7 Mayıs 2016 Cumartesi

İMAM-I GAZALİ HAZRETLERİ

 İMAM-I GAZALİ 
SELİM GÜRBÜZER
İmam-ı Gazali Hz.leri  “Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail’in nebileri gibidir” hadisi şerifin mana ve ruhuyla özdeşleşmiş bir zattır. İşte böylesi bir âlim zat Hicri 450- Miladi 1058 tarihinde Horasan’ın Tus şehrinde dünyaya gelir. Her ne kadar babası ilim ehlinden olmasa da sonuçta evlatlarını ilme teşvik etmişliğini göz önüne aldığımızda en az ilim erbabı olmak kadar kayda değer bir şahsiyet olduğu anlaşılır. Ancak ne var ki İmam-ı Gazalinin ilmi mürüvvetini göremeden dünyaya gözünü kapayacaktır. İlginçtir çok öncesinden öleceğini bilmişçesine evladı için ayırdığı ilim (eğitim) harçlığını bir tekke şeyhine emanet edip dar-ı bekaya öyle göç eyler. Tabii öyle bir zaman gelir ki bu ayrılan harçlık eğitimi tamamlamaya yetmeyecektir, ister istemez bundan sonraki tahsil hayatını fakir fukaranın gittiği medresede devam ettirir. 
Malum, İmam-ı Gazali için medrese hayatı taklit yönünden ilk basamak olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Yani ilk basamakta İmam-ı Gazali Hz.lerinde tahkik ve marifet hali görülmez.  Dolayısıyla İmam-ı Gazali bu durumu şöyle izah eder:
“Medreseye girişim sırf Allah rızası için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine yönelik olmasına mukabil, Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.”
 Evet, İmam-ı Gazali’de bu ilk basamakta tahkik ve marifet hali görülmese de zahiri ilim bakımdan düşündüğümüzde ilk tedrisatını fıkıh hocası Ahmed İbni Muhammed er Radegani’den almışlığı kendisine ilim yolunda çok büyük ivme kazandıracaktır.  İkinci büyük kazanımını ise Cürcan şehrinde İmam Ebu Nasr el-İsmailiye’nin dizinin dibinde diz çökerek elde edecektir. İşte bu iki elde ettiği kazanımlardan sonra tekrar Tus’a dönüş yapar.
 Peki, Tus sonrası hangi durak var derseniz,  elbette ki sırada ki durak Nişabur’dur.  Şimdi gel de bu durakta İmam-ül Haremeyn gibi bir aydınlık güneşi varken duraklama, ne mümkün. Tez elden İmam’ül Haremeyn El-Cüveyni’nin tasarrufatı altına girip hem Nişabur Medresesinin en gözde talebesi olur, hem de talebeliği süresince ortaya telif eser koyar da. Ne diyelim, işte İmam-ül Haremeyn’e talebe olmak böyle bir şeydir. Gerçekten de biri çıksa dese ki o devirde deha çapında ilim adamı yetiştirecek nitelikte hangi aydınlık güneşi vardı diye sual etse, buna cevaben Bağdat’ta ki İshak Şirazi ile Tus’da ki İmam’ül Haremeyn El-Cüveyni dersek yeridir. Öyle ya, madem İmam’ül Haremeyn ardından başta İmam-ı Gazali olmak üzere dört yüzü aşkın talebe yetiştirmiş,  o halde artık kabrinde rahat uyuyabilirdi. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri hocasının vefatıyla birlikte kabına sığmayıp Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün yanında kendini hizmete adar da.
Nizamülmülk, Selçuklu Devleti’nin en gözde  veziri  azamı,  aynı zamanda  her işinde birinci  önceliği  ilim olan  deha şahsiyettir. Nasıl mı? İşte  kurduğu Nizamiye Medresesi  bunun  en bariz  göstergesi.  Keza  İmam-ı Gazali Hz.lerinin Baş Müderrisliğe  getirilmeside aynı derecede  ehemmiyet arzeden göstergedir. İyi ki de getirmiş, Başmüderrislik boyunca münazaralarda bulunduğu  alimleri alt etmesi o’na  çok  büyük değer  katacaktır. Öyle ki, çevre illerden ününü duyan her kim varsa  ilminden  istifade etmek için  kafileler halinde yollara düşüp  sohbetine ve vaazına katılanların sayısı günbe gün  artar da.
İmam-ı Gazali Hz.leri   meşhur olmasına meşhur da, yukarıda da belirttik ya,  bu safhada ki meşhurluğu taklidi bilge dayalı meşhurluktur.  Dolayısıyla bu ilk  taklidi  bilgi safhada  tarikati kabul etmemesi gayet tabiidir.  Ne zaman ki  Gazali’nin iç dünyasında fırtınalar kopup  batıni ilme ihtiyaç  hisseder,  işte o an   bir şeyhe gitmeye can atacaktır. Ve bu hususu  şöyle  izah eder:
“İçimde Şam’a gitmek isteği vardı, ama halifenin ve arkadaşlarımın yerleşip kalmama karşı çıkacaklarından çekinerek, Mekke’ye gitmek arzusunda olduğumu söyledim. Bağdat’ı terk etmek için böyle bir hileye başvurmak zorunda kaldım. Zira onlar için de, benim herşeyimi terk edip, uzaklaşma kararımın dini bir sebepten ileri geldiğini kabul edecek  kimse yoktu. Onlar benim mevkimin dinde varılacak en yüksek makam olduğunu zannediyorlardı. Onlar ilimden bunu anlıyorlardı çünkü.
Herkes bana:
“Müslümanlara ve alimler zümresine göz değdi, diyorlardı. Nihayet Bağdat’tan ayrıldım. Kendim ve çoluk çocuğumun nafakasına yetecek kısmından maada mallarımı dağıttım. Sonra Şam’a gittim.”
İşte  yukarıda geçen ifadelerden de anlaşıldığı üzere, o şimdi  Şam yolunda saf bir derviştir. Bağdat’taki o dört yıllık ihtişamlı hayattan sonra kendini  sofilik  yoluna adayıp bu yolun kıymetini şöyle beyan eder:
