9 Haziran 2016 Perşembe

İNSANLIĞIN KURTULUŞU



İNSANLIĞIN KURTULUŞU
       SELİM GÜRBÜZER
       Aslında hümanizm Rönesans’la ortaya atılan ve çağdaş laisizm kılıfı altında bize yutturulmaya çalışılan bir kavram. Dahası insanlıktan nasibini almamış sözde insan sever insanların insanı hayvan sever ölçüsüne indirgemenin adıdır hümanizm. Eeeh batılılar ne yapsın, yitirmiş oldukları inançlarının yerini dolduracak bir şeyler kalmayınca,  sonunda tutunacak dal olarak içi boş hümanizmi buldular. Peki, bu kavrama tutundular da ne oldu,  huylu huyundan vazgeçmez misali dünyanın değişik ülkelerinde döktükleri kanlarla tutundukları kavramın bir kılıf olduğu ortaya çıktı. İşte Bosna, işte Çeçenistan, işte Karabağ, işte Filistin, işte Afganistan, işte Irak ve Suriye’de mazlum insanlar üzerinden akıttıkları kanlar bunun en bariz göstergesi zaten.  Şimdi sormak gerekir,  bugüne dek işledikleri cinayetlerle dosyaları bir hayli kabarık olmasına rağmen, nasıl olurda hiç utanmadan sıkılmadan bize insanlık (hümanistlikten) dersi vermeye kalkışırlar doğrusu şaşmamak elde değil.  Oysa buna kargalar bile güler.
           Hem onlar kim bize insanlık dersi vermek kim. Bikere bizim insanlık anlayışımızı ölçecek şimdiye kadar daha henüz bir alet keşfedilmedi. Ancak şu kadarını diyebiliriz ki, bizim insanlığımız batılılar gibi pragmatist menfaat ilişki ağına dayalı insanlık değil,  bilakis demin dedik ya ölçülemeyecek derecede karşılıksız sevgi üzerine dayalı bir insanlık anlayışıdır. İşte bu anlayışın gereğidir ki, insanı Allah’ın mukaddes emaneti olarak görürüz. Böyle görmeye mecburuz da. Çünkü Yüce Allah (c.c), yarattığı tüm mahlûkat içerisinde sadece insanı ‘eşref-i mahlûkat’ olarak ilan etmiştir. Ama bu demek değildir ki, her insan baş tacıdır. Öyleleri de var ki şeytana pabucu ters giydirirde. Hele insanoğlu yaratılışının başlangıcında ki safiyetinden git gide uzaklaştıkça artık o safiyetin yerini şeytanlaşmış egemen güçler aldı diyebiliriz de.  Güç derken,  elbette ki kastımız onlara güç atfetmek değildir. Biz biliyoruz ki gerçek kudret ve güç sahibi sadece Yüce Allah’tır. Bunun dışındaki güçler tali ve suni olup keramet kendinde menkul güçlerdir. Dikkat ettiyseniz güçleri sahip oldukları silahlardan,  haksız beslendikleri ekonomik kaynaklardan, üstün performansa sahip propaganda malzemelerinden ve küresel boyutta istihbarat ağlarına sahip olmalarından gelmektedir. Dedik ya sakın ola ki buradan onlara güç vehmettiğimiz anlaşılmasın, tam aksine asıl amacımız onların korkak yürekli olduklarının delili diyebileceğimiz onca güç gösterisi donanım ve teknik şova ihtiyaç duyduklarını vurgulamak içindir. Oysa gerçek güç sahibi tüm bunlara ne tenezzül eder ne de ihtiyaç duyar. İhtiyaç duyacağı tek şey insanı yaşatmaktır. İnsanı yaşatan gücün devleti de yaşar,  yaşatanı da yaşar. Yok, eğer böyle bir yaşatma ve yaşama diye bir dert tasa yoksa biliniz ki bu kafa yapısı sadece korkak yüreklilere has bir kafadır.  Bize ancak cesur yüreklilik yaraşır, dolayısıyla bizim korkak yüreklilerle işimiz olmaması icab eder.  Ama ne zaman ki teknik şov egemen güç hale geldi, maalesef gelinen noktada cesur yüreklilikten eser kalmadı da.  Bakın, Köroğlu ne de güzel dile getirmiş  “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye, aynen öyle de Vahşi Batı da teknolojik donanıma ulaştı ulaşmasına ama dünyanın hemen her karış toprağında kan dökmediği yerde kalmadı diyebiliriz. Bu nasıl teknolojik üstünlükse masum insanların üzerlerine fütursuzca bomba yağdırabiliyorlar. Tabii yüreklerinde zerre miskal aşk ve sevgi taşımayan bu korkak yüreklilerden başka bir şey beklemek hayal olurdu. Bakmayın siz öyle Vahşi Batının üst perdeden ikide bir ahkâm kesip insan haklarından ve özgürlüklerden dem vurmalarına,  bu tamamen şimdiye kadar işledikleri insanlık cinayetlerini örtbas etmek için ileri sürdükleri sloganik söylemden başka bir şey değildir. Nitekim  ‘Yeni Dünya Düzeni’ sloganını irdelediğimizde altından kan ve gözyaşı çıkmakta hep. Vahşi batı kan ve gözyaşı dökerek insanlığı hizaya getire dursun,  bize Yunuşçasına aşk ve sevgiyle insanlığın kurtuluşuna vesile olmak düşer.
        Bakın, hayvan hayvanlığıyla kurtulurken, insan da ancak ilahi aşk ve sevgiyle yoğrularak kurtulabiliyor. Nasıl ki bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibiyse,  bir insanın kurtuluşuna vesile olmak da tüm insanlığı kurtarmak gibi bir büyük ecir getirici kapı olabiliyor.  Düşünsenize bir insanın kurtuluşuna vesile olduğumuzda aynı zamanda o insanın insanlığına kavuşmasına da vesile olmuş oluyoruz. Madem öyle, sözde insanlıktan dem vuran hümanistlere bir çift sözümüz olmalı. Ve bu insan kasabı cellâtlara inat şöyle seslenmeli:  Ey insan avcısı karanlık güçler! Artık kirli ellerinizi insanlığın üzerinden çekin. Masum insanların yakasından düşün ki, tüm insanlık ruhunun susuzluğunu giderecek kaynaklara yönelebilsin. Daha hale gözünüz doymadı mı ki; bir yandan moda bahanesiyle defileler tertipleyip kadını cinsel meta ve sömürü aracı hale getiriyorsunuz, diğer yandan da tüm insanları tüketim çılgınlığıyla sarhoş edip telef etmeye devam ediyorsunuz. Bırakınız hayvan hayvanlığıyla kurtulsun insan insanlığıyla. Ne hayvanı insanlaştırmaya çalışın ne de insanı hayvanlaştırmaya. Şayet bu uyarılarımızı dikkate almazsanız biliniz ki er geç yüce Allah (c.c) ‘mazluma umut, zalime korku’ salacak gönüllü fedailerini her devirde çıkardığı gibi bu devirde de çıkarıp üzerinize salacaktır.”
              Evet, sakın ola ki sözde insanlıktan dem vuran hümanistlerin cilalı boyalı laflarının cazibesine kapılıp kurtuluşumuzu onların reçetelerinde aramayalım, zaten bizi kurtuluşa erdirecek reçete Müberra dinimizin öğretilerinde ziyadesiyle mevcut. Dolayısıyla Batı kim bize reçete sunmak kim, bikere Batılı filozoflar ne maddede ki mekanizmi, ne bitkideki tropizmi, ne hayvandaki içgüdüyü, ne de insandaki ruhi melekeyi kavrayabilmiştir. Şimdi nasıl olurda bunlar bize yol gösterebilir ki.  Nitekim Seyyid Ahmet Arvasi “Peygamber ve velilerin ellerindeki sıcaklığı filozofun soğuk ellerinde bulamazsınız. Filozoflar kesrette bunalırken, Peygamberler tevhit de mutlu olurlar” derken kurtuluşa ermenin ancak vahyin ışığında soluklanan Peygamber kavlinde olduğuna vurgu yapmıştır. Böylece batılı feylesoflar kesrette oyalanıp detaylarda boğulurken, Peygamber kavlince hareket eden bu ümmetin bilge ulemaları da İslam’ın o engin deryasında çokluk içerisinde vahdete yol almakla kurtuluşa ermişlerdir. Allah korusun bilge âlimlerimiz aksi istikamette bir yol takip etseydiler belkide kendi kafalarına göre suni bir din icad edip kendileriyle birlikte tüm ümmetin helakine sebep olacaklardı.      
             Bakınız Auguste Comte kendi mantığından hareketle insan ruhunda var olan özgürlük tutkusunu kollektif ruhun bir ürünü olmasına bağlaması hem materyalistlerin ekmeğine yağ sürmesine hem de bu arada ‘İnsanlık dinin’den bahsedip suni din icad etmelerin yolunu açmıştır. Allah aşkına, bu nasıl pozitivist akımsa, suni bir din icad edecek kadar basitleşebiliyorlar. Batılı filozoflar insan ruhunu hiçe sayıp türlü zırva tevil yollara sapa dursunlar, şunu iyi bilsinler ki bu tür sapkınlıklarla bizim akaidimizi bozamayacaklardır. Bizim İslam akaidimizde tek mutlak varlık ‘Yüce Allah’tır, Yüce Yaratıcının dışında her şey masiva olarak addedilir. Dolayısıyla hiç boşa kürek sallamasınlar bize masivayı asla ilah olarak yutturamazlar. Hele hümanizm ve hoşgörü kılıfı altında yutturacaklarını sanıyorlarsa büyük bir yanılgı içerisindeler. Peygamberimiz (s.a.v) “(Feraset sahibi, akıllı, olgun) Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” (Buhari, Edep, 83 Müslim, Zühd, 63)  beyan buyurmakla zihnimizi açıp mü’min olan gerçekten ısırıldığı delikten bir daha girmez. Girse de o bir defaydı.  İşte gördük hoşgörü kandırmaca oyunları 15 Temmuz gecesinde milletin iman dolu göğsüne tosladığında kendisine kâinat imamı sıfatı altında ulûhiyet isnad edilen Pensilvanya kaçağı hain papazın o sahte kucaklayışı, yüzünde ki o sahte ağlamaklı vaaz gözyaşları yerle bir yeksan oldu da. Bu demektir ki; sahtelik bir yere kadar sürdürülebiliyor. Nitekim akaidi sağlam bu milletin derin irfanına tosladığında ne olduğunu gördük, bir anda maskeleri düşüp kendilerini ele vermiş oldular. Hiç kuşkusuz bu beklenen kaçınılmaz akıbetti, sahici bir hareket olsalardı asla akıbetlerinde rezil rüsva olmayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın rızası dışında faaliyet gösteren hangi akım olursa olsun eninde sonunda tarihin harabelerine gömülmekten kendini kurtaramamakta. Ama hakikat öyle değildir,  nasıl ki güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi hakikatte perdelenemiyor. Her ne kadar tarihte medeniyetimizle insanlığa ışık olup sonrasında düşüşler yaşasak da üzerimize yeniden hakikat güneşi doğduğunda bir bakıyorsun yeniden dirilişe geçebiliyoruz. Zira Yüce Allah’ın vaadi var: “Nurumu tamamlayacağım” diye. Dolayısıyla bizim düşüşümüz ile “her şey güzel olacak” sahte sloganla umut tacirliği yapanların, sahte kucaklayıcıların ve Vatikan diyalogcuların düşüşleri birebir aynı olmayacağı muhakkak. Birinde 15 Temmuzda olduğu gibi düştüğümüzü sandıkları yerden kıyama kalkıp Yenikapı ruhuyla yeniden diriliş vardır, diğerinde ise milletin irfanına ihanet etmenin ne demek olduğunun bedeli olarak tarihin harabelerine gömülmek vardır. Kökü dışarıda Batının kilise papazlarını, kardinallerini, fundamentalistleri örnek alıp FETÖ ihanet şebekesi elebaşını kâinat imamı olarak ilahlaştırırlarsa olacağı buydu. İşte Yüce Allah’ın hikmeti bu ya, hele balon şişmeye bir görsün hemen iğnede peşinden takip eder. Nitekim işi zıvanadan çıkarma noktasına geldiklerinde o balon ellerinde patlar da. İşte ellerinde patlayan bu balonu şeytani üst akıl allayıp pullayıp içimize attı da ne oldu,  en nihayetinde hevesleri kursaklarında kaldı ya, bu onlara büyük bir ibretlik ders olması açısından kara kara düşündürmeye yetti bile.  Umarız bu ümmetin irfanını arkadan hançerlemeye bir daha kalkışmaya tevessül etmezler. Üst akıl artık anlamalı, nihai kazananın şeytanın sahte gülen yüzü değil, hakikat güneşi Yusuf Yüzlüler kazanır hep. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz kökü dışarıda ki akımlarla ‘al takke ver külah’ ilişkisine girip Batılı feylesoflarla, papazlarla dinler arası diyalog ilişkisine girenlerin acı akıbeti hep böyle sonlanmakta.  Oysa biz biliyoruz ki gerçek âlim bir şahsiyet olsaydı asla bu tür karanlık işlerde rol almazdı. Allah’a şükürler olsun ki,  hala bu ümmetin içerisinde sayıları azda olsa gerçek ehlisünnet âlimlerimiz var da bu sayede ne A. Comte’nin insanlık dinine, ne Spinoza’nın panteizmine, ne de batının şusuna busuna kendimizi kaptırıp göz kırpmıyoruz.  Nasıl göz kırpalım ki, bikere ta baştan Batı düşüncesiyle doku uyuşmazlıklarımız söz konusudur. Kaldı ki Peygamber izini iz süren ulemamız vahyin ışığında teslim olmuş akılla insanlara rehber olurken filozoflar da sadece sırf kuru akılla rehber olmaktalar. Oysa akıl bir yere arkadaş,  aklında giremeyeceği sahalar var. Hele akıl sahasının dışına at oynatmaya kalkıştığında rehber olmaktan çıkıp insanı şüphe girdabı içerisinde vehme sürükleyeceği an meselesidir diyebiliriz. Vehme düşmemek için neydik edip akıl melekemizi vahyin ışığında, yani Kur’an’ın ifadesiyle akl-ı selim hale getirmek gerekir. Öyle ya, kalbin kumandasında işleyen akıl melekesini vahyin ışığında akl-ı selim meleke hale getirmek varken, aklı positivizm kuşatması altında şüphe girdabında boğdurmak niye?
