26 Haziran 2016 Pazar

ÖZGÜRLÜK MEŞALESİ İNSAN RUHUNDA GİZLİ


ÖZGÜRLÜK MEŞALESİ İNSAN RUHUNDA GİZLİ

         SELİM GÜRBÜZER
               İnsan sosyal olmayı çok istese de şu bir gerçek karınca ve arı kadar sosyal olamayacağı muhakkak. Çünkü insanın ruhunda özgürlük tutkusu kodlu olduğu için ferdi yönü daha çok ağır basabiliyor. İçindeki özgürlük tutkusuna rağmen yine de kendini bu dünyada bir arada yaşamanın gereği kolektif davranmak gerektiğini hissedecektir.
           İşte özgürlük tutkusu bu ya, insan her nedense çoğu kez kendini ispatlama ihtiyacı duyar,  hatta bununla da yetinmez bireysel yetenek ve başarılarını ortaya koymak ister de. Bu kimi zaman kendi egosunu tatmin yönünde, kimi zaman topluma faydalı olmak şeklinde kendini gösterir de. Hani psikolojik danışma ve rehberlik hizmeti veren kurum ve kuruluşlar ikide bir bireysel yetenek ve başarıların önemine sık sık vurgu yaparlar ya, aslında vurgulanan içgüdü zaten insanoğlunun fıtri yapısında mevcut. Burada sadece psikolojik danışman ve rehberlerin rolü var olan güdünün açığa çıkmasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Kaldı ki, insan Allah’ın isimlerini öğrenmiş olarak dünyaya gelmekte. Dolayısıyla burada psikolojik danışmanların yapması gereken doğuştan var olan bu isimler doğrultusunda rehberlik yapmaktır. Çünkü insan buluğ çağına ilerledikçe kendisine öğretilen isimlerin mana ve ruhundan uzaklaşıp unutabiliyor. İşte bu noktada ona özünü hatırlatacak araçlar devreye girmeli ki insan fıtratıyla barışık bir hayat yaşayabilsin. Bilhassa kendini bu yönde hizmet vermeye adamış kılavuzların insanın doğuştan var olan bilgi ve kabiliyetlerini göz ardı etmemeleri gerekmektedir. Aksi halde insan fıtratına ters düşen reçetelerle kaş yapıyım derken bir bakmışsın göz çıkarmış olunur.
          Sakın ola ki, rehberlik hizmette neyin nesi deyip hafife almayalım,  zira rehberlik hizmetleri insanlık tarihinin başlangıcından bugüne gelen bir gelenektir.  Bakın, şöyle tüm peygamberlerin hayatlarına, geldikleri ümmetlerin yaradılış mayalarına uygun doğru yolu, güzel ve iyi olan fıtri davranışları tebliğ ettikleri görülecektir. Sadece tebliğ mi, bizatihi uygulayıp öğretmişler de. Zaten bir tebliğ tatbik edilirse ancak o zaman bir değer ifade edebiliyor. Aksi halde her şey havada kalıp iş olsun türünden afakî tebliğ ve içi boş rehberlik olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  
          Peki,  tebliğ ve rehberlik hizmetleri aksarsa ne olur denildiğinde, tam da bu noktada cevaben;  “kendi kendileriyle baş başa kalan insanların yaradılış gayesinin dışında bireysel takılıp habire içi boş özgürlükten dem vuracaklardır” deriz. Oysa özgürlük kendi aklınca her istediğimi yaparım, kimse bana karışamaz şeklinde bireysel takılmak değildir, tam aksine nefsin esaretinden kurtulmayı başarabilmek asıl özgürlüktür. Nitekim bu manada özgürlük ruhumuzun derinliklerinde kodlu zaten. Şayet bir insan kendi ruh kökündeki özgürlüğünün dışında “saldım çayıra Mevla’m kayıra” misali başına kendi başına salıverilirse. Nasıl ki keskin sirke küpüne zarar veriyorsa, böylesi bir insanda topluma zarar verecektir.  Dolayısıyla insanlara vermemek için fıtri kökleriyle barışık fikri hür vicdani hür nesiller yetiştirmek şarttır. Dikkat ettiyseniz gerekir kipi kullanmadım, şart kipi kullandım. Çünkü tarih boyunca tüm peygamberler, tüm âlimler ve tüm evliyalar Allah yolunda fikri hür, vicdani hür mümin yetiştirmek için irşad görevi yürütmüşlerdir. Nitekim irşad olan Allah’a ‘abd’ olacağından ruhun özgürlüğü de beraberinde gelecektir. Anlaşılan o ki, insana hayatın her alanında cesaret ve güven aşılayacak tek motive güç ruhi özgürlüktür Yeter ki, insan mayasında var olan özgürlük meşalesini ateşlemesini bilsin, bak o zaman gerçek özgürlük neymiş tüm vücut azalarında hissedip tatmış olacaktır.  Sanmayın ki bu tad insanın kendi egosunu tatmin etmeye yönelik bir histir,   bilakis Allah’a kul olmanın mükâfatı diyebileceğimiz özgürlük tutkusu bir hazdır. Bu hazzın tadını ruhunda hisseden bir insan toplum içinde  ‘Halka hizmet Hakka hizmet’ bilinciyle hareket eder de.  Nasıl böyle bir hisle hareket etmesin ki, bir başarı ancak toplumla paylaşıldığında bir anlam ifade etmekte,  bunun dışında kendi kişisel egosunu tatmin etmeye yönelik olduğunda, kendim çaldım kendim oynadım hava atmasından öte bir anlam kazanmayacaktır. Madem öyle,  şimdi kendi kendimize geçmişimizin muhasebesini şöyle bir yapalım: acaba başımıza ne haller geldi ki,  artık kapımızı çalıp da acımızı ve sevincimizi paylaşacak komşularımızı göremez olduk. Göremeyiz elbet, beşeri münasebetlerde bireysel takılıp nefsin heva ve hevesine kapılmış özgürlükten dem vurulursa olacağı buydu.  Bu iş devam eder mi etmez mi pek bilinmez ama şu bir gerçek üzerimizde leş kargaları dolandıkça geçmiş değerlerimize olan özlemimiz ve hasretimiz son bulmayacak gibi. Baksanıza etrafımızda hava atan atana, gırla gidiyor.  Hem nasıl hava atmaksa, maskaralığın ve bireysel takılmanın adı özgürlük olmuş.  Ne diyelim, onlar maskaralıklarıyla yüzleşe dursun,  biz ise geçmişimizin değerli âlimlerinden Nesefi el- Farisi’nin dilinden hakiki özgürlük neymiş onu bir öğrenelim: “Hür insan yedi şeyi bir arada bulundurduğunda asıl o zaman hürriyete kavuşur. Bunlar sözlerinde hür, bilgilerinde hür, ahlakında hür, iyiliğin ve hoşluğunda hür, münzevi hayatında hür, kanat ve huzurunda hür…”
             İşte görüyorsunuz El Farisi’nin altın değerinde o müthiş ifadelerinden de anlaşılacağı üzere gerçek özgürlük insan ruhunda var zaten, ama işlenmesi gerekiyor. Bu kodlar toprağa atılan tohum misali işlendiğinde bir seher vakti uyandığında bir bakmışsın her bir tohum çiçek açıp yedi veren gülfidan olmuş görürsün. Aynen öyle de bir insanda ruhunda ki yedi hasleti huy edinirse Yunus’un “Çiçek eydür ey derviş. Gül Muhammed teridir”  sözü o insan için peygamber kokusu gülfidan özgürlük olacaktır.   Bilindiği üzere dinimizce bir insan hürse dini vecibelerden sorumlu tutulabiliyor, köleyse hür insanın ki gibi sorumlu tutulmaz. Kaldı ki İslam’da küfür köleliğin varlık sebebi olarak addedilir. Hele bir insan köle olmaya görsün ne efendisine, ne de bir başka güce karşı her hangi bir hak talebinde bulunamayacağı gibi mülk edinme hakkı da olmaz.  Bu durumda bir köle ister istemez büyük bir acziyet içerisine düşmesi kaçınılmazdır. Acziyet içerisinde kalan sadece köle mi, buna bağımsızlığını korumaktan acziyet içerisine düşüp uydu haline gelmiş devletlerde dâhil elbet. Nasıl ki bir köle efendinin gözlerinin içine bakaraktan medet umar ya,  aynen uydu devletlerde göbekten bağlı olduğu sömürge devletlerden merhamet dileyip medet umacaklardır.  Ki,  bu iki örnekte acziyetin ve köle olmanın bir ifadesidir. Nitekim kölelik de acziyetin bir göstergesi olması hasebiyle bir köle için ne mülk hakkı,  ne yönetici olma hakkı,  ne de şahitlik hakkı söz konusudur.  Öyle ya,  bu anlamda söz konusu bir devletse ilk önce o devletin kendine çeki düzen verip küfrün hegemonyasından azad olması gerekir ki hürriyetine ve bağımsızlığına kavuşabilsin. Yok, şayet bu anlamda söz konusu olan bir fertse, o fertte acziyetin yerini hür irade ve kudret almalı ki hukuki haklar elde edebilsin. Özgürlükten maksat nefsin heva ve heveslerine boyun eğip asla acziyet içerisine düşmek değildir, tam aksine tüm sahte mabutlara karşı ruhun özgürlük meşalesiyle baş kaldırıp hür ve bağımsız kalabilmek temel gayedir.
           Evet, nefsin hevası özgürlüğünde zillet vardır, ruhun dirilişi özgürlüğünde ise rahmet vardır. İşte bu nedenle, sonsuzluğa vurgun ruhumuzu şeytana,  nefse ve şer odaklara karşı galip kılmalı ki,  hasretle yolunu beklediğimiz özgürlük meşalemiz ebediyete kanatlanabilsin. Allah korusun, nefsin elinde zebun,  şeytanın elinde oyuncak,  şer odaklarının elinde piyon olursak tıpkı cahiliye döneminde insan eliyle yontulan putları ilah edinen insanlardan hiçbir farkımız olmaz.  Ebediyete kanatlanmakta ne söz,  tıpkı cahiliye insanları gibi bize de yerlerde sürünmek müstahak olur.  Örnek mi?  İşte Amr b. Hişam bunun tipik misali zaten. Malum o, atalarının dini üzere hareket etmekle kalmayıp tümden gelimci ve zalimane metotlarla insanları putlara tapmaya zorlamıştır. Yetmedi Allah Resulü Kâbe’de namaz kılarken; burada namaz kılamazsın diye tehdidinde bulunmuş. Bulundu da ne oldu hakkında vahiy nazil olup: “Allah’a ve Resulüne eziyet vermeye çıkanları Allah dünyada da ahirette de lanetlemiştir” ( Ahzab–27) ayetiyle Amr b. Hişam ismi ebedül ebed artık Ebu Cehil lakabıyla lanetlenecektir. Yani yerlerde sürünmekten beter bir halde bu dünyadan göçüp gidecektir. Zulüm asla payidar olmaz, payidar olan özgürlük tutkusudur. Nitekim Bilal-i Habeşi Ümeyye b. Halef’in kölesiydi, ama diğer kölelerden farklı bir köle, yani Allah’a köle bir Müslüman’dı o.  Öyle ki Ümeyye Müslüman olduğunu işittiğinde renkten renge girip küplere biner de. İlk iş Bilal-i Habeşi (r.a)’ı kırbaçlatmak olur.  Ama ne fayda,  Bilal-i Habeşi her kırbaç darbesinde:
       -Ahad!  Ahad! Ahad… Yani Allah bir, diyecektir çünkü..
       Baktılar bu özgürlük savaşçısı Bilal-i Habeşi iflah olmayacak, bu kez çocuklara para karşılığında taşlattırırlar.  O yine her ne pahasına olursa olsun Tevhid meşalesini dilinden düşürmeyecektir. Sen misin dilinden düşürmeyen bu kez kızgın kumlara yatırılır. Ve birde göğsüne büyükçe kaya parçası koyarlar ama nafile.  Yine o:
         - Ahad!  Ahad!  Ahad!  Diye haykıracaktır.
        İşte o haykırıştır ki, Hz. Ebu Bekir’i harekete geçirecektir. Elbette ki Sıddık-ı Ekber gibi bir iman abidesinin bu duruma kayıtsız kalması düşünülemezdi. Hemen yerinde müdahalede bulunup:          
