7 Şubat 2016 Pazar

HALK BİR DAĞ KADAR SESSİZ

   

SELİM GÜRBÜZER


         Malumunuz I. dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin hâkimiyet gücü zayıflayınca Amerika baş aktör olarak sahne aldı. Tabii sadece sahne almakla kalmadı, süper güçte oldu. Derken ele geçirdiği güçle sırasıyla dünyanın neresinde monarşist bir idare varsa, nerede faşist bir idare varsa, nerede bir sosyalist idare varsa ülkeler üzerinde ki etkisini siliverdi. İşte ABD kendine rakip olacak her ne akım varsa bunları bir bir eritip, dünyanın tek kutbu veya tek jandarması konuma gelebilmiştir. Yetmedi gücüne güç katmak için hedef büyütüp kendince yeşil kuşak diye adlandırdığı fay hattına odaklandı. Ancak bu fay hattına odaklandığı ilk yıllarda,  dünya sathında eskisi kadar pek iç ve dış savaş olmadığı içindir askeri alanda ki işleri sekteye uğradı diyebiliriz.  Yine de süper devlet olmanın avantajıyla bu kez küresel ekonomik gücünü sivil güçler üzerinden ağırlığını ortaya koyarak bu alandaki açığını kapatmasını bilmiştir. Zaten dünyada yerli işbirlikçiler olduğu müddetçe değil ABD'ye, daha birçok küresel güçlerin çıkarlarına hizmet eden birçok piyon ülkelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Hiç kuşkusuz ortaya çıkan böyle bir tabloda sınırların pek bir ehemmiyeti kalmaz. Öyle ki, hudutları tel örgüler belirlemiyordu,  bilakis ekonomik alanlar belirliyordu. Nitekim milli çizgilerin yerini milliyetsiz ekonomiler, yani paranın gücünü elinde tutan George Soros varı çizgiler yer aldı. 
            George Soros ekonomide liberalliği savunmanın ötesinde bir patron edasıyla kendince kapalı toplum ilan ettiği ülkelerin ekonomik modellerine de icabında üstü örtük reddiye döşeyen bir finans spekülatörüdür. İşte böyle bir hal vaziyet içerisinde milli ekonomiden yana tavır koyan ülkelerle milliyetsiz ekonomiden yana tavır koyan ülkelerin ekonomisini tekellerinde tutan finans spekülatörleri arasında kıyasıya kavgaların yaşandığı bir dünya ile yüzleştik.   Bilhassa küresel sermayeyi elinde tutan güçler biryandan milli ekonomileri çökertmek için ülkeler üzerinde balans ayarları yaparken, diğer yandan da daha önceden hazırladıkları stratejik planlarla kendilerine kaynak olacak gerek enerji koridorlarının girişinde, gerek civarında,  gerekse çıkışında her ne oluşum varsa tüm bu alanları terörle kontrol altına tutmaya çalışmışlardır.  Bu kontrol ayarını kimi zaman El Kaide,  kimi zaman PYD, kimi zaman PKK, kimi zaman IŞİD vasıtasıyla yapmışlardır. Böylece Ortadoğu ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesinin birer parçası veya piyonları, diğer süper güçlerinde pastadan dilim almasına hizmet eden neferler olması hedeflenir. Derken bu pozisyonda küresel projeye ayak uyduranlar ödüllendirilir, uymayanlarda ülkelerinde provakatif eylemler,   karışıklıklar çıkartılarak gözdağı verilir. Hatta bu pozisyona direnen ülkelerin kendi iç problemleriyle başa başa bırakarak dünyadan soyutlanıp yalnızlaştırılır da.
         Şurası muhakkak;  I. dünya savaşı Osmanlı’yı yıkmak için planlanan bir savaştı. Zira stratejik plan gereği Ortadoğu’da Osmanlı şemsiyesi altında huzur ve barış içinde yaşayan topluluklar Devlet-i Aliyye’den koparılmışlardır. Maalesef beyaz adam bu topraklara ayak bastığı günden bugüne bu topraklarda kan ve gözyaşı hiç eksik olmadı,  bu alanlar kanayan yaradır hala.  Nasıl kanayan yara olmasın ki,  bir kere Osmanlı sonrası Türkiye’nin konumu statükocu zihniyete teslim edilecek şekilde planlanmıştı. Bir başka ifadeyle Osmanlı ruhu bu topraklarda bertaraf edildiğinde Ortadoğu’nun kontrolü çok daha kolay olacaktı. Zaten öyle de oldu. Derken “böl-parçala-yut” stratejik politikalarla adına ancak kabile denilebilecek türden topluluklardan oluşan bir sürü devletçikler su yüzüne çıktı. Hatta ABD bunla da kalmaz,  işi daha da bir garantiye almak adına buralarda İsrail’i konuşlandırmakla bölgenin kontrolünü sağlama alır da. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz balans ayarı böyle bir şeydir, balans ayarı birçok mağdur ülke icabında başına gelenlerin farkına varmaz da.  Sonuçta farkına varılsa da varılmasa da bu ayarlar bir yapılmaya dursun  bir bakmışsın sırasıyla   1979 İran devrimi,  sonrasında Afganistan işgali,  daha sonrasında Irak ve Suriye derken ABD’nin tamda istediği  bir kıvamda  Büyük Ortadoğu cehennemi bir  tabloyla karşı karşıya kalırız da. 
       Peki ya Türkiye!  Malum olduğu üzere ülkemizde sağ sol kavgası bahanesiyle gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 darbesi, irtica bahanesiyle gerçekleştirilen 28 Şubat Post modern darbe,   güya çevre duyarlılığı ve  ağaç bahanesiyle gerçekleşen Gezi provası, yolsuzluk kılıfı altında 17-25 Aralık Paralel Darbe girişimleri gibi bir dizi ayarlamalar bu planın sacayakları olarak dikkat çekti hep. Tabii zinde güçlerin bir planı varsa, Allah’ında değişmez bir hesabı vardı elbet. Nitekim Oğul Bush, Irak'a girip Saddam’ı devirdiğinde önce sevinmişti, sonrasında Irak bataklığında saplandığını gördüğünde o an Vietnam bataklığını hatırladılar. Nasıl hatırlamasın ki,  Irak Saddam belasından kurtulmuştu ama sonraki gelişmeler oğul Bush'un uykusunu kaçırmaya yetmişti. Dahası, okyanus ötesinden buralara kadar geldiler ama “Acaba yine ikinci bir Vietnam bataklığı yaşar mıyız” düşüncesi Bush'un beynine ok gibi saplanmış gibiydi.  Hatta Bush o günlerde Amerika’da seçimler iyiden iyiye yaklaştığında Irak’a girmekle hata yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı bile. Tabii itiraf etse ne,  artık onu baştan düşünecekti,  seçim bir kere kapıya dayanmıştı,   pişman olmuş neye yarar ki.  Hele kör kütük girdiği bu topraklardan geri dönse bir türlü,  dönmese bir türlü. Belli ki,  değneğin her iki ucu da kirli ve sivriydi. Şu bir gerçek; her inişin çıkışı olduğu gibi, her çıkışında bir inişi vardır.  İşte bu değişmez kanun, er ya da geç ABD içinde kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Hiç kuşkusuz nihai sonucu ancak Allah belirler.  Çünkü kaderin üstünde kader vardır,  o kader hele bir tecelli etti mi tüm şer odaklar kaçacak delik arar da.

