8 Haziran 2016 Çarşamba

MEHDİ (r.a)

                                                   MEHDİ (r.a)  
                                                                                                    SELİM GÜRBÜZER
      Hani aç tavuk,  hayale kapıldığında  kendini darı ambarında buğday sanır ya, aynen öyle de kendini Mehdi sanan, yetmedi kâinat imamı olarak gören FETÖ şarlatanı Pensilvanya’dan oturduğu yerden efsunladığı piyonlarına anlattığı rüyalarla,  çeşitli alavere ve dalaverelerle ahkâm kesmeye devam etmekte. FETÖ elebaşısı efsunladığı taraftarlarını kandırmaya devam ede dursun biz biliyoruz ki Mehdi rahmetullahi aleyhi çıkacaksa da Pensilvanya’dan değil Said Nursi Hz.lerinin işaret buyurduğu gibi doğudan çıkacaktır. Hakeza İsa (a.s)’da Şam’da ak minareye inerek zuhur edecektir. Her neyse biz şarlatanlarla oyalanmak yerine pek çok kaynağa bakaraktan bu hassas konuyu irdelemeye çalışalım.
       Malum, Mehdi kavramının sözcük anlamı ‘kurtarıcı’ demektir. Elbet günü geldiğinde bunalım içerisinde kıskıvrak kıvranan insanlığın kurtuluşu uğruna mücadele edecek olan zattır o.  Sanmayın ki o bir hayalet, bir sanal yaratık, tam aksine bizim gibi bir insan ve aramızdan çıkacak muştumuzdur. Hele sırat-ı müstakim üzere hakiki Müminler onu samimi hislerle çağırdıkça gelecekte elbet. Nasıl ki çorak topraklar yağmura kavuşunca hayat bulur ya, aynen öyle de son evrensel velinin çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluşa ereceği de muhakkak.
       Allah Resulü dar’ul bekaya irtihal ettikten sonra ardından bıraktığı mukaddes emaneti Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) devr aldı, ondan da sırasıyla bu emaneti Hz. Ömer (r.anh), Hz. Osman (r.anh), Hz. Ali (k.v) yüklenmiş oldu.  Derken dört büyük halifeden sonra tevhit sancağı Tabiin’in büyüklerine, Tabiin’den Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmi ile amil olmuş Ehlullah’a devr olunmuştur.
      Madem Allah Resulünden sonra peygamber gelmeyecek, o halde insanlara rehber olacak büyük zat’ların her devirde var olmasından gayet tabii ne olabilir ki. Bakın şöyle İslam tarihine Peygamberimiz (s.a.v)’in dünyevi hayatının son bulmasının akabinde bir takım dinden dönme hareketleri görüldüğü bir vaka. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) bu ya, derhal harekete geçip, fitne hareketlerin tutuşturduğu fitne alevi tüm müminleri sarmadan,  yerinde müdahaleyle yangını söndürmesini bilmiştir. Ancak Hz. Osman (r.anh)  dönemine geldiğimizde, fitne odakları boş durmayacaktır, bilhassa bunlardan Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni Sebe münafığının sinsice ortaya koyduğu şeytani planlar sonucu, Hz. Osman (r.anh) Kur’an okurken şehit edilir de. Hakeza Hz. Ali (k.v) döneminde de Peygamberimiz (s.a.v)’in çok önceden Hz. Ali (k.v)’e; “Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sende tevili üzerine mücadele edeceksin” dediği mucizevî olay da gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla Harici eylemlerin sebep olduğu kanlı hadiseler birbiri sıra sıralanarak gözler üzerine serilir.  Böylece tenzil ve tevil üzerine olan mücadeleler tüm hızıyla günümüze kadar uzanır da.
              Öyle anlaşılıyor ki,  Yahudiler geçmişte nasıl ki   Yahudi dönmesi Abdullah İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah gibi fitne mümessilleri vasıtasıyla fitne kazanı kaynattıysalar,  bugünde buna benzer farklı metotlarla Mason ve Siyonist örgüt yapılanmalarla karşımıza çıkıp yine kazan kaynatmaktalar.
             Bakın, Hasan Sabbah, tam otuz üç yıl Alamut kalesinden idare ettiği nerdeyse körpe yaştaki gençlerin beyinlerini yıkayıp, hatta yetmedi cennet vaadiyle bir takım zevkler tattıraraktan ‘Git filancanın işini bitir’ emrini verip İslam âleminin başına bela vurucu timler oluşturabilmiştir. Neyse ki Al-i Selçuklular yerinde ve zamanında yapılan müdahalelerle Hasan Sabbah’ın bu çirkin emellerine geçit vermeyecektir.
             Aslında, fitne virüsleri hemen her devirde çirkin yüzünü gösterip her an patlamaya hazır pimi çekilmemiş bomba gibidirler. Tabii bir yerde fitne virüsleri varsa bunun karşısında panzehir hükmünde ümmetin birliğini ve dirliğini ihya edecek rabbani âlimlerimiz ve İslami reçetelerimiz de var. Allah’a çok şükürler olsun ki her devirde fitne odaklarının emellerini boşa çıkaracak İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani ve Said Nursi gibi ehlisünnet âlimlerimiz boş durmuyor. Onların varlığı Ümmet-i Muhammed’e ziyadesiyle güç veriyor zaten. Nasıl güç vermesin ki, bakın İmam-ı Gazali Hz.leri Selçukluların yürüttüğü İslam’ın ilmi siyaset ve nizamına hizmet ettiği gibi yaşadığı devirde her türlü itikadı bozmaya yönelik tüm sapkın feylesof tayfasına,  her tür kargaşalığa kaynak teşkil eden müfrit Şii ve Bâtıni odaklara karşı mücadele vermiş büyük bir dehadır. O bu mücadelesiyle Hüccetü’l İslam olmayı çoktan hak etti bile. Yani İslam’ın delilidir o. Keza İmam-ı Rabbânî (k.s)’de öyledir. O da kendi döneminde vuku bulan tarikat ve şeriat çekişmelerine son vermekle hicri ikinci bin yılın müceddidi olarak gönüllerde taht kurmuştur. Derken rabbani âlimler sayesinde İslam âlemini içten içe sarsabilecek tüm fitne hareketleri alev almadan bastırılabilmiştir. İşte onların bu dikkate şayan faaliyetleri ister istemez akıllara acaba onlar mehdimidir düşüncesini de beraberinde getirir. Nitekim bu hususta Gavs-ı Bilvânisî (k.s), ikibin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî (k.s) hakkında söylenilmiş bir sohbeti şöyle nakleder;
        " İmâm-ı Rabbânî 'ye bir müridi demiş ki;
          “ Efendim siz Mehdi misiniz?”
         İmâm-ı Rabbânî de cevaben demiş ki:
         "Öyle sanmıştım, amma velâkin Mehdi değilim. Çünkü ben yüzün başını geçtim, Mehdi (a.r) ise yüzün başını geçmeyecek" Gerçekten de İmam-ı Rabbânî (k.s) büyük bir zattı ve Müceddid-i Elfisani olarak ümmetin gönlünde yer edip bugün olmuş hala etkisini devam ettirmekte de.            
          Seyda (k.s) ise babasının dilinden İmamı Rabbanin bu sözlerini aktardıktan sonra şöyle der; “Gerçi ayet, hadis değil amma İmamı Rabbani’nin sözüdür”  der. İlginçtir Seyda Hz.leri içinde Mehdi diyenler olmuştu. Nitekim 1987 yıllarda, yani muhabbet selinin dorukta olduğu yıllarda ismini şu an hatırlayamadım Horoz lakaplı bir kişi sofiler arasında sürekli Seyda Hz.lerinin Mehdi olacağını yayaraktan fitne oluşturmaya çalışmıştı. Tabii bu durum Seyda Hz.lerine bildirildiğinde ‘şayet o kişi aranıza gelirse kovun’ diyerekten fitnenin önüne geçmiştir.  Ki, o zamanlar Erzurum’da öğrencilik yıllarımdı ki,  maalesef Horoz taifesi Dadaş diyarına bile musallat olmuştu. Neyse ki Erzurum’da ki sofi arkadaşlar Horoz taifesinin emellerini boşa çıkartacaktır.
              Peki ya Said Nursi Hz.leri?  Malum, o da yaşadığı dönemde vuku bulan birtakım dinsizlik cereyanlarına karşı neşrettiği risaleleriyle ateizmin önünde çelikten zırh olmuştur. Yetmedi o pozitif ilimlerin (Fen ilimlerinin) İslam’a ters düşmediğine dair hem akli, hem de imanı deliller getirmek suretiyle Müslümanlar arasında ateizmin kol gezmesine fırsat vermemiştir. Böylece Said Nursi Hz.leri asrımıza ‘Bediüzzaman’ olarak damgasını vurmuştur.                 
              Besbelli ki kıyamet kadar Ehlisünnet yolunun uygulayıcısı önderler var olacağı gibi onlara karşı koyan fitne kollarının başları da var olacak.  Dahası umutla umutsuzluk arasında gidip gelen insanlığın kurtuluş muştularımız olacağı gibi,  hak yoldan alıkoyacak haramilerde olacak, bu kaçınılmazdır.  Peki, bu durumda ne yapmak gerektir derseniz, hiç kuşkusuz neyin eğri, neyin doğru olduğunu ayırt edebilecek nitelikte tek yegâne ölçümüz Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya sarılmakla elbet. Sıkı sıkıya sarılalım ki Kur’an ve sünneti en ince ayrıntılarına kadar hıfz edip ve tatbik eden icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha ehlini kendimize rehber edinebilelim. İyi ki de ehlisünnet âlimlerimiz var,  aksi halde fitne önderlerinin ağına düşmekten kendimizi kurtaramayabilirdik.
           Evet, Rabbani âlimler bizi karanlığa düşmekten kurtarmaya vesile olan aydınlık ışık fenerlerimizdir. Sahte kurtarıcılar ise malum bizi sıratı müstakim yolundan alıkoyan haramiler olarak karşımıza çıkan fitne mümessilleridir.
           Ne yazık ki Mehdi kavramından irrite olan bazı çevreler bu güzel kavramı öcü olarak takdim edip topluma dikte ettirmeye çalışmaktalar. Oysa adından anlaşılacağı üzere Mehdi kurtarıcı ve kurtuluşa erdirici manasına bir kavramdır. Ne kadar öcü kılıfıyla takdim etseler de Mehdi kavramının güzelliğine gölge düşüremeyeceklerdir. Hele Müslümanlar onu çağırdıkça o bir hayal olmayıp kader-i ilahinin bir armağanı olarak imdadımıza yetişeceğine inancımız tamda. Burada Müslümanlara düşen görev yaşadığımız hayat sürecinde istikamet üzere veya Sünnet-i Seniyye üzerine yaşamak olmalıdır. O halde bizi istikametten alıkoyacak sahte Mehdilere itibar etmeksizin fitne odaklarının çirkin heveslerini kursaklarında bırakmak en doğrusu. Bakmayın siz öyle bir takım aklı evvellerin İslam adına televizyonlara çıkıp ahkâm kesmelerine.  Ahkâm kestiklerinde sanırsın ki her biri allameyi cihan, oysa bunların hepsi içi boş kuru gürültü tenekeden başka bir şey değillerdir. Zaten çıktıkları açık oturumlarda İslam’la bağdaşmayan, İslami ölçülerden uzak, hatta kadınlı erkekli karışık sunumlarla maskaralıklarını ele veriyorlar da. Oysa bir değil bin defada sunum vermiş olsalar zerre miskal Kur’an ve Sünnet-i Seniyye'den taviz verdikleri sürece asıl kurtuluşa muhtaç kendileri oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir. Şayet öyle bol keseden atıp ahkâm kesmekle itibar kazanacağını düşünüyorlarsa bilsinler ki büyük yanılgı içerisindedirler. Kim bilir belki bir gün akılları başına gelip boş bulunduklarını kendileri de anlayacak ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.  Önemli olan zamanında idrak edebilmektir.
            Malumunuz, vahiy Peygamberlere, ilham ise Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham içinse doğruluğuna yüzde yüz kesin denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkunuz olmasın foyaları er geç su yüzüne çıkacaktır. Hani derler ya çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüsünde kala kalır ya,  aynen öylede bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahit. Kaldı ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı muhakkak, sahtelikse her halükarda kendini ele veriyor zaten.
              Hani sükût ikrardandır denilir ya hep,  belli ki bu veciz söz boşa söylenilmemiş. Zira hakiki âlimler sık sık konuşmadıkları gibi her ortamda da bulunmazlar. Onlar konuşsalar da ayet ve hadislerden ikide bir laf olaraktan dem vurmazlar. Bakın bu hususta İsmail Çetin bir gün Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’e şöyle sual tevdi eder:
           -Niçin Gavs-ı Halim olarak ayet ve hadis demiyor, ayet ve hadislerin manasını naklederken sözünü onlara nispet ediyor ya da birçok zaman ayet ve hadislerin lafzı okunmuyor da. Çoğu kez manaları açıklanıyor, özellikle bunun sebebini istirham ediyorum.
            Gavs-ı Bilvanisi şöyle cevap verir:
           “-Bak Molla İsmail, Allah’ın ve Rasulullah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir. Onda yüzmek havası ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet ve hadis insanın kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait olur. Şeriat ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana hal, ruha yönelmiş olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki tevhit isim veriliyor. Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat hangi ayet ve hadisle ne gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi etme usulünü ona nispet ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek hukuklarına tecavüz etmiş oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalben kalbe intikal eden ilimler vardır. Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları henüz daha gizli gitmekte, bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı söyleyene isnat etmek yine ayet ve hadise isnat gibidir. Hadiste isnat ne kadar kısa olsa o kadar kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnat ne kadar uzun olsa o kadar faydalıdır.” (Bkz. Edeple Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, İsparta).
                İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın bu müthiş akıl dolusu sözleri sahte kurtarıcıların zavallılığını ortaya koymaya yeter artar da. Sahte kurtarıcılar ayetleri kendi aklınca açıklamaya kalkıştıkları gibi, yarı çıplak giyinmiş kadınlara elini verip biat şöleni düzenlemekten yüksünmüyorlar da. Zaten haramla helali bir araya getiren meclislerden ne beklenir ki? Onlar ruh karartmaya devam ede dursunlar, bu arada Hacegan yolunda bir mürşitte en azından bulunması gereken hem şeriat, hem tarikat ilmini bitirme zorunluluğu ilkesi daha ilk baştan sahte şeyh ve sahte tarikat oluşumlarına fırsat tanımamaktadır. İşte takip edilen ehlisünnet yolundan taviz vermeme uygulamaları sayesinde gönül kapıları dolup taşmaktadır. Böylece yola koyuldukları usul ve adap zırhıyla birlikte gerçek tasavvufu kıyamete kadar devam ettirmeyi bilmişlerdir. Düşünsenize bir mürşidin irşada haiz olabilmesi için her iki ilmide bitirip icazet alması gerekiyor. Dahası bir hakikat yolcusu seyr-u sülukunu bitirmiş olsa da şeriatın 12 ilminden bihaberse halife olamıyor. Anlaşılan posta oturmak, sarık sarmak ya da cübbe giymekle âlim olunmuyor, bunların hakkını verecek ilimleri tahsil etmekle oluyor. Elbette ki sarık sarmak sünnet olmanın ötesinde âlim olmanın bir işaret sembolüdür. Dolayısıyla her sembolün içini doldurmadıkça sarık sarsan ne yazar, cübbe giysen ne yazar.
       Maalesef insanlık sahte peygamberlerden, sahte mehdilerden, sahte şeyhlerden çektiğini apaçık gardını alan düşmanlarından çekmedi dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Derler ya, her türlü yara kapanır, ama dost yarası öyle kolay kapanmaz. Evet, bu söz çok yerinde söylenilmiş söz olup, insanlık bu tür dost sandıklarımızın üzerimizde açtığı travmalardan bir hayli yorgun ve bitap düşmüş gözüküyor. Şayet bugünde bunalım girdabına düşmemek istiyorsak İslam’ın ana caddesi hükmünde ehlisünnet yolundan ayrılmamak lazım gelir. Çünkü ehlisünnet yoluna sıkı sıkıya sarılmakla ancak tehlikelerden korunabiliriz. Bir insan olağan üstü hallerde gösterse İslam’a ve ehlisünnet çizgisine uygun yaşayış içerisinde değilse o hallerin hiçbiri işe yaramaz, hepsi istidractır. Bakın Hindistan’da bir takım nefse yönelik tatbikatlar neticesinde sipsivri çiviler üzerinde yürüyen insanları görmek mümkün, fakat bu durum onların ermişliğine işaret değildir, tam aksine sapkınlıktır. Zaten ehlisünnet yolu bu tür zuhur eden halleri keramet olarak değerlendirmeyip istidraç olarak niteler. Bu hususta Şahı Nakşibend  (k.s)’e şöyle sorarlar:
          -Efendim falancı adam gökte uçuyor, veli midir?
          Cevaben:
          -Hayır, veli değildir, çünkü kuşlarda havada uçuyor, der.         
          Yine sorarlar:
          - Efendim falanca adamda denizde yürüyor, veli midir?
           Cevaben:
            -Hayır, veli değildir, zira balıklarda yüzüyor.
           Tekrar sorarlar:
            -Efendim falanca adamda bir burada, bir şurada, bir orada,   hatta bir anda birkaç yerde aynı anda bulunabiliyor, veli midir?
            Cevaben:
             -Hayır,  o da veli değildir, çünkü şeytanda isimi azam duasını okuduğunda biranda doğu ile batı arasında mekik dokuyabiliyor deyince merak edip bu kez şunu sordular:
            Peki ya, veli kimlere denir?
             Cevaben:
             -Veli İslam üzerine yaşayan ve Sünnet-i Seniyye'ye ittiba edene ve istikamet üzere olana denir. Böylece sadatlar meseleye açıklık getirmiş olur.
           Demek ki, en büyük keramet istikamettir. Asla olağan üstü haller göstermek ölçü değildir. Kur’an ve sünnet dairesinde olabilecek haller keramet olarak kabul görür,  bunun dışında vuku bulacak haller istidraç olarak nitelenir. Bir başka ifadeyle rahmani olana itibar edilir, şeytani olana asla itibar edilmez.  Bu yüzden arifler; cahil sofi şeytanın maskarasıdır derl. Madem öyle, yapacağımız amelleri ilimle taçlandırmak gerekir.
         Malumunuz kıyamet alametleri sadece Mehdi'nin (a.r)  zuhuru ile sınırlı değil, dahası var. Tabii pek çok alamet olunca ister istemez âlimler ihtilaf etmişlerdir. Olsun önemi yok, onların ihtilaflarında bile rahmet vardır. 
         Abdullah b. Ömer şöyle der: Peygamberimizden işittim şöyle buyurdu:
         “Kıyametin ilk nişanı Beni Asfar’ın (sarı ırkın) çıkmasıdır. Sonra güneşin batıdan doğmasıdır.”
           Muhaddisler ise:
           İlk alameti doğudan duman çıkmasıdır. Sonra Deccal’ın çıkmasıdır. Bunlar kıyametin yakın nişanlarıdır. Ondan sonra Mehdi çıkar demişlerdir.
           Ümmü Seleme de şunu der:
           “Resulullah’tan işittim; buyurdular ki;
           Mehdi, Fatıma’nın çocuklarındandır, Seyyiddir.”
            Fatıma annemiz velilerin, yani Ehlibeytin annesidir. Malum olduğu üzere Seyyid’lerin ilki Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’dır. Ki, onlar Peygamber dizinde büyüdüler. Bu yüzden Yüce Peygamberin nazlı çiçekleri oldular. Onun için Peygamberimiz (s.a.v) bu iki seyyid kutbunu; ‘Hüseyin bendendir, bende Hüseyin’denim, Allah’ı seven Hüseyin’i sever, Hüseyin torunlardan bir torundur’ diye övgüye mazhar kılmıştır. Gerçekten de onlar yeryüzünün en nadide torunudurlar.
           Ebu Said El-Hudri Mehdi konusunda şöyle der:
           Peygamber (s.a.v) buyurdu: Mehdi bendendir. Ahir zamanda çıkar. Yeryüzünde adaletle hükmeder. Önce zalimler yeryüzünü zulüm ile tutmuşlardır. Mehdi ise güzellik ve adalet ile cihana yedi yıl hükmedecek.
           Peygamber (s.a.v) buyurdu:
           “Din bizimle başladı. Sonra yine bizimle son bulur. Sizden biriniz o zamana erişirseniz ve onun nişanlarını görürsünüz ona tabi olun. Şüphesiz Mehdi merhametlidir. Ve kendisi de rahmete mazhar olmuştur.”
           Cabir b. Abdullah’da Peygamberimizin dilinden şöyle nakleder:
           “Peygamber (s.a.v) buyurdu: Benden sonra on iki halife gelecek. Hepsi Kureyş kabilesinden olacaklar.”
             İbn-i Kesir şunları söyledi:
             “.. Onlara Hulefa-i Raşidin derler. Hasan, Hüseyin ve Ömer b. Abdülaziz onlardandır. Allah hepsinden razı olsun”
               Yine nakledildiğine göre Resulü Ekrem (s.a.v):
               “Şu on alamet ortaya çıkmayınca kıyamet kopmaz: Duman, Deccal, Mehdinin çıkması, Dabbetül-Arz, güneşin batıdan doğması, İsa (a.s)’in gökten inmesi, Ye’cuc ve Me’cuc’ün çıkması, Doğudan gökten yerin aşağı geçmesi, Arap adalarından birinin aşağı geçmesi, Yemenden bir ateşin çıkması ve halkı mahşer yerine sürmesi” (Envarül Aşıkın. Ahmet Bican Bedir Yayınevi,1983,S:425) diye buyurmuştur.
              Keza yine nakledildiğine göre, önce Mehdi, sonra da Deccal çıkacak diyenler olmuştur. Hatta Rafızîler doğdu dedikleri halde henüz Mehdi gelmemiştir.
              Bazıları Mağrib’den çıkacak, bazıları da Buhara’dan çıkacak demişlerdir.
              Müslim’in Sahih’inde nakledilen rivayete göre ise Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
             “Ahir zamanda otuz kişi peygamber olduklarını iddia edecekler. Halkı azıtmakta Deccal gibi davranacaklar. Hak Teâlâ onları rüsva edecektir. Zira gerçekte ahir zaman peygamberi benim, din ve erkân benimdir.” (a.g.e S.426)
             Yine aynı eserin sayfalarını çevirdikçe heyecanımız daha da kat be kat artmakta,  madem öyle sahifeleri çevirmeye devam edelim: Deccalın belirtisi alnında kâfir yazılı olmasıdır ve gözü kördür. Ondan sonra Allah (c.c),  İsa (a.s)’ı gökten Şam’da Ümeyye Camii'nin doğusunda bulunan Minaret-ül Beyda’ya (Ak Minare) indirecektir. Sonra Hz. İsa Deccalı Kudüs’te ‘Led’ kapısında bulacak, harbe ile vurup öldürecektir. Allah (c.c), İsa'ya (a.s)  kavminle Tur Dağına çık diye vahiyde bulunacak. İsa’da kavmi ile Tur-i Sina’ya çıkacaktır.
             Ondan sonra Allah (c.c) Ye’cuc ve Me’cuc’ü indirecek. Ye’cüc ve Me’cuc yeryüzünde çok fitne ve fesat işleyecek. Allah (c.c) deve burnundaki kurtçuklar gibi kurtçuklar gönderecek. O kurtçuklar onları bir defada yok edecek. Ondan sonra Hz. İsa ve kavmi Tur-i Sina’dan yeryüzüne inecek. Onların leşlerinden rahatsız olacaklar. İsa (a.s) dua edecek, Allah (c.c) deveboynu gibi kuşlar gönderecek, o kuşlar onların leşlerini alıp denize atacaklar. Böylece yeryüzü arınacak, otlar ve ağaçlar bitecek, yemişler verecek.
               İbn-i Kesir ise şöyle demiştir:
                “ İsa (a.s) Deccalı öldürünce yeryüzü halas olup kurt koyunla yürüyecek, harabe olmuş şehirler yeniden kurulacaktır.
               Peygamber (s.a.v):
               İsa (a.s) gökten yere indiği zaman adalet gösterip güzellikle hükmedecek. Ne kadar put ve haç varsa kıracak, sonra İsa (a.s) Hz. Mehdi ile buluşacak. Namaz vakti olunca İsa:
             -Gel ey Mehdi! Sen imam ol, namaz kılalım diyecek.
             Mehdi:
             -Ey İsa! Sen Peygambersin. İmam olmaya sen layıksın diyecek.
            Hz. İsa’da;
            -Ey Mehdi! Gel sen imam ol. Hz. Muhammed’in neslindensin, imam olmaya sen layıksın diyecek. Sonra Hz. Mehdi(a.r) imam olacak, namaz kılacaklar ve İsa (a.s) sultan olacak, yedi yıl halka hükmedecek.” (a.g.e. S:427)
            Hâsılı kelam, İsa (a.s) kıyamet yaklaşınca Şam’da Ümeyye camii minaresine inecek, evlenecek ve çocukları olacak. Hz. Mehdi ile buluşacak kırk sene yayıp Medine’de vefat edip hücreyi saadete defin edilecektir. (Bkz. Peygamberler Tarihi Altıparmak, Bereket yayınevi,1980. S:851)
              Şu bir gerçek, hakiki şeyh ben şuyum, ben buyum gibi enaniyet kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür" diye beyan buyurarak kibrin çirkinliğini ortaya koymaktar. Seyyid Taha (k.s.) da Zünnûn-ı Mısrî (k.s.)’ i teyit edercesine şöyle der: Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda asla kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Hem nasıl olur da bu tarikattan biri irşada çıkıp da halkı görmez ki.” Yani, Halk içinde Hak olmak esastır anlamında bir sözdür bu
          Zaten gerçek şeyh ve gerçek Mehdi, ben Şeyhim ya da ben Mehdiyim demez. Gerçek Şeyh ve gerçek Mehdi’nin emareleri bellidir, bir kere yaşayışı Kur’an ve sünnet üzerine olması icab eder. Kaldı ki bir şeyhin dilinden ‘Ben’ kelimesi çıkıyorsa o ta baştan güvenirliliğini yitirmiş demektir. Kendi kendisini tarif eden ve kendi yaptığı faaliyetlerini anlatan bir kişi aslında hiçbir şey değildir. Oysa dille anlatmaya bile gerek kalmadan manevi tasarrufatla insanları irşat etmek muteberdir. Ki; bu tür irşat uygulamasının Sadat-ı Kiramın hayatında pek çok örnekler mevcut. Mesela öyle zatlar vardır ki konferanslar tertip etmediği halde, sık sık konuşmadığı halde manevi tasarrufatıyla binlerce insanı irşat edebiliyor. Bu yüzden Seyda (k.s) sadatların kıymetine vurgu yaparaktan“İş lafın zahirinde değil manevi tasarruftadır” demiştir.
            Hem nasıl ki Hz. Ebu Bekir-i Sıdık  (r.a) hilafeti zamanında Yemane vilayetinde Müseyleme-i Kezzab adında yalancı peygamber türediyse,  haydi haydi bu zamanda da sahte şeyhlerin sahte Mehdilerin türemesi kaçınılmazdır. Şurası unutulmamalıdır ki; hakiki Allah dostlarının ve rabbani alimlerin irşatları bu tür sahteliklerin önünde panzehir hükmündedir. İnsan Hakikate giden yolda gerçeği görünce sapla samanı ayırabilecek basirete kavuşabiliyor. Kuran’a ve sünnete muhalif her hareket eninde sonunda hüsrana uğrayacağı malum. Ölçü Kur’an ve sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukaha olmalı. Bu engin kaynaklardan yoksun her oluşum şaibeli olmaya mahkûmdur.
               Evet, Hz. Mehdi (a.r)’in birçok emareleri vardır, ama Mehdi (a.r) zuhur edince yeni bir şey getirmeyecek, mevcut İslami esaslara göre irşat edecek, yeni bir vahiy inmesi asla söz konusu değildir. Çünkü vahiy Peygamberimizden (s.a.v) sonra kesilmiştir. Dolayısıyla hiçbir kimse bana vahiy geldi iddiasında bulunamaz. İlham gelse dahi ilham kesin bilgi addedilmediği için şeriata göre amel edilir.
               Velhasıl sözün özü bize “Allah Teâlâ bizi sahte kurtarıcıların şerrinden korusun” demek düşer.

               Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2933/mehdi-ra.html
                                                                                          

7 Haziran 2016 Salı

DÜNYA EVİNDEN MAHŞERE



DÜNYA EVİNDEN MAHŞERE

 SELİM GÜRBÜZER

          Hiç kuşku yoktur ki; beklenen saat dolduğunda şu konuk olduğumuz dünyanın da kendine özgü kıyamet kopuşu kaçınılmazdır. Nasıl ki konuk olan insanın bu dünya evinde misafirliği bittiğinde küçük kıyameti kopuyorsa aynen öyle de bu dünyanın da miadı tamamlandığında tüm bağrında taşıdıklarıyla birlikte büyük kıyameti kopacaktır elbet. Zaten insanın bu dünyada durucu olmaması bir anlamda dünyanın da durucu olamayacağının bir işareti değil mi? Elbette ki işareti. Nitekim doğan ölmek için vardır,  ölense dirilmek için vardır. Hele şöyle dünyanın yaratılışından bugüne geldiğimiz noktaya bir baktığımızda daha şimdiden durucu olmadığının işaret sinyallerini veriyor bile. Baksanıza ne mevsimler mevsime benziyor, ne hava havaya, ne de toprak toprağa benziyor. Sanki hemen her şey artık bittim tükendim dercesine sonunu beklemekte adeta.
         Kaldı ki    dünyada   her şey   güllük gülistanlık yolunda gitse  bile  şu da var ki  bir kısım ehli sünnet  alimleri    Adem (a.s)’dan  kıyamete dek  sürecek  total  dünya ömrünün  yedinci bin sene  olduğundan  söz etmekteler. Her ne kadar bu öngörülen ömür ayet ve hadisle sabit olmasa da sonuçta ulemanın öngörüsü olması bakımdan bizim için dikkate değerdir elbet. Öyle ya, madem dikkate değer buluyoruz, o halde bu öngörüden hareketle Peygamberimiz  (s.a.v)’in de bu dünyaya altıncı binin sonlarında teşrif etmiş olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda dünyanın bundan sonraki geri kalan ömrü bin beş yüzü geçmeyecek demektir. Zira Yüce Allah (c.c) “Kıyamet ne zaman kopacak soranlara;  De ki; Herhalde çok yakında” (Ahzab 35, Şura 17–18) beyan buyurmakla ulemamızın bir takım kaynaklara dayanarak dile getirdikleri kıyamet saati vakti öngörüsünün öyle yabana atılır bir öngörü olmadığını güçlendiriyor da. Tabii bizim için kıyametin ne vakit kopacağından ziyade mahşer gününe ne hazırlık yapıp yapmadığımız çok mühim bir hadise olmalıdır. Şayet mahşer günü için iyi bir hazırlık yaptıysak ne ala, yok eğer hazırlık yapmadan bu dünyadan göç ettiysek vay halimize, hele birde şu fani dünyada kendimize Allah için sevecek bir dost edinmeden göçüp gittiysek asıl bizim için kıyamet o vakit kopmuş olacaktır. Nitekim Hz. Enes (r.a)’dan rivayet edilen  bir hadiste  bu husus  şöyle bahsedilmekte:  
       Bir adam,  Hz. Peygamber’e  (s.a.v) gelip dedi ki:
-Ey Allah’ın Resul-i! Kıyamet ne zaman kopacak?
         Efendimiz (s.a.v):
         -Hay yazık sana, kıyamet için sen ne hazırladın ki?
          Adam:
          -Doğrusu ne fazla bir ibadetim ne de fazla amelim var,  tek bildiğim şey Allah ve Resulünü seviyorum olmam der.  Tabii bu cevap karşısında Efendimiz (s.a.v):
          -O halde siz sevdiklerinizle beraber olacaksın diye müjdeler.
          Oradakiler:
          -Evet,  dediler (Buhari).
           Gerçektende Yüce Rabbimizin beyan buyurduğu gibi; “O gün mal ve evlatlar sahibine fayda vermez. Fayda verecek tek şey kalbi selim” (Şuara 88–89)  olacaktır.

İlk alametler

        Ehlisünnet âlimleri kıyametin ilk alametlerini özetle şöyle sıralarlar;
        -Peygamberimiz (s.a.v)’in bu dünyadan göç etmesi,
        -Cehaletin hızla yayılması,
        -Fakir insanların para kazanmakta ve yüksek binalar yapmada adeta birbirleriyle yarışır olmaları,
        -Fitnenin kol gezip etrafı sarıp sarması,
        -Zinanın gizli halden çıkıp aleni işlenir hale gelmesi,
        -Doğan çocuğun soy sop bağının bilinmemesi,
        -Kadınların erkek nüfusuna oranla daha da çoğalması,
        -Müslümanların birbirlerinin kuyusunu kazıp düşman kesilmesi,
        -Zalim insanların iş başına gelip zulmetmesi,
        -Emanet ve liyakatin ehline verilmemesi,
        -Eski tabirle zelzele, yeni tabirle deprem gibi sarsıntılarının yeryüzü sathında çoğalması,
        -Ahlaki değerlerin erozyona uğrayıp zayıflaması,
        -Dünya malına tamah edilip adeta tapılacak derecede meta haline gelmesi,
        -Kendini peygamber görecek derecede sapkın sahte kurtarıcıların ortaya çıkıp türemesi,
        -Camilerin cemaatsizlikten garip halde kalması,
        -Kur’an’ın okunur olmaktan çıkıp duvarlara asılı kalması,
        -İnsanın sabah evinden Müslüman çıkıp akşama kâfir olarak dönmesi, ya da bunun tam tersi bir durumun yaşanması,
        -İnsanın yaptıklarıyla söylediklerinin bir olmayıp imanını kaybetmesi veya bundan da haberdar olmaması vs.

                            Büyük alametler

        Ashaptan Huzeyfe b. Üseyd el Gıfari (r.a)   kıyametin son alametlerini şöyle anlatır:
        Bir gün oturup konuşuyorduk, o esna da Allah Resulü yanımıza geldi ve bize ne hakkında konuştuğumuzu sordu, bizde kıyamet hakkında konuştuğumuzu söyledik. Bunun üzerine buyurdular ki;
         Şu on şey ortaya çıkmadan kıyamet kopmaz:
-Büyük bir duman insanları saracak,
-Deccal çıkacak,
         -Dabbetü’l-arz (bir tür hayvan) çıkıp insanların yüzüne Mümin veya kâfir olduğunu söyleyecek,
-Güneşin batıdan doğması,
-İsa’nın gökten inmesi,
-Ye’cüc Me’cüc taifesinin çıkıp etrafa yayılması,
-Batıda bir bölgenin yerin dibine batması,
         -Doğu da bir bölgenin yerin dibine batması, Aden bölgesinden bir ateşin çıkıp, insanları mahşere sürmesi (Müslim, Fiten 128, Ebu Davud, Melahım,3, Tirmizi, Fiten 21).
        Ayrıca, Arap yarımadasından bir bölgenin yerin dibine batması ve Mehdi çıkacaktır, yedi sene adaletle hükmedip Hz. İsa ile buluşacak, Deccalı öldürülmede Hz. İsa’ya yardımcı olacaktır. Fakat Hz. İsa ve Mehdi vefat ettikten sonra yeryüzü tekrar küfre gark olacak, zulüm tekrar istila edecek, böylece Allah Teâlâ’nın Yemen tarafından göndereceği yumuşak ve hoş bir rüzgârla hayatta olan bütün Müminlerin ruhlarını kabz edecek, dolayısıyla kıyamet kâfirlerin ve şerli insanların üzerine kopacaktır (Müslim).
        Keza Seyda Hz.leri (k.s) de bir sohbetlerinde kıyamet hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Kıyametin küçük alametleri zahir olmuştur, artık şimdi sıra kıyametin büyük alametlerine gelmiştir ve haktır. Dumanın, Mehdi’nin ve Deccal’ın çıkması, İsa (a.s)’ın inmesi, Ye’cüc ve Me’cüc’ün, Dabbetü’l-arz’ın çıkması, Kur’an’ın silinmesi ve Kâbe’nin yıkılması gibi pek çok zahir olacak hadiseler kıyametin büyük alametleri olarak vuku bulacak. Artık ahir zamandayız, kıyamet arasındayız, çünkü sadece geriye büyük alametler kalmıştır.”       
       Peki ya,  bu hususta mukaddes kitabımız Kur’an’da ne buyrulmakta derseniz,   bilhassa Kur’an’da Tekvir süresinin 1–13 ayetlerinde geçen “Güneş kör bir nokta gibi tortop olunca, yıldızlar soluklaşınca, dağlar yürüyünce, kıyılmaz sanılan her şey terk edilince, vahşi hayvanlar dirilince, denizler yanmaya başlayınca”  şeklinde sıralanan bir dizi hadiselerinin bize  kıyamet alametlerinin zahir olacağını göstermektedir. Nitekim tüm  işaret edilen bir dizi bu alametler günümüz dünyasının bilimsel çalışmalarında,  mesela:    
     -Astronotlarca yıldızların bir gün sönükleşip nötron yığınıyla kurulmuş kara delik mezarlığına defnedileceği şeklinde karşılık bulurken,  
     -Jeologlar tarafından ise magma üzerinde yüzen dağların zaman içerisinde çekim kuvvetini yitirmesiyle birlikte hızla hareket edip savrulacağını, keza denizlerinde yeryüzü hareketlenmelerinin gravitasyon (çekim alanı)  etkisine kapılıp oksijen ve hidrojene ayrışması sonucunda ortadan kalkıp derin suların bir anda alevleneceği şeklinde karşılık bulur. Şayet bu ve buna benzer bilimsel çalışmaların otaya koyduğu veriler karşılık bulup vuku bulursa biliniz ki adım adım kıyamet arefesine yaklaşıyoruz demektir.