           Hele aklımız akl-ı selim hale gelmeye bir görsün,  filozofların sıkça düştüğü şüphe bataklığında debelenmeyeceğimiz gibi her karşılaşacağımız vakaya eşyanın dili veya gözüyle değil vahyin ışığıyla analize tabi tutarız da.
            Peki,  eşyanın diliyle konuşan akıl bize bir gün yön vermeye kalkıştığında ne olur? Olacak olan besbelli eşyanın donuk yüzünde her şeye şüpheci gözle bakıp psikolojimiz ve ruh sağlığımızın altüst olacağı muhakkak. Ruh sağlığı altüst olan bir insanın bir halini düşünün, ne sözü özüne uyar, ne de özü sözüne uyar.  Tamamen denge ayarları bozulduğundan kendisi olmaktan çıkar da. Her ne kadar Sigmund Freud, İd (alt ben) ve süper ego (üst ben)  arasındaki kavgaya son verecek ego (ben)  dengesinden söz etmiş olsa da onunda açmazı hakiki ruh gerçeğini idrak edememiş olmasıdır. Kaldı ki, Freud’un “İd, süper ego ve ego”  diye ortaya attığı kavramlar bizim Ehlisünnet İslam âlimlerince izah edilen Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame ve Nefs-i Mutmainne kavramlarından başkası değildir. Tabii kendisinin İslam tasavvufundan bihaber olması hasebiyle nefsin mertebelerini ve ruhun keyfiyetini bilmemesi son derece gayet tabii bir durumdur. Zaten İslam’dan haberdar olmuş olsaydı kendisinin insan egosunun yani nefsin üç değil yedi evrelik bir aşama olduğunu kavramış olacaktı. Ama bu demek değildir ki egoyu kavramakla İd (alt ben) ve süper ego (üst ben)  arasındaki kavga sona erip yeniden denge ayarımız sağlanacak. Oysa kavramak başka bir şey, kavradığını uygulamak başka bir şeydir. Dolayısıyla kavgaya son vermenin yolu bildiğini tatbik etmekle mümkün olabiliyor. Yani teori pratiğe geçerse ancak o zaman bir anlam ifade etmekte, bunun dışında lafügüzaftır. Nitekim insanoğlu nefis terbiyesi aşamalarını tek tek aştığında idrakine açılan ruh penceresinde birtakım şeylerin nuraniyet kesb ettiğini ve kendisinde şu üç bilinçlenme gelişim kaydettiğini müşahede eder de:
               -Allah'a bakış tarzında bilinçlenme,
               -Eşyaya bakış tarzında bilinçlenme,
               -Kendine bakış tarzında bilinçlenme.
     İşte bu bilinçlenmelerle birlikte Freud’un ego dediği bizimde adına nefis dediğimiz nefsin sırasıyla Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmaine, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Kamile mertebelerinden geçip hak ve hakikat yolunda ıslahı gerçekleşip vuslat hâsıl olur da. Yeter ki bir insan, canı gönülden Allah’ın ipine sımsıkı sarılsın, bak o zaman Allah adı anıldığında yüreğinde nurlar saçılır da. Öyle ki mutmaine ve huzura ermiş kalbin eşyaya bakışı değişeceği gibi donuk ve matlaşmış eşyanın sırlarını çözebilecek noktaya ulaşır bile. Derken “ilim kendin bilmektir” gerçeğini idrak etmiş olup eşyanın esaretinden kendini kurtarmış olur. Kaldı ki, kendini bilen burnu bir karış havadakiler gibi ego dünyasında yüzmeyip, Rabbini ‘kendini bilme’ ilmiyle (marifet ilmiyle) bilir de. Böylece marifet ilmi sayesinde yüzünü Allah’a çevirip gerçek hürriyeti eşyada değil Allah’a kul olmakta bulur. O halde daha ne duruyoruz,  şimdi tamda Allah’tan başka tüm iç ve dış sahte putlara meydan okuma zamanıdır. Allah korusun ha bugün ha yarın derken ertelemeye kalkışırsak onlar bu arada boşluktan istifade edip hürriyetimizi elimizden almaya kalkışacaklardır.  Dolayısıyla her an uyanık olmaya mecburuz.    
             Evet,  gerçek özgürlükten söz edebilmek için maddeye köle olmamamız icab eder. Nasıl ki, bir insanın onuru ayaklar altına alındığında hür olmanın kıymeti o an daha iyi idrak ediliyorsa,  aynen öyle de bir insan kendi olmaktan çıkıp nefsinin kölesi olduğunda da ruhen özgür olmanın kıymetini o an idrak etmiş olacaktır. Hele ki bu özgürlük cephede düşmanın esaretinden kurtulmaktan daha çok kıymet ifade edecektir. Ne mutlu vaktinde kıymet bilene. Öyle ya,  iş işten geçtikten sonra ruhen özgür olmanın kıymetini bilsek ne bilmesek ne... Kaldı ki bizim liberalistler gibi bana dokunmayan bin yıl yaşasın kafa yapısıyla işi yarına bırakma cinsinden ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ şeklinde bir vurdumduymazlık içerisine girme lüksümüz ve kaybedecek zamanımız yoktur. Böyle bir mantık garabetine asla dinimiz cevaz vermez de.  Hem kaldı ki ‘Mevlam kayıra saldım çayıra’ anlayışından kim ne bulmuş ki bizde bulalım, bu anlayış düpedüz insanlığa başıboş sürü muamelesini reva görmek olur. Başıboş sürü olmamak için hürriyetimizi mutlaka Allah’a kul olmakta aramalı. Aman dikkat,  başıboşluk aynı zamanda anarşizme ve tüketime davetiye çıkarmak demektir. Umut edilir ki, insanlar vahşi kapitalizmin ürettiği başıboş düzene başkaldırıp tüketim çılgınlığından, maddi ihtiraslardan,  sahte mabutlardan ve anarşizmden kurtulabilsin. Kurtulmalı da,  çünkü insan gerçek hürriyetin tadını ancak Allah’a abd olmakta bulabiliyor. Böylesi bir hürriyette köleler sultan olur da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz köleyi halifeye eşit kılan gerçek özgürlük budur.  Madem öyle gelin İlay-ı kelimetullah zikrini kalbimizde yüceltip tüm sahte putlara başkaldıralım ki, Allah (c.c) “Ben insanları bana ibadet etsinler diye yarattım” buyruğunun yerine getirmiş olalım. Öyle ibadet edelim ki  “Onlar ne ticaret ne de alışverişin Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır” ilahi fermanının gereği olarak hayatımızı zikirle donatmış olalım. Buna mecburuz da. Çünkü Bezm-i eleste “Elestü Bi Rabbikum” (Sen bizim Rabbimizsin)  sözünü vermiştik. O halde daha ne duruyoruz, vakit sözümüzü yerine getirme vaktidir.
           Bilmem şunu hiç kendi kendimize sorduk mu, niye İmamı Gazali “İnsan dış gözü ile bakar, iç gözü ile görür” diye demiş diye. Düşündüğümüzde bu özlü sözden öyle anlaşılıyor ki;  eşyaya bağımlılık insanın iç gözü karartmakta. Hani hep denilir ya ‘dışı seni yakar, içi beni yakar’ diye aynen dış ve iç gözde bunun gibi bir şeydir. Madem öyle, eşyanın donuk yüzü bizi yakmaması için dış ve iç bakış tarzımızı değiştirmemiz şarttır. Nasıl mı? Şayet hem eşyanın hem dünyanın peşinden koşmayıp dünya ve eşya bizim ardımızdan koşacak hale gelirse elbette ki dış gözümüzle bakar ve iç gözümüzle de görür konuma gelmemiz her an mümkün. Nitekim tasavvufi hayat yaşayanlarda bunu pekâlâ görebiliyoruz. Bu nedenle tasavvuf ilmi ledün ilmi olarak karşılık bulur. Öyle ya, madem kâinatta zerreden kürreye her ne varsa kendi hal lisanıyla Allah’ı anmak için vardır, o halde biz ne güne duruyoruz, hazır önümüze ledün ilmide konulmuşken bu fırsatı niye kaçıralım ki. Hele insan ki diğer mahlûkatlar arasında eşrefi mahlûkat varlık olarak ilan edilmiş, dolayısıyla bizim daha çok zikretmemiz gerekiyor ki kurtuluşa ve felaha erebilelim. Bakın önümüze iki seçenek konulmuş,  ya nefsin hevasına kapılıp şeytana uyacağız ya da ruhun sesine kulak verip Allah’a itaat edeceğiz.  Çünkü insan yaratılış itibariyle bir yönüyle balçığa, diğer yönüyle de nur’a meyilli olarak yaratıldığından bu seçeneğin önümüze konulması gayet tabiidir. Eğer yaratılış çamur mayamızı cilalayıp kalaylamak diye bir derdimiz varsa bu ancak Allah’a hakiki manada kul olmakla ruhen yükselebiliyoruz. Bunun dışında bir yol takip etmek beraberinde ruhi çöküntüyü doğuracağı muhakkak
             Evet, yaratılış mayamız iki kutup üzerine kodlanmış ve bunlardan biri iyiliği telkin eden meleki kuvvet, diğeri ise kötülüğü telkin eden şeytani kuvvettir. İşte bu iki kuvvetten cüz-i irademizi melek-i kuvvetten yana kullandığımızda biliniz ki kurtuluşa ve felaha ereceğiz demektir, yok eğer tercihimizi şeytanı kuvvetten kullanacaksak vay halimize, biliniz ki hayvandan da daha aşağı esfel-i safilin mertebesine düşeceğiz demektir.
           Maalesef, iki kutup arasında gelgitlerimiz ve ikilemlerimiz sıkça tekrarladıkça ömrümüzü heder etmekteyiz, bu yüzden istikamet sahibi olamıyoruz. Yine de her şeye rağmen zararın neresinden dönersek fayda var düşüncesinden hareketle bir an evvel ‘gün bugündür’ deyip gelgitlerimize son verme vaktidir. Son verelim ki, ömrümüzün geri kalan kısmında ecel kapıyı çaldığında son nefesimizi hüsnü hatime ile sonlandırabilelim. Dolayısıyla ümidimizi yitirmemek gerekir. Çünkü melekler son nefese dek insan ruhuna iyilik kuvveti emdirmek için vardır. Malum şeytan ise son nefeste imanımızı çalmak için vardır. Hatta şeytan son nefesi de beklemez, insanın kanında her daim dolaşır dururda. En iyisi mi biz ‘hiç ölmeyecekmişiz gibi dünya için, yarın ölecekmişiz gibi ahret için çalış’ hükmünce her an tedbiri elden bırakmadan kurtuluşumuzu Allah’a abd olmakta bulalım.  
          Velhasıl-ı kelam;  Allah’a abd olalım ki kalpler Allah’ın zikri ile huzur bulup kurtuluşa erebilelim.