“...Sufilerin, Allah yolunda kimseler olduklarını, onların hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı, yollarının en doğru yol olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlakı bulunduğunu yakinen anladım... Onların dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi Nübüvvet kandilinin nurundan almıştır. Nübüvvet nurundan  başka kendisiyle aydınlanacak bir ışık yoktur.”
Düşünebiliyormusunuz İmam-ı Gazali Hz.leri gibi bir bilge deha  medreseyi bırakıp  Şeyh Ebû Ali-i Fârmedi Tûsî  (k.s.)’ın elinden tutup biat edebiliyor. Bu demektir ki; bir insan zahiri ilimleri bitirip   ilmin zirvesine çıksa da  illa ki marifet ilmi için bir mürşid-i kâmilin elinden tutmak gerektiğini idrak ediyoruz. Nitekim bunu İmam-ı Gazali’nin ruh dünyasında yaşadığı fırtınadan gayet  net  açık anlayabiliyoruz da artık.
 Peki, Ebû Ali-i Fârmedi Tûsî (k.s) kimdir?  Malum, kendisi Nakşi silsilesinin halkalarında yer alan büyük bir  zat olup  Şeyh Ebü’l Hasan-ı Harakânî’den nisbet almıştır. Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’de   kendinden sonra bu  tarikatı Nakşibendiyye nisbetini Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’e  devreder. Bakın  Şah-ı Nakşibend  (k.s), İmam-ı Gazaliye soluk olan bu zat için ne diyor: 
-O’nun ruhuna nazar ettim, ruhunda ne renk vardı ne de şekil.
 Gerçekten de İmam-ı Gazali’nin insanın aklını baştan alacak böylesi özelliğe sahip  Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’ın nazarıyla bambaşka bir Gazali olarak  ortaya çıkmasına şaşmamak gerekir.  Nasıl  değişim ve dönüşüm  yaşamasın ki,  bikere  kendisine  nefis terbiyesine yönelik ilk aşamada  o’na camii hizmetleri ve  tuvalet temizlik işleri verilir.  Belli ki   nefsi  ıslah etmek sadece zahiri ilmi bitirmekle olmuyor,  tahkiki ve tatbiki ilmi bitirmekte  gerekir.  Nitekim   nefis islahı    uygulamaları İmam-ı Gazali’yi ‘Hüccet’ül İslam’ zirvesine taşır da.
         İmamı Gazali  Şam’da iki  sene kaldıktan sonra Kudüs’e geçer. İlk iş Kubbetu’s Sahra’yı ziyaret ve  ardından  o mübarek eşiğe yüz sürmek olur.  Böylece hem madden  hem manen Beyt-i Makdis ve Halilürrahman’ı ziyaret etmekle  İbrahim (a.s) ve diğer peygamberlerin huzurunda  şöyle ahd edecektir: 
          “-Padişahların ayağına gitmeyeceğim,
    Zira Peygamberimiz (s.a.v.) “Alimlerin en kötüleri devlet yöneticilerinin ayağına giden, devlet yöneticilerininde en iyisi  alimlerin ayağına gidendir” buyurmuşlardır.
- Onların hediye ve ihsanlarını kabul etmeyeceğim .
- Hiç bir kimse ile tartışmayacağım (Münakaşa kalbi karartır). 
 İmam-ı Gazali ahd ede dursun  bu arada Nizamülmülk’ün   oğlu Fahrül Mülk boş durmayıp  habire  İmam-ı Gazalinin   tekrar medrese hayatına dönmesi için yalvar yaka girişimlerde bulunacaktır. Bu girişimler etkisini gösterirde. Zira o dönem,  tam bir fetret dönemi dersek yeridir.  Bir bakıyorsun  iç kargaşalıklar, dünyevi ihtiraslar ve  Haçlı seferleri bitmezken,  bir bakıyorsun habire ortalıkta Batıniler, Rafiziler ve  feylesof tayfası  kol gezmekte. Adeta  ortalıkta  tam  bir keşmekeşlik  hali hakimdi.  İşte İmam-ı Gazali Hz.leri bunca  keşmekeşlik  içerisinde  eskisinden farklı bir ruh seciyeyle, yani  sofilik kimliğinden asla taviz vermeksizin  medrese hayatına  dönüş yapar. Ve bu hususta şöyle itirafta bulunur da:
“Ben eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi, yayıyordum... Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi, mevki ve rütbeyi terk ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur...”
Şimdi öyle anlaşılıyor ki, birzaman arifleri, salihleri ve mürşitleri inkâr eden İmam-ı Gazali Hz.leri,  tekrar medreseye döndüğünde eskisinden bambaşka bir haleti ruhiye içerisinde  arifleri, salihleri ve mürşitleri baştacı ederek  dönüş yapar. Ancak  Fahrü’l Mülk’ün Batınilerce şehid edilmesiyle buradaki  vazifesi son bulur.  Derken bundan sonra ki hayatını  Tus’da zahiri ve batıni ilimleri öğretmekle ömrünü tamamlar.
Aslında İmam-ı Gazali Haz.lerin tüm hayatını bir bütün olarak  baktığımızda genel hatlarıyla iki ömür devresi geçirdiğini müşahade ediyoruz:
- Eski İmam-ı Gazali dönemi,  
- Yeni İmam-ı Gazali dönemi diye. 
 Malum, eskisinde tasavvuftan yoksun, şöhretiyle ün salmışlık bir hayat sözkonusuyken, yenisinde ise  şöhretin bir afet olabileceğinin idrakiyle nefis terbiyesi ekolü  tasavvufa yöneliş sözkonusudur. İşte bu iki net çizgi, bize daha çok  İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatını ortaya koymanın ötesinde  Allah’a ulaşmanın bir cehdi ve çabası olarak ders verir. İşte bu çaba içerisinde  her Rabbani alim  gibi O’da; Tus’da ( H. 505-M. 1111) senesinde Hakka  yürüyüp  Şeb-i Arus eyleyecektir. 
Velhasıl; İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatından çıkaracağımız ders şu ki; bir insan  ilmin en tepe zirvesine  çıksada  nefis terbiyesi için tasavvufi hayatında yaşanması gerektiği gerçeğidir.  