İÇ AHVAL


        İşte dünya ölçeğinde bu gelişmeler yaşanırken,  Türkiye'de ise 'Yurtta sulh, cihanda sulh'  ekseni doğrultusunda pek suya sabuna dokunulmayan, yani içe kapanık bir dış politika izlenmiştir. Hatta bu politikaya destekliyecek suni uluşçuluk faaliyetleride bu işin tuzu ve biberi olmuştur.
          Peki, izlenen ulusçu-ulusal politikalarla içte ve dışta barış rüzgârları esti mi dersiniz?  Ne mümkün,  ulusalcılığın slogancılıktan öte içi boş bir balon olduğu ortaya çıktı.  Oysa ulusalcılık tabanın sesine kulak vermeyi gerektirir,  ama gel gör ki; bizde tam tersi bir uygulamayla tavanın sesi ulusalcılık olarak addedilir hep. Tavanın sesine kulak verildi de ne oldu,  çağdaşlık kılıfı altında halka dayatılan elbise bir türlü dikiş tutmadı. Nasıl dikiş tutsun ki, bir kere insanımıza giydirilmeye çalışılan elbisenin dar geldiği o kadar kendini belli eder ki,   2002 sonrası hükümetin bir umutla kardeşlik projesi adı altında  “Birlik ve Dirlik” uğruna bunca yürüttüğü çözüm çabalar bile bu dikiş tutmazlık yüzünden gümbürtüye gitti de. Hakeza birilerinin Milli Birlik Kardeşlik Projelerinden çok fena halde canı sıkılmış oldukları o kadar net açıktı ki,  ‘Madem sizler bizim batıdan ithal ettiğimiz elbisemizi giymek istemiyorsunuz bizde sizin kardeşlik projesine yönelik elbiseleri giydirmeyiz’ türünden bir ince göndermeyle ülke genelini kapsayacak provakatif eylemlerle çözüm sürecini baltalamaktan geri durmadılar.  İşte Gezi Hadisesi, İşte 17-25 Aralık Paralel Devlet Darbe Girişim Rezaleti,  İşte 2015 Kasım seçimleri öncesinde gerçekleşen Suruç Katliamı, İşte Ankara Tren Garı Canlı Bomba Hadiseleri bunun en can alıcı göstergeleri.  Zaten Türkiye ne zaman Etnik meseleleri çözme noktasında bir irade ortaya koysa bir şekilde bu tür hadiselerle çözüm süreci ya rafa kalkabiliyor, ya da buzdolabında beklemeye alınabiliyor.  Dış ve iç mihraklar şunu çok iyi biliyorlar ki, bu topraklarda yeniden kardeşlik yeşerdiğinde Özal’ın muştuladığı o  “21. yüzyıl Türk asrı olacak” sözü bir hayal değil hakikat olacaktır,  dolayısıyla iç ve dış mihraklar bizim asla ve kat’a iri ve diri olmamızı istemezler.
       Peki ya şu dış mihrakların kendileri aralarındaki ilişkiler nasıldır? Bu soruya cevaben ‘Al gülüm ver gülüm’ cinsinden ilişkiler dersek yeridir. Bakmayın siz onların öyle Hiristiyan ittifakı bir görünüm vermelerine, kazın ayağı hiçte öyle değil,   habire Ortadoğu bölgesinde pastada pay alabilmek uğruna çıkar çatışması içerisindeler. Her ne kadar bu kıyasıya rekabet içerisinde kendi aralarında yaşanan çıkar kavgalarını pek belli etmeseler de yoğun diplomasi trafiğinden bunu anlamak pekâlâ mümkün. İlginçtir kendi aralarında bu çıkar kavgaları içerisinde zaman bulup ta Türkiye’ye biçtikleri rol ise, asla kendi haline bırakılmaması,  daima gözönünde ve mercek altında tutulması gereken bir formatta kalması rolüdür. Belli ki,  Türkiye’nin bu formatta kalmasında karar kılınması kendi etkisinden veya gücünden dolayı değil,  engin tarihi birikimiyle Ortadoğu’da tek potansiyel denge unsuru olabilecek nitelikte ve geçiş yolları üzerinde köprü ülke konumda olmasıdır. Öyle ki engin tarihi birikime, jeopolitik ve stratejik öneme haiz böylesi cennet vatan ülkesi uluslararası arenada hiçbir zaman es geçilecek bir ülke değildir. Hatta Ortadoğu’ya saldıkları istihbarat ağlar vasıtasıyla kendi aralarında ki rekabetlerinde tek mutabık kaldıkları ortak payda: Türkiye üzerinden gerçekleşecek bir takım hesap ve çıkar ilişkisidir. İşte bu çıkar müşterekliğini korumak adına ayağınızı denk alın dercesine zaman zaman terör silahı ile ülkemize ayar çekebiliyorlar. Kelimenin tam anlamıyla terör hadiselerinin arka planında yatan sır bu ortak ilişkiler ağında kodlanmış durumda.
          Hele şöyle 90’lı yılların genel fotoğrafına bir baktığımızda ülkemiz o günden bugüne sadece pazar kavgası veren ülkelerin güç rekabetine sahne olmamış, ayrıca PKK terör örgütüyle de başımızın ağrıtıldığına şahit oluruz. Sadece başımız ağrıtılsa yine gam yemeyiz,  PKK kartıyla adeta  'al bunla oyalan ve debelen' de denilmiştir.  Ve halen bu oyalamaca ve kovalamaca devam ediyor da. Madem bu oyun devam ediyor, o halde şu an önümüzde iki kavşak noktası var; ya yeniden kardeş olup birlik ve dirliğinin gereklerini yerine getireceğiz, ya da birbirimizin kuyusunu kazıyıp 2023 hedefinden uzak statükoculuk çukurunda çırpınıp durmak olacaktır.  Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz kardeş olmaktan yana bir tavırdır.
         Bakın, Demirperde ülkeleri ne zaman ki bağımsızlıklarına kavuşup değişimin gereklerini yerine getirmekle gelişme trendine girdiler,  işte o zaman gerçek anlamda bağımsız ülke olduklarının farkına vardılar. Düşünsenize Macaristan bağımsız ülke konuma gelir gelmez Avrupa Birliğine girme aşamalarını kat edip üyeliği gerçekleşir de. Hele Nazi Almanya’sı nasıl derseniz, artık ortada böyle bir Almanya’dan eser yok gibi. Tam aksine dünya sahnesinde demokrasinin merkezi görünümde bir Almanya var.  İlginçtir Almanya ve Japonya I. ve II. Dünya savaşlarının toz duman ağır harabeleri altından çıkmasını bilip süper güçlerle yarışır duruma geldiler de. Biz ise onlar kadar toz duman harabe olmamamıza rağmen yerimizde sayar olduk. İlla toz dumandan söz edilecekse de bizim toz dumanımız her on yılda bir askeri darbelerle toz duman edilmeye çalışılan bir ülke olmamızdır. İşte bu toz duman vesayet zincirini kırmadan bir adım ilerlemek mümkün olmazdı. Dolayısıyla geri kalışımızı birileri kalkıp ta sudan bahaneler üreterek halkımızı kandırmaya kalkışmasın.  Gerçek şu ki;  silahların gölgesinde yıllardır bizi yalanlarla, talanlarla,   kuru sıkı laflarla kandırmaya çalışarak bugünlere gelindi.  Neyse ki 12 Eylül sonrası Turgut Özal iş başına geldi de Türkiye sathında nihayet değişim dönüşüm hamlesi start almış oldu. En azından bir nefes alıp çağ atladık.  Özal sonrası malum,  değişim dönüşüm hamleleri postmodern darbelerle akamete uğradı.  Tâ ki zinde güçlerin muhtar bile olamazsın dedikleri Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağı kalkıp iktidara geldi, işte o zaman yeni bir nefes daha aldık. Bu nefes alışımızda 2002 hükümetinin Kopenhag kriterleri kozunu büyük bir ustalıkla iyi kullanması neticesinde hele şükür Türkiye’de yeniden değişim ve dönüşüm rüzgârlarının yeniden yeşerdiğine şahit olduk. Derken uzun bir aradan sonra ülkemizin üzerini kaplayan sis perdeler bir bir çekilip gelecekten ümit var oldukta. Bilhassa bu ümidimizde çok büyük katkı pay sahibi ve Rabia işaretiyle bu ülke hepimizin diyen Tayyip Erdoğan sayesinde Türkiye içe kapanık kabuğundan çıkıp ezilenlerin gür sesi, suskun dünyanın hür sesi, gücünü milletten alan, milyonların umut ışığı, zalimlerin korkulu rüyası,  anaların duasında mazlumlara sırdaşı olan bir döneme girdik. İşin özü sessiz dönüşüm  (sessiz devrim)  gerçekleşir de.  Fakat sanıldığının aksine bu sessiz devrim bir çırpıda gerçekleşmedi,  köprünün altında çok sular akıp birçok badireler atlattıktan sonra vuku buldu. Tabii bu süreç içerisinde oligarşik zinde güçler hiç boş durmadılar. Tıpkı 28 Şubat sürecinde yaşanılan illegal faaliyet içerisine giren BÇG (Batı Çalışma Grubu) vasıtasıyla postmodern darbe yapmaya kalkıştıysalar,  Tayyip Erdoğan döneminde de CÇG (Cumhuriyet Çalışma Grubu), DHKP-C, PKK, DAİŞ  ve Paralel İhanet Çetesi gibi gruplar vasıtasıyla 27 Nisan 2007 e-muhtıra,  Operasyon Ergenekon, Gezi olayları,   17-25 Aralık Hükümete Darbe Girişimi ve çözüm sürecini sabote etmeye yönelik 7 Haziran 2015 seçimlerin akabinde yeniden sahneye konan terör hadiseleriyle ayar çekme denemeleri hiç hız kesmemiştir. Neyse ki Tayyip Erdoğan’ın gerek Başbakanlığı döneminde gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde davasında kararlılık sergilemesi,   Hakkın aşığı Halkın adamı bir mizaca sahip olması tüm bu oyunları bozmaya yetmiştir. 
        Evet,  dün olduğu gibi bugünde PKK baş belasıdır. Bilhassa Saddam’ın devriliş sonrası o günkü konjonktürden istifade bir takım Kürt Grupların Kuzey Irak’ta koridor açmaya çalıştığı bir vaka.  Hadi bu neyse de Kandil’den habire Türkiyeye gözdağı verir misyon yüklenmeleri gözlerden kaçmaz da. Her ne kadar 2002 sonrası iş başına gelen Erdoğan ve Davutoğlu hükümetleri bu meselenin çözümü noktasında silahlı grupların dağdan ovaya inmeleri yönünde bir siyaset izleseler de maalesef gelinen noktada halen bu mesele kangrenleşmiş problem olarak önümüzde durmakta.
          Peki ya 2002 öncesi durum vaziyet nasıldı?  Bu soruyu sorduk ama aslında vicdan sahibi her insan o yılları hatırlamak bile istemez, yine de biz gelecek nesillerin bilmesi açısından o yılları hatırlatmakta fayda var. Değim yerindeyse o yıllar tam bir felaket yıllardı,  halka tepeden bakan ve halkın değerlerini hiçe sayıp birinci tehdit unsur ilan eden bir avuç zihniyet yüzünden halk olan bitenler karşısında sırra kadem basmış bir hal vaziyete bürünmüştü. Tabii Mahir Kaynak PKK’nın eylemleri karşısında halkın bu sesiz tavrını şu veciz sözle şöyle dile getirmiştir: “Halk bir dağ kadar sessizdir. Halktan duyduğumuz ses, sizin vereceğiniz bir sesin yankısıdır.”  Gerçektende halk bir dağ kadar sessiz duruş sergilemiştir. Neden acaba?  Her şey gayet açık ve netti. O yıllarda halkın gözünün içine baka baka bir avuç zihniyetçe hem “İrtica PKK'dan daha tehlikelidir” denilip aba altından sopa gösterilecek,  hem de halk niye bu kadar duyarsız ve sessiz deyip sitem edilecek. Olacak iş mi? İşte bu gerekçelerle halkın pişkin zinde çevrelerin bu dışlayıcı yeni bir yapay ulus inşa etme girişimleri karşısında bir dağ kadar sessiz duruş sergilemesine şaşmamak gerekir, gayet tabi bir duruştur bu. Şayet halkı yok sayarsınız, halk ta sizi yok sayabiliyor, bu durumda halka sitem etmek kimin haddine. Meğer halkın bu son derece deruni sükût halinde vermek istediği ince anlam   “Her ne kadar yumuşak başlı olsak da uysal koyun da değiliz” mesajıdır,  tabii anlayana. Nitekim bunca yoğun medya bombardımanı arasında halk yeri geldiğinde sandıkta yumuşak koyun olmadığını göstermiş te.
           Evet, böylesi bir duruş kimi çevrelerin canını sıkmış olsa da korkunun ecele faydası yoktu, o yıllarda bir noktadan sonra sükût hali zorunluluktu, dahası ‘Ya sabır’ demek gerekti. İster bunun adına fırtınadan önce sessizlik desinler,  ister umursamazlık desinler,  sonuçta günü gelip şartlar oluştuğunda  “Sözde, Kararda Milletindir”  gerçeği vuku bulurda. İşte sabrın sonu selamettir böyle bir şeydir.
         Anlaşılan o ki, 2002 öncesi PKK’nın işlediği cinayetler karşısında halkımızı sokağa çekememeye neden olan asıl etken unsur kimi çevrelerin kendilerini halkın efendisi görüp habire senaryo peşinden koşmalarıdır.  Onlar senaryo peşinden koşuversinler,  bir kere onların hesap edemedikleri bir ince haslet vardı ki, o da halkın yüreğinde saklı feraset ve basiret hissidir. Bu bir anlamda perde arkasında neler olabileceğini sezdirecek tasavvufi kültür hissidir.  İyi ki de bu kültür var, feraset ve basiret yanımız olmasa vay halimize,  ömür boyu sloganların  ve vesayet zincirinin esiri kalabilirdik. Şayet bize gösterilen nesnenin görünen yüzüyle karar kılsaydık toplum mühendisliği projelerinin oyuncağı, ya da maşası olacaktık.  Zaten halk olarak bize izlettirilen filimleri izleye izleye bir hayli yorulup artık yeter gayri diyecek noktaya geldik te. Derken Türkiye üzerinde oynanan her oyunun perde arkasında yer alan bir takım zinde aktörlerin tezgâhı olabileceğini kavrar olduk. Dahası her izlediğimiz filim ve senaryolar bize şunu gösterdi ki;  kırılgan bir fay hattı üzerinde konuşlanmış ülkemizde bizi birbirimize kırdırmak için mevzi almış durumdalar,  yetmedi bizi terörle hizaya getirmek için metropollere sızıp canlı kalkan olabiliyorlar.  Tüm olup bitenleri Tasavvufi kültürümüzün bize kazandırdığı feraset ve basiret yanımızla çok rahatlıkla görebiliyor ve olayları okuyabiliyoruz.  
          Evet, Horasan Erenleri bu topraklarda bizlere sadece bilinenleri değil bilinmeyenleri de aşılamış.  Ve bu aşı tuttu da.  Dahası bu aşılanmayla birlikte perde arkasını idrak edecek seviyeye geldik.  İcabında tasavvufun öğrettiği o Lisan-ı hâl ile yıllardır bize üst perdeden bakan zihniyete karşı   ‘Sükûtumuzdan anlamayan sesimizden hiçbir şey alamaz’ mesajını vermişiz de.  Tâ ki bu sessiz çığlık 2002 Kasım seçimlerine kadar sürmüşte.  Öyle ki;  bu yıla kadar hor görülmüşlüğün, adam yerine konulmamanın sessiz çığlığını koruyup, kendi iç dünyamızda bu topraklarda kardeş bildiğimiz, kız verip kız aldığımız, omuz omuza cepheden cepheye koşup birlikte seferber olduğumuz Türk, Kürt, Laz, Çerkez ve yediden yetmişe  tüm kardeşlerimizle aramıza ayrılık tohumlarının ekildiğinin muhasebesini yaptığımızda, emaneti ehli olana teslim etmesini bilmişiz de. İşte emaneti Tayyip Erdoğana teslim edene kadar ki zaman diliminde milletçe ‘Kahrolsun PKK’ sözleriyle başlayan sloganlara eşlik etmemenin şifreleri bu derin muhasebemizde saklıdır.
          Evet, milletçe dağda üç beş çapulcu diye bize lanse ettikleri PKK şer örgütünün bunca yılı aşkındır üstesinden gelinememesine hep şaşa kalmıştık. Öyle ya madem üç beş çapulcu deniliyor, o halde niye haddi bildirilemiyor. Hadi bu neyse de, bir zamanlar şu Özel Tim Harekâtının asli görevinin dışında masa başı işlerinde görevlendirilmesine ne demeli,  peki ya şu Türkiye için birinci tehdit PKK değil,  irtica tehlikesi olduğunu deklare edenlere ne demeli.  Hadi şimdi gel de tüm bu olup bitenler karşısında canımız sıkılmasın, hem de bal gibi sıkılır. Hatta bu arada canımız sıkkın halde “Bu vatanın Kuva-i Milliyecileri hep biz mi olacağız, biraz da seçkin ve elitist kesimin çocukları mücadele versin” türünden sessiz mesaj vermiş olduk ta.  Belli ki halk olarak kullanacağımız tek silahımız var, o da yıllardır derin sinemizde kor ateş halde tuttuğumuz koca bir dağ kadar sessiz Yunusi duruşumuzdur. Yani dikleşmeden dik duruştur bu.  Aynı zamanda bu duruşumuzda verilmek istenen mesaj “Onların topu, tankı, silahı varsa bizimde bir ben var birde benden içeri tercih sandığımız var” mesajıdır.  Nitekim bu mesajın yansımasını kimi zaman halkın ‘Yeter Artık Söz Milletindir’ diyen Menderes’i iktidara taşımasında görürüz, kimi zaman halkın ’21. Asır Türk Asrı Olacak’ diyen Özal'ı iktidara taşımasında görürüz,  kimi zaman da ‘Sözde, Karar da Milletindir’ diyen Tayyip Erdoğan'ı üç dönem iktidara taşımasında görürüz.
      Şayet sandıktan halkla hemhal olacak böylesi liderleri iş başına getiremeseydik Türkiye üzerinde oynanan oyunları kolay kolay atlatamayabilirdik.  Mesela bu oynanan oyunlardan en dikkat çekeni hiç kuşkusuz Hrant Dink cinayetidir.  Maalesef işlenen bu cinayetle Türkiye uluslararası alanda köşeye sıkıştırmak hedeflenmiştir. Allah’tan Hrant Dink'in cenazesi içi boş sloganlara geçit vermeyecek şekilde uğurlandı da sahneye konmak istenen Ermeni Türk çatışması oyunu suya düşmüş oldu.  Hele şükür Türkiye’de artık 1980 öncesinde yaşadığımız sağ-sol benzeri ayrılıkçı sahneler pek yaşamıyoruz. Besbelli ki terör hadiselerinden epey ders çıkarmışız ki,  icabında oyuna karşı sessiz duruşumuzla oyun kurabiliyoruz.  Kaldı ki; bu topraklarda tarihten bugüne Türk’üyle,  Lazıyla, Kürdüyle, Çerkez’iyle, Arnavut’u, Boşnağı ve Romeniyle harmanlanmışız, ayrımız gayrımız yok. Dolayısıyla zinde güçler boşa uğraşmasınlar bu coğrafyada bir daha kolay kolay ayrılık gayrilik tohumları neşvü nema bulmaz. Nasıl bulsun ki, bir kere Türkiye geçmişte yaşadığı sağ-sol, Alevi-Sünni, Türk-Kürt ve Laik-Antilaik gibi ikilemlerden epey ders almış gözüküyor.  O yıllarda iyi niyet hissimizden olsa gerek  ‘Oyun içinde bir oyun var’, ya da ‘Bu işte bir hinlik var’ türünden bir öngörü hesabı yapamasak ta, sonuçta tüm yaşadıklarımız bir oyunun göstergesiydi. Dahası iç ve dış güçlerin beklentilerini karşılamak için bilinçli ya da bilinçsiz yapılan suni ayırımlar olduğunu geçte olsa fark ettik. 
          Evet, halk olarak artık bu ayrımların parçası durumuna düşürülmek istendiğimizin farkındayız. Zaten şimdiye kadar oynanan oyunlar bize gösteriyor ki;  suni ayırımlar yüzünden Türkiye’nin hamle yapmasının önüne geçilmek istenmiştir. Neyse ki, artık karşımızda günden güne büyüyen ve büyük projelere imza atan bir Türkiye var.   Tabii böyle bir Türkiye tablosu Milletimizi sevindirirken, birilerinin de dümen suyuna çomak sokmakta.   Dahası Türkiye dünyada söz sahibi olup ağırlığını koydukça zinde güçlerde boş durmayacaktır, bu kaçınılmaz.  Olsun önemi yok,  dedik ya, yeise kapılmaya gerek yoktur,   onların bir hesabı varsa, Allah'ın da değişmez hesabı var elbet, bu bize yetmez mi?
          Velhasıl;  bir görünen gerçekler var, birde görünmeyen gerçekler var. Görünen gerçekler bunalıma düştüğümüzde bağrımızdan Menderes, Özal ve Erdoğan gibi liderler çıkarabilmemizdir, görünmeyen gerçekler ise “Bir ben var birde benden içeri” diyen Yunusu duruşumuzdur.  Bakalım yaşadığımız sürece daha neler göreceğiz, umulur ki Mevla, Levh-i Mahfuz’da hakkımızda güzel olanı yazmıştır.