           Vesselam.             

8 Haziran 2016 Çarşamba

MEHDİ (r.a)

                                                   MEHDİ (r.a)  
                                                                                                    SELİM GÜRBÜZER
      Hani aç tavuk,  hayale kapıldığında  kendini darı ambarında buğday sanır ya, aynen öyle de kendini Mehdi sanan, yetmedi kâinat imamı olarak gören FETÖ şarlatanı Pensilvanya’dan oturduğu yerden efsunladığı piyonlarına anlattığı rüyalarla,  çeşitli alavere ve dalaverelerle ahkâm kesmeye devam etmekte. FETÖ elebaşısı efsunladığı taraftarlarını kandırmaya devam ede dursun biz biliyoruz ki Mehdi rahmetullahi aleyhi çıkacaksa da Pensilvanya’dan değil Said Nursi Hz.lerinin işaret buyurduğu gibi doğudan çıkacaktır. Hakeza İsa (a.s)’da Şam’da ak minareye inerek zuhur edecektir. Her neyse biz şarlatanlarla oyalanmak yerine pek çok kaynağa bakaraktan bu hassas konuyu irdelemeye çalışalım.
       Malum, Mehdi kavramının sözcük anlamı ‘kurtarıcı’ demektir. Elbet günü geldiğinde bunalım içerisinde kıskıvrak kıvranan insanlığın kurtuluşu uğruna mücadele edecek olan zattır o.  Sanmayın ki o bir hayalet, bir sanal yaratık, tam aksine bizim gibi bir insan ve aramızdan çıkacak muştumuzdur. Hele sırat-ı müstakim üzere hakiki Müminler onu samimi hislerle çağırdıkça gelecekte elbet. Nasıl ki çorak topraklar yağmura kavuşunca hayat bulur ya, aynen öyle de son evrensel velinin çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluşa ereceği de muhakkak.
       Allah Resulü dar’ul bekaya irtihal ettikten sonra ardından bıraktığı mukaddes emaneti Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) devr aldı, ondan da sırasıyla bu emaneti Hz. Ömer (r.anh), Hz. Osman (r.anh), Hz. Ali (k.v) yüklenmiş oldu.  Derken dört büyük halifeden sonra tevhit sancağı Tabiin’in büyüklerine, Tabiin’den Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmi ile amil olmuş Ehlullah’a devr olunmuştur.
      Madem Allah Resulünden sonra peygamber gelmeyecek, o halde insanlara rehber olacak büyük zat’ların her devirde var olmasından gayet tabii ne olabilir ki. Bakın şöyle İslam tarihine Peygamberimiz (s.a.v)’in dünyevi hayatının son bulmasının akabinde bir takım dinden dönme hareketleri görüldüğü bir vaka. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) bu ya, derhal harekete geçip, fitne hareketlerin tutuşturduğu fitne alevi tüm müminleri sarmadan,  yerinde müdahaleyle yangını söndürmesini bilmiştir. Ancak Hz. Osman (r.anh)  dönemine geldiğimizde, fitne odakları boş durmayacaktır, bilhassa bunlardan Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni Sebe münafığının sinsice ortaya koyduğu şeytani planlar sonucu, Hz. Osman (r.anh) Kur’an okurken şehit edilir de. Hakeza Hz. Ali (k.v) döneminde de Peygamberimiz (s.a.v)’in çok önceden Hz. Ali (k.v)’e; “Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sende tevili üzerine mücadele edeceksin” dediği mucizevî olay da gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla Harici eylemlerin sebep olduğu kanlı hadiseler birbiri sıra sıralanarak gözler üzerine serilir.  Böylece tenzil ve tevil üzerine olan mücadeleler tüm hızıyla günümüze kadar uzanır da.
              Öyle anlaşılıyor ki,  Yahudiler geçmişte nasıl ki   Yahudi dönmesi Abdullah İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah gibi fitne mümessilleri vasıtasıyla fitne kazanı kaynattıysalar,  bugünde buna benzer farklı metotlarla Mason ve Siyonist örgüt yapılanmalarla karşımıza çıkıp yine kazan kaynatmaktalar.
             Bakın, Hasan Sabbah, tam otuz üç yıl Alamut kalesinden idare ettiği nerdeyse körpe yaştaki gençlerin beyinlerini yıkayıp, hatta yetmedi cennet vaadiyle bir takım zevkler tattıraraktan ‘Git filancanın işini bitir’ emrini verip İslam âleminin başına bela vurucu timler oluşturabilmiştir. Neyse ki Al-i Selçuklular yerinde ve zamanında yapılan müdahalelerle Hasan Sabbah’ın bu çirkin emellerine geçit vermeyecektir.
             Aslında, fitne virüsleri hemen her devirde çirkin yüzünü gösterip her an patlamaya hazır pimi çekilmemiş bomba gibidirler. Tabii bir yerde fitne virüsleri varsa bunun karşısında panzehir hükmünde ümmetin birliğini ve dirliğini ihya edecek rabbani âlimlerimiz ve İslami reçetelerimiz de var. Allah’a çok şükürler olsun ki her devirde fitne odaklarının emellerini boşa çıkaracak İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani ve Said Nursi gibi ehlisünnet âlimlerimiz boş durmuyor. Onların varlığı Ümmet-i Muhammed’e ziyadesiyle güç veriyor zaten. Nasıl güç vermesin ki, bakın İmam-ı Gazali Hz.leri Selçukluların yürüttüğü İslam’ın ilmi siyaset ve nizamına hizmet ettiği gibi yaşadığı devirde her türlü itikadı bozmaya yönelik tüm sapkın feylesof tayfasına,  her tür kargaşalığa kaynak teşkil eden müfrit Şii ve Bâtıni odaklara karşı mücadele vermiş büyük bir dehadır. O bu mücadelesiyle Hüccetü’l İslam olmayı çoktan hak etti bile. Yani İslam’ın delilidir o. Keza İmam-ı Rabbânî (k.s)’de öyledir. O da kendi döneminde vuku bulan tarikat ve şeriat çekişmelerine son vermekle hicri ikinci bin yılın müceddidi olarak gönüllerde taht kurmuştur. Derken rabbani âlimler sayesinde İslam âlemini içten içe sarsabilecek tüm fitne hareketleri alev almadan bastırılabilmiştir. İşte onların bu dikkate şayan faaliyetleri ister istemez akıllara acaba onlar mehdimidir düşüncesini de beraberinde getirir. Nitekim bu hususta Gavs-ı Bilvânisî (k.s), ikibin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî (k.s) hakkında söylenilmiş bir sohbeti şöyle nakleder;
        " İmâm-ı Rabbânî 'ye bir müridi demiş ki;
          “ Efendim siz Mehdi misiniz?”
         İmâm-ı Rabbânî de cevaben demiş ki:
         "Öyle sanmıştım, amma velâkin Mehdi değilim. Çünkü ben yüzün başını geçtim, Mehdi (a.r) ise yüzün başını geçmeyecek" Gerçekten de İmam-ı Rabbânî (k.s) büyük bir zattı ve Müceddid-i Elfisani olarak ümmetin gönlünde yer edip bugün olmuş hala etkisini devam ettirmekte de.            
          Seyda (k.s) ise babasının dilinden İmamı Rabbanin bu sözlerini aktardıktan sonra şöyle der; “Gerçi ayet, hadis değil amma İmamı Rabbani’nin sözüdür”  der. İlginçtir Seyda Hz.leri içinde Mehdi diyenler olmuştu. Nitekim 1987 yıllarda, yani muhabbet selinin dorukta olduğu yıllarda ismini şu an hatırlayamadım Horoz lakaplı bir kişi sofiler arasında sürekli Seyda Hz.lerinin Mehdi olacağını yayaraktan fitne oluşturmaya çalışmıştı. Tabii bu durum Seyda Hz.lerine bildirildiğinde ‘şayet o kişi aranıza gelirse kovun’ diyerekten fitnenin önüne geçmiştir.  Ki, o zamanlar Erzurum’da öğrencilik yıllarımdı ki,  maalesef Horoz taifesi Dadaş diyarına bile musallat olmuştu. Neyse ki Erzurum’da ki sofi arkadaşlar Horoz taifesinin emellerini boşa çıkartacaktır.
              Peki ya Said Nursi Hz.leri?  Malum, o da yaşadığı dönemde vuku bulan birtakım dinsizlik cereyanlarına karşı neşrettiği risaleleriyle ateizmin önünde çelikten zırh olmuştur. Yetmedi o pozitif ilimlerin (Fen ilimlerinin) İslam’a ters düşmediğine dair hem akli, hem de imanı deliller getirmek suretiyle Müslümanlar arasında ateizmin kol gezmesine fırsat vermemiştir. Böylece Said Nursi Hz.leri asrımıza ‘Bediüzzaman’ olarak damgasını vurmuştur.                 
              Besbelli ki kıyamet kadar Ehlisünnet yolunun uygulayıcısı önderler var olacağı gibi onlara karşı koyan fitne kollarının başları da var olacak.  Dahası umutla umutsuzluk arasında gidip gelen insanlığın kurtuluş muştularımız olacağı gibi,  hak yoldan alıkoyacak haramilerde olacak, bu kaçınılmazdır.  Peki, bu durumda ne yapmak gerektir derseniz, hiç kuşkusuz neyin eğri, neyin doğru olduğunu ayırt edebilecek nitelikte tek yegâne ölçümüz Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya sarılmakla elbet. Sıkı sıkıya sarılalım ki Kur’an ve sünneti en ince ayrıntılarına kadar hıfz edip ve tatbik eden icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha ehlini kendimize rehber edinebilelim. İyi ki de ehlisünnet âlimlerimiz var,  aksi halde fitne önderlerinin ağına düşmekten kendimizi kurtaramayabilirdik.
           Evet, Rabbani âlimler bizi karanlığa düşmekten kurtarmaya vesile olan aydınlık ışık fenerlerimizdir. Sahte kurtarıcılar ise malum bizi sıratı müstakim yolundan alıkoyan haramiler olarak karşımıza çıkan fitne mümessilleridir.
           Ne yazık ki Mehdi kavramından irrite olan bazı çevreler bu güzel kavramı öcü olarak takdim edip topluma dikte ettirmeye çalışmaktalar. Oysa adından anlaşılacağı üzere Mehdi kurtarıcı ve kurtuluşa erdirici manasına bir kavramdır. Ne kadar öcü kılıfıyla takdim etseler de Mehdi kavramının güzelliğine gölge düşüremeyeceklerdir. Hele Müslümanlar onu çağırdıkça o bir hayal olmayıp kader-i ilahinin bir armağanı olarak imdadımıza yetişeceğine inancımız tamda. Burada Müslümanlara düşen görev yaşadığımız hayat sürecinde istikamet üzere veya Sünnet-i Seniyye üzerine yaşamak olmalıdır. O halde bizi istikametten alıkoyacak sahte Mehdilere itibar etmeksizin fitne odaklarının çirkin heveslerini kursaklarında bırakmak en doğrusu. Bakmayın siz öyle bir takım aklı evvellerin İslam adına televizyonlara çıkıp ahkâm kesmelerine.  Ahkâm kestiklerinde sanırsın ki her biri allameyi cihan, oysa bunların hepsi içi boş kuru gürültü tenekeden başka bir şey değillerdir. Zaten çıktıkları açık oturumlarda İslam’la bağdaşmayan, İslami ölçülerden uzak, hatta kadınlı erkekli karışık sunumlarla maskaralıklarını ele veriyorlar da. Oysa bir değil bin defada sunum vermiş olsalar zerre miskal Kur’an ve Sünnet-i Seniyye'den taviz verdikleri sürece asıl kurtuluşa muhtaç kendileri oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir. Şayet öyle bol keseden atıp ahkâm kesmekle itibar kazanacağını düşünüyorlarsa bilsinler ki büyük yanılgı içerisindedirler. Kim bilir belki bir gün akılları başına gelip boş bulunduklarını kendileri de anlayacak ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.  Önemli olan zamanında idrak edebilmektir.
            Malumunuz, vahiy Peygamberlere, ilham ise Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham içinse doğruluğuna yüzde yüz kesin denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkunuz olmasın foyaları er geç su yüzüne çıkacaktır. Hani derler ya çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüsünde kala kalır ya,  aynen öylede bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahit. Kaldı ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı muhakkak, sahtelikse her halükarda kendini ele veriyor zaten.
              Hani sükût ikrardandır denilir ya hep,  belli ki bu veciz söz boşa söylenilmemiş. Zira hakiki âlimler sık sık konuşmadıkları gibi her ortamda da bulunmazlar. Onlar konuşsalar da ayet ve hadislerden ikide bir laf olaraktan dem vurmazlar. Bakın bu hususta İsmail Çetin bir gün Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’e şöyle sual tevdi eder:
           -Niçin Gavs-ı Halim olarak ayet ve hadis demiyor, ayet ve hadislerin manasını naklederken sözünü onlara nispet ediyor ya da birçok zaman ayet ve hadislerin lafzı okunmuyor da. Çoğu kez manaları açıklanıyor, özellikle bunun sebebini istirham ediyorum.
            Gavs-ı Bilvanisi şöyle cevap verir:
           “-Bak Molla İsmail, Allah’ın ve Rasulullah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir. Onda yüzmek havası ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet ve hadis insanın kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait olur. Şeriat ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana hal, ruha yönelmiş olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki tevhit isim veriliyor. Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat hangi ayet ve hadisle ne gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi etme usulünü ona nispet ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek hukuklarına tecavüz etmiş oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalben kalbe intikal eden ilimler vardır. Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları henüz daha gizli gitmekte, bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı söyleyene isnat etmek yine ayet ve hadise isnat gibidir. Hadiste isnat ne kadar kısa olsa o kadar kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnat ne kadar uzun olsa o kadar faydalıdır.” (Bkz. Edeple Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, İsparta).
                İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın bu müthiş akıl dolusu sözleri sahte kurtarıcıların zavallılığını ortaya koymaya yeter artar da. Sahte kurtarıcılar ayetleri kendi aklınca açıklamaya kalkıştıkları gibi, yarı çıplak giyinmiş kadınlara elini verip biat şöleni düzenlemekten yüksünmüyorlar da. Zaten haramla helali bir araya getiren meclislerden ne beklenir ki? Onlar ruh karartmaya devam ede dursunlar, bu arada Hacegan yolunda bir mürşitte en azından bulunması gereken hem şeriat, hem tarikat ilmini bitirme zorunluluğu ilkesi daha ilk baştan sahte şeyh ve sahte tarikat oluşumlarına fırsat tanımamaktadır. İşte takip edilen ehlisünnet yolundan taviz vermeme uygulamaları sayesinde gönül kapıları dolup taşmaktadır. Böylece yola koyuldukları usul ve adap zırhıyla birlikte gerçek tasavvufu kıyamete kadar devam ettirmeyi bilmişlerdir. Düşünsenize bir mürşidin irşada haiz olabilmesi için her iki ilmide bitirip icazet alması gerekiyor. Dahası bir hakikat yolcusu seyr-u sülukunu bitirmiş olsa da şeriatın 12 ilminden bihaberse halife olamıyor. Anlaşılan posta oturmak, sarık sarmak ya da cübbe giymekle âlim olunmuyor, bunların hakkını verecek ilimleri tahsil etmekle oluyor. Elbette ki sarık sarmak sünnet olmanın ötesinde âlim olmanın bir işaret sembolüdür. Dolayısıyla her sembolün içini doldurmadıkça sarık sarsan ne yazar, cübbe giysen ne yazar.
       Maalesef insanlık sahte peygamberlerden, sahte mehdilerden, sahte şeyhlerden çektiğini apaçık gardını alan düşmanlarından çekmedi dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Derler ya, her türlü yara kapanır, ama dost yarası öyle kolay kapanmaz. Evet, bu söz çok yerinde söylenilmiş söz olup, insanlık bu tür dost sandıklarımızın üzerimizde açtığı travmalardan bir hayli yorgun ve bitap düşmüş gözüküyor. Şayet bugünde bunalım girdabına düşmemek istiyorsak İslam’ın ana caddesi hükmünde ehlisünnet yolundan ayrılmamak lazım gelir. Çünkü ehlisünnet yoluna sıkı sıkıya sarılmakla ancak tehlikelerden korunabiliriz. Bir insan olağan üstü hallerde gösterse İslam’a ve ehlisünnet çizgisine uygun yaşayış içerisinde değilse o hallerin hiçbiri işe yaramaz, hepsi istidractır. Bakın Hindistan’da bir takım nefse yönelik tatbikatlar neticesinde sipsivri çiviler üzerinde yürüyen insanları görmek mümkün, fakat bu durum onların ermişliğine işaret değildir, tam aksine sapkınlıktır. Zaten ehlisünnet yolu bu tür zuhur eden halleri keramet olarak değerlendirmeyip istidraç olarak niteler. Bu hususta Şahı Nakşibend  (k.s)’e şöyle sorarlar:
          -Efendim falancı adam gökte uçuyor, veli midir?
          Cevaben:
          -Hayır, veli değildir, çünkü kuşlarda havada uçuyor, der.         
          Yine sorarlar:
          - Efendim falanca adamda denizde yürüyor, veli midir?
           Cevaben:
            -Hayır, veli değildir, zira balıklarda yüzüyor.
           Tekrar sorarlar:
            -Efendim falanca adamda bir burada, bir şurada, bir orada,   hatta bir anda birkaç yerde aynı anda bulunabiliyor, veli midir?
            Cevaben:
             -Hayır,  o da veli değildir, çünkü şeytanda isimi azam duasını okuduğunda biranda doğu ile batı arasında mekik dokuyabiliyor deyince merak edip bu kez şunu sordular:
            Peki ya, veli kimlere denir?
             Cevaben:
             -Veli İslam üzerine yaşayan ve Sünnet-i Seniyye'ye ittiba edene ve istikamet üzere olana denir. Böylece sadatlar meseleye açıklık getirmiş olur.
           Demek ki, en büyük keramet istikamettir. Asla olağan üstü haller göstermek ölçü değildir. Kur’an ve sünnet dairesinde olabilecek haller keramet olarak kabul görür,  bunun dışında vuku bulacak haller istidraç olarak nitelenir. Bir başka ifadeyle rahmani olana itibar edilir, şeytani olana asla itibar edilmez.  Bu yüzden arifler; cahil sofi şeytanın maskarasıdır derl. Madem öyle, yapacağımız amelleri ilimle taçlandırmak gerekir.
         Malumunuz kıyamet alametleri sadece Mehdi'nin (a.r)  zuhuru ile sınırlı değil, dahası var. Tabii pek çok alamet olunca ister istemez âlimler ihtilaf etmişlerdir. Olsun önemi yok, onların ihtilaflarında bile rahmet vardır. 
         Abdullah b. Ömer şöyle der: Peygamberimizden işittim şöyle buyurdu:
         “Kıyametin ilk nişanı Beni Asfar’ın (sarı ırkın) çıkmasıdır. Sonra güneşin batıdan doğmasıdır.”
           Muhaddisler ise:
           İlk alameti doğudan duman çıkmasıdır. Sonra Deccal’ın çıkmasıdır. Bunlar kıyametin yakın nişanlarıdır. Ondan sonra Mehdi çıkar demişlerdir.
           Ümmü Seleme de şunu der:
           “Resulullah’tan işittim; buyurdular ki;
           Mehdi, Fatıma’nın çocuklarındandır, Seyyiddir.”
            Fatıma annemiz velilerin, yani Ehlibeytin annesidir. Malum olduğu üzere Seyyid’lerin ilki Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan’dır. Ki, onlar Peygamber dizinde büyüdüler. Bu yüzden Yüce Peygamberin nazlı çiçekleri oldular. Onun için Peygamberimiz (s.a.v) bu iki seyyid kutbunu; ‘Hüseyin bendendir, bende Hüseyin’denim, Allah’ı seven Hüseyin’i sever, Hüseyin torunlardan bir torundur’ diye övgüye mazhar kılmıştır. Gerçekten de onlar yeryüzünün en nadide torunudurlar.
           Ebu Said El-Hudri Mehdi konusunda şöyle der:
           Peygamber (s.a.v) buyurdu: Mehdi bendendir. Ahir zamanda çıkar. Yeryüzünde adaletle hükmeder. Önce zalimler yeryüzünü zulüm ile tutmuşlardır. Mehdi ise güzellik ve adalet ile cihana yedi yıl hükmedecek.
           Peygamber (s.a.v) buyurdu:
           “Din bizimle başladı. Sonra yine bizimle son bulur. Sizden biriniz o zamana erişirseniz ve onun nişanlarını görürsünüz ona tabi olun. Şüphesiz Mehdi merhametlidir. Ve kendisi de rahmete mazhar olmuştur.”
           Cabir b. Abdullah’da Peygamberimizin dilinden şöyle nakleder:
           “Peygamber (s.a.v) buyurdu: Benden sonra on iki halife gelecek. Hepsi Kureyş kabilesinden olacaklar.”
             İbn-i Kesir şunları söyledi:
             “.. Onlara Hulefa-i Raşidin derler. Hasan, Hüseyin ve Ömer b. Abdülaziz onlardandır. Allah hepsinden razı olsun”
               Yine nakledildiğine göre Resulü Ekrem (s.a.v):
               “Şu on alamet ortaya çıkmayınca kıyamet kopmaz: Duman, Deccal, Mehdinin çıkması, Dabbetül-Arz, güneşin batıdan doğması, İsa (a.s)’in gökten inmesi, Ye’cuc ve Me’cuc’ün çıkması, Doğudan gökten yerin aşağı geçmesi, Arap adalarından birinin aşağı geçmesi, Yemenden bir ateşin çıkması ve halkı mahşer yerine sürmesi” (Envarül Aşıkın. Ahmet Bican Bedir Yayınevi,1983,S:425) diye buyurmuştur.
              Keza yine nakledildiğine göre, önce Mehdi, sonra da Deccal çıkacak diyenler olmuştur. Hatta Rafızîler doğdu dedikleri halde henüz Mehdi gelmemiştir.
              Bazıları Mağrib’den çıkacak, bazıları da Buhara’dan çıkacak demişlerdir.
              Müslim’in Sahih’inde nakledilen rivayete göre ise Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
             “Ahir zamanda otuz kişi peygamber olduklarını iddia edecekler. Halkı azıtmakta Deccal gibi davranacaklar. Hak Teâlâ onları rüsva edecektir. Zira gerçekte ahir zaman peygamberi benim, din ve erkân benimdir.” (a.g.e S.426)
             Yine aynı eserin sayfalarını çevirdikçe heyecanımız daha da kat be kat artmakta,  madem öyle sahifeleri çevirmeye devam edelim: Deccalın belirtisi alnında kâfir yazılı olmasıdır ve gözü kördür. Ondan sonra Allah (c.c),  İsa (a.s)’ı gökten Şam’da Ümeyye Camii'nin doğusunda bulunan Minaret-ül Beyda’ya (Ak Minare) indirecektir. Sonra Hz. İsa Deccalı Kudüs’te ‘Led’ kapısında bulacak, harbe ile vurup öldürecektir. Allah (c.c), İsa'ya (a.s)  kavminle Tur Dağına çık diye vahiyde bulunacak. İsa’da kavmi ile Tur-i Sina’ya çıkacaktır.
             Ondan sonra Allah (c.c) Ye’cuc ve Me’cuc’ü indirecek. Ye’cüc ve Me’cuc yeryüzünde çok fitne ve fesat işleyecek. Allah (c.c) deve burnundaki kurtçuklar gibi kurtçuklar gönderecek. O kurtçuklar onları bir defada yok edecek. Ondan sonra Hz. İsa ve kavmi Tur-i Sina’dan yeryüzüne inecek. Onların leşlerinden rahatsız olacaklar. İsa (a.s) dua edecek, Allah (c.c) deveboynu gibi kuşlar gönderecek, o kuşlar onların leşlerini alıp denize atacaklar. Böylece yeryüzü arınacak, otlar ve ağaçlar bitecek, yemişler verecek.
               İbn-i Kesir ise şöyle demiştir:
                “ İsa (a.s) Deccalı öldürünce yeryüzü halas olup kurt koyunla yürüyecek, harabe olmuş şehirler yeniden kurulacaktır.
               Peygamber (s.a.v):
               İsa (a.s) gökten yere indiği zaman adalet gösterip güzellikle hükmedecek. Ne kadar put ve haç varsa kıracak, sonra İsa (a.s) Hz. Mehdi ile buluşacak. Namaz vakti olunca İsa:
             -Gel ey Mehdi! Sen imam ol, namaz kılalım diyecek.
             Mehdi:
             -Ey İsa! Sen Peygambersin. İmam olmaya sen layıksın diyecek.
            Hz. İsa’da;
            -Ey Mehdi! Gel sen imam ol. Hz. Muhammed’in neslindensin, imam olmaya sen layıksın diyecek. Sonra Hz. Mehdi(a.r) imam olacak, namaz kılacaklar ve İsa (a.s) sultan olacak, yedi yıl halka hükmedecek.” (a.g.e. S:427)
            Hâsılı kelam, İsa (a.s) kıyamet yaklaşınca Şam’da Ümeyye camii minaresine inecek, evlenecek ve çocukları olacak. Hz. Mehdi ile buluşacak kırk sene yayıp Medine’de vefat edip hücreyi saadete defin edilecektir. (Bkz. Peygamberler Tarihi Altıparmak, Bereket yayınevi,1980. S:851)
              Şu bir gerçek, hakiki şeyh ben şuyum, ben buyum gibi enaniyet kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür" diye beyan buyurarak kibrin çirkinliğini ortaya koymaktar. Seyyid Taha (k.s.) da Zünnûn-ı Mısrî (k.s.)’ i teyit edercesine şöyle der: Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda asla kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Hem nasıl olur da bu tarikattan biri irşada çıkıp da halkı görmez ki.” Yani, Halk içinde Hak olmak esastır anlamında bir sözdür bu
          Zaten gerçek şeyh ve gerçek Mehdi, ben Şeyhim ya da ben Mehdiyim demez. Gerçek Şeyh ve gerçek Mehdi’nin emareleri bellidir, bir kere yaşayışı Kur’an ve sünnet üzerine olması icab eder. Kaldı ki bir şeyhin dilinden ‘Ben’ kelimesi çıkıyorsa o ta baştan güvenirliliğini yitirmiş demektir. Kendi kendisini tarif eden ve kendi yaptığı faaliyetlerini anlatan bir kişi aslında hiçbir şey değildir. Oysa dille anlatmaya bile gerek kalmadan manevi tasarrufatla insanları irşat etmek muteberdir. Ki; bu tür irşat uygulamasının Sadat-ı Kiramın hayatında pek çok örnekler mevcut. Mesela öyle zatlar vardır ki konferanslar tertip etmediği halde, sık sık konuşmadığı halde manevi tasarrufatıyla binlerce insanı irşat edebiliyor. Bu yüzden Seyda (k.s) sadatların kıymetine vurgu yaparaktan“İş lafın zahirinde değil manevi tasarruftadır” demiştir.
            Hem nasıl ki Hz. Ebu Bekir-i Sıdık  (r.a) hilafeti zamanında Yemane vilayetinde Müseyleme-i Kezzab adında yalancı peygamber türediyse,  haydi haydi bu zamanda da sahte şeyhlerin sahte Mehdilerin türemesi kaçınılmazdır. Şurası unutulmamalıdır ki; hakiki Allah dostlarının ve rabbani alimlerin irşatları bu tür sahteliklerin önünde panzehir hükmündedir. İnsan Hakikate giden yolda gerçeği görünce sapla samanı ayırabilecek basirete kavuşabiliyor. Kuran’a ve sünnete muhalif her hareket eninde sonunda hüsrana uğrayacağı malum. Ölçü Kur’an ve sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukaha olmalı. Bu engin kaynaklardan yoksun her oluşum şaibeli olmaya mahkûmdur.
               Evet, Hz. Mehdi (a.r)’in birçok emareleri vardır, ama Mehdi (a.r) zuhur edince yeni bir şey getirmeyecek, mevcut İslami esaslara göre irşat edecek, yeni bir vahiy inmesi asla söz konusu değildir. Çünkü vahiy Peygamberimizden (s.a.v) sonra kesilmiştir. Dolayısıyla hiçbir kimse bana vahiy geldi iddiasında bulunamaz. İlham gelse dahi ilham kesin bilgi addedilmediği için şeriata göre amel edilir.
               Velhasıl sözün özü bize “Allah Teâlâ bizi sahte kurtarıcıların şerrinden korusun” demek düşer.

               Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2933/mehdi-ra.html
                                                                                          

7 Haziran 2016 Salı

DÜNYA EVİNDEN MAHŞERE



DÜNYA EVİNDEN MAHŞERE

 SELİM GÜRBÜZER

          Hiç kuşku yoktur ki; beklenen saat dolduğunda şu konuk olduğumuz dünyanın da kendine özgü kıyamet kopuşu kaçınılmazdır. Nasıl ki konuk olan insanın bu dünya evinde misafirliği bittiğinde küçük kıyameti kopuyorsa aynen öyle de bu dünyanın da miadı tamamlandığında tüm bağrında taşıdıklarıyla birlikte büyük kıyameti kopacaktır elbet. Zaten insanın bu dünyada durucu olmaması bir anlamda dünyanın da durucu olamayacağının bir işareti değil mi? Elbette ki işareti. Nitekim doğan ölmek için vardır,  ölense dirilmek için vardır. Hele şöyle dünyanın yaratılışından bugüne geldiğimiz noktaya bir baktığımızda daha şimdiden durucu olmadığının işaret sinyallerini veriyor bile. Baksanıza ne mevsimler mevsime benziyor, ne hava havaya, ne de toprak toprağa benziyor. Sanki hemen her şey artık bittim tükendim dercesine sonunu beklemekte adeta.
         Kaldı ki    dünyada   her şey   güllük gülistanlık yolunda gitse  bile  şu da var ki  bir kısım ehli sünnet  alimleri    Adem (a.s)’dan  kıyamete dek  sürecek  total  dünya ömrünün  yedinci bin sene  olduğundan  söz etmekteler. Her ne kadar bu öngörülen ömür ayet ve hadisle sabit olmasa da sonuçta ulemanın öngörüsü olması bakımdan bizim için dikkate değerdir elbet. Öyle ya, madem dikkate değer buluyoruz, o halde bu öngörüden hareketle Peygamberimiz  (s.a.v)’in de bu dünyaya altıncı binin sonlarında teşrif etmiş olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda dünyanın bundan sonraki geri kalan ömrü bin beş yüzü geçmeyecek demektir. Zira Yüce Allah (c.c) “Kıyamet ne zaman kopacak soranlara;  De ki; Herhalde çok yakında” (Ahzab 35, Şura 17–18) beyan buyurmakla ulemamızın bir takım kaynaklara dayanarak dile getirdikleri kıyamet saati vakti öngörüsünün öyle yabana atılır bir öngörü olmadığını güçlendiriyor da. Tabii bizim için kıyametin ne vakit kopacağından ziyade mahşer gününe ne hazırlık yapıp yapmadığımız çok mühim bir hadise olmalıdır. Şayet mahşer günü için iyi bir hazırlık yaptıysak ne ala, yok eğer hazırlık yapmadan bu dünyadan göç ettiysek vay halimize, hele birde şu fani dünyada kendimize Allah için sevecek bir dost edinmeden göçüp gittiysek asıl bizim için kıyamet o vakit kopmuş olacaktır. Nitekim Hz. Enes (r.a)’dan rivayet edilen  bir hadiste  bu husus  şöyle bahsedilmekte:  
       Bir adam,  Hz. Peygamber’e  (s.a.v) gelip dedi ki:
-Ey Allah’ın Resul-i! Kıyamet ne zaman kopacak?
         Efendimiz (s.a.v):
         -Hay yazık sana, kıyamet için sen ne hazırladın ki?
          Adam:
          -Doğrusu ne fazla bir ibadetim ne de fazla amelim var,  tek bildiğim şey Allah ve Resulünü seviyorum olmam der.  Tabii bu cevap karşısında Efendimiz (s.a.v):
          -O halde siz sevdiklerinizle beraber olacaksın diye müjdeler.
          Oradakiler:
          -Evet,  dediler (Buhari).
           Gerçektende Yüce Rabbimizin beyan buyurduğu gibi; “O gün mal ve evlatlar sahibine fayda vermez. Fayda verecek tek şey kalbi selim” (Şuara 88–89)  olacaktır.

İlk alametler

        Ehlisünnet âlimleri kıyametin ilk alametlerini özetle şöyle sıralarlar;
        -Peygamberimiz (s.a.v)’in bu dünyadan göç etmesi,
        -Cehaletin hızla yayılması,
        -Fakir insanların para kazanmakta ve yüksek binalar yapmada adeta birbirleriyle yarışır olmaları,
        -Fitnenin kol gezip etrafı sarıp sarması,
        -Zinanın gizli halden çıkıp aleni işlenir hale gelmesi,
        -Doğan çocuğun soy sop bağının bilinmemesi,
        -Kadınların erkek nüfusuna oranla daha da çoğalması,
        -Müslümanların birbirlerinin kuyusunu kazıp düşman kesilmesi,
        -Zalim insanların iş başına gelip zulmetmesi,
        -Emanet ve liyakatin ehline verilmemesi,
        -Eski tabirle zelzele, yeni tabirle deprem gibi sarsıntılarının yeryüzü sathında çoğalması,
        -Ahlaki değerlerin erozyona uğrayıp zayıflaması,
        -Dünya malına tamah edilip adeta tapılacak derecede meta haline gelmesi,
        -Kendini peygamber görecek derecede sapkın sahte kurtarıcıların ortaya çıkıp türemesi,
        -Camilerin cemaatsizlikten garip halde kalması,
        -Kur’an’ın okunur olmaktan çıkıp duvarlara asılı kalması,
        -İnsanın sabah evinden Müslüman çıkıp akşama kâfir olarak dönmesi, ya da bunun tam tersi bir durumun yaşanması,
        -İnsanın yaptıklarıyla söylediklerinin bir olmayıp imanını kaybetmesi veya bundan da haberdar olmaması vs.

                            Büyük alametler

        Ashaptan Huzeyfe b. Üseyd el Gıfari (r.a)   kıyametin son alametlerini şöyle anlatır:
        Bir gün oturup konuşuyorduk, o esna da Allah Resulü yanımıza geldi ve bize ne hakkında konuştuğumuzu sordu, bizde kıyamet hakkında konuştuğumuzu söyledik. Bunun üzerine buyurdular ki;
         Şu on şey ortaya çıkmadan kıyamet kopmaz:
-Büyük bir duman insanları saracak,
-Deccal çıkacak,
         -Dabbetü’l-arz (bir tür hayvan) çıkıp insanların yüzüne Mümin veya kâfir olduğunu söyleyecek,
-Güneşin batıdan doğması,
-İsa’nın gökten inmesi,
-Ye’cüc Me’cüc taifesinin çıkıp etrafa yayılması,
-Batıda bir bölgenin yerin dibine batması,
         -Doğu da bir bölgenin yerin dibine batması, Aden bölgesinden bir ateşin çıkıp, insanları mahşere sürmesi (Müslim, Fiten 128, Ebu Davud, Melahım,3, Tirmizi, Fiten 21).
        Ayrıca, Arap yarımadasından bir bölgenin yerin dibine batması ve Mehdi çıkacaktır, yedi sene adaletle hükmedip Hz. İsa ile buluşacak, Deccalı öldürülmede Hz. İsa’ya yardımcı olacaktır. Fakat Hz. İsa ve Mehdi vefat ettikten sonra yeryüzü tekrar küfre gark olacak, zulüm tekrar istila edecek, böylece Allah Teâlâ’nın Yemen tarafından göndereceği yumuşak ve hoş bir rüzgârla hayatta olan bütün Müminlerin ruhlarını kabz edecek, dolayısıyla kıyamet kâfirlerin ve şerli insanların üzerine kopacaktır (Müslim).
        Keza Seyda Hz.leri (k.s) de bir sohbetlerinde kıyamet hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Kıyametin küçük alametleri zahir olmuştur, artık şimdi sıra kıyametin büyük alametlerine gelmiştir ve haktır. Dumanın, Mehdi’nin ve Deccal’ın çıkması, İsa (a.s)’ın inmesi, Ye’cüc ve Me’cüc’ün, Dabbetü’l-arz’ın çıkması, Kur’an’ın silinmesi ve Kâbe’nin yıkılması gibi pek çok zahir olacak hadiseler kıyametin büyük alametleri olarak vuku bulacak. Artık ahir zamandayız, kıyamet arasındayız, çünkü sadece geriye büyük alametler kalmıştır.”       
       Peki ya,  bu hususta mukaddes kitabımız Kur’an’da ne buyrulmakta derseniz,   bilhassa Kur’an’da Tekvir süresinin 1–13 ayetlerinde geçen “Güneş kör bir nokta gibi tortop olunca, yıldızlar soluklaşınca, dağlar yürüyünce, kıyılmaz sanılan her şey terk edilince, vahşi hayvanlar dirilince, denizler yanmaya başlayınca”  şeklinde sıralanan bir dizi hadiselerinin bize  kıyamet alametlerinin zahir olacağını göstermektedir. Nitekim tüm  işaret edilen bir dizi bu alametler günümüz dünyasının bilimsel çalışmalarında,  mesela:    
     -Astronotlarca yıldızların bir gün sönükleşip nötron yığınıyla kurulmuş kara delik mezarlığına defnedileceği şeklinde karşılık bulurken,  
     -Jeologlar tarafından ise magma üzerinde yüzen dağların zaman içerisinde çekim kuvvetini yitirmesiyle birlikte hızla hareket edip savrulacağını, keza denizlerinde yeryüzü hareketlenmelerinin gravitasyon (çekim alanı)  etkisine kapılıp oksijen ve hidrojene ayrışması sonucunda ortadan kalkıp derin suların bir anda alevleneceği şeklinde karşılık bulur. Şayet bu ve buna benzer bilimsel çalışmaların otaya koyduğu veriler karşılık bulup vuku bulursa biliniz ki adım adım kıyamet arefesine yaklaşıyoruz demektir.