Mehdi ve Deccal

        Ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerine göre;
       Kıyametin ilk büyük alameti Mehdi’nin çıkışıyla başlayacak. Mehdi Aleyhrahme’nin adı Muhammed, babası Abdullah’tır. Üstelik kendisi ehlibeyt neslinden olup fiziki görünüm olarak da küçük burunlu, dişleri adeta inci taneli parlak ve seyrek, sakalı sıkçadır, uylukları uzun, Arap tenli ve kaşları ise kavisçedir. Keza kendisi son derece nazik ve misafirperver olmanın ötesinde yeri geldiğinde haddini aşanlara haddini bildirecek kadarda vakur bir zattır. Şimdi gel de insanlık bu özelliklere haiz zatın yolunu beklemesin,  hiç kuşku yoktur ki bunalım içerisinde kıvranan insanlık onu çağırdıkça bir hayal olmayıp vakti saati geldiğinde çıkageleceği muhakkak, buna inancımız tam da.  Ne zaman çıka gelir bilinmez ama şu bir gerçek beklenen Mehdi (a.r) zahir olduğunda alışıla gelen tüm mezhebi uygulamaların dışında en son Peygamberimizin ümmetine emanet ettiği şeriatı garra üzerine amel ederekten ümmetin birliğini ve dirliğini sağlayacaktır. Ve çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluş umudu olur da.  Öyle ki kendisi kurtuluşa vesile kurtarıcı misyonu yüklendiğinde ilk iş Kudüs’ü Şerif’e hicret etmek suretiyle tüm bidatlere son verip sünnet-i seniyyeyi ihya etmek olacaktır. Derken, tıpkı Zulkarneyn ve Süleyman (a.s)’ın dünyaya hükmetmesinde olduğu gibi bu kez bir peygamber olarak değil de Allah’ın hakiki Veli bir kulu olarak şu hadisi şerifler doğrultusunda mührünü vuracaktır. Şöyle ki;
        “Şu muhakkak ki ahir zamanda mağrip memleketinin en uzak mevkiinden Mehdi denen bir zat çıkacak, o günde insanlar her taraftan ve her yerden gelerek Mekke’de Rüknü Yemani ile Makam-ı İbrahim arasında ona tekrar biat edecekler. Hâlbuki Mehdi insanları kendisine mağripte yaptıkları biatten sonra ikinci bir biatleşmeyi hoş görmeyecektir” (hadis).
         “Mehdi benim neslimdendir. Alnı geniş ve açıktır. Doğan ve çekme burunludur” (hadis).
           “İmam Mehdi çıkıştan itibaren yeryüzünde yedi yıl hükümdar olarak kaldıktan sonra vefat edecektir. Müslümanlardan namazını kılıp defnedecektir” (hadis).
           “.. Kıyamet günü olunca ben ve İsa, Ebu Bekir ile Ömer’in arasında olarak bir mezarlıktan kalkacağız” (hadis).
          “Eğer İsa hayatta olsa, onun için bana uymaktan başkası caiz değildir”(hadis).
          İşte bu ve buna benzer rivayet edilen pek çok hadisler Mehdi Aleyhirrahme’nin geleceğini müjdelemektedir. Keza Hz. İsa (a.s)’ın gökten yeryüzüne indirilişi de bizatihi Yüce Allah tarafından; “İsa’nın inişi kıyamet alametlerindendir” (Zuhruf/61) beyanıyla müjdelenmekte. Kaldı ki bu hususlarda ehlisünnet kaynaklı eserlere baktığımızda daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak pekâlâ mümkün. Nitekim edindiğimiz bu dikkat çekici bilgilerden hareketle;
         İsa (a.s) yeryüzüne indiğinde Mehdi’ye yardım edeceği,  Haç’ı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizye vergisini kaldıracağı, mal servetin çok olacağı, hatta İslam’dan başka milletlerin yok olacağı, Deccal’ın öldürüleceği, yeryüzü güven içerisinde olacağı gibi pek çok çarpıcı örneklerin yaşanılacağını ön görmekteyiz. Madem öyle bu konuyla alakalı rivayet edilen hadis-i şeriflere birkez daha bakmakta fayda var:
          -Âdem (a.s)'den sonra yeryüzünde Deccalın giremediği hiçbir yer kalmaz. Ancak Mekke, Medine, Beytül Makdis ve Tur dağı müstesnadır. Çünkü Melekler Deccal’ı tard edip bu yerlere sokmazlar.
             -Onu İsa (a.s) öldürecektir. Allah Deccalı (Şam ile Taber’ye arasında mevki olan), Efik (Şam beldelerinden havran ile pur arasında bir köy) yokuşu yanında öldürüp helak eder.
         -Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla kıyametin kopması arasında Deccal’dan daha büyük fitneli hiçbir mahlûk yoktur. Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetini ondan korkutmuş olmasın.
           -O, Hulle’den Şam ile Irak arasında bir yoldan çıkacaktır. Sağında ve solunda orduları bulunacak, yeryüzünü ifsada çalışacaktır. Önünde yetmiş bin İsfahan Yahudi'si bulunacak.
           -O (Deccal) kırk gün kalacaktır. Ancak bir günü bir sene gibi olacak. Bir günü bir ay, bir günü bir hafta gibi olacak. Diğer günleri de sizin günleriniz gibi olacak.  Tabii Resul-i Ekrem (s.a.v) bunu dile getirdiğinde ister istemez sahabe bunun nasıl olabileceğini merak edip:
         “-Ya Rasulullah! Bir sene kadar olacak o günde bize bir günün namazı yetecek mi?” diye soracaktır.
         Allah Resulü cevaben buyurdular ki:
         -Hayır, o gün için miktar ayırın dedi.
           ... Deccal çıktığı zaman, üç defa öyle bağırışla nara atar ki, onun sesini maşrık ile mağrip halkının hepsi işitir.
            O Peygamber olduğunu iddia edecek, O ise benden sonra Peygamber gelmeyecektir. O Rab olduğunu söyleyecek, hâlbuki siz ölmedikçe Rabbinizi göremeyeceksiniz. O şaşıdır, Rabbiniz şaşı değildir, onun iki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okumasını bilende bilmeyende bunu rahatlıkla okuyacak.
            Onun cenneti cehennem, cehennemi ise cennettir. Her kim onun cehennemiyle karşı karşıya kalırsa Kehf suresinin başlarını okusun. O cehennem ona soğuk ve selamet bir hale inkılâp eder. Tıpkı İbrahim (a.s) hakkında olduğu gibi. Onun daha birçok şöyle, şöyle fitneleri olacak.
       İşte yukarıda rivayet edilen hadislerden de anlaşıldığı üzere İsa (a.s)’ın gökten inip Mehdi Aleyhirrahme’ye yardım etmesiyle birlikte tüm cihanda adalet sağlanıp böylece Allah’ın nuru tamamlanmış olacaktır. Ancak bu ilahi adalet ve ilahi nizam tüm dünyada kırk sene devam edecektir,  sonrası malum yeniden zeval başlayacaktır.
Ye’cüc Me’cüc
      Ye’cüc-Me’cüc de neyin nesidir derseniz? Ehlisünnet kaynaklarını taradığımızca Hz. Nuh (a.s)’ın oğullarından Yafes’in zürriyetinden gelen birer ikişer karış boyunda diyebileceğimiz fitne odaklı kabilelere mensup topluluklar olduğu bilgisini ediniriz. Öyle ki bunlar konuşlandıkları her tepeden yeryüzünü işgal ettikleri kanaatine vardıklarında kendilerince güya gök ehlini de öldürdüklerini sanacaklardır. Nitekim Rabbul âlemin bu hususta şöyle beyan buyurmaktadır:
     “Onlar dediler ki; Zülkarneyn hakikat Yecüc ile Mecüc bu yerde fesat çıkaran kabilelerdir. Bizim ile onların arasında bir set yapma bir vergi verelim mi? (Kehf/49), Nihayet Yecüc ve Mecüc’ün seddi açıldığı zaman, onlar her tepeden hücum ederler ve hak olan vaad, kıyamet yakın olur”(Enbiya/96–97).
           Ne diyelim onlar öyle sana durusun, oysa kazın ayağı hiçte öyle olmayacaktır, bilakis Allah (c.c) çekirge sürü misali üzerilerine mikroplar yağdırıp hepsini birer birer yok edecektir.
          Peki ya,  Dabbatül Arz nedir? Aslında Dabbatü’l-arz konusunda fazla kaynak taraması yapmaya gerek kalmadan rivayet edilen birkaç hadislere bakmak kâfidir. Nitekim rivayet edilen hadislere baktığımızda Dabbatü’l-arz’ın Mekke’nin Ecyad adı verilen topraklardan çıkacak olan kuyruksuz, tüylü ve ayakları olan garip bir hayvan olarak tasvir edildiğini görürüz. Kaldı ki Yüce Allah (c.c) Kur’an’da bu hususu şöyle tasvir eder de: “O sözün manası (gazabı) kendileri aleyhinde vukua geldiği zaman yerden bunlar için bir Dabbe çıkarılır. Ki bu, hayvan onlara, insanların ayetlerinde kati surette inanmaz olduklarını, onlarla konuşur” (Neml/82).
                                       Diğer Büyük alametler
         Hakeza âlimlerimiz pek çok hadis kaynakların ışığında ahir zamanda Kur’an’ın kalplerden ve Mushaflardan silineceği, aynı zamanda Kâbe’nin yıkılacağını da belirtiyorlar ki, bununda doğruluğunu tasdik ederiz de elbet. .
         Keza yine âlimlerimiz güneşin batıdan doğmasını da kıyametin büyük alametleri kapsamında değerlendirip “Güneşle ay bir araya getirildiği zaman” (Kıyamet/19) ayeti celileyi delil olarak sunacaklardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kıyametin kopmasına yakın güneş battığı yerden doğunca gökyüzünün ortasına kadar yükselip sonra geri dönecek ve tekrar doğu tarafından doğacaktır” hadis-i şerifi bu gerçeği teyid ediyor. İşte Hanefi âlimlerinden İbn-i Abidin Hz.leri  yukarıda  zikredilen  söz konusu  hadisten hareketle hadisin  satır aralarında geçen “..geri dönecek..” ifadesinden  asıl  maksadın “öğlen vaktinin girdiğini, aynı zamanda  güneşin batıdan doğmasıyla birlikte gecenin üç gece uzunluğunda olacağını, fakat insanlar bu anlık dönüşümü fark edemeyeceğini, ta ki bu olay sonrasında fark edeceklerini,  bu durumda beş vakit namazın kazası lazım geleceği” manasına bir maksat taşıdığı  şeklinde  beyan etmişlerdir. Hatta İbn-i Abidin Hz.leri sözlerinin devamında burada söz konusu fazlalılığın iki gece olduğunu, bu iki gecenin bir gün ve bir gece yerine sayılacağını, bu yüzden bu geçen süre zarfının beş vakit namaza tekabül ettiğinin vurgusunu yapmayı da ihmal etmez. . 
                                                                Berzah Âlemi
            Öyle anlaşılıyor ki, Ümmet-i Muhammed’in kahır ekseriyetinin ömrü yüz yaşını pek bulmuyor,  daha çok yetmiş yaş civarında hak vaki olmaktadır.  Her neyse ömür uzun ya da kısa hiç fark etmez burada asıl mühim olan ilahi emanete sahip çıkıp çıkmadığımız çok önem arz etmektedir.  Yüce Allah (c.c) emaneti önce göklere, yerlere ve dağlara yüklemeyi murad etmiş, fakat ne var ki cümle cemadat bu emaneti yüklenmeyi göze alamamıştır. İnsanoğlu ise hemen kabullenivermiş.  Tabii Yüce Allah (c.c)  bu durumda insanı yeryüzünün halifesi olarak ilan edecektir.  Madem öyle,  insanoğlu bu dünyada yaptıklarından ve yapacaklarından sorumluluk taşıdığının bilinciyle hem kabirde, hem de ahrette tek muhatap alınacak varlık olmanın gereğini yapıp öyle hareket etmesi icab eder.  Nitekim kabirde Münker ve Nekir meleklerini sorularına muhatap kılınırken ahirette de mizanda hesap vermek suretiyle muhatap alınacaktır. İşte bu sorumluluk yüklenmek bu ya,  insanoğlu beşeri münasebetlerinde de vurdumduymaz davranamayacaktır, Aksi takdirde ne bu dünyada, ne kabirde, ne de ahirette rahatlık yüzü görmeyip sorumluluktan kaçamayacaktır.  Hadi diyelim dünyada iken bir şekilde hiçbir bedel ödemeden bu dünyadan göç edip kaçıp kurtulsa da bu kez kabirde yılanlar çıyanlar yakasını rahat bırakmayacaktır. Sakın ola ki nasıl olsa bizi toprağa verdiklerinde bedenler çürüyecek diye bana bir şey olmaz sanmayın. Oysa bedenler çürüse de bu kez hayat berzah âleminde ruhen devam edecektir. Bu demektir ki, toprağın üstü başka bir âlem, toprağın altı da başka bir âlemdir. Ancak şu da var ki, her ölen toprakla buluşmayabilir de.  Malum, öyle ölülerimiz vardır ki cesedi ortada yok, ya yanmış kül olmuş, ya da boğularak sulara gark olmuş,  ya da bir şekilde buharlaşmış yok olmuş. Tabii bu demek değildir ki kabir hayatından yoksun kalacaklar. Bilakis her halükarda kabir suali onları da bulacak ve bundan asla kaçış söz konusu değildir. Çünkü ayetle sabit, Yüce Allah (c.c) dağılan zerreleri toplayacağını bildirmektedir. Dolayısıyla bir insan her ne surette mevta olursa olsun dağılan zerreleriyle ilişkisini koparmadan berzah âleminde yerini alacaktır elbet. Böylece kabir azabı bu tip ölümler içinde geçerlidir. Nitekim bir gün sahabeden biri Peygamberimiz  (s.a.v)’e şöyle sual eyler:
-Ya Rasulullah! Cesette ruh olmadığı halde et nasıl acı hissedip sızlar ki?
 Cevaben buyurdular ki;
-Tıpkı diş ağrısında çektiğin acı gibi acı hisseder, hâlbuki diş’inde ruh yoktur! Şüphesiz kabrin sıkıştırması vardır.
Nitekim bu hususta Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara büyük azaptan başka daha hafif bir azabı tattıracağız” (Secde/21). İşte Resul-i Ekrem (s.a.v)  bu nedenle dualarında hep  “Kabir azabından Allah’a sığınırım”  niyazında bulunmayı ihmal etmez de. Aslında bu niyaz kendini ümmetine feda etmenin haykırışı bir niyazdır. Zira Ümmet-i Muhammed’in içerisinde öyleleri vardır ki kabir suali onlardan kaldırılmıştır.  Örnek mi?  İşte Sıddıklar,  İşte Şehitler, İşte vatan sevgisi imandandır niyetiyle Allah için nöbet tutanlar, İşte her gece mülk ve secde surelerini okumayı ihmal etmeyenler,  İşte kesilmeyen ishal, taun ve kanser gibi ölümcül hastalıklara sabredip de ölenler bunun bariz misalleridir zaten. Hatta bu taifeye cuma gecesi vefat eden muttaki müminlerde dâhildir. Ama öyleleri de vardır ki, mesela insanlar arasında söz götürüp getiren, idrarından hiçbir şekilde sakınmayan (mesela ayakta bevl edenler ya da banyoda idrar yapanlar), taharetini temiz tutmayanlar asla ve kat’a kabir azabından kurtulamayacaklardır.
         Hani bazen aklımız başımıza geldiğinde efkârlanıp topraktan geldik toprağa döneceğiz deriz ya hep,  gerçektende toprak kimilerinin bedenlerini çürütmek suretiyle bağrına basarken,  kimilerini de başta peygamberler ve şehit kullar olmak üzere Evliya-ı kiram gibi zikirleşmiş Salih kulların bedenlerini de çürütmeden bağrına basacaktır.  Şu da var ki toprağın tek çürütemediği kemik eğe kemiğidir. Hatta eğe kemiği zerreler halinde savrulsa da varlığını koruyup ahrette de ‘ol’ emri doğrultusunda bir araya gelip bu kemik vasıtasıyla tekrar yeniden dirilişe geçeceğiz. Zaten Kur’an-ı Muciz’ül Beyanda bu kemik üzerinden yaratılışımız kodlandığı bildirildiği gibi yine aynı kemik üzerinde öldükten sonra da yaratılış kodlarımızın dirilişe geçeceği anlamını çıkarabiliriz.

Mahşer

          Malumunuz İsrafil (a.s)’ın birinci sur’a üflemesiyle birlikte dünya ve dünya içindekiler korku ve endişe içerisinde tir tir titreyip büyük kıyamet kopacaktır.  Öyle ki kıyametin dehşetinden hamile kadınlar çocuğunu düşürecek derecede korku ve telaşa kapılacaklardır. Tabii ki korkunun ecele faydası olmayacaktır,  ancak bu ecel kıyamet öncesi bildiğimiz ecelden çok farklı tecelli edecektir. Çünkü ortada hiç şimdiye kadar görülmemiş ve tarif edilemeyecek derecede büyük bir patlama ve savrulma söz konusu olacak,  neticesinde ise tüm insanlık birlikte mevta olup tekrar dirilmek üzere soluğu mahşerde alacaktır. Zaten haşir toplanmak demektir, nitekim İsrafil (a.s)’ın sur’a ikinci kez üfürmesiyle birlikte tüm gelmiş geçmiş insanlık mahşerde huzura çağrılıp toplanır da. Besbelli ki sura ikinci kez üfürme hadisesi sıradan bir üfürme hadisesi değil,  bilakis tüm mahlûkatı Arasat’ta toplayacak nitelikte Nefha manasına bir üfürüştür bu.  Nitekim Yüce Allah ayetlerinde bu üfürüşü kullarına şöyle bildirir; “Sonra Sur’a ikinci kez üfürülür, birde bakarsın ki herkes kabrinden kalkmış ne olacağını bekliyor” (Zümer 68),  “Hepinize ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. O zaman size: Ey İnsan işte bu, senin kaçıp durduğun şeydir denir.. Herkes yanında şahitlik yapacak birlikte mahşere gelir.. Her şeyi net görürsün” (Kaf, 19–22).
      Tabii sadece Arasat’ta cem olacak insanlık değil, diğer mahlûkatta buna dâhil olacak. Hatta Allah Teâlâ mahşer günü toplanacak olan mahlûkatın halini Kur’an’da şöyle haber verir de:  
      -İnsanlardan başka melekler, hayvanlar, şeytanlar ve cinlerin de mahşerde toplanacağını (Enam 38), 
      -Kabirden kalkış ve mahşere geliş esnasında insanların yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz geleceğini, herkesin grup grup, sınıf sınıf, bölük bölük sevk edileceğini (Kahf 48, Nebe 8),
      -Mahşer günü herkes dünyadayken tanışıp sevdiği imamıyla (önderi)  birlikte geleceğini,   Peygamberimiz (s.a.v)'in Liva’ül-hamd sancağı altına aldığı her imam ve bu imamlara tabi olanlarla birlikte huzura geleceğini, bu arada dostlukları sırf dünyalık üzerine kuranların ise birbirlerine lanet okuyacaklarını (Sebe31–33, Ahzab 67–68).   
         Şüphesiz mahşer sonrası cennete girecek ilk elçi Resul-i Ekrem (s.a.v)  olacaktır (Buhari).  O öyle bir elçidir ki mahşerde ümmetinin derdiyle dertlenmeden cennete hemen adım atmayacak, yani şefaat edebildiklerine şefaat ettikten sonra mahşer yerini terk edecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)  Miraçta gördüklerinden ve kendisine anlatılanlardan hareketle “o gün geldiğinde insanların mahşere üç halde; yaya, binekli, yüzüstü sürünerek sevk edileceğini ve ümmetini abdest azalarında parlayan nurdan tanıyacağını”  ümmetine bildirir de.  Ne diyelim,  işte görüyorsunuz her ne kadar ona layık bir ümmet olamasak da ne mutlu bizlere ki onun en son ümmetinden olmuşuz.
           Evet, kıyametin kopuşu hak olduğu gibi mahşerde hesab vermek de haktır.  Zira Yüce Allah Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle buyurmaktadır: “Onların dönüşü bizedir, hesaplarını görmede bize aittir” (Gaşiye 25–26). Malum,  mahşerde ilk hesab iman ve namazdan olacak,  akabinde ise ömrünü nerede tükettiği gençliğini nerelerde harcadığı hangi ilimle amel edip etmediği   (Tirmizi) gibi bir dizi hususlarda ahlaki seciyesi mizana yatırılıp kendisinden hesap sorulacaktır. Şayet bir kul amellerine şirk katmışsa hadi şirk kattığın kişiye git mükâfatını o versin denilip huzurdan tard edilecektir. Oldu ya,  sorgu sual esnasında itiraz eden olursa daha itiraza mahal kalmadan derhal tüm uzuvlar devreye girip şahitlik edeceklerdir. Hele söz konusu kul hakkına itirazsa,  hiç kurtuluşu yoktur mutlaka hesabını vermek zorundadır. Hatta kul hakkının sorgu suali o kadar çetin geçecektir ki neredeyse cehennem ateşine razı olurcasına bari cehenneme kaçımda kurtulayım demesine geçit verilmeyecektir, işte kul hakkı bu derece önemli bir ayrıntıdır. Nitekim Rasulüllah (s.a.v)  kul hakkı hesaplaşmasını ümmetine şöyle bildirir de: “Kimin, Müslüman kardeşinde zulmen alınmış bir hakkı varsa, paranın bulunmayacağı kıyamet gününden evvela onunla helalleşsin, helalleşmeden önce ölürse zulmettiği kadarı alınıp mazluma verilir. Eğer zalimin iyiliği yoksa mazlumun kötülükleri alınıp o zalime yüklenir.” Hakeza aynı hassasiyet hayvanlar âlemi içinde geçerlidir. Nitekim boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan kısas yoluyla hakkını almadan toprak olmayacaklardır. İlginçtir dünyada iken toprak gibi tevazu sahibi olmayan insanlar mahşer günü hayvanatın toprak olduğunu gördüklerinde imrenip “Ah keşke bizde toprak olsaydık” (Nebe:40) diyeceklerdir.  Anlaşılan o ki mahşerde sadece Arş, Kürs, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem ve ruhlar toprak olup yok olmayacaklardır, bilakis belli bir program dâhilinde hazır tutulacaklardır.    
           Peki ya çocuk ve deliler?   Bikere adı üzerinde çocuk, diğeri de akıldan yoksun bunak kişiler, elbette ki bunlarda hesaptan ve azaptan muaf tutulup sorgusuz sualsiz direk cennete gireceklerdir.
         Ehlisünnet âlimlerin bildirdiğine göre cennet ve cehennem şuan hâlihazırda konumlanmış halde konuklarını beklemekte. Nitekim Rasulullah (s.a.v) Miraç’ta cenneti ve cehennemi gördü de. Cennet sekiz tabakadan oluşurken cehennem yedi tabakadan ibarettir.  Konum olarak cennet yukarıda konumlanırken, cehennem ise alt konumdadır. Cennetin en büyük birinci nimeti şüphesiz Allah’ın cemal’ini müşahede etmek olacaktır, ikinci olarak en büyük nimeti ise şayet Salih kullar arasına girmeyi başarmış bir müminse Rasulullah (s.a.v)’e komşu olmakla bu nimete erecektir. Diğer tali nimetlerse kapıcısından tutunda hizmetçisine kadar nice akla ve hayale sığmayacak nimetler söz konusu olacaktır. Kapıcı Rıdvan bekçisi olarak karşılık bulurken, hizmetçilerde Huri ve Gılman olarak karşılık bulacaktır. Malum, dünyada karı koca olanlar cennette de beraber olacaklardır, kocası olmayanlarsa cennet ehli olan kimselerle evleneceklerdir. Üstelik cennette ihtiyarlamak diye bir dert tasada olmayacak, tam manasıyla rahatlık ve huzur yurdu olacaktır. Peki ya cehennem? Cehennem de cennetin tam zıddı bir misyon yüklenip sürekli sıkıntı ve azap verici bir yurt olacaktır. Öyle ki, cehennem ateşinde yanıp eriyen vücut bile devamlı kendini yenileyip azab taze tutulacaktır.
         Kâfirler inanmaya dursun, biz müminler olarak şeksiz şüphesiz inanıyoruz ki kıyamet, mahşer, mizan hepsi haktır. Mizan kurulduğunda cehennem ateşinin dehşetine kapılan Peygamberler bile yönünü Arş’a çevirip; 'Nefsi nefsi' diye feryat edeceklerdir.  Peygamberler içerisinde sadece Habib-i Ekrem (s.a.v) “Ümmetim, ümmetim” diye feryat edecektir.
          Velhasıl-ı kelam dünya evinden mahşere denen yolculuğu bizi sonsuz nimetleriyle donatan Yüce Allah’ın kelamıyla şöyle bağlayabiliriz: Kıyamete amel defteri sağ eline verilen kolay bir hesap ile hesap görecektir ve sevinçli olacak ehline dönecektir. Fakat kitabı arka taraftan verilen artık helak diye bağıracaktır ve cehenneme girecektir. Çünkü o evinde sevinçli ve keyifli idi (İnfak/7–13), Kıyamet gününde adaletle tartacak olan tartı aletleri koyacağız (Enbiya/147) .
          Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3195/dunya-evinden-mahsere.html

6 Haziran 2016 Pazartesi

İMTİHAN HAYATIN BİR GERÇEĞİ

     İMTİHAN HAYATIN BİR GERÇEĞİ
 SELİM GÜRBÜZER    
      Tabiî ki imtihan hayatın bir gerçeği. Zaten Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre cilve-i rabbaniye imtihanı bunu gerektirir. Mesela tasavvufi hayatta da bir Şeyh,  cilve-i rabbaniyenin bir tezahürü olarak sofisini her an imtihana tabii tutabiliyor. Niyedir derseniz, hiç kuşkusuz sofisinin hak ve hakikat yolunda ilerleme kaydetmesi içindir elbet. Ancak günümüz dünyasında zaman artık iman kurtarma zamanı olduğu içindir öyle herkesi imtihana tabi tutmak pek mümkün gözükmüyor. Ki,  tüm dert dava ümmeti Muhammed’in kurtuluşu olunca ister istemez irşad hadisesi de iman kurtarmaya yönelik olmakta.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Bu zamanın sofileri eleğin içindeki daneye benzerler, elenince dökülmesi an meselesidir” derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Hakeza Gavs-ı Bilvanis-i (k.s)’de bu işaret doğrultusunda “Bu zamanda bir imtihan etsek imanını kaybedecek çok sofi var” gerçeğine parmak basmıştır.  Gerçektende öyle değil midir, eskiden malum her gelen hemen tarikata kabul edilmezmiş, ancak bir takım imtihanlardan geçtikten sonra dergâha kabul edilirmiş, şimdi Gavs-ı Bilvanisi (k,s)’de aynısını yapmış olsa tarikatta bir kişi kalmaz. Öyle ya, bu zamanda bir müntesibinin imanını kurtarmaya vesile olmak o müntesibinin yetişmesine yönelik nefsini imtihana tabi tutulmasından daha evla bir iştir.  Artık zaman bunu gerektirmektedir çünkü.
            İlla bir imtihandan söz edilecekse de, bu zamanın sofisinin imtihanı da tuttuğu dalı bırakıp bırakmayacağına bağıl olarak kendini gösterecektir. Şayet sofi tuttuğu dalı bırakmayacaksa ne ala, bırakacaksa da kendi bindiği dalı kesmiş olur. Yani kendi kendinin imtihanı aleyhine vuku bulur. Asla sadatların bu imtihanda en ufak bir dahli olmaz. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın bu hususta “Tuttuğumuz eli bırakmayız, bırakacağımız eli de tutmayız”  derken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.  Nasıl ki bir çoban sürüsüne sahip çıkmak zorunda kendini hissediyorsa, Sadatlarda sofilerine karşı aynı hissiyatla ve aynı hassasiyetle sahip çıkmaktalar. Yeter ki, sofi tuttuğu dalı elden bırakmasın gerisi gelir elbet. Aksi halde sürüden ayrılanın kurt kapması kaçınılmazdır.  
        Evet, imtihan bir zamanlar hayatın hemen her safhasında var olan bir gerçekti. Ama gelinen noktada artık amel noktasında değil,   iman noktasında imtihan vardır. Baksanıza bu zamanda değil tarikata girmek,  tarikata inanmak bile keramet olarak addedilmekte. Öyle ki, bu meyanda Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki: "Bu tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir." Hatta bir vasiyetinde "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da dua etsin"  dileğinde bulunmuştur.  Gerçektende günümüzde İslam’ın kıt olmasını göz önünde bulundurduğumuzda bu sözün ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla günümüzde ameli noktada imtihanın sürdürebilirliğinin imkânı kalmamıştır diyebiliriz pekâlâ. Öyle bir haldeyiz ki, artık günümüzde Allah yolunda samimiyet testinden geçip de bu tür imtihanları verecek ortalıkta babayiğit pek gözükmüyor. Hani eskiden olsa amenna derdik, malum her tarafta İslami hassasiyet tavan yapmış durumdaydı. Şimdilerde ise İslami hassasiyet hak getire,  hemen her şey yerle yeksan olmuş durumda, bu yüzden hak ve hakikat yolunda imtihanı kaldıracak adam sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır dersek yeridir.  Öyle ki hafif esen rüzgârdan bile devrilecek adam sayısı çok vardır günümüzde. Nitekim bir gün Seyda-i Tahi (k.s), Gavs-ı Hizânî (k.s), sofiler ve oğulları hava açık kırda bayırda bir yolda giderlerken, bir tarafı sarp kayalık olan yere geldiklerinde büyük bir kaya parçası ansızın aşağıya doğru paldır küldür yuvarlanıveriyor. Tabii can derdi, sofiler o an tüymüş. Üstelik Seyyid Sıbğatullah Gavs-ı Hizânî' (k.s)’in oğulları da buna dâhil. Fakat Seyda-i Tahi (k.s) bundan istisnadır.  Seyda-i Tahi bakmış ki, koca bir kaya parçası Gavs-ı Hizânî (k.s)’in üstüne geliyor, o an şöyle düşünmüş: "Belki bu kayayı durduramam amma, hiç olmazsa yavaşlatıp Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın zarar görmesini önlerim. Gerçektende bu düşünceler eşliğinde pat diye kendini kayanın önüne atmış da. Tabiî Gavs-ı Hizânî (k.s) büyük bir zat, Allah’ın izniyle bir nazarla kayayı durdurduğunda şöyle demiş:
       - "Bakınız, öz çocuklarımız bile bizi bırakıp kaçtılar. Amma Seyda-i Tahi öyle değil,  bizi kendi öz canından daha aziz bildi. Elbette ki o bize öz çocuklarımızdan daha yakındır."    
        Evet, taş bahane, imtihanı kazanansa Seyda-i Tâhî (k.s)’den başkası değildi. Böylece altın silsilede yerini alır da.   
       Şükürler olsun ki, günümüzde böyle zor imtihanlardan geçmiyoruz, yoksa bizim halimiz nice olurdu.  Zaten her attığımız adımda nefsimize yenik düşmekteyiz,  şeytanda tuzak kurup habire kapana sıkıştırmakta, birde bunun üstüne tasavvufi hayat içerisinde imtihan edildiğimizi düşünün hepten harab vaziyette olurduk.
      Malumunuz,  Atamız Hz. Âdem (a.s)’ın cennet vatanda yasaklanmış ağacın yemişinden yemesiyle birlikte insanlığın ilk imtihan tohumu vuku buldu.  Ardından dünyaya indiğimizde ise:
     -İbadetlerle imtihan,
     -Haramı helali işleyip işlememekle alakalı imtihan,
     -Her türlü bela ve musibetlere karşı sabredip sabredememe gibi bir dizi peşi sıra imtihanlar birbirin takip etti. Ta ki kıyamet kopuncaya dek bu imtihan silsilesi sürecek de. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyanın kendisi zaten bir imtihan meydanıdır, dolayısıyla bu meydanda bir dizi imtihanların sürmesi gayet tabiidir. Bakınız Derviş Yunus Emre’miz aslı vatan cennet özlemiyle dünya kafesinde kendini haps hissedip:
     “Karlı dağları mı aştın,
      Derin ırmaklar mı geçtin,
      Yârinden ayrı mı düştün,
      Niçin ağlarsın bülbül hey” diyerekten bülbül misali inlemekten kendini alamaz da.  Aslında bu dizeleri kendi ruh dünyamıza uyarladığımızda ise ilahi huzura ne yüzle çıkacağımızın bir haykırışı olarak inlediğimiz görülecektir. Baksanıza her tarafımız dökülür biçare bir haldeyiz.  Üstelik dost kapısından gidecek ne başka bir yurdumuz var ne de başka tutunacak bir dalımız. Her halükarda Yaradanın rahmetine ve merhametine sığınmak tek teselli kaynağımızdır elbet. O halde Allah’tan umud kesilmez deyip son nefese dek yeise kapılmamak düşer bize.  Nasıl ki çıkmamış candan ümit kesilmez ya, aynen öylede son nefese dek ilahi merhametinden ümit kesilmez. Yeter ki, Yüce Allah’ın her türden yarattığı maddi ve manevi çiftlerden ders çıkarmasını bilelim hayırlar feth olup şerlerin defolacağı muhakkak. Nasıl hayırlar feth olunmasın ki,  bikere Yüce Allah her şeyi iki kutupluluk üzere yaratmış ki, iyi ile güzeli,  hayırla şerri birbirinden ayırabilelim.  Derken bu sayede kıymet bildiklerimizin zıttına bakaraktan kendimize çeki düzen verebiliyoruz. Öyle ya, hastalık olmasa sağlığın kıymetini nasıl bilebilirdik ki. Bakınız seferden sefere koşturan Kanuni Sultan Süleyman en son seferine hasta haliyle çıkmasına çıkar ama Zigetvara bakan tepeye kurduğu çadırında takip ettiği savaşın zaferini ve kalenin fethini görmek nasip olmadan gözlerini kapayacaktır. Böylece kendisinin dile getirdiği ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’  veciz sözlerle bir nefes sıhhatin asıl kıymet değer devlet olduğunu idrak etmiş oluruz.
         Allah Teâlâ’nın her şeyi çift yaratması,  hele bilhassa hayrı ve şerri halk etmesi kulun imtihanına yönelik bir yaratılış gayenin bir gereğidir. Yaratılış gayemizden maksat ise Allah’a abd olmaktır.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus yaradılış gayemiz ile vasıtaları birbirine karıştırmamaktır. Hiç kuşkusuz yaratmak fiili Allah’a aittir, yaratılanı yaratılış gayesi doğrultusunda icra etmekse kula ait bir fiildir.   Yüce Allah’ın hayır ve şerri yaratması demek, asla kulun sorumluluktan sıyrılması demek değildir. Bilakis Rabbul âlemin kuluna bahşettiği cüz-i ihtiyari kullanma gücüyle yapacağı Salih amellerinden dolayı rızasına mazhar kılacağı,  ya da tam aksine kulunun yapacağı kötülüklerden dolayı da azabına müstahak kılacağı demektir. Gerçektende cüz-i ihtiyarımız olmasaydı imtihandan bahsetmek anlamsız olurdu.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan buyurur da: “Ona iki yol göstermedik mi?” (Beled-10), “...Sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz” (Enbiya 33), “Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde kim varsa hepside iman ederlerdi” (Yunus, 99). 
           Evet, öyle anlaşılıyor ki,  imtihan hayatın gerçek yüzüdür.  Hayatta asıl önemli olan başımıza gelebilecek her türlü çilelere karşı göğüs gerip Yunusça  “kahrın da hoş lütfün da hoş” diyebilmektir.  Unutmayalım ki çile çekmeden vuslata erişilmez. Yüce Allah mümin kuluna çile verdiği zaman biliniz ki ya günahına kefaret olsun diyedir ya da günahı yoksa manevi makam alması içindir.  Kaldı ki,  ayetle sabit şer bildiklerimizin altında hayırda olabilir,  ya da hayır bildiklerimizin altında şerde olabiliyor.  Nitekim Kur’an’da zikrolunan  “Bir şeyi sevip istediğiniz halde o da hakkınızda şer olur” (Bakara, 216) ayet-i celile bunu teyid ediyor zaten. Bize düşen neyin hayır neyin şer olduğunu araştırmak değil,  şu fani dünyada yaşadığımız müddetçe pek çok imtihanların altından alnımızın akıyla çıkamasak da en azından Yüce Mevla’mızın kullarına fırsat olarak sunduğu bilhassa Leyle-i Kadir ve Berat gecelerini fırsata dönüştürmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah bu mübarek geceleri biz aciz kullar için tövbe ederekten kurtuluşumuza vesile olacak pek çok fırsatlar sunarken,  veli ve evliya kulları içinde makam almalarına vesile olacak pek çok fırsatlar sunar.
         Madem Yüce Allah (c.c) mümin kulları için pek çok fırsatlar sunmakta, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel Peygamber kavlince; “Bu gece Allah halkına bir göz atar. Müminleri bağışlar, kâfirlere mühlet verir. Kin ve haset sahiplerini dahi hallerine terk eder,  ta ki  o hallerini terk edinceye kadar..” denen kurtuluş  fermanımızı  ve  beratımızı alma vaktidir.       
         Malumunuz, Berat gecesi aynı zamanda hüküm gecesidir. Her şey zıddı ile kaim olduğu gibi aynen bu gecede de dargınlık - rıza,  kavuşmak-kavuşmamak,  saadet bulma - saadetten mahrum kalmak gibi ikili öğelerle hakkımızda hüküm verilir bile. Yani bu demektir ki,  kulun dünyada yaptığı müsbet ve menfi eylemlerine bağlı olaraktan hüküm gecesinde (karar gecesi)  berat almak da vardır ters yüz olmakta. Şöyle ki:    
      Kimi huzurda kabul görürken, kimi de kovulmayla karşı karşıya kalmak vardır,  
      Nice gülen vardır ki; ölümle birlikte yüzü solmak vardır,  nicesi de ölümle birlikte Allah’a vuslat vardır,
      Nice ev hayaliyle yaşayıp da, tam anahtar teslimi alacağı anda sahibine nasip olamamak vardır, nicesi içinde dünyada mekân ahrette iman vardır,
      Nice kul vardır ki; sevap bekler haldeyken karşısına ceza olarak çıkmak vardır, nicesi içinde hiçbir beklenti içerisine girmeksizin ‘ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi’ cümlesinin mana ve ruhuyla şereflenmek vardır,
      Kimi cennet bekler haldeyken karşısına cehennem olarak çıkmak vardır,  kimi de dünyada abd olmanın ve emr olunduğun gibi dost doğru ol hükmün bilinciyle hareket ettiği içindir sırat köprüsünden hızla cennete varmak vardır,
      Kimi vuslat (kavuşma) beklerken, karşısına ayrılık çıkmak vardır, kimi içinde Mevlana’nın deyişiyle şeb-i arus vardır,
      Kimi mülk beklerken bir bakmışsın helakle karşılaşmak vardır, kimi içinde Allah’ın adaletinde huzura ermek vardır vs.      
      Velhasıl-ı kelam; hayatın her alanında cilve-i Rabbaniye hâkimdir. Ne mutlu Allah’ın adalet terazisinde Allah’ın kendisinden razı olacağı kurtuluş fermanı berat alana...
      Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4122/imtihan-hayatin-bir-gercegi

