MEHDİ (r.a)
SELİM GÜRBÜZER
Hani aç tavuk, hayale kapıldığında kendini darı ambarında buğday sanır ya, aynen
öyle de kendini Mehdi sanan, yetmedi kâinat imamı olarak gören FETÖ şarlatanı Pensilvanya’dan
oturduğu yerden efsunladığı piyonlarına anlattığı rüyalarla, çeşitli alavere ve dalaverelerle ahkâm kesmeye
devam etmekte. FETÖ elebaşısı efsunladığı taraftarlarını kandırmaya devam ede
dursun biz biliyoruz ki Mehdi rahmetullahi aleyhi çıkacaksa da Pensilvanya’dan
değil Said Nursi Hz.lerinin işaret buyurduğu gibi doğudan çıkacaktır. Hakeza
İsa (a.s)’da Şam’da ak minareye inerek zuhur edecektir. Her neyse biz şarlatanlarla
oyalanmak yerine pek çok kaynağa bakaraktan bu hassas konuyu irdelemeye
çalışalım.
Malum, Mehdi kavramının sözcük anlamı ‘kurtarıcı’
demektir. Elbet günü geldiğinde bunalım içerisinde kıskıvrak kıvranan
insanlığın kurtuluşu uğruna mücadele edecek olan zattır o. Sanmayın ki o bir hayalet, bir sanal yaratık,
tam aksine bizim gibi bir insan ve aramızdan çıkacak muştumuzdur. Hele sırat-ı
müstakim üzere hakiki Müminler onu samimi hislerle çağırdıkça gelecekte elbet. Nasıl
ki çorak topraklar yağmura kavuşunca hayat bulur ya, aynen öyle de son evrensel
velinin çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluşa ereceği de muhakkak.
Allah
Resulü dar’ul bekaya irtihal ettikten sonra ardından bıraktığı mukaddes emaneti
Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) devr aldı, ondan da sırasıyla bu emaneti Hz.
Ömer (r.anh), Hz. Osman (r.anh), Hz. Ali (k.v) yüklenmiş oldu. Derken dört büyük halifeden sonra tevhit
sancağı Tabiin’in büyüklerine, Tabiin’den Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmi
ile amil olmuş Ehlullah’a devr olunmuştur.
Madem Allah Resulünden sonra peygamber
gelmeyecek, o halde insanlara rehber olacak büyük zat’ların her devirde var
olmasından gayet tabii ne olabilir ki. Bakın şöyle İslam tarihine Peygamberimiz
(s.a.v)’in dünyevi hayatının son bulmasının akabinde bir takım dinden dönme
hareketleri görüldüğü bir vaka. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) bu ya, derhal
harekete geçip, fitne hareketlerin tutuşturduğu fitne alevi tüm müminleri
sarmadan, yerinde müdahaleyle yangını
söndürmesini bilmiştir. Ancak Hz. Osman (r.anh) dönemine geldiğimizde, fitne odakları boş
durmayacaktır, bilhassa bunlardan Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına
girmiş Abdullah İbni Sebe münafığının sinsice ortaya koyduğu şeytani planlar
sonucu, Hz. Osman (r.anh) Kur’an okurken şehit edilir de. Hakeza Hz. Ali (k.v)
döneminde de Peygamberimiz (s.a.v)’in çok önceden Hz. Ali (k.v)’e; “Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sende tevili
üzerine mücadele edeceksin” dediği mucizevî olay da gerçekleşir. Kelimenin
tam anlamıyla Harici eylemlerin sebep olduğu kanlı hadiseler birbiri sıra
sıralanarak gözler üzerine serilir. Böylece
tenzil ve tevil üzerine olan mücadeleler tüm hızıyla günümüze kadar uzanır da.
Öyle anlaşılıyor ki, Yahudiler geçmişte nasıl ki Yahudi dönmesi
Abdullah İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah gibi fitne mümessilleri vasıtasıyla fitne
kazanı kaynattıysalar, bugünde buna
benzer farklı metotlarla Mason ve Siyonist örgüt yapılanmalarla karşımıza çıkıp
yine kazan kaynatmaktalar.
