ÖZGÜRLÜK
MEŞALESİ İNSAN RUHUNDA GİZLİ
İnsan sosyal
olmayı çok istese de şu bir gerçek karınca ve arı kadar sosyal olamayacağı
muhakkak. Çünkü insanın ruhunda özgürlük tutkusu kodlu olduğu için ferdi yönü
daha çok ağır basabiliyor. İçindeki özgürlük tutkusuna rağmen yine de kendini bu
dünyada bir arada yaşamanın gereği kolektif davranmak gerektiğini hissedecektir.
İşte özgürlük tutkusu bu ya, insan
her nedense çoğu kez kendini ispatlama ihtiyacı duyar, hatta bununla da yetinmez bireysel yetenek ve
başarılarını ortaya koymak ister de. Bu kimi zaman kendi egosunu tatmin yönünde,
kimi zaman topluma faydalı olmak şeklinde kendini gösterir de. Hani psikolojik
danışma ve rehberlik hizmeti veren kurum ve kuruluşlar ikide bir bireysel
yetenek ve başarıların önemine sık sık vurgu yaparlar ya, aslında vurgulanan içgüdü
zaten insanoğlunun fıtri yapısında mevcut. Burada sadece psikolojik danışman ve
rehberlerin rolü var olan güdünün açığa çıkmasını sağlamaktan başka bir şey değildir.
Kaldı ki, insan Allah’ın isimlerini öğrenmiş olarak dünyaya gelmekte. Dolayısıyla
burada psikolojik danışmanların yapması gereken doğuştan var olan bu isimler
doğrultusunda rehberlik yapmaktır. Çünkü insan buluğ çağına ilerledikçe kendisine
öğretilen isimlerin mana ve ruhundan uzaklaşıp unutabiliyor. İşte bu noktada
ona özünü hatırlatacak araçlar devreye girmeli ki insan fıtratıyla barışık bir
hayat yaşayabilsin. Bilhassa kendini bu yönde hizmet vermeye adamış
kılavuzların insanın doğuştan var olan bilgi ve kabiliyetlerini göz ardı etmemeleri
gerekmektedir. Aksi halde insan fıtratına ters düşen reçetelerle kaş yapıyım
derken bir bakmışsın göz çıkarmış olunur.
Sakın ola ki, rehberlik hizmette
neyin nesi deyip hafife almayalım, zira
rehberlik hizmetleri insanlık tarihinin başlangıcından bugüne gelen bir
gelenektir. Bakın, şöyle tüm peygamberlerin
hayatlarına, geldikleri ümmetlerin yaradılış mayalarına uygun doğru yolu, güzel
ve iyi olan fıtri davranışları tebliğ ettikleri görülecektir. Sadece tebliğ mi,
bizatihi uygulayıp öğretmişler de. Zaten bir tebliğ tatbik edilirse ancak o
zaman bir değer ifade edebiliyor. Aksi halde her şey havada kalıp iş olsun
türünden afakî tebliğ ve içi boş rehberlik olmaktan öte bir anlam ifade
etmeyecektir.
Peki, tebliğ ve rehberlik hizmetleri aksarsa ne olur
denildiğinde, tam da bu noktada cevaben;
“kendi kendileriyle baş başa kalan insanların yaradılış gayesinin
dışında bireysel takılıp habire içi boş özgürlükten dem vuracaklardır” deriz. Oysa
özgürlük kendi aklınca her istediğimi yaparım, kimse bana karışamaz şeklinde
bireysel takılmak değildir, tam aksine nefsin esaretinden kurtulmayı başarabilmek
asıl özgürlüktür. Nitekim bu manada özgürlük ruhumuzun derinliklerinde kodlu
zaten. Şayet bir insan kendi ruh kökündeki özgürlüğünün dışında “saldım çayıra Mevla’m
kayıra” misali başına kendi başına salıverilirse. Nasıl ki keskin sirke küpüne zarar
veriyorsa, böylesi bir insanda topluma zarar verecektir. Dolayısıyla insanlara vermemek için fıtri
kökleriyle barışık fikri hür vicdani hür nesiller yetiştirmek şarttır. Dikkat ettiyseniz
gerekir kipi kullanmadım, şart kipi kullandım. Çünkü tarih boyunca tüm peygamberler,
tüm âlimler ve tüm evliyalar Allah yolunda fikri hür, vicdani hür mümin
yetiştirmek için irşad görevi yürütmüşlerdir. Nitekim irşad olan Allah’a ‘abd’ olacağından
ruhun özgürlüğü de beraberinde gelecektir. Anlaşılan o ki, insana hayatın her
alanında cesaret ve güven aşılayacak tek motive güç ruhi özgürlüktür Yeter ki,
insan mayasında var olan özgürlük meşalesini ateşlemesini bilsin, bak o zaman