Mehdi ve Deccal

        Ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerine göre;
       Kıyametin ilk büyük alameti Mehdi’nin çıkışıyla başlayacak. Mehdi Aleyhrahme’nin adı Muhammed, babası Abdullah’tır. Üstelik kendisi ehlibeyt neslinden olup fiziki görünüm olarak da küçük burunlu, dişleri adeta inci taneli parlak ve seyrek, sakalı sıkçadır, uylukları uzun, Arap tenli ve kaşları ise kavisçedir. Keza kendisi son derece nazik ve misafirperver olmanın ötesinde yeri geldiğinde haddini aşanlara haddini bildirecek kadarda vakur bir zattır. Şimdi gel de insanlık bu özelliklere haiz zatın yolunu beklemesin,  hiç kuşku yoktur ki bunalım içerisinde kıvranan insanlık onu çağırdıkça bir hayal olmayıp vakti saati geldiğinde çıkageleceği muhakkak, buna inancımız tam da.  Ne zaman çıka gelir bilinmez ama şu bir gerçek beklenen Mehdi (a.r) zahir olduğunda alışıla gelen tüm mezhebi uygulamaların dışında en son Peygamberimizin ümmetine emanet ettiği şeriatı garra üzerine amel ederekten ümmetin birliğini ve dirliğini sağlayacaktır. Ve çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluş umudu olur da.  Öyle ki kendisi kurtuluşa vesile kurtarıcı misyonu yüklendiğinde ilk iş Kudüs’ü Şerif’e hicret etmek suretiyle tüm bidatlere son verip sünnet-i seniyyeyi ihya etmek olacaktır. Derken, tıpkı Zulkarneyn ve Süleyman (a.s)’ın dünyaya hükmetmesinde olduğu gibi bu kez bir peygamber olarak değil de Allah’ın hakiki Veli bir kulu olarak şu hadisi şerifler doğrultusunda mührünü vuracaktır. Şöyle ki;
        “Şu muhakkak ki ahir zamanda mağrip memleketinin en uzak mevkiinden Mehdi denen bir zat çıkacak, o günde insanlar her taraftan ve her yerden gelerek Mekke’de Rüknü Yemani ile Makam-ı İbrahim arasında ona tekrar biat edecekler. Hâlbuki Mehdi insanları kendisine mağripte yaptıkları biatten sonra ikinci bir biatleşmeyi hoş görmeyecektir” (hadis).
         “Mehdi benim neslimdendir. Alnı geniş ve açıktır. Doğan ve çekme burunludur” (hadis).
           “İmam Mehdi çıkıştan itibaren yeryüzünde yedi yıl hükümdar olarak kaldıktan sonra vefat edecektir. Müslümanlardan namazını kılıp defnedecektir” (hadis).
           “.. Kıyamet günü olunca ben ve İsa, Ebu Bekir ile Ömer’in arasında olarak bir mezarlıktan kalkacağız” (hadis).
          “Eğer İsa hayatta olsa, onun için bana uymaktan başkası caiz değildir”(hadis).
          İşte bu ve buna benzer rivayet edilen pek çok hadisler Mehdi Aleyhirrahme’nin geleceğini müjdelemektedir. Keza Hz. İsa (a.s)’ın gökten yeryüzüne indirilişi de bizatihi Yüce Allah tarafından; “İsa’nın inişi kıyamet alametlerindendir” (Zuhruf/61) beyanıyla müjdelenmekte. Kaldı ki bu hususlarda ehlisünnet kaynaklı eserlere baktığımızda daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak pekâlâ mümkün. Nitekim edindiğimiz bu dikkat çekici bilgilerden hareketle;
         İsa (a.s) yeryüzüne indiğinde Mehdi’ye yardım edeceği,  Haç’ı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizye vergisini kaldıracağı, mal servetin çok olacağı, hatta İslam’dan başka milletlerin yok olacağı, Deccal’ın öldürüleceği, yeryüzü güven içerisinde olacağı gibi pek çok çarpıcı örneklerin yaşanılacağını ön görmekteyiz. Madem öyle bu konuyla alakalı rivayet edilen hadis-i şeriflere birkez daha bakmakta fayda var:
          -Âdem (a.s)'den sonra yeryüzünde Deccalın giremediği hiçbir yer kalmaz. Ancak Mekke, Medine, Beytül Makdis ve Tur dağı müstesnadır. Çünkü Melekler Deccal’ı tard edip bu yerlere sokmazlar.
             -Onu İsa (a.s) öldürecektir. Allah Deccalı (Şam ile Taber’ye arasında mevki olan), Efik (Şam beldelerinden havran ile pur arasında bir köy) yokuşu yanında öldürüp helak eder.
         -Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla kıyametin kopması arasında Deccal’dan daha büyük fitneli hiçbir mahlûk yoktur. Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetini ondan korkutmuş olmasın.
           -O, Hulle’den Şam ile Irak arasında bir yoldan çıkacaktır. Sağında ve solunda orduları bulunacak, yeryüzünü ifsada çalışacaktır. Önünde yetmiş bin İsfahan Yahudi'si bulunacak.
           -O (Deccal) kırk gün kalacaktır. Ancak bir günü bir sene gibi olacak. Bir günü bir ay, bir günü bir hafta gibi olacak. Diğer günleri de sizin günleriniz gibi olacak.  Tabii Resul-i Ekrem (s.a.v) bunu dile getirdiğinde ister istemez sahabe bunun nasıl olabileceğini merak edip:
         “-Ya Rasulullah! Bir sene kadar olacak o günde bize bir günün namazı yetecek mi?” diye soracaktır.
         Allah Resulü cevaben buyurdular ki:
         -Hayır, o gün için miktar ayırın dedi.
           ... Deccal çıktığı zaman, üç defa öyle bağırışla nara atar ki, onun sesini maşrık ile mağrip halkının hepsi işitir.
            O Peygamber olduğunu iddia edecek, O ise benden sonra Peygamber gelmeyecektir. O Rab olduğunu söyleyecek, hâlbuki siz ölmedikçe Rabbinizi göremeyeceksiniz. O şaşıdır, Rabbiniz şaşı değildir, onun iki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okumasını bilende bilmeyende bunu rahatlıkla okuyacak.
            Onun cenneti cehennem, cehennemi ise cennettir. Her kim onun cehennemiyle karşı karşıya kalırsa Kehf suresinin başlarını okusun. O cehennem ona soğuk ve selamet bir hale inkılâp eder. Tıpkı İbrahim (a.s) hakkında olduğu gibi. Onun daha birçok şöyle, şöyle fitneleri olacak.
       İşte yukarıda rivayet edilen hadislerden de anlaşıldığı üzere İsa (a.s)’ın gökten inip Mehdi Aleyhirrahme’ye yardım etmesiyle birlikte tüm cihanda adalet sağlanıp böylece Allah’ın nuru tamamlanmış olacaktır. Ancak bu ilahi adalet ve ilahi nizam tüm dünyada kırk sene devam edecektir,  sonrası malum yeniden zeval başlayacaktır.
Ye’cüc Me’cüc
      Ye’cüc-Me’cüc de neyin nesidir derseniz? Ehlisünnet kaynaklarını taradığımızca Hz. Nuh (a.s)’ın oğullarından Yafes’in zürriyetinden gelen birer ikişer karış boyunda diyebileceğimiz fitne odaklı kabilelere mensup topluluklar olduğu bilgisini ediniriz. Öyle ki bunlar konuşlandıkları her tepeden yeryüzünü işgal ettikleri kanaatine vardıklarında kendilerince güya gök ehlini de öldürdüklerini sanacaklardır. Nitekim Rabbul âlemin bu hususta şöyle beyan buyurmaktadır:
     “Onlar dediler ki; Zülkarneyn hakikat Yecüc ile Mecüc bu yerde fesat çıkaran kabilelerdir. Bizim ile onların arasında bir set yapma bir vergi verelim mi? (Kehf/49), Nihayet Yecüc ve Mecüc’ün seddi açıldığı zaman, onlar her tepeden hücum ederler ve hak olan vaad, kıyamet yakın olur”(Enbiya/96–97).
           Ne diyelim onlar öyle sana durusun, oysa kazın ayağı hiçte öyle olmayacaktır, bilakis Allah (c.c) çekirge sürü misali üzerilerine mikroplar yağdırıp hepsini birer birer yok edecektir.
          Peki ya,  Dabbatül Arz nedir? Aslında Dabbatü’l-arz konusunda fazla kaynak taraması yapmaya gerek kalmadan rivayet edilen birkaç hadislere bakmak kâfidir. Nitekim rivayet edilen hadislere baktığımızda Dabbatü’l-arz’ın Mekke’nin Ecyad adı verilen topraklardan çıkacak olan kuyruksuz, tüylü ve ayakları olan garip bir hayvan olarak tasvir edildiğini görürüz. Kaldı ki Yüce Allah (c.c) Kur’an’da bu hususu şöyle tasvir eder de: “O sözün manası (gazabı) kendileri aleyhinde vukua geldiği zaman yerden bunlar için bir Dabbe çıkarılır. Ki bu, hayvan onlara, insanların ayetlerinde kati surette inanmaz olduklarını, onlarla konuşur” (Neml/82).
                                       Diğer Büyük alametler
         Hakeza âlimlerimiz pek çok hadis kaynakların ışığında ahir zamanda Kur’an’ın kalplerden ve Mushaflardan silineceği, aynı zamanda Kâbe’nin yıkılacağını da belirtiyorlar ki, bununda doğruluğunu tasdik ederiz de elbet. .
         Keza yine âlimlerimiz güneşin batıdan doğmasını da kıyametin büyük alametleri kapsamında değerlendirip “Güneşle ay bir araya getirildiği zaman” (Kıyamet/19) ayeti celileyi delil olarak sunacaklardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kıyametin kopmasına yakın güneş battığı yerden doğunca gökyüzünün ortasına kadar yükselip sonra geri dönecek ve tekrar doğu tarafından doğacaktır” hadis-i şerifi bu gerçeği teyid ediyor. İşte Hanefi âlimlerinden İbn-i Abidin Hz.leri  yukarıda  zikredilen  söz konusu  hadisten hareketle hadisin  satır aralarında geçen “..geri dönecek..” ifadesinden  asıl  maksadın “öğlen vaktinin girdiğini, aynı zamanda  güneşin batıdan doğmasıyla birlikte gecenin üç gece uzunluğunda olacağını, fakat insanlar bu anlık dönüşümü fark edemeyeceğini, ta ki bu olay sonrasında fark edeceklerini,  bu durumda beş vakit namazın kazası lazım geleceği” manasına bir maksat taşıdığı  şeklinde  beyan etmişlerdir. Hatta İbn-i Abidin Hz.leri sözlerinin devamında burada söz konusu fazlalılığın iki gece olduğunu, bu iki gecenin bir gün ve bir gece yerine sayılacağını, bu yüzden bu geçen süre zarfının beş vakit namaza tekabül ettiğinin vurgusunu yapmayı da ihmal etmez. . 
                                                                Berzah Âlemi
            Öyle anlaşılıyor ki, Ümmet-i Muhammed’in kahır ekseriyetinin ömrü yüz yaşını pek bulmuyor,  daha çok yetmiş yaş civarında hak vaki olmaktadır.  Her neyse ömür uzun ya da kısa hiç fark etmez burada asıl mühim olan ilahi emanete sahip çıkıp çıkmadığımız çok önem arz etmektedir.  Yüce Allah (c.c) emaneti önce göklere, yerlere ve dağlara yüklemeyi murad etmiş, fakat ne var ki cümle cemadat bu emaneti yüklenmeyi göze alamamıştır. İnsanoğlu ise hemen kabullenivermiş.  Tabii Yüce Allah (c.c)  bu durumda insanı yeryüzünün halifesi olarak ilan edecektir.  Madem öyle,  insanoğlu bu dünyada yaptıklarından ve yapacaklarından sorumluluk taşıdığının bilinciyle hem kabirde, hem de ahrette tek muhatap alınacak varlık olmanın gereğini yapıp öyle hareket etmesi icab eder.  Nitekim kabirde Münker ve Nekir meleklerini sorularına muhatap kılınırken ahirette de mizanda hesap vermek suretiyle muhatap alınacaktır. İşte bu sorumluluk yüklenmek bu ya,  insanoğlu beşeri münasebetlerinde de vurdumduymaz davranamayacaktır, Aksi takdirde ne bu dünyada, ne kabirde, ne de ahirette rahatlık yüzü görmeyip sorumluluktan kaçamayacaktır.  Hadi diyelim dünyada iken bir şekilde hiçbir bedel ödemeden bu dünyadan göç edip kaçıp kurtulsa da bu kez kabirde yılanlar çıyanlar yakasını rahat bırakmayacaktır. Sakın ola ki nasıl olsa bizi toprağa verdiklerinde bedenler çürüyecek diye bana bir şey olmaz sanmayın. Oysa bedenler çürüse de bu kez hayat berzah âleminde ruhen devam edecektir. Bu demektir ki, toprağın üstü başka bir âlem, toprağın altı da başka bir âlemdir. Ancak şu da var ki, her ölen toprakla buluşmayabilir de.  Malum, öyle ölülerimiz vardır ki cesedi ortada yok, ya yanmış kül olmuş, ya da boğularak sulara gark olmuş,  ya da bir şekilde buharlaşmış yok olmuş. Tabii bu demek değildir ki kabir hayatından yoksun kalacaklar. Bilakis her halükarda kabir suali onları da bulacak ve bundan asla kaçış söz konusu değildir. Çünkü ayetle sabit, Yüce Allah (c.c) dağılan zerreleri toplayacağını bildirmektedir. Dolayısıyla bir insan her ne surette mevta olursa olsun dağılan zerreleriyle ilişkisini koparmadan berzah âleminde yerini alacaktır elbet. Böylece kabir azabı bu tip ölümler içinde geçerlidir. Nitekim bir gün sahabeden biri Peygamberimiz  (s.a.v)’e şöyle sual eyler:
-Ya Rasulullah! Cesette ruh olmadığı halde et nasıl acı hissedip sızlar ki?
 Cevaben buyurdular ki;
-Tıpkı diş ağrısında çektiğin acı gibi acı hisseder, hâlbuki diş’inde ruh yoktur! Şüphesiz kabrin sıkıştırması vardır.
Nitekim bu hususta Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Biz onlara büyük azaptan başka daha hafif bir azabı tattıracağız” (Secde/21). İşte Resul-i Ekrem (s.a.v)  bu nedenle dualarında hep  “Kabir azabından Allah’a sığınırım”  niyazında bulunmayı ihmal etmez de. Aslında bu niyaz kendini ümmetine feda etmenin haykırışı bir niyazdır. Zira Ümmet-i Muhammed’in içerisinde öyleleri vardır ki kabir suali onlardan kaldırılmıştır.  Örnek mi?  İşte Sıddıklar,  İşte Şehitler, İşte vatan sevgisi imandandır niyetiyle Allah için nöbet tutanlar, İşte her gece mülk ve secde surelerini okumayı ihmal etmeyenler,  İşte kesilmeyen ishal, taun ve kanser gibi ölümcül hastalıklara sabredip de ölenler bunun bariz misalleridir zaten. Hatta bu taifeye cuma gecesi vefat eden muttaki müminlerde dâhildir. Ama öyleleri de vardır ki, mesela insanlar arasında söz götürüp getiren, idrarından hiçbir şekilde sakınmayan (mesela ayakta bevl edenler ya da banyoda idrar yapanlar), taharetini temiz tutmayanlar asla ve kat’a kabir azabından kurtulamayacaklardır.
         Hani bazen aklımız başımıza geldiğinde efkârlanıp topraktan geldik toprağa döneceğiz deriz ya hep,  gerçektende toprak kimilerinin bedenlerini çürütmek suretiyle bağrına basarken,  kimilerini de başta peygamberler ve şehit kullar olmak üzere Evliya-ı kiram gibi zikirleşmiş Salih kulların bedenlerini de çürütmeden bağrına basacaktır.  Şu da var ki toprağın tek çürütemediği kemik eğe kemiğidir. Hatta eğe kemiği zerreler halinde savrulsa da varlığını koruyup ahrette de ‘ol’ emri doğrultusunda bir araya gelip bu kemik vasıtasıyla tekrar yeniden dirilişe geçeceğiz. Zaten Kur’an-ı Muciz’ül Beyanda bu kemik üzerinden yaratılışımız kodlandığı bildirildiği gibi yine aynı kemik üzerinde öldükten sonra da yaratılış kodlarımızın dirilişe geçeceği anlamını çıkarabiliriz.

