İMAM-I GAZALİ
SELİM GÜRBÜZER
İmam-ı Gazali Hz.leri
“Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail’in nebileri gibidir”
hadisi şerifin mana ve ruhuyla özdeşleşmiş bir zattır. İşte böylesi bir âlim
zat Hicri 450- Miladi 1058 tarihinde Horasan’ın
Tus şehrinde dünyaya gelir. Her ne kadar babası ilim ehlinden olmasa da sonuçta
evlatlarını ilme teşvik etmişliğini göz önüne aldığımızda en az ilim erbabı
olmak kadar kayda değer bir şahsiyet olduğu anlaşılır. Ancak ne var ki İmam-ı
Gazalinin ilmi mürüvvetini göremeden dünyaya gözünü kapayacaktır. İlginçtir çok
öncesinden öleceğini bilmişçesine evladı için ayırdığı ilim (eğitim) harçlığını
bir tekke şeyhine emanet edip dar-ı bekaya öyle göç eyler. Tabii öyle bir zaman
gelir ki bu ayrılan harçlık eğitimi tamamlamaya yetmeyecektir, ister istemez
bundan sonraki tahsil hayatını fakir fukaranın gittiği medresede devam ettirir.
Malum, İmam-ı Gazali için medrese hayatı taklit
yönünden ilk basamak olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Yani ilk basamakta
İmam-ı Gazali Hz.lerinde tahkik ve marifet hali görülmez. Dolayısıyla İmam-ı Gazali bu durumu şöyle
izah eder:
“Medreseye
girişim sırf Allah rızası için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine
yönelik olmasına mukabil, Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.”
Evet, İmam-ı
Gazali’de bu ilk basamakta tahkik ve marifet hali görülmese de zahiri ilim
bakımdan düşündüğümüzde ilk tedrisatını fıkıh hocası Ahmed İbni Muhammed er
Radegani’den almışlığı kendisine ilim yolunda çok büyük ivme
kazandıracaktır. İkinci büyük kazanımını
ise Cürcan şehrinde İmam Ebu Nasr el-İsmailiye’nin dizinin dibinde diz çökerek
elde edecektir. İşte bu iki elde ettiği kazanımlardan sonra tekrar Tus’a dönüş
yapar.
Peki, Tus
sonrası hangi durak var derseniz,
elbette ki sırada ki durak Nişabur’dur.
Şimdi gel de bu durakta İmam-ül Haremeyn gibi bir aydınlık güneşi varken
duraklama, ne mümkün. Tez elden İmam’ül Haremeyn El-Cüveyni’nin tasarrufatı
altına girip hem Nişabur Medresesinin en gözde talebesi olur, hem de talebeliği
süresince ortaya telif eser koyar da. Ne diyelim, işte İmam-ül Haremeyn’e
talebe olmak böyle bir şeydir. Gerçekten de biri çıksa dese ki o devirde deha
çapında ilim adamı yetiştirecek nitelikte hangi aydınlık güneşi vardı diye sual
etse, buna cevaben Bağdat’ta ki İshak Şirazi ile Tus’da ki İmam’ül Haremeyn
El-Cüveyni dersek yeridir. Öyle ya, madem İmam’ül Haremeyn ardından başta İmam-ı
Gazali olmak üzere dört yüzü aşkın talebe yetiştirmiş, o
halde artık kabrinde rahat uyuyabilirdi. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri hocasının vefatıyla birlikte
kabına sığmayıp Selçuklu veziri
Nizamülmülk’ün yanında kendini hizmete adar da.
Nizamülmülk,
Selçuklu Devleti’nin en gözde
veziri azamı, aynı zamanda
her işinde birinci önceliği ilim olan
deha şahsiyettir. Nasıl mı? İşte
kurduğu Nizamiye Medresesi
bunun en bariz göstergesi.
Keza İmam-ı Gazali Hz.lerinin Baş
Müderrisliğe getirilmeside aynı
derecede ehemmiyet arzeden göstergedir.
İyi ki de getirmiş, Başmüderrislik boyunca münazaralarda bulunduğu alimleri alt etmesi o’na çok
büyük değer katacaktır. Öyle ki,
çevre illerden ününü duyan her kim varsa
ilminden istifade etmek için kafileler halinde yollara düşüp sohbetine ve vaazına katılanların sayısı
günbe gün artar da.