Bakın, Hasan Sabbah, tam otuz üç
yıl Alamut kalesinden idare ettiği nerdeyse körpe yaştaki gençlerin beyinlerini
yıkayıp, hatta yetmedi cennet vaadiyle bir takım zevkler tattıraraktan ‘Git filancanın işini bitir’ emrini verip
İslam âleminin başına bela vurucu timler oluşturabilmiştir. Neyse ki Al-i Selçuklular
yerinde ve zamanında yapılan müdahalelerle Hasan Sabbah’ın bu çirkin emellerine
geçit vermeyecektir.
Aslında, fitne virüsleri hemen her
devirde çirkin yüzünü gösterip her an patlamaya hazır pimi çekilmemiş bomba
gibidirler. Tabii bir yerde fitne virüsleri varsa bunun karşısında panzehir
hükmünde ümmetin birliğini ve dirliğini ihya edecek rabbani âlimlerimiz ve İslami
reçetelerimiz de var. Allah’a çok şükürler olsun ki her devirde fitne odaklarının
emellerini boşa çıkaracak İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani ve Said Nursi gibi
ehlisünnet âlimlerimiz boş durmuyor. Onların varlığı Ümmet-i Muhammed’e ziyadesiyle
güç veriyor zaten. Nasıl güç vermesin ki, bakın İmam-ı Gazali Hz.leri
Selçukluların yürüttüğü İslam’ın ilmi siyaset ve nizamına hizmet ettiği gibi
yaşadığı devirde her türlü itikadı bozmaya yönelik tüm sapkın feylesof tayfasına, her tür kargaşalığa kaynak teşkil eden müfrit
Şii ve Bâtıni odaklara karşı mücadele vermiş büyük bir dehadır. O bu
mücadelesiyle Hüccetü’l İslam olmayı çoktan hak etti bile. Yani İslam’ın
delilidir o. Keza İmam-ı Rabbânî (k.s)’de öyledir. O da kendi döneminde vuku bulan
tarikat ve şeriat çekişmelerine son vermekle hicri ikinci bin yılın müceddidi olarak
gönüllerde taht kurmuştur. Derken rabbani âlimler sayesinde İslam âlemini içten
içe sarsabilecek tüm fitne hareketleri alev almadan bastırılabilmiştir. İşte
onların bu dikkate şayan faaliyetleri ister istemez akıllara acaba onlar mehdimidir
düşüncesini de beraberinde getirir. Nitekim bu hususta Gavs-ı Bilvânisî (k.s),
ikibin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî (k.s) hakkında söylenilmiş bir sohbeti
şöyle nakleder;
" İmâm-ı Rabbânî 'ye bir müridi
demiş ki;
“ Efendim siz Mehdi misiniz?”
İmâm-ı Rabbânî de cevaben demiş ki:
"Öyle sanmıştım, amma velâkin
Mehdi değilim. Çünkü ben yüzün başını geçtim, Mehdi (a.r) ise yüzün başını
geçmeyecek" Gerçekten de İmam-ı Rabbânî (k.s) büyük bir zattı ve Müceddid-i
Elfisani olarak ümmetin gönlünde yer edip bugün olmuş hala etkisini devam ettirmekte
de.
Seyda (k.s) ise babasının dilinden İmamı
Rabbanin bu sözlerini aktardıktan sonra şöyle der; “Gerçi ayet, hadis değil amma İmamı Rabbani’nin sözüdür” der. İlginçtir Seyda Hz.leri içinde Mehdi
diyenler olmuştu. Nitekim 1987 yıllarda, yani muhabbet selinin dorukta olduğu
yıllarda ismini şu an hatırlayamadım Horoz lakaplı bir kişi sofiler arasında
sürekli Seyda Hz.lerinin Mehdi olacağını yayaraktan fitne oluşturmaya
çalışmıştı. Tabii bu durum Seyda Hz.lerine bildirildiğinde ‘şayet o kişi
aranıza gelirse kovun’ diyerekten fitnenin önüne geçmiştir. Ki, o zamanlar Erzurum’da öğrencilik
yıllarımdı ki, maalesef Horoz taifesi
Dadaş diyarına bile musallat olmuştu. Neyse ki Erzurum’da ki sofi arkadaşlar Horoz
taifesinin emellerini boşa çıkartacaktır.