            Vesselam.

http://www.bayburtpostasi.com.tr/halk-bir-dag-kadar-sessiz-makale,7216.html

6 Şubat 2016 Cumartesi

ÖLÜRÜM TÜRKİYEM

ÖLÜRÜM TÜRKİYEM

SELİM GÜRBÜZER

            Mondros’un ağır şartlarını kanıyla, canıyla silip atan Türk Milleti bundan böyle önüne çıkacak daha nice zor günleri aşacak ruhtadır. Yeter ki, üzerimize çökmüş olan ölü toprağı bir an evvel atabilecek gücü yeniden kendimizde bulalım.
          Türkiye bugün olmuş halen çarpık sosyal değişim süreci yaşıyor. Madem öyle çarpıklığa sebep olan unsurları tespit edip bir an evvel 2023 Yeni Türkiye hedefini gerçekleştirmek gerekir. Aksi halde her an karşılaşacağımız problemlerle baş edemeyebiliriz. 
            Malumunuz, geçmişte yaşadığımız bir takım ekonomik krizler, ülke gündemine “sistem meselesi” olarak yansımıştı hep. O dönemleri yaşayanlar çok iyi bilir,   yaşadığımız o büyük çalkantılı dönemlerin ortaya koyduğu ekonomik bunalımlar karşısında mevcut sistemin çözüm üretmekten aciz kaldığına şahit olduk.  Aslında o yıllarda her yaşanan problemin özünde sistemin meseleler karşısında eli kolu bağlı kalışı ve çözüm üretemezliği söz konusuydu,  ama bu pek dillendirilmiyordu. Zaten dillendirilse bir takım mihraklar dillendirenleri hemen rejim düşmanı ilan ederek sindirecekleri muhakkak.
             Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II. Dünya Savaşları tüm dünyada ekonomik ve sosyal dengeleri bir anda alabora ettiği bir vaka. İşte o alabora oluşun bize etkisi  ‘yol vergisi’, ‘ekmek karnesi’ ve ‘gaz kuyruğu’ olarak yansıdı. Neyse ki halk söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine karşı tepkisi “Yeter artık söz milletin” şeklinde tezahür etti de bir nebze olsun nefes alabildik. Gerçekten tek partili hayattan çok partili hayata geçmekle milletin üzerindeki ağır baskıların giderek azaldığı görülmüştür.  İyi ki de çok partili hayata geçmişiz, Menderes’in tek başına iktidara gelmesiyle birlikte ülkeyi rahatlatan ekonomik ve refah politikaları DP’yi bir anda kitlelerin gözbebeği yapmasına yetmiştir. Nasıl gözbebeği yapmasın ki,  Şeflik dönemi adeta ekonomiyi kilitlemiş dış dünyaya el açar duruma getirmişti. 
           Aman Allah’ım neydi o dönemler, düşünsenize vesikanın yerini tahsis almış, siyasi rekabetin yerini ise düşmanlık almıştı. Baktılar ki, Menderes Türkiye’yi ayağa kaldıracak derhal 27 Mayıs darbesiyle alaşağı edip idam etmişlerdi. Derken her on yılda bir demokrasimiz kesintiye uğratılarak millete ayar çekmeye çalıştılar. Oysa darbe dönemleri bu ülkeye huzur getirmediği gibi kan,  gözyaşı ve sefalet getirmiştir. Maalesef her on yılda bir yapılan darbelerle Türkiye’nin çağ atlama azminin önüne geçilmiştir. Artık geldiğimiz noktada halk jandarma dipçiği ile hizaya getirildiği günleri hatırlamak istemiyor.  Zavallı halkımız da ne yapsın,  adamların her on yılda bir ayar çekmeleri karşısında bu kadarı da yetti gayri deyip gereken dersi sandıkta gösterse de, malum karanlık güçler hiç boş durmuyor ki,  bir kere her tür cinsten darbe yapmaya alışmışlar. Bu karanlık güçler 2023 Yeni Türkiye’ye giden yolu tıkamak için tıpkı 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe girişiminde olduğu gibi hala ince ayar çekmek peşindeler.
         Hadi bu ince ayarlamalara alıştığımızı varsaysak ta, toplum olarak geçirdiğimiz bunca sosyal ve ekonomik bunalımlar yetmezmiş gibi birde bunun üstüne köksüzlük denilen tarihten kopmuşluğun ağına düşmüşlüğümüzde bir başka kanayan yaramızdır.  Bilhassa yeni kuşaklar tarihi köklerden bihaber yaşamaktalar. Dolayısıyla bu gidişatı durduracak tarihle olan bağlarımızı yeniden inşa etmek mecburiyetimiz var. Madem mecburiyet hissedip ati’ye (geleceğe) kanatlanmak istiyoruz,  o halde Tanzimat’tan bugüne yaşadığımız bunca kültürel kodlarımızdan kopuk politikalara ve manevi yozlaşmaya son verip dirilişe geçmek zamanıdır. Bakın, Tanzimat’la başlayan batı hayranlığı kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar açtı ki, sonunda Osmanlı hasta yatağa mahkûm kalıp çökmüşte. Gerçekten Tanzimat dönemi bu ülkenin sadece kültürel dokusunu mahvetmemiş aynı zamanda halkla devlet arasında güven bunalımı da doğurmuştur. . 
          Evet, Tanzimat’la başlayan merkez-kenar çelişkisinin en bariz göstergesi tüm yapılmak istenen reformların tabandan değil tavandan gelmesiyle kendini ele verdi. Hakeza Cumhuriyet döneminin birçok aşamasıda surda büyük bir gedik açmıştır. Öyle ki toplum demokratik ülkelerde var olan katılımcı yönetim modeliyle bir türlü yüzleşemedi, üst perdede güdülen koyun muamelesine tabi tutulmuştur hep.  Her neyse,  geçmişte her ne yaşadıysak yaşayalım, şimdi sivil katılımcı politikalar ve 15 Temmuz ruhunu geliştirmek zamanıdır. Şayet gerçek manada sivil katılımcı politikaları geliştirebilirsek  ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna Anadolu kilimine işlediğimiz o sevda nakışı daha bir anlam kazanacaktır.  Hele o sevda yüreğimizi yakmaya dursun biliniz ki;  Türkiye sivil ve katılımcı yönetim modeliyle birlikte 2023 hedefine ulaşacak demektir. Hatta bunun ilk işaretlerini şimdiden görür gibiyiz, baksanıza 2023 Yeni Türkiye’ye ramak kala ilk kez 15 Temmuz ruhuyla tabandan gelen baş döndürücü büyük değişimlerin yaşandığı gelişmelere şahit oluyoruz.  Bilhassa Türkiye'de 2002 yılından bugüne hayatımızın hemen her alanında sivil toplum, sivil katılım, katılımcı demokratik temalardan sık sık söz ediliyor olması ve buna eklenen 15 Temmuz 2016 ruhuyla 2023 Yeni Türkiye Hedefinin gerçekleşeceği ümidini muştuluyor.  Hele halkımızın her fırsatta oy kullandığı gerek yerel seçim oylamaları,  gerek genel seçim oylamalar, gerek referandum oylamaları ve gerekse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tercihini değişimden yana kullanması bu muştuyu taçlandırdı da. Belli ki Türk toplumu artık tepeden gelen yönlendirmelere pek oralı olmuyor,  daha çok tabanın sesine iştirak eden yöneticilerin uyguladığı ekonomik ve sosyal politikalara itibar etmekte.
            Bakın,  birçok gelişme halindeki ülkeler ne köylü ne de şehirlidir,  keza ülkemizde öyle.  İşte bu yüzdendir ki Türkiye önümüzdeki süreçte hem geleneksel zihni yapısını korumak zorunda,  hem de sanayileşmiş bilgi toplumu iş disiplinini gerçekleştirmek durumundadır.  Şayet 2023 Yeni Türkiye hedefinde samimiysek bunu yapmaya mecburuz.  Peki, o mecburiyetlerimiz nedir derseniz, bir kere şehirli olmanın gereği değişime ayak uydurmak birinci zorunluluğumuzdur, diğer yandan köylü olmanın gereği kültürel değerlerimizi korumakta ikinci zorunlu vecibemizdir. İşte bu ikili unsuru dengede tutmak lazım gelir ki; 2023 Yeni Türkiye Hedefine emin adımlarla ilerleyebilelim. Malum, köyler statik, şehirler ise sürekli hareket içerisinde değişken bir yapı arz etmekte.  İşte bu nedenledir ki her iki yapıyı da harmanlayıp kimlik bunalımına düşmemek gerekir.  Düşünsenize bilhassa genç kuşaklar bugün olmuş halen Doğulu mu olayım, Batılı mı olayım, Müslüman mı olayım, Ateist mi olayım arayışı içerisinde habire kıvranıp durmaktalar.  Aslında bu arayış kimlik krizinin ortaya koyduğu bir sonuçtur. Tabii bu arada süper devletlerde bizim bu zaafımızdan istifade kanayan kimlik bunalımı yaramıza birde onlar hemen tuz biber ekerek kültür ihraç etmekteler.  
           Hadi batıyı anladıkta, peki ya şu yerli işbirlikçilere ne demeli,  baksanıza batılılardan daha keskin batıcı kesiliyorlar, yetmedi FETÖ elebaşısı Pensilvanya’dan oturduğu yerden batının hizmetindeyim şarlatanlığında bulunabiliyor.  Hatta işi gücü bırakmışlar batıcılık konusunda efendilerine şapka çıkartırcasına ülkenin kefenini soymaktalar. Hele bir insan maşa olmaya dursun,  bu maşalık kendisiyle sınırlı kalmaz, etrafa da bulaşabiliyor.  Nasıl mı?  Bir kere bize ait her ne değer varsa ondan söz edeni ya mürteci yaftasıyla damgalamakla, ya halkımızın kutladığı 15 Temmuz Demokrasi Nöbeti ve Şenliklerini alay edici bir üslupla ‘varsın o ahmaklar düğün dernek kursunlar’ diye hafife almakla,  ya da her türlü şantaj ve sindirme yöntemlerini devreye sokmakla bulaştırıyorlar.  Dikkat edin tüm maşalar bu ülkeye ait yerli bir projeden söz etmiyorlar,   sanki proje ve patent oluşturmak sadece batı’ya has olguymuş gibi tavır sergilemekteler.  İşte bu çarpık mandacı zihniyettir ki,  topluma habire ‘Türk insanı sistem üretemez’ algısıyla güvensizlik aşılamaktalar. Onlar aşılaya dursunlar yine de bizler hiçbir algı operasyonun parçası olmadan ve hiçbir yeise kapılmadan 2023 Yeni Türkiye hedefinden milim sapmamak gerekir. Bu vatan bize gökten zembille inmedi, bilakis atalarımızın emanet ettiği cennet vatandır, o halde emanete sahip çıkıp asla yelkenleri indirmemeli. Kaldı ki günümüz Türkiyesinde artık Anadolu’dan sadece eli nasırlı çiftçi yetişmiyor,  ufku geniş proje üreten aydınlar ve liderlerde yetişiyor. Hele bu ufku geniş yerli aydın ve yerli liderlerin sayısı daha da çok artsın, bak o zaman bu milletin ayak sesleri tâ okyanus ötesinde yankı bulur da.  Zaten tek ümit kaynağımız  ‘Kökü mazide âtî olmak’ ülküsünü ilke edinmiş aydınlarımız ve halkına kendini adamış liderlerin gür seda sesidir.  İyi ki de ruh kökleriyle barışık aydınlarımız ve halkla hemhal olmuş siyasi liderlerimiz var, birde onlar olmasa vay halimize.