gerçek özgürlük neymiş tüm vücut azalarında hissedip tatmış olacaktır. Sanmayın ki bu tad insanın kendi egosunu tatmin
etmeye yönelik bir histir, bilakis
Allah’a kul olmanın mükâfatı diyebileceğimiz özgürlük tutkusu bir hazdır. Bu
hazzın tadını ruhunda hisseden bir insan toplum içinde ‘Halka hizmet Hakka hizmet’ bilinciyle
hareket eder de. Nasıl böyle bir hisle
hareket etmesin ki, bir başarı ancak toplumla paylaşıldığında bir anlam ifade etmekte,
bunun dışında kendi kişisel egosunu
tatmin etmeye yönelik olduğunda, kendim çaldım kendim oynadım hava atmasından
öte bir anlam kazanmayacaktır. Madem öyle, şimdi kendi kendimize geçmişimizin
muhasebesini şöyle bir yapalım: acaba başımıza ne haller geldi ki, artık kapımızı çalıp da acımızı ve sevincimizi
paylaşacak komşularımızı göremez olduk. Göremeyiz elbet, beşeri münasebetlerde
bireysel takılıp nefsin heva ve hevesine kapılmış özgürlükten dem vurulursa olacağı
buydu. Bu iş devam eder mi etmez mi pek bilinmez
ama şu bir gerçek üzerimizde leş kargaları dolandıkça geçmiş değerlerimize olan
özlemimiz ve hasretimiz son bulmayacak gibi. Baksanıza etrafımızda hava atan
atana, gırla gidiyor. Hem nasıl hava
atmaksa, maskaralığın ve bireysel takılmanın adı özgürlük olmuş. Ne diyelim, onlar maskaralıklarıyla yüzleşe
dursun, biz ise geçmişimizin değerli âlimlerinden
Nesefi el- Farisi’nin dilinden hakiki özgürlük neymiş onu bir öğrenelim: “Hür
insan yedi şeyi bir arada bulundurduğunda asıl o zaman hürriyete kavuşur. Bunlar
sözlerinde hür, bilgilerinde hür, ahlakında hür, iyiliğin ve hoşluğunda hür,
münzevi hayatında hür, kanat ve huzurunda hür…”
İşte görüyorsunuz El Farisi’nin altın
değerinde o müthiş ifadelerinden de anlaşılacağı üzere gerçek özgürlük insan
ruhunda var zaten, ama işlenmesi gerekiyor. Bu kodlar toprağa atılan tohum misali
işlendiğinde bir seher vakti uyandığında bir bakmışsın her bir tohum çiçek açıp
yedi veren gülfidan olmuş görürsün. Aynen öyle de bir insanda ruhunda ki yedi
hasleti huy edinirse Yunus’un “Çiçek eydür ey derviş. Gül Muhammed teridir” sözü o insan için peygamber kokusu gülfidan özgürlük
olacaktır. Bilindiği üzere dinimizce bir insan hürse dini
vecibelerden sorumlu tutulabiliyor, köleyse hür insanın ki gibi sorumlu tutulmaz.
Kaldı ki İslam’da küfür köleliğin varlık sebebi olarak addedilir. Hele bir
insan köle olmaya görsün ne efendisine, ne de bir başka güce karşı her hangi
bir hak talebinde bulunamayacağı gibi mülk edinme hakkı da olmaz. Bu durumda bir köle ister istemez büyük bir acziyet
içerisine düşmesi kaçınılmazdır. Acziyet içerisinde kalan sadece köle mi, buna bağımsızlığını
korumaktan acziyet içerisine düşüp uydu haline gelmiş devletlerde dâhil elbet.
Nasıl ki bir köle efendinin gözlerinin içine bakaraktan medet umar ya, aynen uydu devletlerde göbekten bağlı olduğu sömürge
devletlerden merhamet dileyip medet umacaklardır. Ki, bu
iki örnekte acziyetin ve köle olmanın bir ifadesidir. Nitekim kölelik de acziyetin
bir göstergesi olması hasebiyle bir köle için ne mülk hakkı, ne yönetici olma hakkı, ne de şahitlik hakkı söz konusudur. Öyle ya,
bu anlamda söz konusu bir devletse ilk önce o devletin kendine çeki
düzen verip küfrün hegemonyasından azad olması gerekir ki hürriyetine ve
bağımsızlığına kavuşabilsin. Yok, şayet bu anlamda söz konusu olan bir fertse, o
fertte acziyetin yerini hür irade ve kudret almalı ki hukuki haklar elde
edebilsin. Özgürlükten maksat nefsin heva ve heveslerine boyun eğip asla acziyet
içerisine düşmek değildir, tam aksine tüm sahte mabutlara karşı ruhun özgürlük
meşalesiyle baş kaldırıp hür ve bağımsız kalabilmek temel gayedir.