Peki ya Said Nursi Hz.leri? Malum, o da yaşadığı dönemde vuku bulan
birtakım dinsizlik cereyanlarına karşı neşrettiği risaleleriyle ateizmin önünde
çelikten zırh olmuştur. Yetmedi o pozitif ilimlerin (Fen ilimlerinin)
İslam’a ters düşmediğine dair hem akli, hem de imanı deliller getirmek
suretiyle Müslümanlar arasında ateizmin kol gezmesine fırsat vermemiştir. Böylece
Said Nursi Hz.leri asrımıza ‘Bediüzzaman’
olarak damgasını vurmuştur.
Besbelli ki kıyamet kadar
Ehlisünnet yolunun uygulayıcısı önderler var olacağı gibi onlara karşı koyan
fitne kollarının başları da var olacak. Dahası
umutla umutsuzluk arasında gidip gelen insanlığın kurtuluş muştularımız olacağı
gibi, hak yoldan alıkoyacak haramilerde
olacak, bu kaçınılmazdır. Peki, bu
durumda ne yapmak gerektir derseniz, hiç kuşkusuz neyin eğri, neyin doğru
olduğunu ayırt edebilecek nitelikte tek yegâne ölçümüz Kur’an ve sünnete sıkı
sıkıya sarılmakla elbet. Sıkı sıkıya sarılalım ki Kur’an ve sünneti en ince
ayrıntılarına kadar hıfz edip ve tatbik eden icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha ehlini
kendimize rehber edinebilelim. İyi ki de ehlisünnet âlimlerimiz var, aksi halde fitne önderlerinin ağına düşmekten kendimizi
kurtaramayabilirdik.
Evet, Rabbani âlimler bizi karanlığa
düşmekten kurtarmaya vesile olan aydınlık ışık fenerlerimizdir. Sahte
kurtarıcılar ise malum bizi sıratı müstakim yolundan alıkoyan haramiler olarak
karşımıza çıkan fitne mümessilleridir.
Ne yazık ki Mehdi kavramından irrite
olan bazı çevreler bu güzel kavramı öcü
olarak takdim edip topluma dikte ettirmeye çalışmaktalar. Oysa adından
anlaşılacağı üzere Mehdi kurtarıcı ve kurtuluşa erdirici manasına bir
kavramdır. Ne kadar öcü kılıfıyla takdim etseler de Mehdi kavramının
güzelliğine gölge düşüremeyeceklerdir. Hele Müslümanlar onu çağırdıkça o bir
hayal olmayıp kader-i ilahinin bir armağanı olarak imdadımıza yetişeceğine
inancımız tamda. Burada Müslümanlara düşen görev yaşadığımız hayat sürecinde
istikamet üzere veya Sünnet-i Seniyye üzerine yaşamak olmalıdır. O halde bizi
istikametten alıkoyacak sahte Mehdilere itibar etmeksizin fitne odaklarının
çirkin heveslerini kursaklarında bırakmak en doğrusu. Bakmayın siz öyle bir
takım aklı evvellerin İslam adına televizyonlara çıkıp ahkâm kesmelerine. Ahkâm kestiklerinde sanırsın ki her biri allameyi
cihan, oysa bunların hepsi içi boş kuru gürültü tenekeden başka bir şey değillerdir.
Zaten çıktıkları açık oturumlarda İslam’la bağdaşmayan, İslami ölçülerden uzak,
hatta kadınlı erkekli karışık sunumlarla maskaralıklarını ele veriyorlar da. Oysa
bir değil bin defada sunum vermiş olsalar zerre miskal Kur’an ve Sünnet-i Seniyye'den
taviz verdikleri sürece asıl kurtuluşa muhtaç kendileri oldukları gerçeğini
değiştirmeyecektir. Şayet öyle bol keseden atıp ahkâm kesmekle itibar
kazanacağını düşünüyorlarsa bilsinler ki büyük yanılgı içerisindedirler. Kim
bilir belki bir gün akılları başına gelip boş bulunduklarını kendileri de
anlayacak ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Önemli olan zamanında idrak edebilmektir.
Malumunuz, vahiy Peygamberlere, ilham ise
Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham
içinse doğruluğuna yüzde yüz kesin denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana
vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür
sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkunuz olmasın foyaları
er geç su yüzüne çıkacaktır. Hani derler ya çekirge bir sıçrar, iki sıçrar
üçüncüsünde kala kalır ya, aynen öylede
bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahit. Kaldı
ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı
muhakkak, sahtelikse her halükarda kendini ele veriyor zaten.
