4 Şubat 2016 Perşembe

TÜRK-KÜRT RABİA’YIZ







TÜRK-KÜRT RABİA’YIZ
 SELİM GÜRBÜZER     
      
       Kürt kimliğine Rabia’ca ve objektif kriterler açısından bakmak varken,  maalesef gel gör ki bu mesele bir bardak suda fırtına kopartılaraktan suni gündem oluşturulmak tercih ediliyor. Neyse ki Türkiye’de değişim rüzgârları estikçe kendilerini entel sanan bir takım sözde aydınların oluşturdukları fitne fesat hevesleri kursaklarında kalabiliyor. Ne de olsa oturdukları yerden ahkâm kesmeleri çok kolay elbet. Oysa laf üreteceklerine kafalarını gömdükleri kumdan çıkarıp biraz da tarihi belgelere kafa yorsalar asıl o zaman gerçek aydın olup el mi yaman bey mi yaman bir takım hakikatler su yüzüne çıkacaktır. Her neyse onlar masa başı laf ürete dursunlar, bizim kanaatimiz odur ki; Kürt halkının gerçek anlamda kimlik problemi yoktur, sadece bir takım densizlerin sebep olduğu algı operasyonları neticesinde kendilerini dışlanmış hissine kaptırmışlığın vermiş olduğu eziklik problemi söz konusudur. Bunun dışında Kürtlerle bizim aramızda o güçlü kardeşlik bağını koparacak herhangi bir sıkıntımız olamaz. Hem niye durduk yere bu ezikliği onlara yaşatalım ki, baksanıza yıllar boyu birbirimize kız vermiş, kız almışız, yani etle tırnak misali birbirimizle kaynaşmışız, o halde daha nasıl aramızda ayrılık gayrilik olsun ki.  İşte bu yüzden  'Türk-Kürt Rabia’yız' bilinciyle her türlü etnik ve siyasi Kürtçülüğe pirim vermeyiz.  Ne var ki, bizim birbirimize olan gönül bağının dışında bir başka zihniyet daha var ki,   o hemen herkesin bildiği bize hep üst perdeden bakmayı huy edinmiş bir zihniyettir. Tahmin etmişsinizdir bu zihniyeti, hani şu Sivas’tan öteye geçemeyipte bölge insanıyla hemhal olmayı kendilerine zül addeden zihniyet var ya, hiç kuşkusuz onları kastediyoruz. Maalesef Sivas’tan öteye geçemeyen malum zihniyetin uzun yıllar boyu o bölgeye yönelik bön bakış tarzları ve alakasız kalışlarının doğurduğu sıkıntıların ceremesini bu gün tüm halk çekiyor.
            Evet, gerçekten de halkla bir zamanlar "jandarma dipçiği" vasıtasıyla diyalog kurulmaya çalışıldığı tek parti dönemini hatırladığımızda, vatandaşla devlet arasında büyük bir güven aşımının yaşandığı bir vaka. Her ne kadar şimdilerde halkla doğrudan hem hal olmak gerektiğini fark etmiş yeni yöneticilerimiz olsa da geçmişte yüreğimize hançer yarası misali saplanan o derin izleri bir anda sarmak hiçte kolay gözükmüyor. Düşünsenize bölge halkı uzun yıllar statükocu zihniyet tarafından ihmal edilmiş, yetmemiş yöre halkı  "Siyasi Kürtçü"  akımının kucağına terk edilmişti. Derken bölge halkı PKK’nın yalan, dolan ve entrikaları karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmiştir.
           Hani Aristo’nun şu meşhur ‘Tabiat boşluğu sevmez’ sözü var ya, aynen öyle de şayet bölücü örgütün her türlü kara propaganda ve entrikalarına aman vermek istemiyorsak yapılacak en akılcı hamle meydanı boş bırakmamak olmalıdır. Yapacağımız tek şey her türlü bölücü ve ayrılıkçı hareketlerin propaganda malzemelerini elinden almak olmalıdır. Öyle almalı ki, PKK’nın el avucunda istismar edecek hiçbir malzeme kalmamalı. Farzı muhal PKK şer örgütü sürekli "Kürt kimliği tanınmalı" propagandası mı yapıyor,  bizim yapmamız gereken "Evet biz zaten Kürt kimliğini tanıyoruz" deyip gereğini yapmak olmalı.  Aksi halde PKK’nın ekmeğine yağ sürmüş oluruz. Kaldı ki Kürt kimliğini tanımakla Türkiye bölünmez. Üstelik ortada bölünme diye bir şeyde yok,  sadece bir takım sığ kafaların zihninde yer etmiş paranoyak bölünme korkusu vardır. Oysa fikrine güvenen fikirden, birlik ve dirlik tutkusundan emin olan suni bölünme propagandalarından korkmaz. Zaten suni bölünme kaygısı daha çok kapalı toplumlara has dürtülerdir, bize sadece gönülleri fethetmek yaraşır. Zira fetih, kapalılık değil açılım demektir. Hatta bizim açılımımız ‘kökü mazide olan âtî olmak’ açılımıdır. Bakınız açık toplumlar böyle durduk yere algı operasyonlarıyla karşı karşıya kaldıklarında hemen reaksiyonvarı yasaklayıcı yöntemlerle meseleye yaklaşmazlar. Bilakis algı operasyonlarının belini kırmaya ve istismar alanlarını daraltmaya yönelik yöntemlerle meselenin üstesinden gelirler.  Hiç kuşkusuz PKK terör örgütü; Kürt kimliği tanınmalı derken tıpkı Ortadoğu çıbanı İsrail’in Arz-ı Mevudu tarzı bir dava güder, bunun farkındayız elbet. Fakat bu demek değildir ki PKK böyle düşünüyor diye bizde Kürtleri bir takım haklardan mahrum edelim. Tam aksine meseleye kardeşlik projesi ve Rabia’ca bakış çerçevesinden yaklaşmamız gerekir.  İşte bizim farkımız bu, yani PKK'nın tezlerinde ayrılık gayrilik var, bizim kadim temel kök tezlerimizde ise tarihten bu yana ‘Bir olmak’, ‘İri olmak’, ‘Diri olmak’ ve ‘Rabia olmak’ tutkusu vardır.
           Şu da bir gerçek;  Kürt halkına illa da siz Türk boyundasınız tarzı bir dayatma da doğru olmaz.  Dayatmak ve ötekileştirmek bizim asla tasvip edeceğimiz bir metot değildir. Hem  bu tür metotlarla kim ne bulmuş ki bizde bulalım, kaldı ki böyle yapmakla bu işin içinde kaş yapayım derken göz çıkarmakta var.  Hatta kimi çevrelerce Kürt, Çerkez, Abaza vs. tüm etnik kavramları maksatlı olarak ortaya atılmış olsa bile, biz kendi işimize bakıp ‘Hepimiz Rabia’yız’ bilinciyle hareket etmekte fayda vardır.
           Evet, Hepimiz Aynı Kilimin Rabia Desenleriyiz. Kelimenin tam anlamıyla hiç bir ülkeye nasip olmayan davul zurna, kemençe eşliğinde Edirne’den Kars’a kadar kilim üzerine boy boy, lehçe lehçe, şive şive,  nakış nakış işlenmenin adıdır Rabia.  Yeter ki ‘Rabia işaret’ dili iyi anlaşılsın, bak o zaman bu engin kültür birikimiyle Anadolu kilimi üzerinde Rabia ruhuyla bağdaş kurup hemhal olduğumuzda birlikten dirlik  ve kuvvet doğacağı muhakkak. Nitekim Rabia işaretinin belirlediği hedef bize çağ atlatır da.  Bakın bu topraklar tarihte kimlere hayat vermedi ki bize de vermesin.  Zira Türkiye doğulusu ve batılısıyla, kuzeylisi ve güneylisiyle bölünmez bir bütündür.  Her ne kadar bir takım aklı evveller   "Kürt" ibaresine birçok anlamlar yükleyip, anlam kaymasına yol açsalar da, şunu iyi bilinsin ki boşa heveslenmesinler Kürtlere suni soy kütüğü veya ayrı bir soy ağacı izafe edilerek Rabia birlikteliğimizi bozmaya izin vermeyiz. 'Kürt' ibaresinin geçtiği her ne varsa: ister metin, ister yazıt,   ister müzik,  ister söyleşi olsun fark etmez bizim açımızdan tehdit oluşturmaz.  Yine her ne kadar bir zamanlar Kürt halkının kültürüne, hayat tarzına kısıtlamalar getirilse de uydu yayınları ne güne duruyor, yasak koymak ne mümkün.  Artık günümüz teknolojisinde her tür yayın çok rahatlıkla izlenebiliyor. Hele şükür devlet erkânı geçte olsa Kürtlere yönelik TRT Kurdî kanalı açmış durumda, dedik ya tabiat boşluk kabul etmez, şayet meydan boş bırakılırsa birilerinin bu boşluğu doldurması kaçınılmaz olur.
         
            Türklerin Anadolu’yu vatan edinmesi
            Türkler Anadolu'yu vatan edindiğinde buralarda ne Rusya, ne de Amerika'nın esemesi okunurdu. İstanbul’un fethinde bile Amerika diye bir kıtanın varlığı bilinmezdi. İşte bu tür bilinmezlikler içerisinde Anadolu’ya geldiğimizden bu yana üzerinden 10 asır geçmiş olmasına rağmen atalarımızın nefesiyle vatanlaştırdığımız bu coğrafyayı bize dar etme arzusu taşıyanlar var. Yetmedi ‘Kürdistan’ devleti kurma hayali peşinde koşanlar var.  Daha da yetmedi ellerinde tuttukları  "Etnik ve Siyasi Kürtçülük"  kartıyla gerektiğinde Kobani kışkırtıcısı Selahattin Demirci’ye ekranlarda saz çaldırıp milletin bağrından çıkmış iktidarı devireceğini sanan Soros ahmaklar var. Onlar Soros varı oyunlarla hangi bozguncu kartı koz olarak kullanırsalar kullansınlar, şunu iyi bellesinler ki; "Anadolu Malazgirt'le başlayıp İstiklal Savaşıyla fethi tamamlanmıştır,  bu yüzden Soros’un karanlık oyunlarına asla geçit vermeyiz.  Biz çok iyi biliyoruz ki Malazgirt zaferinin kazanılmasında Kürtlerin katkı payı inkâr edilemez bir gerçek. Alparslan'ın Mervani Kürtlerini ordu saflarına katması bunu doğruluyor zaten. Tabii Alparslan onları ordu saflarına alırda Kürtler taşın altına elini koymaz mı? Hem de hiç tereddüde mahal bırakmaksızın kendilerini Türklerden gayri görmeyecek derecede elini taşın altına koymuşlardır. Nasıl ki Türkler tarihin bir zaman diliminde Abbasi ordusu saflarına köle olarak dâhil olmuşsalar, Kürtlerde tarihi süreç içerisinde katıldığımız birçok seferlerde bizi yalnız bırakmamışlardır.  Öyle ki Türkler ileri ki yıllarda hilafet ordusundan ayrıldıklarında bile asker sayısında ki düşüşü Kürt aşiretlerinden toplanan ücretli askerlerle telafi etmişlerdir.  Aslında bu tür telafileri o günkü şartlarda düşündüğümüzde son derece zekice bir uygulama olduğu fark edilir. Hatta bu hususta David McDowall  ‘A Modern History of the Kurds’ adlı kitabında şöyle der:  “Malazgirt savaşı Kürt hanedanlıkları ve valiliklerinin sonu oldu, zira zaferden sonra Selçuklular yeni 'Kürdistan' bölgesini Türkmen bürokratlar eliyle yönetmeyi tercih ettiler.”  Evet, bu müthiş ifadelerden de anlaşıldığı üzere Alparslan Anadolu’yu vatanlaştırmak uğruna her kim orduya dâhil edilecekse etmiş, her kim yönetilecekse yönetmişte. Zaten aksi bir tutum sergileseydi Selçuklu sonrası Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’den koparılan tavizlerin bir başka türü Alparslan’dan da pekâlâ koparmak mümkündü. İşte Alparslan’ın bu akıl dolusu katılımcı hamle stratejisi meyvesini verip Sultan Melikşah’ın Mervani Kürtlerin gün be gün erimekte olan iktidarına son vermesi pekte zor olmadı. Şayet dert dava bir gücün varlığını ortaya koymaksa, bu noktada ancak Selçukludan bugüne ‘Türk’ü Kürdü Hepimiz Anadolu’yuz’ gerçeği ortaya çıkar. Sadece Anadoluluk mu,  hatta Selçuklunun devlet geleneğiyle birlikte ortaya koyduğu devasa kültür mirasıyla da yüzleşiriz. Dolayısıyla bir takım çevrelerin Soros’ca etnik kavramlara gönderme yaparak ağızlarına sakız yapıp ikide bir lafı eveleyip gevelemesinler, bu topraklarda bin yılı aşkındır Türk’ü Kürdü hepimiz kardeşiz, bu yüzden gerektiğinde Rabia birlikteliğimize uzanan elleri kırarız da. İşte bu meyanda Cemil Meriç’in Rabia’ca; "Kürtçülüğü tasvip etmiyorum. Ortada bir dil yok, devlet geleneği yok, neye göre devlet kuracaklar ki? Biz onları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiç bir zaman ayrı gayrı görmedik. Buna rağmen bunca gürültü niye kopar anlamak mümkün değil" ifadeleri tüm Soros ağızların ağzının payını verecek cinsten ifadelerdir 
          Evet, Türk-Kürt arasında ayrılık tohumları ekip tefrika oluşturmakta mahir etnik ve siyasi Kürtçü akımlara meydanı bırakmamalı. Baksanıza bir kısım ard niyetli sözde aydınlar Kürtlerle aramızda ki Rabia bağını koparıp Ari ırk kategorisine dâhil etmek çabası içerisindeler. Oysa Cemil Meriç'in de işaret üzere ortada ne elle tutulur bir devlet geleneği ne de elle tutulur bir dili var,  şimdi bu durumda nasıl olurda soy sop faslı güdülür ki. Kaldı ki Türkler Anadolu'ya geldiklerinde buralarda ne bir Ermeni, ne de bir Kürt devleti vardı. Ortada sadece ciddi manada elle tutulur cinsten diyebileceğimiz XI. asırdan itibaren buraları mesken tutmuş Artukoğulları, Dulkadiroğulları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Karakeçililer, Danişmendoğulları, Mengüçoğulları, Saltukoğulları ve daha nice Türkmen veya Oğuz boylarının kültür harcı ve mührü vardı.  Nitekim bu sıraladığımız beyliklerin kültür varlığını arkeolojik kazılar da doğruluyor. Ancak arkeolojik kazılarla ortaya çıkan bu kayıtlara rağmen hala kimi çevreler  hiç utanmadan sıkılmadan bin yıllık Anadolu coğrafyası üzerinde algı operasyonu çekebiliyorlar. Yetmedi Türklerle Kürtlerin Millet-i hâkime çerçevesinde yıllar boyu kardeşçe bir arada yaşadıkları gerçeğini kurnazca gözlerden uzak tutabiliyorlar da. Neyse ki bunca sinsi oyunlara ve kışkırtmalara rağmen hele şükür ki bu topraklar da Türklerle Kürtler kardeşçe bir arada yaşama arzusu halen baskın bir değerdir. Nasıl baskın değer olmasın ki, dile kolay bin yılı aşkın et tırnaktan ayrılmaz misali kaynaşık kardeşçe yaşamışız. Birlikte halay çekmiş, aynı sofranın başında bağdaş kurup hasbıhal olmuşuz. Tüm bu Rabia’ca yaşananlardan sonra şimdi birileri bu ne pişkinlik,  bu ne biçim aymazlıksa etle tırnağı birbirinden ayırmaya kalkışacak, bizde seyirci kalacağız. Olacak iş mi,  gerekirse gök kubbeyi başlarına yıkar, asla hepimiz ‘Rabia’ olmaktan vazgeçmeyiz. Besbelli ki tarih boyunca uzun yıllar bir arada kavgasız gürültüsüz bir arada kardeşçe yaşamamızı kıskanıp sürekli çatışma ortamını arzulayanlar var.  Ve bu işten nasıl rant elde ederiz hesabı yapanlar var. Hele uyuşturucu ticareti yapanlardan tutunda silah tüccarlarına kadar pek çok sektör gerilimin devam etmesinden yana bir tutum içerisindeler.  Hatta bu tutumu Avrupa Birliği karşıtlığı tavırlarından da görmek mümkün... Onlar da çok iyi biliyorlar ki Avrupa normlarına uygun hayat tarzı devreye girdiğinde Türk-Kürt kardeşliği aslına rücu edecektir. Böylece etnik ve şoven duygulara yönelik yapılan özerklik,  kanton devlet gibi ipe sapa gelmez mesnetsiz propagandalar etkisini yitirip Rabia işaretiyle anlamlandırdığımız “Tek Vatan,  Tek Devlet, Tek Millet, Tek Bayrak Rabia’mız” daha da gür bir anlam kazanacaktır. Rabia olmaya mecburuz da. Bakın Kürtlerin %50’si bizim coğrafyada yaşamaktadır. Her ne kadar doğup büyüdükleri topraklar doğu ve güneydoğu olsa da büyük çoğunluğu başta İstanbul olmak üzere pekçok büyük şehirlerde varlar zaten. Belirli bir bölgeye haps olmuş durumda değiller,  Rabia’ca Türk Kürt iç içeyiz. Şimdi Rabia birlikteliğimizden bihaber bir takım aklı evvellere sormak gerekir, bu durumda nasıl özerklik olur ki. Bir kere bu talep eşyanın tabiatına ve Rabia parolamızın ruhuna aykırı, nasıl ayrı gayri yaşarız ki. Asla PKK terör örgütünün tezleri bizim algımız olamaz.  Zira PKK tezi ayrı,   Kürt realitesi ayrı bir şeydir.  Biri silahlı terör örgütü, diğeri Millet-i hâkime refleksiyle uzun yıllar kardeşçe yaşadığımız Türk-Kürt Hepimiz Rabia realitesidir.  İşte bu yüzden çatlasalar da, patlasalar da,  hatta canlı kalkan olsalarda bizi birbirimizden ayırmaya güçleri yetmeyecektir, bu böyle biline.

