HABEŞ YURDUNA HİCRET
SELİM GÜRBÜZER
Müslümanlar için hayat her geçen gün
dayanılmaz bir çile hale gelmişti. Bu yüzden Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
-Habeş ülkesinde adaletli bir hükümdar
vardır, umulur ki orada huzur bulursunuz diye beyan buyurması üzerine inananlar
doğup büyüdükleri topraklardan Habeşistan’a göç etmek zorunda kalırlar. Müşrikler her ne kadar Müslümanların göç
ettiklerini sonradan farkına varmış olsalar da, zaten epeyce uzaklaşmış
bulunuyorlardı. Gerçekten de Habeş Kralı, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu
veçhiyle adaletli bir hükümdardı. Öyle ki Müslümanlar artık gittikleri ülkede
özgürce ibadet edebiliyorlardı. Hatta ve hatta gurbet hasretinin dışında her
şey yolunda gidiyordu. Tabii bu arada müşriklerde boş durmayıp Habeş diyarına
göç eden Müslümanları rahatsız etmek adına Kureyş’in ileri gelenlerinden iki
kişiyi temsilci olarak göndermeyi de ihmal etmezler. Ve giden heyet Habeş Kralı
Necaşi’nin huzuruna vardıklarında önce eğilip sonra da yere kapanaraktan tazimde
bulunmanın akabinde buraya geliş maksatlarını şöyle dile getirirler:
-Ey Melik! Ülkenizde barındırdığınız
insanları başınıza dert açmadan onları bize teslim ederseniz huzur bulacağınızdan
emin olabilirsiniz.
Habeş Kralı Necaşi bunun üzerine şöyle
der:
-Ülkeme gelen her kim olursa
olsun, şunu iyi bilesiniz ki benden
güvence dileyen benim başmisafirimdir. Dolayısıyla onları sizlere teslim edip veremem.
Hem madem buraya kadar gelmişsiniz, yine de onları çağırıp bir sorup
soruşturayım bakalım aranızda ki mesele neymiş bizatihi yerinde görmüş olayım.
Derken Habeş Kralı emrindeki memurlara onları huzura
alınmaları talimatını verir. Böylece Müslümanlar müşriklerden farklı olarak
eğilip bükülmeden selam vererek huzura çıkmış olurlar.
Necaşi:
-Şimdi
anlatın bakalım, şu arkadaşlar sizi almak için buraya gelmişler, aranızda ki
mesele nedir?
Bunun üzerine Müslümanlar adına Cafer
b. Ebi Talip söz alıp soruya soruyla şöyle karşılık verir;
-Ey Hükümdar! İsterseniz ilk başta onlara
sorun bir bakalım, biz esir alınmış köle miyiz ki bizi ülkenizden alıp götürmek
istiyorlar?
Necaşi bunun üzerine gelen heyet
adına söz alan Amr b. As’a yönelip sorduğunda,
Amr cevaben:
-Evet, onlar köle değildir der.
Bu cevap karşısında Cafer b. Ebi
Talip bu kez şu suali tevdi eder:
-Ey Hükümdar! Yine sorunuz bakalım, bizler
cinayet işleyen birer caniler miyiz ki bizi alıp buralardan götürmek istiyorlar?
Necaşi bu soruyu da karşı tarafa
aktarınca, Amr cevaben:
-Hayır, onlar katil değillerdir der.
Tabii bitmedi, dahası var, Cafer suallerine ardı sıra şöyle devam eder de:
-Ey Hükümdar! Yine sorun bir
bakalım, bizler dolandırıcı ya da herhangi bir kişiye borcu olan insanlar mıyız
ki bizi buradan alıp götürmek istiyorlar?
Tabii Amr, bu akıl dolusu sorular karşısında iyice
köşeye sıkışan bir hale girer ki artık bir noktadan sonra mecbur kalıp gerçeği şöyle
itiraf etmek zorunda kalır;
-Hayır, onların kimseye borcu yoktur,
dolandırıcı da değillerdir.
Habeş
Kralı bu durumda:
-Ey Amr! O halde bunlarla
aranızda ne gibi derdiniz davanız olabilir ki bu suçsuz masum insanları ülkemden
geri götürmek istiyorsunuz, doğrusu anlamış değilim.
Amr:
Ey Melik! Onlar atalarının dinlerini
terk edip Muhammed’in dinine tabi oldular, bundan dolayı götürmek isteriz.
Habeş Kralı bunun üzerine Cafer’e yönelip
şu suali tevdi eder:
-Ne dersiniz bu konuda?
Cafer b. Ebi Talip bunun üzerine şöyle
der:
-Ey Hükümdar! Muhammed (s.a.v)
peygamber olarak gelmeden önce cahiliye içinde yüzüyorduk hep. Hele şükür O’na
tabii olmanın sayesinde eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet eder olduk.
Böylece haram ve helali bildiren İslam dinine mensup olmakla hayatımız düzene
girdi. İşte tam bu noktada huzuru
yakalamışken O’na tabi olmanın neticesinde bizlere dayanılmaz derecede baskılar
gelmeye başladı. Öyle ki kendi öz yurdumuzda parya muamelesi görüp ülkene
hicret etmek zorunda kaldık.
Necaşi bu kez:
-Peki, sizleri çağırıp huzuruma
geldiğinizde neden tazimde bulunup eğilmediniz? Diye sorar.
Cafer
b. Ebi Talip cevaben şöyle der:
-Bizim dinimizde Allah’tan başka kimseye
secde edilmezde ondan.
Necaşi bu kez Amr’a dönüp şöyle der;
-Ey Amr! Bana sığınan ve hakkımda hüsnü
zan besleyen bu insanları size teslim etmek için asla geçerli bir neden
bulamıyorum.