Hani sükût ikrardandır denilir ya hep, belli ki bu veciz söz boşa söylenilmemiş. Zira
hakiki âlimler sık sık konuşmadıkları gibi her ortamda da bulunmazlar. Onlar
konuşsalar da ayet ve hadislerden ikide bir laf olaraktan dem vurmazlar. Bakın
bu hususta İsmail Çetin bir gün Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’e şöyle sual tevdi eder:
-Niçin Gavs-ı Halim olarak ayet ve
hadis demiyor, ayet ve hadislerin manasını naklederken sözünü onlara nispet
ediyor ya da birçok zaman ayet ve hadislerin lafzı okunmuyor da. Çoğu kez
manaları açıklanıyor, özellikle bunun sebebini istirham ediyorum.
Gavs-ı Bilvanisi şöyle cevap verir:
“-Bak Molla İsmail, Allah’ın ve
Rasulullah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir. Onda yüzmek havası
ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet ve hadis insanın
kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait olur. Şeriat
ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana hal, ruha yönelmiş
olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki tevhit isim veriliyor.
Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat hangi ayet ve hadisle ne
gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi etme usulünü ona nispet
ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek hukuklarına tecavüz etmiş
oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalben kalbe intikal eden ilimler vardır.
Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları henüz daha gizli gitmekte,
bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı söyleyene isnat etmek yine
ayet ve hadise isnat gibidir. Hadiste isnat ne kadar kısa olsa o kadar
kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnat ne kadar uzun olsa o kadar faydalıdır.” (Bkz. Edeple
Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, İsparta).
İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın bu
müthiş akıl dolusu sözleri sahte kurtarıcıların zavallılığını ortaya koymaya
yeter artar da. Sahte kurtarıcılar ayetleri kendi aklınca açıklamaya
kalkıştıkları gibi, yarı çıplak giyinmiş kadınlara elini verip biat şöleni düzenlemekten
yüksünmüyorlar da. Zaten haramla helali bir araya getiren meclislerden ne
beklenir ki? Onlar ruh karartmaya devam ede dursunlar, bu arada Hacegan yolunda
bir mürşitte en azından bulunması gereken hem şeriat, hem tarikat ilmini bitirme
zorunluluğu ilkesi daha ilk baştan sahte şeyh ve sahte tarikat oluşumlarına
fırsat tanımamaktadır. İşte takip edilen ehlisünnet yolundan taviz vermeme
uygulamaları sayesinde gönül kapıları dolup taşmaktadır. Böylece yola
koyuldukları usul ve adap zırhıyla birlikte gerçek tasavvufu kıyamete kadar devam
ettirmeyi bilmişlerdir. Düşünsenize bir mürşidin irşada haiz olabilmesi için
her iki ilmide bitirip icazet alması gerekiyor. Dahası bir hakikat yolcusu seyr-u
sülukunu bitirmiş olsa da şeriatın 12 ilminden bihaberse halife olamıyor.
Anlaşılan posta oturmak, sarık sarmak ya da cübbe giymekle âlim olunmuyor,
bunların hakkını verecek ilimleri tahsil etmekle oluyor. Elbette ki sarık
sarmak sünnet olmanın ötesinde âlim olmanın bir işaret sembolüdür. Dolayısıyla
her sembolün içini doldurmadıkça sarık sarsan ne yazar, cübbe giysen ne yazar.
Maalesef
insanlık sahte peygamberlerden, sahte mehdilerden, sahte şeyhlerden çektiğini
apaçık gardını alan düşmanlarından çekmedi dersek maksadımızı aşmış sayılmayız.
Derler ya, her türlü yara kapanır, ama dost yarası öyle kolay kapanmaz. Evet,
bu söz çok yerinde söylenilmiş söz olup, insanlık bu tür dost sandıklarımızın
üzerimizde açtığı travmalardan bir hayli yorgun ve bitap düşmüş gözüküyor.
Şayet bugünde bunalım girdabına düşmemek istiyorsak İslam’ın ana caddesi hükmünde
ehlisünnet yolundan ayrılmamak lazım gelir. Çünkü ehlisünnet yoluna sıkı sıkıya
sarılmakla ancak tehlikelerden korunabiliriz. Bir insan olağan üstü hallerde
gösterse İslam’a ve ehlisünnet çizgisine uygun yaşayış içerisinde değilse o hallerin
hiçbiri işe yaramaz, hepsi istidractır. Bakın Hindistan’da bir takım nefse
yönelik tatbikatlar neticesinde sipsivri çiviler üzerinde yürüyen insanları
görmek mümkün, fakat bu durum onların ermişliğine işaret değildir, tam aksine
sapkınlıktır. Zaten ehlisünnet yolu bu tür zuhur eden halleri keramet olarak
değerlendirmeyip istidraç olarak niteler. Bu hususta Şahı Nakşibend (k.s)’e şöyle sorarlar:
-Efendim falancı adam gökte uçuyor,
veli midir?
Cevaben:
-Hayır, veli değildir, çünkü kuşlarda havada
uçuyor, der.
Yine sorarlar:
- Efendim falanca adamda denizde
yürüyor, veli midir?
Cevaben:
-Hayır, veli değildir, zira
balıklarda yüzüyor.
Tekrar sorarlar:
-Efendim falanca adamda bir burada,
bir şurada, bir orada, hatta bir anda
birkaç yerde aynı anda bulunabiliyor, veli midir?
Cevaben:
-Hayır, o da veli değildir, çünkü şeytanda isimi azam
duasını okuduğunda biranda doğu ile batı arasında mekik dokuyabiliyor deyince
merak edip bu kez şunu sordular:
Peki ya, veli kimlere denir?
Cevaben:
-Veli İslam üzerine yaşayan ve
Sünnet-i Seniyye'ye ittiba edene ve istikamet üzere olana denir. Böylece sadatlar
meseleye açıklık getirmiş olur.
Demek ki, en büyük keramet
istikamettir. Asla olağan üstü haller göstermek ölçü değildir. Kur’an ve sünnet
dairesinde olabilecek haller keramet olarak kabul görür, bunun dışında vuku bulacak haller istidraç
olarak nitelenir. Bir başka ifadeyle rahmani olana itibar edilir, şeytani olana
asla itibar edilmez. Bu yüzden arifler;
cahil sofi şeytanın maskarasıdır derl. Madem öyle, yapacağımız amelleri ilimle
taçlandırmak gerekir.
Malumunuz kıyamet alametleri sadece
Mehdi'nin (a.r) zuhuru ile sınırlı
değil, dahası var. Tabii pek çok alamet olunca ister istemez âlimler ihtilaf
etmişlerdir. Olsun önemi yok, onların ihtilaflarında bile rahmet vardır.
Abdullah b. Ömer şöyle der: Peygamberimizden
işittim şöyle buyurdu:
“Kıyametin
ilk nişanı Beni Asfar’ın (sarı ırkın) çıkmasıdır. Sonra güneşin batıdan doğmasıdır.”
Muhaddisler ise:
İlk alameti doğudan duman
çıkmasıdır. Sonra Deccal’ın çıkmasıdır. Bunlar kıyametin yakın nişanlarıdır.
Ondan sonra Mehdi çıkar demişlerdir.
Ümmü Seleme de şunu der:
“Resulullah’tan işittim; buyurdular
ki;
Mehdi,
Fatıma’nın çocuklarındandır, Seyyiddir.”
Fatıma annemiz velilerin, yani Ehlibeytin
annesidir. Malum olduğu üzere Seyyid’lerin ilki Hz. Hüseyin ve Hz.
Hasan’dır. Ki, onlar Peygamber dizinde büyüdüler. Bu yüzden Yüce
Peygamberin nazlı çiçekleri oldular. Onun için Peygamberimiz (s.a.v) bu iki seyyid kutbunu; ‘Hüseyin bendendir, bende Hüseyin’denim, Allah’ı seven Hüseyin’i
sever, Hüseyin torunlardan bir torundur’ diye övgüye mazhar kılmıştır. Gerçekten de onlar yeryüzünün en nadide
torunudurlar.
Ebu Said El-Hudri Mehdi konusunda
şöyle der:
Peygamber (s.a.v) buyurdu: Mehdi bendendir. Ahir zamanda çıkar.
Yeryüzünde adaletle hükmeder. Önce zalimler yeryüzünü zulüm ile tutmuşlardır.
Mehdi ise güzellik ve adalet ile cihana yedi yıl hükmedecek.