Vesselam.    

5 Mayıs 2016 Perşembe

MUHSİN BAŞKAN VE İSTİŞARE



 
            MUHSİN BAŞKAN VE İSTİŞARE
              SELİM GÜRBÜZER

            Muhsin Başkan bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarımı doğup büyüdüğüm Bayburt’ta, üniversite gençlik hayatımı mezun olduğum Erzurum’ Atatürk Üniversitesinde, ilk memuriyetimi İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde ve memuriyetimin ikinci basamağını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme hiç nasip olmamıştı. Ta ki Ankara’ya naklen atamam gerçekleşti, hele şükür işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği andan itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Ankara Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da göz göze gelmenin ötesinde BBP Genel Merkezde Selçuk Özdağ'la karşılaştığımızda elimden tutup Başkanın makamında beni Gündüz Gazetesinde Sivil Toplum, Sivil Katılım, Sivil İnisiyatif gibi konularda kalem oynatan yazar olarak tanıttığında zahiren tanışmış oldukta.  Tabii Muhsin Başkan bu tanışıklığımızın akabinde hem Selçuk Özdağ’la hem de benimle istişare edip partinin bu tip yeni söylemlere çok ihtiyacının olduğunu dile getirip bundan sonra ki yazacağım yazılar noktasında beni daha da bir motive etmiş oldu.  
       Muhsin Başkanla sadece Genel Merkezde mi karşılaştık, elbette ki hayır manevi soluk aldığımız ortamlarda da karşılaştığımız çok oldu. Ankara Etlik semtinde oturmam hasebiyle Ankaralı iş adamı rahmetli Abdulkadir Özcan’ın oğlu Sabri Özcan'ın Muhsin Başkanı evine davet ettiğinde bir akşam Etlik sofileriyle birlikte istişare edişinde de bir arada bulunuşumuz söz konusudur.
        Evet, Genel Merkez, ev ortamı derken kimi zamanda Muhsin Başkanı rahmetli Seyda Hz.lerinin Ankara Pursaklar semtinde yaptırdığı camiye teşriflerindeki yıllarda aynı manevi atmosferi bir arada soluduğumuz da oldu. Hakeza Seyda Hz.lerinin vefat sonrası Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin Pursaklara teşriflerinde ki ziyaretlerinde de öyle oldu hep.
       Yine bir gün hiç unutmam ailece Hasan Sağındık’ın adına Orta Asya sentez dediği o güzel tadımsı müzik tınısıyla şenlendirdiği Ankara Altın Park Anfi de düzenlenen il parti kongresine gitmiştim. İşte bu kongrede bir fırsatını bulup çocuk yaşta oğlum Ahmet Alperen ve kızım Merve Nur’la birlikte ön sıralarda oturmakta olan Muhsin Başkanın yanına vardığımızda çocuklarımın hatırını sorup bağrına basması beni benden almaya yetmişti. Bundan daha da öte  Seyda Hz.lerinin vefatıyla Türkiye’nin dört bir yanından Menzile gelen insanların oluşturduğu mahşeri kalabalık içerisinde tahta merdivenlerle dükkânlardan birinin damına çıktığında cenazenin uğurlanışındaki seyre dalışı da hiç unutamayacağım anılar arasındadır.
        Bu arada Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Gündüz Gazetesinde her vefat yıldönümünde yayınlanan yazılarla yâd etmeyi kendime borç bilip ihmal etmedim de.  Ama ne var ki ilerleyen yıllarda bir ara gazete yönetiminin değişmesiyle birlikte yazılarımın kesintiye uğraması fena halde canımı sıkmıştı. Öyle ki şikâyet etmeyi hiç sevmediğim halde bu durumu Muhsin Başkana açıklamam gerektiği duygusu ağır bastığında, Genel Merkezin üst katında özel kalemden rica edip içeriye girdiğimde rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni S. Saki Erol’da oradaydı. Tabii ilk olarak Seyyidimin elini öpüp yanına oturduğumda, Muhsin Başkanımın gözünden süzülen o memnuniyet ışıltısı bir başkaydı. Belli ki makamına girişimde ilk olarak kendisini değil de Ehl-i Beyt neslinden Seyyidimi ziyaret ediyor olmam çok hoşuna gitmişti. Derken hiç sevmediğim şikâyet konusunu dile getirmeden müsaade isteyip öyle ayrıldım huzurdan. Tabii huzurdan çıktığımda o zamanlar vakıf başkanı, aynı zamanda İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Hasan Sert'le özel kalem odasında karşılaştığımda meğer Seyyidime eşlik etmek için bekliyormuş. Hasan Sert'in dikkatini çekmiş olsa gerek ki bana:
        “- Bu ne hızdı, sanki girdiğinle çıktığın bir oldu,  bu ne iştir?” sordu.
         Cevaben;
         - Seyyid Saki oradayken bize dünya kelamı dile getirmek doğru olmazdı, kaldı ki Seyyidimi ve Başkanımı bir arada gördüm ya bu bana yetmez mi dedikten sonra vedalaşıp sevinç içerisinde adeta çocuklar gibi şenlenip soluğu evde aldım.  Nasıl çocuklar gibi şenlenmeyeyim ki, biri Koca Reis kabul ettiğim Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım, diğeri gönlümüzü aydınlatan ışık olarak gördüğüm rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni Gül neslin evladı S. Saki, gel de neşelenme. Nitekim kendimi eve attığımda yüzümde ki o neşe halim ev ahalisinin de gözünden kaçmaz. Ve ev ahalisi hayırdır çocuklar gibi şen halin var dediler. Bunun üzerine;
       -Nasıl şen olmayayım ki o iki güzide şahsiyeti bir arada gördüm dedim. 
       Her neyse günler günleri  kovalarken Muhsin Başkanla son buluşma diyebileceğimiz yıllar gelip çatmıştı ki; o yıl şahadetine 2 ay zaman kala bir cenazenin otopsisi için o dönem Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Topçu (Muhsin Başkanın vefat sonrası Genel Başkan, bir ara Kültür Bakanı, şimdiyse Cumhur Başkanı Başdanışmanı olan) ile birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde Adli Biyolog olarak çalıştığım Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine geldiği yıldı. Dairemize gelip şeref verdiğinde yeniden hasbıhal etme şerefine nail oldum. Sanki vedalaşma için gelmişti. Gündüz Gazetesinde yazılarımın kesilmesinin ardından kendimi siyasi alandan epey zamandır uzak tutmuşluğumdan dolayı Muhsin Başkanla yaklaşık 7 sene zahiren gözden ırak kalmıştım. Sen misin gözden uzak kalan Biyoloji İhtisas Dairesine geldiğinde daha göz göze gelir gelmez bana ilk söylediği cümle:
    “- Gözlerinin içi hala gülüyor” demek olmuştur. Her ne kadar biz gözden uzak kalsak da o bizi unutmadığının ifadesi bir cümledir bu. Hatta çocuklarımı bile unutmamış,  öyle ki o sarf ettiği cümlenin akabinde hemen çocuklarımın ahvalini sordu. Bende oğlumun üniversiteye hazırlandığını, kızımın ise katsayı mağduru olduğu için ancak puanının kendi dalında İlahiyata yettiğini şimdi İsparta’da okuduğunu söyledim.  Bunun üzerine derin bir of çekip;
      “Evet, katsayı meselesi bizim kanayan yaramızdır, inşallah her çilenin ardından pembe şafaklar doğacak günlerde gelir elbet”  deyip teselli etmeyi ihmal etmez de. İşte hoş beş sohbetin ardından İhtisas Dairemizden ayrılacağı sırada uğurlamak istediğimde;
      “-Bak sizler memursunuz, olmaz” dese de dayanamayıp;
     “-Başkanım öyle şey mi olur buraya kadar zahmet edip gelmişsiniz,  bize uğurlamak düşer dedim. Ve kucaklaşıp makam arabasıyla Adli Tıptan ayrıldığında bu son bakış, son el sallayış ve son göz göze gelişimdi zaten. Gerçekten de o uğurlayıştan iki ay sonra Kahramanmaraş’ın Karlı Dağlarından gelen şehit haberi yüreğimizi sızlatsa da o şimdi Taceddin Dergâhının yanı başında gönül tahtında.
         Hâsılı Kelam; Hasan Sağındık'ın dediği gibi “Muhsin Başkan dünyada iken siyaset yapıyor gözüküp aslında Veli şahsiyet karakterdir.”  Madem öyle Seyda Hz.lerinin vefatının ardından Kamer Vakfı Bülteninde yayınlanan bir röportajda Veli karakter abidesi Muhsin Başkanın Seyda Hz.leri ile olan hatıralarına ve istişaresine hep birlikte bir göz atalım. Bakın Muhsin Başkan Seyda (k.s) ile olan istişaresi için ne diyor?

      — Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) ile ilgili ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?
       M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.
      — Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?
     M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben cezaevinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz cezaevinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.
       — Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?
      M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
      ''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
       Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:
       ''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır...''
    Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
    — O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
     M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
      — Evet efendim...
      M. Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultayımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s) ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın, toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin'' dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.
        — Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
       M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kâmil'di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.
          Allah rahmet eylesin.
Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni.



Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni

4 Mayıs 2016 Çarşamba

SELÇUK ÖZDAĞ VE YUSUFİYE ÇİLESİ


                 
        SELÇUK ÖZDAĞ VE YUSUFİYE ÇİLESİ

       SELİM GÜRBÜZER
    
       Kırıkkale Keskin ilçesi Konur köy doğumludur. İlk ve orta öğretimini Ankara’da bitirdikten sonra üniversite hayatını Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler ve Manisa Gençlik ve Spor Akademisinde devam ettirdi. Akabinde Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsünün Beden Eğitimi ve Spor Ana Bilim dalından yüksek lisansını tamamlayarak doktora yapıp Doçent oldu da. Tabii Doçent oldu olmasına ama eğitim süreci içerisinde bile bin bir türlü çileler yakasını bırakmayacaktır. Bilhassa 1975 senesinde daha henüz öğrenci iken Manisa Ülkü Ocaklarında aktif siyasetin içerisinde yer almasıyla birlikte Yusufiye çilesine giden yolun ilk basmağına adımını atar. 
         Düşünsenize Muğla rektörü 2547 sayılı YÖK Kanununda akademik personelin siyasi partilere üye olabileceğine dair hükmünü hiçe sayıp Selçuk Özdağ’ın BBP Genel Başkan Yardımcılığından hareketle YÖK’ün kararını beklemeksizin fütursuzca görevine son verebiliyor. 28 Şubat süreci bu ya, hem de üç kez Hocalık görevi sonlandırılmakta. Sadece 28 Şubat süreci çektiği çile mi? Elbette ki hayır,  tâ Kenan Evren dönemi 12 Eylül MHP ve Ülkü Ocakları davalarında da Yusufiye’de işkencenin her türlüsüne maruz kalanlardan. Çile çektirdiler de ne oldu,  gün ola devran döndüğünde ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste..’ misali 28 Şubat öncesi Muhsin Başkan ile beraber darbeyi önleyen ekibin içerisinde aktif rol alanlardan, yine gün geldi 15 Temmuz hain darbe girişimini sosyal medya aracılığı ile twitter’den duyuran gür ses oldu da. Bununla da kalmayıp dönemin Meclis Başkanı’na ‘Meclise gidelim,  şayet öleceksek Mecliste direnelim, gerekirse ölelim’ diyecek kadar can yürektir O. Yetmedi hain darbe girişimi sonrasında da milli hassasiyetini devam ettirip TBMM Darbeleri inceleme, araştırma komisyonlarında bilfiil görev alarak tarihe not düştü de. Nasıl not düşmesin ki,  bir müminde olması gereken feraset bu ya, 15 Temmuz öncesi bir konuşmasında Fetullah Gülen’in Humeyni gibi gelmek istediğini belirterekten gerekli uyarıları yapmış bile.
       Dile kolay 12 Eylülde 7 yıl Yusufiye çile hayatı, 28 Şubat sürecinde gösterdiği bir dizi mücadeleler, 15 Temmuzda ölümüne yaşadığı direniş mücadelesi ve yeğeninin şehit düşme hüznü ve daha nice bilmediğimiz çileler zinciri  içerisinde yoğrulan böylesi bir Yusuf yüzlü ağabeyimle tanışır olmam benim için çok büyük bir nimet olsa gerektir. Hızına yetişene aşk ola.  Dur durak bilmeyen çile zincirinin yanı sıra bir başka dikkat çeken hasleti de bizatihi benimde o sıralarda ikamet ettiğim bölgeden Ankara Keçiören’de Büyük Birlik Partisinden Belediye Başkan adayı iken alışılmışın dışında helikopterden bildiri dağıtarak siyasette nasıl profesyonel çalışma yapılacağını daha o günde teşkilatlara gösteren bir siyasetçidir. Hakeza Muhsin Başkanının şahadet sonrası 24.25.26 dönem Şehzadeler Şehri Manisa’da AK Parti milletvekili olarak çok büyük üstün performansta ki kayda değer faaliyetleri de öyledir. Böylece üretken siyaset tarzının ne demek olduğunu bilhassa EnPolitik yazarlarını Manisa’ya davet ettiğinde müşahede ettim de. Hatta bu sayede tüm davetliler içi buram buram tarih kokan bu kentte zahiri ve manevi şahsiyetlerin nefesini hep birlikte yüreğimizde hissetme imkânına da erişmiş olduk. İşte bu gözlemler eşliğinde Manisa’nın tarihi mekânlarını ziyaret ettiğimizde daha da anladım ki bu güzel ağabeyimin şahsiyet bulmasında Manisa ikliminin çok büyük tesiri olmuş. Bu yüzden O Manisa’nın has evladıdır artık. Nasıl has evlat olmasın ki, Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı Ahmet Er ağabeyinin sohbetlerini bizatihi yakından teneffüs etmiş biri olarak ehl-i sünnet yolu üzere hareket edip gerçek tasavvufi bilince vakıf bir Yusuf yüzlü şahsiyettir. Bilhassa Yusufiye’de onca çektiği çileleri Gönül Sultanlarına duyduğu muhabbetle paylaşmışta. Öyle ki Gönüller Sultanı Seyda (k.s) dünyasını değiştirdikten sonra bu muhabbetini kaleme döktüğü yazılarda anlamak pekâlâ mümkün. Bakın, Selçuk Özdağ Gönül Sultanının dar-ı bekaya intikalinin ardından Yusufiye ruhla çileli hatıralarını nasıl dile getiriyor, bir görelim:

       1929'da Siyanüs'te Bir Güneş Doğdu

       İnsanlığın gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor, fakat insanlık henüz bilmiyordu...
      Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve batınî ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c) kulluğa ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (k.s) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammed’in dertleriyle inledi, inledi durdu...
     Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (k.s)’ın dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık durur, sofilerin, müridlerin tuvaletlerini temizlerdi.
     Babası Gavs (k.s) bir gün sohbette şöyle buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım.'' İşte bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed Raşid Hz.lerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
      Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu. Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, mübeccel insana intisablı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül lazım'' derdi... 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıbta ederdik.
        Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları...
        Ve... Allah'ın şefkat tokatı, zahiren zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad cennet mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş...'' misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
      12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini öpmemize rağmen tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiye’de üç dört arkadaşın gördüğü aynı rüya... Gönüller sultanı... Sultanlar sultanı efendimiz, kurtuluşumuza vesilemiz Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı... Sonra Ahmet Er ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ''Allah rûyâlarınızı makbul eylesin, Menzil İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da Mürşidi Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''
         O günden itibaren binlerce kerametine şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid Hz.leri efendimiz, yol göstericimiz, kurtuluşumuza vesile bildiğimiz zat.
      Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi S. Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
     Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid Hz.leri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar... ediyorlardı.
      O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahret bilincine bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.

