6 Ekim 2026 Salı

HABEŞ YURDUNA HİCRET


 

HABEŞ YURDUNA HİCRET

SELİM GÜRBÜZER

        Müslümanlar için hayat her geçen gün dayanılmaz bir çile hale gelmişti. Bu yüzden Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -Habeş ülkesinde adaletli bir hükümdar vardır, umulur ki orada huzur bulursunuz diye beyan buyurması üzerine inananlar doğup büyüdükleri topraklardan Habeşistan’a göç etmek zorunda kalırlar.  Müşrikler her ne kadar Müslümanların göç ettiklerini sonradan farkına varmış olsalar da, zaten epeyce uzaklaşmış bulunuyorlardı. Gerçekten de Habeş Kralı, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle adaletli bir hükümdardı. Öyle ki Müslümanlar artık gittikleri ülkede özgürce ibadet edebiliyorlardı. Hatta ve hatta gurbet hasretinin dışında her şey yolunda gidiyordu. Tabii bu arada müşriklerde boş durmayıp Habeş diyarına göç eden Müslümanları rahatsız etmek adına Kureyş’in ileri gelenlerinden iki kişiyi temsilci olarak göndermeyi de ihmal etmezler. Ve giden heyet Habeş Kralı Necaşi’nin huzuruna vardıklarında önce eğilip sonra da yere kapanaraktan tazimde bulunmanın akabinde buraya geliş maksatlarını şöyle dile getirirler:

         -Ey Melik! Ülkenizde barındırdığınız insanları başınıza dert açmadan onları bize teslim ederseniz huzur bulacağınızdan emin olabilirsiniz.

         Habeş Kralı Necaşi bunun üzerine şöyle der:

         -Ülkeme gelen her kim olursa olsun,  şunu iyi bilesiniz ki benden güvence dileyen benim başmisafirimdir. Dolayısıyla onları sizlere teslim edip veremem. Hem madem buraya kadar gelmişsiniz, yine de onları çağırıp bir sorup soruşturayım bakalım aranızda ki mesele neymiş bizatihi yerinde görmüş olayım.

       Derken Habeş Kralı emrindeki memurlara onları huzura alınmaları talimatını verir. Böylece Müslümanlar müşriklerden farklı olarak eğilip bükülmeden selam vererek huzura çıkmış olurlar.

         Necaşi:

         -Şimdi anlatın bakalım, şu arkadaşlar sizi almak için buraya gelmişler, aranızda ki mesele nedir?

          Bunun üzerine Müslümanlar adına Cafer b. Ebi Talip söz alıp soruya soruyla şöyle karşılık verir;

          -Ey Hükümdar! İsterseniz ilk başta onlara sorun bir bakalım, biz esir alınmış köle miyiz ki bizi ülkenizden alıp götürmek istiyorlar?

           Necaşi bunun üzerine gelen heyet adına söz alan Amr b. As’a yönelip sorduğunda,

           Amr cevaben:

          -Evet, onlar köle değildir der.

           Bu cevap karşısında Cafer b. Ebi Talip bu kez şu suali tevdi eder:

           -Ey Hükümdar! Yine sorunuz bakalım, bizler cinayet işleyen birer caniler miyiz ki bizi alıp buralardan götürmek istiyorlar?

            Necaşi bu soruyu da karşı tarafa aktarınca, Amr cevaben:

            -Hayır, onlar katil değillerdir der.

            Tabii bitmedi, dahası var,  Cafer suallerine ardı sıra şöyle devam eder de:

            -Ey Hükümdar! Yine sorun bir bakalım, bizler dolandırıcı ya da herhangi bir kişiye borcu olan insanlar mıyız ki bizi buradan alıp götürmek istiyorlar?

            Tabii Amr,  bu akıl dolusu sorular karşısında iyice köşeye sıkışan bir hale girer ki artık bir noktadan sonra mecbur kalıp gerçeği şöyle itiraf etmek zorunda kalır;

           -Hayır, onların kimseye borcu yoktur, dolandırıcı da değillerdir.

           Habeş Kralı bu durumda:

           -Ey Amr! O halde bunlarla aranızda ne gibi derdiniz davanız olabilir ki bu suçsuz masum insanları ülkemden geri götürmek istiyorsunuz, doğrusu anlamış değilim.

           Amr:

           Ey Melik! Onlar atalarının dinlerini terk edip Muhammed’in dinine tabi oldular, bundan dolayı götürmek isteriz.

       Habeş Kralı bunun üzerine Cafer’e yönelip şu suali tevdi eder:

        -Ne dersiniz bu konuda?

        Cafer b. Ebi Talip bunun üzerine şöyle der:

        -Ey Hükümdar! Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gelmeden önce cahiliye içinde yüzüyorduk hep. Hele şükür O’na tabii olmanın sayesinde eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet eder olduk. Böylece haram ve helali bildiren İslam dinine mensup olmakla hayatımız düzene girdi.  İşte tam bu noktada huzuru yakalamışken O’na tabi olmanın neticesinde bizlere dayanılmaz derecede baskılar gelmeye başladı. Öyle ki kendi öz yurdumuzda parya muamelesi görüp ülkene hicret etmek zorunda kaldık.

        Necaşi bu kez:

        -Peki, sizleri çağırıp huzuruma geldiğinizde neden tazimde bulunup eğilmediniz? Diye sorar.

       Cafer b. Ebi Talip cevaben şöyle der:

       -Bizim dinimizde Allah’tan başka kimseye secde edilmezde ondan.

        Necaşi bu kez Amr’a dönüp şöyle der;

        -Ey Amr! Bana sığınan ve hakkımda hüsnü zan besleyen bu insanları size teslim etmek için asla geçerli bir neden bulamıyorum.