            Evet! Dolar ve Euro ile istediğiniz her şey alma imkânımız olabiliyor,  Dinarla da petrol almak mümkün. F ve G kodlu şifreli rakamlı 1 Dolarla da ancak Haşhaşı hain satın alınabiliyor.  Ama şu da var ki, kaybedilen tarihi hafızayı hiçbir döviz kuru satın alamaz. Nitekim 15 Temmuz sonrası halkımızın dolarları Türk parasına çevirmesi kaybedilen tarihi hafızanın yeniden geri dönüş hamlesidir.  Hiç kuşkusuz kalkınmanın göstergesi dış ticaret hacmi ve döviz rezervidir. Ancak bunların yanısıra manevi rezervlerin de korunması çok mühimdir.  Elbette Türkiye sürekli dışarıya ihracat yapmalı ki çağ atlayabilsin, iç piyasada da üretimi artırmalı ki dışa bağımlılıktan kurtulabilsin, buna asla itirazımız olamaz.  Şunu iyi bilmemiz gerekir ki,  ihracat ve ithalat dengemiz normal seyrinde seyretmediği zamanlarda yatırım ve üretim hamlemiz alarm verip durma noktasına gelebiliyor. Madem öyle, manevi kalkınmaya da öncelik vermeli. Ki; ekonomik hamlelerimiz modern çağın en üst seviyesine ruh köklerimizle birlikte sıçrayabilsin. Unutmayalım ki, ekonomik göstergelere sadece rakamlar itibar katmaz,  hilesiz hurdasız ticari ilişkilerde itibar katar.  Dolayısıyla iç ve dış piyasada itibar ve güven kazanmak için, maddi ve manevi göstergeleri bir denge içerisinde yürütmekte fayda var.  Zaten iç ve dış piyasada güven ve itibar kazanan ülkeye kredi veren çok olur, ama güven vermiyorsa kredi muslukları açılsa da şartları çok ağır olmakta. İşte bir dönem IMF’nin bize dayattığı katı reçeteler bunun en bariz göstergesi. Neyse ki, 2013 yılı itibariyle IMF’ye olan tüm borçlar silindi de bağımlı olmaktan kurtulduk.
          Çağımız enerji çağı dersek yeridir. Çünkü enerjinin büyük bir bölümü petrole dayanmaktadır. Ancak uzmanlar ikide bir üstüne basa basa petrol kaynaklarının artık alarm verdiğini,  mevcut ham petrol rezervlerin yakın bir zamanda tükeneceğini yönünde görüş belirtmekteler.  Anlaşılan o ki; 'Aman petrol can petrol' dedikleri kaynakta geçici, yani son dönemlerini yaşamakta. Hele enerji kaynağı petrol bir tükenmeye dursun yeni medeniyet hamlesinin doğuş sancıları diğer geçirilen sancılardan daha ağır olacaktır. İşte bu yüzden insanlık, daha şimdiden çevrecilerin hamasi çığırtkanlıklarına aldırış etmeksizin nükleer enerjiye can simidi gözüyle bakmakta... Nitekim dünyada pek çok ülkede nükleer enerji santrallerin artış kaydetmesi bunu teyit ediyor. Hatta çevreci örgütlerin enerji santrallerin yapımında bir takım engelleme girişimlerine rağmen bu yönde çalışmalar hız kesmezde.  Bu demektir ki, yakın gelecekte nükleer enerji çağın ihtiyaçlarını karşılayacak en önemli etken can suyu olmanın ötesinde ileride petrole dayalı otomotiv ve kimya sanayini hurda haline dönüştürecek gibi. Madem öyle Türkiye nükleer enerji alanında eli kolu bağlı kalamaz, bilakis nükleer enerji çalışmalarında bizde varız deyip bu piyasada yerini almalı. Zira nükleer enerji süper güçlerin ihtiyacı olduğu kadar bizimde ihtiyacımız. Şayet bu yarışta üçüncü dünya ülkesi olarak kalmak istemiyorsak buna mecburuz. Ancak başta dedik ya, kültürel dokularımıza her hangi bir ziyan getirmeksizin bu hamleleri gerçekleştirmeli.  Her ne kadar teknolojik gelişmeler sosyal dokuda derin yaralar açsa da, bu demek değildir ki, kültür politikaları rafa kaldırılsın. Rafa kaldırıldığında biliniz ki; bizim konumda olan pek çok ülkenin sosyal yapısı değişim rüzgârlarının etkisiyle savrulup kültürel yozlaşmaya gebe kalması kaçınılmazdır. Evet, kültürel yozlaşma can evimizden vurabiliyor, asla ihmale gelmez, neydip edip 2023 Yeni Türkiye hedefine ilerlerken 15 Temmuz 2016 diriliş ruhunun rüzgârını da arkamıza alarakdan devlet ve millet dayanışmasıyla birlikte kültürel değerlerimizi korumaya almalı. Şu bir gerçek; kültür alanında değişme toplumu değiştirirken, toplum içerisinde vuku bulan bir takım sosyal değişmelerde kültürü değiştirmektedir. Zaten her alanda değişim kaçınılmazdır,  ancak değişim süreci kendi kulvarında yoluna devam ederken bu arada hem maddi hem manevi kalkınmayı da bir denge planı içerisinde yürütmek gerekir. Ki, değişim süreci yaşanırken kimlik krizi bunalıma düşmeyelim.
           Peki ya demokratik alanda değişim sürecimiz?  Hiç kuşkusuz günümüz dünyasında hızına yetişmediğimiz katılımcı modeller karşısında hepten de boş sayılmayız,  bilakis Türk toplumu geldiği noktada dünden farklı olarak sivil toplum ve sivil katılım gibi söylemlerden söz edebiliyor artık. Hatta söz etmekle kalmayıp dünün tekrarcısı konuma düşmemek adına gerektiğinde yeniliklerin devamından yana tavır koyabiliyoruz. İyi ki de böyle bir iklim oluşmuş durumda,  nitekim tabandan gelen büyük dönüşüm arzusu Türkiyeyi ayağa kaldıracak pek çok projelerin uygulama şansını çok daha kolay kılacak cinsten arzudur. Evet, halkımız eskisi gibi sadece tarım toplumunun refleksleriyle hareket etmiyor, gerektiğinde 2023 Yeni Türkiye hedefine yönelik bilgi toplumu refleksleriyle de hareket etmekte.  Aslında bu oluşan arzunun üzerine bir de Türkiye’yi yönetmeye talip olanlar tabanın sesini fırsat bilip canhıraş kalkınma seferberliği bir ruh haliyle çalışmaya bir koyulsalar var ya, bak o zaman 2023 Yeni Türkiye hedefi bir rüya değil,  hakikat olacaktır. Ancak şu da var ki nasıl ki bu güne dek ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna canla başla girişilen her kalkınma hamlesi sancılı geçmişse muhtemeldir ki bundan sonra ki 2023 Yeni Türkiye Hedefi aşamaları da sancılı geçecektir.  Malum,  çok partili hayattan bugüne kalkınma evrelerinin birçok safhasında sıtmaya tutulduğumuzda hedeflerimizden sapma yaşadığımız bir sır değil.  Dolayısıyla bu kez sıtmaya tutulmadan işi daha da bir sıkı tutup 2023 Yeni Türkiye hedefinden şaşmadan hem tarım sektöründe, hem sanayide, hem de bilgi sektörü alanında hamle üzerine hamleler kaydetmemiz lazım gelir. Şayet ülkemiz modern çağın en üst seviyesine giden yolda her sıçrayış hamle aşamalarını haramilere kaptırmadan gerçekleştirebilirse hiç kuşkunuz olmasın ‘Aydınlık Yarınlar’ bizim olacaktır. Ama unutmayalım ki, bilgi çağına erişmek yolunda aşama kaydettikçe geniş halk kitlelerini idare etmek çok daha zor olacaktır.  Olsun önemi yok, yeter ki içimizde o bitip tükenmek bilmeyen  ‘Canlar Cananı Ölürüm Türkiye Sevdası’  sönmesin, bak o zaman nice aşılmaz sanılan engellerin bir çırpıda aşılacağı görülecektir. Evet, bizde biliyoruz her ilerleyiş aynı zamanda yeni zorluklarla yüzleşmek demektir. Dedik ya,  hiç önemi yok,  yeter ki 2023 Yeni Türkiye kararlılığımızdan milim sapmayalım evvel Allah her zorluğun üstesinden gelmek an meselesidir.  Zaten bu noktada bu milletin bağrından çıkmış yerli idarecilere pes etmemek yaraşırken, idare edilenler olarak bize de, Allah böyle idarecileri başımızdan eksik etmesin diye dua etmek düşer. Dua edelim ki,  pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok daha yakın olsun.
          Bilindiği üzere Cumhuriyetin ilan edildiği ilk yıllarda petrol yoksunu ülke olmamız hasebiyle tarımda traktör kullanmak bizim için lüks bir araç sayılırdı.  İlginçtir o dönemlerde hayvan pulluğu ve tapan bizim neyimize yetmiyor diyen yöneticiler de vardı. Dilin kemiği yok ya,  nasıl olsa o yıllarda tarım toplumu içerisinde köylülük ve geleneksel öğeler ağırlıklı bir değer taşıdığından kaderine razı bir halkı yönetme noktasında icraat sergilemeyip ahkâm kesmek kolay bir yönetim anlayışı olsa gerek. Değim yerindeyse böyle bir hal vaziyet içerisinde bol keseden ahkâm kesmenin iş sayılması gayet tabiidir.  Ama ne zaman ki çok partili döneme girip aktif nüfus içinde çalışan kesimin ağırlığı enselerinde hissetmeye başlandı işte o gün bugündür Türkiye’yi idare etme yolunda bol keseden ahkâm kesmelerin hiçbir esprisi kalmadı.   
          Evet,  tek partili Türkiye’de “Bu yıl yağmur yağarsa ekinlerimiz, ürünlerimiz bol olacak” türünden kaderci bir anlayış egemen olurken,  çok partili dönemin ilerleyen safhalarında ise sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik,  demokratik yönetim ve kâra katılma gibi bir dizi konular egemen anlayış olmuştur. Şimdi gelinen noktada hiçbir yönetici ‘yan gel yat keyfine bak’ diyemez.  Hele toplam çalışan nüfus içerisinde ücretlilerin sayısı her geçen attıkça, nasıl yan gelip yatılabilir ki, önlerine çıkan bu yeni tablo idarecilerimizi kara kara düşündürmüş bile.  Kaldı ki her geçen gün gelir dağılımındaki dengesizlikler gündemde yer aldıkça sırça köşklerde kuş tüyü yataklarında mışıl mışıl uyuyan kelli felli idarecilerimizin eskisi kadar rahat uyumadıkları gözlemlenmiştir.  Nasıl uyku tutsun ki,  bu işin sonunda sandıktan çıkamamak korkusu da var. İşte bu sandık endişesidir ki; seçim meydanları bir yandan millete sırtını dayanan yerli siyasiler ve diğer yandan da sırtını dış güçler ile baronlara dayayan siyasiler arasında kıyasıya mücadeleye sahne olmuştur.  İşte bu kıyasıya seçim maratonları içerisinde kimi zaman toplum rahat nefes alsa da, kimi zamanda topluma bedeli çok ağır fatura olarak yansımış da. Nitekim bu bedel ödemeyi kimi zaman 27 Mayıs darbesinde,  kimi zaman 12 Mart Muhtırasında,  kimi zaman 12 Eylül Darbesinde,  kimi zaman 28 Şubat Postmodern Darbede, kimi zaman da daha yeni kıl payı tehlikenin eşiğinden döndüğümüz 17-25 Aralık Paralel ihanet Çetesi Darbe girişimi rezaletinde yaşadık.  Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan toplum, bir daha canı yanmamak üzere 2015 Kasımı sabahı seçim sandığına gittiğinde istikrardan yana oy kullanmasını bilmiştir. Böylece halk   ‘Tek başına İş başına’  demiştir. Ancak bu tabloyu içine sindiremeyenler bu kez 15 Temmuz 2016 gecesi Paralel İhanet Çetesi Darbe girişimiyle son vermeye kalkışmıştır. Zaten halk bunca acı tecrübeler yaşadıktan sonra ufkunu 2023 Yeni Türkiye Hedefine çevirmesinde başka kim çevirsin ki. Evet, halkımız havadan bombalara, karadan üzerine sıkılan mermilerle, üzerine yürütülen tanklara göğsünü siper ederek yapacağının en güzelini yapıp 2023 Yeni Türkiye Hedefine ışık yaktı da. Zira ileride sanayileşmesini tamamlamış bilgi toplumu olduğumuzda sosyal adalet, hakça paylaşım gibi konular çok daha öncelikli ‘Memleket Meselemiz’ olacağı içindir tez elden bu ışığı yakma ihtiyacı duymuştur. Ancak bu ihtiyaç hissi içerisinde ileride sanayisini tamamlamış bilgi toplum olduğumuzda bizim memleket davamız kapitalist, komünist ve faşist memleket uygulamalarından farklı olmalıdır. Şöyle ki, kapitalizmde üretim araçları sözde bireylere aittir, ama uygulamaya baktığımızda üretimin birkaç patron ve tekelci sermayedarın insafına terk edildiğini görürüz. Komünizmde üretim araçları güya işçi sınıfının denilip, uygulamaya baktığımızda birkaç politbüro ve parti yöneticilerinin inisiyatifine terk edildiği görülür. İşte bizim tüm bu ideolojik memleketlerde (ülkelerde) gördüğümüz uygulamaları kendi halkımızda şimdiden görür gibi. Yani görülen o ki,  kapitalizmde sermaye sahipleri ekonomik pastadan büyük pay kaparken, komünizmde de büyük oranda politbüro üyesi parti bürokratları pay kapmakta,  halk ise kuyrukta bekleyen konumdadır. Madem öyle,  bilgi çağına ilerlerken tüm yedi düvele karşı farkımızı fark ettirip sivil-katılımcı, yani hakça ve adil paylaşımdan yana bir model ortaya koymak gerektir. Öyle ki farkımızı fark ettirecek ortaya koyacağımız bu milli modelde hem devlet,  hem fert, hem de millet ekonomik pastanın pay sahibi olacaktır.  Dahası her bir sektör ekonomik faaliyetlere katıldığı ölçüde üretim araçlarına sahibi olur da. Bir başka ifadeyle kamu-özel ve millet sektörü diyebileceğimiz bu üçlü sektör üretim faaliyetlerinde birbirinin kuyusunu kazan değil,  tam aksine 2023 Yeni Türkiye’ye giden yolda hep birlikte nimet ve külfette bir olacak, diri olacak, iri olacak şekilde ekonomiye dinamizm kazandıracak dinamolar olacaktır.  Zaten bir olunca, iri olunca, diri olunca  “Hep Birlikte Güçlü Türkiye” olacağımız muhakkak. 