Evet, nefsin hevası özgürlüğünde zillet vardır,
ruhun dirilişi özgürlüğünde ise rahmet vardır. İşte bu nedenle, sonsuzluğa
vurgun ruhumuzu şeytana, nefse ve şer
odaklara karşı galip kılmalı ki, hasretle
yolunu beklediğimiz özgürlük meşalemiz ebediyete kanatlanabilsin. Allah
korusun, nefsin elinde zebun, şeytanın
elinde oyuncak, şer odaklarının elinde
piyon olursak tıpkı cahiliye döneminde insan eliyle yontulan putları ilah edinen
insanlardan hiçbir farkımız olmaz. Ebediyete
kanatlanmakta ne söz, tıpkı cahiliye
insanları gibi bize de yerlerde sürünmek müstahak olur. Örnek mi? İşte Amr b. Hişam bunun tipik misali zaten. Malum
o, atalarının dini üzere hareket etmekle kalmayıp tümden gelimci ve zalimane metotlarla
insanları putlara tapmaya zorlamıştır. Yetmedi Allah Resulü Kâbe’de namaz
kılarken; burada namaz kılamazsın diye tehdidinde bulunmuş. Bulundu da ne oldu
hakkında vahiy nazil olup: “Allah’a ve
Resulüne eziyet vermeye çıkanları Allah dünyada da ahirette de lanetlemiştir” (
Ahzab–27) ayetiyle Amr b. Hişam ismi ebedül ebed artık Ebu Cehil lakabıyla
lanetlenecektir. Yani yerlerde sürünmekten beter bir halde bu dünyadan göçüp
gidecektir. Zulüm asla payidar olmaz, payidar olan özgürlük tutkusudur. Nitekim
Bilal-i Habeşi Ümeyye b. Halef’in kölesiydi, ama diğer kölelerden farklı bir
köle, yani Allah’a köle bir Müslüman’dı o. Öyle ki Ümeyye Müslüman olduğunu işittiğinde
renkten renge girip küplere biner de. İlk iş Bilal-i Habeşi (r.a)’ı kırbaçlatmak
olur. Ama ne fayda, Bilal-i Habeşi her kırbaç darbesinde:
-Ahad!
Ahad! Ahad… Yani Allah bir, diyecektir çünkü..
Baktılar bu özgürlük savaşçısı Bilal-i
Habeşi iflah olmayacak, bu kez çocuklara para karşılığında taşlattırırlar. O yine her ne pahasına olursa olsun Tevhid
meşalesini dilinden düşürmeyecektir. Sen misin dilinden düşürmeyen bu kez
kızgın kumlara yatırılır. Ve birde göğsüne büyükçe kaya parçası koyarlar ama
nafile. Yine o:
- Ahad! Ahad!
Ahad! Diye haykıracaktır.
İşte o haykırıştır ki, Hz. Ebu Bekir’i
harekete geçirecektir. Elbette ki Sıddık-ı Ekber gibi bir iman abidesinin bu duruma
kayıtsız kalması düşünülemezdi. Hemen yerinde müdahalede bulunup:
- Ey Ümeyye! Allah'tan kork. Şimdi iyi dinle beni. Sana bir teklifle
geldim; arzu edersen Kıstas adlı kölemle
Bilal-i takas edebiliriz.
Ümeyye şeyle der:
- Bir şartla. Kıstas’ın kızı ve karısı, ayrıca üstüne 200
dirhem verirsen ancak kabul ederim.
Bunun üzerine Ebubekir (r.anh) cevaben:
- Peki, bende kabul ettim dedikten sonra bu kez
Bilal’e dönüp:
-Haydi! Kalk, artık sen köle Bilal
değil, özgür Bilal-i Habeşsin deyip azad
edecektir.
Her baskının ardından pembe şafaklar
doğar ya, aynen öyle de Tevhid ve
özgürlük meşalemiz Ezan-ı Muhammed’in ilk gür seda sesi şerefine Bilal-i Habeşi
nail olacaktır. Keza Milli kurtuluş destanımızın meşalesi İstiklal marşımızı
yazma şerefine de şu mısralarla Mehmet Akif nail olacaktır:
“Ben
ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir
vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim:
bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”
Evet, dert dava özgürlükse işte özgürlük İslam’ın
tevhid meşalesi ve Mehmet Akif’in bağımsızlık haykırışıdır. Ancak şu da var ki
onca yaşanmışlara rağmen özgürlük karşıtı zihniyetler hala baskılarına son
vermiş değiller, dünde öyleydiler,
maalesef bugünde öyleler. Sadece metotlar değişmiş gözüküyor, dün toprağa bağlı
olan kölelik, geldiğimiz noktada hem maden hem ruhen sömürü tezgâhının
kurulduğu bir tür modern kölelik düzeniyle insanlık kıskaç altına alınmıştır. Öyle
ya dün cahiliye döneminde ataların totem ve sembolleri diye yutturularak
sömürülen insanlar, bugünde pozitif bilim veya seküler ideolojik maskeler altında
insanlık sömürülmektedir. Üstelik sömürülürken
de ya bireylerin özgür iradesine ipotek koyaraktan ya da devletleri peyk hale
getirilerekten istiklallerine son verilmekte.