    MUHAMMED RAŞİD HZ. LERİ'NİN ARDINDAN

      Menzil-i ırak bu yolun, bu yola kim varası
     Müşkülü çoktur bu yolun, bunu kim başarası.
                                                           (Yunus)
       Gönülleri kâinat çapında büyük olan insanları, kelimeleri dar kalıplarıyla ifade etmek son derece zordur. Mana iklimlerinin zirvelerinde dolaşan yüce kimseler için bu imkânsız derecesinde zor bir iştir. Hiç şüphesiz bunlardan biri, belki de en birincilerinden biri (Mürid Şeyhini, Efendisini öyle bilmeli) de Ahlak-ı hamide sahibi, büyük öncülerden, Peygamber varisi, Silsile-i Sadatın gözbebeklerinden Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz.leridir. (Allah ruhlarını âli etsin, Allah rahmet eylesin)
     Görenlerin yüzünde dünya kirinin bulamadığı bir emsalsiz parlaklığı müşahede ettikleri, o büyük şahsiyetin en belirgin vasfı hiç şüphesiz sünnet ve cemaat yolunda gösterdikleri tarifsiz hassasiyettir. Öyle bir peygamberi metotla, peygamberi meşrebli olarak yaşadı ki, hem otoriteyle çatışmak istemedi, hem de İslami metottan hiç ama hiç taviz vermedi.
      Şeyh Sünûsi (k.s) Hz.leri 40 gün uzakta kalır sonra seslenirdi; ''Getirin herhangi birisini getirirler, Rabb-i Rahimimüyn izni ile irşad eder, fena fillah, bekabillah makamına çıkarırdı. Yüz yıllar sonra ahir zamanda Anadolu'nun kıraç topraklarından bir güneş doğdu.
        Değil birilerini, binleri irşadla görevlendirildi. Asil bir edayla asli görevini tam bir iştiyak ve vecd haliyle deruhte ettiler. O İbrahim meşrebli idi; aynen Ceddi İbrahim (a.s.) gibi çıkıp seslenecek ''Bayrak düştüğü yerden kaldırılır darb-ı meseli gereği insanlığı Hakka, hakikate, Allah'a davet edecekti. Duyuracak olan da Allah’ımızdı (c.c.).
     Muhammed Raşid (k.s) oturuşundan kalkışına kadar, yürüyüşünden ibadetine kadar tek bir bidatın bile bulaşmadığı sade hayatında Asr-ı Saadet'in güneşler çağının nurdan izlerini görmek mümkündü.
    Kendileri ile tanışmam, 12 Eylül hazan rüzgârlarının vatan çocuklarını acımasızca savurduğu günlere rastlar. O 12 Eylül ki bir tomurcuk için binlerce ormanı yaktı. Mecburi ikametgâh olarak tahsis edilen Buca Cezaevi'nden, Manisa emniyetine götürülmüştüm. Acılarım o kadar uzuiyet kazanmış, şahsiyetim, kişiliğim ayaklar altına alınmıştı ki, İslam'ın yasakladığı intiharı düşünür olmuştum. Zamanın geçmediği, eziyetlerin zirveleştiği, aklımın durduğu bu demde canıma kıymaya karar verdim. Ben med ve cezirlerinin fazlalaştığında uzaklaşmıştım. Bir ara (uyku ile uyanıklık arası) bir ses duydum, -Muhammed Raşid Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri- diye birisini çağırıyordu, sesleniyordu. Gözlerimi açtım, karşımda hücremde beyaz sakallı, yeşil cüppeli, iri cüsseli bir zat. Bir an titredim, acılarım unutturuldu, gülümsedim. Gördüğüm siluet kayboldu. Bir daha sorguya alınmadım. 12 Eylül önceleri, Ahmet Er, ağabeyimden, Seyda Hazretleri'nin ismini çok duyduğum için, keramet izhar ettiklerini, hücrelerde dahi tasarrufta bulunduklarına bizzat şahit oldum.
     ''Tarikat ve tasavvuf; bir telkin ve tavsiye işi değildir, bir nasip işidir'' sözü gereğince, istihare ve istişarelerden ve de bazı gönlümüze getirilen ilhamlardan sonra intisap devri başladı. Herkes idraki oranında nasiplenmiş. Biz de o günden bugüne dek idrakimiz oranında himmetten nasiplendik.
      Bizlere bir gün hususi sohbetlerinden birisinde şöyle buyurdular: ''İslam'a hizmet edin, İslam'a zarar vermeyin, maddenize ve mananıza zof getirmeden hizmet edin'' Ne muhteşem bir hizmet düsturu, mücadele anahtarı.
       ''Her kim boynunda ''Biat'' şerefi bulunmaksızın ölürse cahiliyet ölümü ile ölür''.
       Gönül erlerinin elini tutan, ellerine tutunanlar için her taraf bağ-ı iremdir. O günden sonra zindanlar, medrese-i yusufiye gül-gülistan oldu bizim için. Buca Cezaevinin koğuşlarını, İmam-ı Rabbani'nin, Abdülkadir Geylani'nin, Seyda Hazretleri'nin, Said Nursi'nin ruhaniyetleri doldurdu. Biz Rabbül Âlemin ezel şerbetini içmiş bir eli tutalım ki, o da bizi tutsun diyorduk. Bulduk. El ele, elde Hakk'a ulaşsın istiyorduk. Başardık. Seyda Hazretleri'nin (k.s) davası, insanı karanlıklardan çıkarıp Nur'a kavuşturmak sevdası idi. Kainatın süsü, yaratılanların en şereflisi olan insanı layık olduğu yere ulaştırma davası idi. Bir cümle ile, ''ölü beşeriyetin dirilmesine vesile olmak'' ameliyesi şiarı, davası idi. Kanun-i umumidir ki, öğle vakti dünyaya gelen bir dava adamı yoktur. Onlar daima gece yarısı karanlıklar içinde dünyaya gelmiş, eziyet ve meşakkat içinde büyümüş, gördükleri zulüm ve işkence ile bilenmişlerdir. Seyda Hz.leri sürgünlere gönderildi, suikastlara maruz kaldı, gözetim altında tutuldu. Ama o irşaddan hiç geri durmadı.. ''Zaman imanları kurtarma zamanıdır'' diyen maneviyat kardeşi Said Nursi Hz.leri'nin döneminin şartlarında yapamadıklarını usul ve tasavvufla yapan son dönemin nadide güllerindendi. Mübarek Efendimiz'in (k.s) kucağını kâinat içine alacak kadar açarak, herkesi sinesine basması, bir taraftan ümmete merhametin nişanesi iken, öbür taraftan da, zamanı imanı kurtarma zamanı, tarikatı de böyle bir vazifenin hareket merkezi olarak görme anlayışının şuurlu bir tecellisi olarak görülebilir.
       O Menzil'i ruhani varlığı ile bir asr-ı saadet şehrine çevirendi.
       O, dünya ateiler içerisinde iken Menzil'i gül-gülistan eyleyendi.
      O, herkes şu veya bu sebeple, değişirken Kürd'ü, Türkmen'i, Çerkez'i, Arab'ı, Yörük'ü kardeşliğin engin denizinde yüzdürendi.
      O, herkes cehennemlere koşarken aynen Necip Fazıl'ın ifadesi ile ''Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak'' diye haykıran insanlığı cennete davet eden davetçi idi.
       O, Allah'tan haber alan bir silsilenin, sadat-ı teşkilatın numunelerinden biri idi.
       Bir gün kendisini ziyarete gitmiştik, bir arkadaşımız Adnan Menderes'in iade-i itibarının edildiğini söylediler. İyi ve güzel olmuş dediler, döndüler ve buyurdular ki ''Sizler de yakın bir zamanda (tarih verdiler) Osmanlı'nın iade-i itibarını istersiniz''. Sonra bir kardeşinin seyyidlerin itibarını sordular, buyurdular ki, ''Onların itibarını Mehdi (a.r.) alacak.
     Henüz Medrese-i Yusufiye'den çıkmamıştım. Bir gece bir rüya gördüm, rüyamda bir büyük zat Keçiören'in girişindeki tepelerde (Fatih Sitesi) Muhammed Raşid Hz.leri, Bediüzzaman beraberlerdi. Büyük zat, bana döndü dedi ki, Bediüzzaman geçen yüzyılın kutbu idi, Seyda da bu yüzyılın kutbudur. 15 gün sonra da zahiri hürriyetle tanıştım. Keçiören'de devletin bir müessesinde çok önemli görevleri ifa ettirdiler.''
       Neslimiz mana ve madde planında yeni fetihler yapmak istiyorsa Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, M. Zahid Kotku, M. Raşid Erol (k.s) gibi gönül erleriyle bir bütün olmak zorundadır. İnanıyor ve iman ediyoruz ki, bu ruhla maneviyat sofrasının ev sahipliğini Müslüman-Türk milleti yapacaktır. (Maneviyat dünyasının keşfidir).
     Efendimiz; seni tanımak, nefesinden nefeslenmek, nazarlarına uğramak ne büyük şerefti, bizleri şerefyab eylediniz.
       Şefaatinize nail olabilmek için imanla teslim-i ruh etmeyi Allah bizlere nasip etsin. Ülkemize ve insanlığa sizleri yüzler-binler olarak ikram etsin, lutfetsin.
      O, (Seyda) Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca sünnete ittiba, sadatlara mutabaat etti. Yüz binlerce, milyonlarca insanı dünyadan ahrete bağladı. İnsanları zulmetten mutluluğa, çirkeften güzelliğe, dalaletten kurtuluşa, hicrete vesile oldu.
         Efendime binler selam...
         Efendime (k.s) binler Fatiha...