İmam-ı
Gazali Hz.leri meşhur olmasına meşhur
da, yukarıda da belirttik ya, bu safhada
ki meşhurluğu taklidi bilge dayalı meşhurluktur. Dolayısıyla bu ilk taklidi bilgi safhada
tarikati kabul etmemesi gayet tabiidir.
Ne zaman ki Gazali’nin iç
dünyasında fırtınalar kopup batıni ilme
ihtiyaç hisseder, işte o an
bir şeyhe gitmeye can atacaktır. Ve bu hususu şöyle
izah eder:
“İçimde Şam’a gitmek isteği vardı, ama
halifenin ve arkadaşlarımın yerleşip kalmama karşı çıkacaklarından çekinerek,
Mekke’ye gitmek arzusunda olduğumu söyledim. Bağdat’ı terk etmek için böyle bir
hileye başvurmak zorunda kaldım. Zira onlar için de, benim herşeyimi terk edip,
uzaklaşma kararımın dini bir sebepten ileri geldiğini kabul edecek kimse yoktu. Onlar benim mevkimin dinde
varılacak en yüksek makam olduğunu zannediyorlardı. Onlar ilimden bunu
anlıyorlardı çünkü.
Herkes bana:
“Müslümanlara
ve alimler zümresine göz değdi, diyorlardı. Nihayet Bağdat’tan ayrıldım. Kendim
ve çoluk çocuğumun nafakasına yetecek kısmından maada mallarımı dağıttım. Sonra
Şam’a gittim.”
İşte yukarıda geçen ifadelerden de anlaşıldığı
üzere, o şimdi Şam yolunda saf bir
derviştir. Bağdat’taki o dört yıllık ihtişamlı hayattan sonra kendini sofilik
yoluna adayıp bu yolun kıymetini şöyle beyan eder:
“...Sufilerin, Allah yolunda kimseler olduklarını,
onların hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı, yollarının en doğru yol
olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlakı bulunduğunu yakinen anladım... Onların
dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi Nübüvvet kandilinin nurundan
almıştır. Nübüvvet nurundan başka
kendisiyle aydınlanacak bir ışık yoktur.”
Düşünebiliyormusunuz
İmam-ı Gazali Hz.leri gibi bir bilge deha
medreseyi bırakıp Şeyh Ebû Ali-i
Fârmedi Tûsî (k.s.)’ın elinden tutup
biat edebiliyor. Bu demektir ki; bir insan zahiri ilimleri bitirip ilmin zirvesine çıksa da illa ki marifet ilmi için bir mürşid-i
kâmilin elinden tutmak gerektiğini idrak ediyoruz. Nitekim bunu İmam-ı
Gazali’nin ruh dünyasında yaşadığı fırtınadan gayet net
açık anlayabiliyoruz da artık.
Peki, Ebû Ali-i Fârmedi Tûsî (k.s)
kimdir? Malum, kendisi Nakşi
silsilesinin halkalarında yer alan büyük bir
zat olup Şeyh Ebü’l Hasan-ı Harakânî’den
nisbet almıştır. Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’de kendinden sonra bu tarikatı Nakşibendiyye nisbetini Hâce Yusuf-i Hemedânî
(k.s)’e devreder. Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s), İmam-ı
Gazaliye soluk olan bu zat için ne diyor:
-O’nun ruhuna nazar ettim, ruhunda ne renk
vardı ne de şekil.
Gerçekten de İmam-ı Gazali’nin insanın aklını
baştan alacak böylesi özelliğe sahip Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’ın nazarıyla bambaşka bir Gazali
olarak ortaya çıkmasına şaşmamak
gerekir. Nasıl değişim ve dönüşüm yaşamasın ki,
bikere kendisine nefis terbiyesine yönelik ilk aşamada o’na camii hizmetleri ve tuvalet temizlik işleri verilir. Belli ki
nefsi ıslah etmek sadece zahiri
ilmi bitirmekle olmuyor, tahkiki ve
tatbiki ilmi bitirmekte gerekir. Nitekim
nefis islahı uygulamaları
İmam-ı Gazali’yi ‘Hüccet’ül İslam’ zirvesine taşır da.