Nasıl çağdaşlık, nasıl
modernleşmek, nasıl küreselleşmekse işte görüyorsunuz her şey gayet net açık
ortada, hiç gizli saklı kalan bir şey kalmadı artık. Meğer çağdaşlık, özgürlük gibi kavramlar bir kılıfmış, yani gerçek
yüzlerini gizlemek için maske edinmişler. Atalarımız ne de güzel söylemiş “ayinesi
iştir kişinin lafa bakılmaz” diye, aynen öyle de çağdaşlıktan dem vuran sözde
aydınların durumu da bu zaten. Oysa asıl aydınlanmaya kendileri muhtaç. İster
adının önüne entelektüelliği çağrıştıracak etiket ilave etsinler, ister bilmem kaç
dil bilsinler, ister birkaç fakülte bitirsinler hiç fark etmez kendi nefislerine
söz geçirmeye güç yetiremedikten sonra tüm bu etiketleri kullansan ne
kullanmasan ne, bunların hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Nefsine söz geçiremeyen asla özgür değildir.
Tasavvufta özgür olmanın ön şartı nefsin boyunduruğundan, yani heva ve hevesin
esaretinden kendini kurtarmak esastır. Çünkü nefsi ile baş edemeyen ne şeytanla
baş edebilir ne de iç ve dış sahte mabutlarla baş edebilir. Dolayısıyla sağda
solda aydınım diye geçinen bir insan ruhen özgür değilse hiç kusura bakmasın o aydınlık
taslayanlar kitap yüklü merkep olmaktan öteye bir makam atlayamazlar. Sürüsüne
bereket öyle etrafımızı kelli felli adamlar sarmış ki, bir bakıyorsun yakalarındaki
rozet cüsselerinden daha büyük gözüküyor,
oysa iç dünyaları bom boş, bir üfürsen
bom boş balon oldukları ortaya çıkacaktır.
Bakmayın siz öyle onların ekran ekran dolaşıp boy göstermelerine,
aslında onlar vitrinde süs malzemesi olsun diye çıkarıyorlar. Dahası zinde
güçlere diye borazanlık yapsınlar diye çıkarılıyorlar. Oysa biz biliyoruz ki
gerçek aydın mum gibi aydınlatıp mum gibi erimeyendir. Maalesef vitrin
malzemesi olan sözde aydınlar mum gibi etrafını aydınlatamadıkları gibi her
geçen gün mum gibi eriyip tükenmekteler de. Madem öyle, bizim yapmamız gereken
ekranlarda vitrinlik malzeme olarak boy gösterenlerin yanında yer almak değil, aklı hür vicdani hür gerçek irşad edicilerin
(aydınlatıcıların) yanında yer almak
olmalıdır. Aksi takdirde tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden etrafımızı şovmenler
ve şarlatanlar istila edecektir. Zaten Müberra Dinimiz mümin insana ‘Bana
dokunmayan bin yıl yaşasın’ deme lüksü tanımaz. Farkımızı suya sabuna dokunmamakta
değil, hak ve hakikatin yanında duruş sergileyerek farkımızı fark ettirmek
şeklinde olmalıdır. Şayet farkımızı fark ettiremezsek asıl o zaman tehlikenin
eşiğine gelmişiz demektir. Çünkü artık bizi kendi fıtramızda kodlu olan özgür
irademiz yönlendirmeyip, bizi suni semboller, suni simgeler ve suni algılar
yönlendirecektir. Nitekim Cemil Meriç bu gerçeği “ideolojiler idrakimize
giydirilen deli gömlekler” diye ifade etmiş de.
Allah korusun bu gömleğe tav olduğumuzda biliniz ki ruhi özgürlüğümüzü
yitirmişiz demektir. Dedik ya, bakmayın
siz öyle onların özgürlük havarisi kesilmelerine, iş ciddiyete dönüştüğünde, mesela başörtüsü
özgürlük konusu olduğunda bir bakmışsın ortadan toz olmuşlar. Hatta sadece toz
olsalar gam yemeyiz, yangına körükle gidip şeytanın ocağına odun atmaktan geri
durmazlar da. Ne diyelim, işte bu
cenahın özgürlük anlayışı bu, isteseler de iç dünyalarında gerçek özgürlük
meşalesini alevlendiremezler. Mutlaka Tevhid inancına sahibi olmak gerekir ki
özgürlük meşalesi insan ruhundan alevlenebilsin.