          Bakınız dünyada hangi ülke olursa olsun ekonomik bakımdan sanayileşmiş bilgi toplumu seviyesine eriştiğinde sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlerin o ülke üzerinde etkisini yitirip yerini uzlaşmaya terk ettiği görülmüştür. İşte bu noktada ülkemiz daha tam manasıyla sanayileşmiş bilgi toplumu seviyesine erişemediği içindir kimi zaman PKK, kimi zaman DAİŞ, kimi zaman DHKP-C, kimi zaman FETÖ gibi anti şehir oluşumların engellemelerine maruz kalabiliyor.  Dolayısıyla bu tür barikatlardan kurtulmamız için mutlaka sanayileşmiş bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerlememiz şart. Bilhassa 2023 Yeni Türkiye ufkuna giden yolda önümüze çıkacak her türlü barikatı bir şekilde aşmamızda icap eder.  Tabii bu barikatları aşma sürecinde içimizde bir takım işbirlikçiler sırtını Kandile, Tel Aviv’e, Pensilvanya’ya, Baronlara dayayanlar olacaktır, onların aramızda dolaşması kaçınılmazdır. Dedik ya, her ne olursa olsun bizi yolumuzdan alıkoyacak haramilerin engellemelerinden yılmaksızın sırtımızı Allah’a ve millete dayamak suretiyle tıpkı 15 Temmuz’da olduğu gibi ölümüne de olsa 2023 Yeni Türkiye Hedefine ulaşmak gerekir.  Hele şükür ki;  2002 sonrası Türkiye, 2002 öncesinden devr aldığı kişi başına düşen 2000 dolar milli gelir hâsılayı şuan geldiği noktada 10.000 dolarlara çıkarabilmiştir. Madem öyle şimdi ulaştığımız bu milli gelir hâsılayı geniş halk kitlelerine hakça ve adil paylaştırmaktan söz etmek zamanıdır. Şayet sosyal ve refah devleti olmak gibi bir derdimiz varsa, söz etmeye mecburuz. Aksi halde toplum içerisinde normsuzluklar had safhaya ulaşıp kimlik bunalımı kaçınılmaz olacaktır. Hiç kuşkusuz üretim yapmak, ticaret yapıp para kazanmak kayda değer faaliyetlerdir, ama tüm bu faaliyetlerin yanı sıra dünya malını hakça ve adil paylaştırıp taçlandırmak çok daha mühim hadise.  
         Malum olduğu üzere üretim ile tüketim arasındaki dengesizlikler ciddi anlamda sosyal-siyasi krizlere yol açabiliyor. Mesela dünyada tarım ürünlerine olan taleb artış sebebi kimi ülkelerin kıt kaynaklara sahip olmasından kaynaklanan beslenme yetersizliğidir. Madem dünyada tarım ürünlerine büyük ihtiyaç var, o halde üç yanımız denizlerle çevrili şu güzelim cennet vatanımızda tarımsal üretimi bin kat daha artırmamız önem arz etmektedir. İşte bu noktada ‘peki ne yapabiliriz’ sorusu akla gelip çözüm noktasında şu iki temel husus hepimizi kamçılamış gözüküyor.  Malum çözümün birinci ön ayağı sulama, ikinci ayağı da teknolojik tarımsal donanımdır. Zira bu anlamda GAP topyekûn tam üniteleriyle devreye girdiğinde Harran ovası tamamen sulanabilecek düzeye gelebilecek, ayrıca enerji üretimi büyük oranda artacaktır. Değim yerindeyse o gün gelip çattığında GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) Çukurova’dan sonra ikinci petrol gücüne eş tarım gücümüz olacaktır. Hakeza KAP (Konya Anadolu Projesi),  DAP (Doğu Anadolu Projesi)  ve ÇAP (Çoruh Anadolu Projesi)’da belli bir proje kapsamında hayata geçtiğinde devasa tarım ve enerji havzası Türkiye tablosuyla karşılaşacağız demektir. Tabii bu da yetmez,  tüm bunların yanı sıra Türkiye’nin dış ticarette de yoğunlaşması gerekir. Belki de bunlardan çok daha mühim olanı kalkınma yolunda Türkiye’nin nimet ve külfet dengesini adaletli bir şekilde hal yoluna koyması gerektiğidir.  Hal yoluna koymalı ki,  iç tüketimi azaltıp tasarrufa yönelebilelim, yani israf ekonomisinden verim ekonomisine geçebilelim. Aksi halde Allah korusun 2023 Yeni Türkiye Hedefimiz zayi olabilir. Mutlaka neydip edip ölümüne de olsa tüm mazlum milletlerin ümidi Türkiye’yi ayağa kaldırmak gerek. İşte bu hedefin gerçekleşmesi ancak içte adil paylaşımı sağlayıp dışta da ihracat rekorları kırmaktan geçmekte..  
            Bakın, daha düne kadar ağırlıklı olarak köylü toplumuyduk, artık ülkemiz şehirli olmayla birlikle birlikte kitle toplumu haline geliyor. Yani cemaat’ten cemiyet’e geçiyoruz, yetmedi küreselleşiyoruz.  Yeter ki o içimizde volkan misali kaynayan ‘Uğruna Baş Koymuşum Türkiye Aşkı’ sönmesin evvel Allah’ın izniyle aşamayacağımız hiçbir engel kalmayacaktır.  
            Evet,  artık kitlelerle beraber yürünen bir çağın eşiğindeyiz.  Çağımızda artık siyaset kitleler beraber yürüyor. Bu yürüyüş aynı zamanda bize Allah Resulü’nün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı hatırlatıyor. Ümidimiz odur ki; insanlığa, tıpkı Veda Haccı’nda olduğu gibi yönetenlerin doğrudan doğruya yönetilenlere Kusvâ adlı devenin üzerinde seslendiği bir çağın bir benzerini yaşatmak bu necip millete nasip olsun. Sanki şu an geldiğimiz noktada halkla devlet arasında uçurumun git gide kapanmaya yüz tutması bu ümidi veriyor zaten. Kelimenin tam anlamıyla Habeşli kölenin İslam’la müşerref olmasıyla birlikte hukuki hüviyet kazandığı bir dönemde yaşar gibiyiz. Baksanıza Türkiye’yi Haliçteki Simonlar yönetmiyor,  artık Anadolu çocukları yönetiyor. Halkın seçtiği Başbakan ve halkın seçtiği Cumhurbaşkanıyla şu an iş başında zaten.
             Aslında uzun bir fetret döneminden sonra yaşanan bu güzel değişim tablosuna yabancı değiliz,  tarihi geçmişimizde bağrımızda taşıdığımız yediden yetmişe herkese güzellikler yaşatmış milletiz. Nasıl mı?  İşte Osman Gazi’nin idare edilenlerle birlikte kurultay yapıp, Şeyh Edebali’nin duası ve toy’un kararı doğrultusunda adil bir yönetim ortaya koymuş ta.  Madem ceddimiz kuruluşta böylesi saf ve duru bir mayayla toy halden çağ atlayıp Nizam-ı âlem olmuşsa,   aynen öyle de 2023’ü çağlar üzerinde sıçrama hedefi edinmiş bir Türkiye’nin de geniş halk kitlelerle birlikte katılımcı ruh hamlesiyle yeniden nizam-ı âlem olması kaçınılmazdır.    Neden olmasın ki, kitleler zaten en son 2015 Kasım’da yedi düvele karşı sandıkta kullandığı oyla, 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe girişimini tankların altına yataraktan önleyip akabinde demokrasi meydanlarında tuttuğu vatan nöbetleriyle birlikte en nihayet 7 Ağustosta Yeni kapıda milyonlar hep bir ağızdan haykırdığı “Hep Birlikte Türkiye’yiz “ fermanıyla 2023 Yeni Türkiye yönetiminde bizde varız demiş durumda.
            Besbelli ki fikirleri iktidara getirmenin yolu siyasetten geçmektedir. Hele 2023’ü kendine baz alıp hedef edinmiş bir Türkiye’de kalıcı siyaset yapmak, ancak toplumdaki değişmelere ayak uydurmakla mümkün.  İşte bu noktada toplum taleplerine göre şekil alan uygulamalar devreye girdiğinde gerçekten de yönetilenlerle yöneticiler arasında derin uçurumların bir anda ortadan kalkacağı muhakkak. Nitekim 2002’den bugüne toplumla hemhal olmanın getirdiği avantajla gerek askeri vesayet,  gerekse yargı vesayeti ve gerekse en son paralel devlet türü tüm vesayet yapılanmaları ortadan kalkabilmiştir. Hiç kuşkusuz 2002 öncesi Türkiye’de siyasetin tıkanma nedeni bir takım siyasilerin toplumdan gelen değişim istekleri karşısında duyarsız kalmanın ötesinde kendilerini vesayetin emrine amade kılmış olmalarıdır.  Aman Allah’ım neydi o günler. Maalesef o kâbus dolu yıllarda politika bezirgânları lafa geldi mi mangalda kül bırakmazlardı,  ama uygulama alanına girdiklerinde içi boş vesayetin emrinde politikacı oldukları görülmüştür. Öyle ki toplumun değişimden yana ortaya koydukları talepler hep havada kalmış, habire masalcı ve destanî nutuklarla işi geçiştirmişlerdir. Asla gerçek manada bir siyaset üretemediler.  Bilhassa ekonomik, sosyal ve kültürel meseleleri yüzeysel olarak değerlendirip özden uzak, hep ucuz ve polemiğe kaçan bir politika izlemişlerdir. Oysa siyaset toplumu idare etme sanatıdır.  Dahası siyaset sosyal değişime müspet anlamda katkı yaptığı ölçüde bir anlam içerir. Aksi halde sanattan değil siyasi kirlilikten söz ederiz.  Dolayısıyla siyaset toplumdaki bu hızlı değişmeyi göz ardı edemez.  Siyaset toplumla hemhal olmalı ki, demokratik katılım gerçekleşebilsin.  Hatta siyaset toplum taleplerini ve ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üretmeli ki toplumun 15 Temmuz sivil toplum diriliş ruhu harekâtıyla barışık kalabilsin. İşte bu anlamda 15 Temmuz ruhunun ortaya koyduğu o mana yüklü tabloda sivil toplum kuruluşları toplumun sesi anlamında katılımcı demokrasiye güç katan sacayaklarımızdır. Madem öyle, 15 Temmuz ruhuna sadık sivil toplum kuruluşların demokratik hukuk ortamda teşkilatlanmalarına destek vermek gerek. Aksi halde 15 Temmuz ruhuna ihanet etmiş oluruz, bizden demesi.
          Vesselam.
           