      Sosyo-ekonomik çözümler şart
     Yine bir kısım aydınlar Kürt meselesinin Emevi ve Osmanlıdan bu yana beş yüz senelik bir mesele olduğunu, dolayısıyla Kürtlerin devlet olamamak gibi bir duyguya kapılarak çıkmaza düştüklerini dillendirmekteler. Yani ağızlarından bir türlü çıkaramadıkları baklada PKK ile başlamış bir mesele olmadığını demeye getirirler. Acaba öyle mi dersiniz. Oysa bu mesele 19. yüzyılda gün yüzüne çıkmış bir meseledir. Malumunuz 19. yüzyılla başlayan imparatorlukların dağılma süreci içerisinde bize de ulus devlet olmak düştü.  Tabii ulus devlet olunca da ulusalcılık fikri resmiyet kazanıp Kürt realitesi yok sayılmıştır. Hiç kuşkusuz bu yok sayma halkın tercihi bir yok sayma değildi,   bilakis resmi anlayışın ortaya koyduğu bir yok saymaydı. İşte bu ötekileştirme siyasetidir ki Türkiye’de bir zaman Çorum, Sivas, Kahramanmaraş, Malatya, Diyarbakır gibi yerlerde sıkça yaşanan sağ-sol,  etnik, mezhebi ve meşrebi çatışmalardan geçilmez hale gelmiştir. Maalesef ulus devlet projesi Türkiye’de bir arada kardeşçe yaşama geleneğimizi çoğulcu bir anlayışla çözmek yerine tek tipleştirmeye yönelik dayatma bir metot sergilemiş ve bunun sonucu olarakta bugünkü problemler yumağı tabloyla karşılaşmışız. Düşünsenize bir zamanlar Türkiye, İran ve Irak hattı üçgeninde aramızda sınır yokken,  Kürtler bir sabah uyandıklarında bir de karşılarında ne görsünler; kardeşlerinin bir kısmı İran coğrafyası içerisine, bir kısmı Irak coğrafyasına, bir kısmı Suriye coğrafyasına savrulmuşlar.  Hatta şaşkın bakışlar arasında birbirleriyle ziyaret etme imkânının kalmadığının göstergesi, yani misak-ı milli sınırlarının çizilmiş olduğunu fark ettiler. Böylece bağrımızdan kopartılan bu kardeş topluluklar kimi ikamet ettiği devletlerin bünyesinde sığıntı halde,  kimi doğrudan tabii olduğu devlete bağlı kalarak, kimi de özerk topluluklar halde yaşar hale gelmişlerdir.
         Peki ya Türkiye sınırları içerisinde kalan Kürtler ne durumda?  Maalesef Türkiye Kürtleri de uluslaşmanın başlangıç evresinde tek tipleşmeye dayalı politikaların kurbanı olmuşlardır. Derken başlangıç evresinde Kürtlere yönelik tek tipleştirici ve ötekileştirici politikaların doğurduğu bir takım sancılar kardeşliğimize gölge düşürmüştür. Neyse ki geçte olsa ileriki yıllar da devletlû erkânı tek tipleştirici politikaların bu toprakların dokusunu bozduğunu fark etti de gelinen noktada çözümün adresi kardeşlikten bahseder hale gelebildik. Zaten fark etmekte gerekti.  Bakın tüm dünyanın gözü bizim üzerimizde.  Bilhassa tüm küresel aktörler şu gerçeğin farkındalar;  Türkiye bir ayağa kalkarsa tüm Asya, Ortadoğu ve Balkanlardaki mazlum halkların yeniden umut tacı olacak. İşte bu yüzdendir ki küresel güçler bizim Ortadoğu enerji koridor hattında inisiyatif alıp etkin rol sahibi olmaktan son derece rahatsızlar. Biliyorlar ki,  ilerleyen zamanlarda buralarda daha da etkin bir rol aldığımızda Ortadoğu'nun kontrolü kendileri açısından zorlaşabilir. İşte bu endişe ve kaygılardan dolayıdır ki Türkiye’de ikide bir şiddet hareketlerini alevlendirip ayar çekmekten geri durmazlar.  Onlar ayar çeke dursunlar,  hele şükür en nihayet bizde Fırat kalkanımızla, Zeytin Dalımızla oralarda inisiyatif aldık ya. Madem öyle o halde kararlılığımızdan vazgeçmeksizin hiçbir yılgınlığa kapılmadan Ortadoğu’da yerli duruşumuzla var olmaya devam etmeliyiz. Hem madem ABD, İngiltere, Fransa, Almanya,  hatta İran Ortadoğu’da pastadan pay kapmak için mevzi almış durumdalar, o halde yabancısı olmadığımız bu coğrafyaya onlardan önce bizim var olmamız gerekirdi. Düşünsenize elin adamı ABD, tâ okyanus ötesinden kalkmış petrol uğruna Kuzey Irak'a çıkarma yapmayı göze alabiliyor. İcabında hızını alamayıp Irak'a, Suriye’ye, Afganistan'a girebiliyor. Artık Ortadoğu toprakları üzerinde derin çıkar ilişkileri ve bir takım hesapların yapıldığı net bir şekilde görülüyor. Anlaşılan; ‘Bir damla kan bir damla petrol’ sözü boşa söylenilmemiş. Peki, bu hengâmede bize düşen nedir derseniz,  bir kere ilk evvela işimize kendi evimizin önünde koyulmalı. Doğu ve Güneydoğu arazi yapısı sarpmış, kayalıkmış,  iklim şartları elverişli değilmiş, ilkel ve konar-göçer hayat tarzı varmış gibi sudan bahaneleri artık geride bırakmamız gerekir.  Değil midir ki bu tür sudan bahaneler yüzünden yöre halkı kendi başının çaresine bakıp  "aşiret"  liderleri etrafında kendilerini konumlandırmışlar. Hatta oralara devlet hizmetinin ulaşmadığı yıllarda yöre halkı bağlı olduğu aşiret liderlerine sadakatlerini   "Bey", “Ağa", "Reis"   unvanlarıyla taçlandırmışlar da.  Ancak şu da var ki, bu unvanlarla anılan aşiret liderlerini orta çağ döneminin serf veya senyörleriyle karıştırmamak icap eder. Asla bizde ki aşiret ağaları veya reisleri fonksiyon itibariyle ortaçağdaki gibi toprakla alınan ve toprakla satılan feodalite sistemini çağrıştıran senyör ağaları değildir,  tam aksine yöre halkın sesi diyebileceğimiz toplum öncüleridir. Kelimenin tam anlamıyla toprağa bağlı kölelik batıya has bir durum,  asla feodal sistem bu coğrafyada yer bulmadı, bulmazda.  Zaten her kim ki, Güneydoğu’daki aşiret yapıları feodal sistemle aynıdır iddiasında bulunuyorsa, biliniz ki o iddia sahipleri kendi bilgisizliğin ve cehaletini ortaya koymuş olurlar.  Bakın, devlet erkânı aşiret reisleriyle Ankara’da zaman zaman bir araya gelip fikir alışverişinde bulunabiliyor, bu son derece normal gayet tabii durum.  Dedik ya,  yöre halkı nezdinde ağa, bey, eşraf, şeyh vs fonksiyon itibariyle sivil toplum lideri ya da kanaat önderi olarak görülmekte. Madem öyle, devletin yöre halkı nezdinde hatırı ve etkisi olan kanaat önderleriyle görüşmesini büyük bir fırsat olarak görmemiz icab eder. Aksi bir tutum sergilemek yöre halkıyla devlet arasındaki köprü bağını koparmak olur. Aşiret reisi de olsa Türkiye’nin neresinde halkla gönül bağı kuracak hangi kanaat önderi varsa hemen bunu fırsata dönüştürüp o gönül köprüsünü inşa etmek gerekir. 
         Şu da var ki;  aşiret yapılar fonksiyonel yapılar olmakla birlikte her geçen gün otoritelerinin zayıflamakta olduğu da muhakkak.  Zaten bu tür yapılanmaların tamamen ortadan kalkması için tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olmamız şart.  İyi ki de Turgut Özal GAP projesine start verdi de göçer konar ve aşiret yapılar etkisini yitirir hale geldi.  Zira ekonomik kalkınmaya yönelik her bir hamle, aşiret yapıların lüzumunu azaltacağı gibi PKK’nın istismar ettiği kaynakları kurutur da.  İşte PKK ve her türden etnik ve siyasi ayrılıkçı akımlar bunu bildikleri içindir Güneydoğu’nun kalkınmasını istemezler. Niye istesinler ki, o bölgenin kalkınması demek sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerinin bertaraf edilmesi demektir.  Madem öyle, devlet ve millet el ele gönül gönüle inadına Özal’ın start verdiği GAP’ı tüm üniteleriyle tamamlayıp bir an evvel işlerlik kazandırmak gerekir. Öyle inanıyoruz ki GAP bütün üniteleriyle devreye girdiğinde bu proje bizim hayati petrolümüz olacaktır.  Hatta bu projelerin tamamlanmasıyla birlikte ekonomik açıdan doğu ile batı arasındaki ekonomik dengesizlikler sona erip  'batıda ne varsa doğuda da o var'  diyebileceğimiz bir iktisadi bütünlükte sağlanacaktır.  Ne var ki geldiğimiz noktada hala doğu ile batı arasındaki büyük farklılık giderilememiştir. Bir türlü yılların ihmalkârlığına son veremedik. PKK şer örgütü yatırımları durdurmak için birçok tesisleri bombalasa da, hendekler kazsalar da, devlet inadına üstü üstüne gidip yatırımlara ve projelere hız vermeli.  Allah korusun geri adım atarsak oralarda daha başka otoriterlerin teşekkül etmesi kaçınılmaz olur.  En iyisi mi devlet olarak yol yakınken yapılması gereken ne varsa bin kat misliyle yapılmalıdır.
       Malumunuz Doğu ve Güneydoğunun çetin coğrafi şartları maliyeti yüksek yatırımlar yapılmasını gerektiriyor.  Hakeza alt yapı hizmetleri içinde öyledir.  İşte hal vaziyet böyle olunca ister istemez o bölgede özel sektöründe iştahını kabartacak bir dizi yatırım gerçekleşemiyor.  Yinede her türlü zorluklara rağmen devlet ve özel sektör el ele verip yatırım üzerine yatırım hamlesi yapması lazım gelir. Aksi takdirde bölge insanı ya dağa çıkacak, ya da göç edecektir. Dolayısıyla büyük özveriyle yapılacak ekonomik hamlelerle nüfus göçünün önüne geçilebilir pekâlâ. Görüyorsunuz Türkiyenin hangi yerinde ekonomik sıkıntı çeken bir vatandaşımız varsa soluğu büyük şehirlerde almakta.  Hadi büyük şehirlerde soluğu almak iyi hoşta,  bu kez de daha başka problemler beraberinde taşımış olunuyor. Değim yerindeyse çarpık kentleşme denen olayla karşı karşıyayız. Sadece çarpık kentleşme olsa yine gam yemeyiz, bu arada göç eden insanların geleneksel alışkanlıklarıyla şehrin normları çatıştığı içindir bir takım sosyal sancıların doğmasını kaçınılmaz kılıyor. Bu noktada hesabı kitabı iyi yapılmış planlı ekonomik politikalara ihtiyaç var. Planlı ekonomik politikalar yürürlüğe girmeli ki göç önlenebilsin. Yoksa insanlar durduk yere niye köyünden, kasabasından, yurdundan kopup büyük metropol şehirlerde uyum sancısı yaşasın ki. Hele büyük şehirlere gelen doğu ve güneydoğu insanının şehrin göbeğinde sürekli olarak ruh dünyalarında 'Kürt sayılma' ezikliğini hissedip üzerilerinden atamamaları gerçekten Türkiye açısından bir talihsizliktir.  Oysa biz,  tarihi süreç içerisinde hiç kimsenin diline dinine, ırkına bakmaksızın nice insanları kendi iç bünyemizde hoşgörüyle bağrına basmış bir milletiz.
         Peki, bize ne oldu da bir anda farklılıklara tahammülümüz kalmaz olduk.  Besbelli ki Kürtlerin iç dünyalarında yaşadığı bu eziklik duygusu, çevrenin kendilerine olumsuz yönde bakmalarının etkisi çok büyük olmuş.  Bundan dahası çevrenin onları 'Kıro-miro' yaftasına maruz kalıp ikinci sınıf vatandaş muamele yapılması ağır gelmekte.  Maalesef birileri Türk-Kürt kardeşliğini sabote etmek istiyor. İşte bu noktada, bize bu oyunu bozmak düşer. Nasıl mı?  Bir kere en başta bu tür çirkin yaftalamalarla dolduruşa gelmemek gerekir. Zaten Türk ve Kürt birbirimizden ayrı gayri değiliz ki. Dedk ya  hasetlikten kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Kardeşlerimizle Rabia olmak varken bu kin ve nefret niye.  Bu necip millete Rabia’ca yaşamak yakışır.  Bakın Gönüller Sultanı Seyda Hz.leri ne diyor; “Biz bize iftira edenleri bile severiz.”  İşte bu müthiş söz doğu ve batı insanını aynı halkada buluşturup kaynaştırmaya yeter artar da.   Yeter ki,  Gönüller Sultanı Seyda Hz.lerinin bu engin anlayışı bizim hareket kaynağınız olsun.  Dahası Türk'ü Türk'e, Kürdü Kürde,  Kürdü Türk'e ve Türk'ü Kürd’e sevdirecek bir Rabia modelini hayata geçirmek şart. Düşünsenize İslâm’da Müslüman olan bir insan derhal hukuki hüviyet kazanabiliyor. Halifeyi köleye eşit kılan bir hüviyettir bu.  Hatta bir Müslüman öldüğünde ruz-i mahşerde huzura çıktığında etnik kimliğine, mevkisine ve malına bakarak muameleye tabi tutulmaz,  Salih ameli var mı yok mu buna göre muamele görür.  Çünkü Allah indinde üstünlük ne soyda,  ne malda,  ne mülkte,  ne de mevkidedir,  üstünlük takvadadır. 
       Şahsiyetli bir dış politika
      Artık bir saniye bile olsun kaybedecek zamanımız yok. Hele 2023’ü kendine hedef edinmiş Türkiye’nin tez elden doğu ve batı insanını kaynaştıracak tek tip projeye değil, çok tip projelere ihtiyacı var. Öyle projeler geliştirmeliyiz ki,  doğulunun batılıya, batılının doğuluya muhabbet beslediği bir anlayışı hâkim kılıp tüm fitne odaklarının uykusunu kaçırmaya yetsin. Tıpkı Çanakkale ve Kıbrıs’ta yedi düvele karşı Türk, Kürt, Laz, Çerkez demeden omuz omuza verip aynı cephede Rabia’ca 'Bir' olduğumuz gibi bugünde yarında  "Ölürüm Türkiye” uğruna yine aynı ruhla canla başla Rabia’ca  'Bir' olup modern çağın en üst seviyelerine sıçramak gerekir. Hiç kuşkusuz Haçlı zihniyet, bizim can yürek olup  'Rabia' olmamızı istemez, onların arzusu bölünüp, parçalanıp yutulmaktır.  O haçlı zihniyeti değil midir ki,  tarih boyunca ne Anadolu coğrafyasında, ne Avrupa’da varlığımıza tahammül edememişlerdir. Günümüzde de yine aynı husumetle bir yandan Rusya, İngiltere ve Fransa, öte yandan ABD boş durmamakta. Hani şu 2002 öncesi PKK ile olan mücadelemizde güya bize destek babında bizim coğrafyada Çekiç Güç konuşlandırılmıştılar ya, hiçte kazın ayağı öyle değilmiş,  meğer destek değilmiş köstek olarak konuşlandırılmış çekiç güçmüş. Besbelli ki İsrail lobi faaliyetleriyle Beyaz Sarayda etkinliğini artırdıkça bu ve buna benzer köstek manzaralarıyla karşı karşıya kalacağız demektir. Baksanıza adamlar kapalı kapılar ardında kendi kendilerine belirledikleri gizli haritalarda ve gizli gündemlerinde bizi hedef tahtasına oturtmuşlar bile,  dahası bize Doğu ve Güneydoğu’da ikinci bir "Sevr" yaşatmak peşindeler. Onlar iz peşinde koşa dursunlar biz bu arada ne yapıyoruz asıl ona bakmak gerekir.  Tanzimattan bu yana yaşadığımız tüm ayar çekmelerden vardığımız sonuç şudur ki, kurtlar sofrasında dengeleri ülkemizin lehine çevirecek Sultan Abdülhamit Han, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan tarzında usta lider dehalara ihtiyaç var. Nitekim Ulu Hakan Abdülhamit Han,  tahta geçtiğinde tüm diplomatik kanalları akıl dolu hamlelerle lehimize işletip Osmanlının yıkılışını 33 yıl geciktirmesini bilmiştir.  Peki ya Ulu Hakanın İstanbul’da aşiret çocuklarına yönelik açtığı mekteplere ne demeli, gerçekten bu çocuklar aşiret mekteplerinde kendi kimlik ve kültürleri doğrultusunda eğitilip topluma kazandırılmışta. Hakeza yine o’nun kurup faaliyete geçirdiği Hamidiye alayları da kayda değer bir hadisedir. Bu sayede nizami ordu ve aşiret milisleri oluşturulmak suretiyle Ermeni,  Rus her ne ülke varsa tüm heveslerini kursağında bırakacak bir örgütlenme modeli ortaya konulmuş oldu. İşte bu yüzden Ulu Hakan Abdülhamit Han Kürtler nezdinde Kürtlerin babası olarak yâd edilir. Aslında ‘Devlet Baba’ denen şefkat bu olmalıydı.  Dahası engin tarihi birikimimizden daha bizim nice almamız gereken ibretlik dersler var,  ama gel gör ki ortada yeterince bu birikimlerimizi analiz edip pratiğe dökecek pek gayret gözükmüyor.  Başka ne diyelim, atalarımız aşiret, cemaat, vakıf her ne yapılanma varsa bütün organize olmuş teşekkülleri ülkenin yararına hizmet etmelerini sağlarken,  bizler bu ecdadın torunları olarak tam aksine bilhassa 2002 öncesi Türkiye’sinde bu tür sivil organizasyonlara mesafeli kalmışız.
       Yine engin tarihi birikimimizin ortaya koyduğu bir başka örnek model ise Yavuz’un uygulamalarında görürüz. Şeref Han'ın Şerefname’sine baktığımızda Yavuz Sultan Selim'in,  16 aşiret reisini ustaca teşkilatlandırmak suretiyle Doğu ve Güneydoğu sahasını Osmanlı’nın hizmetine sunmuşluğuna şahit oluruz. Zaten bugün İdris-i Bitlisi ve Mirdesi aşiret reisi Cemşit Beyden övgüyle söz ediliyorsa bunu büyük ölçüde Yavuz Sultan Selim Han'a borçluyuz. İşte bu gerçeklerden hareketle Ahmed-i Hani  ‘Mem u Zin’ adlı eserinde;  Şayet Kürtler arasında birlikteliği ve dayanışması sekteye uğramasaydı Rum, Acem ve Arap bize hizmetkâr olurdu demekten kendini alamamıştır. Çünkü Ahmed-i Hani biliyordu ki Kürt aşiretleri arasında uzlaşmazlık birtakım sancıları beraberinde getirmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Ahmed-i Hani,  Kürt kavramını bizim düşündüğümüz manada soy sop faslı şeklinde algılamamış, bilakis bu kavramı birleştirici unsur olarak görmüştür. Hiç kuşkusuz etnik ve siyasi Kürtlük meselesi günümüze has bir hastalık tablosudur.
        Anlaşılan o ki, dünya dengelerini iyi lehimize çevirecek sürekli çözüm üretip strateji belirleyecek dış politika ortaya koymak elzem ve zaruridir. Peki, bir dış politikanın stratejik olup olmadığı nasıl anlaşılır derseniz, gayet basit: şöyle başımızı kumdan çıkarıp dünyada ne olup bitiyor diye baktığımızda;  şayet dünyada gündem oluşturamamış ya da kabına çekilmişlik halimiz varsa biliniz ki içe kapanık bir dış politika yürütüyoruz demektir.  Yok, eğer gündem belirleyen ve atak durumda bir haldeysek biliniz ki dışa açık insiyatif üstlenmiş bir dış politikamız söz konusudur.
         Her ne kadar batı dünyası Ortadoğu’da kimlikler üzerinde siyaset üretip keyif çatsalar da bir gün gelecek kimlikler üzerinde izledikleri bu çirkin siyaset ters tepip kendi çan evinden vuracaktır.  Zira etnik siyaset öyle başa bela bir virüs ki önlem alınmazsa gittiği ülkeyle sınırlı kalmaz,   metastaz etki yapıp tüm dünyayı kuşatan habis ur olur da.  Bakın, imparatorluklar çöktü diye keyif çatanlar şimdilerde ulus devlet projesinin ürettiği bölünmüşlük ve parçalanmışlığın pençesiyle boğuşur haldeler. Öyle ki ortada savaşan devletler değil, ülke halkları vardır. Dahası ülke halkları içerisinde etnik, mezhebi ve ideolojik farklılıkların yansıması diyebileceğimiz kimi zaman üniformalılarla sivil arasında, kimi zaman politikacılarla sivil halk arasında, kimi zamanda her üçü arasında cereyan eden savaştır bu.   İşte bu yeni savaş modeli başta Ortadoğu olmak üzere Kafkasya, Afrika,  Endonezya, Hindistan, İran, Pakistan,  Balkanları etkisi altına alacak derecede kendini göstermekte. Böyle giderse bu yeni savaş modeli daha çok can yakacak gibi. Şayet ortalığı derleyip toparlayacak Abdülhamit Han varı ufku geniş dehalar devreye girmezse birçok tehlike unsurları bizim kapımızı da çalabilir. Dileriz kaynayan Ortadoğu kazanı taştığında bizim üzerimize değil Ortadoğu ve tüm mazlum hakların başında boza pişiren vahşi baronların tepesine taşsın, Taşsın ki bu kez kaynar kazan olmak neymiş sızısını çekmiş olsunlar.  
     Başkanlık modelini esas alan Anayasa
     Öyle anlaşılıyor ki 1924 Anayasasının 88. maddesinde yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür” anlayışından epey zamandır uzak kalmışız. Sadece uzak kalsak yine gam yemeyiz, bu anayasanın gerisine düşmüşüz.  Nasıl mı?  İşte 12 Eylül Anayasası bunun en tipik misali.  12 Eylül anayasası bu ülkeye dar geldiğini hele şükür anladık. İşte bunun içindir ki milletin onayıyla başkanlık modelini esas alan bir anayasa kabulünü gerçekleştirdik. 2023 Yeni Türkiye’ye giden yolda buna mecburduk ta. Nitekim bu sayede bundan böyle bu coğrafyada soluklayan her vatandaşımızın görüşü, dini, mezhebi,  kültürü, ırkı ne olursa olsun bu ülkenin ‘Rabia’ unsuru olarak addedilecektir. Hele Başkanlık modelini esas alan Anayasamızın eksik kalan kısımları da tamamlandığında çok rahatlıkla yedi düvele karşı göğsümüzü gere gere gururla bu bizim toplumsal sözleşmemizdir diyeceğiz de.
      Hiç kuşkusuz geçmişten bugüne yaşadığımız sıkıntıların temelinde toplumsal sözleşmeden mahrum kalışımız yatmaktadır. Zaten yakın geçmişimizde gerçek anlamda özde ve sözde toplumsal sözleşmemiz olsaydı her on yılda bir darbelere maruz kalıp Türkiye parti kapatma mezarlığına dönüştürmezdik.  İşte bu güne dek darbe mamulü anayasalardır ki milli irademizi askıya alabiliyordu, yetmedi milli irademizle seçtiğimiz TBMM üyelerin vekâletleri yok sayılıp bizden kopartılabiliyordu. Gerçek şu ki; milli iradeyi hiçe saymak Türkiye'yi hiçe saymaktır.  Derken bu hiçe saymışlık vatandaşla devlet arasında derin güven bunalımına yol açmaktaydı. Hele Ankara’nın derin koridorlarında tek tip insan üretme modeline yönelik girişimler Diyarbakır’ı ötekileştirici bir kentmiş gibi karşımıza çıkartabiliyordu. Oysa tek tipleştirici politikalarla oyalanacağımıza her dilden, her mezhepten, her renkten her kültürden insana beşiklik eden İstanbul’un o ufku geniş penceresinden bakmayı bilseydik kendi iç meselelerimizi bir çırpıda halledebilirdik. Olaylara hep Rabia ufkundan bakıp kesretten vahdete bir yol izleyebilseydik bu noktalara gelmezdik. Evet, İstanbul’un o çok kültürlü demografik yapısı içerisinde kesretten vahdete, yani çokluk içinde birlik rolünü uygulamaya geçirdiğimizde biliniz ki pembe şafakların doğması belki yarın, belki yarından da yakın olacaktır.
             Bu arada kültür deyince Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kültürel anlamda bütünleşmesinde rol oynamış şair ve liderleri de unutmamak gerekir.  Hatta unutmakta ne söz,   onları her mekân ve zamanda anmak boynumuzun borcu da...  İşte halk şairi Ercişli Emrah, din ve dil âlimi Vankulu Mehmet Efendi, müfessir Vani Mehmet Efendi, araştırmacı Ali Emiri Efendi, İbrahim Hakkı Bitlisi, Akbıyık Mehmet Efendi ve Kıbrıs çıkarmasında canla başla mücadele eden her etnik unsurdan kahramanlarımız ve daha niceleri bizim birlik abidelerimizdir. Nasıl ki bir Türk için Ergenekon ne kadar çok mühim hürriyet destanı bir abide ise,  bir Kürt içinde Şerefname'ye konu olan Dahhâk zulmünden kurtuluşu temsil eden efsane de bir o kadar mühim mitoloji abidesidir.  Madem öyle şimdi yeni bir abideden söz etmek zamanıdır.  Dahası bu abide Kürtlerin sahiplendiği Demirci Kava efsanesi ile Türklerin Türeyiş destanını ortak payda da buluşturabilmek abidesidir.