Evet, bir kez daha haykırmakta
fayda var, asıl özgürlük meşalesi insan ruhunda var olan özgürlüktür. Varlığı
ruhun özgürlüğü demektir. İyi ki de bu özgürlük tutkusu ruhumuzda var, bu
sayede Filistin direnişi, 15 Temmuz direnişi gibi daha nice direnişlerimiz
ruhun dirilişi olarak mana kazanırda. Öyle
inanıyoruz ki ruhun dirilişi dünden bugüne, bugünden yarına devam ettiği sürece
zalimlerin tüm planları bozulup hevesleri kursaklarında kalacaktır. Kaldı ki bu
hususta Yüce Allah’ın “Nurumu tamamlayacağım’ diye vaadi var. Buna şeksiz
şüphesiz inancımız tam olup er geç insanlık özgürlük meşalemiz ‘Kelime-i tevhid’ gerçeği ile yüzleşecektir
elbet. Kelime-i Tevhid bir anlamda özgürlüğe davet demektir. Kim davete icabet
ederse özgürlüğüne kavuşma icabetidir bu.
Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v) emri
yüklendiğinde insanlığa ilk duyurusu tevhid meşalesi olmuştur, yani Allah’tan başka
ilah olmadığının çağrısını yapmıştır tüm âlemlere. Ve bu çağrıda kendi konumunu
belirlemek ve amentünün tam olması içinde Tevhit meşalesine sadece Allah’ın
kulu ve elçisiyim ibaresini ilave etmiştir. Derken bu sayede Allah’tan başka
tüm mabutlara boyun eğmemenin adını özgürlük olarak tarif ederiz de. Gerçekten de bir insan Tevhid inancına iman
ettiğinde köle ile efendi hukuk önünde eşit olurda. Nasıl eşit olmasın ki, gerçek
hürriyet Allah’a abd olmaktır zaten. Allah’a
‘abd’ olmayıp da maddenin ve eşyanın kölesi olanların vay haline. Düşünsenize
bir insan eşyaya ne kadar tamah ediyorsa o oranda da eşyanın esiri olabiliyor, bunun tam tersi ne kadar az tamah ediyorsa o
oranda da hafifleyip kendini özgür hissedecektir. Özgür insan nasıl kuş tüyü hafiliğinden
kendini hafif hissetmesin ki, bikere mülkün yegâne tek sahibi Allah’tır, o
halde onca mala mülke tamah edipte yük edinmeye ne gerek var ki. En iyisi mi
biz Yunus’un; “Mal da yalan mülk de yalan, var birazda sen oyalan” diye
dillendirdiği veciz sözlerden hareketle ruhi özgürlüğümüzü mala mülke kaptıracağımıza
Allah’a kul olup manevi mülk edinmeye kendimizi adasak fenamı olur? Zira dünya malı dünyada kalırken, manevi mülk
öyle değil, beraberinde ahirete götürülebiliyor.
Şu da var ki insan ruhu her ne kadar özgürlüğe
tutkun olsa da bunu bir şekilde dışa yansıtması da icab eder. Ama nasıl? İşte vücudumuzdaki otonom sinir sistem ağı
tamda bunun için biçilmiş kaftan diyebiliriz. Çünkü bu sistem ruhun dış dünyaya
açılan iletişim hattıdır. Hakeza beyinde bu hattın santralı merkezi hükmünde ruhun
dış dünyaya açılan penceresidir. Santral
ya da hat hiç fark etmez, sonuçta bu tip
kanallar amaç değil araçtırlar. Araçların
ruhun amacına hizmet ettikleri şundan belli ki şöyle dünyadaki tüm topluluklara
baktığımızda her bir topluluğun kendini ifade edecek bir dili, bir alfabesi ve bir
yazı stiline sahip olduklarını müşahede edebiliyoruz. Nitekim Yüce Allah bu hususta “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin
ve renklerinizin farklı olması da O’nun delillerindendir. Şüphesiz bunda
bilenler için ibretler vardır” (Bkz: Rûm 20/22) diye beyan buyurması bu
gerçeği teyid ediyor. Hatta Yüce Allah (c.c) Kuran-ı Kerimde net ve açık bir şekilde
eşyanın tabiatına nasıl vakıf olduğumuzu kullarına şöyle bildirir de: “Ve Âdem’e her şeyin ismini öğretti, sonra
onları meleklere gösterdi, ‘Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini
Bana söyleyin’ dedi. Cevap verdiler: Sen münezzehsin, öğrettiğinden başka bizim
bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem Hâkim’sin” (Bakara suresi, ayet 31–32).