İmamı Gazali Şam’da iki
sene kaldıktan sonra Kudüs’e geçer. İlk iş Kubbetu’s Sahra’yı ziyaret
ve ardından o mübarek eşiğe yüz sürmek olur. Böylece hem madden hem manen Beyt-i Makdis ve Halilürrahman’ı
ziyaret etmekle İbrahim (a.s) ve diğer
peygamberlerin huzurunda şöyle ahd
edecektir:
“-Padişahların ayağına
gitmeyeceğim,
Zira Peygamberimiz (s.a.v.) “Alimlerin en
kötüleri devlet yöneticilerinin ayağına giden, devlet yöneticilerininde en
iyisi alimlerin ayağına gidendir”
buyurmuşlardır.
- Onların hediye ve ihsanlarını kabul etmeyeceğim
.
- Hiç bir kimse ile tartışmayacağım (Münakaşa
kalbi karartır).”
İmam-ı Gazali ahd ede dursun bu arada Nizamülmülk’ün oğlu Fahrül Mülk boş durmayıp habire
İmam-ı Gazalinin tekrar medrese
hayatına dönmesi için yalvar yaka girişimlerde bulunacaktır. Bu girişimler
etkisini gösterirde. Zira o dönem, tam
bir fetret dönemi dersek yeridir. Bir bakıyorsun iç kargaşalıklar, dünyevi ihtiraslar ve Haçlı seferleri bitmezken, bir bakıyorsun habire ortalıkta Batıniler,
Rafiziler ve feylesof tayfası kol gezmekte. Adeta ortalıkta
tam bir keşmekeşlik hali hakimdi.
İşte İmam-ı Gazali Hz.leri bunca keşmekeşlik
içerisinde eskisinden farklı bir
ruh seciyeyle, yani sofilik kimliğinden
asla taviz vermeksizin medrese
hayatına dönüş yapar. Ve bu hususta
şöyle itirafta bulunur da:
“Ben eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi,
yayıyordum... Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi, mevki ve rütbeyi terk
ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur...”
Şimdi öyle
anlaşılıyor ki, birzaman arifleri, salihleri ve mürşitleri inkâr eden İmam-ı
Gazali Hz.leri, tekrar medreseye
döndüğünde eskisinden bambaşka bir haleti ruhiye içerisinde arifleri, salihleri ve mürşitleri baştacı
ederek dönüş yapar. Ancak Fahrü’l Mülk’ün Batınilerce şehid edilmesiyle
buradaki vazifesi son bulur. Derken bundan sonra ki hayatını Tus’da zahiri ve batıni ilimleri öğretmekle
ömrünü tamamlar.
Aslında
İmam-ı Gazali Haz.lerin tüm hayatını bir bütün olarak baktığımızda genel hatlarıyla iki ömür
devresi geçirdiğini müşahade ediyoruz:
- Eski İmam-ı Gazali dönemi,
- Yeni İmam-ı Gazali dönemi diye.
Malum, eskisinde tasavvuftan yoksun,
şöhretiyle ün salmışlık bir hayat sözkonusuyken, yenisinde ise şöhretin bir afet olabileceğinin idrakiyle
nefis terbiyesi ekolü tasavvufa yöneliş
sözkonusudur. İşte bu iki net çizgi, bize daha çok İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatını ortaya
koymanın ötesinde Allah’a ulaşmanın bir
cehdi ve çabası olarak ders verir. İşte bu çaba içerisinde her Rabbani alim gibi O’da; Tus’da ( H. 505-M. 1111) senesinde
Hakka yürüyüp Şeb-i Arus eyleyecektir.
Velhasıl;
İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatından çıkaracağımız ders şu ki; bir insan ilmin en tepe zirvesine çıksada
nefis terbiyesi için tasavvufi hayatında yaşanması gerektiği gerçeğidir.
Vesselam.