        Din faktörü
       Hiç kuşkusuz bölge halkının hayatında dinin çok büyük ehemmiyeti var.  Güneydoğuda yer yer geleneksel medrese eğitiminin devam etmesi bunu teyit ediyor. Ne var ki geleneksel medrese öğretisinden El-Kaide, Hizbullah, IŞİD gibi terör örgütleri son derece rahatsızlardır. Öyle ki,  gerektiğinde o bölge halkının değer verdiği birçok medrese âlimin rahleyi tedrisatından geçmiş birçok insanı hunharca katledebiliyorlar. Sanki katlediyorlar da ne oluyor icabında onca insan denize düşen yılana sarılır misali PKK’nın kucağına düşmekte. Bakın,  28 Şubat Postmodern Darbe zihniyeti de öyle değil miydi?  Onlarda kendi ürettikleri irtica paranoyasını birinci tehdit kapsamına almışlardı. Böylece Kur’an kurslarını kapısına kilit vurmaya yönelik 16 yaş sınırlaması getirilmesi gibi uygulamalarla kardeşliği linç etmişlerdi.  Linç ettiler de ne oldu, bu uygulamaların neticesinde 11–16 yaşlarında gencecik teröristleri biranda karşımızda bulduk. Hele zinde zihniyetler mevcut kültür dokusuyla uğraşmaya dursunlar,  bir bakmışsın ardından onarılması zor ağır zayiatlarla baş başa kalabiliyoruz.  Tabii bu arada bizi teselli edecek güzellikler yaşandı.  Şöyle ki 1993 yılında aramızdan ayrılan sevilmişlerin sevilmişi, seçilmişlerin seçilmişi, işaret olunanların işaretçisi Sultan Seyyid Muhammed Raşid (k.s.)'in doğu ve batı insanını kaynaştıran irşad faaliyetleri kayda değer hadisedir. Allah’tan O’nun irşad halkası yediden yetmişe herkese yetişti de o bölgede kangrenleşmiş birçok problemler bir nebze olsun dindirilebilmiştir.  Nasıl mı?   İşte, Hekimoğlu İsmail bu hususta şöyle der:  "Raşid Efendi Arapça, Kürtçe ve Türkçe bilirdi. Menzil'de Kürd'ü, Türk'ü ve Arab’ı kardeş kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi. Bir kısım bürokratlar kıymetini bilemedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar Raşid Efendiler gibi kimselerdi. Türkiye bunların kıymetini bilmediği için şimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaşamaktan başka bir gayesi olmayan Raşid Efendi ve O'nun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısaca rahat bırakılmadı ve olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi kısaca Müslümanları kardeş eder. Bugünkü kavmiyetçilik kardeşi kardeşe düşman etti. Raşid Efendi gibilere imkân tanınsaydı Güneydoğu hadiseleri olmazdı."
            Vehbi Vakkasoğlu ise; "...Şeyh Muhammed Raşit Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşat sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin (Seyda Hz.lerinin babası) sohbet halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek temiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği o mütevazı Menzil'de halen yaşamaktadır" demekten kendini alamamıştır.
                     Evet, Seyda Hz.leri gibi daha nice gönül sultanlarının kıymetini bilmek gerek. Şayet kıymet bilip doğu ve güneydoğuya yönelik tam manasıyla kalıcı kültürel, iktisadi, sosyal ve sivil politikalar ortaya koyabilseydik belki de bunca zamandır Kuzey Irak tarafına, Kandile, Cudiye bomba yağdırmaya gerek kalmayacaktı. Doğrusu bir ara çözüm sürecinden bayağı bir umutlanmıştık, ama gel gör ki Türk Kürt kardeşliğini çekemeyenler bu süreci provoke edip umutlarımızı sele verdiler. Umutlarımıza gölge düşürdüler de ne oldu,  onların anladığı dilden bu kez hükümetimizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerin güçlü iradesi ve kararlılığıyla inlerine girildi de. Öyle ki kaçacak delik aradılar. Derken çözüm süreci şimdilik buzdolabına alınmış oldu. Ne zaman ki bölücü terör örgütü silahları bırakır, ne zaman ki toprağa gömüp, işte o zaman çözüm süreci buzdolabından çıkıp çözüme kavuşur diye umut ediyoruz.  
        Evet, bizde biliyoruz teröre karşı askeri ve polisiye tedbirler sadece kısa vadede işe yaramakta. Asıl bize lazım olan uzun vadeli çözümlerdir. Yani bizim ihtiyacımız olan kültürel, sosyal ve ekonomik reçetelerle kalıcı çözüm elde etmek esas olmalı. Yeter ki,  bu hususta başkaldıranlar pişman olup  ‘Rabia olmak’ için samimiyetlerini ortaya koysunlar bak o zaman kardeşlik neymiş tüm dünyaya göstermiş oluruz da. Zaten Kürt halkını, hiç bir zaman bizden ayrı gayrı görmedik. Sadece bizi ayrıymış gibi düşündürtmeye çabalayanlar oldu. Allah’a şükür ki; artık 2002 öncesi Türkiye'sinin o eskimiş zihniyeti iş başında değil,  şimdi bizim candan kardeş olmamızı arzulayan bir zihniyet iş başında.  İşte milletin reyleriyle seçilen Cumhurbaşkanının meydan meydan Rabia işaretiyle bu coğrafyada yaşayan her etnik unsuru  “Tek Millet, Tek Vatan,  Tek Bayrak, Tek Devlet” çatısı altında bir olmaya ve diri olmaya çağrı yapması bizim için yeniden umutlarımızın yeşerdiği bir gün dönümü olmuştur.  Öyle ya, madem Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan devletin adına 'Türkiye Cumhuriyeti' demişiz, hem madem Meclisine de 'Türkiye Büyük Millet Meclisi'  demişiz, o halde bağrımızda taşıdığımız hangi etnik unsur olursa olsun hep birlikte   ‘Uğruna Baş Koyulacak Can Rabia Türkiyem’ demek zamanıdır. Şayet söz konusu Güneydoğu halkı ise,  ister adına muhtelif Türk Uruğlarına mensup zümrelerin karışmasından doğan bir Türk zenginliği denilsin, ister Kard-ukh-i, ister Kürt denilsin fark etmez,  sonuçta bu coğrafyada bizimle beraber nefes tüketen, bizimle beraber hemhal olan her etnik unsur bu ülkenin asli Rabia’sıdır.  Türkiye kilimi zengin bir kilim,  her deseni kaldıracak güçte bir kilim. Ve bu kilimde Kürt deseni de var elbet. Ne var ki şimdilerde bu desen ilmek atmış durumda, şimdilerde bu ilmeği örecek mahir eller devreye girmeli ki kardeşlik projesi bir hayal değil hakikat olsun. Keza     Ziya Gökalp’ın  şu ifadelere yer vermiştir; “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir..” (Bkz. 1922 Haziran - Küçük Mecmua) sözlerini yediden yetmişe herkesin beynine işleyecek bir el devreye girmeli ki bu ilmek dikiş tutsun. Yetmedi Ziya Gökalp’ın “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adlı eserine bakmak gerek.  Hatta satır satır okumalı ki Ziya Gökalp’in Kürtleri hakir gören Türkçü Nihal Atsız’dan farklı bir kulvarda yer aldığını fark edilmiş olsun.  Fark edilsin ki, Kürtler nasıl Türk olur hesabı yapmak yerine Türk-Kürt yeniden nasıl kardeş olur onun hesabını yapmak daha kolay olsun.  Hem bize mi kalmış soy sop belirlemek, destur deyip asıl bize Türkiye Kiliminde yer alan her deseni bağrımıza basıp “Hepimiz aynı kilimin ayrılmaz desenleri Rabia’yız” demek düşer. 