Mahşer

          Malumunuz İsrafil (a.s)’ın birinci sur’a üflemesiyle birlikte dünya ve dünya içindekiler korku ve endişe içerisinde tir tir titreyip büyük kıyamet kopacaktır.  Öyle ki kıyametin dehşetinden hamile kadınlar çocuğunu düşürecek derecede korku ve telaşa kapılacaklardır. Tabii ki korkunun ecele faydası olmayacaktır,  ancak bu ecel kıyamet öncesi bildiğimiz ecelden çok farklı tecelli edecektir. Çünkü ortada hiç şimdiye kadar görülmemiş ve tarif edilemeyecek derecede büyük bir patlama ve savrulma söz konusu olacak,  neticesinde ise tüm insanlık birlikte mevta olup tekrar dirilmek üzere soluğu mahşerde alacaktır. Zaten haşir toplanmak demektir, nitekim İsrafil (a.s)’ın sur’a ikinci kez üfürmesiyle birlikte tüm gelmiş geçmiş insanlık mahşerde huzura çağrılıp toplanır da. Besbelli ki sura ikinci kez üfürme hadisesi sıradan bir üfürme hadisesi değil,  bilakis tüm mahlûkatı Arasat’ta toplayacak nitelikte Nefha manasına bir üfürüştür bu.  Nitekim Yüce Allah ayetlerinde bu üfürüşü kullarına şöyle bildirir; “Sonra Sur’a ikinci kez üfürülür, birde bakarsın ki herkes kabrinden kalkmış ne olacağını bekliyor” (Zümer 68),  “Hepinize ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir. O zaman size: Ey İnsan işte bu, senin kaçıp durduğun şeydir denir.. Herkes yanında şahitlik yapacak birlikte mahşere gelir.. Her şeyi net görürsün” (Kaf, 19–22).
      Tabii sadece Arasat’ta cem olacak insanlık değil, diğer mahlûkatta buna dâhil olacak. Hatta Allah Teâlâ mahşer günü toplanacak olan mahlûkatın halini Kur’an’da şöyle haber verir de:  
      -İnsanlardan başka melekler, hayvanlar, şeytanlar ve cinlerin de mahşerde toplanacağını (Enam 38), 
      -Kabirden kalkış ve mahşere geliş esnasında insanların yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz geleceğini, herkesin grup grup, sınıf sınıf, bölük bölük sevk edileceğini (Kahf 48, Nebe 8),
      -Mahşer günü herkes dünyadayken tanışıp sevdiği imamıyla (önderi)  birlikte geleceğini,   Peygamberimiz (s.a.v)'in Liva’ül-hamd sancağı altına aldığı her imam ve bu imamlara tabi olanlarla birlikte huzura geleceğini, bu arada dostlukları sırf dünyalık üzerine kuranların ise birbirlerine lanet okuyacaklarını (Sebe31–33, Ahzab 67–68).   
         Şüphesiz mahşer sonrası cennete girecek ilk elçi Resul-i Ekrem (s.a.v)  olacaktır (Buhari).  O öyle bir elçidir ki mahşerde ümmetinin derdiyle dertlenmeden cennete hemen adım atmayacak, yani şefaat edebildiklerine şefaat ettikten sonra mahşer yerini terk edecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)  Miraçta gördüklerinden ve kendisine anlatılanlardan hareketle “o gün geldiğinde insanların mahşere üç halde; yaya, binekli, yüzüstü sürünerek sevk edileceğini ve ümmetini abdest azalarında parlayan nurdan tanıyacağını”  ümmetine bildirir de.  Ne diyelim,  işte görüyorsunuz her ne kadar ona layık bir ümmet olamasak da ne mutlu bizlere ki onun en son ümmetinden olmuşuz.
           Evet, kıyametin kopuşu hak olduğu gibi mahşerde hesab vermek de haktır.  Zira Yüce Allah Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle buyurmaktadır: “Onların dönüşü bizedir, hesaplarını görmede bize aittir” (Gaşiye 25–26). Malum,  mahşerde ilk hesab iman ve namazdan olacak,  akabinde ise ömrünü nerede tükettiği gençliğini nerelerde harcadığı hangi ilimle amel edip etmediği   (Tirmizi) gibi bir dizi hususlarda ahlaki seciyesi mizana yatırılıp kendisinden hesap sorulacaktır. Şayet bir kul amellerine şirk katmışsa hadi şirk kattığın kişiye git mükâfatını o versin denilip huzurdan tard edilecektir. Oldu ya,  sorgu sual esnasında itiraz eden olursa daha itiraza mahal kalmadan derhal tüm uzuvlar devreye girip şahitlik edeceklerdir. Hele söz konusu kul hakkına itirazsa,  hiç kurtuluşu yoktur mutlaka hesabını vermek zorundadır. Hatta kul hakkının sorgu suali o kadar çetin geçecektir ki neredeyse cehennem ateşine razı olurcasına bari cehenneme kaçımda kurtulayım demesine geçit verilmeyecektir, işte kul hakkı bu derece önemli bir ayrıntıdır. Nitekim Rasulüllah (s.a.v)  kul hakkı hesaplaşmasını ümmetine şöyle bildirir de: “Kimin, Müslüman kardeşinde zulmen alınmış bir hakkı varsa, paranın bulunmayacağı kıyamet gününden evvela onunla helalleşsin, helalleşmeden önce ölürse zulmettiği kadarı alınıp mazluma verilir. Eğer zalimin iyiliği yoksa mazlumun kötülükleri alınıp o zalime yüklenir.” Hakeza aynı hassasiyet hayvanlar âlemi içinde geçerlidir. Nitekim boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan kısas yoluyla hakkını almadan toprak olmayacaklardır. İlginçtir dünyada iken toprak gibi tevazu sahibi olmayan insanlar mahşer günü hayvanatın toprak olduğunu gördüklerinde imrenip “Ah keşke bizde toprak olsaydık” (Nebe:40) diyeceklerdir.  Anlaşılan o ki mahşerde sadece Arş, Kürs, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem ve ruhlar toprak olup yok olmayacaklardır, bilakis belli bir program dâhilinde hazır tutulacaklardır.    
           Peki ya çocuk ve deliler?   Bikere adı üzerinde çocuk, diğeri de akıldan yoksun bunak kişiler, elbette ki bunlarda hesaptan ve azaptan muaf tutulup sorgusuz sualsiz direk cennete gireceklerdir.
         Ehlisünnet âlimlerin bildirdiğine göre cennet ve cehennem şuan hâlihazırda konumlanmış halde konuklarını beklemekte. Nitekim Rasulullah (s.a.v) Miraç’ta cenneti ve cehennemi gördü de. Cennet sekiz tabakadan oluşurken cehennem yedi tabakadan ibarettir.  Konum olarak cennet yukarıda konumlanırken, cehennem ise alt konumdadır. Cennetin en büyük birinci nimeti şüphesiz Allah’ın cemal’ini müşahede etmek olacaktır, ikinci olarak en büyük nimeti ise şayet Salih kullar arasına girmeyi başarmış bir müminse Rasulullah (s.a.v)’e komşu olmakla bu nimete erecektir. Diğer tali nimetlerse kapıcısından tutunda hizmetçisine kadar nice akla ve hayale sığmayacak nimetler söz konusu olacaktır. Kapıcı Rıdvan bekçisi olarak karşılık bulurken, hizmetçilerde Huri ve Gılman olarak karşılık bulacaktır. Malum, dünyada karı koca olanlar cennette de beraber olacaklardır, kocası olmayanlarsa cennet ehli olan kimselerle evleneceklerdir. Üstelik cennette ihtiyarlamak diye bir dert tasada olmayacak, tam manasıyla rahatlık ve huzur yurdu olacaktır. Peki ya cehennem? Cehennem de cennetin tam zıddı bir misyon yüklenip sürekli sıkıntı ve azap verici bir yurt olacaktır. Öyle ki, cehennem ateşinde yanıp eriyen vücut bile devamlı kendini yenileyip azab taze tutulacaktır.
         Kâfirler inanmaya dursun, biz müminler olarak şeksiz şüphesiz inanıyoruz ki kıyamet, mahşer, mizan hepsi haktır. Mizan kurulduğunda cehennem ateşinin dehşetine kapılan Peygamberler bile yönünü Arş’a çevirip; 'Nefsi nefsi' diye feryat edeceklerdir.  Peygamberler içerisinde sadece Habib-i Ekrem (s.a.v) “Ümmetim, ümmetim” diye feryat edecektir.
          Velhasıl-ı kelam dünya evinden mahşere denen yolculuğu bizi sonsuz nimetleriyle donatan Yüce Allah’ın kelamıyla şöyle bağlayabiliriz: Kıyamete amel defteri sağ eline verilen kolay bir hesap ile hesap görecektir ve sevinçli olacak ehline dönecektir. Fakat kitabı arka taraftan verilen artık helak diye bağıracaktır ve cehenneme girecektir. Çünkü o evinde sevinçli ve keyifli idi (İnfak/7–13), Kıyamet gününde adaletle tartacak olan tartı aletleri koyacağız (Enbiya/147) .
          Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3195/dunya-evinden-mahsere.html

6 Haziran 2016 Pazartesi

İMTİHAN HAYATIN BİR GERÇEĞİ

     İMTİHAN HAYATIN BİR GERÇEĞİ
 SELİM GÜRBÜZER    
      Tabiî ki imtihan hayatın bir gerçeği. Zaten Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre cilve-i rabbaniye imtihanı bunu gerektirir. Mesela tasavvufi hayatta da bir Şeyh,  cilve-i rabbaniyenin bir tezahürü olarak sofisini her an imtihana tabii tutabiliyor. Niyedir derseniz, hiç kuşkusuz sofisinin hak ve hakikat yolunda ilerleme kaydetmesi içindir elbet. Ancak günümüz dünyasında zaman artık iman kurtarma zamanı olduğu içindir öyle herkesi imtihana tabi tutmak pek mümkün gözükmüyor. Ki,  tüm dert dava ümmeti Muhammed’in kurtuluşu olunca ister istemez irşad hadisesi de iman kurtarmaya yönelik olmakta.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) “Bu zamanın sofileri eleğin içindeki daneye benzerler, elenince dökülmesi an meselesidir” derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Hakeza Gavs-ı Bilvanis-i (k.s)’de bu işaret doğrultusunda “Bu zamanda bir imtihan etsek imanını kaybedecek çok sofi var” gerçeğine parmak basmıştır.  Gerçektende öyle değil midir, eskiden malum her gelen hemen tarikata kabul edilmezmiş, ancak bir takım imtihanlardan geçtikten sonra dergâha kabul edilirmiş, şimdi Gavs-ı Bilvanisi (k,s)’de aynısını yapmış olsa tarikatta bir kişi kalmaz. Öyle ya, bu zamanda bir müntesibinin imanını kurtarmaya vesile olmak o müntesibinin yetişmesine yönelik nefsini imtihana tabi tutulmasından daha evla bir iştir.  Artık zaman bunu gerektirmektedir çünkü.
            İlla bir imtihandan söz edilecekse de, bu zamanın sofisinin imtihanı da tuttuğu dalı bırakıp bırakmayacağına bağıl olarak kendini gösterecektir. Şayet sofi tuttuğu dalı bırakmayacaksa ne ala, bırakacaksa da kendi bindiği dalı kesmiş olur. Yani kendi kendinin imtihanı aleyhine vuku bulur. Asla sadatların bu imtihanda en ufak bir dahli olmaz. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın bu hususta “Tuttuğumuz eli bırakmayız, bırakacağımız eli de tutmayız”  derken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.  Nasıl ki bir çoban sürüsüne sahip çıkmak zorunda kendini hissediyorsa, Sadatlarda sofilerine karşı aynı hissiyatla ve aynı hassasiyetle sahip çıkmaktalar. Yeter ki, sofi tuttuğu dalı elden bırakmasın gerisi gelir elbet. Aksi halde sürüden ayrılanın kurt kapması kaçınılmazdır.  
        Evet, imtihan bir zamanlar hayatın hemen her safhasında var olan bir gerçekti. Ama gelinen noktada artık amel noktasında değil,   iman noktasında imtihan vardır. Baksanıza bu zamanda değil tarikata girmek,  tarikata inanmak bile keramet olarak addedilmekte. Öyle ki, bu meyanda Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki: "Bu tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir." Hatta bir vasiyetinde "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da dua etsin"  dileğinde bulunmuştur.  Gerçektende günümüzde İslam’ın kıt olmasını göz önünde bulundurduğumuzda bu sözün ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla günümüzde ameli noktada imtihanın sürdürebilirliğinin imkânı kalmamıştır diyebiliriz pekâlâ. Öyle bir haldeyiz ki, artık günümüzde Allah yolunda samimiyet testinden geçip de bu tür imtihanları verecek ortalıkta babayiğit pek gözükmüyor. Hani eskiden olsa amenna derdik, malum her tarafta İslami hassasiyet tavan yapmış durumdaydı. Şimdilerde ise İslami hassasiyet hak getire,  hemen her şey yerle yeksan olmuş durumda, bu yüzden hak ve hakikat yolunda imtihanı kaldıracak adam sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır dersek yeridir.  Öyle ki hafif esen rüzgârdan bile devrilecek adam sayısı çok vardır günümüzde. Nitekim bir gün Seyda-i Tahi (k.s), Gavs-ı Hizânî (k.s), sofiler ve oğulları hava açık kırda bayırda bir yolda giderlerken, bir tarafı sarp kayalık olan yere geldiklerinde büyük bir kaya parçası ansızın aşağıya doğru paldır küldür yuvarlanıveriyor. Tabii can derdi, sofiler o an tüymüş. Üstelik Seyyid Sıbğatullah Gavs-ı Hizânî' (k.s)’in oğulları da buna dâhil. Fakat Seyda-i Tahi (k.s) bundan istisnadır.  Seyda-i Tahi bakmış ki, koca bir kaya parçası Gavs-ı Hizânî (k.s)’in üstüne geliyor, o an şöyle düşünmüş: "Belki bu kayayı durduramam amma, hiç olmazsa yavaşlatıp Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın zarar görmesini önlerim. Gerçektende bu düşünceler eşliğinde pat diye kendini kayanın önüne atmış da. Tabiî Gavs-ı Hizânî (k.s) büyük bir zat, Allah’ın izniyle bir nazarla kayayı durdurduğunda şöyle demiş:
       - "Bakınız, öz çocuklarımız bile bizi bırakıp kaçtılar. Amma Seyda-i Tahi öyle değil,  bizi kendi öz canından daha aziz bildi. Elbette ki o bize öz çocuklarımızdan daha yakındır."    
        Evet, taş bahane, imtihanı kazanansa Seyda-i Tâhî (k.s)’den başkası değildi. Böylece altın silsilede yerini alır da.   
       Şükürler olsun ki, günümüzde böyle zor imtihanlardan geçmiyoruz, yoksa bizim halimiz nice olurdu.  Zaten her attığımız adımda nefsimize yenik düşmekteyiz,  şeytanda tuzak kurup habire kapana sıkıştırmakta, birde bunun üstüne tasavvufi hayat içerisinde imtihan edildiğimizi düşünün hepten harab vaziyette olurduk.
      Malumunuz,  Atamız Hz. Âdem (a.s)’ın cennet vatanda yasaklanmış ağacın yemişinden yemesiyle birlikte insanlığın ilk imtihan tohumu vuku buldu.  Ardından dünyaya indiğimizde ise:
     -İbadetlerle imtihan,
     -Haramı helali işleyip işlememekle alakalı imtihan,
     -Her türlü bela ve musibetlere karşı sabredip sabredememe gibi bir dizi peşi sıra imtihanlar birbirin takip etti. Ta ki kıyamet kopuncaya dek bu imtihan silsilesi sürecek de. Kaldı ki konuk olduğumuz dünyanın kendisi zaten bir imtihan meydanıdır, dolayısıyla bu meydanda bir dizi imtihanların sürmesi gayet tabiidir. Bakınız Derviş Yunus Emre’miz aslı vatan cennet özlemiyle dünya kafesinde kendini haps hissedip:
     “Karlı dağları mı aştın,
      Derin ırmaklar mı geçtin,
      Yârinden ayrı mı düştün,
      Niçin ağlarsın bülbül hey” diyerekten bülbül misali inlemekten kendini alamaz da.  Aslında bu dizeleri kendi ruh dünyamıza uyarladığımızda ise ilahi huzura ne yüzle çıkacağımızın bir haykırışı olarak inlediğimiz görülecektir. Baksanıza her tarafımız dökülür biçare bir haldeyiz.  Üstelik dost kapısından gidecek ne başka bir yurdumuz var ne de başka tutunacak bir dalımız. Her halükarda Yaradanın rahmetine ve merhametine sığınmak tek teselli kaynağımızdır elbet. O halde Allah’tan umud kesilmez deyip son nefese dek yeise kapılmamak düşer bize.  Nasıl ki çıkmamış candan ümit kesilmez ya, aynen öylede son nefese dek ilahi merhametinden ümit kesilmez. Yeter ki, Yüce Allah’ın her türden yarattığı maddi ve manevi çiftlerden ders çıkarmasını bilelim hayırlar feth olup şerlerin defolacağı muhakkak. Nasıl hayırlar feth olunmasın ki,  bikere Yüce Allah her şeyi iki kutupluluk üzere yaratmış ki, iyi ile güzeli,  hayırla şerri birbirinden ayırabilelim.  Derken bu sayede kıymet bildiklerimizin zıttına bakaraktan kendimize çeki düzen verebiliyoruz. Öyle ya, hastalık olmasa sağlığın kıymetini nasıl bilebilirdik ki. Bakınız seferden sefere koşturan Kanuni Sultan Süleyman en son seferine hasta haliyle çıkmasına çıkar ama Zigetvara bakan tepeye kurduğu çadırında takip ettiği savaşın zaferini ve kalenin fethini görmek nasip olmadan gözlerini kapayacaktır. Böylece kendisinin dile getirdiği ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’  veciz sözlerle bir nefes sıhhatin asıl kıymet değer devlet olduğunu idrak etmiş oluruz.
         Allah Teâlâ’nın her şeyi çift yaratması,  hele bilhassa hayrı ve şerri halk etmesi kulun imtihanına yönelik bir yaratılış gayenin bir gereğidir. Yaratılış gayemizden maksat ise Allah’a abd olmaktır.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus yaradılış gayemiz ile vasıtaları birbirine karıştırmamaktır. Hiç kuşkusuz yaratmak fiili Allah’a aittir, yaratılanı yaratılış gayesi doğrultusunda icra etmekse kula ait bir fiildir.   Yüce Allah’ın hayır ve şerri yaratması demek, asla kulun sorumluluktan sıyrılması demek değildir. Bilakis Rabbul âlemin kuluna bahşettiği cüz-i ihtiyari kullanma gücüyle yapacağı Salih amellerinden dolayı rızasına mazhar kılacağı,  ya da tam aksine kulunun yapacağı kötülüklerden dolayı da azabına müstahak kılacağı demektir. Gerçektende cüz-i ihtiyarımız olmasaydı imtihandan bahsetmek anlamsız olurdu.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan buyurur da: “Ona iki yol göstermedik mi?” (Beled-10), “...Sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz” (Enbiya 33), “Eğer Rabbin dileseydi elbette yeryüzünde kim varsa hepside iman ederlerdi” (Yunus, 99). 
           Evet, öyle anlaşılıyor ki,  imtihan hayatın gerçek yüzüdür.  Hayatta asıl önemli olan başımıza gelebilecek her türlü çilelere karşı göğüs gerip Yunusça  “kahrın da hoş lütfün da hoş” diyebilmektir.  Unutmayalım ki çile çekmeden vuslata erişilmez. Yüce Allah mümin kuluna çile verdiği zaman biliniz ki ya günahına kefaret olsun diyedir ya da günahı yoksa manevi makam alması içindir.  Kaldı ki,  ayetle sabit şer bildiklerimizin altında hayırda olabilir,  ya da hayır bildiklerimizin altında şerde olabiliyor.  Nitekim Kur’an’da zikrolunan  “Bir şeyi sevip istediğiniz halde o da hakkınızda şer olur” (Bakara, 216) ayet-i celile bunu teyid ediyor zaten. Bize düşen neyin hayır neyin şer olduğunu araştırmak değil,  şu fani dünyada yaşadığımız müddetçe pek çok imtihanların altından alnımızın akıyla çıkamasak da en azından Yüce Mevla’mızın kullarına fırsat olarak sunduğu bilhassa Leyle-i Kadir ve Berat gecelerini fırsata dönüştürmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah bu mübarek geceleri biz aciz kullar için tövbe ederekten kurtuluşumuza vesile olacak pek çok fırsatlar sunarken,  veli ve evliya kulları içinde makam almalarına vesile olacak pek çok fırsatlar sunar.
         Madem Yüce Allah (c.c) mümin kulları için pek çok fırsatlar sunmakta, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel Peygamber kavlince; “Bu gece Allah halkına bir göz atar. Müminleri bağışlar, kâfirlere mühlet verir. Kin ve haset sahiplerini dahi hallerine terk eder,  ta ki  o hallerini terk edinceye kadar..” denen kurtuluş  fermanımızı  ve  beratımızı alma vaktidir.       
         Malumunuz, Berat gecesi aynı zamanda hüküm gecesidir. Her şey zıddı ile kaim olduğu gibi aynen bu gecede de dargınlık - rıza,  kavuşmak-kavuşmamak,  saadet bulma - saadetten mahrum kalmak gibi ikili öğelerle hakkımızda hüküm verilir bile. Yani bu demektir ki,  kulun dünyada yaptığı müsbet ve menfi eylemlerine bağlı olaraktan hüküm gecesinde (karar gecesi)  berat almak da vardır ters yüz olmakta. Şöyle ki:    
      Kimi huzurda kabul görürken, kimi de kovulmayla karşı karşıya kalmak vardır,  
      Nice gülen vardır ki; ölümle birlikte yüzü solmak vardır,  nicesi de ölümle birlikte Allah’a vuslat vardır,
      Nice ev hayaliyle yaşayıp da, tam anahtar teslimi alacağı anda sahibine nasip olamamak vardır, nicesi içinde dünyada mekân ahrette iman vardır,
      Nice kul vardır ki; sevap bekler haldeyken karşısına ceza olarak çıkmak vardır, nicesi içinde hiçbir beklenti içerisine girmeksizin ‘ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi’ cümlesinin mana ve ruhuyla şereflenmek vardır,
      Kimi cennet bekler haldeyken karşısına cehennem olarak çıkmak vardır,  kimi de dünyada abd olmanın ve emr olunduğun gibi dost doğru ol hükmün bilinciyle hareket ettiği içindir sırat köprüsünden hızla cennete varmak vardır,
      Kimi vuslat (kavuşma) beklerken, karşısına ayrılık çıkmak vardır, kimi içinde Mevlana’nın deyişiyle şeb-i arus vardır,
      Kimi mülk beklerken bir bakmışsın helakle karşılaşmak vardır, kimi içinde Allah’ın adaletinde huzura ermek vardır vs.      
      Velhasıl-ı kelam; hayatın her alanında cilve-i Rabbaniye hâkimdir. Ne mutlu Allah’ın adalet terazisinde Allah’ın kendisinden razı olacağı kurtuluş fermanı berat alana...
      Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4122/imtihan-hayatin-bir-gercegi