         - Ey Ümeyye! Allah'tan kork.  Şimdi iyi dinle beni. Sana bir teklifle geldim;  arzu edersen Kıstas adlı kölemle Bilal-i takas edebiliriz.
          Ümeyye şeyle der:
          - Bir şartla.  Kıstas’ın kızı ve karısı, ayrıca üstüne 200 dirhem verirsen ancak kabul ederim.
         Bunun üzerine Ebubekir (r.anh) cevaben:
          - Peki,  bende kabul ettim dedikten sonra bu kez Bilal’e dönüp:
          -Haydi! Kalk, artık sen köle Bilal değil,  özgür Bilal-i Habeşsin deyip azad edecektir. 
          Her baskının ardından pembe şafaklar doğar ya,  aynen öyle de Tevhid ve özgürlük meşalemiz Ezan-ı Muhammed’in ilk gür seda sesi şerefine Bilal-i Habeşi nail olacaktır. Keza Milli kurtuluş destanımızın meşalesi İstiklal marşımızı yazma şerefine de şu mısralarla Mehmet Akif nail olacaktır:
        “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
         Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
         Kükremiş sel gibiyim: bendimi çiğner aşarım;
         Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
          Evet,  dert dava özgürlükse işte özgürlük İslam’ın tevhid meşalesi ve Mehmet Akif’in bağımsızlık haykırışıdır. Ancak şu da var ki onca yaşanmışlara rağmen özgürlük karşıtı zihniyetler hala baskılarına son vermiş değiller,  dünde öyleydiler, maalesef bugünde öyleler. Sadece metotlar değişmiş gözüküyor, dün toprağa bağlı olan kölelik, geldiğimiz noktada hem maden hem ruhen sömürü tezgâhının kurulduğu bir tür modern kölelik düzeniyle insanlık kıskaç altına alınmıştır. Öyle ya dün cahiliye döneminde ataların totem ve sembolleri diye yutturularak sömürülen insanlar, bugünde pozitif bilim veya seküler ideolojik maskeler altında insanlık sömürülmektedir.  Üstelik sömürülürken de ya bireylerin özgür iradesine ipotek koyaraktan ya da devletleri peyk hale getirilerekten istiklallerine son verilmekte.  Nasıl çağdaşlık,  nasıl modernleşmek, nasıl küreselleşmekse işte görüyorsunuz her şey gayet net açık ortada, hiç gizli saklı kalan bir şey kalmadı artık. Meğer çağdaşlık,  özgürlük gibi kavramlar bir kılıfmış, yani gerçek yüzlerini gizlemek için maske edinmişler. Atalarımız ne de güzel söylemiş “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye, aynen öyle de çağdaşlıktan dem vuran sözde aydınların durumu da bu zaten.   Oysa asıl aydınlanmaya kendileri muhtaç. İster adının önüne entelektüelliği çağrıştıracak etiket ilave etsinler, ister bilmem kaç dil bilsinler, ister birkaç fakülte bitirsinler hiç fark etmez kendi nefislerine söz geçirmeye güç yetiremedikten sonra tüm bu etiketleri kullansan ne kullanmasan ne, bunların hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır.  Nefsine söz geçiremeyen asla özgür değildir. Tasavvufta özgür olmanın ön şartı nefsin boyunduruğundan, yani heva ve hevesin esaretinden kendini kurtarmak esastır. Çünkü nefsi ile baş edemeyen ne şeytanla baş edebilir ne de iç ve dış sahte mabutlarla baş edebilir. Dolayısıyla sağda solda aydınım diye geçinen bir insan ruhen özgür değilse hiç kusura bakmasın o aydınlık taslayanlar kitap yüklü merkep olmaktan öteye bir makam atlayamazlar. Sürüsüne bereket öyle etrafımızı kelli felli adamlar sarmış ki, bir bakıyorsun yakalarındaki rozet cüsselerinden daha büyük gözüküyor,  oysa iç dünyaları bom boş,  bir üfürsen bom boş balon oldukları ortaya çıkacaktır.  Bakmayın siz öyle onların ekran ekran dolaşıp boy göstermelerine, aslında onlar vitrinde süs malzemesi olsun diye çıkarıyorlar. Dahası zinde güçlere diye borazanlık yapsınlar diye çıkarılıyorlar. Oysa biz biliyoruz ki gerçek aydın mum gibi aydınlatıp mum gibi erimeyendir. Maalesef vitrin malzemesi olan sözde aydınlar mum gibi etrafını aydınlatamadıkları gibi her geçen gün mum gibi eriyip tükenmekteler de. Madem öyle, bizim yapmamız gereken ekranlarda vitrinlik malzeme olarak boy gösterenlerin yanında yer almak değil,  aklı hür vicdani hür gerçek irşad edicilerin (aydınlatıcıların)  yanında yer almak olmalıdır. Aksi takdirde tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden etrafımızı şovmenler ve şarlatanlar istila edecektir. Zaten Müberra Dinimiz mümin insana ‘Bana dokunmayan bin yıl yaşasın’ deme lüksü tanımaz. Farkımızı suya sabuna dokunmamakta değil, hak ve hakikatin yanında duruş sergileyerek farkımızı fark ettirmek şeklinde olmalıdır. Şayet farkımızı fark ettiremezsek asıl o zaman tehlikenin eşiğine gelmişiz demektir. Çünkü artık bizi kendi fıtramızda kodlu olan özgür irademiz yönlendirmeyip, bizi suni semboller, suni simgeler ve suni algılar yönlendirecektir. Nitekim Cemil Meriç bu gerçeği “ideolojiler idrakimize giydirilen deli gömlekler” diye ifade etmiş de.  Allah korusun bu gömleğe tav olduğumuzda biliniz ki ruhi özgürlüğümüzü yitirmişiz demektir.  Dedik ya, bakmayın siz öyle onların özgürlük havarisi kesilmelerine,  iş ciddiyete dönüştüğünde, mesela başörtüsü özgürlük konusu olduğunda bir bakmışsın ortadan toz olmuşlar. Hatta sadece toz olsalar gam yemeyiz, yangına körükle gidip şeytanın ocağına odun atmaktan geri durmazlar da. Ne diyelim,  işte bu cenahın özgürlük anlayışı bu, isteseler de iç dünyalarında gerçek özgürlük meşalesini alevlendiremezler. Mutlaka Tevhid inancına sahibi olmak gerekir ki özgürlük meşalesi insan ruhundan alevlenebilsin.
            Evet, bir kez daha haykırmakta fayda var, asıl özgürlük meşalesi insan ruhunda var olan özgürlüktür. Varlığı ruhun özgürlüğü demektir. İyi ki de bu özgürlük tutkusu ruhumuzda var, bu sayede Filistin direnişi, 15 Temmuz direnişi gibi daha nice direnişlerimiz ruhun dirilişi olarak mana kazanırda.  Öyle inanıyoruz ki ruhun dirilişi dünden bugüne, bugünden yarına devam ettiği sürece zalimlerin tüm planları bozulup hevesleri kursaklarında kalacaktır. Kaldı ki bu hususta Yüce Allah’ın “Nurumu tamamlayacağım’ diye vaadi var. Buna şeksiz şüphesiz inancımız tam olup er geç insanlık özgürlük meşalemiz  ‘Kelime-i tevhid’ gerçeği ile yüzleşecektir elbet. Kelime-i Tevhid bir anlamda özgürlüğe davet demektir. Kim davete icabet ederse özgürlüğüne kavuşma icabetidir bu.  Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v)  emri yüklendiğinde insanlığa ilk duyurusu tevhid meşalesi olmuştur, yani Allah’tan başka ilah olmadığının çağrısını yapmıştır tüm âlemlere. Ve bu çağrıda kendi konumunu belirlemek ve amentünün tam olması içinde Tevhit meşalesine sadece Allah’ın kulu ve elçisiyim ibaresini ilave etmiştir. Derken bu sayede Allah’tan başka tüm mabutlara boyun eğmemenin adını özgürlük olarak tarif ederiz de.  Gerçekten de bir insan Tevhid inancına iman ettiğinde köle ile efendi hukuk önünde eşit olurda. Nasıl eşit olmasın ki, gerçek hürriyet Allah’a abd olmaktır zaten.  Allah’a ‘abd’ olmayıp da maddenin ve eşyanın kölesi olanların vay haline. Düşünsenize bir insan eşyaya ne kadar tamah ediyorsa o oranda da eşyanın esiri olabiliyor,  bunun tam tersi ne kadar az tamah ediyorsa o oranda da hafifleyip kendini özgür hissedecektir.  Özgür insan nasıl kuş tüyü hafiliğinden kendini hafif hissetmesin ki, bikere mülkün yegâne tek sahibi Allah’tır, o halde onca mala mülke tamah edipte yük edinmeye ne gerek var ki. En iyisi mi biz Yunus’un; “Mal da yalan mülk de yalan, var birazda sen oyalan” diye dillendirdiği veciz sözlerden hareketle ruhi özgürlüğümüzü mala mülke kaptıracağımıza Allah’a kul olup manevi mülk edinmeye kendimizi adasak fenamı olur?  Zira dünya malı dünyada kalırken, manevi mülk öyle değil, beraberinde ahirete götürülebiliyor.
           Şu da var ki insan ruhu her ne kadar özgürlüğe tutkun olsa da bunu bir şekilde dışa yansıtması da icab eder. Ama nasıl?  İşte vücudumuzdaki otonom sinir sistem ağı tamda bunun için biçilmiş kaftan diyebiliriz. Çünkü bu sistem ruhun dış dünyaya açılan iletişim hattıdır. Hakeza beyinde bu hattın santralı merkezi hükmünde ruhun dış dünyaya açılan penceresidir.  Santral ya da hat hiç fark etmez,  sonuçta bu tip kanallar amaç değil araçtırlar.  Araçların ruhun amacına hizmet ettikleri şundan belli ki şöyle dünyadaki tüm topluluklara baktığımızda her bir topluluğun kendini ifade edecek bir dili, bir alfabesi ve bir yazı stiline sahip olduklarını müşahede edebiliyoruz.  Nitekim Yüce Allah bu hususta “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır” (Bkz: Rûm 20/22) diye beyan buyurması bu gerçeği teyid ediyor. Hatta Yüce Allah (c.c) Kuran-ı Kerimde net ve açık bir şekilde eşyanın tabiatına nasıl vakıf olduğumuzu kullarına şöyle bildirir de: “Ve Âdem’e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklere gösterdi, ‘Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini Bana söyleyin’ dedi. Cevap verdiler: Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hâkim’sin”  (Bakara suresi, ayet 31–32).  
             İşte yukarıda zikredilen ayetlerden de anlaşılan o ki,  bilim, teknoloji vs. her ne maddi inkişaf varsa bunların hepsi Allah’ın ‘Sâni’ sıfatının tezahürü neticesinde edindiğimiz nimetlerdir. Ancak nimet olması insanın ruhi susuzluğunu gidereceği anlamına gelmez.  Her ne kadar insan teknolojiyi keşfetmiş olsa da kendi vücud tekniklerini ve ruhunu keşfedememiştir. Zaten keşfettiği anda maddeye bağımlı olmaktan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Böylece ruhen özgür olmak için koşturacaktır. Dedik ya özgürlük meşalesi sadece insan ruhunda gizli. Şayet insan özünde var olan ruhun peşinden koşmak yerine eşyanın peşinden koşuyorsa, biliniz ki o insan eşyanın kölesi mahlûktur. Neyse ki insanlık geçte olsa eşyanın dilini çözer hale gelmiş gözüküyor.  Çözdükçe de birtakım kabiliyet ve yeteneklerinin aslında kendi iç sübjektifliğinin dışa yansımasından başka bir şey olmadığının farkına varacaktır. Yeter ki insan kendi iç dünyasını yeşertmeye yönelik hamlelerde bulunsun gerçek özgürlüğün tadını ruh dünyasında bulacaktır.  Madem öyle, siz siz olun özgürlüğü boşu boşuna dış dünyanızda aramayın,  zaten aradığınız özgürlük meşalesi iç âlemimizde ziyadesiyle mevcut. Baksanıza çoğu âlim insanın iç dünyası için büyük âlem demekten kendini alamamış bile.  Kula yaraşanda iç âleminin özgürlük meşalesini dışa yansıtmasıdır. Yansıtmalı ki beş duyumuz düşünceyi harekete geçirirken,  ruhumuzda idrak şuurumuzu harekete geçirebilsin. Yani, bu noktada beş duyu organımız akıl melekesine aracı olurken,  idrak şuurumuzda ruha aracılık yapmaktadır. Malum, beden maddi varlığımızın dış gözü, ruhta manevi varlığımızın iç gözüdür. Derken iç ve dış gözlerimiz hem madden, hem de ruhen özgür olmayı arzular.  Bu arada zamanın takvim yaprakları bu arzu ve istekler doğrultusunda çevrildikçe bir bakmışsın elinde kalan son yaprakta ruhun ten kafesimizden bir kuş misali özgürce uçup gittiğini görürsün. Hani kendi bellek zaman algımızla kimi zaman dünümüz,  kimi zaman bugünümüz,  kimi zaman da yarınımız deyip anlam katarız ya,  gerçektende hayat takviminde dün dünde, bugün bugünde, yarın yarında yaşanmış şekilde elimizde sadece izafi hatırası kalır. Oysa gerçek zaman olgusu izafi değildir, yani insanın idrakinin fevkinde Yüce Allah’ın ‘ol’ emriyle sonsuzluğa akıp giden zaman gerçek zamandır. Ama şu da var ki, Allah’ın bizden muradı zamanın mana ve ruhuna vakıf olmak değil,  bilakis ezelde bize biçilen hayat müddetimiz içerisinde ‘vukuf-i zaman’ bilinciyle hareket etmemizdir.   Tasavvufta  ‘vukuf-i zaman’ yaşanan her anın farkında olmak demektir.  O halde, nefesimizi bir saniye olsun boşa tüketmemek gerekir. Zira  “O’ndan geldik, yine dönüş O’nadır’ ilahi hükmün gereği buna mecburuz da.  O halde daha ne duruyoruz, vakit tüm iç ve dış sahte mabutlara meydan okuyup ruhen özgür olma vaktidir. 
        Peki ya irademiz? Elbette ki irademiz de ‘ol’  emri doğrultusunda bilinçaltı şuur faaliyeti bir melek-i keyfiyettir. Fakat bu keyfiyet külli irade gibi değil,  bilakis külli iradenin belirlediği iyi-kötü, güzel-çirkin,  sevap-günah vs. ikilemlerinden birini tercih edecek istidatta yaratılmış bir iradedir. Bu nedenle adından cüz-i irade olarak söz ettirir.  Nasıl söz ettirmesin ki,  baksanıza etrafta olan biten tüm vakıaları kritik edebilme, kendini bilme,  gerektiğinde pozisyon belirleme, sorumluluk üstlenmek gibi tüm iradi hasletler sadece insanda var, diğer yaratıklara baktığımızda böyle bir bilinçaltı şuur ve tercihte bulunma iradesi göremezsiniz.  Dolayısıyla irade deyip geçmeyelim, hatta insanın zaman zaman nefis muhasebesi yapmasını kimi âlimlerimiz iradenin davası olarak görürde. Madem öyle, külli iradeden ilham alan iradenin davasına sahip çıkmak düşer bize. Hem nasıl sahip çıkmayalım ki, şu âlemde cüz-i irade çerçevesinde kendini özgürce sorgulayan tek varlık biziz.  Bir an nefsimizi muhasebe edecek bilinçten yoksun olduğumuzu düşünün, hiç kuşku yoktur ki hayvan ve bitkilerden hiçbir farkımız kalmayacaktır. Bu yüzden farkımızı fark ettiren Yüce Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Tabii burada dikkat etmemiz gereken bir husus daha var ki, Yüce Allah’ı ne somut verilerle, ne de soyut verilerle idrak edebiliriz. Zira Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, bu nedenle O’na hiçbir şey asla denk gelmez. Söz konusu veriler yukarıda da belirttiğimiz gibi Yüce Allah’ı hatırlatan tecelli daireleridir. Dolayısıyla gerek dünyada gördüklerimiz,  gerek rüya âleminde gördüklerimiz tüm veriler aslında zihnimize kodlanmış görüntülerden başkası değildir.  Nitekim gerçek hayatta bir fiziki darbeden ötürü çektiğimiz sızıyla rüya âleminde çektiğimiz darbe sızısı arasında hiçbir fark yoktur.  Her ne kadar görünen köy kılavuz istemez dense de gerçek şu ki;  dünyada her ne varsa ister rüyada görülsün, isterse gerçek hayatta görülsün, hiç fark etmez sonuçta her biri zihnimizde kodlanan algı yansımaları nesneleridir. Mümkün olsa da birçok kişiye tıpkı elektrik hatlarında olduğu gibi paralel bağlansak da ne demek istediğimiz tam anlaşılabilsin. Nasıl ki birbirine eşit şartlarda bağlı paralel elektrik hatlarında aynı direnç,  aynı volt, aynı amper söz konusuysa varsayalım ki birbirine eşit şartlarda bağlanmış insanlarda da aynı elem, aynı his, aynı mutluluk gibi bir dizi sevinç ve hüzünleri bir arada zahir olması söz konusu olacaktır.  Değim yerindeyse birinin ayağına diken batsa diğerlerinin sinir uçları da aynı anda tepki verecektir.  Hani bugünlerde yapay zekâdan bahsediyorlar ya, şimdi bizde varsayım olarak verdiğimiz bu örnekten hareketle birbirine paralel bağlanmış yapay zekâlara bu tepki neyin nesidir sorduğumuzda koro halinde  “Eh, işte ayağımıza diken battı da böyle oldu” şeklinde hepsi aynı cevabı vereceklerdir. Oysa ortada diken filan yok, sadece idrak algılaması vardır. Yani sanki ortada böylesi bir olay veya görüntü varmış gibi vakıaları algılarız. Kaldı ki beynimizde her algılanan vakıanın bir nesnel karşılığı mı var ki diken diyebilelim, belli ki nesnel karşılığı yok sadece ortada idrak algılaması vardır. Zaten değil midir ki  “Her şey O’ndan geldi yine dönüş O’nadır”, elbette ki bir gün ruh penceremiz açıldığında anlaşılacaktır ki yok olmaya mahkûm olmayan mutlak varlığın sadece Allah olduğu idrak edilecektir. Hani ikide bir ‘yalan dünya’ deyip dururuz ya, aynen öyle de dünyanın gelip geçici boş bir balon olduğunu, dahası Yunus’un “Malda yalan, mülkte yalan, var biraz da sen oyalan”  demekle neyi kast etmiş olduğunu idrak etmiş olacağız. Besbelli ki boş olan beş duyunun algıladığı maddi dünyadır, dolu olan ise âlimlerin büyük âlem diye tanımladığı ruh dünyasıdır.          
        Pozitivist akımı rehber alanlar maddeyi elle tutulan, gözle görülen varlık olarak tarif etseler de kazın ayağı hiçte öyle değil,  bilimsel çalışmaların ortaya koydukları veriler bize şunu gösteriyor ki,  meğer madde durağan değilmiş. Her ne kadar maddenin hareketliliği somut olarak görülmese de maddenin temeli olan atom çekirdeğinin etrafında elektronların pür dikkat deveran oldukları artık bir sır değil.  Pek çok elle tuttuğumuzu ve dokunduğumuzu sandığımız şey ise aslında nesneye ait yansıyan ışınların sırasıyla önce gözün saydam tabakasına aks etmesi, akabinde göz bebeği ve onun arkasında yer alan ince kenarlı mercekten kırılarak geçmesi, keza ışınların gözü dolduran sıvı içerisinde yoluna devam edip  gözün arka kısmında sarı benek hücrelerince önce kimyasal sonra elektrik akımına çevrilmesiyle birlikte ters görüntü halde beyne ulaşması  ve en nihayetinde beyne ulaşanların sinir hücreleri tarafından düzeltilmiş algı görüntüsünden başkası değildir. Var olan tek bir hakikat varsa, o da İmam-ı Rabbânî (k.s)’in “Gerçek manada dış dünyada Allah'tan başka yoktur” ifadesinde yerini bulan sadece ruhumuzun sezebileceği ‘Mutlak Hakikat’ vardır. Bu demektir ki Allah’tan başka her şey fani,  sadece baki olan Allah’tır.
         Bakın, Ehlisünnet âlimlerimiz varlığı; Âlem-i Halk, Âlem-i Emr ve Âlem-i Zat (Hak)  diye tanımlamaktalar. Bu tasniften de anlaşıldığı üzere görünen âlem üç boyutun sınırları dâhilinde beş duyumuzun algılayabileceği bir âlemdir. Âlem-i Emir ise beş duyumuzun algılamaktan aciz kaldığı sadece ruhu i melekemizin algılayabileceği üç boyutun ötesinde bir âlemdir, yani nurani âlemdir.  Âlemi Hak ise tüm tahayyüllerimizin idrakten aciz kaldığı zaman ve mekândan münezzeh Yüce Mevla’mıza has bir sıfattır.
           Yokluk konusuna gelince, varlığın zıddı şeklinde düşündüğümüz bir yokluk değil elbet. Düşündüğümüzün ötesinde, dahası aklın idrak edemeyeceği,  ancak  ‘vardan var olmak’ diyebileceğimiz bir yokluktur bu. Bakın, Hz. Mevlana; “Hayvan hayvanlığı, insan insanlığıyla, melekse melekliği ile kurtuldu” derken her bir varlığın yoktan var olduğuna işaret etmiştir. Her neyse ister  ‘var’, ister ‘yok’ diyelim, sonuçta gördüğümüz ve göremediğimiz her şey Mutlak varlığın bize yansıyan tecellisinden başka bir şey değildir.  İşte Mutlak varlıktan insana yansıyan tecellilerin görünen kısımları beş duyumuzda karşılık bulurken,  görünmeyen tecellilerde ruh dünyamızda karşılık bulacaktır.  Nasıl mı? Mesela;
       -Duyularımız aklımıza maddeyi aşılarken, ruhu melekemizde idrak şuurumuza manayı aşılar,
       -Duyularımız akla sınırlı olmayı öngörürken,  ruhumuzda idrak şuurumuza sonsuzluğu telkin eder,
       -Duyularımız akla acziyeti, esareti ve köleliği aşılarken, ruhumuzda idrak şuurumuza tüm sahte mabutlardan sıyrılıp özgür olmayı aşılar.
       -Duyularımız aklı sebeplerle oyalanmasını öngörürken,  ruhumuz ise idrak şuurumuza yaratılış gayesine yönelik Allah’a ‘abd’ olmayı ön görür.  
        Evet, bu ve buna benzer daha pek çok örnekler sıralayabiliriz.
        En son özetle şunu diyebiliriz ki beş duyumuz aklımıza fani olanı telkin etmekte,   ruhumuz ise Yüce Allah’a kul olmakla idrak şuurumuza sonsuzluğa vurgun olmamızı telkin ediyor.
        Şu da bir gerçek, Kur’an’da insana ruh hakkında çok az malumat verildiği zikredilir.   Dolayısıyla ruh hakkında iç aydınlık kandilimiz demek kâfidir.  Allah Teâlâ “Ve sana ruhtan sorarlar, onlara deki Rabbinin emrindedir”(İsra–85) buyuruyor çünkü.
          Öyle anlaşılıyor ki, insan ruhu ne maddedeki mekanizme, ne bitkideki tropizme, ne de hayvandaki içgüdüye benzer,  tüm bunları da içine alan deryai umman bir âlemdir. Nitekim Muhyiddin Arabî Hz.leri ‘İnsan çamurdan yaratılan dünyanın cilası olmuştur’ derken bu noktaya işaret etmiştir.      
        Velhasıl; İnsan maddeyi işleyerek manaya yol alır. Mana kazandıkça da fıtri özgürlüğünü ilan etmiş olur. Çünkü özgürlük meşalesi insan ruhunda kodlu.
        Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3350/ozgurluk-mesalesi-insan-ruhunda-gizli.html

20 Haziran 2016 Pazartesi

İNSAN İNSANIN KURDU MU?



            İNSAN İNSANIN KURDU MU?
   SELİM GÜRBÜZER
        İnsanlığın sürekli hız kesmez yükselen ihtirasları yüzünden, insan insanın kurdu olmuş durumda. Maalesef benlik histerisi insan ruhuna öyle nüfuz etmiş ki adeta bulaşıcı virüs gibi tüm insanlığı kuşatmış gözüküyor. Nasıl ki bir virüs sinsi sini ilerleyip tüm vücudu istila ettiğinde o vücut kolay kolay iflah olmaz ya, aynen öylede benlik hastalığı diyebileceğimiz kibir abideliği de o toplumun bir daha iflah olmayacak derecede içten içe çökerteceği muhakkak.
           Nicedir ‘Biz’ kelimesini lisanımıza almayalı epey yıllar geçti, onun yerine lisanımızda ‘Ben’ kelimesi var artık. Tabii kendini beğenmişliğin ifadesi diyebileceğimiz bu kelime dilimize yerleşince de küçüğünden gencine, gencinden büyüğüne, büyüğünden yaşlısına hemen herkes egosunu tatmin etmek için yarışır hale geldi. Hadi bu yarışın kazananı alt tabakadan küçük egocuklar kazansa belki gam yemeyiz, kazananı tahmin etmişsinizdir en üst kaymak tabakadan benlik davasında zirve yapmış küresel baronlar ve insan kurdu canavarlar kazanmakta.  Buna ister üst akıl diyelim ister insan kurdu canavarlar diyelim hiç fark etmez insanlıktan nasiplenmemiş oldukları o kadar her hallerinden besbelli ki, kendi alt tabakada ki alt ben hayranlarını bile köle yapmakta mahir usta canavarlardır.
           Peki ya kendilerini örnek almayıp onurlu duruş sergileyenler karşısında ne yaparlar? Hiç kuşkusuz kendilerine hayran olmayıp köle edemediği kesimler karşısında ise “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” diyecek derecede de pişkindirler. Yetmedi ferman padişahındır ültimatomuyla gözdağı vereceklerdir. Tabii burada ferman padişahındır ifadesinden kastedilen elbette ki bizim başbuğ hakanlarımız ve padişahlarımız değil, bilakis dünyayı avam kamerasından yöneten küresel baronlar, küresel Soroslar ve küresel insan avcılarıdır elbet. Baksanıza modern çağ dedikleri çağ, aslında Soros’a, küresel aktörlere, İngiliz Kraliyet ailesinin çıkarlarını gözetmeye yönelik bir çağdır. Şayet bu aktörlerin onların hizmetine amade olunursa ne ala,  yok eğer tekerleklerine çomak sokmaya kalkışılırsa sen misin bunu bize yapan hemen hakkından gelip dünyayı o onurlu duruş sergileyenlere zindan edeceklerdir. Nede olsa onurlu duruş sergileyecek insanların nesli tükenmiş sayılır, niye zindan etmesinler ki, devir onların devri, baksanıza ego düşkünü bir sürü insan meşhur olmak için etraflarında pervane olup modern köle olmaya razılar zaten. Dolayısıyla şuan borularının öttüğü bir çağdayız. Bu yüzden insan avcıları küresel boyutta çok rahatlıkla cirit atabiliyorlar da.  Ne diyelim, hal böyle olunca da etrafımız şuan kendini şan şöhret uğruna küresel güçlere pazarlayıp boyun eğenlerden geçilmez olmaktadır.
         Şimdi gel de eseflenme,  baksanıza neydik ne olduk. Hadi batılıların huyudur, bunu bir derece anlayabiliyoruz, çünkü onların cibilliyetleri buna müsait, insanlık dışı muamelelere göz yummakta hiçbir beis duymuyorlar, peki ya bize ne oluyor? Oysa bizi onlardan farklı kılan âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Peygamberimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” beyanı doğrultusunda hayat biçimi ortaya koyan ümmet olmamızdır. Ama ne var ki, şimdi o derin idrak anlayışımızdan üzerimizde hiçbir eser kalmadı. Eser kalmaz elbet, “Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi içinde arzu edip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz” hadis-i şerifin gereğini yerine getirmezsek olacağı buydu. Şimdi tamda sormak zamanıdır biz bu hale düşecek insanlar mıydık? Düşünsene bir zamanlar ne de güzel lokmamızı, aşımızı, tuzumuzu birlikte paylaşırdık, hakeza buna acımızı, sevincimizi paylaşmak da dâhildir.
            Evet, şu bir gerçek Allah’ın verdiği nimetler paylaşıldıkça daha da şükrümüz ve bereketimiz artmakta da. Hatta başarılarımızı paylaşmakta öyledir. Yani başarılar paylaşıldıkça bir anlam ifade eder, yoksa kendi kendimize paylaşılan başarılar kendi kendimizin egosunu tatmin etmekten öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Öyle ya,  kendi başarımızı kendi dışımızdaki insanlara yansıtmadıktan sonra o başarıyla övünsek ne övünmesek ne, çünkü o başarı topluma mal olmamış başarıdır. Dolayısıyla hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Kaldı ki topluma mal olmasa da kendi tutsak alanında sınırlı kalmaya mahkûm bir başarıdır bu. Madem öyle,  sınırlı ve tutsak olana değil, ilmin sonu yoktur bilincinden hareketle sonsuz başarılara talip olmak gerekir. Aksi halde insan insanın kurdu olduğu egolar dünyası daha çok can yakacak demektir. Şöyle etrafımızda sırf kendi egosunu tatmin için yaşayanların hal vaziyetine baktığımızda bu hususta niçin endişe ettiğimize vicdan sahibi hemen herkes bize hak verecektir elbet. Kurtlar sofrasından hem nasıl endişe duymayalım ki,  baksanıza insanca Yüce Allah’ın lütfettiği eşrefi mahlûkat olmanın onurunu yaşamak varken bir hiç uğruna kurtlar sofrasında kendi kendimizi yüceltmeyi bir övünç abidesi olarak takdim etmenin peşindeyiz habire. Hadi kendi açmazlarımız neyse de, birde kurtlar sofrasında birde bunların üstüne insan haklarından dem vurup bize insanlık dersi vermeye kalkışmazlar mı? Asıl bizi derinden yaralayan onlardan ders alır duruma düşmemizdir. Hem de gözümüzün içine bakaraktan insan haklarından, özgürlüklerden,  çevrecilikten vs. dem vurmaktalar. Oysa hiç yalandan bize hariçten gazel okumasınlar, önce tarihten bugüne döktükleri kanların hesabını versinler, sonra samimi olup olmadıkları ortaya çıkar elbet. Bikere vahşi batı insan haklarından söz edebilmesi için şimdiye kadar işledikleri sayısız insanlık cinayetlerini ve pisliklerini temizlemeleri gerekir ki bize söz söyleme hakkı elde edebilsin. Maalesef vahşi batının çifte standart uygulamaları yeterince çirkin yüzünü ele veriyor zaten. Vahşi batı çifte standart uygulamalarına devam ede dursun,  bakalım onca ayan beyan sicillerinin bozuk olduğu ortada iken toplumların kanının emerekten elde ettikleri şan şöhret bir gün avuçlarından uçup gittiğinde o zaman ne yapacaklar? Bakalım o gün geldiğinde sığınacak bir liman bulacaklar mı? Hani her yükselişin bir düşüşü var denir ya hep bir gün elbet onlarda tökezlediğinde bir bakmışsın hor gördükleri mazlum ülke halklarının önünde el pençe divan durup aman diler hale gelmişler. Gerçi o günler geldiğinde ne yüzle aman dileyecekler o da üzerinde kafa yorulması gereken apayrı bir muamma konudur. Her ne kadar muamma bir konu olsa da atalarımızın dile getirdikleri ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste’ gerçeğiyle yüzleştiklerinde iki seçenekten: artık yaşamanın ne anlamı var deyip ya intihar edecekler, ya da mazlumun önünde diz çöküp boyun eğeceklerdir. Böylece zulüm asla payidar olamaz hakikati bir kez daha tepelerine balyoz gibi inmiş olacaktır. Zulmü ister barbar ülkeler, ister küresel baronlar isterse diktatörler metot edinsin, hiç boşa kürek sallamasınlar tarihe şöyle dönüp baksınlar izinden gittikleri insan avcılarının tarihin harabelerine gömüldüklerini göreceklerdir. Dolayısıyla buradan biz onlara en son: ne oldum değil ne olacaklarını bir düşünmelerini tavsiye ederiz. Yok, bizi küçümseyip siz kim tavsiye etmek kim diyorlarsa, bilsinler ki onları hazin bir akıbet beklemekte. Öyle ki arkalarından tek bir kişinin bile rahmet okumadığı ve yâd etmediği bir hazin sondur bu. Yani zihinlerden, belleklerden silinip yok olacaklardır. Oysa tarihte yaşananlardan ibret alsalardı tıpkı insanlığa ışık saçmış bizim atalarımız gibi onlarda unutulmaz olacaklardı. Acı ama gerçek, gel gör ki görünen manzara hiçte iç açıcı bir manzara değil. Baksanıza bugün olmuş halen ülkeler ülkelerin kuyusunu kazmakta,  insanlarda insanların kurdu olup iliklerine kadar sömürmekte.  Öyle sömürü düzeni kurulmuş ki, kurtlar sofrasında pastadan dilim koparabildiysen ne ala,  koparamadıysan resmen adama yüz üstü sürün diyorlar. Ama düşünmedikleri bir şey var, o da bir gün gelip mazlumların ahı tuttuğunda bu kez kendilerinde yüz üstü sürünerekten aheste aheste çıkacaktır.
          Şu bir gerçek bizim vahşi batıdan ve yüz üstü sürün diyenlerden farkımız düşenin elinden tutup ‘Ensar’ hissiyatıyla hareket etmemizdir. Allah’a şükür henüz bu hissiyat tam manasıyla tükenmiş sayılmaz. Nitekim Suriye mazlumlarına kucak açmamız bunun en bariz göstergesi, bize de o yaraşırdı zaten. Ümit ederiz ki bu hissiyat daim olsun. Daim olsun ki,  yarın bizim başımızda dara düştüğünde sığınacak bir limanımız, elimizden tutacak birileri olsun. Bakın, atalarımız yediden yetmişe tüm insanlığa kucak açtıkları içindir üç kıtada nizam-ı âlem olabilmişlerdir. Fakat gel gör ki yeni kuşak artık ne atalarının yolundan yürüyor ne de öğütlerine kulak veriyor. Şimdilik yeni kuşağın atalarıyla olan bağı sadece kuru kuruya üzerlerine toz kondurmamaktan ibarettir. Tabii toz kondurmamak iyi hoşta biz toz olduktan sonra bunun ne anlamı var ki. Boşa övünmenin hiçbir fayda getirmeyeceği muhakkak. Hele birde bunun üzerine habire birbirimizin kuyusunu kazdığımızı düşündüğümüzde daha çok toz olacağız demektir. Öyle ya,  kuru kuruya övünüleceğine onların yolunu yol bilip izinden yürünse fena mı olur? İyi olur elbet, ama ne hazindir ki geldiğimiz noktada kişisel egolarımız toz kondurmadıklarımızın önünde ilerlemekte hep. İlginçtir hem bu nasıl toz kondurmamaksa dünya menfaati ağır bastığında bir bakmışsın yeni kuşak  “boş ver ağam sadakatte neymiş, bağlılıkmış, itaatmiş, erdemlilik filan tüm bunlar mazide kaldı” diyebiliyor. Tabii ölçüsüzlüğün bu kadarının da baş tacı edilip insan insanın kurdu olduğu böylesi bir çağda bu tür söylemlerin gırla gitmesine şaşmamak gerekir, kayıp nesilden başka bir şey bekleyemezdik zaten. 
           Evet, kendi egosunun tatmininden başka bir şey düşünmeyen ve kendi dışında insanlara eski kafa gözüyle bakan böyle bir seküler yapıdan ancak kayıp nesil çıkar. Tabii ki günümüz konjoktöründe böyle bir hastalıklı yapıdan mazinin o saf ve tertemiz adap, usul ve erkânını kendine model alıp uygulayacak erdemli insanların çıkması çok zor gözüküyor. Hele bu modeli günümüz pop gençliğe anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor dersek yeridir.  Çünkü karşımızda öyle söz dinleyecek Asım’ın nesli yok artık, tamamen kayıp bir nesille muhatabız. En iyisi mi biz köklerimizi muhatap alıp bari kendimizi kurtarmanın yoluna bakalım, yoksa kayıp neslin dümeninde bizde hafıza kaybına uğrayabiliriz pekâlâ. Öyle ya madem ortalık allak bullak,  niye boşa nefes tüketelim ki. Önce kendimize bir söz geçirelim ki, sonra bizi gören bizde dirilebilsin.  
          Baksanıza ortalık öyle bir perişan halde ki yaşanılan hayatta dosttan ahbaptan kaçar olduk. Oldu ya, eski bir dostumuzu es kaza bir yolda görmüş olsak hemen hemen birçoğumuz yolumuzu değişiveririz. Maalesef artık bu hal üzereyiz,  hal hatır sormak hak getire çoktan rafa kaldırdık bile. Sadece işimiz düştüğünde belki o zaman hal hatır sormak ihtiyacı duyarız, bunun dışında varsa yoksa fütursuz ‘yaşasın ego’ çığlığı biricik değerdir. Oysa bir insan kendi egosuyla nereye kadar baş başa yaşayabilir ki, ancak mezara kadar baş başa kalabilir.  Yani egosu dışarıda bedeni mezarda olacaktır. Tabii bu arada naçiz bedenini de mezara gömecek adam bulabilirse öpsün başına koysun. Neyse ki şu fani dünyada her şeye rağmen kefenleyecek, namazı kıldırıp mezara gömecek birileri çıkabiliyor. Yoksa ben şuyum, ben buyum diye böbürlenenleri son yolculuğunda kim takar ki. Allah’tan merhametini yitirmemiş böyleleri varda dost düşman ayırmaksızın bu sayede son yolculuğumuzda uğurlanabiliyoruz. Gerçekten de bu denli mi iş ciddi boyutta derseniz, hiç abartısız şunu çok rahatlıkla ifade edebiliriz ki insanlar birbirinin kurdu olmaya devam ettiği müddetçe öyle bir zaman gelecek tabutlara omuz verecek insan bulunamayacak derecede iş ciddidir. İşte tamda bu noktada Necip Fazıl’ın “Cenazemde olmasın çelengim top arabam. Tabutumu taşısın dört tam inanmış adam” vasiyeti mana kazanır da. 
        Hani hacı hacı’yı Mekke’de, sofi sofiyi Tekkede bulurmuş ya, aynen öyle de benlik davasıyla yatıp benlik davasıyla kalkan da ya nefsin ve şeytanın kucağında, ya da gayya çukurunda kendini bulacaktır. Dostoyevski’nin kulakları çınlasın; Tanrı yoksa her şey mubahtır dediği bir tufanı yaşıyoruz artık.  Gerçekten de helal haram nedir bilmeyen, dinden imandan bihaber insanların birbirinin ayağına kurşun sıktığı çağın vebası bir tufanıdır bu. Ama bu demek değildir ki tufan varsa kurtuluş gemimiz yoktur.  Allah-u Teâlâ nasıl ki tufanda inananlara Nuh’un Gemisini kurtuluş kılmışsa, bu çağda da kendini benlik davasına kaptırmayan istikamet sahibi kâmil insanları kurtuluş gemisi olarak vesile kılacaktır. Böylesi Peygamberin izini iz bilen zatların Ümmet-i Muhammmed için birer kurtuluş gemisi olacaklarına inancımız tam da. Yeter ki kurtuluşumuza vesile olacak o gemiden bize uzanan ellerden tutmak için gayret gösterelim azgın dalgalar bizi asla yutamayacaktır.

19 Haziran 2016 Pazar

GIYBET ATEŞİ


GIYBET ATEŞİ

SELİM  GÜRBÜZER

       Hünkâr Hacı Bektaşi Veli yaşadığımız hal ve ahvali ne güzel özetlemiş; “Ey oğul!  Eline, diline ve beline sahip ol.”  İşte bu veciz sözde konumuzla alakalı sırf dili ele aldığımızda “Kılıç yarası iyileşir, ama dil yarası iyileşmez” sözü daha da bir anlam kazanmakta. Hatta dil yarası için gıybet ateşi dersek yeridir.  O halde gıybet ateşinden korunmak için “Bin düşün bir konuş”, “Kılı kırk yarıp sonra kelam eyle” düsturumuz olsun.
        Evet,  her türlü yara iyileşir, fakat dil yarası iyileşmez. Nasıl iyileşsin ki,  dil yarasıyla kalp kırılmıştır bikere, onarabilirsen ne ala, onaramazsan vay haline. Öyle ki Yüce Peygamberimiz(s.a.v); Kalp kırmanın Kâbe’yi beş yüz bin defa yıkmaktan daha ağır olduğunu beyan buyurmuştur. Şayet bir gönül kırdıysak neydik edip sahibinden helallik almalı ki gönül kırmanın zararlarından korunabilelim.  Dahası gönül kırmak için değil gönül yapmak için var olmalı.   Bunun da ilk adımı sükût lehçesinden geçer. Hele bir insan sükût lehçesi edinmeye dursun “Arifin yanında kalbini, âlimin yanında dilini tut” adabının gereğinin yapar da. Belli ki Hz. Lokman (a.s) bu yüzden oğluna;  “Söz gümüşse sükût altındır” diye öğüt vermiştir. Hiç kuşkusuz bu öğütten bizimde çıkaracağımız pek çok ders var.  Her şeyden önce çok konuşmanın ve boş konuşmanın gıybete yol açacağının bilmemiz gerekir. Bu da yetmez şimdiye kadar doğup büyüdüğümüz memleketlerde ne kadar tanıdık dost, ne kadar akraba, ne kadar amca-dayı,  ne kadar nine ve dedelerimizden büyüklerimiz varsa onların bizlere öğütlediği “Sakın ola ki kalp kırmayasın, kırdığında gece uykuların kaçabilir, akıllı olmaya bak. Gelen gitmek için, konan göç etmek için vardır. Zira bu ölümlü dünya sana da kalmaz bana da. Unutma ki rüzgâr eken fırtına biçer,  o halde sen sen ol kınında dur”  türünden nasihatleri de baş tacı edinmemiz icab eder. Tabii bu nasihatleri işiteli hayli yıllar geçti,  dönüp şöyle yaşadıklarımıza baktığımızda bu nasihatlerin her bir kelimesinin altın değerde olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Zaten bu nasihatleri çocuk yaşlarda işitmeseydik kim bilir bu gün nereler de olurduk, ya köprü altlarında, ya meyhanelerde, ya da sahillerde beyhude halde dolaşıyor olacaktık.       
        Bakın,  Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bir sohbetlerinde gıybet konusunu ashabın hayatından şöyle misal getirir:
         Bir gün Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) sahabe arkadaşlarını çağırdığında ilginç bir teklifte bulunur.  Der ki:
     -Gelin peygamberin gıybetini yapalım.   
     Tabii arkadaşları hiç beklemedikleri bu ilginç teklif karşısında:
 —Ya Ebu Bekir? Nasıl olur, öyle şey mi olur?
Bunun üzerine Ebu Bekir Sıddık (r.a):
     —Malumunuz gıybet yapan kimsenin sevabı gıybeti yapılana gider der. 
      Düşünsenize bu sohbetten anlaşılan o ki,  gıybet yoluyla bile dost olunabiliyor. Aksi halde nasıl sıddıkıyet makamına çıkabilirdi ki.
      Yine bir başka sohbette ise Fatıma annemizden örnek verilir:
 Bir gün Hz. Fatımat-üz Zehra annemiz pencereden boyu çok kısa bir adamın geçtiğini görünce:
 —Şu adam ne kısa boyluymuş der. 
Tabii Resulü Ekrem  (s.a.v) kızının bu sözüne karşılık;
 —Kızım bu ne söz, çabuk hıh et.
  Gerçekten de hıh edince gıybet ateşi ağzından et parçası şeklinde düşüverir.  
 Fatıma annemiz:
 —Peki, babacığım bu düşen neydi?
Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle der;
      —Şu boyu kısacık adama bak demekle gıybet yapmış oldun. Dolayısıyla adamın etini yemiş gibi oldun, o ağzından gelense gıybet etidir. Kaldı ki Allah Teâlâ “Sizden biriniz ölmüş bir kardeşinizin etini yemek ister mi?” (Hucurat:12) buyuruyor.
   Evet, Allah Resulü ne güzelde gıybeti ölü eti yemekle eş tutaraktan örneklendirip kızını uyarmış. Sadece kızını mı,  aslında kızı üzerinde tüm Ümmet-i Muhammedi şöyle uyamıştır:
 - “Dedikodudan sakınınız, çünkü dedikodu zinadan daha ağır bir günahtır. Zira zina eden bir kimse tövbe edince tövbesi kabul edilebilir, fakat dedikodu yapılan kimse affetmedikçe dedikoducunun affedilmesi mümkün değildir.”
   Peygamberimiz uyarırda Onun yolundan giden rabbani âlimler uyarmaz mı? Elbette uyarır.  Allah dostları da sofilerini uyarmışlardır. Onlarda tıpkı takipçisi oldukları peygamber meşrebince uyarılarını misaller getirerek yapmışlardır. İşte o misallerden birini Seyyid Abdülhakim el Hüseyni Gavs-ı Bilvanisi (k.s) şöyle dile getirir:
      Molla Abdulgafur adında Gavs-ı Hizanî (k.s)’i sevmeyen bir münkir âlim varmış. Bir gün caminin kapısında karşılaştıklarında Gavs-ı Hizani (k.s) ona der ki:
      —Ey Molla Abdulgafur! Benden ne kötülük gördün ki sürekli gıybetimi yapıyorsun?  
      Tabii molla bu sözler karşısında Gavs-ı Hizanî’nin kolundan çekip;
     —Hadi gidi seni yalancı kezzab, bunca milleti kandırdığın yetmezmiş gibi birde onları saptırıyorsun diye suçlar. Neyse ki Gavs-ı Hizani (k.s) o itişip kalkışma esnasında kaptırdığı kolunu sıyırıp onu ittiğinde,  Molla o anda ne görüyorsa renkten renge girer ve tuhaflaşır da.  Ve can havliyle bu kez:
—Aman Efendim ben ettim sen etme,  ne olur beni affet der.
Tabii etraftan bu hadiseyi izleyenler merak edip mollaya sorduklarında;
—  Bir anda sana ne oldu ki hemen değişiverdin?
Molla şöyle karşılık verir:
    —Hele başıma gelenleri bir görseydiniz, sormaya bile takatiniz olmazdı. Gavs beni ittiğinde sanki başım arşa değdi, bedenimse adeta yıldıza çapmışçasına akkor kesilip dona kaldım.  Peki, madem sordunuz şimdi de ben size soruyorum Gavs’ın bu kerametini gören pişman olmaz mı?  
      Bedenin akkor kesilmesi deyince ister istemez akla ateş gelmekte. Ancak bu ateş Ariflerin ateşle oynamayın dediği ateş değildir. Ariflerin kastettiği ateş hiç kuşkusuz gıybet ateşidir.  Her ne kadar böylesi bir ateş pek bilinmese de, şu bir gerçek bu ateşe körük bile dayanmaz. Madem körük bile dayanmaz, sakın ola ki gıybet ateşiyle kendi ateş kuyumuzu kazmış olmayalım. Yani gıybet aleviyle kül olmamak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) “Ateşin kuru odunu yakması gibi, gıybette insanı yer bitirir (sevaplarını)buyurmakta.
         Şayet amellerimiz gıybet ateşiyle zayi olmasın diyorsak dilimizi koruma altına almaya mecburuz.  Aksi halde dil yarasıyla ömür sermayesini tüketiriz haberimiz olmaz da. Ta ki ahrette mizan kurulup amellerin boşa çıktığını gördüğümüzde haberdar oluruz, ama iş işten geçmiş olacak. İşte bu gerçeklerden hareketle Hasan-ı Basri (r.a)  gıybet ateşinin bilinciyle kendi aleyhinde bulunan birine bir tabak hurma göndermeyi ihmal etmediği gibi teşekkürlerini şöyle iletmiş;
         — Duydum ki; sen bütün yaptığın iyiliklerini bana gönderiyormuşsun, bende karşılığını vermek istedim, karşılığı tam olmasa da lütfen bunu kabul buyurun.
         Evet, bir mümin kardeşimizin aleyhinde konuştuğumuzda kazandığımız sevapları ona göndermiş oluruz.
         Aslında dedikodu; dedikodu olmakla kalmıyor iftiraya yelken açabiliyor.  Değil müminin, zımnînin bile gıybeti caiz değil. Yaşadığımız toplum maalesef dedikodu üretiyor, yaşadığımız hava dedikodu ile inliyor, dedikodu kazanı sürekli kaynatılıp otomasyona bağlanmış durumda. Adeta gıybet sektörü oluştu. Üstelik bu alanda para kazananların sayısı sürüsüne bereket azda değiller, gıybet kültür olmuş sanki. Oysa Allah Resulü gıybeti  “Denize bulaşsa denizi dahi kirletir” (Ebu Davud) diye tarif etmiştir.
        Onur ve haysiyeti yerlere serenler revaçta dersek yeridir. Baksanıza adamlar burnundan hiç kıl aldırmıyorlar, sanki ağızlarından kibir dolu üslup akıyor, adeta burunları Kaf dağında. Kötü niyetli eleştiriler ekranların süsü olmuş, ne kadar yalan dolan o kadar itibar kazanılıyor. Yalanın biri bin para olmuş artık. Elifi görüp mertek sanan tipler aramızda her an iş başındalar. Sanatkârlar sansar, dahiler şebek olmuş, üstelik bunlar dedikodularıyla baş tacıdırlar. Dedikodu sektörü müşterilerine hizmet verdikçe her geçen gün itibarlarına itibar katmaktalar. Nasıl olsa muhatapları bir şeyden çakmıyor öğrenmek için değil duymak istedikleri mesajlarla gönülleri hoş tutuluyor, ardından gelsin paralar gitsin paralar, al gülüm ver gülüm ağırlamaları gırla gidiyor. Maalesef içine düştüğümüz manzara bu.
        İslam’da insan eşref-i mahlûkat ilan edildiğinden en ufak insan istismarına yönelik söze itibar edilmez, derhal şiddetle kınanır. Resulü Ekrem (s.a.v) “Ribanın en kötüsü, haksız yere Müslüman’ın ırzını rencide etmektir” (Ebu Davut). Yine Resulullah (s.a.v) “Miraç gecesinde bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini tırmalıyorlardı. Ey Cebrail, bunlar da kim, diye sordum. Bunlar; insanların etlerini yiyenler ve ırzların (şereflerini) payimal edenlerdir” dedi. (Ebu Davud)
        Peygamberi eleştirmek küfürdür.  Saadat-ı Kiramı eleştirmek ise münkir kapsamında değerlendirilip son derece tehlikelidir.  Hatta ehlisünnet yolunu esas alan cemaatleri küçük düşürücü söz söylemekte öyledir. Hakeza Türk’ü övüp Kürd’ü eleştirmek, Kürdü sevip Türk’e sövmek, ya da Arab’ı şöyle Acem’i böyle gibi hakaret içeren sözler söylemekte aynı kapsamda değerlendirilir. Hele hele Peygamberimizin kavmine dil uzatmakta öyledir. Tabii bitmedi dahası var, işte onlardan bir kaçı:
      - Müminler kardeştir düsturunu unutup ima ile de olsa kardeşine gönderme yapmak,
     -Önce övgü yağdırıp sonrasında dövmek,
     -Eleştirdiği kişiyi töhmet altına alacak sözler söylemek,
     -Nifak kokusu taşıyan ifadeler kullanmak, 
     -Bedeni özürlere atfen kabahatmiş gibi kelam eylemek,
     -İnsanların taklidini yapıp küçük düşürmek,
     -Laf taşıyıp kovuculuk yapmak,
     -Deme yahu türünden hamasi sözler,
     - Özürlüyü alaya almak,
     -Kişilik haklarını zedeleyecek nitelikte karikatür ve benzeri çizimler yapmak,
     -Düzeyli eleştirmenin dışında istihza niteliğinde yazıp çizmek veya fotoğraflamak...
       İşte bu ve buna benzer daha nice sesli ya da sessiz dedikodular gıybet türleri kapsamında değerlendirilir.
       Asl olan gıybet yapmamaktır,  kardeşini savunmak esastır. Nitekim Allah Teâlâ; bu hususta şöyle uyarır “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinen herkesin vay haline” (Hümeze,1).  
          Allah Resulü de şöyle buyurur: “Gıyabında din kardeşinin namus ve şerefini koruyan kimseyi Allah cehennemden azad edecektir..” (Ahmed, Müsned). Hatta Allah Resulü beyan buyurmakla kalmaz bir kişinin hak hukukunu ihlal edildiğini gördüğünde müdahale eder ve derhal o meclisi terk ederdi.
         Evet, gıybetten şeytandan kaçarcasına sakınmak gerekir, asla bunun şakası yoktur. Şaka götürmediği o kadar net açık ki, Habib-i Ekrem (s.a.v) bu hususlar da ümmetini “Gıybetten sakının. Muhakkak gıybet zinadan daha kötüdür. Zira kişi zina eder sonra tevbe ederse, Allah tövbesini kabul edebilir. Hâlbuki gıybet ettiği kişi affetmedikçe Allah affetmez” sözleriyle uyarmayı ihmal etmemiştir.
        Malum, söz getiren, söz taşıyıcı olur. Ancak Dini korumak adına bozuk fikirlerin teşhir edilmesi gıybet olmaz. Özellikle anlatılmalı ki; toplumda kabul görmesinler, hatta bu şekilde yıkıcı faaliyetlerinin önüne geçilebilir de.
       Alenen işlenen günahlara karşı,  mesela sarhoşun, kumarbazın, tecavüzcünün yaptığı kötü fiilin hiç çekinmeden marifetmiş gibi anlatanların gıybetini yapmak caizdir. Peygamberimiz (s.a.v) “Üç grup vardır ki, gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan, zalim idareci ve dinde olmayanı dine sokan bidatçi” diye buyurdu.(Camiu’s Sağir)
       Zulme engel olmak için gıybet yapılabilir, ya da bir kişinin hakkını savunmak için de öyledir. Dahası birinin herkesçe bilinen lakabıyla anmak gıybet değildir. Hakeza ailevi huzursuzluklardan dolayı âlime gidip kocam şunu yapıyor caiz mi gibi sormakta gıybet sayılmaz.
      Velhasıl; Gıybetten kurtulmanın en kestirme yolu Allah’a ellerimizi açıp; Ya Rabbi! Bana hatalarımı göster ki başkalarının hataları ile meşgul olmayayım diye dua eden gönül dostlarını niyazını sık sık tekrarlamak en doğrusu.