                                                        KÜRTÇÜLÜK
           Evet, Siyasi Kürtçülük can evimizden vuran yumuşak karnımızdır. Hakeza Siyasi Türkçülükte bilerek ya da bilmeyerek özünden uzaklaştığında zarar verebiliyor.  İcabında her iki akımda ölçüyü kaçırdığında tez antitez halde birbirinden beslenebiliyor. Beslenmelerine beslensinler de, şu iyi bilinsin ki  'ci' veya 'çi', 'cu' veya 'çü', 'cilik' veya 'çilik', 'culuk' veya 'çülük' eki alan her bir akım asla bu topraklarda neşvünema bulamaz. Nasıl bulsun ki, bir kere Kürtçülük kan dökmek ve yakıp yıkmanın ötesinde bir anlam ifade etmez.  Kan döktükten sonra ha ırkçılığa soyunmuşsun ha Kürtçülüğe, ne fark eder ki, sonuçta ‘cılık’ ve ‘çılık’  uğruna kan dökülmekte,  üstelik kendi dışındakilerin kanını kendilerine helal görmekteler de. Yakıp yıkmakla ellerine ne geçiyor doğrusu anlamak mümkün değil. Hadi ateş olsalar sadece cirmi kadar yer yakacakları malum, dolayısıyla cirmin ötesine boşa heveslenmesinler. Çünkü yeryüzünde bugüne dek hiç bir terör örgütü devlet olamadı ki, PKK’da olsun.  
           Peki ya bizim akıl tutulmamıza ne demeli?  Onları gereğinden fazla gözümüzde büyütmüş olmuyor muyuz?  Adı üzerinde ırkçı cereyan, üzerinde çok konuşaraktan kaleye almakla PKK şer örgütü haline geldi de. Artık karşımızda şişirilmiş korku imparatorcuğu var o kadar.  Aslında bu şişirilen balonun arka bahçesine baktığımızda ortada ne doğru dürüst ortak bir dili var,  ne devlet geleneği var, ne doğru dürüst edebi eseri var,   hiç bir şeyleri yok ki. O halde ne diye kendilerini dev aynasında gören bu korku imparatorcuğunu durduk yere muhatap alıp ta kendi elimizle büyütelim ki.  Aklın yolu birdir, şayet dağdan ovaya inip devletin şefkat ellerine teslim olurlarsa ne ala, yok eğer yakıp yıkmaya devam edeceklerse bilsinler ki bu topraklarda Rabia’mıza dokunan elleri kırmasını biliriz.  Zira bizim Rabia’mız “Tek Vatan, Tek Bayrak, Tek Millet ve Tek Devlettir”, bundan gayrisine asla yer yoktur.  O halde gelin hep birlikte yeniden fabrika ayarlarımıza dönüp Rabia olalım. Bakın bu coğrafyada tarihten bu yana Türk’üyle, Kürdi’yle, Çerkez’iyle ve Laz’ıyla vs. birbirimizi ayrı gayrı görmemişiz, görmeyiz de, ne zaman ki kendi dışımızdakileri öteki gördük, işte o zaman Kürtçülük başa bela kanayan yara olarak karşımıza çıkıverdi.  Oysa Kürt dedikleri insanlar bu coğrafyada profesör, asker, müzisyen,  yazar olmuşlar,  bizden birileri görmüşüz hep. Üstelik böyle yapmakla gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın her şey kendi doğal akışında seyretsin. Müdahale edilmesin ki ayrılık gayrilik kendiliğinden çözülsün. Kutuplaşmakla nereye varılır ki.  Sanki herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş durumda.  Batıdan ithal ettiğimiz milliyetçilik kavramını bile rayından çıkartıp ırkçılığa dönüştürmekte pekte mahiriz. Oysa tarih boyunca birlikte yaşadığımız her etnik unsurla ilişkilerimizi ne ırk,  ne nesep,  ne mezhep, ne de meşrep belirlerdi.  Sadece Osmanlı şemsiyesi altında Müslim ve gayrimüslim tasnifi vardı. Kaldı ki bu da ayırımcılık anlamında bir tasnif değildi,  sadece dini mensubiyetini belirlemeye yönelik hukuki bir tasnifti. Osmanlı besbelli ki Müslim olanla ilişkilerini ‘İnananlar kardeştir’ buyruğu düsturunca hallederken, gayrimüslimlerle olan ilişkilerini de; ‘Dinde zorlama yok’ ilahi prensibi düsturunca çözüme kavuşturmuştur. Derken gayrimüslimler Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra menfi milliyetçilik akımları toprağımıza sıçrayıverdi,   işte o gün bugündür Prof. Dr. İlber Oltaylı’nın da belirttiği üzere Türklük öz itibariyle değil bir Truva atı olarak koynumuza giriverdi.  Menfi milliyetçilik rüzgârları hele topraklarımızda esmeye dursun bağımsızlıklarını ilan eden edene. Sonuç malum, bir zaman beraberce yaşadığımız unsurların sürüsüne bereket, şimdi her biri ayrı coğrafyalarda darmadağınık halde yaşamaktalar. Onlardan geriye sadece misak-i milli hudutları ile belirlenen Can Türkiye’miz kaldı. Ne var ki bu cennet vatanımızı bile bize çok görenler var. Yetmedi Güneydoğu’yu bize zindan etmek için pusuya yatanlar var.  Onların bir hesabı varsa,  Allah’ında değişmez nihai hesabı var elbet. Ama bugün, ama yarın,  bir gün gelecek yaşadığımız şu dünya sathı bu necip milletin yeniden dirilişine sahne olacaktır, buna inancımız tam da.
          Bakın, Ahmet Selçuk Özdağ ülkü yolunun çilesini çekmiş aynı zamanda 12 Eylül sonrası MHP davasında düştüğü Yusufiye mahpus hayatında Kürtçülük konusunda bir hatırasını nasıl dile getiriyor:
        “Medrese-i Yusufiye'de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
      Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden Muhammed Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah'ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürdür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... dualar... dualar... ediyorlardı.
      O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, saadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahrete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
       Allah rahmet eylesin...”
      İşte görüyorsunuz, bilmem bu güzel hatıraya ne eklenebilir ki.  Belki tek şunu diyebiliriz; ‘çülük’, ‘cülük’, ‘çilik’  ve ‘cilik’ ibaresi alan her kavramla içimizi karartıp ırkçılık yapmak yerine kardeş olup Rabia olsak ne kaybederiz ki.  
          Vesselam.