Kaynak:  Kamer vakfı Bülteni ve Alperen Dergisi.


3 Mayıs 2016 Salı

AHMET ER SEYDA (K.S) İÇİN NE DEDİ?



 AHMET  ER SEYDA  (K.S) İÇİN NE DEDİ?

 Araştırmacı Yazar:Selim GÜRBÜZER

''MENZİL DERGÂHI İMAN VE
MUHABBET SOFRASIDIR''

      Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün manada bir büyük zat atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır... Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu.. ''Maksadın nedir?..'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu manadan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (k.s) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mana âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.
      ''Biz Hıristiyan âleminden korktuğummuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdülbaki (k.s) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
     1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarfından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.
    Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini manada da, zahirde de müşahede ettim. Osamanlı'nın çöküşü ile kapanan mana ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
      Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inşallah yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.
  
MÜRŞİD-İ KÂMİL

        Söze Allah'ın (c.c) adı ile başlarız. Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
      Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu âdemoğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi.
   Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
    Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksiniz?'' demememiz içindi.
     Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
       ''Bu mukavele ve bu misak-ı fitri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve, ''ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (S.A.V.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaatı savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seydamız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlâs ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.
         Mahdumu alîleri Fevzettin Hz.leri naklettiler: Seydamız buyuruyor ki Fevzettin
bir kağıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah (c.c) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''
     Kendileri hayatta iken bir mana âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyetin yükselişini milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.
      Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
    ''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz.leri olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.
       Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seydamız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlere muhattap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.
Kaynak: Kamer Vakfı Bülteni ve Gündüz Gazetesi