5 Şubat 2016 Cuma

KÜRTLERİN SOY KÜTÜĞÜ







KÜRTLERİN SOY KÜTÜĞÜ  

SELİM  GÜRBÜZER

            Kürt meselesi, yıllardır Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen en kritik konulardan biridir. Öyle ki Kürt konusu, sadece Türkiye Kürtlerini değil, Irak ve Suriye Kürtlerini de kapsayan bir husustur. Maalesef bu konuda geçmişte bir takım yanlış izlenen politikaların vebalini kimlik krizine dönüşen bir süreç yaşayarak ödüyoruz. Yıllarca bölge insanına tek kimlik dayatma yöntem izlenmesi neticesinde devletle bölge halkı arasında büyük bir güven aşınımı ve bunalımı doğurmuştu. Belli ki din, mezhep,  meşreb, etnik köken gibi kimlikler üzerinde ameliyat yapmaya pek gelinmiyor. Şu bir gerçek ister dini, ister mezhebi, ister meşrebi,  ister etnik kimlik olsun tüm bu unsurları tek bir potada eritmek veya hizaya çekmekle bir yere varılamaz. Ama gel gör ki Kürt meselesini çoğulcu ve sivil bir anlayışla çözmek varken militer kolluk kuvvetlerle çözeceğimizi sanmışız.
            Sadece Kürtlük konusu mu, hiç kuşkusuz sloganik Türklük konusu da öyledir.  Nitekim bugünkü Türklük tarifi resmi ideoloji ve oryantalist aydınlar tarafından siyasi, sosyal ve kültürel açıdan ele alınmayıp sadece etnik açıdan değerlendirildiği içindir bir türlü bağrımızda taşıdığımız tüm etnik unsurlarla kardeşçe candan kucaklaşamıyoruz. Oysa etnik bir Türkçü anlayışıyla ne Kürt, ne Laz, ne Çerkez, ne Abaza, ne şu, ne bu hiçbir etnik unsurla gerçek anlamda gönül bağı kurulamaz. O halde meseleyi kültürel, sosyal, coğrafi, ekonomik, idari, siyasi ve dış boyutlarıyla analiz etmek mecburiyetimiz var. Aksi halde tek tip anlayışla meseleyi daha da karmaşık hale getirmiş oluyoruz. Zira çağdaş sosyoloji her türlü meseleye çok yönlü perspektif bir bakışla yaklaşmakta, doğrusuda zaten budur. Kaldı ki tek tip yaklaşımlardan kim hayır bulmuş ki bizde bulalım. Bakınız Osmanlı döneminde tüm etnik unsurlarla 600 sene birlikte yaşamışız da.  Ne var ki Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan Genç Türkiye’mizin bilhassa milli şef döneminde yapılan suni ayırımlar yüzünden şu an gelinen noktada bile gündemimizin baş odağında Güneydoğu meselesi vardır. Üstelik odak noktası olmak bu bölgenin sadece coğrafi konumu veya tarihi dokusu ile sınırlı değil, buna insan faktörü de dâhildir.  Değim yerindeyse Kürt insanı düşman odak olarak sunulabiliyor. Bilerek ya da bilmeyerek hemen herkes Kürt etnisitesini kaşıyabiliyor.  Derken herkesin odaklandığı mesele bir anda etnik Kürtçülük ve siyasi Kürtçülük türünden maraz bir boyut olarak karşımıza çıkmaktadır. Tabii bu demek değildir ki her konu gündeme gelip tartışılmasın, elbette tartışılacak.  Ancak 2023 Yeni Türkiye hedefine kilitlenmişken bu meselenin iki de bir kaşınıp önümüze konulması doğrusu bizim üzerimizden hesap yapan birtakım mihrakların varlığını akla düşürüyor.  Hatta sürüsüne bereket bu mesele üzerinde kuyruğa girmiş halde aşırı boyutta teori üretme yarışına girenler var.  Nasıl mı?  İşte bu yarış içerisinde sürülen teorilerden birkaçı şunlardır:
            -Aryen Kürt nazariyesi
            - Guti Kürt nazariyesi (halk dilinde Guti/Gurti/Gut ve Kut diye telaffuz edilir)
            -  Karduk Kürt nazariyesi,
            - Med Kürt nazariyesi,
            - Kürt Karrada nazariyesi,
            - Kürt-Gut nazariyesi vs.
            Bakınız Hilmi Göktürk'ün "Kürtlerin Soy Kütüğü ve Boy Tarihi" adlı eserinde ileri sürülen teorilerle ilgili geniş bilgiler yer almaktadır. İşte bu teorilere şöyle bir göz attığımızda Kürtlerin bir millet mi, bir boy mu, yoksa bir ırk mı hususunda kanaat sahibi olabiliyoruz.  Şöyle ki:
        Aryen Kürt nazariyesi savunucularından Mehrdad R. İzady Kürtlerin kökenini Aryen topluluklarla ilişkilendirmeye çalışmış ama böyle bir topluluğun var olup olmadığı konusunda herhangi bir belge ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla bu teori hayali bir ırk tasarımı üzerine kurgulanmış bir teoridir.
      Guti Kürt tezi savunucularından E.A.Speiser ise; "Kürtler Gutilerle aynı ırktandır ve Gutiler Sümer ülkesinde yaşamakta" şeklinde bir görüş serd etmiştir. Tabii böyle bir görüşü es geçemeyiz,   ister istemez bu görüş karşısında zihnimize Kürtlerin M.Ö. 1900–1700 tarihleri arasında Süleymaniye yakınlarında yaşayan Lullu’i Kralı'na ait bir kitabede geçen Gutti halk topluluğu takılır.  Keza yine bir başka araştırmaya baktığımızda da; Asurlu Tıglat Plaser devrinde yazılmış iki kitabenin birinde Kuti, diğer tabletinde geçen Kurtie ifadelerini hatırlarız. Böylece kitabelerde geçen  "Gutti" ibaresinin Türkçe bir ifade olduğunu, yani yerleştikleri sahaya nispetle 'aşağı inen' anlamında kullanılmış bir kavram olduğu kanaati hâsıl olur bizde. Dahası Guti Kürt ibaresi toplumun yer değiştirmesiyle ilgili bir kavram gibi dursa da, bu kavram daha çok Kafkasya’nın kuzeyinden Ön Asya’ya inmiş güçlü bir Kuzey Asya kavmi görüşünü destekler nitelikte bir ibaredir. Kaldı ki, Gutilerin, Sami (Arap-Yahudi) ırka mensup olmadıkları yönünde genel kanaatte hâkimdir.  Hadi diyelim ki; Guti toplulukları Türk olmasa bile Asyatik bir kavim olduğu muhakkak.
       Malumunuz Ksenefon’da Karduk-Kürt teorisyeni bir araştırmacı, o da Karduların, Saka (İskit) soyundan M.Ö. 401 yıllarında küçük Asya'yı mesken tutmuş bir topluluk olabileceği yönünde bir görüş belirtmiştir.  Ama gel gör ki Türk (Turan)-Kardu tezine baktığımızda; Sümer eşik taşına işlendiği söylenen “Kar-da-ka-lar” ile Yunanlı Xenophon'un (Ksenefon)  adından söz ettiği M.Ö. 401 yıllarında Doğu Anadolu’da dağlık bir bölgesinden geçerken Yunanlıların karşılaştıkları Kardukların aynı topluluk olmadığıdır. Keza Th. Nöldeke,  Hartmann'ın, Nisbach gibi şarkiyatçılar da, Kürt terimi ile Kardu terimi arasında etimolojik bir bağ kuramadıklarını, bilakis 'Kardoukhoi' ibaresinin çoğullaşmış halinin Ermenice “Kardı-kh”nin karşılığı olduğunu belirtmişlerdir. Hatta kelimenin etimolojik kaynağına bakıldığında  “kard + u” değil “kord + u” olduğu görülür. Üstelik Asur Salnameleri’nde, ne Kardu, ne de Kürt kavramı vardır.  Madem böyle bir kavram yok,  o halde Kardukların İran, Arap ve Asurlularla bir ilişki kurulamayacağı söylenebilir. İlla bir ilişkiden söz edilecekse de Kardukların Ön Asya bir topluluk olduğunu dem vurmaktan ziyade M.Ö. Asya’dan Ortadoğu’ya göç etmiş bir topluluk olabileceğini demek daha doğru olur. 
         Bu arada bazı kaynaklar Selahaddin Eyyubi’nin Şeddadi aşiretinin Gence kolundan gelen büyük dedelerinden birinin Karduk/Kurduk ismiyle anılması hasebiyle Türk olduğu yönünde bir tez ileri sürülürken bir başka kaynaklarda ise Arap ve Kürt olduğu yönünde bir tez ileri sürülmekte. Sonuçta Selahaddin Eyyubi köken olarak hangi etnik unsurdan olursa olsun o bizim Kudüs Fatihimizdir, bu yetmez mi?
            Kürt-Karrad nazariyesi; "Kürtler Süleyman Peygamberin lanetlediği ve meclisinden kovulan Casad adında Cen veya şeytan soyundan türemiştir" iddiası üzerine kurulu bir teoridir. İşte bu nazariyeden hareketle Cen-Cin ibaresinin Kuran’da zikredilen Cinle alakalı ayetleriyle ilişkilendirilip Cin’in Süleyman Peygamber tarafından kovulduğu belirtilir. Öyle ki Hz. Süleyman’ın cariyelerini Şeytan Casadın hamile bırakması neticesinde doğan nesli dağlara sürgün ettiği tezi işlenir. Bu arada bir kısım Arap tarihçiler de boş durmayıp, onlarda Kürtleri "El Akrad Taifetün Minel Cin" diye addederler. Dahası bu ifade doğrultusunda Arapça 'Karrad' fiili ile 'Kürt' sözcüğü arasında bir ilişki kurulmaya çalışılıp böylece Kürtleri Türkçe literatürde yer alan göçer konar manasına gelen Ekrad olarak nitelerler.  Evet,  Arap tarihçiler böyle tanımlaya dursunlar bizim içimizde halen kökenini Araplığa dayandırmayı bir meziyet sananlar var. Oysa Peygamberimiz belirli bir ırkın Peygamberi değil, tüm Ümmet-i Muhammed'in peygamberidir. Tabi bir dönem Doğu ve Güneydoğu'daki yolun ulaşamadığı, okulun girmediği beldelerde yaşayan insanlarımıza kıro miro deyip onlara köklerini hatırlatacak gerekli eğitim ve hizmet götürülmezse olacağı buydu,  başka ne bekleyebilirdik ki.  Bakın bu husus Evliya Çelebi’nin de dikkatini çekmiş olsa gerek ki köklerini Araplığa dayandırmayı marifet sayan bu ahaliden bahsetmekten kendini alamamıştır.
        Bir başka dikkat çeken bir nazariye de hiç kuşkusuz Med-Kürt nazariyesidir.  Bilhassa bu nazariyenin yılmaz savunucuları, Kürtlerin M.Ö. 9. ve 10. asırlarda şarkı işgal edip büyük bir imparatorluk kuran Med'lerin soyundan, ya da Aryen’lerden geldikleri tezini ileri sürmüşlerdir.   Bilindiği üzere Ermenice Gurt  'hadim' manasına gelen bir ibare. Sadece Gurt ibaresi mi, elbette ki hayır. Hakeza Ermeni tarihçiler de   'Med'  ibaresi yerine 'Mar'  ibaresi kullanmakla açıkcası Medleri Perslerin ataları olduğu ima edilmiştir. Bize öyle geliyor ki, böyle bir imayla sanki  “Med-Kürt-Ermeni”  üçlü sacayağı oluşturulmak isteniyor. Oysa Medler M.Ö. 6 - 7. yüzyıllarda İran merkezli bir devlet olarak sahne alıp Van bölgesine geldiklerinde buralarda sadece Ermeniler yerleşikti.  Öyle anlaşılıyor ki Med konusu daha çok su götürecek tez gibi duruyor, ama bu konuda genel kanaat;  Medler’in Kuzey Asya'dan geldikleri yönünde, yani asıl vatanlarının Azerbaycan olduğudur. Ancak şu da varki Medlerin M.Ö. 550 civarında Persler tarafından hükümranlıkları ortadan kaldırılmış bir topluluk olduğu yönünde değerlendirmeleri yabana atmamak gerekir. Bazen insan bunca teori üzerine teori geliştirme çabaları karşısında ister istemez şu soruyu kendine sormaktan edemiyor: acaba Diaspora Ermenileri "Med-Kürt-Ermeni” teorisine dayanarak mı PKK’yı habire desteklemekten geri durmuyorlar.  Doğrusu bu tür kuşkular bizi Abdullah Öcalan’ın Diaspora Ermenilerle bir bağlantısı olabileceğine dair çıkan bir takım söylentilerin yanlış değilse de zihinlerde bir takım soru işaretleri bıraktığı muhakkak. Zira Ermeni Asala örgütünün giriştiği eylemlere baktığımızda PKK’nın yaptığı eylemlerle aynı paralel kulvarda boy verdiği gözlemlenmekte,  hatta edinilen istihbarı bilgilerde bu yöndedir.  Muhtemeldir ki,  "Med-Kürt-Ermeni" üçlü sacayağı tezi Diaspora Ermenilerinin gizli emellerine hizmet etmek için ortaya atılmış bir tez gibi duruyor.  İcabında bu tür tezler sayesinde uluslararası lobi faaliyetlerini çok daha kolaylaştırabiliyor. Onlar lobi faaliyetleriyle uğraşa dursunlar aslında bizim Ermenilerle herhangi alıp vereceğimiz bir mesele yok. Zira Ermeniler Osmanlı şemsiyesi altında birlikte yaşadığımız bize bağlı hür Hıristiyan Millet-i Sadıka'mızdı.  Ne var ki Fransız ihtilali müteakip her ne oluyorsa menfi milliyetçilik rüzgârlarının içimizi kasıp kavurmasıyla birlikte bir anda tebaamız olmaktan çıkıp güya Ermeni soykırımı yaptığımız propagandası tüm dünya kamuoyunun gözü önünde işlenmeye başlanır da. Derken Ermeniyan Millet-i Sadık olmaktan çıkıp sürekli uluslararası platformda başımızı ağrıtan bir ülke olarak konumlandırılır.
         Hadi Ermeni Diasporasının huyudur, bunu anladıkta peki ya şu Ankara Siyasaldan mezun olup, sonra dağa çıkan Öcalan’a ne demeli,  icabında Ermenilerin avukatlığına soyunup Khaldilerin Ermenilerin atası bir zırva beyanda bulunabiliyor. Doğrusu zırva tevil götürmez bu tip beyanların arka planda sinsice Urartu-Ermeni ilişkilendirilme kurulumunun bir başka sacayağının parçası olabileceğini akla düşürmezde değil. Neyse ki Ermeniler şimdilik böyle bir iddiaya kulak kabartmamış gözüküyor. Besbelli ki Urartuları Ermeni ırkından gösterme gayreti daha çok siyasal Kürtçü aydınların işine yaramakta.  Onlar iddia ede dursun, kazın ayağı hiçte öyle değil. Çünkü Urartularla ilgili Van kitabelerine baktığımızda Urartu dili Hint-Avrupa ve Sami (Arap) dilleri kategorisine dâhil olmadığı net açık ortada duruyor. Madem zırvada sınır tanımıyorlar, hiç olmazsa Urartuların soy bağını İran ve Arap kavimlerin dışındaki kavimlere dayasalar belki kendi kendilerini inkâr edecek duruma düşmezlerdi.  Zaten kendi kendileriyle çelişmeye dursunlar bir bakmışsın başka arayışlara yelken açabiliyorlar.  Her neyse bir başka aydın M. Oppert'te;   Med kavramını, vatan ve ülke anlamına gelen Türkçe ‘mada’ sözcüğü ile ilişkilendirmek suretiyle Medleri Turanî kavimler kategorisine dâhil eder.  M. Oppert bunla da kalmaz Med Krallarının adlarını kurcalayaraktan Aryenileşmiş Turanî adlarla bağlantı kurup Heredot’un adını verdiği Med aşiretlerinden en az ikisinin Turanî olduğunu dile getirmiştir. Şu da var ki M. Oppert ileri sürdüğü bu fikrinde yalnız değildir,  Fransız asıllı bilim adamı Lenorman’ın tezlerini kaynak kabul eden Nyfalvy’de Medlerin Turanî olduğu hususunda hem fikirdir.  Öyle ki Türk aydınımız Ord. Prof. Şemsettin Günaltay'da devletin asli unsurunu teşkil eden bu topluluğun Ön Turanî topluluk olduğunu dile getirmiştir. Bu arada N.J. Marr ve Jafetik okulu üyeleri de Kürtleri direk kafadan Gürcü asıllı ilan etmişlerdir.  Aslında bu malumun ilanı değil, tam aksine Kardukların Gürcü olabileceği tezine dayanarak ileri sürülmüş bir iddiadır.  Hatta iddianın ötesinde mesele daha da ileri boyutlara taşınıp güya Kürtler Gürcülerle bir şekilde beraber yaşayıp bir zaman sonrada beraberlikleri sona erip ayrı topluluklar olmuşlar. Jafetidologlar’ın tezlerine baktığımızda da onlarda meseleye dil yönünden yaklaşıp Kürtler başlangıçta Jafetik (Turanî-Yasefik) bir dil kullanırken daha sonraki aşamalarda İranlıların etkisi altına girmeleriyle birlikte dil değişimine uğradıkları yönünde kanaat belirtmişlerdir.  Ne diyelim, şayet bu tip görüşler doğru kabul edilirse Karduk tezinden hareketle Gürcülerin de Turanî bir kavim olduğu bir görüş ortaya çıkar.
              Her neyse,  yukarıda bahsedilen bilhassa Gut-i Kürt,  Kartuk-Kürt, Med-Kürt ve Kürt-Karrada başlığı altında ileri sürülen tezler üzerinde kafa yorduğumuzda sanki bu tezler tarihi gerçekleri açığa çıkarmak için ortaya atılmış gibi durmuyor, daha çok Türkiyede ve Ortadoğuda ayrılık tohumları ekmeye yönelik iddialar gibi duruyor.  Oysa tarihin dili iyi okunduğunda tarihi vesikalar 'Kürt' ibaresinin bir ulus olduğu iddiasını çürütmeye yetiyor. Maalesef gel gör ki,   tarihi vesikaları göz ardı edip birlikte bin yılı aşkındır yaşadığımız Kürt kardeşlerimizi habire kafaları karıştırılıp uyduruk bir tarihi zemin içerisinde kandırılmaya çalışılmakta.
            Gelin bir de Kürt meselesini milliyetçi aydınların zaviyesinden bakıp değerlendirmeye çalışalım. Bakın, Dr. M. Şükrü Sekban "Kürt Meselesi" adlı kitabında; "Kürt" adını verdiği insan topluluklarının 'Turanî' olduklarından bahisle Alman araştırmacıların tezlerine görderme yapıp bu tezleri referans olarak gösterir.  Hakeza Seyyid Ahmet Arvasi’de bu doğrultuda  "Doğu Anadolu Gerçeği" adlı eserinde; “Bir uyruk ve bir boy olarak 'Kürt' kelimesinin tarihte ilk defa Yenisey'deki Göktürk (Kök Türükler) kitabelerinde (Elegeş yazıtında) rastlıyoruz. Sözü edilen Kürt Uyruğu, Göktürkler içinde yaşıyordu ve beylerinin adı 'Alp Urungu' idi. Bir Türk kültür merkezi olan Herat'tan üç fersah yukarıda Herirud nehrinin sol sahilinde Timuriler devrinde pek meşhur olan 'Ulenknişın'dır. Görüldüğü üzere Türkçemizde bu kelime bulunmaktadır. Burada Kürt ibaresi bir ırk veya millet anlamını ifade etmez” deyip Yenisey kitabe kaynaklı bir görüş ortaya koymuştur.
            Anlaşılan o ki, Kürt kavramına hem içeriden hem dışarıdan sadece anlam yüklenmekle kalınmamış bunlara ilaveten kar yığını, çığ, dallarından yay, ayva ağacı gibi tanımlamalarda getirilmiştir. Hatta 'Kürüd' ibaresi şeklinde yazılana Merih gezegeni denmiştir.  Bu hususta daha başka çalışmalara baktığımızda ise;
            -Kazakçada Kürt ibaresi: Kalın kar yığını,
            -Şark Türkçesi'nde Kürt ibaresi: Çığ,
            -Tarançilerde Kürt ibaresi: Yeni yağmış kar,
            -Çavuşça'da Kürt ibaresi; Karların saçak çıkıntısı,
            -Kazan Tararcası'nda Kürt ibaresi: Kar yığını,
            -Uygurca 'Kürtük' ibaresi: Kar denizi,
            -Karakırgızlar, Soyonlar, Yakutlar ve Teleütler'de   'Kürdük' ibaresi: Kar yığını tarzında dillendirildiğini görürüz.
             Madem öyle, bu tanımlamalardan hareketle diyebiliriz ki; 'Kürt' ibaresi ne bir ırk, ne de bir millettir,  daha çok tarih boyunca değişik türden boylarla bir arada bulunmuş bir topluluk gibi gözüküyor. Bakın, Hakan Özoğul; “Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği” adlı eserinde Kürt kavramının 20. yüzyıla kadar siyasi manada kullanılmadığı, bu kavramın daha önce Araplar tarafından kullanıldığına dikkat çekip Kürtlerin kendilerini ‘Kürt’ olarak telaffuz etmeyip bilakis bölge, vadi,  aşiret ve kabile isimleriyle andıklarını belirtir. Böylece  ‘Mem u Zin” de yer alan Kürt tanımını günümüz argümanlarla ilişkilendirmenin güç olduğunu demeye getirir.