         

3 Şubat 2016 Çarşamba

ETNOSANTRİZM VE NARSİSİZM CANAVARI


               
                                                                                   
                                                                                            




                ETNOSANTRİZM VE NARSİSİZM CANAVARI
                                                                                  
                     SELİM GÜRBÜZER

           Etnosantrizm özünde etnik fanatiklik içeren bir kavram. Sadece kınında kavram olarak kalsa belki gam yemeyiz, aynı zamanda etnik kimliğin galebe çalması olarak da sahne alabiliyor. Bir bakıyorsun kimi zaman sahte mehdi,  kimi zaman kâinat imamı rolünde ya da gurup egosu şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Nitekim tarihte olduğu gibi pek çok kanlı eylemlerin kaynağında etnosantrizm ve narsisizm illetinin varlığını görürüz. Hele bir insan bu illetlerden birine yakayı kaptırmaya görsün,  aklını kiraya verdiğinden kişiliğinin hiç bir hükmü  bile kalmaz, varlık nedenini etnik grub ya da kutsal addettiği örgüt lider için adar hep. Artık sanayileşmekmiş, kalkınmakmış, bilgi üretmekmiş bunların hiçbiri kendisi için önem arz etmez, varsa yoksa etnik fanatizme ve grup taassubuna körü körüne teslimiyet çok önem arz eder. Ne diyelim, işte görüyorsunuz taassup denen illet böyle bir şeydir,  her daim çağımızın modern bedevi isyancısı olarak başa beladırlar.
         Hiç kuşkusuz bu tür tipler bir yandan sosyal değişime uyum sağlayamadıkları gibi birde bunun üstüne ülke içerisinde milli unsurların hassas damarlarına basaraktan güç devşirebiliyorlar da. Yetmedi sureti haktan görünüp mecliste kendilerini temsil edebiliyorlar. Elbette ki meşruiyet dairesi içerisinde kalmak şartıyla mecliste temsil edilmelerinden gocunmayız, ama bir bakıyorsun gözümüzün içine baka baka fütursuzca  “Sırtımızı YPG’ye,  PYD’ye, Kandil’e dayadık” diyebiliyorlar. Tabii bu tür söylemler öyle yenilir yutulur cinsten söylemler değil elbet, böyle bir durumda mecliste meşruiyet kaybına uğramaları kaçınılmazdır. Zaten sırtlarını millete dayasalar şaşardık, onlar kim siyaset yapmak kim, baksanıza sırtlarını dağa dayamak için varlar. Malum, tek bildikleri şey dağdan talimat almaktır. Bir fert düşünün ki ekmeğini yediği, suyunu içtiği, havasını kokladığı topraklarda dış güçlerin güdümünde bir örgüte yakayı kaptırıp maşalığa soyunabiliyor. Peki, şimdi bu nankörlük değil de ya nedir? Nankörlüğünde ötesinde düpedüz ihanettir bu. Üstelik nankörlük yaparken de kendi iradesi doğrultusunda değil ait olduğu etnik grub üzerinden yapmakta. Özgür irade sergilemek haddine mi,  bikere örgüt yapılanmasında fert bir hiçtir, adeta eşya gözüyle bakılır kendisine, fert olarak her ne yapacaksa örgüt adına yapmak durumundadır.   Çünkü bu tür oluşumlarda bireyselliğe asla ve kat’a izin verilmez. Hele bir örgüt üyesi özgür iradesini ortaya koymaya görsün bak o zaman kendisine ölümlerden ölüm seç denilip ağır bir şekilde bedel ödettirilir de. Dedik ya,  ferdin örgüt içerisinde konumu eşyadan farksızdır, ha bir eşya ha bir köle hiç fark etmez, o sadece yapacağı eylemlerde katma değer militandır, asla kendisine hiçbir insani değer atfedilmez. 
         Peki,  örgüt içerisinde hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan sadece militanlar mı, hiç kuşkusuz buna hukuk tanınamazlıkta dâhildir. Geçerli olan tek akçe kuralsızlıktır, bu yüzden kuralsızlık had safhadadır. Örgüt üyesinin haddine mi hak aramak,  hele bir hak aramaya kalkışsın, bak o zaman gözünün yaşına bakılmaksızın ipte sallandırılır da. Örgüt elemanının vazifesi bellidir, yani örgüt kararlarını sorgulamaksızın harfiyen yerine getirmek esastır. Bunu uygularken de hiçbir zaman ‘ben yaptım” demeyecek, örgütüm yaptı diyecektir. Böylece yapacağı menfur olaylarla örgütün adını duyurmakla vazifeli olacaktır.  
           Evet, örgüt yapılanmasında asla bireyselliğe prim yoktur,  her şeyde grup narsisizmi esastır. Bu nasıl bir mantıksa birey kendi işlediği fiili üstlenemiyor, grup adına üstlenmekte. Hukukta geçerli kaide olan suçların şahsiliği prensibi hak getire, örgüt içerisinde toptancı anlayış tek geçerli prensiptir. Bakın bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) Veda hutbesinde ne buyuruyor; “Herkes kendi işlediği fiilinden sorumludur.”  İşte Yüce Dinimizin ortaya koyduğu usullerle etnosantrizm arasında ki farkta budur zaten.
          Ama ne var ki şu da bir gerçek;  altı yüz sene boyunca çokluk içinde birlik ülküsünü şiar edinmiş Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte bu hastalıklı tablo bizim olan topraklara da sıçramış durumda. Bu hastalığı yakalandığımızdan bu yana da bir türlü kendimize gelemedik diyebiliriz. Nasıl kendimize gelelim ki, ülkemiz gün olmuyor ki modern çağın en üst seviyesine sıçrama hedef ve gayemizden alıkoyan etnosantrizm engeliyle karşılaşmasın.  Her şeye rağmen yine de şunu iyi bilsinler ki Doğu ve Güneydoğuda; ÇAP (Çoruh Anadolu Projesi), GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) projemizle, havaalanlarımızla, kentsel dönüşüm projelerimizle daha da kalkınmaya hız verip asla 2023 Türkiye hedefimizden alıkoyamayacaklardır.  Her şartta durmak yok yola devam diyeceğiz. Onlar nasıl ki varsa yoksa grup narsisizmi uğruna ‘canlı kalkan’ oluyorlar, pekâlâ bizlerde havada, suda karada ‘Ölürüm Türkiyem’  için var olacağız. Onlar hem madem hizipçi grup olmaktan vazgeçmeyecekler, bizlerde her daim kardeşçe ‘Rabia’ olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ne zaman akıllarını başlarına toplarlar bilinmez ama yol yakınken bu sapkın sevdadan vazgeçmelerini tavsiye ederiz. Aksi halde dünyanın geldiği noktada çağı okumaktan aciz bu ufku dar gruplar kendi kazdıkları çukur hendeklerde, saklandıkları mağaralarda,  beton tünellerde can verip tarihin çöplüğüne gömüleceklerdir.
            Evet, ufuksuzluk sığ bir bakıştır, bu bakış açısıyla ne kendilerine ne de başkalarına faydaları dokunabiliyor. En belirgin özellikleri herhangi bir ülkeye sızdıklarında anti şehir tutum takınmalarıdır. Maalesef sızdıkları ülkelerde Moğolları aratmayacak derecede pimi çekilmeye hazır canlı bomba olabiliyorlar. Başta dedik ya, bunlar iflah olmaz asi ve narsist gruplardır,  onlardan yakıp yıkmaktan başka bir şey beklenmez zaten.  Islah etmeye kalkışsan onlardan çekindiğimiz zannına kapılabiliyorlar. Bakın nice zamandır devletimiz dağdan ovaya inmeleri için elinden gelen tüm çözüm önerilerini seferber etmekten imtina etmedi de. Bir ara devletin çözüm çağrısına kulak verir gibi görünseler de,  fazla değil bir baktık iki yıl sonra hendek kazma eylemleriyle çözümü baltalayan taraf oldular.  Onlar kim çözümden yana olmak kim, bikere başıboşluğa alışmışlar, isteseler de kınlarında duramazlar. Yakıp yıkmaktan hendek kazmaktan vazgeçmeyecekler gibi. Ah şöyle bir silkinip acaba biz nerde bir yanlış yaptık deyip de bir iç muhasebe yapabilseler,  her an Rabia’mızın gölgesinde gölgelenmeleri an meselesi diyebiliriz. Ama ne var ki onları Rabia olmaktan ve bütünleşmekten alıkoyan en temel etken unsur grup taassubudur. Örgüt şeması içerisinde sadece narsisizmce ve grupça hareket etmek ağırlıklı bir değerdir. Zaten grubun dışında kalmak bir grup üyesi için intihar demektir.  Her ne kadar devletimiz insanlıktan nasibini almamış bu iflah olmaz gruplar için topluma kazandırmaya yönelik bir takım projeler devreye ortaya koysa da intibakları hiçte öyle kolay bir iş olmadığı görülüyor. Dedik ya bir kere alışmışlar başıboş bir hayat sürdürmeye. Bu yüzden devlete teslim olduklarında üzerinden fazla zaman geçmeden yine bir bakıyorsun alışkanlıkları depreşip devlet kuruluşlarını örgüt karargâhı, devlet yöneticilerini de aşiret ağası gibi görmekteler,  dolayısıyla ıslah olmaları zor gibi gözüküyor. Tıpkı tarihte Hz. Ali (k.v), Haricilerin başkaldırılarına karşı yürüttüğü o uzun soluklu mücadelesinde gördüğümüz benzer tabloyu bugünde bir başka versiyon da görüyoruz. Değim yerindeyse dünün Harici grupları bugünün Haricileri,  bugünün narsist ve etnosantrizm grupları dünün Harici gruplarıdır. Madem öyle dün nasıl ki Hz. Ali (k.v), Haricilere karşı Devlet aklıyla mücadele ettiyse bugünde aynı devlet aklı anlayışıla etnosantrizm vebasına karşı mücadeleden pes etmemek gerekir.  Sadece devlet mi,  elbette ki bu mücadelede tüm sivil toplum, ve sivil inisiyatif kuruluşlarda buna dahildir. Hep birlikte Rabia olmak için buna mecburuz da.
          Baksanıza etnosantrizm tutkusu öyle tavan yapmış durumda ki, tam bir bataklık içerisinde habire debelenip durmaktalar, Tavsiyemiz odur ki bir şekilde kendilerini Türk adaletine teslim etmeleridir. Şu bir gerçek Türk adaleti “aman dileyene kılıç kalkılmaz”   atasözünü ölçü edinmiştir hep.  Hiç kuşkusuz bunu sırf sözle değil, bilakis ıslah evlerimizle, eğitim yuvalarımızla fiiliyata döker de. Zira bizim adalet anlayışımız Şeyh Edebali’nin “Ey Oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” öğüdü üzerine kuruludur. İşte bu öğütten hareketle bataklığa sürüklenmiş her kim olursa olsun devlet ve millet olarak topluma kazandırmak için ıslah yoluna gideriz. İcabında yetmedi geçmişte neler olup bittiğini ve tarihi süreç içerisinde toplumların geçirdiği sosyolojik evreleri de hatırlatırız.   Hatırlatmalı ki geçmişten ibret alıp geleceğine yön verebilsinler. Bilhassa tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz sosyolojik değişim evrelerimize şöyle bir göz attığımızda,  bizim küçük çapta geçirdiğimiz ilk evremizin ‘klan’ yapılanması olduğunu görürüz. Malum, klan yapılanmasında konumlanan her bir çadır aileyi oluştururken ailelerden oluşan çadırlar da obayı, yani  ‘Hayy’ı oluşturuyordu.  Hayy bir anlamda aile biriminin de üstünde bir üyeler topluluğu ya da akraba toplulukların bütününü kapsayan kavim (sop, klan) manasına bir kavram.  Derken tüm bu yapılanmaların nihayetinde  ‘kabile’  evresi oluşur.  Kelimenin tam anlamıyla özetle şunu diyebiliriz ki;   her bir çadır aileyi, çadırlar topluluğu Hayy’ı, Hayy’larda kabile oluşumunu ortaya koymakta. Bu demektir ki sosyolojik değişim evreleri kaçınılmaz bir realite, bu realitenin aksine bir direnç göstermek ancak aklı ziyanların işidir. Madem günümüzde klan değiliz, oba değiliz, çadır değiliz o halde mağaralarda, hendeklerde anti-şehir refleksle pineklemek niye? Kaldı ki tabiat bile kendi içinde değişime uğramakta. Nasıl mı? İşte derelerin birleşmesiyle nehirler, nehirlerin birleşmesiyle denizler, denizlerin birleşmesiyle okyanuslar oluşması bunun bariz bir göstergesi zaten.  Öyle ya madem sosyolojik anlamda küçük alt birimlerin birleşmesiyle de büyük birliktelikler oluşmakta o halde yerleşik kalıp medeniyet olmak gerektir. Burada önemli olan husus her değişim evresinde küçük bir birimden büyük birime mesafe kat ederken gurup narsisizmine, etnosantrizm ağına ve soy sop faslına takılı kalmamaktır. Takılı kalındığı an sosyolojik değişimlere ayak uyduramamanın neticesinde çağın bedevisi bir hayata mahkûm kalınacağı muhakkak.  Sadece değişime ayak uydurmak mı gerek,  elbette ki buna ilaveten bir arada kardeşçe nasıl yaşarız onun alt yapısını oluşturmakta çok mühimdir. Aksi halde tıpkı yakıp yıkmakta sınır tanımayan Moğolların akıbeti bizim içinde mukadder olur. Malumunuz Moğollar yerleşik hayata intibak edemedikleri için yüz seneyi geçmeyecek kısa bir hükümranlıkları olabildi ancak. Ama Osmanlı öyle değildi,  bilakis yeryüzüne medeniyet olarak damgasını vurduğu içindir altı yüz senelik bir hâkimiyet sürdürmüşlerdir.  Madem öyle geçici olana değil daimi olana talip olmalı. Hem madem Türkiye’yi çağlar üzerinden sıçratma hedefimiz söz konusu, o halde bu hedefin birinci basamağında ki 2023 Yeni Türkiye’sine giden yolda kardeşliği sabote edecek her türlü fitne, fücur ve ayak oyunlarına karşı dirlik ve birlik içerisinde olmak zamanıdır. Zira geldiğimiz noktada etnosantrizm ve narsisizm illeti bizi 2023 hedefimizden alıkoymak için pusuya yatmış durumda. Yinede hiç boşa heveslenmesinler artık eski vesayet dönemlerine bir daha dönme niyetimiz yok, bu kez sosyolojik ibre yeni Türkiye istikametinde yana bir ivmeyle ilerlemekte. İsteseler de bizi bu istikametten alıkoyamayacaklardır. Yeter ki ne yapacağımızın bilincinde olalım, gerisi gelir elbet.