İmam-ı Gazali Hz.leri
“Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail’in nebileri gibidir”
hadisi şerifin mana ve ruhuyla özdeşleşmiş bir zattır. İşte böylesi bir âlim
zat Hicri 450- Miladi 1058 tarihinde Horasan’ın
Tus şehrinde dünyaya gelir. Her ne kadar babası ilim ehlinden olmasa da sonuçta
evlatlarını ilme teşvik etmişliğini göz önüne aldığımızda en az ilim erbabı
olmak kadar kayda değer bir şahsiyet olduğu anlaşılır. Ancak ne var ki İmam-ı
Gazalinin ilmi mürüvvetini göremeden dünyaya gözünü kapayacaktır. İlginçtir çok
öncesinden öleceğini bilmişçesine evladı için ayırdığı ilim (eğitim) harçlığını
bir tekke şeyhine emanet edip dar-ı bekaya öyle göç eyler. Tabii öyle bir zaman
gelir ki bu ayrılan harçlık eğitimi tamamlamaya yetmeyecektir, ister istemez
bundan sonraki tahsil hayatını fakir fukaranın gittiği medresede devam ettirir.
Malum, İmam-ı Gazali için medrese hayatı taklit
yönünden ilk basamak olmaktan başka bir anlam ifade etmez. Yani ilk basamakta
İmam-ı Gazali Hz.lerinde tahkik ve marifet hali görülmez. Dolayısıyla İmam-ı Gazali bu durumu şöyle
izah eder:
“Medreseye
girişim sırf Allah rızası için ilim tahsil etmek olmayıp maişetimi temine
yönelik olmasına mukabil, Allah’ın lütuf ve keremiyle beni yüce rızasını tahsile muvaffak kıldı.”
Evet, İmam-ı
Gazali’de bu ilk basamakta tahkik ve marifet hali görülmese de zahiri ilim
bakımdan düşündüğümüzde ilk tedrisatını fıkıh hocası Ahmed İbni Muhammed er
Radegani’den almışlığı kendisine ilim yolunda çok büyük ivme
kazandıracaktır. İkinci büyük kazanımını
ise Cürcan şehrinde İmam Ebu Nasr el-İsmailiye’nin dizinin dibinde diz çökerek
elde edecektir. İşte bu iki elde ettiği kazanımlardan sonra tekrar Tus’a dönüş
yapar.
Peki, Tus
sonrası hangi durak var derseniz,
elbette ki sırada ki durak Nişabur’dur.
Şimdi gel de bu durakta İmam-ül Haremeyn gibi bir aydınlık güneşi varken
duraklama, ne mümkün. Tez elden İmam’ül Haremeyn El-Cüveyni’nin tasarrufatı
altına girip hem Nişabur Medresesinin en gözde talebesi olur, hem de talebeliği
süresince ortaya telif eser koyar da. Ne diyelim, işte İmam-ül Haremeyn’e
talebe olmak böyle bir şeydir. Gerçekten de biri çıksa dese ki o devirde deha
çapında ilim adamı yetiştirecek nitelikte hangi aydınlık güneşi vardı diye sual
etse, buna cevaben Bağdat’ta ki İshak Şirazi ile Tus’da ki İmam’ül Haremeyn
El-Cüveyni dersek yeridir. Öyle ya, madem İmam’ül Haremeyn ardından başta İmam-ı
Gazali olmak üzere dört yüzü aşkın talebe yetiştirmiş, o
halde artık kabrinde rahat uyuyabilirdi. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri hocasının vefatıyla birlikte
kabına sığmayıp Selçuklu veziri
Nizamülmülk’ün yanında kendini hizmete adar da.
Nizamülmülk,
Selçuklu Devleti’nin en gözde
veziri azamı, aynı zamanda
her işinde birinci önceliği ilim olan
deha şahsiyettir. Nasıl mı? İşte
kurduğu Nizamiye Medresesi
bunun en bariz göstergesi.
Keza İmam-ı Gazali Hz.lerinin Baş
Müderrisliğe getirilmeside aynı
derecede ehemmiyet arzeden göstergedir.
İyi ki de getirmiş, Başmüderrislik boyunca münazaralarda bulunduğu alimleri alt etmesi o’na çok
büyük değer katacaktır. Öyle ki,
çevre illerden ününü duyan her kim varsa
ilminden istifade etmek için kafileler halinde yollara düşüp sohbetine ve vaazına katılanların sayısı
günbe gün artar da.