            Kürt lehçesi
            Kürtçe bir dil midir değilmi dir öteden beri tartışılır hep.  Aslında Doğu ve Güneydoğuda konuşulan bu dil için   'ağız' aksanı dersek yeridir.  Sanki ortada bir dil yok gibi,  sadece Kürt ağzı vardır. Üstelik bir değil pek çok ağız var.  Yetmedi,  Kürt ağızların da kendi içerisinde değişikliğe uğramış birçok lehçeleri söz konusudur. Ne varki Kürt dili ve Kürt alfabesinden dem vuranlar,  tüm dünyada kullanılan cümle dizisini (sentaks yapısını)  unutmuş gözüküyorlar.  Nasıl mı? İşte Ari, Sami, Hindu, Arap dillerine cümle dizisine bir bakın cümlenin başında fiil (yüklem), sonunda fail (özne)  görülecektir. Ama Türk dili ve Kürt ağzı böyle değildir,   cümlede önce fail (özne),  sonra fiil (yüklem) vardır.  Dahası Türk dili ve Kürt ağzı bu yönüyle diğer kavim dillerinden ayrılıp cümle dizisi birlikteliğine sahiplerdir.  Ancak burada şu sual akla gelebilir, madem Türk ve Kürt sentaks yapısında uyumluluk var, o halde Kürt ağzı da nereden çıktı diyebilirsiniz. Muhtemeldir ki Kürtler tarihte hangi topluluklarla beraber bulunmuşlarsa bu buluştukları pek çok kavimlerin dillerin söz yığınları birikiminden ağızlar edinmişlerdir.  Hadi lehçe farklılıklarını anladıkta peki ya şu Kürt ağzını oluşturan Farsça-Arapça, Türkçe-Farsça, Türkçe-Arapça ya da hepsinin karışımına ne demeli.  Anlaşılan o ki tüm bu karışımlar eşliğinde ağız diliyle de kalınmamış zaman içerisinde dal budak salıp Kurmançça, Zazaca,  Kırmançça, Gorani ve Sorani gibi Kürt lehçelerde sahne almıştır.  Öyle ki Kürt ağzından dal budak salan bu denli lehçe veya şive çeşitliliği sanki Türk, Arap ve Fars kültür dairelerinden ödünç alınmış bir çeşitlilik gibi gözüküyor. Bize öyle geliyor ki çetin coğrafi şartların doğurduğu göç hareketleri Kürt ağzını doğrudan etkileyip çeşitliliğe yol açmıştır. Tabii bu bizim kanaatimiz. Kürt kardeşlerimiz bu kanaate iştirak etmeyebilir, hakkıdır.  Buna saygı duymak gerekir.  Bize düşen bu kanaati illa kabul görsün tarzında dayatmamaktır. Hele şükür artık başımızda yasakçı bir devlet zihniyeti yok, bilakis Kürt kardeşlerimizin talepleri doğrultusunda ana dilde kurs, ana dilde televizyon, ana dilde şarkı gibi birçok faaliyetlere özgürlük tanıyan bir hizmetkâr devlet var.  Sakın ola ki devletin bu tür uygulamaları bir lütuf olarak algılanmasın, bu coğrafyanın havasını teneffüs eden her bir vatandaşın en tabii hakkıdır zaten. Dil ya da ağız hiç fark etmez, bu tür taleplerin devlet tarafından yerine getirilmesinde hiçbir sakınca yoktur. Ne var ki bir kısım aydınlar bu tür taleplerin yerine getirilmesini taviz olarak değerlendirip “ipin ucunu bir kaçırırsak arkası gelir” diyorlar. Onlar diye dursun devletimiz geçte olsa bu tür kaygıların yersiz olduğunu fark etmiş durumda, artık bölge halkının talepleri görmezden gelinmiyor. Bakın Askeri Paşalarımızın bir kısmı görevde bulundukları yıllarda güvenlik saikı refleksiyle bir tutum izlerken emekli olduktan sonra bu tutumlarının doğru olmadığını itiraf edip görüş değiştirebilmişlerdir. Artık hamasi söylemlerle bir yere varılmayacağını hemen herkes fark etmiş durumda.  Nasıl fark etmesin ki, Türkiye'mizin neredeyse her karış toprağında İngilizce dil kursları gırla giderken, ama vatandaşın ana dili kursa tabi sözkonusu olduğunda derhal kafalarda bölünme algısı oluşturulabiliyor. Neyse ki devletimiz eski statükocu zihniyette bir devlet değil, bilakis 2023 Türkiye’sini hedef edinmiş,  özgürlüklerden yana vatandaşın konuştuğu dile,  giydiği elbiseye, söylediği şarkıya son derece hürmetkâr bir devlettir.  Hatta hürmetin ötesinde vatandaştan gelen talepleri karşılamak için canhıraş çalışan bir devletimiz var. Zaten toplumsal talepleri yerine getirmek devletin asli görevidir,  vatandaş bu hakkı kullanır ya da kullanmaz o vatandaşın bileceği bir husus. Dolayısıyla geçte olsa devletimizin TRT Kurdî kanalını devreye sokması, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması ve Kürtçe dil kursları açması yönünde attığı adımları kayda değer buluyoruz. Düşünsenize eski Türkiye'de bir zamanlar Kürtçe müzik, Kürtçe dil kursu,  Kürtçe televizyon, Kürtçe köy ve şehir isimleri kullanmak,  Kürtçe hukuki savunma hakkı,  Kürtçe miting, Kürtçe afiş ve Kürtçe pankart asmak yasaktı.  Hele şükür ki yasakların maraz doğurduğu anlaşıldı da bu tür uygulamalara son verildi. Bu demektir ki yasaklar rafa kaldırılınca kıyamet kopmuyormuş,  tam aksine normalleşiyoruz, tabii anlayana.  Yinede her şey bitmiş sayılmaz,  önümüzdeki yıllarda daha pek çok konuda atılacak adımlar var.
        Bunca yaşanan acı tecrübelerden sonra şunu iyice anladık ki;  sırf güvenlik önlemleriyle Kürt meselesi çözüm bulmuyor, illa ki barışçıl yöntemlere de ağırlık vermek gerekiyor.  Bakın barışçı yöntemler devreye girmesiyle birlikte 2013 yılın başlarından 2015 ortalarına süren süreçte şehit cenazeleri yurdun dört bir yanına gelmez olmuştu.  Maalesef iç ve dış mihraklar baktılar ki barışçıl çözümlerle Türk-Kürt kardeş olacak, hemen Suruç’ta, Diyarbakır'da,  Ankara Garında gerçekleştirdikleri canlı bomba ve katliamlarla çözüm sürecini akamete uğrattılar.  Yani 2015 Kasım seçimleri öncesi 2-3 yıllık sakin ve huzurlu bir havadan sonra Türkiye yeniden kanlı eylemlere sahne oldu. Allah’tan devlet bu tür saldıralar karşısında hiçbir acziyete düşmeden inlerine girecek kadar kararlığını gösterip gereken dersi vermiştir.  Öyle bir ders verdi ki;   PKK tarihinde böylesine bozguna uğramamıştı.  Tek hesap edemedikleri bir şey vardı,  o da can Türkiye’miz  artık eski Türkiye değildi,   Yeni Türkiye’de yazılımı tamamen bize ait insansız hava uçakları, milli Altay tanklarımız,  Göktürk uydumuz, son derece teknolojik donanıma haiz silahlarımızın varlığıdır. Daha da hesap edemedikleri bir şey daha vardı ki, o da hiç kuşkusuz devletin görünen gücü diyebileceğimiz tüm emniyet teşkilatı birimleri ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletimizle el ele gönül gönüle vererek ortaya müthiş dayanışma örneği koymalarıdır.  İşte bu müthiş dayanışmadır ki,  kurguladıkları tüm planlar ters tepip sonlarını hazırlamaya yetmiştir. Evet,  karşılarında eski derin devlet klikleri yoktu,  artık kendini milletine adamış gerektiğinde Yunus olan, gerektiğinde Yavuz olabilen bir devlet vardır. Senmisin milletine kendini adamış devletin şefkat elini kırmaya,  o zaman devletin bu noktada Yavuzca  tavır sergilemesi kaçınılmazdır. Ta ki silahları bırakıp ya da toprağa gömüp betonlar, hiç kuşkusuz devletin şefkat eli yeniden Hızır gibi yetişirde.  
           Madem Devletimiz 2015 Kasım seçimi öncesi tüm planları bozdu, o halde yeniden el ele, gönül gönüle verip kalıcı normalleşmeye yönelik adımları atmak zamanıdır.  Yeter ki bölünme korkusunu zihnimizden atalım yarınlarımız aydınlık olacaktır. Her ne kadar çözüm süreci buzdolabında dondurulmaya alınsa da sular durulduktan sonra kaldığı yerden devam etmeli.  2023 Yeni Türkiye Hedefine doğru giden yolda bunu yapmaya mecburuz da.   Hedefi olmayanların derdi davası belli,  kana kan,  dişe diş, cana can almaktır, biz onlar gibi olamayız elbet.  Onlar çok iyi biliyor ki kan bittiğinde dava mava diye ortada bir şey kalmayacak,  beslendikleri rantta bitmiş olacak. İşte çözüm sürecini ikide bir baltalamalarının arkasında yatan sır bu tür kaygılar ve çıkar ilişkileridir,   asla onların evlat acısı, anaların gözyaşı umurlarında olmaz, varsa yoksa onlar için içi boş kof davaları mühimdir.
         Her neyse onlar kan ve rant davası güde dursunlar biz bu arada şunun bilincinde olmamız icab eder; 'Kürt dili' ya da bir başka dil teorileriyle bir topluluğun milliyeti belirlenemez. Nasıl mı? İşte Bulgarlar Türk soyundan ama Türkçe konuşmazlar.  Keza bir başka benzer örnekte antropolojik farklılıktır. Örneğin Yakutlar Türkçe konuşur ama antropolojik bakımdan Türk tasnifine girmezler. O halde bir ülkenin antropolojik yapısı ya da konuştuğu dile bakaraktan soy sop faslına girmek doğru bir yaklaşım sayılmaz.  Kaldı ki dünya üzerinde saf ırk,  ya da saf dile dayalı bir millet yok ki. Maalesef içimizde birtakım bölücü mihraklar Kürt ağzında ağırlıklı olarak yer alan Farsça kelimelerden hareketle Kürtleri ayrı millettenmiş gibi gösterme çabası içerisindeler. Ama her ne hikmetse Kürt ağzında yer alan Türkçe ve Arapça kelimeleri es geçmekteler. Hadi diyelim ki bunu görmezden geldiler,  peki şu yukarıda belirttiğimiz Kürt ve Türk dili sentaks diziliminin birbiriyle uyumlu olmasına ne buyururlar acaba. Dolayısıyla Kürt konusunu sırf dil, sırf ırk kriterleriyle çözemeyiz. Çözümün adresi bellidir, yani Türk Kürt kardeşliğidir. Kardeşliğin dışında hiçbir sihirli formül aramaya gerek yok, sonuçta hepimiz Ben-i Âdemiz. O halde halkımızın dillendirdiği o  “Türk-Kürt kardeştir, bunu bozan kalleştir” gür sedasını ilan etmekte fayda var.