      Vesselam.

18 Haziran 2016 Cumartesi

FAKİRLİK VE ZENGİNLİK



FAKİRLİK VE ZENGİNLİK

SELİM GÜRBÜZER

    Karun’un malı vardı ama helakine yol açmıştı. O evveliyatında çok fakirmiş, sadece bir elbisesi varmış, hatta giysilerini karısıyla ortaklaşa giyinirmiş. Bir gün Hz. Musa (a.s)’a rica edip dünyalık istemişti. Peygamber duası yüce makamdan çevrilmezdi elbet. Karun’a mal verilmişti, hem de çok. Öyle ki; edindiği malın anahtarlarını kırk deve sırtı üzeri yüklense almazmış. Fakat bunca servet ruhundan çok şeyler götürdü, artık ne camii, ne cemaatte onu görmek mümkün değildi. Mal mülk derken gözünü hep hırs bürür de.
     Hz. Musa (a.s) bir gün Karun’a zekât vermesi için haber salar. Karun bunun üzerine;
    —Belli ki; Musa benim malıma göz dikmiş, malımı elinden almak istiyor deyip serzenişte bulunmuş. Ve sinsi plan düşünür ve planını yürürlüğe geçirmek üzere ilk adımını atar da. Derken bir gün Şeddad (Karun) Hz. Musa (a.s)’a:
—Allah'ın şeriatın da zinanın cezası nedir?
Musa (a.s):
       —Eğer zina ispat edilirse ölene kadar recm edilir, yani taşlanır. Bu cevap üzerine Karun münafıklara rüşvet verip bir kadın, dört erkek Hz. Musa (a.s)’ın bulunduğu meclise göndererek zina isnadında bulunur. Öyle ki;  Hz. Musa (a.s) vaaz nasihat ederken bir kadın içeriye dalıp şöyle der:
       —Ya Musa! Ne çabuk unuttun benimle zina yaptığını, birde kalkmış millete nasihat ediyorsun.
           Hz. Musa (a.s) o anda Karun’un bir tertibi olduğunu anlamakta gecikmez hemen karşı tepki koyup:
     —Ey yer! Onu yut der.  Gerçekten de yer yarılıp Şeddad’ı yutuverir. Sırada malları vardır. Bu kez Hz. Musa (a.s)  Karun’un stokladığı servete yönelip:
     —Ey yer! Onları da yut der ve yutulur da. Böylece Karun’la birlikte bütün malı mülkü ve kırk devenin yüklendiği hazine anahtarları da yok edilmiş olur.
       Evet, insan ne kadar zengin olmaya çalışsa da Karun kadar mal mülk edinemez ama neye yarar ki, işte Karun’un akıbeti ortada, ibret için bu yetmez mi?  Zira Rasulüllah (s.a.v) “Bir kimse zengine zenginliği için sevgi beslerse dininin üçte birini kaybetmiş olur” beyan buyurmakta. Gerçekten de fakir olan insanın kıyamet günü yükü az olduğu gibi sorgu suali de hafif olur.
           Malum, Peygamberimiz (s.a.v)’e ilk iman edenlerin kahır ekseriyeti fakir insanlardı. Hatta kâfirler Rasulüllah’ın yanında fakirleri gördüklerinde dudak büküp; senin yanında fakir kimseler varken iman etmeyiz demişler bile. Böylece ayaklarına kadar gelen ahret zenginliğini kaçırmışlardır. Kaldı ki dünya yaşanılacak cazip mekân olsa Allah Teâlâ öncelikle peygamber ve dostlarına uzun ömür ihsan ederdi.
             Yüce Allah yarattığı kullardan kimini fakirlik,  kimini zenginlik vermiş,  hiç kuşkusuz bu ayırım ilahi imtihan olmanın ötesinde sosyal hayatın bir denge içerisinde yürümesi içindir.  Sanıldığının aksine kimine torpil,  kimine sıkıntı vermek için değildir. Her kim ki Allah rızası için sadıkane çalışırsa;  hem dünya hem de ahret kazancını artırmış olur. Bakın, Şah-ı Hazne (k.s) Ramazan ayı geldiğinde mürşidi Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’den biraz maddi ihtiyaçlarını gidermek adına izin istemeyi düşündüğünde;
    —Efendim size malum,  herhangi bir köyde imam olmadığımdan iaşemi temin edecek gelirim yok, üç beş tane tanıdık var onlara uğrayıp zekât almak istiyorum der. Tabii Hazretin canı sıkılır ve şöyle der:
—Ya Şahı Hazne! Allah için çalış, O sana verir. Gerçekten de Şahı Hazne (k.s) samimiyetle Allah’a yönelince dünya ve ahiret kazancı bol olur da.  Öyle ki; emek verip tüccar olduktan sonra hem kendine,  hem de etrafa faydası oldu. Böylece Şah-ı Hazne darı ukbaya göç etmiş olsa da birçok halife ve sofi yetiştirmesi hasebiyle manevi kazanç kapısının kıyamete kadar devam etmesine yetmiştir.  Nasıl yetmesin ki, kıyamete kadar Hatme-i Hacegan ve çekilen virdlerden hâsıl olan sevaptan kendisine de yazıldığı gibi nesiller boyu âlem ona çalışmış olur da.  Demek ki çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bu yüzden Şahı Hazne (k.s) şöyle sohbet etmiştir  “Her kim ki, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin amelini yapar, o da onun gibi olur.”
        Hiç kuşkusuz günlük Saadat’ın nazarı altına giren için korku olmaz. Saadat’lar kolay kolay sofisini son nefesine dek yalnız bırakmaz, zira Peygamber meclisi de öyleydi. Hatmede bulunana başta Peygamberimiz olmak üzere tüm Saadat-ı Kiramın ervahı teşrif buyurup manevi hediyeler sunulur bile. Derken zikir meclislerinde bulunanlar Saadat’ın hazır olan ervahları sayesinde desteklenmiş olur.  İyi ki de onlar var. Zaten Rabbani Âlimler olmazsa vay halimize. Dini hassasiyetimiz ortadan kalkar da. Malum,  din yoksa dünyanın bir anlamı olmaz. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) “Dünya lâşe’dir. Onun talebi köpeklerdir” buyurmuştur.  O halde âlimsiz, mollasız kalmamalı. Daima dini ve dünyevi müşküllerimizi soracak merci olmalı. Cahilden rehber olmaz, bikere cahilin kendine faydası yok ki başkasına da faydası olsun.  Mollalar dini konularda rehber insanlardır. Dolayısıyla zekâtlarımızı onlara vermek daha uygundur. Bakın, eskiden Ramazan olunca mollalar zekât toplamak için köylere giderlermiş. Sanmayın ki verilen zekât onlar için, aslında kendimiz için vermiş oluruz. Çünkü verilen zekâtın mükâfatını ruz-i mahşerde Rabbül âlemin verecek zaten. Ayrıca zekâtla birlikte verilen fitrede Ramazan boyunca yapılan hataların, oruç eksikliklerin giderilmesine yönelik bir kefarettir. Nitekim Veki b. Cerrah (r.a) “Namaz için sehiv secdesi ne ise, Ramazan ayı içinde fitre odur” der. Ramazanda sulanan gönüller ‘Iyd’ anlamına gelen bayramla felaha kavuşur da. Bayramla birlikte Allah’a itaatten Resulün sünnetine geçiş yapılır, yani farzdan sünnete rücû gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla bayram müminlerin teveccüh ve azad günüdür.

ELHAMDÜLİLLAH


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’dan anlatılan bir sohbette:
      İran Şahı Allah dostlarından birine kırk köy hediye etmiş, o da:
        —Elhamdülillah demiş.
       Bir zaman sonra İran Şahı vefat edince, yerine geçen oğlu hediye verdiği köylere el koymuş. Durum o zata iletilince tekrar:
        —Elhamdülillah demiş. Merak etmiş sormuşlar:
        —Efendim her ne yapsak ‘Elhamdülillah’ diyorsun, bu ne iştir?
        O Allah dostu şöyle cevap vermiş:
        —Kırk köy verildiğinde elde edilen servetin kalbime girip girmediğini kontrol ettiğimde, baktım dünya metası girmemiş, bu yüzden ‘Elhamdülillah’ dedim. Hatta köyler elimden alındıktan sonra kalbime yöneldiğimde; baktım kalbimde hiç üzüntüden bir eser yok. Dolayısıyla bir kez daha ‘Elhamdülillah’ dedim.
        İşte mal da yalan mülk de yalan, var birazda sen oyalan diyen Yunusu yaklaşım budur.  Madem öyle; Ne mutlu, malın yokluğu ve varlığını bir tutanlara.