Peygamber (s.a.v) buyurdu:
“Din bizimle başladı. Sonra yine bizimle son bulur. Sizden biriniz o
zamana erişirseniz ve onun nişanlarını görürsünüz ona tabi olun. Şüphesiz Mehdi
merhametlidir. Ve kendisi de rahmete mazhar olmuştur.”
Cabir b. Abdullah’da Peygamberimizin
dilinden şöyle nakleder:
“Peygamber (s.a.v) buyurdu: Benden sonra on iki halife gelecek. Hepsi
Kureyş kabilesinden olacaklar.”
İbn-i Kesir şunları söyledi:
“.. Onlara Hulefa-i Raşidin derler. Hasan, Hüseyin ve Ömer b. Abdülaziz
onlardandır. Allah hepsinden razı olsun”
Yine nakledildiğine göre Resulü
Ekrem (s.a.v):
“Şu on alamet ortaya çıkmayınca kıyamet kopmaz: Duman, Deccal, Mehdinin
çıkması, Dabbetül-Arz, güneşin batıdan doğması, İsa (a.s)’in gökten inmesi,
Ye’cuc ve Me’cuc’ün çıkması, Doğudan gökten yerin aşağı geçmesi, Arap
adalarından birinin aşağı geçmesi, Yemenden bir ateşin çıkması ve halkı mahşer
yerine sürmesi” (Envarül Aşıkın. Ahmet Bican Bedir Yayınevi,1983,S:425)
diye buyurmuştur.
Keza yine nakledildiğine göre,
önce Mehdi, sonra da Deccal çıkacak diyenler olmuştur. Hatta Rafızîler doğdu
dedikleri halde henüz Mehdi gelmemiştir.
Bazıları Mağrib’den çıkacak,
bazıları da Buhara’dan çıkacak demişlerdir.
Müslim’in Sahih’inde nakledilen
rivayete göre ise Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Ahir zamanda otuz kişi peygamber olduklarını iddia edecekler. Halkı
azıtmakta Deccal gibi davranacaklar. Hak Teâlâ onları rüsva edecektir. Zira
gerçekte ahir zaman peygamberi benim, din ve erkân benimdir.” (a.g.e S.426)
Yine aynı eserin sayfalarını
çevirdikçe heyecanımız daha da kat be kat artmakta, madem öyle sahifeleri çevirmeye devam edelim:
Deccalın belirtisi alnında kâfir yazılı olmasıdır ve gözü kördür. Ondan sonra
Allah (c.c), İsa (a.s)’ı gökten Şam’da
Ümeyye Camii'nin doğusunda bulunan Minaret-ül Beyda’ya (Ak Minare)
indirecektir. Sonra Hz. İsa Deccalı Kudüs’te ‘Led’ kapısında bulacak, harbe ile vurup öldürecektir. Allah (c.c),
İsa'ya (a.s) kavminle Tur Dağına çık
diye vahiyde bulunacak. İsa’da kavmi ile Tur-i Sina’ya çıkacaktır.
Ondan sonra Allah (c.c) Ye’cuc ve
Me’cuc’ü indirecek. Ye’cüc ve Me’cuc yeryüzünde çok fitne ve fesat işleyecek.
Allah (c.c) deve burnundaki kurtçuklar gibi kurtçuklar gönderecek. O kurtçuklar
onları bir defada yok edecek. Ondan sonra Hz. İsa ve kavmi Tur-i Sina’dan
yeryüzüne inecek. Onların leşlerinden rahatsız olacaklar. İsa (a.s) dua edecek,
Allah (c.c) deveboynu gibi kuşlar gönderecek, o kuşlar onların leşlerini alıp
denize atacaklar. Böylece yeryüzü arınacak, otlar ve ağaçlar bitecek, yemişler
verecek.
İbn-i Kesir ise şöyle demiştir:
“ İsa (a.s) Deccalı öldürünce
yeryüzü halas olup kurt koyunla yürüyecek, harabe olmuş şehirler yeniden
kurulacaktır.
Peygamber (s.a.v):
İsa (a.s) gökten
yere indiği zaman adalet gösterip güzellikle hükmedecek. Ne kadar put ve haç
varsa kıracak, sonra İsa (a.s) Hz. Mehdi ile buluşacak. Namaz vakti olunca İsa:
-Gel ey Mehdi! Sen
imam ol, namaz kılalım diyecek.