              Şimdi bize düşen çağ atlayan Türkiye istikametine giden yolda daha neler yaparız diye kafa yormak gerektir. Hiç kuşkusuz yapılması gereken ilk hamlemiz hiçbir etnik unsurun kökeni ve kimliği sorgulamaksızın bir üst birimle buluşturmak olmalıdır. İşte bu büyük buluşma gerçekleştiğinde bak o zaman 'İri olacağız, diri olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız' sevdamız bir rüya değil hakikatin ta kendisi olacaktır.  Zaten hep birlikte Türkiye olmaya mecburuz da. Baksanıza yolumuza taş koymaya çalışan fanatik etnik ve narsist gruplar hiç boş durmuyorlar,  her an boş anımızı yakalamak için fırsat kollamaktalar.
             Bu arada şunu da belirtmekte fayda var,  sakın ola ki asabiyet, kavim ve millet kavramlarını ırkçılık çağrıştıran ‘etnik’ kavramla karıştırılmasın. Çünkü birbirinin aynı kavramlar değillerdir. Nasıl ki elma ve armudun her ikisi de meyve olarak bilinse de sonuçta biri elma diğeri armut cinsinden meyvelerdir. Keza kavmiyetçilik ve milliyetçilik gibi kavramlarda öyledir, her ne kadar bu kavramların her biri mensubiyetlikle illiyet bağı kurulmaya çalışılsa da aralarında bariz bir şekilde anlam farklılığı söz konusudur. Maalesef bu gerçeklere rağmen bir takım sözde aydınlar dini kaynaklarda sıkça zikredilen kavim kavramıyla milliyetçilik kavramı arasında sanki hiç fark yokmuşçasına farklı anlamlar yükleyebiliyorlar. Oysa soy sop, klan ve kavim gibi kavramalar akraba topluluklar için kullanılan kavramlardır. Kabile kavramı ise taraftar manası içeren bir kavramdır. Ama gel gör ki sapla samanı karıştırmayı huy edinmiş birtakım sözde aydınlar tarihi sosyolojik evrelerin başlangıcında yer alan alt birim kavramlarla günümüzde sıkça kullanılan millet ve milliyetçilik kavramlarını aynı kefeye koyup eşit kılabiliyorlar. Her neyse onlar sosyolojik evrelerden bihaber halde kavramları aynı kefeye koyadursunlar şu bir gerçek etnik kimlikleri bir üst birime taşıyamadığımız sürece grup narsisizmi ve etnosantrizm canavarı ile daha çok uzun yıllar mücadele edeceğiz demektir.  Tabii burada alt birimi üst birime taşıma derken asla maksadımız asimilasyon manasına bir taşıma değil elbet, bilakis çokluk içinde bir olmak manasına taşımadır bu. Şayet alt birimleri üst birimle buluşturamazsak Allah korusun Osmanlının son dönemlerinde hasta yatağında can çekiştiği dönemlerin aynısını yaşarız demektir.  
            Beklentimiz odur ki tarih boyunca onca yaşanan acı ibretlik vakalardan sonra bu tip sapkın gruplar akıllarını başlarına toplayıp uluslararası zinde güçlerin piyonu olmaktan çıkalar.  Şimdiye kadar piyon olmaktan, etnosantrizm’e ve narsisizme köle olmaktan kim ne bulmuş ki, bu militanlarda bulsun. Yazık hayatlarının baharında bir hiç uğruna onca kaybettikleri zamana,  hem de ne yazık, baksanıza neredeyse ömürlerinin tamamını dağlarda, mağaralarda, tünellerde tüketerek çağ dışı hayat geçirmekteler. Allah aşkına bir bilen varsa söylesin, ömür boyu bu çağda böylesi bir hayatı kim çekebilir?  Dedik ya bunu ancak çağın gerisinde kalmış modern bedeviler çeker. İşte çağı okuyamama hastalığın denen narsisizm ve etnosantrizmi illeti budur. Meğer ne kadarda meraklıymışlar ömür boyu marjinal kalıp sonunda da etnosantrimz ve narsisizmin kollarında bu dünyadan hayırla yâd edilmeden göçüp gitmeye.
          Nasıl hayırla yâd edilsinler ki, arkalarına dönüp baktıklarında hem insanlığa, hem de kendilerine kıydıklarını göreceklerdir. Hayatları boyunca örgüt aklıyla ömür törpülerseler olacağı buydu, elbette ki lanetle anılacaklardır.  Hele şimdiye kadar bir yaptıklarını düşünün, yaptıkları zulümler unutulacak gibi değil elbet. Bilhassa 2023 Yeni Türkiye yoluna giden yolda her türlü alavere dalavere cinsten toplu katliamlar işleyerek, hendek kazarak, canlı kalkan olarak aydınlık yarınlarımızı çaldılar hep. Gezi olaylarından tutunda MİT Tırlarının durdurulması hadisesine ve oradan da Ankara Garı Patlaması gibi bir dizi hadiselerin akabinde 17 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe Girişimine kadar süreçte hemen her olayın altından bu söz konusu leş kargaları çıktı hep. Şimdi gel de etnosantrizm ve narsisizmin galebe çalması denen hadiseleri unutuver,  ne mümkün.
             Ne hazindir ki bunca yaşanan hadiselere rağmen hala içimizde işi sulandıraraktan haddini bilmezlerde var.  Malum dünyada eşi ve benzeri olmayan 17 Temmuz darbe girişimi için kontrollü darbe diyenler çıktı. Nasıl kontrollü darbeyse 16 Temmuz İhanet Çetesinin Darbe girişiminin sabahına kıl payı uçurumun kenarından döndük. Neyse ki FETÖ davaları bir bir sonuçlandıkça, hiçte kazın ayağı öyle olmadığı, bilakis bunun bariz bir şekilde kırk yıllık birikimin neticesi bir darbe girişimi olduğu ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Öyle anlaşılıyor ki, ister adına narsisizm ister etnosantrizm densin sonuçta her iki marjinal örgütte birbirinin ruh ikizidirler. Ha devlete etnik grup yapılanması üzerinden ihanet etmişsin ha paralel devlet şebekesi olarak ihanet etmişsin hiç fark etmez. Yani her iki durumda da hainlik damgası yemekten kurtulamadılar. Nasıl kurtulunur ki,  biri yarım asrı bulan bir sızmayla devlete ihanette sınır tanımadı,  diğeri de kırk yılı aşkın bir süreçte dağlarda, mağaralarda, tünellerde tedhiş çemberi oluşturarak sınır tanımadı.
              Evet,  al birini vur ötekini, hiç fark etmez her iki örgütte ruh ikizidirler. Devletimizin de bir sabır sınırı var elbet, önce kardeşkanı dökülmesin, anaların gözleri yaşarmasın, Fırat’a ağıtlar yakılmasın düşüncesinden hareketle hep sabır gösterdi. İşte o sabır bir yere kadardı, bardağı taşırdıklarında hem 15 Temmuz Darbe girişiminde hevesleri kursaklarında bırakılarak hadleri bildirildi,  hem de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtıyla Osmanlı tokadı nedir o hatırlatılmış oldu. Üstelikte devletimiz çok öncesinden gelin yol yakınken silahları toprağa gömmek şartıyla çözümden yana bir tavırda sergilemişti. Önce çözüme yanaşır gibi olduysalar da ancak bunu iki yıl sürdürebildiler. Sonrasında inat bu ya,  çözüm sürecini baltalayanlar yine kendileri oldu. Oysa milletçe ne de çok sevinmiştik, şehit tabutları artık yurdun dört bir yanına gelmiyor diye. Maalesef gel gör ki iki yılın ardından bir anda umutlar sel olup çözüm paketinin Fırat sularına karıştığını gördük. Aslında Fırat suları boğmak için değil, hayat vermek için vardır. Zaten Fırat GAP’la,  GAP’ta Fırat’la birlikte çağladıkça daha da ülkemize hayat kaynağı olacaklardır. Allah korusun çağlaması durduğunda ne Fırat’a olan sevdamızdan,  ne GAP gibi devasa projemizden, ne de çağlar üstü 2023 Türkiye hedefimizden söz edebiliriz. Madem öyle, Fırat’ın çağlamasına karşılık gelin hep birlikte bizde eşlik edip tüm enerjimizi  'İri olmak',  'Diri olmak', ‘Bir Olmak’ ve ‘Hep Birlikte Türkiye Olmak’  için çağlayalım.  Bunun içinde öncelikle devlet ve millet dayanışmasını ilelebet sürdürmemiz şarttır elbet. El ele gönül gönüle büyük bir dayanışma içerisinde çağlayalım ki tüm marjinal oluşumlar tüm aşiret yapılanmaları bu büyük buluşma karşısında eriyip yok olsunlar. Gönül ister ki, onlarda bu büyük buluşmaya dâhil olabilsinler.  Şayet bu büyük buluşmaya dâhil olurlarsa ne ala,  dâhil olmazlarsa eninde sonunda onlar için acı akıbet kaçınılmazdır. Yeter ki canı gönülden pişmanlık duyup aman dilesinler devletimiz yine şefkat elini uzatıp buzdolabında donmaya aldığı çözüm paketini tekrar yürürlüğe koyacaktır elbet.  Böylece Türk’üyle Kürt’üyle, Çerkez’iyle, Laz’ıyla büyük bir buluşma sayesinde hep birlikte aydınlık yarınlara yelken açmış oluruz. Derken etnosantrizm ve narsisizm canavarının kursağına ot tıkayıp tüm tedhiş ve şiddet hareketlerine son verilmiş olur. Elbette ki devletimizde biliyor; bölge insanının geçim sıkıntısı, gelecekten endişe duyma ve zor hayat şartlarının doğurduğu bir takım sıkıntılarla dağa çıkmak zorunda kaldıklarını. Allah var, devletimiz şimdiye kadar elinden gelen tüm çabayı gösterip bütçeden ayrılacak aslan payın büyük dilimini Doğu ve Güneydoğu'ya ayırıyor da. Malum, kalkınamamak, şehirleşememek yerleşik olmamak demektir. Nitekim PKK elemanlarının şehir dışı Doğu ve Güneydoğu’nun kırsal alanlarında, sarp dağlarında, mağaralarda ve mezralarda kendilerini konumlandırması bu gerçeği teyit ediyor. Zaten dağlar, mezralar göçebe dinamizme en uygun alanlardır. Madem öyle, devletimize düşen göçebe dinamizmin inadına daha da yatırımlara hız vermektir.  Baksanıza adamlar habire devlet tarafından yapılan her ne yatırım varsa tüm yatırımları sabote edip yakıp yıkmaktalar. Şunu iyi biliyorlar ki, Doğu ve Güneydoğu mamur oldukça bölge halkını dağa çekmek çok kolay olmayacak. Bizde şunu iyi biliyoruz ki,  değişmemekte ısrar eden bu narsist gruplara karşı izlenecek en etkin stratejik hamle ülkemizin dört bir yanını ekonomik sosyal ve kültürel yönden donatacak projeleri hayata geçirme metodudur.  Şayet bu projeleri devreye sokamazsak etnosantrizm ve narsissiz canavarının varacağı en son nokta çoluk çocuk, yaşlı genç dinlemeden acımasızca insanları katletmek olacaktır.
            Hele bir genç narsisizmin kollarına kendini kaptırıvermesin bir anda o genç canlı kalkan ve canlı bomba adayıdır artık. Hatta o genç için eylem yapmak meslek olur da. Asla bu meslek bizim anladığımız manada ‘Bir elde Kur’an, diğer elde bilgisayar olan meslek eğitimi’  değil elbet,  tedhiş ve şiddete yönelik gerilla eğitimidir bu. Ve bu gerilla eğitimi günümüzde göçebe dinamizminin tüm ekonomik ve sosyo-kültürel değişmelere karşı direnç gösterecek nitelikte bir eğitimdir. Tabi böyle bir eğitimden geçen bir militanın dünyadaki tüm değişimlere gulyabani kalması kaçınılmazdır. Her halde dağlarda, mağaralarda, tünellerde literatür tarayacak değiller ya,  hazır ellerine tutuşturulmuş gerilla broşürleri varken ne diye değişime yelken açsınlar ki.  Kaldı ki gerilla eğitimi dışında kafaları pek bir şeylere basmaz da. Yine de haklarını yememek gerekir, bazen köşeye sıkıştıklarında özgürlük ve barıştan dem vurup ağızlarına sakız yapmakta da pek mahirdirler.
          Anlaşılan o ki,  taassup bataklığına saplanmış etnosantrik ve narsist çevrelerin bakışıyla bizim kardeşlik değer bakışımız çok farklı, yani birbirine taban tabana zıt bakışlardır. Zira bizim kardeşlik değer yargımızda Yunusça sevgi, Ensarca kucaklayış vardır,  etnosantrik ve narsist bakışta ise Ebu Cehilce kin ve nefret kusmak vardır, Selçuklu dönemine geldiğimizde de Hasan Sabbah’ın elinde efsunlanıp haşhaşça intihar eyleminde bulunmak vardır. Günümüz 15 Temmuz 2016 yılına geldiğimizde ise Pensilvanya’dan efsunlanıp ülkemizin bağrına hançer saplamak girişimi vardır. Onlar besbelli ki ülkemizde ayrılık tohumları ekerekten bölmek için var olacaklar bizlerde bu ülkede sevgi iklimini yeşertecek ve kardeşliği tesis edecek projelere hız kazandırmak için var olacağız. Yani şer şerliği yapacak biz ise hayır ve hasenatta yarışmak için var olacağız.  Tabii hayırlara vesile olmak içinde öncelikle  “Bir elde Kur’an diğer elde bilgi teknolojisi olan” donanımlı nesil yetiştirmek şarttır. Aksi takdirde havanda su dövmüş oluruz.
          Evet, etnosantrizm ve narsisizm meselesi enine boyuna çok boyutlu masaya yatırılması gereken bir husustur. İşte toplumumuzu içten içe kemiren bu etnosantrizm ve narsisizm canavarına fırsat vermemek için ülkemizin havasını teneffüs eden adı, kimliği, milliyeti, mezhebi, meşrebi her ne olursa olsun bir arada farklılıklarımızla beraber huzur içerisinde yaşamanın keyfini çıkarmalı. Kalkınmaksa kalkınma,  dert dava kültürel haksa o da veriliyor zaten. Nitekim devletimiz GAP’la birlikte elinden gelen tüm imkânları devreye sokmuş durumda. Hakeza ana dilde konuşmak ve Kürtçe şarkı söylemekte artık serbest, çoktan devlet eliyle yerel dillerde televizyon kanalı kuruldu da. Yok, eğer dert dava etnik ayırımcılıksa buna hiçbir devlet müsaade etmeyeceği malum,  asla etnosantrizm’e geçit verilmezde. Dedik ya,  etnosantrizm çağı okuyamamaktan kaynaklı devlete karşı başkaldırı harekâtıdır. Malum PKK bunun tipik misalini teşkil etmekte. Hatta gurup narsisizmde öyle olup FETÖ ihanet örgütü bunun en canlı örneği olarak tarihe geçti. Sonuçta her iki canavar akım devlete başkaldırmanın bedelini eninde sonunda ödeyip eriyip yok olacaklardır, buna inancımız tamdır. Çatlasalar da patlasalar da devletimiz bilhassa Doğu ve Güneydoğu kalkınmasına yönelik hamlelerinden vazgeçmeyecektir. Hem nasıl vazgeçilebilir ki, karşımızda adına ağıtlar yazılmış ve aynı zamanda medeniyetlere beşiklik etmiş Fırat’ımız var. Dolayısıyla biz ne Fıratsız yerimizde durabiliriz, ne de Fırat bizsiz yatağında akabilir. Şu iyi bilinsin ki Fırat yatağında kıvrım kıvrım aktıkça kardeşliğimiz daha da anlam kazanıp çağlar üzerinden sıçrayacağız demektir.