İşte yukarıda zikredilen
ayetlerden de anlaşılan o ki, bilim,
teknoloji vs. her ne maddi inkişaf varsa bunların hepsi Allah’ın ‘Sâni’
sıfatının tezahürü neticesinde edindiğimiz nimetlerdir. Ancak nimet olması
insanın ruhi susuzluğunu gidereceği anlamına gelmez. Her ne kadar insan teknolojiyi keşfetmiş olsa da
kendi vücud tekniklerini ve ruhunu keşfedememiştir. Zaten keşfettiği anda
maddeye bağımlı olmaktan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Böylece ruhen özgür
olmak için koşturacaktır. Dedik ya özgürlük meşalesi sadece insan ruhunda
gizli. Şayet insan özünde var olan ruhun peşinden koşmak yerine eşyanın peşinden
koşuyorsa, biliniz ki o insan eşyanın kölesi mahlûktur. Neyse ki insanlık geçte
olsa eşyanın dilini çözer hale gelmiş gözüküyor. Çözdükçe de birtakım kabiliyet ve
yeteneklerinin aslında kendi iç sübjektifliğinin dışa yansımasından başka bir
şey olmadığının farkına varacaktır. Yeter ki insan kendi iç dünyasını yeşertmeye
yönelik hamlelerde bulunsun gerçek özgürlüğün tadını ruh dünyasında bulacaktır. Madem öyle, siz siz olun özgürlüğü boşu
boşuna dış dünyanızda aramayın, zaten
aradığınız özgürlük meşalesi iç âlemimizde ziyadesiyle mevcut. Baksanıza çoğu
âlim insanın iç dünyası için büyük âlem demekten kendini alamamış bile. Kula yaraşanda iç âleminin özgürlük
meşalesini dışa yansıtmasıdır. Yansıtmalı ki beş duyumuz düşünceyi harekete
geçirirken, ruhumuzda idrak şuurumuzu harekete
geçirebilsin. Yani, bu noktada beş duyu organımız akıl melekesine aracı
olurken, idrak şuurumuzda ruha aracılık
yapmaktadır. Malum, beden maddi varlığımızın dış gözü, ruhta manevi varlığımızın
iç gözüdür. Derken iç ve dış gözlerimiz hem madden, hem de ruhen özgür olmayı
arzular. Bu arada zamanın takvim
yaprakları bu arzu ve istekler doğrultusunda çevrildikçe bir bakmışsın elinde kalan
son yaprakta ruhun ten kafesimizden bir kuş misali özgürce uçup gittiğini
görürsün. Hani kendi bellek zaman algımızla kimi zaman dünümüz, kimi zaman bugünümüz, kimi zaman da yarınımız deyip anlam katarız
ya, gerçektende hayat takviminde dün
dünde, bugün bugünde, yarın yarında yaşanmış şekilde elimizde sadece izafi
hatırası kalır. Oysa gerçek zaman olgusu izafi değildir, yani insanın idrakinin
fevkinde Yüce Allah’ın ‘ol’ emriyle sonsuzluğa akıp giden
zaman gerçek zamandır. Ama şu da var ki, Allah’ın bizden muradı zamanın mana ve
ruhuna vakıf olmak değil, bilakis ezelde
bize biçilen hayat müddetimiz içerisinde ‘vukuf-i zaman’ bilinciyle hareket
etmemizdir. Tasavvufta ‘vukuf-i zaman’ yaşanan her anın farkında
olmak demektir. O halde, nefesimizi bir saniye olsun boşa tüketmemek gerekir. Zira
“O’ndan geldik, yine dönüş O’nadır’
ilahi hükmün gereği buna mecburuz da. O
halde daha ne duruyoruz, vakit tüm iç ve dış sahte mabutlara meydan okuyup
ruhen özgür olma vaktidir.