Mehdi:
-Ey İsa! Sen
Peygambersin. İmam olmaya sen layıksın diyecek.
Hz. İsa’da;
-Ey Mehdi! Gel sen
imam ol. Hz. Muhammed’in neslindensin, imam olmaya sen layıksın diyecek. Sonra
Hz. Mehdi(a.r) imam olacak, namaz kılacaklar ve İsa (a.s) sultan olacak, yedi
yıl halka hükmedecek.” (a.g.e. S:427)
Hâsılı kelam, İsa (a.s) kıyamet
yaklaşınca Şam’da Ümeyye camii minaresine inecek, evlenecek ve çocukları
olacak. Hz. Mehdi ile buluşacak kırk sene yayıp Medine’de vefat edip hücreyi
saadete defin edilecektir. (Bkz. Peygamberler Tarihi Altıparmak, Bereket
yayınevi,1980. S:851)
Şu bir gerçek, hakiki şeyh ben
şuyum, ben buyum gibi enaniyet kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı Mısrî
(k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne
de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür" diye
beyan buyurarak kibrin çirkinliğini ortaya koymaktar. Seyyid Taha (k.s.) da Zünnûn-ı
Mısrî (k.s.)’ i teyit edercesine şöyle der: Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda
asla kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Hem nasıl olur da bu tarikattan biri
irşada çıkıp da halkı görmez ki.” Yani, Halk içinde Hak olmak esastır anlamında
bir sözdür bu
Zaten gerçek şeyh ve gerçek Mehdi,
ben Şeyhim ya da ben Mehdiyim demez. Gerçek Şeyh ve gerçek Mehdi’nin emareleri
bellidir, bir kere yaşayışı Kur’an ve sünnet üzerine olması icab eder. Kaldı ki
bir şeyhin dilinden ‘Ben’ kelimesi çıkıyorsa o ta baştan güvenirliliğini yitirmiş
demektir. Kendi kendisini tarif eden ve kendi yaptığı faaliyetlerini anlatan bir
kişi aslında hiçbir şey değildir. Oysa dille anlatmaya bile gerek kalmadan
manevi tasarrufatla insanları irşat etmek muteberdir. Ki; bu tür irşat
uygulamasının Sadat-ı Kiramın hayatında pek çok örnekler mevcut. Mesela öyle
zatlar vardır ki konferanslar tertip etmediği halde, sık sık konuşmadığı halde
manevi tasarrufatıyla binlerce insanı irşat edebiliyor. Bu yüzden Seyda (k.s) sadatların
kıymetine vurgu yaparaktan“İş lafın
zahirinde değil manevi tasarruftadır” demiştir.
Hem nasıl ki Hz. Ebu Bekir-i Sıdık (r.a) hilafeti zamanında Yemane vilayetinde
Müseyleme-i Kezzab adında yalancı peygamber türediyse, haydi haydi bu zamanda da sahte şeyhlerin
sahte Mehdilerin türemesi kaçınılmazdır. Şurası unutulmamalıdır ki; hakiki
Allah dostlarının ve rabbani alimlerin irşatları bu tür sahteliklerin önünde
panzehir hükmündedir. İnsan Hakikate giden yolda gerçeği görünce sapla samanı
ayırabilecek basirete kavuşabiliyor. Kuran’a ve sünnete muhalif her hareket
eninde sonunda hüsrana uğrayacağı malum. Ölçü Kur’an ve sünnet, icma-i ümmet ve
kıyası fukaha olmalı. Bu engin kaynaklardan yoksun her oluşum şaibeli olmaya
mahkûmdur.
Evet, Hz. Mehdi (a.r)’in birçok emareleri
vardır, ama Mehdi (a.r) zuhur edince yeni bir şey getirmeyecek, mevcut İslami
esaslara göre irşat edecek, yeni bir vahiy inmesi asla söz konusu değildir.
Çünkü vahiy Peygamberimizden (s.a.v) sonra kesilmiştir. Dolayısıyla hiçbir
kimse bana vahiy geldi iddiasında bulunamaz. İlham gelse dahi ilham kesin bilgi
addedilmediği için şeriata göre amel edilir.
Velhasıl sözün özü bize “Allah Teâlâ
bizi sahte kurtarıcıların şerrinden korusun” demek düşer.