                   Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2134/etnosantrizm-ve-narsizim-canavari.html

2 Şubat 2016 Salı

HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ

         

  

               HEPİMİZ AYNI KİLİMİN DESENLERİYİZ

                SELİM GÜRBÜZER
             
            İslâm’ın semavi dinlere bakışı dini yönden bir bakıştır. Tabii bu bakış  'Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize'  çerçevesindedir. Yani İslâm'ın engin hoşgörüsünden ve vahyin gücünden kaynaklanan bakıştır bu. Hiç şüphe yoktur ki Peygamberimiz (s.a.v.)’in âlemlere rahmet olarak gönderilmesi de bu bakış çerçevesinde çok mühim önem arz eder. Öyle ki yüklendiği kutsi vazifeyle en son mükemmel ve kâmil dinin İslam olduğunun ilanını insanlığa duyurur da. Malum, bu duyuruya icabet edenler Müslüman olarak şereflenirken icabet etmeyenlerse küffar olarak nitelenir. Madem öyle ‘Hak geldi, bâtıl zail oldu’ ayeti celile hakikatinin tüm insanlığın icabet etmesinde fayda var. Aksi halde bu şereften mahrum kalanların hem dünyaları hem de ahretleri perişan olması kaçınılmazdır.
         Hiç kuşkusuz rahmet deryasından istifade etmek için başvurulacak ilk kaynak vahiy'dir, ikinci kaynak sünnettir. Hele bir insan bu iki kaynaktan beslenmeye görsün bir anda kendini deryayı umman içerisinde bulması an be an mümkün. Ancak bu paha biçilmez deryayı umman kaynağından mana çıkarmak için de icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha pınarlarına dalmak gerekir. Zaten dalmakta gerekir ki vahiy, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha denen dört temel sütun üzerine kurulu Edille-i Şer'iyye caddesinde istikamet üzere ilerleyebilelim. Gerçekten de Edille-i Şer'iyye istikametinde ilerlendiğinde fıkhi yönden mezhepler, batıni yönden de tasavvufi dallar bizi adeta bir kilimin desenleri gibi sarıp sarmalarda. İyi ki de böylesi ilmek ilmek örülmüş desenlerimiz var,  bu sayede başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin, Tebe-i Tabiin,  tüm ehl-i sünnet ulema ve Rabbani âlimlerin rehberliğinde dini öğretilere vakıf olma imkânı elde etmiş oluruz. Derken bu öğretiler eşliğinde her ehlisünnet mezhebin ve her ehlisünnet meşrebin kendi içerisinde kolları ve çeşitliliğini fark ederiz.  Yeter ki revan olup tutunduğumuz Edille-i Şer'iyye ana caddeden sapmayalım bak o zaman bu dört şeritli ana yol güzergâhı İslam âlemini firak-ı dalleden koruyacak şemsiye olur da. İşte bu noktada Edille-i Şer'iyye Ümmet-i Muhammed için çok büyük bulunmaz bir kurtuluş yolu ve aynı zamanda çok büyük zengin külliyat rehberimiz olarak karşılık bulur, tabii bu yolda kadir kıymet bilirsek. Şayet fırsatı ganimet bilip bu inci desenlerimizi daha da kıymetleştirirsek bizi gören bizde dirilir de.  Ancak bunca çeşitlilik içerisinde tek hakikat senin değil benim ki diye ‘işte din budur’, ‘işte hakikat budur’ denildiğinde işler karışmakta ve her an şarampole yuvarlanmakta vardır. Acı ama gerçek, maalesef gelinen noktada Müslümanlar arasında bir türlü bitip tükenmek bilmeyen kısır tartışma ve atışmalar tavan yapmış durumda, ister istemez bu durumda ortalık çekilmez karasaban bir hal alabiliyor. Tabii bu durum sadece Müslümanlara mahsus durum değil,  diğer semavi dinlerde de sıkça görülen bir maraz durum.
             Bilindiği üzere İslâm şemsiyesi altında içtihadi farklılıklardan mezhepler doğarken, Allah’ı anma ve nefsi terbiye etmeye yönelik meşreb farklılıklarına bağlı olarak da tarikatlar doğa gelmiştir. Aslında gerek mezhepler olsun, gerek tarikatlar olsun her iki pınar da Edille-i Şer'iyye'nin alt desenleri ve zenginliği olarak ortaya çıkmışlardır. Hani başta da belirttik ya kaynak deryayı umman olunca o kaynaktan pekçok pınarların doğması gayet tabiidir. Yeter ki ana kaynaktan beslenen gönül pınarları dört şeritli ana yoldan sapmasın, gerisi teferruattır elbet. Allah korusun zaten ana yoldan çıkıldığında ortaya ehlisünnet çizgisinin dışında herhangi sapkın bir mezhep, herhangi sapkın bir fırka, herhangi bir sahte tarikatla karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır. Aslında ölçü besbelli; o da Edille Şeriyye’dir, yani bu istikamette kök salan tüm tali yollar bizim baş tacımızdır. Ehl-i sünnet dışında ortaya çıkan her türlü fitne akım hareketleri ise ölçümüz gereği fırak-ı dalle (sapık kollardan)  olarak addederiz.
         Peki, madem ölçü pınarlarımız var, o halde yeri gelmişken acaba hiç gündemden düşmeyen alevilik konusunu hangi çerçeveye oturtmak gerekir? Baksanıza gelinen noktada ölçümüze halel getirmek için  birileri tıpkı Kürt meselesinde olduğu gibi alevilik konusunda da her defasında habire  pişirilerekten önümüze koyulup aramızda ayrılık tohumları ekilmeye çalışılmakta. Öyle ki alevilik konusu, bir kültür kodu, bir meşreb, bir metodoloji olarak ortaya konulması gerekirken, sanki başlı başına bir ilahi dinmiş gibi lanse edilmekte. Oysa camii, sinagog ve kilise kendi dini mensuplarının göstergesi ibadet mekânlarıdır. Medreseler, dergâhlar, cemevleri ise kendi bağlılarına yönelik ilim, semah ve zikir meclisleridir. Dolayısıyla ne medrese, ne dergâh, ne cemevi,  ne şu,  ne bu, hiçbir yapılanma caminin alternatifi olamaz. Olsa olsa her bir teşekkülü ve oluşumu günümüz moda tabirle sivil toplum ocakları olarak addederiz. Aslında bizim söz konusu tüten ocaklarla hiçbir meselemiz yoktur,  bizim itizarımız, cem evinin cami’nin karşısına alternatif olarak konulmak istenmesinedir, bunun dışında sıkıntımız yok elbet. İşte böylesi bir sıkıntıyı çözecek reçete hiç kuşkusuz İslam'ın o engin anlayışında ve Kâfirûn suresinde zikr edilen “Sizin dininiz size, benim dinim bana”  buyruğuyla farklıklara bakışında gizli. Bikere biz Müslümanlar olarak tüm desenleri bir arada toplayacak mabedimiz besbelli, yani cami’den başkası değildir.  Çünkü medrese ilim tahsili için vardır, dergâh ve cemevleri ise semah yapmak ve zikretmek için varlar, bu yüzden İslam’da bunların hiçbiri camii olarak kabul görmez. Ama gel gör ki söz konusu ocak konumda cem evlerini cami’ye karşı alternatif olarak sunanlar olabiliyor. Şayet alevilik bir kültür kodu veya meşreb olarak değil de, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi bir din olarak ortaya çıkmış olsaydı, pekâlâ bizde cemevini tıpkı bir kilise, bir havra, bir cami gibi toplayıcı ibadet mekân kategorisinde ele alabilirdik. Hakeza aynı meseleyi milliyet ve etnisite açısından ele aldığımızda aynı benzer yorumu Türklük ve Kürtlük konusuna da uyarlamak mümkün. Dolayısıyla genele şamil olanla alt birim düzeyde olanı iyi ayırt etmek gerekir.
            Şu bir gerçek;  gerek din adına, gerek mezheb adına, gerek meşreb adına, gerekse etnik kimlik adına ortaya çıkan her teşekkül kendi tanımını, gayesini, metodunu ve uygulamasını ortaya koymadıkça bulunduğu konumu tartışılır olmaktan kurtaramaz. O halde siz siz olun, hangi mezhepten, hangi meşrepten, hangi milliyetten, hangi fikri akımdan olursanız olun mutlaka edindiğiniz kimliklerle alakalı mensubiyet bağlarınızın tarifini, amacını metodolojisini, usulünü ve uygulamasını ortaya koymaktan ve açıklamaktan imtina etmeyiniz. Aksi halde mezhep meşreple, meşrep mezheple, din mezheple,   mezheb din’le,   millet etnik kimlikle, etnik kimlik milletle,  devlet vatandaşla, vatandaş devletle olan ikili münasebetlerde gizemli kalmanın ötesinde anlaşılmaz bir yapıya bürünürsünüz. Bundan daha öte çıkmaz yollara kayıp kendinizi tam bir kaotik ortamın içinde bulursunuz. Nasıl mı? İşte önce hoşgörü seanslarıyla kendilerini sinsice Anadolu kilimin merkezinde görenler, sonrasında Pensilvanya’dan beddua seanslarıyla nefret tohumları saçıp okyanus ötesi kilim üzerinde Türkiye aleyhine jurnal nakış örmeleri bunun en bariz delili. Dolayısıyla bir insan ne oldum değil ne olacağının derdine düşmeli. Önemli olan insanın son nefesinde ne halde olduğudur. İşte bu yüzden Anadolu kiliminin dilini iyi okumak gerekir. Anadolu kiliminin içinde değişik renk ve motiflerden oluşmuş desenler mevcut, ama hiç bir desen tek başına Anadolu kilimini temsil edemez. Niye derseniz,  her şey gayet açık ortada;  bikere kilimimiz, değişik ton ve nakışlarla işlenmiş desenlerle bir araya gelmesi sonucu yerli kilim olmakta. Hakeza Müberra dinimiz içinde öyledir. Yani İslam’ın bağrından neşvünema bulan dört hak mezhep ve on iki hak tarikat desenlerimiz var olmasına var ama bu demek değildir ki her bir desen tek başına Müberra dinimizi temsil etmekte. Bilakis her bir desen İslam'dan beslenen alt desenler ya da alt birimler olarak değerlendirilirler. Hiç kuşkusuz etnik kimlikler de öyledir, yani hiç bir etnik desen tek başına Türkiye’yi temsil edemez,  ancak Türkiye kiliminin etnik desenleri olarak telakki edilirler. Kelimenin tam anlamıyla her bir etnik köken Can Türkiye kilimine renk katmak için vardır.  
            Evet, bizde biliyoruz ki yeryüzü de bir mescittir, yani alnın değdiği her yer ibadet etmeye mani teşkil etmez. Yeter ki, o yer necisden uzak temiz alan olsun,  elbette bu durumda ibadete mani teşkil etmez. Ama bu demek değildir ki, her bir din mensuplarının bir araya gelmesine yönelik mabetler olmasın. Unutmayalım ki, camii, kilise ve havra kendi din mensuplarının bir araya gelmesi için vardır. Ki;  Müberra dinimiz İslam’da  'cemaat olmak'  esastır. İşte bu yüzden inşa edilmiş bir camii düşünün ki kubbesiyle, minaresiyle, şadırvanıyla bir mimari şah eser olmanın ötesinde gökten saf saf inen rahmet meleklerin selamladığı mana yüklü şaheser olarak anlam yüklenecektir. Yani cami’siz cemaat, cemaatsiz camii kurumuş meşe odun misali ruhsuz yığından öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hele camiiyi hafife alıp karşısına cemevini altenatif olarak sunmak asla kabul görür bir şey değildir. Baştan dedik ya biri camii, diğeri cemevidir.  Bir başka ifadeyle tüm mezhep ve meşrepleri bağrında taşıyan mekânın adıdır camii. Cemevi ise sadece kendi müntesiblerini bağrında taşıyan sazlı semahlı kültür ocağıdır. Dolayısıyla bunun dışında bir anlam yüklemek haddi aşmak olur. Kaldı ki,  üstüne vazife olmayan şeylere karışmak kimin haddine. Bakmayın siz öyle had hudut bilmez bir takım aklı evvellerin sapla samanı karıştırıp umuma şamil camii ile mahallî konumda olan cemevi gibi kültür ocaklarını aynı kefeye koymaktan hiçbir beis görmeyenlere, zaten genelle lokali birbirine karıştırmak onların huyudur, Oysa camiinin fonksiyonu başka cemevinin başka, keza medresenin fonksiyonu başka, dergâh’ın da başkadır.  
            Onlar karıştıra dursun şu bir gerçek camii adına uygun misyonuyla tüm alt birimleri bir araya toplayan mekânın adıdır. Sadece mekân mı,  bunun yanı sıra minaresiyle, vaaz kürsüsü ve minberiyle her türden mezhep ve meşrebi aynı safta toplayan mabet mahallinin adıdır camii. Minberi desen bir kürsü, mihrabı ise bizi adeta ötelere taşıyan bir remzdir. Hele bir de Müslümanların haftada aynı mekânda bir araya geldikleri 'cuma'mız var ki,  Müslümanların birliğini ve dirliğini sağlayan bir meşale olur da. İşte bu nedenledir ki ne medrese, ne tekke, ne de dergâh mensupları kendi mekânlarında kendilerine yönelik cuma namazı eda edemez.  Zira Müslüman’ım diyen her ferdin mensup olduğu mezhep,  meşrep ve etnik kimliği ile bir arada buluştuğu adreste buluşmanın adıdır cuma. Yeni tabirle çokluk içinde bir olmak (cem olmak) demektir cuma. Eski tabirle de kesrette vahdet olmanın adı demektir cuma. Dahası bir Yahudi için cumartesi neyse,  yine bir Hıristiyan için pazar ne anlam ifade ediyorsa, bir Müslüman içinde 'cuma'  odur.
            Hiç kuşkusuz, bütün bu örnekleri vermekten maksadımız cemevi gibi benzer lokal kültür ve irfan ocaklarının umumu kucaklayıcı cami’ye karşı alternatif birer ibadet mekanları olarak gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir. Sonuçta birlik ve dirlik adına gerek alevilik olsun, gerekse sünnilik olsun her iki ekole de İslâm’ın iki ayrı yorumlanış biçimi olarak bakmakta fayda var.  Ancak aleviliğin sünnilikten en bariz görünen farkı hem hasbi (samimi-gönüllü)  alevilerden müteşekkil olması, hem siyasi taraftar alevi kitlesine sahip olması,  hem de sembolik, nostaljik ve kültürel anlamda Ali'siz alevi kitlenin olmasıdır. İşte böylesi değişik taraftar yelpaze içerisinde bilhassa sinsi mihrakların hasbi alevilerin Hz. Aliye olan muhabbetlerini istismar ederekten onları DHKP-C, DEV-SOL gibi militan örgütlerin kucağına ve ağına düşürmekte mahir oldukları da artık bir sır değil. Nitekim Gazi mahallesinde yaşanan hadiseler,  Gezi olayları, Ankara Garı patlaması gibi daha pek çok provokatif olaylar ağa düşmenin birer göstergesi örneklerdir.  Her nedense bu tip olaylarda bilhassa alevi kesim provoke edilmekte. Anlaşılan o ki geçmişte Çorum, Kahramanmaraş,  Malatya ve Sivas Madımak gibi hadiselerden gerekli dersler alınmamış gözüküyor.