İmam-ı
Gazali Hz.leri meşhur olmasına meşhur
da, yukarıda da belirttik ya, bu safhada
ki meşhurluğu taklidi bilge dayalı meşhurluktur. Dolayısıyla bu ilk taklidi bilgi safhada
tarikati kabul etmemesi gayet tabiidir.
Ne zaman ki Gazali’nin iç
dünyasında fırtınalar kopup batıni ilme
ihtiyaç hisseder, işte o an
bir şeyhe gitmeye can atacaktır. Ve bu hususu şöyle
izah eder:
“İçimde Şam’a gitmek isteği vardı, ama
halifenin ve arkadaşlarımın yerleşip kalmama karşı çıkacaklarından çekinerek,
Mekke’ye gitmek arzusunda olduğumu söyledim. Bağdat’ı terk etmek için böyle bir
hileye başvurmak zorunda kaldım. Zira onlar için de, benim herşeyimi terk edip,
uzaklaşma kararımın dini bir sebepten ileri geldiğini kabul edecek kimse yoktu. Onlar benim mevkimin dinde
varılacak en yüksek makam olduğunu zannediyorlardı. Onlar ilimden bunu
anlıyorlardı çünkü.
Herkes bana:
“Müslümanlara
ve alimler zümresine göz değdi, diyorlardı. Nihayet Bağdat’tan ayrıldım. Kendim
ve çoluk çocuğumun nafakasına yetecek kısmından maada mallarımı dağıttım. Sonra
Şam’a gittim.”
İşte yukarıda geçen ifadelerden de anlaşıldığı
üzere, o şimdi Şam yolunda saf bir
derviştir. Bağdat’taki o dört yıllık ihtişamlı hayattan sonra kendini sofilik
yoluna adayıp bu yolun kıymetini şöyle beyan eder:
“...Sufilerin, Allah yolunda kimseler olduklarını,
onların hayat tarzlarının en güzel yaşama tarzı, yollarının en doğru yol
olduğunu, ahlaklarının en güzel ahlakı bulunduğunu yakinen anladım... Onların
dış ve içlerindeki hareket ve duygularının hepsi Nübüvvet kandilinin nurundan
almıştır. Nübüvvet nurundan başka
kendisiyle aydınlanacak bir ışık yoktur.”
Düşünebiliyormusunuz
İmam-ı Gazali Hz.leri gibi bir bilge deha
medreseyi bırakıp Şeyh Ebû Ali-i
Fârmedi Tûsî (k.s.)’ın elinden tutup
biat edebiliyor. Bu demektir ki; bir insan zahiri ilimleri bitirip ilmin zirvesine çıksa da illa ki marifet ilmi için bir mürşid-i
kâmilin elinden tutmak gerektiğini idrak ediyoruz. Nitekim bunu İmam-ı
Gazali’nin ruh dünyasında yaşadığı fırtınadan gayet net
açık anlayabiliyoruz da artık.
Peki, Ebû Ali-i Fârmedi Tûsî (k.s)
kimdir? Malum, kendisi Nakşi
silsilesinin halkalarında yer alan büyük bir
zat olup Şeyh Ebü’l Hasan-ı Harakânî’den
nisbet almıştır. Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’de kendinden sonra bu tarikatı Nakşibendiyye nisbetini Hâce Yusuf-i Hemedânî
(k.s)’e devreder. Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s), İmam-ı
Gazaliye soluk olan bu zat için ne diyor:
-O’nun ruhuna nazar ettim, ruhunda ne renk
vardı ne de şekil.
Gerçekten de İmam-ı Gazali’nin insanın aklını
baştan alacak böylesi özelliğe sahip Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s)’ın nazarıyla bambaşka bir Gazali
olarak ortaya çıkmasına şaşmamak
gerekir. Nasıl değişim ve dönüşüm yaşamasın ki,
bikere kendisine nefis terbiyesine yönelik ilk aşamada o’na camii hizmetleri ve tuvalet temizlik işleri verilir. Belli ki
nefsi ıslah etmek sadece zahiri
ilmi bitirmekle olmuyor, tahkiki ve
tatbiki ilmi bitirmekte gerekir. Nitekim
nefis islahı uygulamaları
İmam-ı Gazali’yi ‘Hüccet’ül İslam’ zirvesine taşır da.