2 Mayıs 2016 Pazartesi

NAMIK KEMAL ZEYBEK VE ÜLKÜ YOLU


                    
       NAMIK KEMAL ZEYBEK VE ÜLKÜ YOLU

      SELİM GÜRBÜZER
  
        Namık Kemal Zeybek daha çok ‘Ülkü Yolu’ adlı eseriyle adından söz ettiren bir isim.  Gerçektende hacmi küçük ama muhtevası bu büyük eserin Ülkü camiası içerisinde etkisi çok büyük oldu. Zira bu eser Necip Fazıl’ın Ülkü harekâtı için motor kuvveti tanımlamasına ilave olarak ruh kuvveti tanımlamasını da beraberinde getiren bir eserdir. Malum motor kuvveti Ülkü yolunun Alplik yönünü ortaya koyarken ruh kuvveti de Erenlik yönünü ortaya koyar. Nitekim bu eser Ali Fuat Başgil’in ‘Gençlerle Başbaşa’  adlı eserinden bile çok büyük etki yapıp aradan çok yıllar geçse de Ülkü kervanının hep başucu rehber kitabı oldu diyebiliriz. Gerçekten de böyle bir eseri okumak kutlu kervana gerçekten büyük bir ufuk açtı da. Şimdi gel de böyle bir eser sahibini merak etme, ne mümkün. Merak edenler arasından biri olarak bizatihi 12 Eylül sonrası 1987 yıllarında Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde iş hayatına başladıktan sonra kendisini zahiren görmek nasip oldu. İş hayatına başladık ama o yıllar Ülkü camiasını toparlayacak ne bir doğru dürüst bir dernek, ne de harekâtı toparlayacak bir siyasi oluşum pek ortada gözükmüyordu. Bu yüzden kendimi bu anlamda İstanbul sokaklarında adeta yalnız hissediyordum. O arada aklıma Namık Kemal Zeybek aklıma düşüverdi.  Duymuştum ki Eminönü’nde Milliyet Pazarlamanın (MİLPA) koordinatörüymüş. Kapısına vardığımda özel kalemden görüşme talebimi belirttikten sonra makam odasına giriverdim. Ve Söze Bayburt’lu olduğumu, Biyolog olarak Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde çalıştığımı, Lise yıllarından beri yazılarını büyük bir aşk ve şevkle okuyan bir okuyucusu olduğunu dile getirdiğimde o da hem hemşerilik hem de hemfikirlik yönünden tanıştığına çok memnun olduğunu dile getirdi. Hoş beş sohbetin ardından sözü Ülkü Yolu Harekâtının nasıl toparlanacağı noktasına getirdim. Benim bu samimi bir arayış içerisinde olduğumu kendiside fark etmiş olsa gerek ki cevaben; “Bakalım Allah kerim, önemli olan vasıtalar değil fikirlerdir. Yeter ki Ülkü davasında samimi olunsun fikriyatımız her vasıtada ve her binek taşında devam ettirmek pekâlâ mümkün” dedi. Böylece bu sözler beni ümitsizlikten ümit var olmaya yetti arttı bile. Derken bu görüşmenin birkaç ay sonrasında tamda benim ikamet ettiğim bölgeden Namık Kemal Zeybek’in ANAP’tan milletvekili adayı olduğunu duyunca ümidim bin kat daha arttı da. Hem de kullandığım oy boşa gitmemiş oldu. Nasıl boşa gitsin ki Türkiye bir zamanlar onu kaçakçıların hevesini kursağında bırakan Gümrük ve Tekel Bakanı Şehit Gün Sazak’ın genç müsteşarı olarak tanımıştı,  milletvekili seçildiğinde ise Rahmetli Özal’ın tamda Horasani mayasına uygun Kültür Bakanı olarak tanıyacaktır. Öyle ya vasıtalar bir yere kadarmış,  önemli olan fikirlerdi ya, aynen öyle de daha ayağının tozuyla Kültür Bakanı olarak iş başı yaptığında Ahmet Yesevi’den söz etmesi Türkiye’de bir takım mahfilleri rahatsız etmeye yetmiştir.  Öyle ki söz konusu mahfiller homurdanmaya başlayıp  “Ahmet Yesevi’de nerden çıktı, bu da kimdir” türünden burun kıvıracaklardır. Tabii o tüm bu serzenişlere aldırış etmeksizin yolunu yol bilen bir bakan olarak faaliyet yürütecektir.  Allah’a çok şükürler olsun ki o yıllardan bugüne gelinen noktada malum çevrelerin serzenişi son bulup Hoca Ahmet Yesevi ismi yediden yetmişe hemen herkesin kabulleneceği Türk’ün Pir-i Türkistan’ıdır artık. Hatta Özal rahmetli olduktan sonra bir ara Genel Başkanlık için ismi geçse de ne yazık ki Mesut Yılmaz engeline takılacaktır. Ama o kabına çekilmeyip Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Başdanışmanı olacaktır. İlginçtir kendisinin Başdanışmanı olduğu yıllarda Ankara Pursaklar semtinde camii inşaatı başlatan Seyda Hz.lerinin arkasında Cuma namazı kılmak için gittiğimde kalabalıktan camiinin dışarısında serili sergilerin üzerine oturduğumda bir baktım yanımda Namık Kemal Zeybek oturuyor. Hemen kulağına eğilip belki hatırlayamayabilirsin ama İstanbul’da MİLPA koordinatörü iken ziyaretine gelen hemşerinim demem üzerine bana kartını verip Çankaya köşküne de beklerim dedi. Doğrusu dünya meşgalesi bu ya, ha bugün ha yarın derken bir türlü köşke gitmek nasip olmadı. Hatta kendisi bir ara Muhsin Başkanın şahadetine yakın yıllarda BBP’ye katıldığında doğrusu çok sevinmiştim. Ama şu da var ki,  Muhsin Başkan varken daha önceki bulunduğu siyasi vasıtalarda ki gördüğü itibarı burada görmesi pek mümkün gözükmüyordu. Sanırım o da bunu fark etmiş olsa gerek ki soluğu Demokrat Partinin başına geçmekte buldu. Tabii burada da siyasi dikiş tutturamayınca ağırlığını kültürel faaliyetlere verdi. Olsun her ne kadar siyasi hayatta zikzaklar yaşasa da, şu bir gerçek geçmişte kendisinin Ülkü Yolu Harekâtına alperenlik ruhu kazındırması yönünde ki gayretleri hiçbir zaman unutulmayacaktır. Hiç kuşku yoktur ki Kültür Bakanı iken Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’yi Türkiye ve Türk Dünyasına tanıtması bakımdan gösterdiği tüm faaliyetleri de unutulmayıp tarihe geçecektir. Öyle ki bugün olmuş halen kurucusu olduğu Ahmet Yesevi Vakfının mütevelli heyetine başkanlık faaliyetlerine devam etmekte de.  Malum olduğu üzere Hâce Ahmed Yesevi (k.s), şeyhi Yusuf-i Hemedânî Hz.lerinden aldığı nisbetle gazi dervişlik yol’unun esaslarını Orta Asya ve Türk coğrafyasına yayan kolbaşıdır. Yani Alperen Başbuğ Velidir.  Ve bu nisbet Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılıp birinci kolda günümüz Gönül Sultanlarından Seyda Hz.lerine uzanan halkada yer alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya, oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm dünyaya dalga dalga yayılan feyzi  ve bereket ışığı vardır. Belli ki Namık Kemal Zeybek sadece Ahmet Yesevi kolunu değil birinci koldan gelen ışık halkasını da ihmal etmemiş ziyaretlerinde bulunmuşta. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten sonra bir televizyon kanalında Seyda Hz.lerin anma programını izlerken bir baktım Namık Kemal Zeybek’te konuşmacılar arasında. Hemen bize de programda söylenenleri teybe kayd etmek düştü.  Akabinde derleyip kâğıda aktararak makale haline getirdim de. İyi ki de söylenenleri derleyip makale haline getirmişim böylece Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Ülkü yoluna ruh katan alperenliğin mana ve ruhuna bir kez daha vakıf olmuş olduk. 
          Madem öyle Ülkü Yolu Harekâtının eğitici kadrosundan, aynı zamanda 12 Eylül öncesi Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın genç müsteşarı ve 12 Eylül sonrası ANAP’tan Kültür Bakanı olmuş Namık Kemal Zeybek’in ağzından çıkan cümleleri bizatihi derlediğim o makalede bakın Gönüller Sultanından nasıl etkilenmiş,  bir görelim. Görelim ki zahir ve batın denilen iki kanaldan şu fani dünyada kurtuluşa nasıl erişileceğini fark etmiş olalım. Ve Namık Kemal Zeybek şöyle diyor:

NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUŞ YOLU OLARAK, ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM...
Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım. Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin-i Arabî’nin kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:

Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşit artık mümkün değildir diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana, millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine, milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki (Gavs Hz.lerine demiş):