        Böylece Amr ilk hamlesiyle amacına erişemez.  Fakat Amr’ın hiçte işin peşini bırakmak niyeti yoktu. Ertesi gün aklına bir hinlik düşüp hemen zihninde tasarladığı plan için harekâta geçer de. Şöyle ki; Necaşi’nin kulağına Müslümanların dinlerine iyi gözle bakmadıkları haberini uçurur. Bunun üzerine Habeş kralı Müslümanları tekrar huzura alıp şöyle der:

       -İşittiğime göre sizler İsa hakkında ileri geri laflar ediyormuşsunuz bu doğru mudur?  

        Cafer b. Ebi Talip yine müminler adına söz alıp Hz. İsa (a.s)  hakkında Peygamberimiz (s.a.v)’den öğrendiklerini bir bir aktardıktan sonra Kur’an’da zikredilen Meryem suresini okuyaraktan da konuya şöyle açıklık getirir:

         “Ey Habibim kitapta Meryem’i de an. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti ve  (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz ona ruhumuz Cibril’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. (Meryem) dedi ki:

         -Doğrusu ben senden, esirgeyen Allah’a sığınırım. Eğer (günahtan) sakınan (bir) kimse isen  (git yanımdan) rahat bırak beni.

        Cebrail dedi ki:

        -Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamam için gönderildim. Hem kaldı ki Ben ancak ve ancak Rabbinin sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için gönderdiği elçisiyim.

       Meryem:

       -Bana bir insan dokunmadığı ve ben de kötü/iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olabilir ki? Dedi.

Cebrail:

      -Bu böyledir. (Fakat) Rabbin: “O bana göre kolaydır. Onu insanlara (kudretimize) bir işaret ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” dedi. Zaten (o ezelde) takdir edilmiş bir iştir.

       Nihayet (Meryem, Allah’ın izniyle) Cibril’in üfürmesiyle ona (İsa’ya) gebe kaldı ve bu (hali) ile uzak bir yere çekildi. Sonra Meryem doğduğu çocuğu yüklenip kavmine geldi.

      Dediler:

      -Ey Meryem! Babasız oğlan doğurup getirdin, anan da iffetsiz bir kadın değildi.

      Meryem çocuğa işaret etti:

      -Çocukla nasıl konuşalım dediler.

      İsa dedi ki:

      -Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve Peygamber yaptı.

     -İşte Ey Habibim, Meryem oğlu İsa hakkında gerçek söz budur.” (Meryem 16-36)

      Cafer b. Ebi Talip ayetleri okurken bu arada Habeş kralının yüzünden inen gözyaşı damlaları huzurunda bulunanların gözünden kaçmaz da. Öyle ki, Allah Resulünün hakkında adaletli hükümdar olarak övdüğü Necaşi, okunan ayetlerin hemen kalbine tesirinin etkisiyle yerden bir çöp alıp hükmünü şöyle dile getirir de:

       -Vallahi hiç kuşku yoktur ki Sizin anlattıklarınızdan İsa ile aramızda en ufacık bir çöp kadar dahi sapma yoktur.

       İşte tarihe geçecek bu mana yüklü müthiş sözler Amr’ın hevesini kursağında bırakmanın yanı sıra tüm düşündüğü planlarını boşa çıkarmaya ziyadesiyle yeter artar da.

       Evet, Habeşistan’da bunlar olurken Mekke’de ise Allah Resulü (s.a.v)  okuduğu Necm suresini secde ayetleriyle tamamlar. Öyle ki secde ayetlerini işiten hemen herkes secde etmekten kendilerini alamaz da. Nitekim müşriklerin de secde ettiklerine dair haberin döne dolaşa Habeşistan'a hicret eden Müslümanların kulağına geldiğinde işin aslını sorup soruşturmadan onların da Müslüman olduklarına kanaat getirip hemen dönüş için yola koyulurlar. Oysaki Cidde önlerine kadar geldiklerinde ne umduk ne bulduk misali iyi niyetli olmanın kurbanı bir manzarayla karşılaşıverirler. Sandılar ki kendilerini kardeşlik duygularıyla bağırlarına basacaklar,  ne mümkün. Üstelik o kadar da yol kat etmişlerdi. İçlerinden sadece kendilerine himaye edecek birilerini bulanlar ancak rahatça Mekke’ye geçiş yapabiliyorlardı. Malum himayesi olmaksızın geçmeye kalkışanlar ise her türlü baskı ve hakaretlere maruz kalaraktan ancak karşı tarafa geçebiliyorlardı. Her ne kadar Osman b. Mazum kendine himaye edecek birilerini bulup rahat rahat Mekke sokaklarında dolaşanlar arasında biri idiyse de, ama bir süre sonra onun da bu durum içine sinmez. Hem nasıl içine sinsin ki,  kardeşleri tekme dayak dövülürken kendisi nasıl içine sindirip rahat gezip dolaşabilirdi ki. Nitekim bu duygu ve düşünceler eşliğinde soluğu Velid b. Muğire’nin yanında alıp himayesini geri almasını ister. O da:

       -Peki, sen bilirsin der.

       Böylece Osman b. Mazum bu cevap karşısında rahatlamış bir halde sadece Allah’ın himayesini tercih edip Mekke sokaklarında gezmeyi yeğler.

        Hâsıl-ı kelam bu bir anlamda ne kadar çile bir o kadar da ecir var demektir.  Hem kaldı ki, Allah yolunda çile çekmekten başka daha ne büyük mükâfat olabilirdi ki.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/habes-yurduna-hicret-8408

                 

                     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder