13 Haziran 2016 Pazartesi

YILDIZ FALI VE GAYB’DAN HABER VERMEK


YILDIZ FALI VE GAYB’DAN HABER VERMEK 

   SELİM GÜRBÜZER 

         Evrende güneş, ay, yıldız. gezegen her ne nesne varsa her biri yüklendikleri misyon doğrultusunda seyri âlem eyledikleri malum. Tabii bu demek değildir ki, her nesne kendi yörüngesinde veya bir başka nesnenin etrafında seyri âlem eylemekle her şeyi yönetmeye muktedir durumda. Muktedir olamaz, çünkü tüm âlemlerin mutlak kumanda idaresi Yüce Allah’ın elindedir. Hatta O’nun iradesi dışında bir yaprak bile dahi kıpırdayamaz. Madem öyle,   bir kısım insanlar nasıl olurda nasıl kendisini idare etmekten aciz nesnelerden medet umar doğrusu şaşmamak elde değil. Hiç boşa yorulmasınlar,  tarihten günümüze burçlardan, yıldızlardan, ay ya da güneş tutulmasından kim ne gelecek kurgusu kurabilmiş ki,  çağımız insanı da kurabilsin. Düşünsenize bunlardan mesela burç murç adı her ne olursa olsun sonuçta o da diğer gök cisimleri gibi kendini yönetmekten aciz olup asla ilahi kanunun çizdiği çerçeve dışına çıkamaz. Malum, her yaratılan nesne yüklenmiş olduğu misyon üzere varlık göstermekte olup biz bunların ancak bize bildirilen kadarıyla anlam çıkartabiliyoruz.  Bu demektir ki bildirilmeyen kısmını zorlamak hem haddi aşmak olur hem de her nesneye bakışımızda bir takım anlam kaymalarını da beraberinde getirecektir. Bakın,  haddi aşmamamız hususunda Yüce Allah (c.c) “De ki, göklerde olsun yerlerde olsun Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez” (Neml 65)  beyan buyururken, Allah Resulü  (s.a.v)’de ümmetini vahiy ışığında “Bir kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed’e indirilenleri inkâr etmiş olur”  diye uyarmaktadır.  
         İşte yukarıda zikredilen ayet ve hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere yok kâhinmiş, yok falcıymış, yok şuymuş, yok buymuş hangi müneccim olursa olsun güya bize gaipten haber getirdiğini söylüyorsa biliniz ki asla bu tür haberlerin aslı astarı yoktur. Dolayısıyla bu tip haberlere kanmak ahmaklık olur. Hem önümüzde başvuracağımız Kur’an ve Sünnet kaynağımız dururken gayb haberlere niye kanılsın ki?  Kaldı ki Kur’an ve Sünnet gayb âlemiyle de ilgili merakımızı giderecek ölçüde bizi yeterince bilgilendiriyor zaten. Dolayısıyla daha fazlasına merak salmak abesle iştigal olur. Daha fazlasını eşeleyenlerin düştükleri durum besbelli, adeta şeytana yoldaşlık yapmaktalar. Onlar şeytana yoldaşlık yapa dursun,  bize sadece “Mutlak gaybı ancak Allah bilir” hükmü çerçevesinde hareket etmek düşer. Elbette ki mutlak gayb âleminden tezahür eden bir kısım haberlere başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiun ve ilmiyle amil olmuş feraset ehli veli kullarda vakıf olabiliyor. Ancak bu ‘Allah bildirirse bildirir’ manasına vakıf olmaktır.  
           Müberra Dinimizde ister adına kâhinlik diyelim ister müneccim, isterse falcılık ya da yıldıznameci denilsin hiç fark etmez bunlara asla cevaz yoktur. Ama gel gör ki cevaz olmamasına rağmen hem falcılık yaparım diyen var hem de fal baktıran var.  Şayet bir insan Kur’an’ın hükmüne rağmen halen inadım inat “Yıldız falıma baktıracağım” diyorsa vay haline, bu düpedüz kendisini şirkin kollarına atmak olur. Bakın,  Efendimiz (s.a.v) bir gün ashabıyla sohbet ederken o esnada bir yıldız kaymasına gözler odaklanır.  Tabii oradakiler hemen bunu birinin öldüğüne ya da doğduğuna yorumlarlar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle der:
       “-Şunu iyi biliniz ki yıldız, ne bir kimsenin ölümü ne de doğumu için kayar. Ancak Rabbimiz bir konuda hüküm verince, Arş’ı taşıyan melekler tesbih ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli tesbih eder. Nihayet bu tesbih bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra Arş’ı taşıyan meleklerin altında bulunan gök ehli, haberin ne olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere; ‘Rabbimiz ne buyurdu?’ derler. Onlar da bu hükmü kendilerine haber verirler. Her gök ehli diğer gök ehline durumu bildirir. Nihayet haber dünya göğünde bulunanlara kadar ulaşır. Cinler bu haberi kulak hırsızlığı yaparak çalarlar da, bunun üzerine kovalanırlar. Onların bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik yapıp,  artırma eksiltmede bulunurlar” (Müslim, Ahmed b. Hanbel).
         Evet, anlaşılan o ki; bir yıldızın kayması ya da bir başka gök hadisesinin yaşanmış olması fiziki olaydan öte bir anlam ifade etmiyor. O halde yıldız kaymasına odaklanmak yerine asıl bizim için hak ve hakikat yolunda ayağımızın kaymamasına odaklanmamız daha çok mühim bir hadise olacaktır.  Allah korusun hele bir insanın Hak yolunda ayağı kaymaya görsün, ne yıldız kaymasının ne de güneş ve ay tutulmasının hiçbir fayda getirmeyeceği muhakkak.  Şüphe yoktur ki insana yegâne fayda getirecek olan şey sırat-ı müstakim üzere bir yol takip etmektir. Müneccimlerden kendimizi koruyup emniyette olmamız için sırat-ı müstakim üzere olmaya mecburuz da.  Nitekim Resul-i Ekrem (s.av) şöyle der; “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaat edilen şey semaya gelir. Bende Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaat edilen şey gelecektir. Ashabımda ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaat edilen şey gelir.” (Müslim, Fedailu’s- Sahabe, 207)
          Şu bir gerçek yıldızların durumuna bakaraktan yıldız falcılığına soyunanlar her devirde olduğu gibi bu devirde de var olmaları gayet tabiidir. Gayet tabii durumun dışında asıl anormal olan şey bunlara umut bağlanmasıdır. Oysa illa da birşeye umut bağlanacaksa Allah Resulünün bizatihi ‘yıldızlarım’ diye taltif ettiği Ashab-ı Kiramın ervahı ve onların izinden iz sürenlerin ruhaniyetleri bize umut olarak yeter artar da. Nitekim Allah Resulü “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir,  hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” buyuruyor. Keza hidayete vesile olma noktasında Allah dostları da öyledir. Onlarda Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için çırpınan yıldızlarımızdır. Hatta onlar daha da fazlası övgüye layıktırlar.  Öyle ki onlar hakkında gece gaflet uykusundan Ümmet-i Muhammed’in uyanmasına vesile olan seher yıldızı bülbülleridir diye taltifte bulunursak yeridir. Niye taltifte bulunmayalım ki,  baksanıza kâhinler (müneccimler)  habire yıldızlara bakaraktan umut tacirliği yapıp insanların itikadıyla oynarken,  Evliyaullah ise tam aksine seher vaktinde müntesiplerine ‘Sofi haydi kalk namaza’ deyip bülbül olmaktalar.  Zira bunun tatbikini Menzil’de görmek mümkün de.  Madem öyle,  önümüzde iki seçenek var: Ya müneccimlere (sihirbazlara) uyup gaflet deryasına dalacağız,  ya da hakiki yıldız rehberlerin izini iz sürüp haydin felaha diyeceğiz.
        Belki şunu diyebilirsiniz sihir haktır diye. Evet, sihir hak olmasına hak ama, bu durum sihir yapmanın caiz olduğu anlamına gelmez.  Bir başka ifadeyle bir şeyin hak olması ya da varlığı o işi yapılacak anlamına gelmez. Bu düpedüz sihrin varlığını sihirbazlığa dönüştürmek olur. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Zira Rabbül Âlemin bu hususta şöyle buyurmakta: “Süleyman (a.s)’ın saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihre) tabii oldular. Hz. Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar insanlara sihir öğrettiklerinden kâfir oldular. Onlar Babil'de ki Harut ile Marut isimli iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı”  (Bakara/102).  
         İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere şeytanlar yedi kat gökleri dolaşırken,  semadaki meleklerin sözlerine kulak kabartaraktan bir takım haberleri kâhinlere aktarırlardı. Tabii kâhinlik bu ya, onlarda kendilerine ulaşan haber kırıntılarına bire bin katarak insanlara duyuracaklardır. Sadece duyursalar gam yemeyiz, duyurmakla kalmayıp yalan yanlış haberleri yazılı hale getirdiler de. Neyse ki Hz. Süleyman (a.s) tüm bu yalan yanlış kayıt altına alınmış kitapları bir sanduka içerisinde toplayıp oturduğu tahtın altında muhafaza altına alacaktır. Ve bu hususta şöyle ferman buyurur da;
        “Her kim ki bundan böyle şeytanların hariçten gazel okudukları gaybı haberlere tabii olup etrafa yayarsa bilinsin ki kellesini uçururum.”
           Nitekim bu ferman yankı bulup maksat hâsıl olur da. Ancak tâki Hz. Süleyman (a.s) vefat eder,  işte o zaman bu mesele yeniden alev alacaktır.  Hatta ardından Süleyman (a.s)’ın büyük bir sihirbaz olduğu şayiası yayılır bile.  Ve Yüce Allah (c.c) kullarına  hakikati şöyle bildirirde: “Ve onlar, Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman asla küfre düşmedi. Sadece şeytanlar düştüler” (Bakara 102).        
             Peki ya Cinler? Malum Cinlerde göklerden gelen birtakım sırlara kulak kabartaraktan haber uçuruyorlardı. Ne diyelim, nankörlüğün bu kadarına da pes doğrusu,  Allah’tan daha ne istiyorlar bir takım bilgilere vakıf olmaları için imkân tanınmış bile. Ama gel gör ki cin taifesi bunu suiistimal edip onlarda şeytanın yaptıklarını aratmayacaklardır. Gayb âleminden koparabildikleri haberleri bir takım yerlere aktardılar da ne oldu, sanki başları göğe mi erdi,  tam aksine Allah Resulüne risaletin tevdi edilmesiyle birlikte Allah’ın tanıdığı tüm imkânlar ellerinden alınıp yerlerde çöplerde sürünür hale geldiler. Malumunuz gök kapılarının cin taifesine kapanması hadisesi Resul-i Ekrem (s.a.v)’in Ukaz panayırına gittiği senede vuku bulacaktır. Öyle ki vuku bulduğunda başlarına sanki gökten yıldız düşmüşçesine nefes nefese kalıp soluğu mensubu bulundukları kavmin yanında alacaklardır. Besbelli ki başlarına çarpan yıldız bizim bildiğimizin dışında bir şey, tabii ki anlayana. Dahası o yıldız âlemlere rahmet olarak gönderilen ‘Adı Güzel, Kendi Güzel Hz. Muhammed (s.a.v)’den başka değildi elbet.  Nitekim sığındıkları kavmin eşrafı anlamakta gecikmezler de.  Nasıl mı? Soluk soluğa karşılarına dikilen arkadaşlarının bitap düşmüş hallerinden sezeceklerdir. Derken onları bu vaziyette gördüklerinde:
       “-Hayrola nedir bu haliniz, sert bir kayaya çarpmış bir haldesiniz,  sizi bu hale getiren çok önemli biri olsa gerektir,  o her kimse tez elden doğu ile batı arası karış karış aransın bakalım neyin nesi kimmiş bir görelim” demekten kendilerini alamayacaklardır.
          Gerçekten de yer gök taranıp doğu ve batı arasında bir hayli mekik dokuduklarında bir anda gözler pür dikkat Nahle denen yerde Allah Resulünün namaz kıldırdığı bir topluluk üzerine odaklanacaklardır. Nasıl pür dikkat kesilmesinler ki, O’nun mübarek dilinden tane tane dökülen ayetlerin okuyuşuna yakından şahit olup mest olurlar da. Ve en nihayet kendi aralarında müşavere ettiklerinde;
      “- İşte bize gök kapılarının kapanmasına neden olan o’dur” deyip iman edeceklerdir.  Akabinde Allah’a şirk koşmayacaklarına dair yemin ederler de.
        Böylece bu hadiseyle birlikte sema kapılarının cinlere kapatılmış olduğu teyit edilmiş olur. Nitekim Yüce Allah nüzul eylediği ayetler de bu mesele şöyle yankı bulur:
        “Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık;  fakat onun, kuvvetli bekçilerle ve alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Oysa biz onun bazı kısımlarında dinlemek için oturacak yerler oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek istese, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı diledi” (Cin,8–10).
        “Doğrusu biz dünya göğünü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve onu inatçı her şeytandan koruduk. Onlar Mele-i Alayı dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar, uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azap vardır. Ancak bir sözü kapan olursa, onu da delip geçen alevli yıldızlar takip eder” (Saffat,6–10).
        “And olsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, Onlara şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık” (Mülk, 5).
         “And olsun ki biz gökte burçlar yaptık ve onları bakanlar için donattık. Ve onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, apaçık görülen bir ateş onu kovalar” (Hicr,16–18).     

BİR ŞEYİ UĞUR YA DA UĞURSUZLUK ADDETMEK

          Ümmetin itikadına hale getirecek bir başka meselede zamanı, eşyayı ya da bir başka olguyu uğurlu ve uğursuzluk olarak addetmektir.  Oysa Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta ümmetini şöyle uyarmıştır:“Tıyere’nin (uğursuzluk) aslı yoktur. Onun en iyisi faldır.” Evet,  zaman, mekân, eşya her ne olursa olsun bunların hiçbiri uğur getirecek unsurlar değildir. Dahası böyle şeyler ehlisünnet akaidimizi bozacak türden bir başka şeytani tuzaklardır. Bilerek ya da bilmeyerek hiç fark etmez  'şu uğur getirir ya da getirmez'  şeklinde tüm atfedilen unsurlar oysaki sağır ve dilsizdir.  Dolayısıyla kendisi üzerinde etki izi bırakmayan bir suni varlık ya da nesne üzerinden ne uğurdan bahsedebiliriz ne de uğursuzluktan. Şayet bir şeyden bahsedeceksek, o da sadece uğur ve uğursuzluk paranoyasına kapılmış insanların açmazlarından bahsedebiliriz. Baksanıza kimileri zamanı, kimileri hayvanı, kimileri eşyayı uğurlu addedip kendi kendine gelin güvey olurken, kimileride tüm bu unsurları uğursuzluk addedip çıkmaz sokaklarda kendi kendine debelenip yiyip bitirebiliyor.  Derken her iki durumda da bu tip insanlar uğur ve uğursuzluk ekseni üzerinde ömürlerini boşa geçirip hayatlarını zehir etmekteler. Allah aşkına bu nasıl bir sığ anlayıştır ki, sayılar, kahve falları, günler, isimler uğurluluk ya da uğursuzluk konusu olabiliyor.  Oysa uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu ismim gibi avuntularla vakit harcanacağına sıratı müstakim üzere bir hayat için vakit harcansa fenamı olur? Elbette fena olmaz, çünkü birinde ömrü heder etmek vardır diğerinde ise ‘vukuf-i zaman’, yani vaktini iyi değerlendirmek vardır.  Hem kim vaktini boşa harcayarak fayda görmüş ki bizde fayda görelim. Olacak olan besbelli, bir hiç uğruna deli saçması oyundan başka birşey görülmeyecektir. Hele bir insan bazı şeyleri takıntı yapmaya bir görsün, Allah’a kulluk vazifesini ihmal edip akaid dışı batıl inançlara dalacağı muhakkak.  Bu arada falcılar ve cinlere de gün doğup,  güya aslı astarı olmayan gaybdan haber getirdiklerini fısıldayacaklardır. Onlar fısıldaya dursun bize düşen yalan yanlış gayb haberlerine kulak asmamaktır. Hani derler ya fısıltı ocak batırır diye, aynen öyle de bilhassa kahve falı ortamları en çok fısıldanan yerler olması hasebiyle buralardan uzak kalmakta fayda vardır. Aksi halde İslam öncesi cahiliye adetleri yeniden baş belamız olur.  Kaldı ki bu tip takıntı ve avuntulara dinimiz asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle  beyan buyurmuşlardır:“Üç şey cahiliye adetlerindendir: soy sopa kötü konuşmak ve ölü için saçını başını yolarak ağlamak, bir de nev’lerden yağmur ummak olduğunu..” (Buhari, Müslim).
      Bakın Allah Resulü bir gün yağmurlu havanın ardından sahabeye şu suali tevdi eder:
- Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz?
      Ashab cevaben şöyle der:
- Allah ve Resulü bilir, biz bilmeyiz.
       Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şöyle beyan buyurur:
        -Allah buyurdu ki: Kullarımdan bazısı mümin, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim, ‘Allah’ın fazlı rahmetiyle yağmura kavuştuk' dediyse işte o bana iman etmiş, yıldızı reddetmiştir. Her kimde ‘Filan ve falan yıldızın nev’i sebebiyle yağmura kavuştuk’ dedi ise o da beni reddetmiş, yıldıza iman etmiş olur” (Buhari, Müslim).
        Yine bir defasında da devenin sütü sağılması gerekiyordu ki, o arada bu iş için talipli aranır. Tabii bunu duyan bir adam yerinden kalkıverir. Allah Resulü adını sorunca adım ‘Mürre’ der. Allah Resulü bunun üzerine; otur dedi. Bu kez bir başkası kalktı onun da ismini sorunca, o da adım ‘Harb’ dedi, ona da otur dedi. Bir başkası kalkınca ona da ismi soruldu, o da cevaben Ya’iş dedi. Bunun üzerine Habib-i Akrem (s.a.v) ona tebessüm ederek;  deveyi sen sağ dedi (Muvatt). İşte hadisi şerifte geçen Mürre acı demek, Harb savaş anlamında, Ya’iş ise yaşamak manasına geliyordu. Tabii ki ‘Mürre’ ve ‘Harb’ uğursuzluk anlamında reddedilmiş değildi, sadece üçüncü isim hayra vesileyi çağrıştırdığı içindir devenin sağımı Ya’iş’e tevdi edilmiştir. Dolayısıyla isim deyip geçmeyelim, zaten bir babanın evladı üzerinde olan haklarından biride evladına güzel bir isim koyma hakkıdır. Öyle ya, Esmaül Hüsna güzel isimler demek, o halde bizde 99 ismin yüzü suyu hürmetine her şeyi güzel görmeye çalışalım ki akıbetimiz hayr olsun. Dikkat edin hayr olsun dedik uğur getirsin demedik. Çünkü her şeyi hayra yormakta fayda var. Nitekim Efendimiz (s.a.v); “İsimlerin en hayırlısı Abdullah, Abdurrahman, Haris (evi, evlad-u ıyali için çalışan) ve Hemmam’dır (hayır düşünen), isimlerin şerlileri ise Harb ve Mürre’dir” (Et-Temhid, 24/72)  diye buyurmuşlardır.
        Ümmetin itikadına hale getirecek bir başka meselede ‘zaman’ kavramıyla alakalı haddi aşan konuşmalardır. Öyle ki; bir çocuğun eğitimi ile gereken ihtimamı göstermeyen ebeveynler bir bakıyorsun çareyi kendi ilgilenmeyişinin kılıfı olarak ‘Eeh ne yapalım zamane çocuğu’ yaftasına sığınmakta buluyor. Hakeza ibadetlerde de gevşeklik gösterildiğinde “Eeh ne yapalım ahir zamandayız, ancak bu kadarı olabiliyor” deyip bu kez çareyi kendince ahir zamanın ardına sığınmakta görüyor. Oysa Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifte ümmetini şöyle uyarmakta:  “Dehr’e (zaman) sövmeyin. Zira Dehr Allah’tır” (Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel).  Madem öyle yaşanılan zamanı bahane ederek hiç kimse işin içinden sıyıramaz. Hem sudan bahanelerle nereye kadar gemimizi yürütebiliriz ki. Hele işin içinde bir de zaman olunca akan sular dururda.  Zira zamanı da mekânı da var eden O'dur. Zaten her ne varsa o’ndandır. Ve O’ndan olduğu Kur’an’ı Muciz’ül Beyanda şöyle izah edilir: “De ki Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır (En’am,12), Gecede ve gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am,13).  Ayetten de anlaşıldığı üzere tüm cümle âlem O'nunla anlam kazanmakta.  O halde anlamlarımızı bahanelerimize kılıf olarak kullanmayalım, aksi halde kendi kuyumuzu kendimiz kazmış oluruz.
        İşte bu gerçeklerden hareketle hakkımızda ezelde tayin edilmiş ömür müddetimiz ve zaman dilimimiz neyse ona razı olup kulluk noktasında ne yapabiliriz onun derdiyle hem hal olmak gerekir. Kaldı ki misafir olarak geldiğimiz şu fani dünyada sadece insan konaklamayacak,  ona eşlik edecek cemadat, nebatat, hayvanatta konaklayacaktır. Beraber konaklamaya mecburuz da. Çünkü tüm mahlûkat insana hizmet etmek için vardır, insan ise eşrefi mahlûkat olmanın gereği Allah’a ibadet edip ‘abd’ olmak için vardır. Madem tüm zaman ve mekânlar insana hizmet için varlar o halde Allah’a abd olmak varken zamana sövmek niye. Kaldı ki zaman ömrümüzden su misali akıp gidiyor da,  dolayısıyla zamanla uğraşmak yerine vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmek en büyük sermayemiz olacaktır. Belli ki atalarımız ‘Vakit nakittir’ diye boşa nefes tüketmemişler. Hakeza mekân içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Zira büyüklerimiz, ‘Dünyada mekân, ahrette iman’ derken boşa dememişler elbet. Ancak mülk edindiğimiz mekânlar, şayet alınların secde ettiği mekânlarsa bir değer kazanacaktır. Bunun dışında şatafatlı mekânların bir mümin için hiçbir değeri yoktur. O halde şu dünyanın aldatıcı mekânların cazibesine kapılmadan asıl bizim için  ‘sefer der vatanı’  mesken tutmak çok önem arz edecektir. Bakmayın siz öyle şu dünyanın şatafatlı görüntüsüne, aslında gerçekte iyi incelendiğinde görüntüsü bile canlıdan canlıya değişen aldatıcı cazibesi söz konusudur. Yani bu demektir ki konakladığımız dünyanın görüntüleri de görecelidir. Mesela yılan ve kertenkele gibi canlılar derinlik boyutundan mahrum oldukları içindir eşyayı fotoğraf karesine düşen şeklindeki gibi görürler.  Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana yakışan göreceli görüntülerin aldatıcı cazibesine kapılmak değil,  ahret yurdunda Cemalullah’ı temaşa edeceği güne hazırlıklı olmak yakışır.  
           Evet,  şu dünyada temaşa ettiğimiz hemen hemen tüm görüntüler üç boyutla sınırlı tutulmuştur. İşte bu yüzden Yunus misali ‘Bir ben var birde benden içeru‘ deriz de. Bir başka ifadeyle gördüğümüze fizik derken, görmediğimize de fizik ötesi deriz. İşte Miraç hadisesi bunun en bariz delili zaten. Miraç bir anlamda hem zaman hem de mekân kavramına bir başka boyut kazandıran mucizevî bir yükseliştir. Derken namaz müminin miracı olarak mana kazanır da. Yeter ki namaz hakkıyla eda edilsin Kâbe bir başka boyutta göz önüne gelir de. Nitekim bu durum  (üç boyutu aşacak hamle) İstanbul’un fethi müteakip Akşemseddin ve Fatih’in birlikteliğinde kılınan namazın ilk tekbir getirilişinde yaşanmış da. 
      Tabii bitmedi,  dahası var elbet. Yani yeryüzü ile gök arasında daha nice sırlarına vakıf olamadığımız varlıklarla donatıldığı da bir vaka. Ama bunlardan bihaberiz. Çünkü boyutlarımız farklı.  Nasıl ki santrifüj içerisindeki tüplerin devri daimi yükseldikçe bir süre sonra görünmez hale gelirler, aynen öyle de meleklerde santrifüj misali çok hızlı hareket ettiklerinden bir başka boyut konumda bize görünmez olurlar. O halde etrafımızda pervane olmuş nice görünmez varlıkları niye göremiyoruz diye kendi kendimize dert edinmemize gerek yoktur,  hem zaten görmek üstümüze vazife değil ki dert yanalım.  Dedik ya burada önemli olan görmek değil varlıklarına inanmak bizim için çok mühimdir. Öyle ya,  bir şeyi görememek sonuçta var olmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim Allah Teâlâ; “O semaların ve arzın arasındakilerin Rabbi’dir. Ve doğuların Rabbi’dir’’ (Saffat suresi ayet–5) diye beyan buyurmakla kullarına hem boyutların sırrını hatırlatmakta hem de üç boyuttan farklı boyutlarında var olabileceğine dikkatimizi çekmektedir. Böylece Kur'an sayesinde tüm zaman ve mekânların kendine özgü boyutlarının var olabileceğinin idrakine ermiş oluruz da. Hatta bu arada aklımıza zamanın bir saat dilimi olmanın ötesinde bir başka dördüncü boyut bir mekân olduğu düşmezde değil dersek yeridir.

KÂHİNLER

           Malumunuz kâhinlik iddiasıyla ortaya çıkanlar insanların duygularını istismar etmekte pekte mahirler. Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki çok büyük astrolog adamlar. Keza görünümleri de uzaylı adamlar gibi sanki. Hatta kullandıkları aletler de bildiğimiz teleskopik malzemelerinden farklı sanki sır küpü gibi malzemeler. Belki de pek çok insan bu görünüme aldanıp onların tıpkı geçmişte İslam âlimleri gibi rasathanede güneş, ay yıldız, burç gibi gök cisimlerini gözlemleyip astronomi ilmiyle uğraştıklarını sanmakta. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil.  İşleri güçleri hayal dünyalarında canlandırdıkları gök cisimlerinden kendince anlamlar uydurup güya insanların gelecek beklentilerine umut olmak için varlar. Aslında bu düpedüz duygu sömürüsü yapmaktan başka bir şey değildir. Şayet geleceğimize müsbet manada yön vermek istiyorsak, bu tip kendine hayrı olmayan insanların kapısını aşındırmak yerine Rasulüllah (s.a.v)’in bizatihi “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” (Suyuti, Cami’us- Sağir; Feyz’ul-Kadir 4/76; İbnu Abdi’l-Berr, Cami’ul-ilm, 2/91) diye işaret ettiği hak ve hakikat kapılarını aşındırıp ışıklarından faydalanmak  gerekir. Bakınız Rasulüllah (s.a.v)’e kâhinler meselesi sorulduğunda cevaben:
- Onlar hiçbir şey değildir buyurmuşlardır.
 Bu cevap üzerine oradakiler pek tatmin olmamış olsa gerekler ki bu kez:
        -Ey Allah’ın Resulü! Ama onlar bazen bize bir şeyler söylüyorlar ve söyledikleri doğru çıkıyor, peki buna ne dersiniz?
        Resul-i Ekrem (s.a.v)   nihai cevab olarak son noktayı şöyle koyar:
        -O söz cin’dendir. Cin onu kapar da, tavuğun gıdaklaması gibi dostunun kulağına gıdaklar. Bu suretle ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırırlar (Müslim).
        Şimdi bu hadisi şeriften hareketle bir takım aklı evvel kimseler; “Hani gök kapıları kapanmıştı, şimdi ne oldu” diyebilirler. Hâlbuki bir kısım Cin taifesinin bulundukları ortamda havayı kokladıklarında bazı bilgi kırıntılarına ulaşmaları onlara yeniden gök kapılarının açıldığı anlamına gelmez. Öyle olsa kâhinler içinde aynı şeylerin söylenmesi gerekirdi. Oysa kâhinlerde cinlerden farklı olarak bir takım mantık kurgulamasından hareketle bazı bulgu izlerine yakaladıklarında bir takım şeyleri tutturabiliyorlar. Fakat bu tutturma her daim isabet etmeyebiliyor. Dolayısıyla kırk yılın başında herhangi bir şey tutturmuş olsalar da bu Toto,  Loto ve Piyango gibi bir tutturma olur ki, asla bu tür şeyler bizim için ölçü olamaz. Bizim için ölçü bellidir. Nitekim ölçümüzü belirleyen Resul-i Ekrem (s.a.v);  Falcıyı, kâhin’i onaylayan kimselerin kırk gün namazlarının kabul edilmeyeceğini, Kur’an’ı inkâr etmiş sayılacaklarını ve cennete giremeyeceklerini bildirmiştir (Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace). 
       Hele falcılık denen hadise umut tacirliğine dönüşmüşse Dinimizde asla bu kabul görmez. Nasıl kabul görsün ki,  insanları süslü yaldızlı laflarla umutlarını çalmak hangi vicdana sığar ki.   Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e fal nedir diye sorduklarında, “Sizden birinin işittiği güzel sözdür” (Buhari)  tarzında son derece manidar bir cevap olarak karşılık bulacaktır.  Cevabın manidar bulunması gayet tabiidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın bu hususta değişmez kat’i hükmü var:  
-Ey İman edenler şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan kaçının ki muradınıza eresiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık son vermiyor musunuz?
         Aslında umuda yolculuk için gidilecek yol besbelli.  Kuşkusuz o yol sırat-ı müstakim yolundan başkası değildir.
           Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3281/yildiz-fali-ve-gaybdan-haber-vermek.html

12 Haziran 2016 Pazar

MELEK, ŞEYTAN VE CİN




MELEK, ŞEYTAN VE CİN

      SELİM GÜRBÜZER
       Melekler hem nurani, hem latif hem de hızla hareket eden varlıklar olduğu içindir gözle görülmezler. Malum insanın toprakla buluşması meleklerin yaratılışından çok sonradır. Melekler insandan önce yaratılmasına rağmen önceliğe ve sonralığa aldırmaksızın Yüce Allah tarafından eşrefi mahlûkat ilan edilen insana yakın durmaktan imtina etmemişlerdir. Ama şu da var ki beşeri sınıf içerisinde nuraniyet bakımdan kendilerine yakın gördükleri Peygamberlerle daha çok alakadar olmuşlardır.  Üstelik bu yakınlık hem dünya gözüyle, hem de basiret gözüyle görünme şeklinde tezahür etmiştir. Nitekim bunu Cebrail meleğinin vahiy vazifesini yerine getirirken kimi zaman rüya yoluyla, kimi zaman bizatihi görünür halde, kimi zamanda kalbine direk vahy etmesinden çok rahatlıkla anlayabiliyoruz zaten. Elbette ki peygamberlerin dışında, mesela doğrudan Hz. Meryem annemize göründükleri gibi Allah Resulü’nün huzurunda Ashab-ı Kiram’a da görünmüşlerdir. Hatta beşeri sınıf içerisinde Allah’ın çok sevdiği Salih kullarda buna dâhildir.  Ancak şu da var ki bu tip görünmeler Peygamberlerinki gibi değildir.  Salih insanlara ilham şeklinde bir görünme olurken mesela Allah Resulünün ashabı söz konusu olunca da sahabeden en genç yaşta yakışıklı Dihye el Kelbi (r.a)’in suretinde görünmüştür Hakeza Hz. Meryem annemize de âlem-i misal şeklinde görünme olmuştur.
           Peki ya müminler? Malum, müminlerde öldükten sonra melekleri görebilecek, hatta seslerini işitecek de. Zaten bu dünyada çıplak gözle melekleri görsek de buna güç yetiremezdik. Zira melekler nurdan yaratılmış varlıklardır. Dolayısıyla nurani varlıklara her haliyle nuraniyet kesbetmiş Allah’ın ancak salih kulları bakmaya güç yetirebilir. Nitekim güç yetirebildikleri içindir onların rüyalarına ilham kaynağı olan görevli meleklerde vardır. Her ne kadar sanatkârlar ilham gerçeğini fark etmeseler de ortaya koydukları eserlerin çoğu ilham sayesindedir. Keza musiki bestekârlara ilham kaynağı olan da meleklerdir. Bu demektir ki melekler görünmese de ilhamlarıyla varlıklarını hissettirebiliyorlar. Yeter ki, sanatkâr sanatını müsbet manada icra etsin ilham kaynağı kesilmez de. Bu arada belirtmekte fayda var melekleri görmek şartta değildir. Şart olan sadece varlıklarına inanmaktır. Tabii varlıklarına iman ederken de Kuran’da Yüce Rabbimizin “Gökleri ve yeri yaratan melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamd olsun...” (Fatır, 1) beyan buyurduğunun dışında yalan yanlış isnatlarda bulunmak manasına bir iman getirmek değildir bu.  Dolayısıyla Kur’anın dışında melekleri kız ya da kadınmış gibi düşünmek veya şematize etmeye kalkışmak gibi tanımlamalara meydan vermemek gerekir. Aksi takdirde onların varlığına gölge düşürmek olur ki, böylesi isnad ve tanımlamalar haramdır. Hem bizim haddimize mi erkeklik,  dişilik gibi isnadlar da bulunmak. Şunu çok iyi beynimize hıfz etmemiz gerekir ki melekleri olduğunun dışında tanımlamaların caiz olmadığı gibi imanımıza halel getirebilir de.  Hatta sayıları hakkında kafa yormakta caiz değildir. Hiç kuşkusuz sayısını ancak Allah bilir. Bakınız Resul-i Ekrem (s.a.v) bu hususta ne buyuruyor; “Üzerindeki meleklerin çokluğundan dolayı sema gıcırdayıp ses verdi. Ses vermesi de hakkıdır. Çünkü semadan dört parmak boş yer mevcut değildir. Her yerde ya kıyam, ya rükû, ya da secde halinde Allah’a ibadet eden bir melek bulunmaktadır” (Müddesir, 31). İşte hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere ölçü besbelli, yani onlar kimi kıyam halde,  kimi rükû halde, kimi de secde halinde Arş’a yönelmiş durumdalar, diğer yandan da neyle vazifeli iseler onu yapmaktalar.
       Malum olduğu üzere Meleklerin yönelecekleri arş-ı ala adında kıblegahları var olduğu gibi toplanma meclisleri de vardır.  Öyle ki İlahi emir doğrultusunda Cibril Emin başkanlığında çok önemli kararlar alınırda. İşte böylesi kutsi meclise ‘Mele-i Ala’ denmesi bu yüzdendir.  Her ne kadar Cibril Emin arşı alada meleklerin reisi olsa da Peygamberimizle Miraç’a doğru yol alırken varacağı en son hudut Sidretü’l Münteha olmuştur, ötesine geçersem yanarım demiştir.  Bu demektir ki Âlemlerin Meclis Başkanı Allah Resulünden başkası değildir. Zaten Cibril Emine de yol arkadaşına vahiy meleği olmak yakışır. Kur’an’da bu nedenle kendisinden Ruh, Ruhu’l Emin ve Ruhu’l Kudüs olarak bahsedilir. Tabii bu arada Azrail’de ölümden sorumlu melek olarak bahsedilir. Öyle ki o, ihlâslı Müslüman’ların canını alırken son derece yumuşak ve narin bir tutum sergilerken, kâfirin canını alırken de son derece vakur bir tutum sergileyecektir. Öyle ya, madem Rabbul Âlemin ‘Her nefis ölümü tadacak’ buyurmuş, o halde ölüm ham vaki olduğunda bir saniyelik bile geciktirilemeyeceği muhakkak.
         Peki, tabiat olaylarını idare eden meleklerin reisi kimdir acaba? Mikail’den başkası değil elbet. Anlaşılan idare etme kabiliyeti sadece beşeriyete has bir meziyet değil, nuraniyet âlem içinde idari durum söz konusudur. Nasıl söz konusu olmasın ki, baksanıza kâinatta var olan her zerre ve atom için bir melek görevlendirilmiş olup tüm tabiat hadiselerinin idari sorumluluğu Mikail meleğinin üzerindedir. Bu demektir ki elektronun da, protonun da, nötronun da, yani tüm mikro ve makro âlemin Reisi Mikail’dir. Ta ki bu reislik kıyamet dek sürecektir. Kıyamet saati yaklaştığında bu kez İsrafil meleği devreye girip kıyamet habercimiz olacaktır. Zaten İsrafil ilahi emri yüklenmiş olduğu andan beri gözü hep daha önce kurulu kıyamet saatin üzerindedir.   Kurulu saatin vakti dolduğunda biliniz ki ilk iş sur’a üflemek olacaktır. Malum sur, içerisinde tüm ruhların mevcut olduğu kaval şeklinde bir üfleyiş enstrümanıdır. İşte bu enstrümana ilk üfleyişle birlikte tüm mahlûkat yok olur da. İkinci üfleyişte yeniden dirilmek vardır.  Üçüncü üfleyişte ise Allah’ın huzurunda mizana sevk ediliş vardır.  Sanmayın ki kıyametin kopmasıyla Azrail’in işi bitti sayılır, oysa daha çok yapacak işi vardır.  Kıyamet koptu kopmasın ama işin içinde meleklerin ruhunu kabz etmekte söz konusudur. Onlarında ruhunu kabz ettikten sonra geriye tek kendisi kalacak. Derken kendisinin ölümü Rabbul Âlemi’nin  ‘öl’ emriyle vuku bulacaktır.  Böylece tüm cümle âlem  ‘Her şey fani,  baki olan sadece Allah’dır’  gerçeği ile yüzleşecektir.  
                          KİRAMEN KÂTİBİN – MÜRKER VE NEKİR MELEKLERİ
       Rabbul Âlemin Hafaza melekleri hakkında şu hakikati beyan eder: “İnsanın önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu koruyan, devamlı takip eden melekler vardır” (Ra’d suresi 11. ayet).
        Evet, nasıl ki maliye müfettişleri ticari hayatta gelir gider envanterini teftiş eder ya,  aynen öyle de insanın da sağ ve sol omzunda bulunan Kiramen kâtibin melekleri de günlük işlenen günah ve sevapları kayd etmek için vardır. Hele bir mümin sevab işlemeye görsün derhal sağdaki melek derhal harekete geçip sevap hanesine on sevap yazar da. Şayet bir mümin günah işlerse sağdaki meleğin müdahalesiyle soldaki meleğin hemen günah hanesine yazmasına fırsat verilmez. Yani kendisine “Ne acelen var, hele bir dur,  en azından şöyle yedi saat bir bekle, olur ya bu arada yaptığına pişman olup tövbe edebilir”  denilir. Tabii bu süre zarfında mümin istiğfar ederse ne ala, etmezse artık rica minnet bu noktadan sonra işlemeyecektir. Derken bir müminin hayatı boyunca işlediği tüm sevap ve günah envanteri bu iki melek tarafından en nihayet şeklini bulup mahşer günü Allah’ın huzurunda mizana konulacaktır. Zaten ak mı kara mı,  her şey o gün belli olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle beyan buyurur;“Hâlbuki sizin üzerinizde hakiki bekçiler çok şerefli yazıcılar vardır. Ki; onlar ne yapıyorsanız bilirler” (Nebe, 38).  
        Evet, o gün geldiğinde tüm insanlık sınıf sınıf, bölük bölük mahşer meydanında toplanacaktır. Gelmiş geçmiş tüm insanlık mahşerde mümin, kâfir ve münafık olarak tasnif edilirken bu arada müminlerde kendi içinde:
       - Doğrudan mizanda hesabı görülecek olanlar olarak,
       -Amel defteri sağ elinden verilecek olan ashab-ı mukarrebun (kurbet velisi) olarak,
       -İbadet ve taatte öncü manasına sabikun (kâmil iman sahibi olarak bölük bölük ayrılacaktır.
       Nitekim Kur’an ayetleri bu tasniflemeyi şöyle doğrulamakta:  
      “-Herkes için yapmış olduğu amellerden dolayı farklı dereceler vardır” (Mücadele 58/11).
      “-Baksanıza, biz insanların bir kısmını diğerine nasıl üstün kılmışızdır. Elbette ki ahret, derece ve üstünlük bakımdan daha hayırlıdır” (İsa 17/20).
      “-Gerçekten biz, Peygamberlerden bazısını diğerine üstün kıldık. Davud’a Zebur’u verdik” (İsra 17/55).
       “-..Onlardan kimi zalimdir, günah işleyerek kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise sabikun olanlardır. İşte büyük fazilet budur” (Fatır 569).
          İşte yukarıda zikredilen ayetler ışığında Resulullah (s.a.v)  bu noktada en son şöyle buyurmuşlardır:
         “-Önde olanlar cennete hesapsız girer, orta halli olan kolay hesaba çekilir. Nefsine zulmeden ise günahı kadar sıkıntı çektikten sonra cennete girer.” Aslında kabir hayatı bir bakıma müminin ahirete yönelik akıbetinin ne olacağının ipucu göstergesi sayılır da.  Mesela toprağa girdiğimizde daha ilk başta Münker ve Nekir meleklerin sorularına vereceğimiz cevaplar bunun belirleyici ipuçlarını teşkil edecektir.
          Hiç kuşkusuz Münker ve Nekir melekleri denilince kabirde bizi sorgulayacak sorgu sual melekleri akla gelmekte. Kaldı ki akla gelmese de kabirde ‘Rabbin kim, Nebin kim, Kitabın ne,  Dinin ne’ şeklinde suallerin sorulması haktır zaten.  Sadece sormak mı, bunun yanı sıra sünnet sakalı var mı yok mu o da kontrolden geçecektir.  Öyle anlaşılıyor ki toprağın altı üstünden çok farklı,   toprağın altı zengin fakir ayırımı yapmaksızın bağrında eşitler de. Ancak buradaki eşitleme bedeni sıfırlama manasına bir eşitlemedir, iman noktasında ruhen eşit olup olmamak tamamen Münker ve Nekir meleklerinin sorularına verilecek olan cevaplarla kendini belli edecektir.  Şayet bir mümin kabir meleklerinin suallerine doğru cevap verdiyse o kabir cennet bahçelerinden bahçe olurken, cevap veremeyenler içinde cehennem çukurlarından bir çukur olabiliyor. İşte eşitlikten dem vurulacaksa,  asıl eşitlik budur.
           Malum cesed çürümek için vardır. Ama bu demek değildir ki çürüyen cesed ruhla ilişkisi kesilir, bilakis bu noktada çürümüş beden sanki ruhun eskimiş giysisiymiş gibi bir hüviyetle ruhla tamamen bağını koparmaz. Çürümüş bedenin her parçası, mesela parmaklar bir şekilde varmışçasına ruh ilintili olduğu gibi kolu da ruhla ilişkisini devam ettirir. Hakeza dilde öğledir, kabirde Münker ve Nekir meleklerin soruları karşısında ruhen cevap verecektir. Kaldı ki ruhun cesetle (toprakla) tamamen ilişiği kopmadığı içindir kabir azabı denen hadise yaşanacaktır. Nasıl ki atomları etrafında dönen elektronları birbirine bağlayan kovalent bağlar söz konusuysa,  aynen öylede ruhunda ölmüş bedenle kopmaz bir tür bağları söz konusudur.  Bu bağlantı dünyada iken ten kafes içerisinde devam ederken,  ruh ten kafesten çıktıktan sonra da kabirde bir tür bizim bilmediğimiz bir kopmaz bağ vasıtasıyla bağlantısını sürdürecektir. Cesedimiz zaten topraktan yaratılmıştı, dolayısıyla toprağa tekrar dönüş yapması gayet tabiidir. Ama ruh öyle değil,  ruhun âlem-i emirle bağlantılı bir yaratılışı söz konusu olduğu içindir ister istemez bir zamanlar konuk olduğu can kafesinden ziyade irtibatı daha çok mana âlemine yönelik olacaktır.  Hem nasıl ki anne karnında geçirilen dokuz aylık süreç bir tür dünyaya açılan bir pencereyse, aynen kabir hayatı da ahrete açılan bir bambaşka pencere hüviyetinde bir geçiş basamağımızdır. Ruh ister dünyada ister öteki âlemde sevinç duyarsa biliniz ki çürümüş bedenin her zerresi bile bundan haz alacaktır. Yok, eğer ruh elem duyarsa bu kez çürümüş bedenin her zerresi sızı duyacaktır.
           Sözün özü işte görüyorsunuz hem yaşarken,  hem göç ederken,  hem kabre konulurken, hem de mahşerde hemen hemen her alanda bizi gözetleyen, bizi koruyan,  dualarımıza ‘amin’ deyip istiğfarda bulunmamıza yardımcı olan, bizim canımızı alan, bizi sorgu suale çeken bir dizi görevli meleklerimiz olduğu gibi ruzi mahşerde icabında bizim için şefaat dileyen ve cennet kapıcılığı üstlenen bir dizi melekler söz konusudur. Hiç kuşkusuz tüm kâinatta meleklerin kontrolünde kendi yörüngesinde adeta seyri âlem eylemektedir. Nitekim Arş-ı alayı taşıyan vazifeli melekler bunun bariz delili zaten.  Yetmedi müminlerin ölüm anında imanla göç ettiğini müjdeleyip Bakın, Allah Teâlâ Cibril Emin vasıtasıyla sevdiği kulu ehline şöyle bildirir: “Ey huzur ve sükûna kavuşmuş nefis sahibi kulum! Sen Rabbi'nden razı, Rabbi'nde senden razı olarak Rabbine dön, katıl, seçkin kullarımın arasına gir, cennetime…” (Fecir,27–30). Hiç kuşkusuz ayette geçen seçkin kullardan maksat Evliya-i kiramdır. Ki; onların kalbi zikir sayesinde cin ve şeytandan etkilenmez de.

CİN ve ŞEYTAN

             Allah Teâlâ ayetlerinde şöyle beyan buyurmakta: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım (Zariyat,56), “Cinlerde insanlardan önce yaratılmıştır. Onlar yalın zehirli bir ateşten yaratılmıştır” (Hıcır 27).
            Evet, Şeytan meleklerin hocası olması bir yana aynı zamanda kendisi cin taifesindendi. Bilhassa Allah’a ibadet ettiği dönemlerde meleklerin en önde olanıydı.  Onun asıl adı iblis’tir.  Ama gün gelir İblis kınında durmayınca Allah Teâlâ (c.c) hakkında şu hükmü verir bile: “İblis kaçındı, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu” (Bakara, 34).
           Tabii İblis kâfir olunca inananlar üzerinde aldatması da beraberinde gelecektir. Ancak bu aldatma hak ve hakikate inananların imanını zorla çalmak manasına bir aldatma değildir,  kandırabildiği ölçüde aldatmadır bu. Dolayısıyla bir kimse durduk yere kalkıp da benim gücüm şeytana yetmiyor diyemez. Ki, günahına kılıf uydurmak olur ki, bu abesle iştigaldir zaten.  Oysa tevbe etmek varken bahane uydurmakta nedir. Allah bağışlayıcı, aynı zamanda affetmeyi sever de. Şu iyi bilinsin ki Mümin müminliğini yapacak, Şeytan şeytanlığını. Dolayısıyla mümine yakışan şeytanın hile ve aldatmalarına karşı uyanık olmasıdır. Uyanık olmalı ki tüm şeytani vesveseleri defedilebilsin. Kaldı ki şeytan bir mümine zorla bir şey dayatamaz. Çünkü bunu yapmaya ne izin var,  ne de gücü. Madem Yüce Allah (c.c) şeytana dayatma izni ve gücü vermemiş,  o halde müminler olarak bizlerde pekâlâ kendi hür irademizle her türlü şeytani vesvese, hile ve desiselerin üstesinden gelebiliriz.  Neden olmasın ki, bikere Yüce Allah’ın vaadi var:  ‘Ben mümin kuluma taşıyamayacağı yükü yüklemem’ diye.  Bir müminin şanına yakışan mazeret üretmek değil, bilakis Yüce Allah’a rücu edip  ‘Ya Rabbi! Şeytanın vesveselerinden sana sığınırım’ niyazında bulunup tevbe etmek yaraşır. Zaten şu fani dünyada Allah’ın rahmetinden başka tutunacak neyimiz var ki.  Hele birde dua ve niyazlarımızı fili duaya dönüştürdüğümüzü düşünün, muhakkak ki Allah indinde o dualar karşılıksız kalmayacaktır. Böylece fiili dualar sayesinde şeytanın tüm aldatmalarına karşı korunmaya alınmış oluruz. Yeter ki dualarımız amelle taçlanmış tatbiki dualar olsun elbette ki şeytanın vesveseleri kalbimize tesir edemeyecektir. Hiç kuşkusuz amelle taçlanmış fiili duaların en makbulü kalben zikir çekmektir.  Hele müminin kalbi zikir çekmeye görsün derhal şeytan o zikir sahibinden kaçar da. Nasıl kaçmasın ki, şeytan ancak zikirsiz ve içi boş kalplere musallat olabilmekte. Kalb zikirsiz kalınca olacak olanlar besbelli, yani Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurduğu “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülükler emreder” (Bakara 268)  gerçeği ile yüzleşmek vardır. Nitekim Allah Resulü bu hususta ümmetini şöyle uyarmakta: “Muhakkak şeytan, insanoğlunun damarlarında akan kan gibi onun kalbinde dolaşıp vesvese verir. Ben sizin kalbinize bir şey atmasından korktum” (Buhari).
         Peki, şeytanın vesvese vermesini anladıkta, bu nasıl bir İblis mayasıdır ki kıyamete dek tüm insanlığa baş belası olabiliyor.  Hiç kuşkusuz bunun cevabını bulmak için başvuracağımız kaynak yine ehlisünnet âlimlerin yazdıkları kitaplar olacaktır.  İşte bu müthiş kaynak eserlerin sayfalarını çevirdikçe hem şeytanın hem de cin taifesinin yaratılış mayasının dumansız saf ateşle yoğrulduğunu görürüz. Bu nedenle yaratılış mayalarının gereği üremeleri de bizden farklıdır. Nitekim şeytan yumurtlayıp oğul verse de insanla asla nikâh bağı oluşturamaz, zaten buna imkân ve mahalde yoktur. Cinlerin ise cinsel organları var olmasına var ama insanlarla nikâh bağı oluşturmaları asla caiz değildir. Çünkü bizim yaratılış mayamız toprak,  cinlerininki de dumansız ateştir, dolayısıyla yaratılış bakımdan hemcins değiliz, nasıl caiz olsun ki.  Bakın, Allah Teâlâ ayeti kerimede; “Cinleri de daha önce alevli ateşten yarattık” (Hicir, 27) beyan buyurmakla bu gerçeği teyid ediyor zaten. Asıl bizim üzerinde durmamız gereken bilhassa mümin olmayan cinlerin şerrinden nasıl korunuruz meselesidir. Hiç kuşkusuz bu meselede de ölçümüz Kur’an ve Sünnet olacaktır. Öyle ya Kur’an ve sünnet ışığında bize ne yapmamız söyleniliyorsa ona harfiyen uymak en emin korunaklı yol ve metot olacaktır. Böylesi bir metod edinmeye mecburuz da. Zira pusulasız yola çıkan her an yoldan sapıp avlanabilir. Sonuçta onlar görünmeyen varlıklar, bizlerse görünür varlıklarız. Ansızın pusulasız yolda önümüze çıkıp göründüklerinde halk dilinde cin çarptı hadisesi ile karşı karşıya kalabiliriz de.  O halde her an tedbirli olmakta fayda vardır.  Tedbir olarak mümkün olduğu kadar gizemli olan şeylere merak salıp pek kurcalamamak gerekir, çünkü bu tür merak salmalar mümin için zaman kaybıdır, bizi aslı vazifelerimizden alıkoyacağı muhakkak. Kaldı ki Yüce Allah kullarının ürpermemesi için gizemli varlıkları görünmez kılmıştır.  Şayet çok merak edip illa da görmek istiyorsak biraz sabırlı olmakta fayda var,   ne de olsa zaten ahrette biz onları görürken bu kez onlar bizi göremeyecektir.
       Her neyse şimdilik kul olarak bizler dünyada iken görünmez varlıklar karşısında nasıl korunabiliriz ona bir bakalım. Bikere Cin taifesinin vereceği zararlardan korunmanın en etkili yollarından biri hiç kuşkusuz fakirlere bolca sadaka vermekten geçmektedir.  Yok, şayet verilecek sadakam yoktur diyorsak günde Allah Resulüne salâvat-ı şerife de mi getiremeyiz, ya da Delâilü’l Hayrât’da mı okuyamayız.  En azından boğazımızdan geçen lokmaya da mı dikkat edemeyiz.  Elbette ki tüm bunları yapacak takatımız olduğumuz gibi haramlardan da kaçınmamız mümkün. Bu arada unutmayalım ki gece uykuya geçmeden önce mutlaka Ayete’l Kürsi, İhlâs, Felak ve Nas surelerini okuyup yatmak da çok mühim tedbirler arasında.  Aksi takdirde uykumuz şeytani ve cin kaynaklı rüyalarla çinnet misali kâbusa dönüşebilir. İşte görüyorsunuz melun şeytan uykuda bile boş durmuyor. Madem öyle, bizde boş durmayıp yatmadan önce yukarıda adını belirttiğimiz süreleri okuyup yatalım ki zırhımızı giymiş olalım.  Tabii uykunun dışında da boş durmak yok,  yiyeceğimizden tutunda giyeceğimize hemen her şeyi temiz tutmamız icab eder. Sakın ola ki temizlikle bu işin ne alakası var diye işi hafife almayalım.  Unutmayalım ki,  temizlik imanın yarısıdır. Dolayısıyla kendimizi ve çevremizi kirletecek her ne cins çer çöp ve yemek artıkları, ekmek kırıntıları vs. varsa, biliniz ki tüm bunlar Cinlerin taamıdır.  Şu bir gerçek pis ve necis olan her ne varsa bunları melekler değil, cinler koklamakta. Bu demektir ki, cinlerde melekler gibi yemez içmezler ama koklayarak beslenmekteler. Nitekim nerede bir kokuşmuşluk ve kirlilik var zaten konakladıkları mekânlar oralardır. Hele akşam vakti yaklaşmaya görsün çöplüklerde geceledikleri gibi rast geldikleri kirli alınların gözlerinden öpmeden sabahlamazlar da. Bu yüzden büyüklerimiz hep tembihte bulunurlar ya, banyo yaparken banyo mahalline idrarını yapmayınız diye. Aynen idrarda necis olması hasebiyle bundan sakınmamız icab eder. Öyle anlaşılıyor ki, melekler rahmet olan yerlere konaklamakta, cinlerse çer çöp ve kokuşmuş yerleri mesken tutmakta. Madem öyle her mekânda her konakta devamlı abdestli halde bulunup tedbiri elden bırakmamakta fayda vardır. Şayet aylak aylak gezip nerde akşam orda sabahlarsak asla gecenin karanlığında rahmet meleklerin feyzini ve bereketini kendimize celb edemeyiz. Ki, abdest müminin silahıdır. Öyle ya, abdestli olmadan cinlerin ve şeytanların zararlarından nasıl korunabiliriz ki.  Keza namazda her türlü kötülüklerden alıkoyabilecek en güçlü kalkandır. Namazı boşlayan bilsin ki  aslında kendini boşlamış olur.. Nitekim bu hususta Gavs-ı Bilvanisi (k.s) sofilerine sık sık uyarılarda bulunup şöyle demiştir: “Başınızı vermeye razı olun,  ama bir vakit namazınızı vermeye razı olmayın.”  İşte bu müthiş uyarıdan da anlaşıldığı üzere namaz çok etkin koruyucu bir zırhtır.  Yok, eğer bir vakit namazı vermeye razıyım diyorsak,  Allah korusun işte o zaman kötülüklere karşı zırhı giyememenin bedeli olarak şeytanın en biricik dostu olmuş oluruz 
         Malumunuz şeytanlar asi, melekler masum varlıklardır. Melekler o kadar saf ve masum varlıklardır ki, bizi bizden daha çok düşünüp ruhumuzu kuvvetlendirmek için can atmaktalar. Meleklerin zıddı İç ve dış şeytanlarsa bizi bizden çalmak için misyon yüklenmişlerdir. İnsansa meleki ve şeytani kuvvetin kesiştiği noktada tercihini belirlemek için vardır. Şayet insanoğlu melek-i kuvvetlerden yana tercihini kullanırsa itaatkâr kullardan olacağı aşikâr, yok eğer şeytanı kuvvetlerden yana tercihini kullanırsa asi kullardan olması kaçınılmazdır. Peki, her iki kuvvete de göz kırparsa,  bu durumda kimi zaman asi, kimi zamanda itaatkâr tavır takınıp gelgitlere oynayacaktır. Zaten insanoğlu nar ile nar arasında gel git konumda olduğu içindir bir türlü iki yakası bir araya gelemiyor da.  Ama sınıfı beşer içerisinde Peygamberimiz (s.a.v)  bundan istisnadır. Zira o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir.  Üstelik O,  hem insanlığın hem de Cin taifesinin nebisi olması hasebiyle ‘Rasulüssakaleyn’ olarak anılır da.    
          Evet, şeytan şeytanlığıyla helak olacak, melek melekliğiyle âli olacaktır. Zira aralarında en bariz fark şudur ki: birinin nar, diğerinin nur olmasıdır.  Malumunuz nur olanda rahmet,  nar olanda ise felaket kodludur.  Dahası nur da Allah’ı anmak vardır, nar da ise gazaplanmak vardır. Nitekim melekler sürekli Allah'ı tesbih ederek zikrederler. Ve bu zikir yöneldikleri arş-ı ala kıblesinde yankı bulurda. Yani bu demektir ki melekler dua ve niyaz için arşı alayı yönelirken müminlerde dua ve niyaz için Kâbe’ye yönelmekteler. Melun Şeytanın ise yöneleceği kıblesi olmadığı içindir o da habire gayya çukurunda debelenib durması kaçınılmazdır. 
           Bu arada arş-ı aladan bahsetmişken, unutmayalım ki Arş’ı taşımakla görevli meleklerde söz konusudur,  bunların dördü dünyada, sekizi de ahrette vazifelidir. İyi ki de varlar da hem bu dünyada hem de ahirette müminlere rahmet olmaktalar. Hele bu ne ki, ahrette de müminlere bin bir türlü ikramlarda bulunmalarının yanı sıra Cemalullah’ı birlikte seyreyleyip Cennet yurdunu şenlendirecekler de.  Ne diyelim, İnşallah Cemalullah’ı temaşa edenlerden oluruz.
         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3259/melek-seytan-ve-cin.html

11 Haziran 2016 Cumartesi

NEBİ VE RESUL

NEBİ VE RESUL SELİM GÜRBÜZER Peygamberlik makamı beşeri taifesine has Allah vergisidir elbet. Malum, cin taifesinden hiçbir peygamber tayin edilmemiştir. Bu demektir ki, peygamberlerde bizim gibi beşer sınıfından olup cinsiyet bakımdan ise erkektirler. Keza beşeri sınıftan hemen herkesin başına gelebilecek sıcak ve soğuktan etkilenme, hastalık, susuzluk, çile çekme gibi pek çok fiziki hadiseler peygamberler içinde vakidir. Düşünsenize beşeri sınıf içerisinde peygamberlik makamı en üst mertebe bir makam olmasına rağmen hiçbir peygamber asla el bebek gül bebek bir hayat yaşamamışlardır. Bakınız şöyle insanlık tarihine en çok çileyi peygamberlerin çektiğini görürsünüz. Öyle ki, peygamberlerden kimi testere ile biçilmiş, kimi ateşe atılmış, kimi zehirlenmeye maruz kalmış, kimi de şehit edilmiştir. İlginçtir onca çilelere maruz kalmalarına rağmen fiziki heybet hallerinden hiçbir şekilde kayba uğramamışlardır. Her hal ve şartta Yüce Allah’ın koruması altında onların görünümlerinde ne bir çirkinlik hali, ne bir bitkinlik hali, ne bir miskinlik hali, ne bir ürkeklik hali, ne de elden ayaktan düşmüş yatalaklık bir hal vaziyet görülmüştür. Delil mi? İşte Hz. Eyyub (a.s)’ın vücuduna kurtçuklar musallat olduğu halde onu bu halde görenler ondan asla tiksinip kaçar hal vaziyete girmemeleri bunun en bariz delilidir zaten. Ancak bu delilin aksini savunan hepinizin tahmin etmekte güçlük çekmediği malum Yahudi tayfası da var. Baksanıza adamlar tarihten bugüne tüm insanlığın hafızasında öyle unutulmaz kötü izler bırakmışlar ki, hangi taşı kaldırsan altından hep onlar çıkmakta. Üstelik bu taifenin sapkınları işleyecekleri her türlü zulmü ve cinayeti tüm dünyanın gözünün içine bakıp öyle işlemekteler de. Her neyse, onlar hiç utanma arlanma bilmeden fitne ve fesatlıklarıyla insanlık suçu işlemeye devam ede dursunlar, en iyisi mi biz peygamberlik konusunu işleyerekten ve Enbiyanın ruhaniyetlerinden istimdat dileyerekten gönlümüzü ferah tutmanın yoluna bakalım. Malumunuz ‘Peygamber’ ibaresi farsça bir kavramdır. He ne kadar Arapçada bu ibare ‘Nebi ve Resul’ olarak karşılık bulsa da yine de her iki kavramda tanımlanmaya muhtaçtırlar. Şöyle ki; ehlisünnet akaid kitaplarında ‘Resul’ kavramı kendilerine kitap verilen peygamber olarak anlam kazanırken, ‘Nebi’ kavramı da kitap verilmeyip ancak kendinden önceki peygamberin şeriatı üzere irşad eden peygamber kavramı olarak anlam kazanır. Anlaşılan o ki, irşad ve tebliğ için görevlendirilmiş bir peygamber ister ‘Nebilik’ sıfatıyla, isterse ‘Resullük’ sıfatıyla misyon üstlenmiş olsunlar, hiç fark etmez sonuçta her iki nişanede isim olarak ahirette intikal edip ebediyete mal olacak sıfatlardır. Bu sıfatlar hüküm olarak ise dünya ile sınırlı kalacak sıfatlardır. Nitekim dünya hayatında peygamber kavlince ortaya konulan hükümler sadece dünya hayatını bağlar, ahret hayatını asla bağlamaz. Ahirette sadece dünyada ne ekildiyse onu biçmek vardır, derken mizan terazisinde ölçüp biçmenin akabinde ya cennet hayatı yaşamak vardır, ya da cennet hayatı. Bu arada yeri gelmişken Peygamberimiz (s.a.v)’in hem sıfat olarak hem de hüküm olarak Risaletinin diğer peygamberlerden ayrı konumda olduğunu belirtmekte fayda var. Zira Peygamberimiz (s.a.v) ne herhangi bir peygamberin şeriatı üzerine gelen bir elçi peygamber, ne de her hangi bir peygamberin ümmetine tabii bir peygamberdir. Hadis-i Kutside de zikredildiği üzere âlemlere rahmet olarak gelmekle şereflenmiş ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ bir peygamberdir. O’nun dâr-ül bekâya irtihaliyle birlikte kıyamete dek iman edecek tüm insanlık ise O’nun son ümmet neslidir. Bitmedi tabi, dahası var elbet, bikere O’nun hükmü ahrette şefaat yetkisini kullanana dek devam edecekte. Hatta Peygamberimiz (s.a.v), her ne kadar peygamber halkasının en son halkasında yer alsa da, aslında O (s.a.v) sonun başlangıcı bir peygamberdir. Öyle ya, âlemler O’nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığına göre sonun başlangıcı bir peygamber olması gayet tabiidir. İşte bu nedenledir ki Peygamberimiz (s.a.v) peygamber silsilesinde yer alan tüm peygamberlerin reisi Ulu’l-azm bir peygamber olarak anılır hep. Her ne kadar Kuran’da bildirilenlerin haricinde tüm peygamberlerin sayısını ve isimlerini bilmesek de sonuçta Allah Teâlâ (c.c) peygamber reisi kıldığı Habib’i aracılığıyla ümmetine vahy ettiği “And olsun ki senden öncede Peygamber gönderdik. Onların içinden sana kıssalarını bildirdiğimiz kimselerde var” (Mü’min, 78) ayetiyle varlıklarından haberdar edilmişiz ya, bu bize yeter artar da. Gayrı ne kadar şükretsek azdır. Peki, Peygamberimiz (s.a.v)’in peygamber reisliği iyi hoşta, bu reislik sadece tüm peygamberlerle mi sınırlı, hiç kuşkusuz Adem (a.s)’dan kendi devrine kadar ki tüm iman getirmiş kavimlerin, kendi devri ve kendi devrinden sonra gelen tüm iman etmiş insanlığında reisidir O. Öyle ya, Allah Resulü tek bir kavmin değil tüm insanlığa gelmiş bir peygamber olduğuna göre dünden bugüne, bugünden yarına, yarınlardan kıyamete kadar ki insanlığın da davetçi reisidir. Hatta ve hatta cin âleminin de davetçi elçi reisidir O. İşte gerçek anlamda elçilik budur. Elçiye zeval olmaz elbet. Dolayısıyla en son halkada insanlar davetine icabet ettiyse ne ala, icabet etmediyse vay haline. Ki, İslam’da Allah Resulünün davetine uyanlar ‘İcabet-i İmamet’ olarak addedilirken, davetinden haberdar olup da uymayanlar ise ‘Davet-i Ümmet’ olarak addedilirler. Hiç kuşkusuz gönül ister ki tüm insanlık davetine icabet ede hep. Hadi varsayalım ki, icabet etmedi, kaybeden taraf din olmaz ki, kaybeden inanmayan tayfa olacaktır elbet. Sonuçta bu dinin sahibi Allah’tır, koruyacak olan da O’dur. Buna inancımız tamdır. Nitekim Allah Teâlâ; “Artık kim İslam’dan başka bir din arayışına girerse, o bulacağı şey kesinlikle kabul edilmeyecektir ve o kimse ahrette hüsrana uğrayanlardan olacaktır” (Al-i İmran, 85), “Allah katında geçerli olan tek din İslam’dır” (Al-i İmran,19) diye beyan buyurmakta. Hakeza Rasulullah (s.a.v)’de “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, peygamber olarak gönderildim bu ümmetin Yahudi olsun, Hıristiyan olsun, Allah’ın benimle gönderdiği dine iman etmeden ölen kimse muhakkak cehenneme girecektir” (Nevevi, Müslim Şerhi2,186) diye beyan buyurmakla da bu gerçeğe işaret etmiştir. Evet, tüm peygamberler şu bir gerçek ki, Rasulullah (s.a.v)’in risaleti döneminde yaşamış olsaydılar hiç tereddütsüz O’na hem tabii olacaklardı hem de taşın altına elini koyup var güçleriyle yardımcı olacaklardı. Zira Hz. İsa (a.s), adını ‘Faraklit ve Ahmed’ ismiyle anaraktan “Ona yetişen davetine uysun, tabii olsun” deyip geleceğini muştulamış bile. Hakeza Hak Teâlâ Hz.leri de (c.c) Kur’an’da “Size verdiğim kitabı ve hükümleri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz ve sözü yüklendiniz mi? Peygamberler: Ya Rabbi! Kabul ettik dediler. Bunun üzerine Allah: O halde şahit olun, bende sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” (Al-i İmran,81) diye beyan buyurduğu ayetiyle Habib’inin gıyabında tüm peygamberlerin de iman ettiklerini muştular. Bilindiği üzere peygamberler ismet sıfatıyla donatıldıklarından Allah’ın kontrolünde insanları irşad etmekle mükelleftirler. İrşad ederken de insanları Allah yoluna tartışmak metoduyla değil, ikna yöntemiyle davet etmişlerdir. O’nlar Allah’ın izni doğrultusunda gerektiğinde mucizevî yöntem de insanların hidayetine vesile olmuşlardır. Ki, Yüce Allah’ın izniyle: -Kimi peygamber kayadan deve çıkarmakla, -Kimi peygamber ateşin içinde gülistan olmakla, -Kimi peygamber denizi yarıp yol vermekle, -Kimi peygamber hayvanları konuşturup hasbıhal eylemekle, -Kimi peygamber ölüleri diriltmekle, -En nihai mucizevî halkada Peygamberimiz (s.a.v)’de ayı işaret ederekten ikiye ayırma (şakku’l kamer mucizesi) ve parmaklarıyla susamış gönüllere ab-ı hayat olmak gibi bir dizi mucizeler eşliğinde insanlığa soluk olmuşlardır hep. Bu arada unutmayalım ki, her bir peygamber mucizelerle desteklenmiş olsa da icabında kendilerinden unutkanlık hali veya yanılma payı diyebileceğimiz zelle türü kusurlar sadır olabiliyor. Böyle durumlarda her bir peygamber derhal tövbe edip Allah’a sığınmışlardır. Derken Rabbu’l-âlemin o söz konusu zelle türü kusurları rahmetiyle her bir peygamberinin üzerinden alır da. Böylece Yüce Allah (c.c) zelle türü kusurda olsa peygamberlerin nezdinde tüm kullarına; hatadan münezzeh olanın sadece kendi zatına ait bir sıfat olduğunun mesajını vermiş olur. Dikkat ettiyseniz zelle türü kusur ya da zelle türü hatadan söz ettik, yani bariz kötü bir fiilden söz etmedik. Çünkü bariz hata ve bariz kusurlar biz aciz kullar içindir, peygamberler ise bariz kusurlardan arî olup Yüce Allah’ın koruması altındadırlar. Her daim korundukları içinde masumdurlar. Ancak bu demek değildir ki Allah’a kulluk yapmaktan ve tevbe etmekten geri duracaklardır. Bilakis Resulüllah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde “Ey İnsanlar! Allah’a tövbe ediniz. Şüphesiz ben günde yetmişten fazla Allah’a tövbe ederim” (Buhari) diye beyan buyurduğu veçhiyle daha çok tevbe ederek daha da çok ibadet ederek korunmaktalar. Bu yüzden ümmet olarak bizim haydi haydi koşturmamız icab eder. Öyle ya, Peygamberimiz (s.a.v) âlemlere rahmet olarak gelmiş bir peygamber olduğu halde bir an olsun tevbe ve ibadetten geri durmamışken, biz nasıl aciz kullar olarak tevbe etmekten ve ibadet etmekten kendimizi azad edebiliriz ki. Oysa asıl bizim her şart ve ahvalde dur durak bilmeden tövbe eylememiz gerekir. Kaldı ki, Peygamberler Allah’ın seçilmiş kulları oldukları içindir imar faaliyeti, inşaatçılık, esnaflık, ziraatçilik yapmak vs. bir dizi meslekleri icra etmek gibi bir yükümlülükleri ve mecburiyetleri de yoktur. İşte peygamberler tarihine baktığımızda üstüne vazife olmadıkları halde bir bakıyorsun gelmiş geçmiş peygamberlerden kiminin çobanlık, kiminin marangoz, kiminin ticaret yapmışlıkları da söz konusudur. Hiç kuşkusuz onların birinci derecede asıl görevi tebliğdir. Nitekim “Ey Resulüm! Rabbinden sana indirilen şeyleri insanlığa tebliğ et..” (Maide, 67) ayeti mucibince Allah Resulü de tebliğ emri doğrultusunda misyon yüklenmiştir. Böylece bu sayede tüm insanlık tebliğe muhatap kılınmış olur. Ayrıca tüm peygamberler sırf ismet sıfatıyla değil, aynı zamanda çok üstün akıl ve zekâ kabiliyeti donanımıyla da donatılmışlardır. Zira onların akıl ve zekâ kabiliyet donanımı tüm insanlığın toplam akıl - zekâ kabiliyeti donanımının çok fevkinde vahiyle taçlanmış akıl-zekâ kabiliyeti donanımıdır. Hele tüm bu hususiyetler Resul-i Ekrem (s.a.v)’e ait bir keyfiyetse, değil tüm insanlık, buna tüm peygamberleri de dâhil ettiğimizde bu kez tüm cümle âlemin toplamının da üstünde kâmil mükemmil akl-ı selim ve zekâ kabiliyeti donanımının varlığından söz edeceğiz demektir. Hakeza Peygamber meşrebleri de öyledir. Ki, her bir farklı meşrepteki peygamberlerin en kâmil mertebesinde cem-i toplamı diyebileceğimiz meşreb konumda Reisü’l-Enbiya Ulu’l azam Muhammed Mustafa (s.a.v) yer alır, akabinde sırasıyla Hz. İbrahim (a.s), Hz. Musa (a.s), Hz. Nuh (a.s) ve diğerleri takip eder. Nitekim tüm peygamberlerin meşrebini kendinde cem eyleyen (toplayan) Resul-i Ekrem (s.a.v) bu hususta şöyle der: “Bana benden evvel hiç kimseye verilmeyen beş şey verilmiştir. Bunlar: Bir aylık mesafeden düşman kalbine korku salmak, yeryüzü bana ve ümmetime namaz kılma vasıtası yapılıp, ümmetimden kim namaz vaktine erişirse bulunduğu yerde namaz kılsın diye. Ganimet bana helal kılındı, şefaat yetkisi verildi ve her peygamber kendi kavimlerine gönderildi, ben ise bütün insanlığa gönderildim.” Ve Allah Teâlâ Kur’an’da Resulünün bu konumunu ümmetine şöyle beyan buyuraraktan duyurur da: “De ki, Resulüm biz seni bütün insanlar için müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar” (Sebe, 158). Evet, O’nun (s.a.v) risalet hırkası ebediyete mal olan bir risalet hırkasıdır, dünyadaki şer’i hüküm risalet hırkası ise kıyamet günü şefaat yetkisini kullanana dek devam edecektir. Böylece O’na tabii olup küfür bataklığına sapmamış olanlar bu sayede şefaatine nail olma fırsatı elde edeceklerdir. Ki buna inancımız tam da. Nasıl inancımız tam olmasın ki, bikere ilk insan ve ilk peygamber Âdem (a.s) topraktan halk olmadan önce Habib-i Ekrem (s.a.v)’in ruhu yaratılmıştı. İşte bundan hareketle yukarıda da belirttiğimiz üzere aslında O (s.a.v) manevi âlemde batınen ilk peygamber, zahiren de son peygamberdir. Zira Allah (c.c); “Resulüm Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) buyuruyor. Ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere daha beşeri maya halk olmadan önce Peygamberimiz (s.a.v)’in nuru önce yaratılmıştır. Bu yüzden varlığın özü ve mayası Allah Resulüdür dersek yeridir. Tabii varlığın özü olunca da, O (s.a.v) Müberra Dinimiz İslam’ın hep merkezinde oldu. Ve yaktığı bu meşale kıyamete kadar insanlığı aydınlatacak da. Çünkü hayat ancak O’nla anlam kazanmakta, Onsuz hayatın tadı tuzu olmaz da. Din’in sahibi Allah, yeryüzündeki tatbiki ise Habib’idir, bu yüzden O’na meftunuz da. Baksanıza birçok ulema ahir zamanda Hz. İsa (a.s)’ın gökten indiğinde onun şeriatıyla amel edeceğini, kabul etmeyen İsevi ve Yahudilerin kılıçtan geçirileceğini, böylece Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın kıyamete kadar korunacağını bildirmekle üstlendiği misyonunun ve konumunun paha biçilemezliğini dile getirmişlerdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in bir hadisi şerifinde; “İsrail oğulları peygamberi yönetip idare ederdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman başka bir peygamber gelirdi. Benim ümmetimin durumu ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek fakat halifeler bulunacak, sayıları da çok olacak (Buhari), ..Onlar hakkı izhar ve ispatta muvaffak olacaklardır” (Buhari) diye beyan buyurması bunu teyit ediyor zaten. Tabii bitmedi dahası var, kendilerinin peygamber olduğu düşünülen, ya da veli oldukları söylenen Hz. Zülkarneyn, Hz. Üzeyir, Hz. Lokman gibi irşad öncülerimiz de var. Hakeza Hz. Hızır (a.s)’da bu tür neviden rehber veli bir kuldur. Hz. Meryem ise Peygamber değildir, o sadece kendisine ilham verilmiş bir Saliha hatundur. İster vahiy yoluyla, ister ilham yoluyla olsun sonuçta irşad misyonu yüklenmiş tüm öncülerimiz yaşadıkları dönemlerde bataklık içerisine saplanmış insanların kurtuluşuna vesile olmuşlar ya bu yetmez mi? Bakın bu hususta Allah Teâlâ ne buyuruyor; “Hiç şüphesiz Allah, içlerinden kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle ne büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler” (Al-i İmran 164). Anlaşılan o ki, peygamberlik verilip alınan bir elçilik değildir, bilakis Allah tarafından ezelde belirlenmiş elçilerdir. Üstelik her kavme tebliğ edilen dinin ahkâmı yaşanılan dönem itibariyle bitmiş olsa da bu elçilik sıfatı ömür boyu ve ahrette de isim olarak baki kalır hep. Peki, şefaat denince ne akla gelir? Hiç kuşkusuz, şefaat denilince ilk önce akla peygamberler gelmekte. Onlar ki dünyada iken peygamberlik vazifesiyle kavimlerini bataklıktan kurtarmak için canhıraş bir halde varını yoğunu ortaya koydular, aynen öyle de ruz-i mahşerde de aynı duyarlılığı göstereceklerinden hareketle şefaat deyince ilk akla onların gelmesi gayet tabiidir. Zaten şefaat darda kalana yardım eli uzatma manasına Hızır misali yetişmek çabası olduğundan böyle düşünülmesi haktır. Dahası Allah’ın seçkin kullarına verdiği bir ruhsattır şefaat. Hele ki, bu hususta ehlisünnet hadis kaynak kitaplara baktığımızda; mahşer gününün dehşetinden yana yana tutuşan iman ehli insanların derdine çare olacak birilerini aradığından bahisle satır aralarında önce Hz. Âdem’e koştuklarını görürüz. Akabinde Âdem (a.s)’ın kendinden sonra gelen peygamber silsilesini takip ederekten en son Resul-i Ekrem’e kadar uzanan bir havale zincirinin işletildiğini, yani bir başka ifadeyle Adem (a.s) yanına gelenlere derman olmak için başka bir peygamber’e gönderdiğini müşahede ederiz. Derken Ehl-i sünnet hadis kaynak kitapların sayfalarını çevirdiğimizde en nihayetinde havale zincirinin en son halkasında yer alan Allah’ın Habib-i Peygamberimiz (s.a.v) secdeye kapandığında Yüce Mevla’mız bu durum karşısında: “Ey Muhammed! Kaldır başını şefaat et, iste istediğin verilecek” diye beyan buyurduğunu idrak etmiş oluruz. (Buhari) Ne diyelim, işte görüyorsunuz hadis kitaplarımıza baktığımızda da, değim yerindeyse her peygamber duasını dünyada kullanıp kredisini tüketmişken, Rasulullah (s.a.v) öyle olmayıp bulunduğu konum itibariyle, yani Makam-ı Mahmud üzere tam yetkilerle donatılmış olması hasebiyle bu hakkını ahrete saklayıp bilhassa ümmetinin kurtuluş için kullanacaktır. Ve Allah’a şirk koşmaksızın ölen bir müminin bu şefaate erişeceğini müjdelemiştir (Tirmizi). Öyle ki, Efendimiz (s.a.v) bu hususta “Benim şefaatim ümmetimin büyük günah sahipleri için olacaktır” diye beyan buyurmuşlardır. (Ebu Davud) Evet, şefaat müminler için kullanılacak bir ruhsat haktır. Zira Allah (c.c) ise bu hususta; “Şefaat sadece kâfirler ve küfrü yayan zalimler için yoktur. Onlara yakın dostlarınızda bir faydası olmayacaktır” (A’raf 53, Gafır 18) diye beyan buyurur. İyi ki de şefaat nimeti var. Bu sayede değil Ümmet-i Muhammed, gelmiş geçmiş tüm Nebi ve Resuller bile kendi ümmetlerinden olanların şefaati için Peygamberimiz (s.a.v)’in kapısını çalacaklardır, imanı olmayanlar ise bu şefaatten yoksun kalacaklardır. Malumunuz ruz-i mahşerde mizan kurulup Allah Resulünün şefaat yetkisini kullanmasının akabinde sırattan ümmetiyle birlikte ilk önce kendisi geçecektir. Bu arada belirtmekte fayda var, pek çok kaynaklarda sıratın kılıçtan keskin kıldan ince olarak telaffuz edilmesi mecazî anlamda bir ifadedir elbet. Hakeza sıratın yokuşunun bir senelik, inişinin de bir senelik olarak tasvir edilmesi de öyle olup dahası kinaye bir ifadedir bu. Kinaye bir ifadede olsa, hani denir ya hep, her zorluğun ardından ferahlık doğar diye, aynen öyle de sırattan geçecek olanlarda Allah yolunda çile çekmenin mükâfatı olarak Kevser sularında ab-ı hayat bularaktan felaha ereceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ’nın bu hususta ki vaadi “Hiç şüphesiz biz sana Kevser’i verdik” (Kevser, 1) ayet-i celileyle sabit bir hükümdür zaten. Bilindiği üzere Efendimiz (s.a.v) daha önceden Kevser'i Miraçta görmüştü. Böylece Miraç yolculuğunda Cibril Emin tarafından: “Bu Rabbinin senin için hazırladığı Kevser’dir” (havuz) şeklinde bilgilendirilmesi üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v) gördüklerini şöyle dile getirmiştir; “Her Peygamberin bir havuzu vardır. Hepsi havuzlarının başına toplanan ümmetlerinin çokluğu ile övünürler. Havuzu başında en çok ümmeti bulunan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum (Tirmizi), Havuzum Cennettedir. Ondan bir defa içenler ebediyen bir daha susamazlar.” (Buhari) Ne diyelim, Umulur ki, o Kevser sularından kana kana içenlerden oluruz inşallah. Vesselam. https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4224/nebi-ve-resul

10 Haziran 2016 Cuma

VAHY’İN SOLUĞU




VAHY’İN SOLUĞU 

SELİM GÜRBÜZER


       Vahiy kalbe doğrudan nüzulün yanı sıra manevi perde arkasından ya da elçi vasıtasıyla da gerçekleşir.  Hakeza Allah Teâlâ dilediği peygamberle elçisiz olarak bile kelam eyler. Nasıl mı? İşte Hz. Musa (a.s) bunun tipik misalini teşkil eder.  Kaldı ki Yüce Allah kelam eylemenin ötesinde kimi peygambere sahife, kimi peygambere kitap ve hikmette vermiştir.  Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu hususta;
       —Allah Teâlâ ne kadar kitap indirdi diye Allah Resulüne sorduğunda,  Allah Resulü cevaben:
       —Allah Âdem’e 100 sahife, Şit’e 50 sahife, İdris’e 30 sahife, İbrahim’e 10 sahife indirdi. Kitap olarak da Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’ı indirdi beyan buyurdu (Razi, Tefsir-i Kebir).
         Tabii bunlar Allah Resulünün bildirdikleri, birde Kuran’da bildirilen peygamber sayısı var ama tam sayısı bizden gizli kılınmıştır. Bize düşen sayısını bilmesekte iman etmektir.  Madem öyle peygamberlere verilen haberdar olduğumuz ilahi kitaplara karınca kaderince açıklamaya çalışalım:
       Tevrat; İbranicede kanun, şeriat ve buyruk manasına gelip İsrail oğullarına hidayet rehberi bir kitap olarak nüzul olmuştur. Tevrat için eski zamandan kalma hükümleri kapsayan kitap anlamında ‘Ahd-i atik’ de denir. Fakat artık hükmü kalmamıştır.  Zaten Kuran bu hususta Hz. Musa hayatta iken bile Tevrat’a ilk fitne tohumu eken şahsın Samiri adında bir Yahudi olduğunu haber verir de.  
       Zebur; yazılı kitap anlam içermesine rağmen tıpkı Tevratta olduğu gibi Zebur’u da yazılı halden çıkarıp değiştirmişler, derken Atik’in sonuna ilave etmişler bile.
        İncil; müjde manasına gelmekle birlikte maalesef Hıristiyan âlemi için diriliş muştusu addedilen bu mukaddes kitap papazlar tarafından tahrif edilip adına Ahd-i Cedid ismi verilmiştir. Öyle ki Bizans Kralı Konstantin, miladi 325 yılında İznik konsülünde verilen bir kararla yüzlerce İncil içerisinden dört tanesi esas alınmış ve bunlar Yuhanna, Matta, Luka ve Markos diye takdim edilmiştir. Tekte olsa dörtte olsa sonuçta Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu ilan ettikten sonra ne fark eder ki. Öyle anlaşılıyor ki, dördünün de ortak özelliği teslis inancında hem fikir olmalarıdır. Malum olduğu üzere Hıristiyanlığa ilk teslis inanç  (üçlü inanç) fitnesini sokan Saint Paul ismiyle bilinen bir Yahudi’dir. Bu kişinin asıl adı Saul’du,  ancak Hıristiyan camiasında kendisi Aziz olarak takdim edilir. Hele bir insana Aziz ilan edilmeye dursun icabında hızını alamayıp güya Hz. İsa (a.s) ile konuştuklarında kendisine teslisin var olduğunu söyleyecek kadar haddini aşarda. Derken bu tür zırva tevillerle birlikte Hıristiyan misyoner Pavlus’un mektupları vahiymişçesine İncil’de yer alıp Hıristiyanlık büyük bir darbe almıştır, ama batı bunlardan maalesef bihaberdir.
         İlginçtir bu dört İncilin haricinde Barnabas adında bir İncil daha var ki;  maalesef bu kitap gözlerden uzak bir sır gibi saklanılmaya çalışılmakta. Onlar saklamaya çalışa dursun içlerinde en tutarlı İncil olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Zira Barnabas İncilinde Hz. İsa (a.s) ilah diye sunulmaz, peygamber olduğu belirtilir, Hz. Muhammed’in geleceği müjdelenir. Hatta Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği, göğe kaldırıldığı haber verilir. İşte bu tür bilgiler Aziz Başpiskoposu fena halde canını sıkmış olsa gerek ki ve kilise tarafından İncil listesine alınmamıştır.
          Malum,  en son insanlığa nüzul olan Kur’an-ı Mu’ciz-ü’l Beyan’dır.  Kelam-ı kadim kitabımız Arapça olarak nüzul olup 23 senede tamamlanmıştır.  Nüzul olan ayetler Rasulullah (s.a.v)’in kontrolünde ağaç, kemik, deri türü şeyler üzerine geçilerek kayıt edilmiştir.  Malum Hz. Ömer (r.a)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a arz edilip kitap haline getirilmiş adına da Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Geldiğimiz noktada tüm Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman (r.a)’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Bu gerçeğe rağmen bir başka iddiada Kur’an’da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da, Hz. Osman (r.a) zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur. Kur’an Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra her türlü ihtilaflara meydan vermemek içinde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kuran’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  İyi ki de aslına uygun elimize ulaştırıldı da Kuran’ı kana kana soluklayabiliyoruz. Kuranı solumaktan mahrum kalsaydık kim bilir kendi kuru mantık aklımızla halimiz nice olurdu. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaktan aciz kalacağımız muhakkak. Bundan da öte nerden geldik, nereye gidiyoruz gibi akla takılan sorular cevabını bulamayacaktık.
             Evet, Kur’an bu ümmete ikram edilen en büyük nimet. Öyle bir nimettir ki bizi geçmiş milletlerin hal ve ahvalinden haberdar ettiği gibi gelecekten bahisle insanı düşündüren bir kitap da. Yeter ki Kuran’a sımsıkı sarılalım onun soluğu bizi ötelere kanatlandırır da.
            Peki ya Kuran’a inanmayanlar? Malum,  Kur’an inanmayana fayda vermez. Bu yüzden Resulullah (s.a.v) “Dikkat edin önünüze birçok fitneler çıkacaktır, onlardan kurtulmak için tek çare Kuran’dır. Kur’an bir oyun ve eğlence değil, O Allah’ın kopmayan sağlam ipidir. O en güzel zikir ve öğüt kitabıdır, Onunla hüküm veren adil olur..” (Tirmizi) beyan buyurmuştur. Madem öyle her gün bir ayette olsa Kur’an okumalı.  Neydik edip Kuran’a vaktimizi ayırmalı, aksi halde kalbimiz kararacaktır. Zira Resulü Ekrem (s.a.v) “Kim bir gecede on ayet okursa gafil kimselerden yazılmaz”(Buhari) buyuruyor. Bir başka hadis-i şerifte ise; “Sizden biriniz bir gecede Kuran’ın üçte birini okumaktan aciz midir” sorunca dediler ki:
— Ya Resulullah! Buna hangimizin gücü yeter ki?
      Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine;
      — İhlâs-ı Şerife Kuran’ın üçte birine denktir (Buhari) buyurdular. Hiç kuşkusuz bu hadis-i şeriften maksat üç ihlâsı şerifle birlikte bir Fatiha-i şerife okumanın Kuran’ı Kerimi hatmetmek gibi olduğu manasınadır. .
        Kuran’ı mealinden okumak caizdir, ancak Kur’an okumak yerine geçmez. Çünkü meal ve tefsir Kuran’ı anlama çabası bir tercüme faaliyetidir. Bu yüzden mealle amel etmek son derece sakıncalıdır.  Hele hele dini yeni öğrenen bir kimseye mealle amel etmesi tavsiye edilmez. Bikere amel edilmesi için orijinal kaynak olması lazım gelir. Dolayısıyla hiçbir meal, hiçbir tefsir orijinalini karşılamaz. Kaldı ki âlimler Kuran’ı anlamca bilmenin sadece farz-ı kifaye olduğunu bildirmekte.
      Peygamberimizin Kuran’da geçen surelerle ilgili hadislere baktığımızda:
—Kim geceleyin Bakara suresinin son iki ayetini (Amenerrasulü) okursa bu ona yeter (Buhari), Allah bu iki ayeti buna Arş’ın altındaki hazineden vermiştir. Onları öğrenin, kadınlarınıza ve çocuklarınıza da öğretip ezberletin. Çünkü bunlar hem salâttır, hem duadır, hem Kuran’dır (Müsned).
             Nasıl ki motorsuz bir araba anlam ifade etmiyorsa, kalp olmadan insan vücudu da bir anlam ifade etmez. Kuran’ın kalbi ise hiç kuşkusuz Yasin suresidir. Her kim Yasin'i Şerifi Allah rızası ve ahretini kazanmak için isteyerek okursa muhakkak ki günahları affedilir.
            Özellikle daha başka surelerin okunmasında çok fayda olduğu belirtilen hadisler de vardır. İşte Allah Resulü der ki;
            “Her Mümin kalbinde ‘tebarekellezi biyedihil mülk’ suresinin bulunmasını ne kadar arzu ediyorum” (Hâkim, Müstedrek1, 565).
             “Mülk suresi kabir azabına manidir. Onu her gece okuyan kabir azabından kurtarır” (Hakim, Müsterek). Yetmedi bilhassa insan ve cin şeytanların şerrinden korunmak için İhlâs, Felak ve Nas surelerini sabah akşam üçer defa okumalıdır. Hakeza Hatme-i Hâcegân halkasında bin İhlâs okunmaktadır. Bu demektir ki; 1000’i 3’e böldüğümüzde 333 hatim sevabına denk gelmekte.
            Kuran’ı duvara asmak, idam fermanımızı imzalamak dersek yeridir. Zira Hz. Osman (r.a); Benim için en uğursuz gün içinde Kur’an-ı Kerime bakmadığım gündür buyurur.
      Zaten bir insan Kur’anı okumayıp, inkâr ediyorsa vay haline. Nitekim kutsal kitapların tümünü inkâr eden, söven, kendince ayetlerde hata var diyerek ayıplayan, ya da alay eden küfre girer. Hele hele Kuran’ı alay maksatlı ayağının altına alıp bu mahlûktur diyen asla iflah olmaz kâfir olur. Hatta Kuran’ın ayetlerini kendi sözleri gibiymiş kullanan ve takdim edende öyledir. Hakeza yine Kur’an okurken slogan atmak, alkışlamak, müzik enstrümanlarıyla okumak gibi tribün varı nümayişlerde bulunmakta küfre götürür.  
      Bütün ilahi kitaplar Allah’ın kelamı olup, mahlûk değillerdir. Ayetlerden geçen kıssalarda öyledir, yani yaratılmış değildir. Anlaşılan en son bütün insanlığa indirilen Kuran’la birlikte diğer kutsal kitapların hükmü kalksa da bu böyledir.
         Besbelli ki, sema vahyin sağanak sağanak indiği gök kubbemizdir.  Güneş, ay ve yıldızlar ise bu gökkubbede vahiyden soluklanan ışık kandilleridir.
          Velhasıl, arş, sema ve tüm kâinat Kuran’dan nasiplenip kendi hissesine düşeni almak için vardır. O halde bize ‘Ne mutlu Kuran’dan nasiplenenlere’ deyip nasiplenenlerin sevincini yüreğimizde hissetmek düşer.

      Vesselam. 

9 Haziran 2016 Perşembe

İNSANLIĞIN KURTULUŞU



İNSANLIĞIN KURTULUŞU
       SELİM GÜRBÜZER
       Aslında hümanizm Rönesans’la ortaya atılan ve çağdaş laisizm kılıfı altında bize yutturulmaya çalışılan bir kavram. Dahası insanlıktan nasibini almamış sözde insan sever insanların insanı hayvan sever ölçüsüne indirgemenin adıdır hümanizm. Eeeh batılılar ne yapsın, yitirmiş oldukları inançlarının yerini dolduracak bir şeyler kalmayınca,  sonunda tutunacak dal olarak içi boş hümanizmi buldular. Peki, bu kavrama tutundular da ne oldu,  huylu huyundan vazgeçmez misali dünyanın değişik ülkelerinde döktükleri kanlarla tutundukları kavramın bir kılıf olduğu ortaya çıktı. İşte Bosna, işte Çeçenistan, işte Karabağ, işte Filistin, işte Afganistan, işte Irak ve Suriye’de mazlum insanlar üzerinden akıttıkları kanlar bunun en bariz göstergesi zaten.  Şimdi sormak gerekir,  bugüne dek işledikleri cinayetlerle dosyaları bir hayli kabarık olmasına rağmen, nasıl olurda hiç utanmadan sıkılmadan bize insanlık (hümanistlikten) dersi vermeye kalkışırlar doğrusu şaşmamak elde değil.  Oysa buna kargalar bile güler.
           Hem onlar kim bize insanlık dersi vermek kim. Bikere bizim insanlık anlayışımızı ölçecek şimdiye kadar daha henüz bir alet keşfedilmedi. Ancak şu kadarını diyebiliriz ki, bizim insanlığımız batılılar gibi pragmatist menfaat ilişki ağına dayalı insanlık değil,  bilakis demin dedik ya ölçülemeyecek derecede karşılıksız sevgi üzerine dayalı bir insanlık anlayışıdır. İşte bu anlayışın gereğidir ki, insanı Allah’ın mukaddes emaneti olarak görürüz. Böyle görmeye mecburuz da. Çünkü Yüce Allah (c.c), yarattığı tüm mahlûkat içerisinde sadece insanı ‘eşref-i mahlûkat’ olarak ilan etmiştir. Ama bu demek değildir ki, her insan baş tacıdır. Öyleleri de var ki şeytana pabucu ters giydirirde. Hele insanoğlu yaratılışının başlangıcında ki safiyetinden git gide uzaklaştıkça artık o safiyetin yerini şeytanlaşmış egemen güçler aldı diyebiliriz de.  Güç derken,  elbette ki kastımız onlara güç atfetmek değildir. Biz biliyoruz ki gerçek kudret ve güç sahibi sadece Yüce Allah’tır. Bunun dışındaki güçler tali ve suni olup keramet kendinde menkul güçlerdir. Dikkat ettiyseniz güçleri sahip oldukları silahlardan,  haksız beslendikleri ekonomik kaynaklardan, üstün performansa sahip propaganda malzemelerinden ve küresel boyutta istihbarat ağlarına sahip olmalarından gelmektedir. Dedik ya sakın ola ki buradan onlara güç vehmettiğimiz anlaşılmasın, tam aksine asıl amacımız onların korkak yürekli olduklarının delili diyebileceğimiz onca güç gösterisi donanım ve teknik şova ihtiyaç duyduklarını vurgulamak içindir. Oysa gerçek güç sahibi tüm bunlara ne tenezzül eder ne de ihtiyaç duyar. İhtiyaç duyacağı tek şey insanı yaşatmaktır. İnsanı yaşatan gücün devleti de yaşar,  yaşatanı da yaşar. Yok, eğer böyle bir yaşatma ve yaşama diye bir dert tasa yoksa biliniz ki bu kafa yapısı sadece korkak yüreklilere has bir kafadır.  Bize ancak cesur yüreklilik yaraşır, dolayısıyla bizim korkak yüreklilerle işimiz olmaması icab eder.  Ama ne zaman ki teknik şov egemen güç hale geldi, maalesef gelinen noktada cesur yüreklilikten eser kalmadı da.  Bakın, Köroğlu ne de güzel dile getirmiş  “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye, aynen öyle de Vahşi Batı da teknolojik donanıma ulaştı ulaşmasına ama dünyanın hemen her karış toprağında kan dökmediği yerde kalmadı diyebiliriz. Bu nasıl teknolojik üstünlükse masum insanların üzerlerine fütursuzca bomba yağdırabiliyorlar. Tabii yüreklerinde zerre miskal aşk ve sevgi taşımayan bu korkak yüreklilerden başka bir şey beklemek hayal olurdu. Bakmayın siz öyle Vahşi Batının üst perdeden ikide bir ahkâm kesip insan haklarından ve özgürlüklerden dem vurmalarına,  bu tamamen şimdiye kadar işledikleri insanlık cinayetlerini örtbas etmek için ileri sürdükleri sloganik söylemden başka bir şey değildir. Nitekim  ‘Yeni Dünya Düzeni’ sloganını irdelediğimizde altından kan ve gözyaşı çıkmakta hep. Vahşi batı kan ve gözyaşı dökerek insanlığı hizaya getire dursun,  bize Yunuşçasına aşk ve sevgiyle insanlığın kurtuluşuna vesile olmak düşer.
        Bakın, hayvan hayvanlığıyla kurtulurken, insan da ancak ilahi aşk ve sevgiyle yoğrularak kurtulabiliyor. Nasıl ki bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibiyse,  bir insanın kurtuluşuna vesile olmak da tüm insanlığı kurtarmak gibi bir büyük ecir getirici kapı olabiliyor.  Düşünsenize bir insanın kurtuluşuna vesile olduğumuzda aynı zamanda o insanın insanlığına kavuşmasına da vesile olmuş oluyoruz. Madem öyle, sözde insanlıktan dem vuran hümanistlere bir çift sözümüz olmalı. Ve bu insan kasabı cellâtlara inat şöyle seslenmeli:  Ey insan avcısı karanlık güçler! Artık kirli ellerinizi insanlığın üzerinden çekin. Masum insanların yakasından düşün ki, tüm insanlık ruhunun susuzluğunu giderecek kaynaklara yönelebilsin. Daha hale gözünüz doymadı mı ki; bir yandan moda bahanesiyle defileler tertipleyip kadını cinsel meta ve sömürü aracı hale getiriyorsunuz, diğer yandan da tüm insanları tüketim çılgınlığıyla sarhoş edip telef etmeye devam ediyorsunuz. Bırakınız hayvan hayvanlığıyla kurtulsun insan insanlığıyla. Ne hayvanı insanlaştırmaya çalışın ne de insanı hayvanlaştırmaya. Şayet bu uyarılarımızı dikkate almazsanız biliniz ki er geç yüce Allah (c.c) ‘mazluma umut, zalime korku’ salacak gönüllü fedailerini her devirde çıkardığı gibi bu devirde de çıkarıp üzerinize salacaktır.”
              Evet, sakın ola ki sözde insanlıktan dem vuran hümanistlerin cilalı boyalı laflarının cazibesine kapılıp kurtuluşumuzu onların reçetelerinde aramayalım, zaten bizi kurtuluşa erdirecek reçete Müberra dinimizin öğretilerinde ziyadesiyle mevcut. Dolayısıyla Batı kim bize reçete sunmak kim, bikere Batılı filozoflar ne maddede ki mekanizmi, ne bitkideki tropizmi, ne hayvandaki içgüdüyü, ne de insandaki ruhi melekeyi kavrayabilmiştir. Şimdi nasıl olurda bunlar bize yol gösterebilir ki.  Nitekim Seyyid Ahmet Arvasi “Peygamber ve velilerin ellerindeki sıcaklığı filozofun soğuk ellerinde bulamazsınız. Filozoflar kesrette bunalırken, Peygamberler tevhit de mutlu olurlar” derken kurtuluşa ermenin ancak vahyin ışığında soluklanan Peygamber kavlinde olduğuna vurgu yapmıştır. Böylece batılı feylesoflar kesrette oyalanıp detaylarda boğulurken, Peygamber kavlince hareket eden bu ümmetin bilge ulemaları da İslam’ın o engin deryasında çokluk içerisinde vahdete yol almakla kurtuluşa ermişlerdir. Allah korusun bilge âlimlerimiz aksi istikamette bir yol takip etseydiler belkide kendi kafalarına göre suni bir din icad edip kendileriyle birlikte tüm ümmetin helakine sebep olacaklardı.      
             Bakınız Auguste Comte kendi mantığından hareketle insan ruhunda var olan özgürlük tutkusunu kollektif ruhun bir ürünü olmasına bağlaması hem materyalistlerin ekmeğine yağ sürmesine hem de bu arada ‘İnsanlık dinin’den bahsedip suni din icad etmelerin yolunu açmıştır. Allah aşkına, bu nasıl pozitivist akımsa, suni bir din icad edecek kadar basitleşebiliyorlar. Batılı filozoflar insan ruhunu hiçe sayıp türlü zırva tevil yollara sapa dursunlar, şunu iyi bilsinler ki bu tür sapkınlıklarla bizim akaidimizi bozamayacaklardır. Bizim İslam akaidimizde tek mutlak varlık ‘Yüce Allah’tır, Yüce Yaratıcının dışında her şey masiva olarak addedilir. Dolayısıyla hiç boşa kürek sallamasınlar bize masivayı asla ilah olarak yutturamazlar. Hele hümanizm ve hoşgörü kılıfı altında yutturacaklarını sanıyorlarsa büyük bir yanılgı içerisindeler. Peygamberimiz (s.a.v) “(Feraset sahibi, akıllı, olgun) Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz” (Buhari, Edep, 83 Müslim, Zühd, 63)  beyan buyurmakla zihnimizi açıp mü’min olan gerçekten ısırıldığı delikten bir daha girmez. Girse de o bir defaydı.  İşte gördük hoşgörü kandırmaca oyunları 15 Temmuz gecesinde milletin iman dolu göğsüne tosladığında kendisine kâinat imamı sıfatı altında ulûhiyet isnad edilen Pensilvanya kaçağı hain papazın o sahte kucaklayışı, yüzünde ki o sahte ağlamaklı vaaz gözyaşları yerle bir yeksan oldu da. Bu demektir ki; sahtelik bir yere kadar sürdürülebiliyor. Nitekim akaidi sağlam bu milletin derin irfanına tosladığında ne olduğunu gördük, bir anda maskeleri düşüp kendilerini ele vermiş oldular. Hiç kuşkusuz bu beklenen kaçınılmaz akıbetti, sahici bir hareket olsalardı asla akıbetlerinde rezil rüsva olmayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın rızası dışında faaliyet gösteren hangi akım olursa olsun eninde sonunda tarihin harabelerine gömülmekten kendini kurtaramamakta. Ama hakikat öyle değildir,  nasıl ki güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi hakikatte perdelenemiyor. Her ne kadar tarihte medeniyetimizle insanlığa ışık olup sonrasında düşüşler yaşasak da üzerimize yeniden hakikat güneşi doğduğunda bir bakıyorsun yeniden dirilişe geçebiliyoruz. Zira Yüce Allah’ın vaadi var: “Nurumu tamamlayacağım” diye. Dolayısıyla bizim düşüşümüz ile “her şey güzel olacak” sahte sloganla umut tacirliği yapanların, sahte kucaklayıcıların ve Vatikan diyalogcuların düşüşleri birebir aynı olmayacağı muhakkak. Birinde 15 Temmuzda olduğu gibi düştüğümüzü sandıkları yerden kıyama kalkıp Yenikapı ruhuyla yeniden diriliş vardır, diğerinde ise milletin irfanına ihanet etmenin ne demek olduğunun bedeli olarak tarihin harabelerine gömülmek vardır. Kökü dışarıda Batının kilise papazlarını, kardinallerini, fundamentalistleri örnek alıp FETÖ ihanet şebekesi elebaşını kâinat imamı olarak ilahlaştırırlarsa olacağı buydu. İşte Yüce Allah’ın hikmeti bu ya, hele balon şişmeye bir görsün hemen iğnede peşinden takip eder. Nitekim işi zıvanadan çıkarma noktasına geldiklerinde o balon ellerinde patlar da. İşte ellerinde patlayan bu balonu şeytani üst akıl allayıp pullayıp içimize attı da ne oldu,  en nihayetinde hevesleri kursaklarında kaldı ya, bu onlara büyük bir ibretlik ders olması açısından kara kara düşündürmeye yetti bile.  Umarız bu ümmetin irfanını arkadan hançerlemeye bir daha kalkışmaya tevessül etmezler. Üst akıl artık anlamalı, nihai kazananın şeytanın sahte gülen yüzü değil, hakikat güneşi Yusuf Yüzlüler kazanır hep. Ne diyelim,  işte görüyorsunuz kökü dışarıda ki akımlarla ‘al takke ver külah’ ilişkisine girip Batılı feylesoflarla, papazlarla dinler arası diyalog ilişkisine girenlerin acı akıbeti hep böyle sonlanmakta.  Oysa biz biliyoruz ki gerçek âlim bir şahsiyet olsaydı asla bu tür karanlık işlerde rol almazdı. Allah’a şükürler olsun ki,  hala bu ümmetin içerisinde sayıları azda olsa gerçek ehlisünnet âlimlerimiz var da bu sayede ne A. Comte’nin insanlık dinine, ne Spinoza’nın panteizmine, ne de batının şusuna busuna kendimizi kaptırıp göz kırpmıyoruz.  Nasıl göz kırpalım ki, bikere ta baştan Batı düşüncesiyle doku uyuşmazlıklarımız söz konusudur. Kaldı ki Peygamber izini iz süren ulemamız vahyin ışığında teslim olmuş akılla insanlara rehber olurken filozoflar da sadece sırf kuru akılla rehber olmaktalar. Oysa akıl bir yere arkadaş,  aklında giremeyeceği sahalar var. Hele akıl sahasının dışına at oynatmaya kalkıştığında rehber olmaktan çıkıp insanı şüphe girdabı içerisinde vehme sürükleyeceği an meselesidir diyebiliriz. Vehme düşmemek için neydik edip akıl melekemizi vahyin ışığında, yani Kur’an’ın ifadesiyle akl-ı selim hale getirmek gerekir. Öyle ya, kalbin kumandasında işleyen akıl melekesini vahyin ışığında akl-ı selim meleke hale getirmek varken, aklı positivizm kuşatması altında şüphe girdabında boğdurmak niye?
           Hele aklımız akl-ı selim hale gelmeye bir görsün,  filozofların sıkça düştüğü şüphe bataklığında debelenmeyeceğimiz gibi her karşılaşacağımız vakaya eşyanın dili veya gözüyle değil vahyin ışığıyla analize tabi tutarız da.
            Peki,  eşyanın diliyle konuşan akıl bize bir gün yön vermeye kalkıştığında ne olur? Olacak olan besbelli eşyanın donuk yüzünde her şeye şüpheci gözle bakıp psikolojimiz ve ruh sağlığımızın altüst olacağı muhakkak. Ruh sağlığı altüst olan bir insanın bir halini düşünün, ne sözü özüne uyar, ne de özü sözüne uyar.  Tamamen denge ayarları bozulduğundan kendisi olmaktan çıkar da. Her ne kadar Sigmund Freud, İd (alt ben) ve süper ego (üst ben)  arasındaki kavgaya son verecek ego (ben)  dengesinden söz etmiş olsa da onunda açmazı hakiki ruh gerçeğini idrak edememiş olmasıdır. Kaldı ki, Freud’un “İd, süper ego ve ego”  diye ortaya attığı kavramlar bizim Ehlisünnet İslam âlimlerince izah edilen Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame ve Nefs-i Mutmainne kavramlarından başkası değildir. Tabii kendisinin İslam tasavvufundan bihaber olması hasebiyle nefsin mertebelerini ve ruhun keyfiyetini bilmemesi son derece gayet tabii bir durumdur. Zaten İslam’dan haberdar olmuş olsaydı kendisinin insan egosunun yani nefsin üç değil yedi evrelik bir aşama olduğunu kavramış olacaktı. Ama bu demek değildir ki egoyu kavramakla İd (alt ben) ve süper ego (üst ben)  arasındaki kavga sona erip yeniden denge ayarımız sağlanacak. Oysa kavramak başka bir şey, kavradığını uygulamak başka bir şeydir. Dolayısıyla kavgaya son vermenin yolu bildiğini tatbik etmekle mümkün olabiliyor. Yani teori pratiğe geçerse ancak o zaman bir anlam ifade etmekte, bunun dışında lafügüzaftır. Nitekim insanoğlu nefis terbiyesi aşamalarını tek tek aştığında idrakine açılan ruh penceresinde birtakım şeylerin nuraniyet kesb ettiğini ve kendisinde şu üç bilinçlenme gelişim kaydettiğini müşahede eder de:
               -Allah'a bakış tarzında bilinçlenme,
               -Eşyaya bakış tarzında bilinçlenme,
               -Kendine bakış tarzında bilinçlenme.
     İşte bu bilinçlenmelerle birlikte Freud’un ego dediği bizimde adına nefis dediğimiz nefsin sırasıyla Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmaine, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Kamile mertebelerinden geçip hak ve hakikat yolunda ıslahı gerçekleşip vuslat hâsıl olur da. Yeter ki bir insan, canı gönülden Allah’ın ipine sımsıkı sarılsın, bak o zaman Allah adı anıldığında yüreğinde nurlar saçılır da. Öyle ki mutmaine ve huzura ermiş kalbin eşyaya bakışı değişeceği gibi donuk ve matlaşmış eşyanın sırlarını çözebilecek noktaya ulaşır bile. Derken “ilim kendin bilmektir” gerçeğini idrak etmiş olup eşyanın esaretinden kendini kurtarmış olur. Kaldı ki, kendini bilen burnu bir karış havadakiler gibi ego dünyasında yüzmeyip, Rabbini ‘kendini bilme’ ilmiyle (marifet ilmiyle) bilir de. Böylece marifet ilmi sayesinde yüzünü Allah’a çevirip gerçek hürriyeti eşyada değil Allah’a kul olmakta bulur. O halde daha ne duruyoruz,  şimdi tamda Allah’tan başka tüm iç ve dış sahte putlara meydan okuma zamanıdır. Allah korusun ha bugün ha yarın derken ertelemeye kalkışırsak onlar bu arada boşluktan istifade edip hürriyetimizi elimizden almaya kalkışacaklardır.  Dolayısıyla her an uyanık olmaya mecburuz.    
             Evet,  gerçek özgürlükten söz edebilmek için maddeye köle olmamamız icab eder. Nasıl ki, bir insanın onuru ayaklar altına alındığında hür olmanın kıymeti o an daha iyi idrak ediliyorsa,  aynen öyle de bir insan kendi olmaktan çıkıp nefsinin kölesi olduğunda da ruhen özgür olmanın kıymetini o an idrak etmiş olacaktır. Hele ki bu özgürlük cephede düşmanın esaretinden kurtulmaktan daha çok kıymet ifade edecektir. Ne mutlu vaktinde kıymet bilene. Öyle ya,  iş işten geçtikten sonra ruhen özgür olmanın kıymetini bilsek ne bilmesek ne... Kaldı ki bizim liberalistler gibi bana dokunmayan bin yıl yaşasın kafa yapısıyla işi yarına bırakma cinsinden ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ şeklinde bir vurdumduymazlık içerisine girme lüksümüz ve kaybedecek zamanımız yoktur. Böyle bir mantık garabetine asla dinimiz cevaz vermez de.  Hem kaldı ki ‘Mevlam kayıra saldım çayıra’ anlayışından kim ne bulmuş ki bizde bulalım, bu anlayış düpedüz insanlığa başıboş sürü muamelesini reva görmek olur. Başıboş sürü olmamak için hürriyetimizi mutlaka Allah’a kul olmakta aramalı. Aman dikkat,  başıboşluk aynı zamanda anarşizme ve tüketime davetiye çıkarmak demektir. Umut edilir ki, insanlar vahşi kapitalizmin ürettiği başıboş düzene başkaldırıp tüketim çılgınlığından, maddi ihtiraslardan,  sahte mabutlardan ve anarşizmden kurtulabilsin. Kurtulmalı da,  çünkü insan gerçek hürriyetin tadını ancak Allah’a abd olmakta bulabiliyor. Böylesi bir hürriyette köleler sultan olur da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz köleyi halifeye eşit kılan gerçek özgürlük budur.  Madem öyle gelin İlay-ı kelimetullah zikrini kalbimizde yüceltip tüm sahte putlara başkaldıralım ki, Allah (c.c) “Ben insanları bana ibadet etsinler diye yarattım” buyruğunun yerine getirmiş olalım. Öyle ibadet edelim ki  “Onlar ne ticaret ne de alışverişin Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır” ilahi fermanının gereği olarak hayatımızı zikirle donatmış olalım. Buna mecburuz da. Çünkü Bezm-i eleste “Elestü Bi Rabbikum” (Sen bizim Rabbimizsin)  sözünü vermiştik. O halde daha ne duruyoruz, vakit sözümüzü yerine getirme vaktidir.
           Bilmem şunu hiç kendi kendimize sorduk mu, niye İmamı Gazali “İnsan dış gözü ile bakar, iç gözü ile görür” diye demiş diye. Düşündüğümüzde bu özlü sözden öyle anlaşılıyor ki;  eşyaya bağımlılık insanın iç gözü karartmakta. Hani hep denilir ya ‘dışı seni yakar, içi beni yakar’ diye aynen dış ve iç gözde bunun gibi bir şeydir. Madem öyle, eşyanın donuk yüzü bizi yakmaması için dış ve iç bakış tarzımızı değiştirmemiz şarttır. Nasıl mı? Şayet hem eşyanın hem dünyanın peşinden koşmayıp dünya ve eşya bizim ardımızdan koşacak hale gelirse elbette ki dış gözümüzle bakar ve iç gözümüzle de görür konuma gelmemiz her an mümkün. Nitekim tasavvufi hayat yaşayanlarda bunu pekâlâ görebiliyoruz. Bu nedenle tasavvuf ilmi ledün ilmi olarak karşılık bulur. Öyle ya, madem kâinatta zerreden kürreye her ne varsa kendi hal lisanıyla Allah’ı anmak için vardır, o halde biz ne güne duruyoruz, hazır önümüze ledün ilmide konulmuşken bu fırsatı niye kaçıralım ki. Hele insan ki diğer mahlûkatlar arasında eşrefi mahlûkat varlık olarak ilan edilmiş, dolayısıyla bizim daha çok zikretmemiz gerekiyor ki kurtuluşa ve felaha erebilelim. Bakın önümüze iki seçenek konulmuş,  ya nefsin hevasına kapılıp şeytana uyacağız ya da ruhun sesine kulak verip Allah’a itaat edeceğiz.  Çünkü insan yaratılış itibariyle bir yönüyle balçığa, diğer yönüyle de nur’a meyilli olarak yaratıldığından bu seçeneğin önümüze konulması gayet tabiidir. Eğer yaratılış çamur mayamızı cilalayıp kalaylamak diye bir derdimiz varsa bu ancak Allah’a hakiki manada kul olmakla ruhen yükselebiliyoruz. Bunun dışında bir yol takip etmek beraberinde ruhi çöküntüyü doğuracağı muhakkak
             Evet, yaratılış mayamız iki kutup üzerine kodlanmış ve bunlardan biri iyiliği telkin eden meleki kuvvet, diğeri ise kötülüğü telkin eden şeytani kuvvettir. İşte bu iki kuvvetten cüz-i irademizi melek-i kuvvetten yana kullandığımızda biliniz ki kurtuluşa ve felaha ereceğiz demektir, yok eğer tercihimizi şeytanı kuvvetten kullanacaksak vay halimize, biliniz ki hayvandan da daha aşağı esfel-i safilin mertebesine düşeceğiz demektir.
           Maalesef, iki kutup arasında gelgitlerimiz ve ikilemlerimiz sıkça tekrarladıkça ömrümüzü heder etmekteyiz, bu yüzden istikamet sahibi olamıyoruz. Yine de her şeye rağmen zararın neresinden dönersek fayda var düşüncesinden hareketle bir an evvel ‘gün bugündür’ deyip gelgitlerimize son verme vaktidir. Son verelim ki, ömrümüzün geri kalan kısmında ecel kapıyı çaldığında son nefesimizi hüsnü hatime ile sonlandırabilelim. Dolayısıyla ümidimizi yitirmemek gerekir. Çünkü melekler son nefese dek insan ruhuna iyilik kuvveti emdirmek için vardır. Malum şeytan ise son nefeste imanımızı çalmak için vardır. Hatta şeytan son nefesi de beklemez, insanın kanında her daim dolaşır dururda. En iyisi mi biz ‘hiç ölmeyecekmişiz gibi dünya için, yarın ölecekmişiz gibi ahret için çalış’ hükmünce her an tedbiri elden bırakmadan kurtuluşumuzu Allah’a abd olmakta bulalım.  
          Velhasıl-ı kelam;  Allah’a abd olalım ki kalpler Allah’ın zikri ile huzur bulup kurtuluşa erebilelim.

           Vesselam.