             Yenisey kitabeleri
         Katılırsınız ya da katılmazsanız Yenisey kitabelerinde geçen ifadeler pas geçilecek bilgiler değil.  Gerçekten de Seyyid Ahmet Arvasi Türk-İslâm Ülküsü (I. cilt)  adlı kitabında o bilgileri şöyle dile getirir: "Yenisey'de yapılan kazılarda Kürt İlhanı Alp Urungu'nun mezar taşı, bugün Orta Asya'dadır ve kitabesi Türkçedir. Doğu Anadolu toprakları kazıldıkça yerden Akkoyunlu ve Kara koyunlu heykelleri çıkmakta.  Doğu Anadolu'da yolun gitmediği yerlere Arap ve Fars dili girmiş, mektup ulaştırabildiğimiz yerler Türklüklerini korumuş bulunmaktadır.  Hatta Ahmet Arvasi söz konusu kitapta bunlada yetinmeyip bir takım edindiği bilgilere dayanarak son noktayı şöyle ortaya koyar; “Şu halde Kürt diye anılan bu boy Turanî olup, Türk soyundan gelmektedir. İçinde ‘Kürüt’ kelimesi geçen bu belge karşısında bölücülerin susması gerekmez mi? Zira Göktürk alfabesi ile yazılmış 12 satırlık kitabede; ‘Kürt El-Kan Alp Urungu, altunlug keşiğim bandım belde, elim tokuz kırk yaşım’ denmektedir.”  Peki, bu ifadeler ne anlama gelmekte?  Bakın Namık Orkun  “Eski Türk Yazıları” (C.1) eserinde bu ifadeler şöyle tercüme edilir: "Kürt İlhanı Alp Urungu'yum. Altunlu okluğumu bağladım belde, elimde devletim, otuz dokuz yaşında öldüm" (Kürt elinin hanı Alp Urungu Altunlu olduğunun bağladım belde ülkem. Otuz Dokuz Yaşımda).
        İşte yukarıda ifade edilen satırlar iyi analiz edildiğinde gayet açık ve net, Kürtlerin soy kütüğü kitabelerde yerini bulmuş gözüküyor.  Dedik ya kabul eder ya da etmezsiniz bu tür ilmi araştırmalar ve kitabeler Kürtlerin millet olduğu teorisini çürütecek cinstendir. Dahası birlik beraberliğimizi çekemeyen birtakım iç ve dış mihrakların tüm Doğu ve Güneydoğuyu kapsayan hat üzerinde 5000 yıl öncesinden bugüne kadar Ari dil grubuna bağlı Kürtçe konuşan her topluluğu Kürdistan bayrağı altında tek devlet yapma planlarını yerle bir edecek cinsten kitabedir. Bakın Türkler Malazgirt zaferi öncesinde Anadolu'ya geldiklerinde pek çok farklı kültür ve soydan topluluklarla karşılaştılar. Yani Türkler daha Anadolu’ya daha ayak basmadan buralara daha öncesinden Hurriler, Hititler, Urartular, Persler, Medler, Makedonyalılar, Sakalar, Hazar Türkleri, Müslüman Araplar ve Bizanslılar gelmişler ve her bir gelen topluluğun da kısa veya uzun dönemli hâkimiyetleri olmuş.  Derken buralara en son kalıcı mührü Malazgirt zaferiyle birlikte biz vurmuşuz.  İyi ki de Anadolu kapıları Türklere açıldı da Doğu ve Güneydoğu Anadolu havzasında boy veren her türden oluşan kültür ve medeniyet topluluklarına beşiklik etmişiz. İlginçtir iyi has beşiklik etmişizde her ne hikmetse söz konusu toplulukların konuştuğu dillerle ilgili arşiv taramalarında epey belgeye rastlanmasına rağmen bu topluluklar arasında Kürt ağzıyla alakalı ne bir Kürtçe bir metin,  ne bir kitabe,  ne de herhangi bir vesika var.  Tek bir belge var, o da malum Anadolu toprakları dışında, yani Seyyid Ahmet Arvasi’nin  “Doğu Anadolu Gerçeği” kitabında adını andığı belirttiği sadece Orta Asya'da ki Göktürk alfabesiyle kaleme alınmış Yenisey anıt kitabeleri var.  Üstelik sözü edilen o kitabede geçen  'Kürt' ibaresi de Turanî bir içerik taşımakta, yani ortada Göktürklerin (Kök Türükler) himayesinde boy vermiş Kürt Uruğu mevzubahis konusudur. Ki,   bu Kürt Uruğu ilhanının adı Alp Urungu'dur.  İşte kitabede yer alan   'Kürt Uruğu ilhanı Alp Urungu' ifadesi bir takım fitne ve fesat odaklarının uykusunu kaçırmaya yeter artar da.   Evet, kelimenin tam anlamıyla Yenisey'de yapılan kazılarda ortaya çıkan mezar taşında ismi geçen Alp Urungu  "Turanî" boydan,  yani Kürt Uruğu bir ilhandır. Besbelli ki Yenisey'deki o kitabede geçen o isim ortada durdukça Kürtlerin ayrı bir millet olduğunu söylemek hiçte kolay olmayacaktır. Madem aklın yolu bir,  o halde Türk Kürt kardeşliğinden söz etmek varken başka yollara sapmanın ne anlamı var ki.  Nitekim bu hususta Alparslan Türkeş’in “Kürt ne kadar Kürtse Türk de o kadar Kürt dür, Türk ne kadar Türkse Kürt de o kadar Türk’tür” sözleri meramımızı anlatmaya yeter artar da.
            Vesselam.

        http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2219/kurtlerin-soy-kutugu.html