Peki ya irademiz? Elbette ki irademiz
de ‘ol’ emri doğrultusunda
bilinçaltı şuur faaliyeti bir melek-i keyfiyettir. Fakat bu keyfiyet külli
irade gibi değil, bilakis külli iradenin
belirlediği iyi-kötü, güzel-çirkin,
sevap-günah vs. ikilemlerinden birini tercih edecek istidatta yaratılmış
bir iradedir. Bu nedenle adından cüz-i irade olarak söz ettirir. Nasıl söz ettirmesin ki, baksanıza etrafta olan biten tüm vakıaları
kritik edebilme, kendini bilme, gerektiğinde pozisyon belirleme, sorumluluk
üstlenmek gibi tüm iradi hasletler sadece insanda var, diğer yaratıklara
baktığımızda böyle bir bilinçaltı şuur ve tercihte bulunma iradesi
göremezsiniz. Dolayısıyla irade deyip
geçmeyelim, hatta insanın zaman zaman nefis muhasebesi yapmasını kimi
âlimlerimiz iradenin davası olarak görürde. Madem öyle, külli iradeden ilham
alan iradenin davasına sahip çıkmak düşer bize. Hem nasıl sahip çıkmayalım ki, şu
âlemde cüz-i irade çerçevesinde kendini özgürce sorgulayan tek varlık
biziz. Bir an nefsimizi muhasebe edecek
bilinçten yoksun olduğumuzu düşünün, hiç kuşku yoktur ki hayvan ve bitkilerden
hiçbir farkımız kalmayacaktır. Bu yüzden farkımızı fark ettiren Yüce Allah'a ne
kadar şükretsek azdır. Tabii burada dikkat etmemiz gereken bir husus daha var
ki, Yüce Allah’ı ne somut verilerle, ne de soyut verilerle idrak edebiliriz.
Zira Yüce Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, bu nedenle O’na hiçbir şey
asla denk gelmez. Söz konusu veriler yukarıda da belirttiğimiz gibi Yüce
Allah’ı hatırlatan tecelli daireleridir. Dolayısıyla gerek dünyada
gördüklerimiz, gerek rüya âleminde
gördüklerimiz tüm veriler aslında zihnimize kodlanmış görüntülerden başkası
değildir. Nitekim gerçek hayatta bir
fiziki darbeden ötürü çektiğimiz sızıyla rüya âleminde çektiğimiz darbe sızısı arasında
hiçbir fark yoktur. Her ne kadar görünen
köy kılavuz istemez dense de gerçek şu ki;
dünyada her ne varsa ister rüyada görülsün, isterse gerçek hayatta görülsün,
hiç fark etmez sonuçta her biri zihnimizde kodlanan algı yansımaları
nesneleridir. Mümkün olsa da birçok kişiye tıpkı elektrik hatlarında olduğu
gibi paralel bağlansak da ne demek istediğimiz tam anlaşılabilsin. Nasıl ki
birbirine eşit şartlarda bağlı paralel elektrik hatlarında aynı direnç, aynı volt, aynı amper söz konusuysa
varsayalım ki birbirine eşit şartlarda bağlanmış insanlarda da aynı elem, aynı
his, aynı mutluluk gibi bir dizi sevinç ve hüzünleri bir arada zahir olması söz
konusu olacaktır. Değim yerindeyse birinin
ayağına diken batsa diğerlerinin sinir uçları da aynı anda tepki
verecektir. Hani bugünlerde yapay
zekâdan bahsediyorlar ya, şimdi bizde varsayım olarak verdiğimiz bu örnekten
hareketle birbirine paralel bağlanmış yapay zekâlara bu tepki neyin nesidir
sorduğumuzda koro halinde “Eh, işte ayağımıza diken battı da böyle oldu”
şeklinde hepsi aynı cevabı vereceklerdir. Oysa ortada diken filan yok, sadece
idrak algılaması vardır. Yani sanki ortada böylesi bir olay veya görüntü varmış
gibi vakıaları algılarız. Kaldı ki beynimizde her algılanan vakıanın bir nesnel
karşılığı mı var ki diken diyebilelim, belli ki nesnel karşılığı yok sadece
ortada idrak algılaması vardır. Zaten değil midir ki “Her şey O’ndan geldi yine dönüş O’nadır”,
elbette ki bir gün ruh penceremiz açıldığında anlaşılacaktır ki yok olmaya mahkûm
olmayan mutlak varlığın sadece Allah olduğu idrak edilecektir. Hani ikide bir ‘yalan
dünya’ deyip dururuz ya, aynen öyle de dünyanın gelip geçici boş bir balon
olduğunu, dahası Yunus’un “Malda
yalan, mülkte yalan, var biraz da sen oyalan” demekle neyi kast etmiş olduğunu idrak etmiş
olacağız. Besbelli ki boş olan beş duyunun algıladığı maddi dünyadır, dolu olan
ise âlimlerin büyük âlem diye tanımladığı ruh dünyasıdır.