İmamı Gazali Şam’da iki
sene kaldıktan sonra Kudüs’e geçer. İlk iş Kubbetu’s Sahra’yı ziyaret
ve ardından o mübarek eşiğe yüz sürmek olur. Böylece hem madden hem manen Beyt-i Makdis ve Halilürrahman’ı
ziyaret etmekle İbrahim (a.s) ve diğer
peygamberlerin huzurunda şöyle ahd
edecektir:
“-Padişahların ayağına
gitmeyeceğim,
Zira Peygamberimiz (s.a.v.) “Alimlerin en
kötüleri devlet yöneticilerinin ayağına giden, devlet yöneticilerininde en
iyisi alimlerin ayağına gidendir”
buyurmuşlardır.
- Onların hediye ve ihsanlarını kabul etmeyeceğim
.
- Hiç bir kimse ile tartışmayacağım (Münakaşa
kalbi karartır).”
İmam-ı Gazali ahd ede dursun bu arada Nizamülmülk’ün oğlu Fahrül Mülk boş durmayıp habire
İmam-ı Gazalinin tekrar medrese
hayatına dönmesi için yalvar yaka girişimlerde bulunacaktır. Bu girişimler
etkisini gösterirde. Zira o dönem, tam
bir fetret dönemi dersek yeridir. Bir bakıyorsun iç kargaşalıklar, dünyevi ihtiraslar ve Haçlı seferleri bitmezken, bir bakıyorsun habire ortalıkta Batıniler,
Rafiziler ve feylesof tayfası kol gezmekte. Adeta ortalıkta
tam bir keşmekeşlik hali hakimdi.
İşte İmam-ı Gazali Hz.leri bunca keşmekeşlik
içerisinde eskisinden farklı bir
ruh seciyeyle, yani sofilik kimliğinden
asla taviz vermeksizin medrese
hayatına dönüş yapar. Ve bu hususta
şöyle itirafta bulunur da:
“Ben eskiden kendisiyle mevki elde edilen ilmi,
yayıyordum... Kasıt ve niyetim bu idi. Fakat şimdi, mevki ve rütbeyi terk
ettiren ilme davet ediyorum. Şimdiki maksat ve arzum budur...”
Şimdi öyle
anlaşılıyor ki, birzaman arifleri, salihleri ve mürşitleri inkâr eden İmam-ı
Gazali Hz.leri, tekrar medreseye
döndüğünde eskisinden bambaşka bir haleti ruhiye içerisinde arifleri, salihleri ve mürşitleri baştacı
ederek dönüş yapar. Ancak Fahrü’l Mülk’ün Batınilerce şehid edilmesiyle
buradaki vazifesi son bulur. Derken bundan sonra ki hayatını Tus’da zahiri ve batıni ilimleri öğretmekle
ömrünü tamamlar.
Aslında
İmam-ı Gazali Haz.lerin tüm hayatını bir bütün olarak baktığımızda genel hatlarıyla iki ömür
devresi geçirdiğini müşahade ediyoruz:
- Eski İmam-ı Gazali dönemi,
- Yeni İmam-ı Gazali dönemi diye.
Malum, eskisinde tasavvuftan yoksun,
şöhretiyle ün salmışlık bir hayat sözkonusuyken, yenisinde ise şöhretin bir afet olabileceğinin idrakiyle
nefis terbiyesi ekolü tasavvufa yöneliş
sözkonusudur. İşte bu iki net çizgi, bize daha çok İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatını ortaya
koymanın ötesinde Allah’a ulaşmanın bir
cehdi ve çabası olarak ders verir. İşte bu çaba içerisinde her Rabbani alim gibi O’da; Tus’da ( H. 505-M. 1111) senesinde
Hakka yürüyüp Şeb-i Arus eyleyecektir.
Velhasıl;
İmam-ı Gazali Hz.leri’nin hayatından çıkaracağımız ders şu ki; bir insan ilmin en tepe zirvesine çıksada
nefis terbiyesi için tasavvufi hayatında yaşanması gerektiği gerçeğidir.
Vesselam.