ZENGİNİ Mİ,  FAKİRİ Mİ TERCİH EDERSİN?


          Bir kısım insanlar vardır ki rızkı Allah’tan değil zenginlerden bekleyip onlara bel bağlamaktalar, hatta onlara özenmekte, onları sohbet konusu yapmaktalar. Oysa insanın sevgisi zengine kayarsa fakirin halinden anlamaz.  Bakın bir âlimi ziyaret eden kişi:
        —Efendim bize sohbet eder misin deyince âlim peki demiş, ama önce suallerime cevap vermen gerekir deyince ziyaretçi:
        —Buyurun sorun.
        Âlim:
       —Allah dünyayı mı,  yoksa ahreti mi üstün tutmuş?
       Ziyaretçi cevaben:
       —Elbette ki; ahreti üstün tuttu.
       —Peki, senin yanında durum nasıl?
       —Dünya tercihim olmuştur hep.
       —Peygamberimiz daha çok fakirleri mi,  yoksa zenginleri mi severdi?
       —Fakirleri severdi, yani fakirleri zenginlere tercih ederdi.
        —Peki,  senin bu hususta durumun nasıl?
        —Ben zenginleri fakirlere tercih etmekteyim.
        —Evladım görüyorum ki,  sende hem Allah’a,  hem de Peygambere muhalefet var, sana ne söylesem boşuna,  nasihat tesir etmez de.
        Evet; insanın dilinde ne varsa kalbinde de o vardır. O halde fakirlerin halinden anlamak için kendimizi onların yerine koyup yüreğimizi yumuşatmak gerekir.

ELİ YANMAYAN DEMİRCİ


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s) anlatıyor:
        Bir zaman bir memlekette çok büyük kıtlık olmuştu. O şehirde altı çocuk sahibi bir dul kadın, bir de çok zengin bir demirci vardı.  Çocuklarına yiyecek bulamayan dul kadın demirciye varır, der ki:
—Altı tane yetim çocuğum var, yiyecek bir şeyler vermeni istirham ederim.
 Demirci:
—Peki, veririm ama bir şartla;  nefsi arzularıma uyarsan.
     Kadın bu durumda eli boş ağlar halde çocuklarının yanına varır. Tabii o gece çoluk çocuk kıvranır halde aç yatarlar. Çocuklar öyle bir hale gelirler ki, açlıktan, dermansızlıktan takatleri kalmaz. Çaresiz vaziyette yine demircinin kapısını çalıp gösterdiği odaya girer ve başlar hüngür hüngür ağlamaya. Tabii Demirci bu içler acısı manzara karşısında der ki;
—Kalk bacı, ne istersen vereyim.
Kadın:
—Allah seni, hem bu dünyada hem de ahrette ateşten korusun diye dua eder.
     İşte bu yaşanan olaydan sonra demirci dükkânının önünden geçenler demirciye baktıklarında körükten sıçrayan ateşin yakmadığını hayretle izlerler, hatta elleriyle körükleri ittiğini görenler şaşkınlıkla sormadan edemez:
 —Sen ne yaptın ki ateş seni yakmıyor?
    Tabii demirci tüm başından geçenleri anlattığında orada bulunanlar bu olaydan büyük ders çıkarırlar. 
        O halde gelin bizlerde demirci misali fakirlerin yardımına koşup ateşten korunalım. Zira dinimiz sadakanın bin bir türlü belayı def ettiğini beyan ediyor. Şayet insan arzu ettiği dünya malının ahrete faydası olamayacağı kanaatindeyse istemekten imtina etmeli, yok eğer ahretteki hayata zarar vermeyeceğinden eminse dünya malı istemekte mahzur yoktur. Bilakis malını Allah için harcamasından dolayı manevi fayda temin eder de.
Bakın; Rabbül Âlemin Ruz-i Mahşerde önce fakirleri çağırdığında;
—Gelin bakalım siz neden kullukta kusur ettiniz?
Fakirler:
—Geçim telaşından vs. der.
Allah Teâlâ:
     —Hızır’dan daha çok fakir kimse yoktu, bakın o bir an olsun itaatten geri kalmadı, üstelik dünya malı olarak bir ibrik birde testisi vardı.
Rabbül Âlemin sonra zenginleri çağırıp şöyle sual eder:
—Neden kullukta kusur ettiniz?  
 Zenginler:
  —Çevremiz genişti, meşgalemiz çoktu gibi pek çok sudan sebepler ileri sürerler.
Allah Teâlâ:
      Hz. Süleyman’dan daha zengin yoktu, bakın o bana kullukta bir an olsun geri kalmadı karşılığında bulunur.
      Evet, insanı yevmi kıyamette mazeret ileri sürmek kurtaramayacaktır. Ebedi kurtuluş ancak iman ve Salih amelde gizlidir. Düşünsenize; insan yetim bir çocuğu himayesine alsa,  başını okşasa,  hatta o çocuğu büyütüp besledikten sonra,  o çocuk nankörlük yapsa o insan eseflenmez mi? İşte bunun gibi Allah Teâlâ da bunca verdiği nimete rağmen hala kulları bir ömür boyu nankörlük yapıyorsa hayıflanması gayet tabiidir.

ALAY BEY VE VEYSEL KARANİ


        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) Veysel Karani’nin mezarını ziyarete koyulur. Mezarlıkta Kulp ve Muş Beylerinde Alay Bey’in kabrinin nerede olduğunu sorar, derler ki;
    — İnan bilmiyoruz öyle bir kişiyi.
      Hazret (k.s):
     —Peki, nasıl olur mezarını bilmez ve tanımazsınız. Alay Bey koskoca bir aşiret reisiydi, üstelik şu kadar aşireti olan, şu kadar kölesi olan, üstelik şu kadar zaman hükümdarlık etmiş biriydi. Mademki onu hiçbiriniz bilemediniz, Veysel Karani’nin mezarı nerede, bari onun yerini gösterin.
       Tabii bu Veysel Karani, hemen yerini tereddütsüz gösterirler. Bunun üzerine Hazret der ki:
—Siz çoban olan Veysel Karani’yi bilirsiniz de, Alay bey şu kadar zengindi bak mezarını
bilemediniz, hatta ismini de. Oysa biri 1300 sene önce diğeri en çok 15–20 sene önce vefat etmişlerdi. Tabii o Allah dostu, diğeri dünya dostu. Malum dünya haindir, 10–15 sene içinde bile insanın adını nam ve nişanı unutturulur. İşte bu sizlere ders olsun der.
        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s), Seyday-ı Tâhî (k.s)’ın yanında amel ederken seyri sülükünün sonuna gelmişti. Seyday-ı Tâhî (k.s) artık ömrünün son demleriydi, iyiden iyiye hastalanmıştı, bir ara gözünü araladığında yanındaki Hazretin ağladığını gördüğünde şöyle der:
        —Oğlum, niye ağlıyorsun?
      Hazret cevaben:
        —Bir insanın babası zengin tüccar olur da ondan istifade edemez, üstelik mirasına da varis olamaz ya, elbette ki ağlar der.
        Bunun üzerin Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) şöyle der:
         —Vallahi oğlum iş sandığın gibi değil. Allah yolunda varislik dünyalık gibi değil ama seni manevi varislikte Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) ayıracak der. Gerçekten Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) onu öyle terbiye eder ki şeyh oğlu olduğuna bakmaksızın kızağa bile koşarmış. Tabii sonunda Hazret büyük bir şeyh olur. Yani manevi zenginliğe erişenlerden olur nihayet.

DÜNYA AHVALİ

        Dünyanın zevkleri sonsuz değil hepsi geçici. Bir insan zenginse zenginliği ölümle noktalanacak, patron ise patronluğu elden gidecek. O halde her zaman ahret ticaretini düşünmeli. Dünya gerçek mümin için bir çilehane, ahret ise ebedi saraydır. Şu da bir gerçek tamamen dünyayı terk etmek adetullah'a aykırıdır, bir günlük ömürde kalsa hem dünyevi hem ahret hazırlığını ihmal etmeye gelmez,  hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.  Daha doğrusu misafir olduğumuz dünyada bir lokma bir hırkaya bürünmüş gibi kendimizi görmeli ki Salih amelle ebedi yurda emin adımla göçebilelim. Düşünsenize büyük sermayesi sahibi bir tüccar bir iş yeri kurar, gafilce davranıp zararına iş yaparsa iflas etmez mi? İşte her gün günah işleyende tüccar misali ahrette perişan olur. Saadat’ın büyük olması manevi ticaretlerini artıma gayreti içerisinde olmalarıdır. İnsanın kalben mahzun olmasında zarar yok,  bilakis fayda getirir. Çünkü Allah dostları arasında zengin olanlar bulunmuş, ama bir an olsun kalpleri Allah’tan gafil kalmamış ve kalplerini ahrete bağlamışlar, asla dünyaya bel bağlamamışlardır.
        İnsan fakir olmalı. Fakirlikten amaç, gönül fakirliğidir, tabiî ki kastedilen dünya fakirliği değil. Kaldı ki Hz. Süleyman (a.s) Allah’tan dünya malı istedi, Allah’ta verdi, ilk isteği olmasından dolayı cennete kırk sene sonra girecek. Allah Resulü; dünya kıymetlerinden altın ziynetinin daha haram kılınmadığı sıralarda hutbe irad etti, bir ara gözü parmağındaki altın yüzüğe takılınca derhal atıverdi. Sebebini soranlara; zaman zaman gözüm ona takılıp oyalamasından dolayı diye buyurmuşlardır. Zaten dünya oyalamadan ibarettir.  İşte dünya metası budur.
        Dünya için Allah yolunu kaybetmek günahtır. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in kapısına bir fakir gelse “Hoş geldin, şeref verdin, Allah'a şükürler olsun ki bana ahreti kazandırmaya geldin” deyip öyle karşılar derhal ihtiyacını giderirdi. Allah yolunda manevi kazanç çok,  ama talip olan çok az. Mesela beş bin vird çekene elli bin vird sevabı verilmesinde olduğu gibidir durum. Kelimenin tam anlamıyla bire on kazandırıyor bu yol. İşte ahret sermayesi budur.
       Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) “Dünyayı düşkün olanlara bırakın. İhtiyaçlarını karşılayacak kadarından fazla dünyalık elde edenler farkında olmadan kendi felaketlerini hazırlamışlardır” buyurmanın yanı sıra bir hadis-i şerifte de meleklerin; “Biri ölünce melekler; acaba ahreti için önceden ne bıraktı” sorularına dikkat çeker. Başka ne diyelim, İnşallah ahret sermayesi edinenlerden oluruz.
        Vesselam.


17 Haziran 2016 Cuma

RAHMET KAPISI MI, FİTNE KAPISI MI?



   RAHMET KAPISI MI, FİTNE KAPISI MI?