Pozitivist akımı rehber alanlar maddeyi elle
tutulan, gözle görülen varlık olarak tarif etseler de kazın ayağı hiçte öyle
değil, bilimsel çalışmaların ortaya
koydukları veriler bize şunu gösteriyor ki, meğer madde durağan değilmiş. Her ne kadar
maddenin hareketliliği somut olarak görülmese de maddenin temeli olan atom çekirdeğinin
etrafında elektronların pür dikkat deveran oldukları artık bir sır değil. Pek çok elle tuttuğumuzu ve dokunduğumuzu
sandığımız şey ise aslında nesneye ait yansıyan ışınların sırasıyla önce gözün
saydam tabakasına aks etmesi, akabinde göz bebeği ve onun arkasında yer alan
ince kenarlı mercekten kırılarak geçmesi, keza ışınların gözü dolduran sıvı içerisinde
yoluna devam edip gözün arka kısmında
sarı benek hücrelerince önce kimyasal sonra elektrik akımına çevrilmesiyle
birlikte ters görüntü halde beyne ulaşması ve en nihayetinde beyne ulaşanların sinir
hücreleri tarafından düzeltilmiş algı görüntüsünden başkası değildir. Var olan
tek bir hakikat varsa, o da İmam-ı Rabbânî (k.s)’in “Gerçek manada dış dünyada Allah'tan başka yoktur” ifadesinde yerini
bulan sadece ruhumuzun sezebileceği ‘Mutlak Hakikat’ vardır. Bu demektir ki Allah’tan
başka her şey fani, sadece baki olan
Allah’tır.
Bakın, Ehlisünnet âlimlerimiz varlığı; Âlem-i
Halk, Âlem-i Emr ve Âlem-i Zat (Hak)
diye tanımlamaktalar. Bu tasniften de anlaşıldığı üzere görünen âlem üç
boyutun sınırları dâhilinde beş duyumuzun algılayabileceği bir âlemdir. Âlem-i
Emir ise beş duyumuzun algılamaktan aciz kaldığı sadece ruhu i melekemizin
algılayabileceği üç boyutun ötesinde bir âlemdir, yani nurani âlemdir. Âlemi Hak ise tüm tahayyüllerimizin idrakten
aciz kaldığı zaman ve mekândan münezzeh Yüce Mevla’mıza has bir sıfattır.
Yokluk konusuna gelince, varlığın
zıddı şeklinde düşündüğümüz bir yokluk değil elbet. Düşündüğümüzün ötesinde,
dahası aklın idrak edemeyeceği, ancak ‘vardan var olmak’ diyebileceğimiz bir yokluktur
bu. Bakın, Hz. Mevlana; “Hayvan hayvanlığı, insan insanlığıyla, melekse
melekliği ile kurtuldu” derken her bir varlığın yoktan var olduğuna işaret
etmiştir. Her neyse ister ‘var’, ister ‘yok’
diyelim, sonuçta gördüğümüz ve göremediğimiz her şey Mutlak varlığın bize yansıyan
tecellisinden başka bir şey değildir. İşte
Mutlak varlıktan insana yansıyan tecellilerin görünen kısımları beş duyumuzda
karşılık bulurken, görünmeyen tecellilerde
ruh dünyamızda karşılık bulacaktır. Nasıl
mı? Mesela;
-Duyularımız aklımıza maddeyi aşılarken,
ruhu melekemizde idrak şuurumuza manayı aşılar,
-Duyularımız akla sınırlı olmayı
öngörürken, ruhumuzda idrak şuurumuza
sonsuzluğu telkin eder,
-Duyularımız akla acziyeti, esareti ve
köleliği aşılarken, ruhumuzda idrak şuurumuza tüm sahte mabutlardan sıyrılıp özgür
olmayı aşılar.
-Duyularımız aklı sebeplerle oyalanmasını
öngörürken, ruhumuz ise idrak şuurumuza
yaratılış gayesine yönelik Allah’a ‘abd’ olmayı ön görür.
Evet, bu ve buna benzer daha pek çok örnekler
sıralayabiliriz.
En son özetle şunu diyebiliriz ki beş
duyumuz aklımıza fani olanı telkin etmekte,
ruhumuz ise Yüce Allah’a kul olmakla idrak şuurumuza sonsuzluğa vurgun
olmamızı telkin ediyor.
Şu
da bir gerçek, Kur’an’da insana ruh hakkında çok az malumat verildiği zikredilir.
Dolayısıyla ruh hakkında iç aydınlık kandilimiz
demek kâfidir. Allah Teâlâ “Ve
sana ruhtan sorarlar, onlara deki Rabbinin emrindedir”(İsra–85)
buyuruyor çünkü.
Öyle anlaşılıyor ki, insan ruhu ne
maddedeki mekanizme, ne bitkideki tropizme, ne de hayvandaki içgüdüye benzer, tüm bunları da içine alan deryai umman bir
âlemdir. Nitekim Muhyiddin Arabî Hz.leri ‘İnsan çamurdan yaratılan dünyanın
cilası olmuştur’ derken bu noktaya işaret etmiştir.
Velhasıl; İnsan maddeyi işleyerek
manaya yol alır. Mana kazandıkça da fıtri özgürlüğünü ilan etmiş olur. Çünkü
özgürlük meşalesi insan ruhunda kodlu.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3350/ozgurluk-mesalesi-insan-ruhunda-gizli.html