5 Haziran 2016 Pazar

ESMA-ÜL HÜSNA


ESMA-ÜL HÜSNA
       SELİM GÜRBÜZER   
      Ol deyince olduran, gönülleri imanla dolduran Yüce Allah’ın 99 adıyla; Ya Bismillah:
      Malumunuz Allah Teâlâ isimlerinden bir kısmını Habib’ine vahy edip tüm ümmet-i Muhammed’e bildirdiği gibi bir kısmını da kendi ilminde gizlemiştir.  Ama bu demek değildir ki, tüm ümmet-i Muhammed Yüce Allah’ın isimlerinin mana ve ruhuna eşit derecede vakıftır. Hiç şüphe yoktur ki,   havas ehlinin vukufiyetiyle avamın vukufiyeti arasında derin farklılıklar vardır. Zira bu farklılık ilim tahsil etmekle alakalı bir farklılıktır. Dolayısıyla avam her halükarda Yüce Allah’ın 99 ismini ehlisünnet âlimlerin bizatihi kendisinden ya da yazdıkları akaid ve tevhid kitaplarını okuyaraktan öğrenmek durumundadır. Kaldı ki,  beşeri sınıf içerisinde havas ehlinin hem kendi arasında hem de rabbani âlimler arasında 99 ismin mana ve ruhuna vakıf olmak bakımdan farklılıklar söz konusudur. Her ne kadar farklı idrak seviyeleri algılamalar olsa da sonuçta beşeri sınıfı içerisinde ister avam, ister havas, ister evliyaullah olsun hiç fark etmez tüm beşeriyet tek bir isme değil 99 ismin tamamına muhatap olarak hayat bulmakta. Öyle ki, 99 ismin tamamının beşeriyet üzerindeki tecelli dairelerinin tezahürüne baktığımızda, öyle isimler var ki doğrudan Allah’ın varlığının ispatına yöneliktir.  Öyle isimler de var ki, Yüce Allah’ın eşi ve benzerinin olmadığına ve tüm mahlûkatın O’na muhtaç olduğunun hatırlatılması için tezahür etmekte. Cümle isimlerin tecelli dairelerine tam tekmil bir bütün olarak baktığımızda ise tüm kâinatta yaratılan her ne varsa, yani canlı cansız hiç fark etmez zerresinden kürresine El-Hâkim ismiyle idaresine sahip tek yegâne gücün Yüce Allah olduğunu görebiliyoruz pekâlâ. Böylece bu bilinç doğrultusunda  ‘Bir’  olan Yüce Rabbimizin isimlerini dualarımıza kataraktan hayat bulup hem hacet dileriz hem de afvu mağfiret. Nitekim her dua edişimizde:
      Ya Gaffar derken; Ey günahları affeden,
      Ya Rahim derken;  Ey Kullarını acıyan,
      Ya Settar derken Ey günahları örten,
      Ya Tevvab derken; Ey tövbeleri kabul eden,
      Ya Rahman derken;  Ey rahmet eden,
      Ya Âlim derken; Ey halimizi en iyi bilen,
      Ya Aziz derken; Ey herkese hükmü geçen,
      Ya Kadir derken; Ey her şeye gücü yeten vs. nidalar eşliğinde boyun bükerekten ellerimizi açıp öyle başlarız dualarımıza. Böylece Yüce Allah’ın esma-i ilahiyesinin tecelli daireleri hayatın her alanına sirayet edip zerreden küreye, virüs ve bakteri gibi en küçük tek hücreli mikroorganizmalardan en kompleks çok hücreli canlı organizma türlerine, cemadattan nebatata, nebatattan hayvanata,  hayvanattan tüm insanata yeter artarda.  Hele bilhassa Yüce Allah’ın 99 isimlerinden Rezzak isminin bereketi sayesinde cümle mahlûkat hayat bularak hayatını idame etmiş olur.  Hem nasıl cümle âlem hayat bulmasın ki, bir bakıyorsun icabında bir damla su ‘damlaya damlaya göl olur’ misali Yüce Allah’ın Kadir isminin yüzü suyu hürmetine bir anda derya olup kıraç susuz topraklara ve tüm susuz canlara ab-ı hayat olabiliyor. Tabii böylesi bir ab-ı hayat karşısında kendini Allah’a adamış hakiki müminler “Allah  (c.c) her şeye kadirdir” demekten kendini alamaz da.  
        Malum su denildiğinde ab-ı hayat akla geldiğinden bir iyilikle karşılaştığımızda su gibi aziz ol deriz de. Hiç kuşkusuz suyun dışında da ab-ı hayat kaynaklar söz konusudur. Mesela pek çok kaynak arasında Yüce Allah’ın isimlerinin tecelli daireleriyle boyanmaya çalışmakta ab-ı hayattır elbet.  Nitekim İmamı Gazali “Biliniz ki kulun olgunluğa ermesi Allah’ın isim ve sıfatlarının edebiyle süslenmekle mümkündür” derken besbelli ki bu hususta süslenmekten maksadın Kur’an ahlakiyle boyanmak manasına bir ab-ı hayatın varlığına işaret etmekte. Öyle ya, müminler olarak şayet büyük bir edeb dairesi içerisinde Yüce Allah’ın isimlerini anaraktan boyanmaya çalışırsak biliniz ki Rasulullah (s.a.v)’in beyan buyurduğu şu müjdeye her an mazhar olmamız mümkündür diyebiliriz: “Allah Teâlâ’nın 99 ismi vardır ki, onları sayan ve hıfz eden cennete girer.” (Buharı)
            Hatta Arifler bu zikredilen hadis-i şeriften hareketle cümle beşeri sınıf içerisinde müminlerin Allah’ın isim ve sıfatlarını anaraktan boyanmaya çalışırken bulunduğu konumlarına göre nasıl derecelendiklerini şöyle açıklık getirirler de:
      “-Avam (halk) Esma-ül Hüsna’nın lafzına aşina olaraktan, yani zahiri çıplak manasını zikrederek boyanırlar,
       -Havas (âlimler) Esma-ül Hüsna’nın neye işaret ettiğini düşünerekten, yani ilmen zikrederek boyanırlar,
       -Veli kullar ise Esma-ül Hüsna’nın mana ve ruhuna maneviyattan haiz olaraktan, yani kalben zikrederek boyanırlar.”
         İşte görüyorsunuz cümle mahlûkat içerisinde Allah’a inanmış tüm müminler Allah’ın 99 isminin tecelli dairelerine kendi idrak seviyelerince zikrederekten istifade etmekte. Böylece her bir mümin gücü ölçüsünce maneviyatta hissesine düşen payı kadar hayat bulmuş olur.  Malumunuz, Allah adı tüm 99 ismin tamamını kapsayan tek isimdir. Yani bu demektir ki, Yüce Allah’ı sırf Lafza-i Celal ismiyle de (Allah adıyla)  anmak 99 ismin tamamını anmak gibidir. Şayet Esma-ül Hüsna isimlerinden biri veya birkaçı zikredildiğinde ise 99 ismin tamamını kapsamayıp sadece zikreden üzerinde zikredilen ismin mana ve ruhu tecelli edecektir.  Nasıl mı? Şayet bir mümin Yüce Allah’ın 99 isimlerinden:
       -Es-Selam isminin mana ve ruhuna sadık kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak selamete ermiş olacaktır.
        -El- Hâkim isminin mana ve ruhuna sadık kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak had hudud bilip bilhassa Allah’ın kullar üzerindeki hakkını gözetecek bir hal üzere olacaktır.
        -El-Rezzak isminin mana ve ruhuna sadık kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak maddi ve manevi rızık endişesine kapılmayacaktır.
         -El-Settar isminin mana ve ruhuna sadık kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak kendi dışında mümin kardeşlerinin kusurlarını görmez olacaktır.  
       İşte bir mümin sıralanan bu isimlerin hangisini anarsa ansın sadece andığı o isimlerin mana ve ruhuyla cilalanmış olur. Hele birde o müminin Allah’ın isimlerini hakkıyla yâd ettiğini bir düşünün eninde sonunda Kur’an ahlakıyla boyanacağı muhakkak. Aksi halde Allah’ı hakkiyle zikretmeyen bir müminden güzel ahlak çıkmaz. Ama şu da bir gerçek, biz aciz müminler olarak Allah adını hakkiyle anmadığımız halde bir bakıyorsun Yüce Allah (c.c) ‘Er Rahim’ isminin tecellisi olarak bizleri merhametiyle affedebiliyor. Bu yüzden müminler olarak Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Kaldı ki kâfirler bile Yüce Allah’ın ‘Er- Rahman ve Er-Rahim’ isminin tecellisinden istifade edip dünya nimetlerinden faydalanabiliyor. Keza bu istifade edişe tüm biyolojik âlem ve tüm kâinatta dâhildir.  Hem nasıl dâhil olmasın ki, baksanıza tüm kâinat ve tüm biyolojik âlem  (canlı âlem) Allah’ın 99 güzel isimlerinin yüzü suyu hürmetine habire deveran olmakta. Öyle ki bu kâinat döngüsü içerisinde yer alan konakladığımız dünyada gezegenlerle birlikte güneş etrafında halka olaraktan Hayy’dan gelip Hu'ya doğru kıyamet saatine ayarlanmış halde seyr-i âlem eylemekte. Bu arada jeologlar kaya katmanlarının tılsımını çözmeye çalışa dursun, şu bir gerçek tüm dünya sathını oluşturan cansız sanılan tüm maddi elementler bile kendi hal lisanınca zikrederek hayat bulmakta. Ta ki, Yüce Allah’ın ‘ol’ emriyle bu seyr-i âlem haline dur denilir, işte o zaman her nefis ölümü tattığı gibi tüm döngü âlem mevcudatta bir gün yok olacaktır elbet. Böylece o gün tüm mahlûkat kendi ölümünü ve yokluğunu tattığında yegâne ebedi kudret sahibinin sadece Allah azze ve celle olduğunu ‘Ya baki entel baki’ zikriyle tasdik eyleyerek son vazifesini icra etmiş olur.
          Evet, bir zamanlar gâh ana rahmine düşüp anne karnında dokuz aylık embriyolojik hayat yaşadık, gâh dünyada gözümüzü açıp kundakta bebek olduk, gâh emekleyerek buluğa erip genç olduk, gâh çoluk çocuğa karışıp ihtiyar olduk, derken gâh ölümü tadaraktan yeniden toprak oluverdik. Üstelik tüm bu oldubitti gâhlar irademizin dışında gerçekleşti hep. Ve ecel kapıya dayandığında bir baktık ki dünya ile olan irtibatımız bir anda kesilivermiş.  Artık önümüzde bu kez bizi kıyamet sonrası bir başka hayat biçimi karşılayacaktır. Öyle ya, bir zamanlar nasıl ki kendi irademiz dışında dünyaya gelip hayat bulduysak kıyamet koptuğunda da hiç şüphe yoktur ki, yine Rabbimizin ‘ol’ emriyle, yani kendi irademiz dışında ahrette dirileceğiz demektir.  Böylece huzura çıktığımızda dünyada ne ektiysek mizan terazisinde Yüce Allah’ın ‘El Adil” ismi tecelli edip ya cennette hayat bulacağız ya da cehennem azabı bir hayata duçar olacağız. Neyse ki, cehennem hayatı yaşayan mümin kullar tüm günahlarının cezasını çektikten sonra dönüp dolaşacağı yurt cennet vatan hayat olacaktır. Malum cehennemden ebedi olarak hiç çıkmayacak olanlar sadece kâfirler olacaktır.   
        Evet, her dem canlar yeniden canlanır. Seyri âlem eylediğimiz dünyanın bir yüzü Napolyon’un ifadesiyle para para diye inlemekte adeta. Öteki yüzü ise ahrete yönelik olarak Yunusçasına vahdet diye inlemekte. Tabii bizim tercihimiz paradan yana olmamalı, ebediyetten yana olmalı.  Zira kurtuluşumuz vahdet sırrında gizli.  Öyle ki bu kurtuluş sırrı Allah’ın 99 isminin tecelli daireleri eşliğinde hayatın her safhasında varlığını hissettiriyor bile Yeter ki, Yüce Allah’ın isimlerinin ilahi tecelli dairelerine her daim yüzümüzü çevirelim, bak o zaman kurtuluşa erip iki cihanda saadete ermek her an mümkün. Zira ‘Esma-ül Hüsna’mız fani dünyadan kurtulup ebedi saadete açılan tek kapımızdır.  Hiç kuşkusuz O’ndan geldik dönüş yine O’nadır. Baksanıza dünyaya konuk oluşumuz bile Yüce Allah’ın isimlerinin yüzü suyu hürmetine bir var olmaktır. Belli ki kal-u beladan anne karnına düşüşümüz, anne karnından bu dünyaya gelişimiz ötelere yol almak içindir.  Dahası bu dünyada gözünü açan can konuklar dünyada ne ekerse onu ahrette biçmek için konuk olmakta.  Zira dünya ahret için hazırlanmış bir tarladır. O halde daha ne duruyoruz Allah adını dağa, taşa, suya, hatta kalbimize işleyip (ekip)  anmayacağız da peki ya ne zaman anacağız. En iyisi mi ecel kapıya dayanmadan bir an evvel Yüce Allah’ı sıkça analım ki bu sayede Esma-ül Hüsna isimlerini tek kelimede, yani Lafza-i celal isminde birleştirip kalbimizde ‘Allah’ diye zikretmiş olalım. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Lafza-i Celal zikri Allah’ın tüm 99 ismini kendinde toplayan bir zikirdir. Şayet oldu ya Yüce Allah’ı zikretmekten nefsimize ve şeytanın oyunlarına yenik düşüp gafil avlandıysak, bari hiç olmazsa Allah adının anıldığı bir mecliste hasbelkader bulunduğumuzda, ya da bir başka mekânda Allah adını işittiğimizde  ‘Celle Celalühu' ve ‘Teâlâ’ demekten geri kalmamış olalım. Belli mi olur, bir bakmışsın Yüce Allah’ı tasdik mahiyetinde böylesi bir anmak bile bizim kurtuluşumuza kapı aralayan bir ilaç olabilir her an.
       Sakın ola ki, isimleri anmakta neymiş deyip es geçmeyelim, bilakis her şeyde olduğu gibi bir bilene danışaraktan isimlerin hakkını vermek gerekir. Yani Esma-ül Hüsna isimlerini vird edinmeye talip olunduğunda ehline danışıp ona göre zikretmelidir. Aksi halde kaş yapıyım derken göz çıkarabiliriz. Bikere isimde olsa her şeyden önce dikkat gerektiren hususlar söz konusudur. Mesela Allah’ın sıfatlarını insana atfen kullanıldığında kendimizden değil Yüce Allah’ın bizim üzerimizdeki ilahi tecellisi olarak düşünmek hiç şüphe yoktur ki dikkat gerektiren bir husustur. Zira Allah’ın sıfatlarının kullar üzerindeki tezahür etkisi sınırlı olup izafidir. Allah’ın zati sıfatları ise ne ezelde ne de sonradan yaratılmış değildir, başlangıcı ve sonu olmaksızın ezelden ebede an be an hazır ve nazır olarak vardı zaten. Keza Allah’ın görmesi bizim görmemiz gibi olmayıp vasıtasızdır. Dahası Allah’ın bir göze ihtiyacı olmadığı gibi üstelik kıyas kabul etmez eşi ve benzeri olmayan bir görmektir bu. Hiç kuşkusuz işitmek gibi diğer sıfatlarda öyledir. Derken Rabbul Âlemin bu hususlarda şu ayet cellilesiyle hükmünü şöyle ortaya koyar da; “O’nun benzeri hiç bir varlık yoktur. O her şeyi işiten ve görendir.” (Şura,11)
          Evet, yaratılan kâinatta her ne varsa Rabbul Âleminin isminin tecelli dairelerinin yansımasından başka bir şey değildir. Her şey O’ndandır, dönüş yine O’nadır. Ancak burada Allah’ın zati sıfatları ile bizim üzerimizdeki tecelli eden sıfatlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mesela bizim hayatımızla Allah’ın hayatı bir değildir. Çünkü Allah’ın hayat sıfatı zaman ve mekândan münezzehtir. Asla O’nun misli düşünülemez,  O zatıyla vardır zaten.  Allah ‘ol’ (kün) deyince her şey oluverir. Hiç kuşkusuz tüm kâinatın idari hâkimi ve tasarrufatı da O’na ait bir melekedir. Her kimde ne mülk varsa, bilsin ki edindiği mülk sadece emanetten ibaret bir mülktür.  Bakın Yunus ne diyor:
            “Mal da yalan,
            Mülkte yalan,
            Var biraz da sen oyalan.” Yunus deyişinde haklıdır elbet. Nasıl haklı olmasın ki,  bikere her şeyi yoktan var eden Rabbul Âlemindir.  Hiç kuşkusuz O (c.c)  aynı zamanda her şeye de gücü yetendir, ancak onun güç sıfatı bizim gücümüz gibi değildir. Her kim ki kendine güç atfedip gücü kendinden bilirse Allah’la yarışmak gibi olur ki, Allah muhafaza bu tutum insanı küfre götürür.       
        Malum Allah ile kul arasında var olan yetmiş bin hicab perde vardır.  Ancak burada perde ifadesi Allah’ın Esma'sı ve sıfatlarının tecelli daireleri manasına bir ifadedir bu. Şu da var ki Yüce Allah’a ulaşmada her bir perdeyi aşmak için zikrimizi İsmi Azam duasıyla desteklemekte gerekir.  Zira İsm-i Azam isimyle müsemma en büyük isim demek, bu nedenle tüm esma-i ilahiyeyide içine alan bir isimdir, böylece bu duanın yüzü suyu hürmetine tüm insanlık hayat bulmuş olur. Nasıl hayat bulmasın ki,  azamet ancak O’na mahsustur. Ki,  Kur’an‘da bu husus   “En güzel isimler Allah’ındır” diye buyrulmakta. (Araf/179)
        Anlaşılan o ki,  kâinatta olan bitene akıl sır ermiyor.  Kaldı ki bizim bilmemiz Allah’ın bilmesi gibi değil, bizim bilmemiz ‘her şey zıddıyla bilinir’ çerçevesinde bilmektir. Nitekim çirkinlik sıfatı halk edilmeseydi güzellik nedir bilemeyecektik. Bu yüzden Allah (c.c) kulları için tezat kanunu halk etmiştir. Halk etmiş ki iyi kötüden ayırt edip doğru yolu bulabilsin. Hiç kuşkusuz gayret bizden Tevfik Allah’tandır. Şu da var ki, O dilemeyince hiç bir kul hidayete eremez. O’nun iradesiyle her şey bilinip öyle yol alınır elbet.  
       Allah’ın konuşması ezelidir,  tabiî ki, konuşması bizim ki gibi değildir. Dil sadece O’nun tercümanı bir tezahürdür. Dahası İlahi kitaplar ezeli kelamın tecelli daireleri hükmünde önümüze konulan sahifelerdir.  Belki de Rabbimizin Tur-i Sina’da Hz. Musa ile kelam etmesi Musa’nın nezdinde elesti bezminde  ruhlara hitap ettiği manayı hatırlayalım diyedir. Ki; Yüce Rabbimiz kendisinin bilinmesini murad ediyor, böylece tüm mahlûkata kendi kelamıyla emir yüklüyor, hitabını bildirip yürürlüğe koyuyor. Yüce Allah ezeli ilmiyle ezelde ne takdir etmişse hükmüyle vakit gelince var edip devam ettiriyor,  ya da yok ediyor.
           Var oluş ve yok oluş hayatın bir gerçeği. İnsanoğlu bu varoluş ve yok oluş döngüsünde hakikati aramaya koyulduğunda bir icat bulduğunda sadece icat bulmuş olur, yani Allah’ın yaratmış olduğu bir icadı ya da bir kanununun açığa çıkarmış olur, asla kanun icat etmiş olamaz.  Bir başka ifadeyle insan bu buluşu ile yaratmış olmuyor, tam aksine kanun koyucunun varlığını seziyor. Yaratıcılık sadece Allah’a mahsustur,  insana sadece yaratılmış kanunları bulmaya çalışıp tefekkür etmek düşer. Hem biz kim yaratmak kim, akıl melekesini kullarına lütfedende Allah’tır. Aklımızı kullanabildiğimiz ölçüde bir şeyleri keşfedebiliyoruz. Üstelik akıllı bir varlık olmamıza rağmen arının kovanında yaptığı harika sanatı yapmaktan aciziz de.  O halde Esma-ül Hüsna’nın tecelli dairelerinden istifadeyle Allah’ın yarattığı kanunlardan ne çıkarabildiysek asıl yaratıcı sahibinin Allah olduğunu idrak etmek düşer bize.
           Evet,  her bir yaratılan eşya anlam yüklüdür, her bir eşyanın kendine has kanunu ve hakikat perdesi vardır. Bazen duyularımızla, bazen Kur’an ve sünnetten gelen haberlerle, bazen de akıl yürütmeyle eşyanın dilini çözmeye çalışırız. Peki ya hayvanat âlemi? Malum, hayvanattan meralarda kırlarda bayırlarda otlayan koyunlara baktığımızda onca otlayaraktan dolaşmalarına rağmen ne eşyanın dilinden anlamaktalar ne de antik eserlerden. Anlayacakları tek şey otlamaktır. Besbelli ki; yaratılan her şey insan için yaratılmış. Niye derseniz, tefekkür edip kulluk yapalım diye elbet. Tefekkür dağarcığımız olmazsa bizimde koyundan hiç farkımız kalmayacaktı. Hiç kuşkusuz insan cümle âlem içerisinde en mükemmel şah eserdir, yani Eşrefi Mahlûkat şah eserdir. Madem öyle,  “Kendini bilen Rabbini bilir” ilahi kelama kulak vermemiz icab eder. Buna mecburuz da. Zira insanın dışında tüm mahlûkatın bilme yükümlülüğü yoktur. Baksanıza güneş aydınlatmasına aydınlatıyor ama ne için aydınlattığını bilmekten aciz, üstelik kendisinin güneş olduğunu da bilmez. İşte bu noktada insanı tüm yaratılmış mahlûkattan ayıran en can alıcı nokta kendini bilmesidir. Bu yüzden insan için âlimlerin bir kısmı küçük âlem derken, bir kısım ulemamızda insanı büyük âlem olarak ilan etmiştir.  
        Âlem, Allah’tan gayri bütün varlıklara verilen bir isimdir. Cisimler, cevherler, madde, hava, hareket her ne akla gelirse bu kapsama girer. Fakat Allah’a âlem diyemeyiz, ancak şey diyebiliriz. Zira şey varlıktır, var olandır, yani cisimsiz cevhersiz bir şey anlamında zat mana kastedilir.
        Bakınız, merak bu ya Ariflerden bir zata şöyle sual tevdi etmişler;
-Rabbinizi nasıl bildiniz?  
        O zat ise şu müthiş cevabı vermiş;
         -Rabbimi Rabbimle bildim.
         Evet, ne müthiş sözdür bu. Hakeza Rabbimi Rabbimizle bilmek manasına bir başka güzel deyişi bir yaşlı ihtiyarın yaşadığı bir hadisede de görebiliyoruz pekâlâ. Nasıl mı? Şöyle ki;  
         Günlerden bir gün etrafında pür dikkat kesilen kalabalık eşliğinde ünlü bir âlim yolda geçerken, insanların etrafında dört döndüğünü gören ihtiyar kadın merak edip;
-Bu kalabalık neyin nesi diye sormuş.
         Derler ki:
         -O; Allah’ın birliğine 1001 delil olan meşhur âlimimizdir.
            Tabii bu durum yaşlı kadının taaccübüne gidip:
          - Demek ki onun Allah’ın birliğine 1001 tane şüphesi var ki ortaya delil (ispat) koymuş, bense Allah’a delilsiz inanıyorum diye söylenince, bu söz âlimin hoşuna gitmiş, ellerini açıp:
        -Allah’ım senden şu ihtiyar kadının imanı gibi saf duru bir iman ve kalp istiyorum diye dua eder.  Ve etrafındakilere dönüp:
- Gelin hepimiz bu yaşlı anne gibi iman yürekli olalım temennisinde bulunur.
          Velhasıl; her şey O’nun Esma’ül Hüsna’sıyla güzeldir.

          Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4154/esma-ul-husna

4 Haziran 2016 Cumartesi

EŞREF- İ MAHLÛKAT


             
                  EŞREF- İ MAHLÛKAT

                                                                                                  SELİM GÜRBÜZER

       İnsan maddeye kul ve köle olmak için yaratılmamıştır. Bütün sahte mabutların esaretinden çıkıp Allah’a kul olmak için yaratıldı. Bu yüzden Muhyiddin Arabî (k.s) “Sen gerçekten Allah’ın halifesi olabilme sırrına ermiş ve bunu idrak edebiliyorsan taş bile sana itaat eder”  anlamında ifade kullanmıştır.
    Eşref-i mahlûkat olan insanı Allah’ın mukaddes emaneti görmek bizim kültürümüze has telakki. Zira iki tip insan vardır:
       — Materyalist tip,
       — Eşrefi mahlûkat özelliği olan idealist tip.
    İnsan fıtratı icabı idealist karakterlidir. Fakat madem insan doğuştan idealist (ülkü sahibi) özellikte yaratılmış, o halde zamanla bu özelliğini niye muhafaza edemiyor diye bir soru hakkı doğabilir. Cevabı gayet açık, belli ki dünya telaşı ve meşgalesi, eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış insanı özünden uzaklaştırabiliyor. Bu yüzden Cevdet Paşa “Dünya sevgisi insanı şaşırtır ve türlü tevillere düşürür. Akıllıyı gafil, gafili akıllı gösterir” der. Kimimiz mutluluğu ten kafesimizin içerisinde ararken, kimimiz de huzuru emanet verilen vücudumuzu aşmakla gerçekleşebileceğine inanırız. Ten kafesi içine haps olunan insan nefsin esareti altında serseri mayın misali dolaştığından hayvanlığa yönelir, beden kafesini aşmak isteyen insan ise nefsin her türlü engeline rağmen istikamet üzere yaşamaya gayret ettiğinden “Eşref-i mahlûkat” olmaya hak kazanır. Asıl insanı yolundan şaşırtan hakikate teslim olmayıp kendi kendine birtakım tevillere başvurmasıdır. Dolayısıyla istikamet sahibi bir kul olmak lazım gelir. Zira istikamete ulaşmak müminin gerçek nişanıdır.
      Kapitalizm ve komünizm gibi sınıf-ı beşer ideolojiler insanı meta ve ekonomik mahlûk olarak değerlendirirken, İslam’da insana insanca değer verilip inanan varlık olarak görür. Batıdaki Neron vahşi insan tiplemeleri, boğa güreşi, kazıklı Voyvoda, engizisyon mahkemeleri ve insanların aslana parçalattırıp lime lime edilmesi gibi manzaraları düşündüğümüzde dinimizin kıymetini bir kez daha anlıyoruz. Allaha çok şükür İslam medeniyetinde asla böyle manzaralar görülmez. Bilakis bizim medeniyetimizde doğacak olana, yaşayana,  ölene Allah'ın mukaddes bir emaneti gözüyle bakılıp ‘Halka hizmet Hakka hizmet’ şiar esastır. İnsan, sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Kaldı ki insan ezelde yaratılmışların en üstünü ilan edilmiş bile. Dolayısıyla insanı hayvandan ayıran en ince ayrıntı Eşref-i mahlûkat olma özelliğidir.
       Cemil Meriç Fourler’in dilinden bugünkü insanlık medeniyetini şöyle tarif eder; “...Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir; Süngü ve açlık. Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen; Hâkim-i mutlak para. Medeni insan, nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda... Oysa medeniyet bir nass uğruna boğazlaşmak hem de manasını ve ne işe yaradığını anlamadan. Delil mi istersiniz? İnsan hakları ve hürriyetleri için yapılan katliamlar ortada. Medeniyet üçkâğıtçılara saraylar yaptırır, dâhilere kümes...”
       İslam toplumları daha henüz modern teknoloji ve bilgi çağı ile imtihan olmadı, ama bu topraklarda tarihte yaşattığımız medeniyetlerle gerek sınıf kavgaları, gerek ırkçılık,  gerek kölelik ve gerekse emperyalist uygulamaların hiç biri görülmemiştir. Dahası bizim insanlığa bakış çizgimizde hoşgörü kayması yoktur. Nitekim insana Eşref-i mahlûkat bakan anlayışımızın önderlerinden Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a); “Nezdimizde mazlumlar, haklarını alıncaya kadar çok kuvvetli, zalimler ise mazlumların hakkını verinceye kadar çok zayıf olacaklardır” beyanıyla duruşumuzu ortaya koymuştur. Zaten İslam, başlı başına insanlığa inmiş en gerçekçi insan hakları evrensel beyannamesidir. Bu yüzden insanı eşref-i mahlûkat ilan eden tek din İslam olmuştur.
        İslam’ın çağlara ve çağlar üstüne hitap eden insan hakları ile ilgili örnek pasajlara bir göz
attığımızda veda hutbesi bunun ilk örneğini temsil eder. Şöyle ki hutbede geçen;
       “... Herkes kendisinden, sorumludur. Ne bir kimse oğlunun suçundan, ne de bir kimse babasının suçundan sorumlu sayılır…” cümleler bunu teyit ediyor zaten.
       İkinci misal; Hz. Ali (k.v); “...Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katlolur!” sözünü tam şehit edilirken söylemiştir. Ve bunun üzerine Hz. Hasan (r.a) hukukun gereğini yerine getirip İbn-i Melcemi idam ettirmiştir.
       Üçüncü misal; Harun Reşit halife olması dolayısıyla, kardeşi Behlül-i Dana Hz.lerinin icraatlarından dolayı kendisinin de sorumlu olacağı endişesine kapılır. Bir gün kasap dükkânının önünde koyunların bacakları üzerine asıldığını görünce derin bir oh çekip şu hükme varır: “Her koyun kendi bacağından asılır.” Böylece herkes yaptığı ile sorumludur ilkesini öğrenmiş oluruz.
        Dördüncü misal; Hz. Ömer (r.a) gayri Müslimlerin hukuki durumlarını Kudüs’ün fethi müteakip verdiği ahitname’ye göre belirlemiş, hatta son nefesinde bile zimmîlerin haklarını koruyacak tarzda vasiyette bulunup insanlığa en büyük “İnsan hakları evrensel beyannamesi” dersi vermiştir.
       Beşinci misal; Yavuz’un bütün Hıristiyanları Müslüman yapma teşebbüsü, Zenbilli Ali Efendi’nin muhalefetine uğramasıyla birlikte  “İslam'da zorlama yoktur” hükmü gereği boşa çıkmıştır. Böylece Yavuz’un bu isteği engellenmiştir.  Anlaşılan bizim hukuk anlayışımızda yer alan kanun hükümleri, her şeyin üstündedir. Sanılanın aksine hakanlarımıza isnat edilen “astığı astık kestiği kestik” yaftası bir iftiradan ibarettir. Gerçek olan bir şey var, o da kanunlarımızın temelinde eşref-i mahlûkat ruhunun var olmasıdır.
       Altıncı misal; Fatih Sırp murahhaslarına, “Nerede bir cami görürseniz, onun yanına bir de kilise yapabilirsiniz” sözleriyle hem Hıristiyanların kalbini kazanıyor hem de patriğe özerklik sağlayıp İslam’ın engin hoşgörüsünü ispatlıyordu. Fatih, Hz. Ömer (r.a)’ın şu sözlerinin uygulayıcısı olmuştur: “Benden sonra halifeye zimmîler hakkında hayır tavsiye ederim. Asla onların takatlerinin fevkinde yükler yüklenilmemelidir.”
        Yedinci misal; Bir İranlı’nın haç üzerine oturması Hıristiyanların Malatya valiliğine şikâyetine vesile olur. Valilik de onu Hıristiyanlara teslim eder. Derken cümle âleme ibret olsun diye eşeğe bindirilerek teşhir edilir. İşte hak adalet budur.
           Evet, bizim engin ilim irfan dünyamızda insana yönelik uygulamalar böyle iken, batı XVIII. yüzyıl sonlarına kadar, sürekli idam şekilleri üretip tatbik ediyordu. O dönemlerde başlıca yürütülen idam usulleri;
         —Karın deşmek,
         —Kazıklamak,
         —Suda boğmak,
         —Ata bağlayıp sürüklemek,
         —Kaynar suya atmak,
         —Kızgın yağda pişirmek,
         —Deri yüzmek vs. gibi bir dizi uygulamalar göze çarpar. İşte Batı’nın hümanizmi budur.
       Dostoyevski bu yüzden çığlık atarcasına; “Ferdi suça iten dünya perest bir cemiyetin adaletine güvenilmez” sözleriyle Greko-Latin kültür dünyasının gerçek yüzünü dile getirmiştir. Anlaşılan o ki adalet, hukuk ve nizam öğretilerini ancak ve ancak bizim medeniyetimizde görebiliyoruz. İnsanoğlu eşref-i mahlûkat olduğunu ilk olarak İslam sayesinde idrak edebildi. Çöl insanını medeniyetle buluşturan tek din İslamiyet’tir.
        Tüm yukarıda verilen misallerden de anlaşıldığı üzere İslam’ın eşrefi mahlûkat anlayışı ne Budizm’in Nirvana'sına, ne Hıristiyanlığın mistisizmine, ne de Yahudi’nin Kabalizmi’ne benzer. İslam başlı başına evrensel hakikatlerle dolu bir hayat dinidir. Yani İslam boşluğa inmemiş eşref-i mahlûkat diye ilan edilen insan muhatap kılınıp yeryüzüne bir güneş gibi doğmuştur.     
        Sanılanın aksine ilk insan vahşi olarak dünyaya gelmeyip, yeryüzüne medeni olarak ayak basmıştır. İnsan; tabiattan kültüre, maddeden manaya, eserden müessire, sınırlılıktan sonsuzluğa, vahşetten medeniyete sıçrama kabiliyeti gösterebildiği içindir;  önce cennet yurdunda misafir edilip sonrasında imtihan gereği yeryüzüne indirilmiştir.  Cennet yurdundan indirilsek de hiç kuşkusuz bir düşüp kalkmayan Allah Teâlâ’dır.  İnsan yeryüzüne indiği gibi yükselmesini de bilecektir elbet. Zaten ona üstünlük veren yükselebilme kabiliyeti ve yaratılmışlıktan Yaradan'a ulaşma cehdidir. Öyle ki İslamiyet hiçbir nefsin taşıyamayacağı yüklemeksizin ve nefse zulmetmeksizin insanın yücelebileceğini ortaya koyan bir dindir. Madem insan yaratılmışların en üstünü, o halde yaradılış mayasına layık bir hayat modeli ortaya koymalı.
      İnsan iki çatal arasında, ya iyiliğe yönelecek ya da kötülüğe. Ancak nereye yönelecekse tercihinden sorumlu kılınacaktır. Bir başka ifadeyle ya Allah’a muti olup yücelerin yücesi  (Ala-yi illiyyin) “Ahsen-i Takvim” üzere yükselecek, ya da şeytan, nefis ve kötülüklere kapılıp hayvan mertebesi “Esfel-i safiline” inecek!  Anlaşılan ömrünü İslam’a adayıp hizmet ve takva hayatıyla geçirmiş bir insan,  ancak eşrefi mahlûkat özelliğine renk katabiliyor.
      Allah’a kul olduğumuz müddetçe yaşadığımız hayat süreci gül bahçesine çevirmek her an mümkün. Aksi halde şeytana, nefse ve kötü arkadaşların telkinine kendimizi kaptırdığımızda hem bu dünyada, hem de uhrevi hayatta perişan olacağımız muhakkak.  Madem haram belli helal de belli. O halde haramdan uzaklaşıp helale koşma zamanı.
     Velhasıl; cehennemden kaçıp Allah’ın vaadi cennet yurduna hamle yapmalıyız.
      Vesselam.