Gelsin ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”
Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:
“Ben ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”
Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.
İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aşan insan var ama kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitap ederek kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı, yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru, doğru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş içiyordu.
Bir başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik, içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “ Allah senden razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün güzelleşmeye başlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.
Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmışlar. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave etmeliyim ki:
Gavs Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergâhın orada da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri arasında hem doğudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orada ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık, işini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı, daha diğergam, daha başkalarını düşünen, daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara, herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduğu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.
Yine bir başka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doğrudan şahit olduğum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978 yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına çıktığı zamanlar giydiği elbisesini giymişti ve arabaya binmek üzereydi:
Efendim, nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:
Kâhta’ya gidiyorum, ifade vercem” dedi.
Sonradan ne ifade vereceğini öğrendim. Daha önce de belirttiğim gibi, Seyda Hz.lerinin yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir şifahane gibi, bir hastane gibi yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmişler hepsi kurtulmuş. Fakat ne olmuş? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel başmüdürü savcılığa başvurmuş, yani tevkif etmiş. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri... Suçu Devlete alkollü içkilerin satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiği kazançtan mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç duyurusunda bulunulmuş. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiş. Kâhta savcısı da kendisine gıyaben verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiştir. Seyda Hz.leri de yüzünde hoş bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir şey olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda Hz.lerini köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doğdu. Maalesef Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.
Seyda Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden, hem de maddi bakımdan. Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de oradan gelme bir sözdür ve ehli beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikse orda toprakları var. Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen on binlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hiristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin? Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum. Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var ise şunu söylüyorum:
Bu insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde, milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır. Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden kurtulmaktır.
Bir nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden birisinde Seyda Hz.lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir büyük politikacının elçiliği ve istenen şuydu: Seyda Hz.leri ve bağlıları o siyasi partiyi desteklesin. Geniş bir çevre çünkü. O zaman söylenen söz bir milyon bağlısı var deniliyordu. Bir milyon bağlı demek beş milyon demektir. Eğer hesap yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeşleri falan derken beş milyon oy demektir. Beş milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.lerinin cevabı şu oldu:
 Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, şu partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip “Biz Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim işimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim işimiz o değil, o siyasetçilerin işi.”
O arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:
“Buyurun siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.lerinin bu veciz sözleri ibret olayıdır ve örnektir.
Efendim başka tarikatlar da var. Bir başka hususu da belirtmek istiyorum: vesaireler de var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok tarikatlar, dini gruplar ve cemaatler var. Söylediği şu oldu:
“Hepsi biridir. Hiçbir ayrım yoktur. Nakşibendî, Kadiri, Rufai yahut ta şu bu ne olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doğru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış olsun. Hiçbir ayırım söz konusu olamaz” dedi. Yani dini gruplara bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da... Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle işte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık âlimi ve bilim de ufkuna ermiş insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.lerinin çevresinde.
Biz işin kıyl u kal’ındayız. Yani dedikodundayız. Ben kendim için söylüyorum edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl söz onlarındır. Bizim Türk İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz söylendiği zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “Söylediğiniz gibi olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aşkı ifade etmeye çalışıyım.
Ne aşkı? Tasavvufun esası aşk... Ne aşkı? Allah’a aşk. Eğer Allah aşkı yoksa tasavvuf hali zor, mutasavvıfın işi zor. Aşk gelince de bütün problemler bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aşkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.
Bütün bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediği; İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevap da Allah’ı görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz... Allah’ı görür gibi ibadet aşkın tekemmül ettiği ve olgunlaştığı an gerçek din, gerçek iman galiba bu.
Tabii bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin Mektubat’ta buyurduğu gibi; çok su götüren hamurdur. Mektubat’ta en çok bu sözü söylüyor ama şunu ifade etmekle yetinelim. Yunus Emre; “aşk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aşk gelmeyince eksiğiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çağrısına aşkı o Mesneviye yazarken o ney’deki ayrılıklardan bahsediyor. Şikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i anlatıyor. Ayrılıklardan şikâyeti anlatıyor. Kamış nereden ayrıldı? Kamışlıktan. İnsan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Şimdi O’na gitmek işte aşk bu...
 Hani biz “Hay’dan gelir huy’a gider” gibi söyleriz ya. Hâlbuki o öyle değil, bu tasavvufi güzel bir sözdür. Kelimenin tam anlamıyla;
“Hayy’dan gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa ve Zat’a gitmek. Aşk bu ve aşk olmazsa işimiz zordur. Dileriz ki, Allah hepimize aşkı nasip etsinde işimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için aşka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzu olan insan gibi, insanlara ihtiyacımız var.
Peki, aşk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burada Bahaeddin'i Buhari Hz.lerinin bir sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce dinarlık alışveriş geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada ışık şahsiyet, nur insan neyi söylüyor? Söylediği şu. Müslüman’ın yola girenin işleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriş de yapacak, ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak, ancak kalbinde Allah’tan başka ve Allah’tan gayrisi olmayacak. İslâmiyet’te, İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melül melül dolaşmak, filan bir hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aşmak için biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak değildir, o daha büyük işler yapmak için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi değerlendirmektir. Kural olarak hayattan kesilmek diye bir şey yoktur.
Seyda Hz.lerinin Çanakkale’ye gidişi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doğru değil. Çünkü uzun yıllar devletimiz o konuda doğru teşhis koymuş. Büyükler zaten kusur görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle yaklaşalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne oldu? Efendim ziyaretçileri çoğalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaş haline geliyorlar. İyi insan, iyi vatandaş oluyorlar. Sen iyi vatandaş, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır, Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiği varsa o tamamlandı. Galiba 63 yaşında vefat edişi de bir başka hikmet.
Hz. Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Ahmed Yesevi Hz.leri 63 yaşında yer altına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onu da doğru anlamak lazım... Yani 63 yaşındayken yer altına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar boyunca orada öğrenci yetiştirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63 yaşında yer altına girdi. Yahut öyle takdir edildi. Öyle oldu ama, hizmeti de bitmedi. Orada hizmeti devam ediyor.
Aklıma özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürşidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin Hz.lerinin sözü geldi. Diyor ki:
“Yüz Müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”
Sevse, yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.
Esas olan şimdi sevginin tabii sonucunda hoş görüdür. Böyle düşünüyorum ama başkaları da başka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:
Yaratılanı hoş görmek
Yaratandan ötürü.
Mademki, bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz. Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoşgörü kuralı olmalıdır. Birbirimizi hoş görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için söyleyeceğim, bir örnekle ifade edeceğim:
İmam-ı Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne düşünüyorsunuz?
Diyor ki:
“Bunlar bizim yolumuzda yok”.
Kendisinin yolu malum, Müceddid-i El-fisani iki bin yılının yenileyicisi ve Nakşibendî yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks, musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız, diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış... Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.
Hoş görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının fikrine de hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.
Yunus Emre;
“Ölen hayvan imiş
Âşıklar ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın bir sözü var:
Her dem yeni doğarız
Bizden kim usanası
Bediüzzaman üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler, yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.
            Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2452/namik-kemal-zeybek-ve-ulku-yolu.html