               SELİM GÜRBÜZER


             İbn-i Abbas (r.a) Kur’an-ı Kerimi tefsir eden ilk sahabedir. Bu yüzden ona müfessirlerin piri denmiştir. O Kur’an’ın mana ve ruhuna uygun olarak nüzul sebeplerini ortaya koyup Resulullah (s.a.v)'in işaret ettiği usuller ve beyan buyurduğu hadisler ışığında ayetleri açıklamanın yolunu göstermiştir.
            İşte İbn-i Abbas (r.a)'ın açtığı meşaleden hareketle Beyzavi, Celaleyn, Medarik ve Ebussuud gibi âlimler Kur’an’ı her devir insanın idrak edebileceği tefsir ilmine adamışlardır. Böylece gelecek kuşaklara tefsir konusunda rehberlik etmişlerdir.
           İslam dünyasında sadece tefsir çalışmaları mı var? Elbette ki hayır, tefsir âlimlerinin yanı sıra birbirinden değerli hadis âlimleri de yetişmiş, hatta yazdıkları hadis kitapları Müslümanların başvuracağı baş kaynak olmuştur.  Derken zaman içerisinde Buhari, İbn-i Mace, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai’ye ait hadis kitaplar Kütüb-i Sitte (Altı kitap) adında birleştirilip şaheser hadis külliyatı ortaya çıkmıştır.
              Anlaşılan İslam’ın temel kaynaklarına sıkı sıkıya sarıldıkça her devirde sahne alan Müslümanların baş belası fitne odaklarının oyuncağı olmaktan kurtulmak mümkün... O halde yapılacak olan tek şey Edille-i Şer’iyye’ye sıkı bir şekilde bağlı kalmak olmalıdır.
              Gerçek şu ki; ehlisünnet âlimlerinin çalışmaları sonucu ortaya konan tefsir ve hadis külliyatların her biri yolumuzu aydınlatan fenerlerdir.  Hakeza Kur’an ve hadisleri yorumlama usul ve farklılığından ötürü (ictihad farklarından) doğan mezheplerin ortaya koyduğu fıkhı külliyatlarda öyledir. Hiç şüphesiz Rasulüllah (s.a.v)'in; ‘İctihad ediniz’ fermanı bu yolu açmıştır. Çünkü mezhep zehap kökünden gelip sanıldığın aksine ayrılık değil, fikri açılım okullarıdır. Öyle ki;  İslam âlimleri ictihad da bulunurken Kur’an’ın zahiri manası için bile kılı kırka yaracak kadar titiz davranmışlardır. Onlar böyle yaparken maalesef günümüzde kendine âlim süsü veren birtakım aklı evveller de ayetleri derinlemesine incelemeden günü birlik yorumlarla istediği gibi açıklama cesaretini sergileyebiliyorlar. Oysa Allah Teâlâ; “(Habibim), sana kitabı indiren O’dur. Onlardan bir kısım ayetler muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır (temeli). Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve teviline yeltenmek için, onun müteşabih olanına tabi olurlar. Hâlbuki O’nun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde yüksek gayeye erenler ise ‘Biz ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındadır’ derler. Bunları salim akıllılardan başkası iyice düşünemez” (Al-i İmran–7)  beyan buyurmaktadır. Demek ki; ayet-i celileler açıklanması kolay ve açıklanması zor olarak vahiy edilmiş. Kaldı ki Kur’an’ın en kolay açıklanabilir ayetleri için bile İslam âlimleri derinlemesine zihin fırtınası yapıp, gerekli araştırmaları tamamladıktan sonra ancak nihai ictihadlarını ortaya koymuşlardır. Bakın, Caferi Sadık Hz.leri Kur’anı Kerimde geçen ayetleri anlama da dört önemli hususun varlığına işaret etmiş ve bu unsurları:
              —Kuran’ın ibarat manası (kelime anlamı),
              —Kuran’ın işaret manası,
              —Kuran’ın batını manası (iç manası),
              —Kuran’ın hakaikı manası (gerçek anlamı) diye tasnif etmiştir.
       Yukarıda zikredilen tasniflemeden de anlaşıldığı üzere her insanın Kur’an’dan mana çıkarması bulunduğu konuma göre değişebiliyor. Zira ayetlerin kelime ve zahiri dış anlamı avam (halkın genel seviyesi) içindir, ayetlerin neyi işaret ettiği zahiri âlimlere yöneliktir, iç manası evliyalar (ilmi ile amil olmuş âlimler) içindir,  hakaikı manası ise peygamberimize mahsustur. Elbette ki Kur'an-ı Kerimin mana ve ruhuna yakınlık bakımdan birinci kaynak Rasulüllah (s.a.v)’dir. Bu yüzden O'nun tartışmasız yeri Makam-ı Mahmud olup,  beşeriyetten hiç kimse bu makama ulaşamaz. Maazallah bu makamın davasını gütmek küfürdür.  O halde peygambersiz İslam çerçevesi oluşturmaya çalışıp kendilerini kurtarıcı olarak lanse eden birtakım mihraklara fırsat vermemek gerekir. Şu iyi bilinsin ki asıl kurtarılmaya muhtaç kendileridir.
         Bakın İsmail Çetin merak edip Gavs-ı Bilvanisi'ye Kur'an’ın mana ve ruhuna yönelik  (k.s)  sual eylediğinde verdiği cevap çok müthiş. Ve  Gavs-ı Bilvanisi  (k.s) cevaben şöyle demiştir:
         “ —Allah’ın ve Rasulallah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir. Onda yüzmek havası ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet ve hadis insanın kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait olur. Şeriat ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana hal, ruha yönelmiş olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki tevhit isim verilir. Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat hangi ayet ve hadisle ne gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi etme usulünü ona nisbet ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek hukuklarına tecavüz etmiş oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalpten kalbe intikal eden ilimler vardır. Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları henüz daha gizli gitmekte, bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı söyleyene isnad etmek yine ayet ve hadise isnad gibidir. Hadiste isnad ne kadar kısa olsa o kadar kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnad ne kadar uzun olsa o kadar faydalıdır” (Edeple Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, Isparta).
             Ehlisünnet çizgisinden sapmış fırka-ı dâlle (sapık gruplar) her devrin fitne kapılarıdır.  Ehlisünnet gibi ana cadde dururken sapık yollara tevessül etmek hangi akla hizmet, doğrusu anlamak mümkün değil. Kaldı ki Allah Teâlâ; “Dinlerini bölük bölük edip fırka fırka olanlarla senin hiçbir alakan yoktur” (El-Enam/159) beyanıyla fırkalara ayrılmayı men etmiştir. Zaten fırka sözcüğünün kelime anlamı parti, gruplaşmak, ayrılmak ve bölük pörçük olmaktır. Ki; İslam'da asla ayrılık tasvip görmez. Bir kere fırka tabirinin sözlük anlamı bile tâ baştan ayrılık ve fitne doğurmaya yetiyor. Fakat mezhep öyle değil. Mezhebin sözlük anlamına baktığımızda yol, feri, ictihad farkları demek olup, bilgi üretimini teşvik ediyor. Kelimenin tam anlamıyla ehlisünnet çizgisini şiar edinmiş mezhepler yolumuzu aydınlatan rahmet fenerleri olurken, sapkın fırkalarda (firka-ı dâlle) ana caddede ilerleyen Müslümanları uçuruma sürüklemek için adeta fitne tohumu serpme rolü üstlenmişlerdir.  
            Rahmet ve fitne kapısı İslam âleminin her döneminde var olan zıt kutuplu kapılardır.  Biri aydınlığa aralanan kapı olurken, diğeri ışığa kapalı kilit misyonu üstlenmiştir. Neyse ki İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî, İmam-ı Hanbelî, İmam-ı Malik, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbânî, Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri gibi ehlisünnet âlimlerinin yollarını yol bilenler kendilerini tuzağa düşmekten kurtarabiliyor. Bu arada Müseylemet-ül Kezzab gibi yalancı peygamberler, Hasan Sabbah ve İbn-i Sebe gibi fitne elebaşlarının kucağına düşenler de helak olmuşlardır.  Maalesef bugünde değişik rollere bürünmüş Hasan Sabbah türü sözde kurtarıcılar etrafında toplayabildikleri kişileri efsunlayıp devr aldıkları fitne misyonunu Haşhaşi halde devam ettirmekteler. Öyle ki, bu sapkın önderlerin bir kısmı;
            - Namazların vakitlerini sayısını çok bulup güya kendince âlimlik taslar,
            -Kimi zekât, hac ve oruç gibi temel konularda ahkâm yürütür,
            -Kimi ezan ve Kuran’ın dili ile uğraşır, kimi İslam’ın itikadı konularına el atıp fıkhı kaideleri görmezlikten gelir,
             -Kimi dinler arası diyalogdan dem vurup hâşâ Peygamberimizi kamyonete bindirecek kadar diziler takdim edebilmekteler, Türkçe olimpiyatlarla milleti kandırıp yarı çıplak kadınlı erkekli karışık salonlarda işte peygamberimizin ruhu burada diyebilmekteler,  haham, papazlar eşliğinde Muhammedisiz ezan okutup sırat köprüsünden geçme şovlarına yeltenebilmekteler.  Oysa biz biliyoruz ki âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimiz (s.a.v) Salâvatı şeriflerin, İhlâsı Şerifelerin, Ya Baki entel Baki, İnşirah surelerin okunduğu halkalara teşrif etmekte.
             -Kimi kendini mealci diye takdim ederekten Kur’an’dan başka kaynak tanımadıklarını seslendirip kendi kafalarına göre meal yapmaya kalkışırlar.
         -Kimi mezhepsizlikten dem vurur, kimileri de tasavvuf ile şeriat arasında sanki ayrılık gayrilik varmış gibi bir bardak suda fırtına koparıp habire kafa bulandırmakla meşgullerdir. Derken bütün bunlar İslam âleminin kıyasıya tartıştığı ayrılığı körükleyen yumuşak karnımız olur.
              Şöyle bir geçmişe göz attığımızda İmamı Gazali'nin kendi döneminde vuku bulan bir takım felsefi akımların saçtığı fitne hareketlerine karşı mücadele verdiğini görürüz. Nitekim o, her türlü bidatin içimize sızmamasına büyük ölçüde engel olmuştur. Hakeza İmamı Rabbani  (k.s)’de tarikat ve şeriat ikiliği doğurmak isteyenlere karşı şeriat ve tarikatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bir bütün olduğunu vurgulayıp, ümmetin birlik ve dirlik içerisinde yaşaması için hizmette bulunmuştur. Anlaşılan ehlisünnet âlimleri kendi yaşadığı dönemlerde ehl-i sünnet dışı bidat tohumlarını içimize atma girişimlerine fırsat vermedikleri gibi Ümmet-i Muhammed’i her türlü fitneye karşı korumayı da ihmal etmemişlerdir. Ya Fitne odaklarının elebaşları ne yaptı derseniz, onlarda malum ümmetin önünde haramilik görevi ifa etmişlerdir.  Kelimenin tam anlamıyla ilmi ile amil olmuş âlimler, evliyalar ve müctehidler vasıtasıyla fitne odaklarının hevesi boşa çıkmıştır. Nasıl boşa çıkmasın ki, onlar Resulü Ekrem’in varisi hükmünde âlimler olup sonsuzluğa uzanan yolda kılavuzlarımızdır. Tabiî ki her şey süt liman değil, bu arada ışığı karartmak isteyenler de çıkacaktır. Nitekim dün İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi ışığı kapatan fitne önderleri vardı, bugün de türevleri var.  Demek ki birileri yıkacak, birileri de inşa edecek,  belli ki kader-i ilahiye zıtlıklar üzerine kurulmuş.
           Malum, peygamberler Allah'ın elçisidirler. Madem öyle hiç bir halife, hiç bir imam vahiyle özel görevlendirilemez. Peki,  ikide bir  “Bana vahiy geliyor” iddiasında bulunanlara ne demeli.  Üstelik bu iddia sahipleri ilham da demeyip ısrarla vahiyden söz etmeleri akıl tutulmasının ötesinde deliliği de aşan bir durumdur.  Belli ki fitneye yelken açanlar her devirde bir türlü iflah olmayacaklardır. Hâlbuki bütün vahyolunan ayetler Kuran’da cem olmuş (toplanmıştır),  daha bunun ötesi ne olabilir ki.
             Maalesef tarihte Harici ve Şia hareketlerinin İslam dünyası üzerinde oluşturdukları o sancılı dönemin ardından içten çökertici sürecin bir benzerini coğrafyamıza bulaştırmak isteyenler var. Bilhassa Şia akımı;  Peygamberden sonra halifelik hakkının Hz. Ali’ye ait olduğu davasını güder hep. Bunla da kalmayıp halifeliğin Hz. Ali (k.v)’den Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e devr olunup, en nihayet Hz. Hüseyin’in soyundan on ikinci İmam Kaim Müntezar Mehdiye geçtiğini ileri sürerler. Hatta bundan öte İmam Kaim Müntezar o karışık dönem içerisinde (873 yılında) Samara’da mağaranın bir mahzeninde saklandığına inanırlar. Dolayısıyla Şiiler Mehdinin zuhuruna kadar şimdilik hilafeti Ayetullah ve Hüccetullah’ların üstlendiklerine kanidirler. Gerçekten de Şia dünyası kendilerini Ayetullah bildikleri mollalara adadıkları yetmezmiş gibi on ikinci İmam olarak nitelendirdikleri Kaim Müntezar Mehdi’nin ortaya çıkacağı günü beklemekteler. Şiiler kendilerini kurtaracak Mehdiyi bekleye dursunlar, bizim coğrafyamızda türemiş şimdiden kendini mehdi olarak ilan edenler bile var. Dahası bu işi daha da ileri götürüp Allah’tan kendilerine vahiy geldiğini söyleyenler de çıkabiliyor.
             Şurası muhakkak, ne yaparlarsa yapsınlar her halükarda sahtelik su yüzüne çıkabiliyor. Hakiki âlimler, hakiki şeyhler, gerçek müminler olduğu müddetçe sahte şeyhler, sahte âlimler, münafıklar cirit atamayacaklardır. Çünkü güneş balçıkla sıvanamaz, bu böyle biline.
                Vesselam.  

 http://www.bayburtpostasi.com.tr/rahmet-kapisi-mi-fitne-kapisi-mi-makale,7312.html