             Hiç kuşku yoktur ki Hz. Ali’yi sevme noktasında hiç bir ehl-i sünnet mensubunun itirazı olamaz. Bizim itirazımız,  sadece sevme noktasında normal dozun aşılmasınadır, yani ilahlık noktasına getirilmesinedir. İşte bu yüzden ölçü şart diyoruz. Bakınız Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s) sevme noktasında öyle aşırılığa kaçtılar ki  “(hâşâ) İsa Allah’ın oğludur” diyecek noktada bir anda kendilerini Teslis inancının kollarında buldular. İşte bu yaşanmışlıklardan hareketle ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)'e ulûhiyet isnat etmek kimin haddine. El insaf böyle bir isnadın müminler arasında büyük bir fitneye yol açacağı muhakkak. Nasıl mı?  İşte tarihte bir takım yaşanmışlıklar bunun en bariz göstergesi.  Örnek mi? İşte İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü fitne öncüleri bunun tipik misalidirler. Üstelik bu tür fitne öncüleri her devirde hiç eksik olmayacaklar gibi de.  Bugün İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah’ın esamesi okunmuyor ama onları aratmayacak türden bir sürü değişik kılıklara bürünmüş fitne mümessilleri aramızda kol gezmekte. Hiçte boş durmuyorlar, inlerine kadar girilse de, bir bakmışsın soluğu Pensilvanya'da ya da bir başka ülkede alabiliyorlar. Sonuçta kaçacak delik bulabiliyorlar. İster adına hipnozlaşma, ister efsunlanma denilsin hiç fark etmez her hal ve şartta vazifeleri gereği içte ve dışta Müslümanlar arasında fitne oluşturmak, birliği ve dirliği yok etmekten geri durmazlar. Görünen o ki, dünya döndükçe bu kısır döngü devam edecek gibi. Bakın şöyle Sahabenin hayatına,  ilk dört halife atanma yoluyla değil istişareyle gelmesine rağmen Hz. Osman (r.a.)  ve Hz. Ali (k.v.) döneminde fitne tavan yapabilmiştir. Düşünsenize Hz. Osman (r.anh) evinde Kur'an okurken katledilebiliyor. İşte fitne böyle bir şeydir,  Müslümanların can evinden vurup kanını akıtan başa bela bir hançer yara olabiliyor. İşte bu yüzden İslam Dini ‘fitneyi katilden beter’ addetmiştir. Hele bir kilime güve sirayet etmeye dursun bir anda birlik kilimin desenleri ilmik ilmik dökülüp paramparça olurda.
        Bu arada fitne derken sakın ola ki,  Hz. Ömer (r.anh)’ın bir Hıristiyan köle tarafından ve Hz. Osman (r.anh)’ın da isyancılar tarafından şehit edilmesi süreçlerinin yanı sıra Hz. Ali (k.v.)'in halifelik dönemini de içine alan tüm vakalar sırf fitne kaynaklıdır anlamı çıkmasın. Hiç kuşkusuz bu kargaşalıkların arka planında yatan bir gerçek daha var ki, o da sahabe arasında içtihat farklılığından kaynaklı mücadelelerin tezahür ettiği gerçeğidir.  Ki,  o mücadeleler arasında:
            - Cemel Vakası,
            - Sıffin Vakası,
            -Kerbela Vakası tipik göstergeler olarak başı çekmekte.. Ancak, bu üç vaka sanki bugün yaşanmış gibi Müslümanlar arasında sonuçları itibariyle derinden yaralayıp birlik tutkusuna gölge düşürebiliyor. Bakın, Cemel Vakasını Bediüzzaman Said Nursi Hz.’leri nasıl yorumluyor: “Cemel Vakası denilen Hz. Ali ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Bkz. Mektubat, 15. Mektup sh.53 1986 İst.).  Gerçekten de Bediüzzamanın bu müthiş tespitinden Cemel Vakası’nın içtihat farklılığından doğan adalet-i mahza ile adalet-i izafiye bir vaka olduğunu farkederiz. Hatta üstad satır aralarında İslâm ulemasının fikri tespitlerinden de örnekler verip; “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kal etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (Bkz. a.g.e. sh.53)  der de.  Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiştir, demez de. Çünkü Rasulullah (s.a.v)'ın bu hususta: “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz” beyan buyurduğu hadis-i şerifin hükmü esastır bizim için.
         Peki ya Sıffin Vakası?  Ehlisünnet kaynakları iyi tedkik edildiğinde, bu vakanın Hz. Ali (k.v.)'in hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya kaldıkları bir savaş olduğu anlaşılır. Kaldı ki ehlisünnet uleması bu vakanın bir içtihadı mesele olduğunda hemfikirdir. Bilmem bu hem fikirlik ortada iken hala kafasında tereddüt hâsıl olanlar için yeterli karine delil teşkil etmez mi?  Ulemanın açıklamalarından anlaşılan o ki;  Hz. Ali (k.v.) hilafet içtihadıyla, Hz. Muaviye (r.a) ise saltanat ictihadıyla karşı karşıya gelseler de sonuçta her ikisi de İslâm’a hizmet etme gayesi gütmüşlerdir. Asla bir kısım çevrelerin iddia ettikleri üzere  'benlik' davası için karşı karşıya gelinmiş bir vakalar değildi.  Hadi öyle olduğunu varsaysak bile onların kendi aralarında ki ihtilaflarına bizlerin mudahil olması ya da hakem rolü üstlenip çözmeye kalkışmak bize düşmez.   
        Malum olduğu üzere ortalığın kan gövdeyi götürdüğü bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v.) halifeliğe gelmiştir. Üstelik daha ayağının tozuyla halife olur olmaz hemen Hz. Osman (r.anh)'ı şehit eden katillerin teslim edilmesi talebini önünde bulur. Düşünsenize ortalık kan gövdeyi götürüyor böyle bir taleple karşı karşıyasınız, sizde kabul edersiniz ki bu akla reva mı?  Zaten bu talep karşısında, ilim ve hikmet kapısı o yüce halifede akıl dolusu bir hamleyle hele bir sular durulsun, hele bir asayiş sukunet sağlansın o zaman ceza verilmesi yönünde bir tavır ortaya koymasını bilmiştir.  Şayet o an aksi bir tutum sergilenmiş olsa pişmiş aşa soğuk su katmak ya da doğrudan yangına körükle gitmek olurdu. Ancak ne var ki bu tavır Muaviye’nin saltanat içtihadıyla bağdaşmadığından karşılık bulmaz. Yani Muaviye katillerin cezasının bir an evvel icra edilmesinden yana bir tavır ortaya koyar.  İşte bu iki farklı ictihad her iki tarafı Sıffin’de (Kasitin) karşı karşıya getirmeye yetmiştir. Derken halife ictihadı ile saltanat ictihadı Sıffin’de karşı karşıya geldiğinde kılıçlar çekilirde.  Burada bize düşen bu meselenin sen ben davası olmadığı, bilakis ictihad farklılığın sonucu ortaya çıkan bir hadise olduğunu fark edebilmek mühimdir. Dolayısıyla bu bilgilerin dışında fazla her şeyi fütursuzca kurcalayıp şu haklıdır bu haklıdır demek abesle iştigal durum olur.
            Kerbelâ olayına gelince, bu olay Cemel ve Sıffin hadiselerinden farklıdır. Öyle ki adını işittiğimizde bile yüreğimizin dağlandığı bir hadisedir. Asla içtihat farklılığından kaynaklanan bir vaka değildir, bu düpedüz Emeviler’in izlediği ırkçılık politikalarına karşı içten içe duyulan bir öfke patlamasının yansıması diyebileceğimiz yürekleri dağlatan bir vakadır. Bilhassa vakanın oluşumunda din ve milliyet temelli çatışma söz konusudur. Ki; Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-i İslâmiyet’i, Rabıta-i milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e sh.55).  Tabii netice malum, Hz. Hüseyin ve onun soyundan gelen Ehl-i Beyt Gül Nesli, Yezid zulmüne maruz kalıp şehit düşerler de. İşte o gün bugündür elem verici bu olay içimizi sızlatıp Müslümanlar arasında asırlar boyu mezhebi ve meşrebi ayrılıklara kapı aralayan bir vaka olmuştur.  Nitekim ilerde Şia akımı sahne alır da. Sahne alsın almasına da, şu bir gerçek her doğan yeni bir akım başka ayrılıklara namzet akım olabiliyor.  Hele ana caddeden kopmalar nüksetmeye dursun taraflar birbirine karşı empatik yaklaşım sergilemek yerine karşılıklı ön yargılarla birbirilerini tekfirlikle suçlayacak derecede pozisyon alınabiliyor.  Şayet Sünni isen her an Yezid suçlamasına maruz kalabiliyorsun.  Oysa hiç bir Sünni anne ve baba ailenin doğan çocuğuna Yezit ismi verdiği bugüne kadar görülmemiştir. Kaldı ki Sünni aileler çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin isimler vererek onları yâd etmiş durumdalar. Aslında aramızda hiçbir ayrılık gayrilik yok,   sadece ayrı gayriymişiz gibi içimize nifak tohumları serpenler var.  O halde bu oyunu bozmak lazım gelir. Yeter ki,  ‘Gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım' diyen Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velinin sözlerine candan kulak verelim, bak o zaman birlik ve dirlik muştumuz gün yüzüne çıkar da. 
         Evet, gün bir olmak, iri olmak ve diri olmak günüdür, hasmane tutumları devam ettirme günü değildir.  Dün İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah fitnesine kendini kaptıranlar âbâd oldu mu ki bugünde ayrılıktan gayrilikten dem vuranlar âbâd olsun,  bakın tarihte hiç bir fitne odağı kalıcı olamamıştır, bu yüzden fitne odakları lanetle yâd edilir hep.   O halde tarihten ibret alıp aramızda dolaşan Haşhaşı türü fitne odaklarına aman vermemek gerekir. Zira gün kendi ülkesini jurnalleyenlere, tahrikçi unsurlara, fitne ve fesat odaklarına, arkadan hançerleyeci unsurlara meydan vermemek günüdür.  Gün bu gündür,  işi kolay kılıp iri olmak, diri olmak, bir olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye? Bizim için her yer Kerbelâ demekle nereye varılır ki? Bu tür söylemler ancak ümmetin birliğini ve dirliğini bozma hevesinde olan bozguncu fitne odaklarının işine yarar. Neyse ki Said Nursi Hz.leri  'Sizin hayır zannettiklerinizin altında şer, şer zannettiklerinizin altında hayırlar olabilir' ayetinden hareketle Kerbala olayının sonuçları hakkında şu tespitte bulunmuştur: “Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular” (a.g.e. sh.55). Gerçektende bu müthiş tespit bizi geleceğe karamsar bakmaktan kurtarıp yüreklerimize su serpmiş olur da. Bilmem bu gelecek kurgusu müjdeleyici sözlere daha ne ilave edilebilir ki.
         Evet, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla pek çok kutbul aktab evliyaların yolu günümüze kadar kollarıyla birlikte halen ışık saçmakta.   Her ne kadar, ışık saçan kollardan bir kısmının silsile halkası kesintiye uğramış (manevi yönden halife bırakmayan kollar) olsa da, bir kısım silsile-i şerifin halka kolları da vardır ki etkileyici irşadlarıyla seyr-ü süluk yolunu kıyamete kadar devam ettirecek konumdadırlar. Hiç kuşkusuz bu ışığın sönmemesinde ehl-i beyt neslinden gelen büyük mürşid Cafer-i Sadık Hazretlerinin feyiz pınarından beslenmiş olan Mevlâna Halid Zülcenaheyn, Abdülkadir Geylânî, Ahmed El Rufaî, Şah-ı Nakşibend, Piri Türkistan-î Ahmed Yesevi, Mevlâna gibi zatlar en büyük pay sahibidirler.  Bu demektir ki, Ehl-i Beyt imamların feyz ve bereketinden istifade etmek sadece alevilere mahsus bir özellik değil, bizatihi sünnilerin de yaşantısına tatbik ettiği bir haslettir. Zaten Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Hacegân yolunun altın silsilesinde yer alması bunu teyit ediyor.  Malumunuz Cafer-i Sadık Hazretleri İmam-ı Azam’ın da mürşidi olup şöyle der: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık’ın elinde tutmasaydım, Numan helâk olurdu.”  Anlaşılan o ki,  Tarikat-ı Aliye’nin silsile basamakları, bizi Mevlâna’da, Yunus’ta, Hacı Bektaşi Veli’de ve Hacı Bayram-ı Veli gibi gönül sultanların gönül aynasında buluşturmakta. Böylece bu altın silsile halkasında yer alan Ehl-i Beyt imamlar ve mürşitleri tüm Ümmet-i Muhammed’in kurtuluş gemisi olduğunun bilincine daha da bir vakıf olmuş oluruz.
          İşte yukarıda Anadolu’nun İslâmlaşmasında adını zikrettiğimiz Gönül Sultanlarının çok büyük katkı sahibi oldukları muhakkak.  Madem öyle Anadolu kilimini ilmek ilmek ören bu Gönül Sultanlarının nefesinden istifade etmek gerektir. Hatta Horasan Erenlerin eşiklerine yüz sürmek gerekir ki günü geldiğinde o nefes bizi de bulup irşad etsin.  O öyle bir nefestir ki,  o nefeste ‘nefesini boş yere tüketmemek- huş der dem’ olmakta vardır. Yeter ki o nefese talip olunsun,  yediden yetmişe herkese o nefes yeter artar da. Zira o nefesten istifade için dergâhın kapısı her daim açık, tövbeni bin kez bozsan da gelene gelme, gidene gitme denmez de. Zorluk yok, kolaylık vardır Ancak bu kapıda herkesin aynı kilim üzerinde halka halde desen olup iri olması, diri olması murad edilir. O öyle bir halkadır ki fakiri zengini,  memuru amiri, Kürdü Türkü, Lazı Çerkezi her ne ararsan hepsi aynı halkada bir olmak için vardır. Takva her şeyin üstünde bir değerdir.  İşte bu yüzdendir ki durduk yere hiç kimse sırf alevilere yönelik  “rejimin emniyet sigortası” gibi beyanlarda bulunmaya kalkışmasın. Unutmayalım ki bu ülkede sadece bir kesim yok, pek çok kesim var. Bu yüzden tek bir desene yönelik ayrımcı ifadeleri yeni bir fitne tohumunun bir başka versiyonu olarak yorumlarız.  Kesret içinde vahdet olmak, iri olmak, diri olmak ve bir olmak varken tek tipleşmeye ve ötekileşmeye ne gerek var. Hiç kuşkusuz böyle durumlarda devlet taraf olmamalı, bilakis hakem olmalı, hatta hadim (hizmetkâr) rol üstlenmelidir. Devlet; asla bağrında taşıdığı alt kimliklerin örgütlenmesini tehdit unsuru olarak görmemeli, hatta kamu yararına örgütlenmelerine yardımcı olmalı da. Kelimenin tam anlamıyla hizmetkâr devlet olmanın gereğini yerine getirmek gerekir.  Zaten hizmetkâr devlet demek,  toplumun tüm kesimlerini bu ülkenin emniyet sigortası gören devlet demektir. Aksi halde sivil toplum unsurlarından birini övüp diğerlerini görmemek ciddi manada bölünme doğuracaktır.
            Unutmayalım ki; Bayburt’ta okuma yazma bilmeyen bir yaşlı kadının çığ altından çıkıp kurtulduğunda ilk söylediği kelam şu oldu: “Ben kurtuldum ama peki ya Bosna’daki kadınlar ne olacak?”  İşte bu feryat çığ altında ölümle baş başa kalınsa da Bayburt’tan başlayıp tâ Bosna’ya kadar uzanan ‘Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz’ hassasiyetinin bir feryat çığlığından başkası değildir elbet.
              Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2239/hepimiz-ayni-kilimin-desenleriyiz.html