Böylece Amr ilk hamlesiyle amacına
erişemez. Fakat Amr’ın hiçte işin peşini
bırakmak niyeti yoktu. Ertesi gün aklına bir hinlik düşüp hemen zihninde
tasarladığı plan için harekâta geçer de. Şöyle ki; Necaşi’nin kulağına
Müslümanların dinlerine iyi gözle bakmadıkları haberini uçurur. Bunun üzerine
Habeş kralı Müslümanları tekrar huzura alıp şöyle der:
-İşittiğime göre sizler İsa hakkında
ileri geri laflar ediyormuşsunuz bu doğru mudur?
Cafer b. Ebi Talip yine müminler adına
söz alıp Hz. İsa (a.s) hakkında
Peygamberimiz (s.a.v)’den öğrendiklerini bir bir aktardıktan sonra Kur’an’da
zikredilen Meryem suresini okuyaraktan da konuya şöyle açıklık getirir:
“Ey Habibim kitapta
Meryem’i de an. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti
ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz ona ruhumuz Cibril’i göndermiştik
de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. (Meryem) dedi ki:
-Doğrusu ben senden, esirgeyen
Allah’a sığınırım. Eğer (günahtan) sakınan (bir) kimse isen (git
yanımdan) rahat bırak beni.
Cebrail dedi ki:
-Ben ancak Rabbinin
elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamam için gönderildim. Hem
kaldı ki Ben ancak ve ancak Rabbinin sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için
gönderdiği elçisiyim.
Meryem:
-Bana bir insan
dokunmadığı ve ben de kötü/iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl bir
oğlum olabilir ki? Dedi.
Cebrail:
-Bu böyledir. (Fakat) Rabbin: “O bana göre kolaydır. Onu
insanlara (kudretimize) bir işaret ve tarafımızdan bir rahmet
kılacağız” dedi. Zaten (o ezelde) takdir edilmiş bir iştir.
Nihayet (Meryem, Allah’ın izniyle) Cibril’in üfürmesiyle ona (İsa’ya) gebe kaldı ve bu (hali)
ile uzak bir yere çekildi. Sonra Meryem doğduğu çocuğu yüklenip kavmine geldi.
Dediler:
-Ey Meryem! Babasız oğlan
doğurup getirdin, anan da iffetsiz bir kadın değildi.
Meryem çocuğa işaret etti:
-Çocukla nasıl konuşalım
dediler.
İsa dedi ki:
-Ben Allah’ın kuluyum, bana
kitap verdi ve Peygamber yaptı.
-İşte Ey Habibim, Meryem oğlu İsa hakkında
gerçek söz budur.” (Meryem 16-36)
Cafer b. Ebi Talip ayetleri okurken bu
arada Habeş kralının yüzünden inen gözyaşı damlaları huzurunda bulunanların gözünden
kaçmaz da. Öyle ki, Allah Resulünün hakkında adaletli hükümdar olarak övdüğü
Necaşi, okunan ayetlerin hemen kalbine tesirinin etkisiyle yerden bir çöp alıp
hükmünü şöyle dile getirir de:
-Vallahi hiç kuşku yoktur ki Sizin
anlattıklarınızdan İsa ile aramızda en ufacık bir çöp kadar dahi sapma yoktur.
İşte tarihe geçecek bu mana yüklü müthiş
sözler Amr’ın hevesini kursağında bırakmanın yanı sıra tüm düşündüğü planlarını
boşa çıkarmaya ziyadesiyle yeter artar da.
Evet, Habeşistan’da bunlar olurken
Mekke’de ise Allah Resulü (s.a.v) okuduğu Necm suresini secde ayetleriyle tamamlar.
Öyle ki secde ayetlerini işiten hemen herkes secde etmekten kendilerini alamaz
da. Nitekim müşriklerin de secde ettiklerine dair haberin döne dolaşa
Habeşistan'a hicret eden Müslümanların kulağına geldiğinde işin aslını sorup
soruşturmadan onların da Müslüman olduklarına kanaat getirip hemen dönüş için
yola koyulurlar. Oysaki Cidde önlerine kadar geldiklerinde ne umduk ne bulduk
misali iyi niyetli olmanın kurbanı bir manzarayla karşılaşıverirler. Sandılar
ki kendilerini kardeşlik duygularıyla bağırlarına basacaklar, ne mümkün. Üstelik o kadar da yol kat etmişlerdi.
İçlerinden sadece kendilerine himaye edecek birilerini bulanlar ancak rahatça
Mekke’ye geçiş yapabiliyorlardı. Malum himayesi olmaksızın geçmeye kalkışanlar
ise her türlü baskı ve hakaretlere maruz kalaraktan ancak karşı tarafa
geçebiliyorlardı. Her ne kadar Osman b. Mazum kendine himaye edecek birilerini bulup
rahat rahat Mekke sokaklarında dolaşanlar arasında biri idiyse de, ama bir süre
sonra onun da bu durum içine sinmez. Hem nasıl içine sinsin ki, kardeşleri tekme dayak dövülürken kendisi
nasıl içine sindirip rahat gezip dolaşabilirdi ki. Nitekim bu duygu ve
düşünceler eşliğinde soluğu Velid b. Muğire’nin yanında alıp himayesini geri
almasını ister. O da:
-Peki,
sen bilirsin der.
Böylece Osman b. Mazum bu cevap
karşısında rahatlamış bir halde sadece Allah’ın himayesini tercih edip Mekke
sokaklarında gezmeyi yeğler.
Hâsıl-ı kelam bu bir anlamda ne kadar çile
bir o kadar da ecir var demektir. Hem
kaldı ki, Allah yolunda çile çekmekten başka daha ne büyük mükâfat olabilirdi
ki.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder