Evet,  Resulullah (s.a.v)  köle ile arasında geçen konuşmalardan bir nebzede olsa içi ferahlayıp oradan ayrılıp yola devam eder. Ancak yolda derin düşünceler içerisinde ilerleyen Server-i Kâinat Efendimizin bu mahzun hali meleklerin gözünden kaçmaz da. Nitekim Meleklerin Reisi Cebrail (a.s)  yolda Allah Resulünün incinmiş olan yüreğine şu sözlerle su serpip teselli verir:

      -Ya Resulullah! Müsaade edin sana taş atan Taif’lileri evvel Allah’ın izniyle şu iki dağın arasında sıkıştırıp gök kubbeyi başlarına geçirelim.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Ey Cebrail! Sakın ha, asla müsaadem yoktur. Belli mi olur, bir bakarsın ilerisinde onların neslinden gelecek birileri Müslüman olur, dolayısıyla benim için bir kişinin Mümin olması onca Taif’linin helak olmasından daha evladır der.

      Bu arada Taif yolculuğunun ardından ilginç bir hadise daha yaşanıp cinlere gök kapıları da kapanıverir. Bu demektir ki artık bundan böyle göklere kadar yükselip meleklerin gizlice konuşmalarına şahit olamayacaklardır. Cinler ister istemez kendi aralarında bu durumu müşavere edip şu karara varırlar:

       -Gelin en iyisi mi bizim yeryüzünde gök kapılarının kapanmasına kim neden olmuş hep birlikte bir araştıralım, işin aslı nedir ne değildir bunu öğrenebiliriz pekâlâ.

      Gerçekten de cinler araştırmaya koyulup yeryüzünün doğusundan batısına kuzeyinden güneyine epey tarayıp mekik dokumalarının ardından Mekke ile Taif arasında bir yerde evlatlık Zeyd ile Allah Resulünü görmüş oldular. O an Resul-i Ekrem (s.a.v)'in tane tane Kur’an okuyuşuna dikkat kesilirler de.  Ve O’nun ağzından dökülen güzel tilaveti dinlediklerinde mest olup kendi aralarında şunları söylemek zorunda kaldılar:

      -Vallahi İşte gök kapılarının kapanmasına neden olan insan bu olsa gerektir.

      Nitekim bu mucizevi karşılaşıp buluşma üzerine şu ayetler nüzul olur da:

      -Hatırla o zamanki biz sana cinlerden bir topluluğu göndermiştik. Onlar sana geldiklerinde durun dinleyin dediler. Okuyuş tamam olduğu zaman kavimlerine haber vermek üzere dönüp gittiler.

      -Dediler ki; Ey Kavmimiz! Muhakkak biz bir kitap dinledik ki,  kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Musa’dan sonra nazil olmuş (indirilmiş olan)  hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.

      -Ey Kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet edin. Ona iman edin ki (Allah) sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasın ve sizi çok elem verici bir azaptan kurtarsın daveti kabul edin. Her kim Allah’ın davetçisine uymaz sözünü dinlemezse bilsin ki,  yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

        -Siz neler söylüyorsunuz? Dediler.

        Derken Resulullah (s.a.v)'ın mübarek dilinden vahy olunan ayetleri tasdik edenler:    

       -Biz bu kitabın Allah kitabı olduğuna inandık.” (Cinn, 2) diyerekten adlarını Müslüman cin taifesine yazdırmış oldular. Tasdik etmeyenlerde Kâfir cin taifesine adlarını yazdırmış olurlar. İşte nazil olan Ahkaf surelerinden geçen her bir ayetle cin taifesi dini tebliğe böyle muhatap kılınır. Şöyle ki; bir kısmı davete icabet ederek kurtuluşa ereceğinin muştusuyla müjdelenirken, bir kısmı da küfründe inat etmenin karşılığı olarak acı akıbetlerinde azaba duçar olacağının duyurusuyla baş başa bırakılırlar.

       Evet, Resulullah (s.a.v) Taif’den taşlanarak sürgün edilmişti. Ne kadar çile o kadar ecir vardı elbet.  Kaldı ki çile bu yolun hamurudur. Çile hamurunda yoğrulmadan pembe şafakların doğmayacağı muhakkak.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  yol boyunca çektiği onca çileye rağmen bir an olsun irşat ve tebliğ faaliyetlerinden asla geri durmadı.  Böylece içinin burukluğunu çile hamuruyla yoğrulmakla gidermiş oluyordu. Derken Mekke’ye yaklaştığında Huzaa kabilesinden bir adama denk geldi. O adama himayesine alacak insanların isimlerini verip şöyle dedi:

      -Git bu ismini verdiğim şahıslarla görüş beni himayelerine almalarını söyle.

       İşte Resulullah (s.a.v)'ın talebini yerine getirmek için yola çıkan o adam,  Ahnes b. Şerik, Süheyl b. Amr gibi insanların kapısını birkaç kez çaldı çalmasına ama her kapı çalışlarında bir türlü olumlu netice alamamanın ıstırabını ruhunda hisseder. Neyse ki en son Mut’ım b. Adiye’nin kapısını çaldığında himayesine alacağının sözünü aldığında ancak o zaman Allah Resulü (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini atabilmiş oldu.

     Tabii kendi öz yurduna döndüğünde her zamanki gibi yine durmak yok, yola devam azminden taviz vermeksizin tebliğ vazifesini sürdürmeye devam edecektir. Zira O (s.a.v) zaferle değil, seferle yükümlü ‘Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed’dir.

       Vesselam.   

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ah-taif-ah-8371

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder