8 Temmuz 2016 Cuma

BİRİCİK NUR YÜZLÜ KIZIM MERVE NUR



           BİRİCİK NUR YÜZLÜ KIZIM MERVE NUR
                                                                                  
                 SELİM GÜRBÜZER

          Bu yazı torun sahibi olmadan önce yazılan duygu yüklü bir yazıdır. Hele şükür İsmail Korkmaz adında babacan bir damat ve Halime Zeynep Korkmaz adında torunum var artık. İnşallah torunum yıllar sonra bu yazıyı okuduğunda onun hayatına da klavuz olacağına inancım tamdır. Madem öyle, bakalım kızımı yuvadan çıkardığımda o duygu yüklü hatıra neymiş okurlarımla birlikte bir görelim. İşte o yazı:
          Biricik Nur yüzlü kızım, artık ayrılığın vakti geldi. Hoşça kal, biliyorum annen, baban ve kardeşinden ayrılmanın zor olduğunu, yine de sen sen ol o tutku gözlerinden damlayan yaşı siliver. Nasıl olsa geride unutulmayacak dopdolu hatıralarımız var.
         Yuvadan kopuş öyle kolay değil elbet. Çünkü anneni beyaz gelinlik içerisinde doğup büyüdüğü Karabük’ten alıp meslek hayatıma ilk adımını attığım İstanbul’a yola koyulduğumda ardımızdan anneannen ve dedenin mahzun bakışlarından bilirim bunu. Beyaz gelinlik içerisinde annenle önce karayoluyla Yalova’ya indik, ardından vapurla karşıya geçip İstanbul Anadolu yakasında ikamet ettiğim Güzelyalı’da dünya evine girdiğimde bir gün senin de ilerisinde beyaz gelinliğinle aramızdan ayrıldığında bu hüznü daha da iyi anlamış oldum.
           Düşünsene, daha sen dünyaya gelmeden önce Güzelyalı’dan Sultanahmet’e tren, vapur ve Galata köprüsü üzeri yaya yürüyüşle çalıştığım Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezine gidiş gelişlerimin yorgunluğunu bir zaman sonra annenin  “Bir çocuğumuz olacak” müjdesi ancak dindirebilmişti beni. Hele hele şu anne karnında iken ara sıra tekmeleyişlerin vardı ya, bir ömre bedeldi sanki. Tabii bazen sevinçle hüznü bir arada yaşadıklarımızda olurdu. Şöyle ki; hamilelik sürecinde ölçülen kan değerlerin çok düşük seviyeler de çıkması annenin moralini bozup karnında taşıdığı yavrusunun (senin) düşük doğma endişesine sevk etmişti. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmemişti. Hatta o süreçte İstanbul’un o akışkan hareketli hayatından daha sakin bir şehre gitme düşüncesi zihnimde belirmeye başlamıştı. Nitekim o kararı almam pekte zor olmadı. Derken bu düşünceler eşliğinde Ankara’ya gelip rahmetli Turgut Özal hükümeti döneminde Oltan Sungurlu’ya durumumu arz edip apar topar Balıkesir’e tayinimi aldırıverdim.
         Evet, anne karnında hicret nedir onu da seninle birlikte yaşadık. Çünkü Balıkesir tanımadığımız bir şehirdi.  Allah’tan bir sofi referans olup Balıkesir’de tâ Gavs zamanından beri vekil olarak bilinen Hasan ağabeyimize göndererek yerleşim sıkıntısının giderileceğini söylemekle Ensari bir davranış sergiledi. Derken hem Hasan ağabeyimle tanışma lütfüne erişmiş oldum hem de evinde ağırlayıp balık ikram ettikten sonra Kamil Kaynaş gibi bir dostla tanışmış oldum.  İyi ki de tanıştırıvermiş, bu sayede bana o kadar Ensar’ca candan davrandı ki “Siz hiç merak etmeyin evinize dönün eşyalarınızı toparlayana kadar yerleşeceğiniz evinizi biz buluruz” deyip oracıktan gönül rahatlığıyla ayrılmış oldum. Derken dönüşte eşyalarımızı toparlayıp anne karnında ilk nakli yolculuk gerçekleşip orada bizi dost Kamil Kaynaş kardeşim karşılayacaktır. O’nunla komşu oluruz da.
         Günler günleri kovaladığında artık hamileliğin 9 aylık süreci tamamlanma vakti yaklaşmıştı ki; hastane önünde o dostumla gecenin epey ilerlediği vakitte aldığım doğum haberi artık baba olduğumun ilk müjdesiydi. Hastaneden eve geldiğinde annemin ve babamın yanımda seni kucağıma alıp sevdiğimde o an babaannenin şaşkın bakışları gözümüzden kaçmaz da. Öyle ki bir ara babaannen “Uuu görüyor musun, büyük oğlumdan görmediğimi küçük oğlumdan görüyorum” deyişini hatırlıyorum. Tabii bende babaannenin bu çıkışına dayanamayıp “Anacığım iyi hasta bu torununu senin yanında, şunun yanında, bunun yanında sevmeyeceğimde kimin yanında seveceğim” diyebilmişim. Malum olduğu üzere bizim doğup büyüdüğümüz Bayburt’ta evladını büyüklerin yanında sevme pek hoş karşılanmaz, olsun buna rağmen en azından böyle bir tabuyu kendi çapımda olsun yıkabilmişim.  
         Artık kendi başın yürür hale gelmiştin ki askerlik vakti yaklaşmıştı.  Bu kez bizim aile efradı askere gittiğimde anneni ve seni nereye koyup gidecek diye konuşurken bu arada ben de asteğmenliğin ilk dört ayında ev kirası ve askerlik harçlığımın yetip yetmeyeceği endişesi içerisindeydim. Ve askerlik şubesinden gelen yazıda İstanbul Tuzla çıkmıştı. Malumunuz Balıkesir’e 2 saat uzaklıkta Yalova’da ikamet eden bir tane amcan vardı. Yalova’ya geldiğimde Yengeme dedim ki “Görüyorum ki bir yandan Bayburt’ta annem ve babam,  bir yandan Yalova’da sizler eşim ve çocuğumu nereye koyacağım merak konusu. Doğrusu bunu anlamış değilim, bikere şunu iyi biliniz ki ailemin barınma diye bir meselesi yoktur, pekâlâ Karabük’te de kalabilirler. Tabii kimseden ses çıkmayınca bu kez “Bakın kimseye muhtaç oldukları için değil askerlik yapacağım yere yakın olduğu için Yalova’da yanınıza bırakıyorum” dedim.  Böylece bu çıkışımla tartışmalara son noktayı koymuş oldum. Meğer herkesin derdi davası bakalım bizim oğlan hanım tarafına mı, oğlan tarafına mı bırakacak meselesi önemliymiş. Zaten hiç kimsenin bizim oğlanın acaba askerlik harçlığı var mı, kira meselesi var mı diye derdi yoktu, hatta lafı bile olmadı. Derken Yalova İskelesinden askere uğurlanışımda Allah kerim deyip vatani görevimi yapmak üzere vapura binişimde annene ve sana el sallayarak o curcuna havasından ayrılmasını bildim.
         Vapur iskeleden epey uzaklaşmıştı ki; denize seyre dalaraktan hep sizleri düşündüm, o an vapurun Kartal iskelesine demirlediğini fark ettim. Vapurdan iner inmez Kartal istasyonundan Tuzlaya giden trene bindim. Tuzla Piyade Okulu Komutanlığının kapısından içeri girdiğimde asker olduğumu anladım. Yemin törenine 20 gün vardı. Bu süre zarfında hafta sonu ziyaretleri yoktu. Bu yüzden 20 günün geçmesini iple çekiyordum. Hasretlik kolay değildi elbet, zira yolumu bekleyen annen ve senin derin özlemi vardı içimde. Düşünsene hayat yolculuğuna acısıyla tatlısıyla birlikte çıkmıştık, nasıl unutabilirdim ki acımızı neşemizi hep annenle paylaşıp yokluğumuzu belli etmezdik. Öyle ki, yemin töreni gelip çattığında Tuzla Piyade okulunda aileler evlatlarını yalnız bırakmayıp yanlarında bulunurlarken o törende belki de sadece ben ailesiz yemin ediyordum, anlayacağın akrabayı taallukattan bir Allah’ın kulu yoktu yanımda. Neyse ki; bundan böyle hafta sonları Yalova’ya gidiş gelişlerimde sizleri görüp hasretlik duygumu gidermem o yalnızlığı unutmama yetmişti.
        Bu arada İstanbul Tuzlada 4 aylık Yedek Subay eğitiminin sonunda asteğmen öğretmen olarak Malatya’ya dağıtımım gerçekleşir. Malum O yıllarda devletimiz öğretmen açığını gidermek için böyle bir uygulaması vardı. Doğrusu bu uygulamanın bana da denk düşmesine çok sevinmiştim. Nasıl sevinmeyeyim ki; hem küçük yaşlardan beri öğretmen olma duygusunu bu sayede tatma fırsatını elde etmiştim, hem de askerliğimi sivil olarak beraber geçirecektik. Nitekim vatani görevimin 12 aylık kalan süresi boyunca bizim için gerekli bir yer yatağı, bir katalitik soba ve birde açılır kapanır çocuk beşiğiyle otobüs bagajına koyup bindiğimizde İstanbul’u, Balıkesir’i ve Yalova’yı hatıralarımızla bir süreliğine baş başa bırakıyorduk. Derken Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Bayramuşağı köyünde öğretmen lojmanına yerleşiverdik.  Hele şükür bu sefer kafamızda geçim iaşe derdimiz yoktu. Aldığım asteğmen öğretmen maaşı Balıkesir’deki evin kira bedelini karşılamaya ve Kamil Kaynaş dostum üzerinden sipariş verdiğim gerekli çekyat, kanepe türü eşyalara yetecek taksit ödemelerime yetti de.
          Tabii asteğmen öğretmenlik süresince Fen bilgisi, İngilizce, müzik gibi boşta kalan hangi ders varsa bana verdiler. Bizde zaten vatani vazifemiz gereği elimizden geldiği kadarıyla köydeki çocuklara yararlı olmaya çalıştık. Öyle ki; beraber görev yaptığım birkaç öğretmenle beraber köy okulumuzun adından söz ettirdikte. Zira okullar arası bilgi yarışmasında buna Akçadağ ilçesi de dâhil birinci olmuştuk. Allah’a şükür başımız yere eğilmedi.  
           Belki bilmezsin, vazife yaptığım köy ahalisi aleviydi. Bu yüzden cuma namazlarını karşı Sünni köye yarım saat süren bir yürüyüşün akabinde eda edebiliyordum ancak. Bir gün hiç unutmam köyde birisinin vefatı münasebetiyle alevi dedesi taziyeye gelememişti, bana Kur’an okumamı rica etmişlerdi. Yani iş bana düşmüştü, tabii bizde severek okuduk. Bu tavrım köy ahalisinin hoşuna gitmiş olsa gerek ki; “Hocam, bak bizim cenazemiz için hem Kura’n okudunuz hem de pilavımızdan yediniz. Bazıları var ki;  bize selam bile vermiyorlar” diye sitem ettiler.  Bende onlara “Kesinlikle aramızda ayrılık gayrilik olmamalı, bakın şurası Alevi kahvesi, şu karşı köyde ise Sünni kahvesi var. Sonuçta her iki kahvede de kumar oynanıyor. Alevi-Sünni kahvesi diye ayırmak marifet değil. Asıl kumara karşı birlikte olmak marifettir. Kaldı ki Hz. Ali (k.v) namaz kılıyordu, bakın bende kılıyorum,  hatta gelin imam olun arkanızda namaza da durayım” dediğimde adeta birlik vurgusu yapmış oldum. Böylece Bayramuşağı öğretmenleri, köy ahalisi ve öğrencilerle birlikte çok iyi günler geçirmiş olduk.
           Yetmedi, Bayramuşağı köyünde ara sıra hafta sonları Adıyaman-Kâhta Menzil köyüne annen ve daha henüz salına salına yürümeye başladığın çağlarda ziyaretlerimiz oldu. Tabii Bayramuşağı köy halkının, öğrencilerin ve öğretmenlerin bu ziyaretimizden haberdar değillerdi.  Zaten bilmeleri de gerekmezdi. Zira o yolun lezzetini ancak yaşayan bilirdi. Bu öyle bir tutku halidir ki bir seferinde Seyda Hazretlerini ziyaret ettiğimde senin başını okşamasını içimden çok arzulamıştım. İşte arzu istek bu ya, Seyda Hazretleri namazı kıldırıp cami çıkışında Hane-i Saadatın avlusuna geçtiğinde seni kucağıma alıp boynu bükük peşi sıra takibe koyuldum da. Tam o esnada mübarek tam avlunun ortasında durduğunda kucağımda seni yere bırakıverdim, hele o pamuk elleriyle senin başını okşadığında o gün sanki dünyalar benim olmuştu. Derken maksadıma ulaşmanın sevinciyle Malatya’ya geldiğimde yüzümden hiç neşe eksik olmadı da. Hatta o pamuk el senin üzerinde etkisini gösterir de.  Nitekim kız çocuklarında pek alışık olmadık bir davranışın gözümden kaçmaz da. Öyle ki çocuk halinle dışarıda kırda bayırda gezerken tıpkı Seyda Hz.leri gibi eller arkada geziyordun. Hiç kuşkusuz bu gezişinden çok keyif alırdım, çünkü senin bu yürüyüşün rabıtama da renk katıyordu. Her neyse sıra karne tatili geldiğinde annen ve sen birlikte Bayburt’a gidip anne baba ziyaretimizi gerçekleştirdik. Bayburt’ta 40 gün kaldıktan sonra tekrar ders başı yapmak üzere Malatya’ya geldik. Tabii bu arada terhis vakti yaklaşmıştı ki bu kez üzerime öğrencilerimden ayrılış hüznü bürümüştü beni. Hepsiyle helalleşip doğduğun Balıkesir’e tekrar dönüş gerçekleşir.
           Balıkesir’de bir süre iş hayatıma devam ettiğim bir zaman diliminde Ankara’da bir zaman laboratuarda staj yaptığım Beşevler Sağlık eğitim Merkezinden aradılar. Beraber çalışmak istediklerini bildirdiler.  Bunda bir hikmet var deyip bu teklifi kabul etmiştim. Kabul ederken de Atatürk Üniversitesinde okuduğum yıllarda şelale evinde tanışıp arkadaş olduğumuz dostlarımın birçoğu Ankara’da olması etken unsur olmuştu. Hatta Ankara’nın başkent olması dolayısıyla ilerleyen zamanlarda mesleki yönden kazanımlarımın olacağını da düşündüm, kim bilir bir gün bürokrat olma fırsatı da doğabilirdi. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Ankara’ya tayininim gerçekleşir. Derken Erzurum’da beraber olduğumuz arkadaşlarımın bulunduğu Etlik semtine yerleşiverdik.
          Allah var, Balıkesir’de dostlarımın bizleri uğurlayışı da hoştu elbet, eşyalarımızın kamyona yerleştirilmesinde bile çok yardımcı oldular. Sabahın erken vaktinde Ankara’nın Etlik semtine indiğimde kamyondan eşyaları annenle birlikte taşıdığım o anı hiç unutamam. Güneş etrafı aydınlattığında bir zaman Erzurum’da üniversite öğrenci yurdunda kaldığımda zaman zaman hafta sonu ziyaretlerine şelale evinde tanışıp dost olduğum arkadaşlarım bizi karşılamaya geldiklerinde taşınma işlemi çoktan bitmişti bile. Tabii arkadaşlar bana “Ne acelen vardı, biz ne güne duruyorduk” diye sitem ettiler. Oysa kimseye yük olmama duygusu öteden beri bizim genlerimize işlemiş bir hasletti. Belki de bu duyguyu onlarda fark etmişti. Gerçekten de şelale dost arkadaşlarımla Etlikte aileleriyle birlikte akşam oturmalarımız, muhabbetlerimiz hayatımın en güzel geçirdiğimiz yıllardı.  Onlarla birlikte olmak bir başka ufuk kapısı açmıştı bize.  Öyle ki; Şelale dostlarımdan Nurullah Zengin, Muzaffer Sungur, Tahir Ukba, Uşaklı Osman, İskender Çalış,  Adnan Bozyel,  Necdet Ünüvar, Mehmet Emin Fidan, Şinasi Yaşar’ın nezdinde onlarla birlikte yeni arkadaşlar da edinmiştim. Yeni arkadaşlarım Şükrü Tarhan, Selçuk Bekâr, Sabri Özcan, Mertol Bulur, Nusret, PTT’ci Abdullah, Mustafa Bahar, Muzaffer Zengin, Mustafa Aguş, Vedat Güçler,  Albay lakaplı Celaleddin Önder, Nafiz Çalık, Celaleddin Tarhan, genç Mesut Koçak, Hâkim Nevzat, Doğan Akın gibi her biri ayrı özellikte değerli dostlardı.  Ailece biz onları sevmiştik onlarda bizleri sevmişti.
            Sekiz yıl kirada geçirdiğim Etlikte birde sana kardeş gerekirdi ki; aramıza Ahmet Alperen dâhil oldu. Böylece kardeşlik sevgisini de tatmış oldun.  Artık yalnız değildin erkek kardeşin vardı çünkü. Tabii benim açımdansa 2 çocuğun eğitimi, kira, ayrıca bir evimiz olsun diye kooperatif taksitlerinin getirdiği sıkıntılar kolay değildi. Hatta bu sıkıntıyı ailece birlikte göğüsledik de. Mümkün mertebe dostlarımıza sıkıntılarımızı belli etmezdik. Dostlarımın çocukları hali vakti bize göre çok iyi olmasına rağmen bunu dert etmedik. Ancak bir ara senin bazen akşam oturmalarına gelmek istemediğini fark etmiştim. Anladım ki arkadaşlarımın çocukları yanında senin mütevazı giysinin vermiş olduğu eziklik vardı.  
          Hatta  o yıllarda Muhsin Yazıcıoğlu’nun katıldığı kongrelere ailece gittiğimiz günlerde olurdu. Bir seferinde Ankara Altın Park kongre organizasyonunda Hasan Sağındık müziği ile ruhumuzda fırtınalar estiriyordu. Müziğin akabinde Muhsin Başkan’ın karşısına hem seni, hem de kardeşini çıkardığımda kendisi sevip hal hatır etmişlerdi. İlginçtir o yıllarda Seyda Hz.lerinin Pursaklar’a teşrif ettiğinde tıpkı seni Menzilde başını okşayışında olduğu gibi kardeşin Ahmet Alperen’i de okşayacağı düşüncesiyle Pursaklar camisine gittiğimizde Seyda Hz.lerinin vefat haberi bizleri derinden sarsmıştı. Kafileler eşliğinde Etlikteki dostlarımızla birlikte Menzile vardığımızda Muhsin Başkanda vardı. Öksüz kaldığımızı sanmıştık, ama öksüz değilmişiz. Şükürler olsun Abdulbaki Hz.lerinin nefesi Seyda Hz.lerini gönlümüzde yaşatmaya yetmiş artmıştı bile. Oğlum Seyda Hz.lerini görememişti ama bu boşluğu kat be kat dolduracak Abdulbaki Hz.lerini görmüştü. Bir düşünsene, hani o dönemde kooperatif evimiz bitip Etlikten Sincan Fatih’e taşındığımız Güneşevler sitesinde misafir edip hiç hayatında doğru dürüst namaz kılmamış bir akrabamız vardı ya, hatırlarsın elbet, kendisi Cebecide oturuyordu, her gün ayyaş gezerdi. Onunla birlikte Menzile gittiğimizde yeni bir hayata dönüş yapması kardeşinin ruh dünyasında çok büyük etki bırakmıştı.  İşte tamda ondan söz etmek zamanıdır. Malum bir seferinde Ünsal Baksı, ben ve kardeşin Ahmet Alperenle birlikte Menzil ziyaretlerimiz olmuştu. Gün geldi Ünsal amcanız akciğer kanser hastalığına yakalanmıştı, son nefesinde Kelimeyi şahadet getirip Saadatlara kavuştuğu haberi acımızı dindirmeye yetmişti. Biliyorum Ünsal amcanızı hep aileden biri bildiniz. Onun için hatırlatma ihtiyacı hissettim.  Onun hayatını ailece yakinen izlediğimizde insan hayatının başlangıcından ziyade son nefesin önemli olduğunu idrak ettikte. Derken o manevi iklimin ne demek olduğunu yakından görmüş olduk.
         Artık kiradan kurtulup, yeni evimizde kaldığımız sıralarda sen Tevfik İleri İmam Hatip okulunu okurken kardeşinde orta öğretimde okuyordu. Derken okulu bitirdiğinde katsayı adaletsizliğine uğrayıp ilahiyatın 2 yıllık açık öğretimini okudun. Bir seferinde Muhsin Başkan çalıştığım kurumuma bir cenazenin otopsisi için gelmişti. Kendisi daha önceleri Gündüz gazetesi,  Nizam-ı Âlem dergisinde yazılar yazmam ve ara sıra genel merkeze gittiğimde karşılaşmalarımız olması hasebiyle bizi tanıyorlardı, ama 10 yıl ara vermiştim, genel merkeze gitmez olmuştum. Buna rağmen işyerinde karşılaştığımda ilk cümlesi;  çocuklar nasıllar, iyiler mi sorusu oldu. Bende senin katsayı adaletsizliğinden dolayı 2 yıllığı okuduğunu söylediğimde, derin bir of çekip bu bizim kanayan yaramız deyip beni teselli etmişti. Evet, Muhsin Başkan böyle bir başkandı, çocuklarımızın hali vaktini bile dert edinen vefakâr bir dost liderdi. Zaten o buluşma üzerinden 2 ay geçmedi Muhsin Başkanın kar beyaz dağlardan gelen o vefat haberi yüreğimizi burkmuştu. İyi ki de o son buluşmamız olmuş, meğer o görüşme helallikmiş.
        Hele şükür, iki yıllık öğrenimini başarıyla tamamlayıp ardından dikey sınavlarını kazanıp Isparta’da Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesine kayıt olman benim için en büyük hediye oldu. Bu arada Isparta’da nerde kalacaksın telaşı içerisinde Hızır misali yetişen Balıkesir’de ki dostum Kamil Kaynaş ve Ankara’da Adnan Bozyel amcanla telefonla istişare ettiğimde bana verdikleri adres üzerine İsparta’ya birlikte gittiğimizde her ikisinin de verdiği adreste Türk Dili bölümünde öğretim görevlisi Halil Karagöz ağabeyimiz çıkıp kendisiyle tanışma fırsatı bulmuştuk. Öyle ki; o ağabeyimiz dersi yarıda kesip bizimle hemhal olmuşlardı. Böylece sen yaşantısı yaşantınla uyumlu bir evde barınma imkânına kavuştun. O ev artık senin hatıralarının bol olacağı mekân olur da. Fakat, Isparta’da okuduğun sıralarda anneannen de Ankara-Yeni mahalle Onkoloji hastanesinde kemoterapi tedavisi görüyordu. Neyse ki ara sıra Isparta’dan Ankara’ya geldiğinde anneanneni hastanede ziyaret edip dualarını almasını bilebildin. Ne var ki mezuniyetinin son yılında anneannenin vefatı ailece bizi derinden etkilemişti. Her şeye rağmen yinede Allah sabrını verip derslerine çalışmayı ihmal etmedin. Artık mezuniyet törenleri yaklaşmıştı ki, seni bu kez annenle beni kep törenlerinde görme heyecanı sarmıştı. Biletimizi tam almıştık ki, o sırada Abdurrahim Karakoç vefat haberini işittik. Tabii Isparta’ya indiğimde hüznü ve sevinci bir arada yaşadım. Annenle sen kız arkadaşlarınla kaldığın evde, bense Halil Karagöz amcanın ayarladığı bir öğrenci evinde konakladığım güzellikleri yaşadık. Doğrusunu söylemek gerekirse kız arkadaşların tıpkı senin gibi candan yürektiler. Tanıştığımda artık onlarda bizim aileden sayılırlardı. Sağ olsunlar öğrenci harçlıklarından fedakârlık yapıp imece usulü hep birlikte bir cafede yemek ziyafeti vermeleri benim için hiçbir zaman unutulmayacak çok derin anlamı bir iz bıraktı. Öyle ki, arkadaşlarınla yemek yerken o ara Atatürk üniversitesinde öğrencilik yıllarımı hatırladım, yani kendimi öğrenci yerine koydum, eski günlerime döndüm bir an. Sanki aranızda anne baba yokta,  bir öğrenci arkadaşınızınmış gibi bir hisse kapıldım o an.
          Tabii sadece gözümde öğrencilik yılları canlanmamıştı. Bunun yanı sıra senin mezuniyet merasimini izlerken o ara Abdurrahim Karakoç’un hatıraları da gözümde canlanıverdi. Öyle ki, Kep töreni bitip Akşam olduğunda Isparta caddelerinde gezinirken biraz nefeslenmeye ihtiyacımın olduğunu hissedip annen ve senden müsaade isteyip kendimle baş başa kaldım da.  Annen, kız arkadaşların birlikte eve gittiğinizde Isparta stadyumunda mezuniyet etkinlikleri hala devam ediyordu ki, ben de o akan kalabalığa dalıp türbinlere çıktığımda sanat dünyasından bir sanatkâr Mihriban şarkısını seslendiriyordu. İşte bu ses beni kendimden alıp kendime getirmeye yetmişti. Böylece Ankara’da defin esnasında bulunamama burukluğunu üzerimden alıp anısını tazelemiş oldum. Gerçektende bana ilaç gibi gelmişti. Bu bana Allah’ın bir lütfü oldu diyebilirim. Sabah uyandığımda ise annenle birlikte beni Eğridir gölüne götürmüştün, tabii bu da içimdeki fırtınaya dindirmeye yetmişti. Hatta bir ara baba kız gölün kenarında çayımızı yudumlarken dertleşmiştik bile. Bana bürokrat olmak için verdiğim uğraşlarımın hangi noktada olduğunu sorduğunda “bize hala dost elinin uzanmadığını’ söylediğimde;  ‘Baba canın sağ olsun bunda da bir hayır vardır’ teselli edişin benim için çok güzel bir duyguydu. Nasıl güzel bir duygu seli olmasın ki, Erzurum şelale dostlarımın her biri belirli mevkilere gelmiş ama babanın kenarda kıyıda kalmışlığını unutturmuştun. Derken dostluklar mezara kadar değilmiş, bize bizden fayda var dedik ailece tam yürek olduk ta. Meğer  ailece baş başa kalmakta güzelmiş.
          Evet, sevinç ve hüzün dolu yıllar böyle geçti. Artık senin üniversite hayatın bitmiş yeniden yuvana dönmüştün. Derken Güneşevler sitesinden çok sevdiğimiz küçük yaşlarda gözlerini kaybeden komşumuz âmâ Ömer ağabeyimizin tavsiyesi üzerine seni istemeye geldiler. Bu vesileyle aileler birbirlerini tanışıp Allah’ın emri Peygamberin buyruğu gereği nişanlandın. Derken sen mütevazı bir aile yuvasında bizimle beraber çile ve hüznü bir arada yaşayıp bu günlere böyle geldin.  
       Ancak gönül çilesi bu ya, düğününe 20 gün kala Alparslan Türkeş’in vefat yıldönümü anma töreni esnasında fenalaşıp kalp krizinden vefat eden dayın Zülküf Köse’yi kaybettin. Demek ki, kaderde dayının o mutlu gününü görememekte varmış. İlginçtir düğününün Demetevler Afitab Kültür merkezinde olmuştu, bu tesadüf olamazdı elbet. Anneannenin kemoterapi tedavisi olduğu Onkolojinin hemen altında bir mekandı. Düşünsene, Onkoloji Hastaneye gidiş gelişlerimizde kim derdi ki bir gün sen buradan Aksaray’a beyaz gelinlik içerisinde gideceksin. Sevilmiş olduğun o kadar  besbelliydi ki, nikahta da  yalnız değildin, Isparta’dan gelen Esin ablanız, Remziye, Funda, Sevilay, Safiye, Beyhan, Semra, Hava Nur, Kübra ve lise arkadaşlarından Zehra, Büşra Sümeyra, babanın yurtta aynı odada kaldığı Mustafa Özdemir amcan, Etlik arkadaşları,  komşularımız, anne ve baba sülalesi, mailleriyle mutluluk dileklerini bildiren Bayburt Postası Gazetesini yeşerten Kürşad Okutmuş ve Murat Okutmuş, Adana milletvekili Necdet Ünüvar ve Manisa milletvekili Selçuk Özdağ’ın sevincini paylaşan telgrafları vardı.    
               Sözün özü yazımın başında da belirttiğim üzere seni yuvadan çıkarmak gerçekten kolay değilmiş. Hala bu gün olmuş seni beyaz gelinlik içerisinde bizim üzerimizde bıraktığın o derin hatıralarınla birlikte Aksaray’a uğurlayışının sevincini yaşıyoruz da. İlginçtir yuvadan beyaz gelinliğinle uğurladığımız gün ta Gavs-ı Bilvanisi Abdülhakim el Hüşeyni (k.s) zamanından hatırı sayılır sofilerinden Dr. Ahmet Çağıl’da beyaz kefeniyle toprağa verilip Hakka yürüyordu.
               Velhasıl; Şimdi sende bir anne olma yolundasın. Şimdi bir baba olarak Yolun ve bahtın açık olsun demekten başka daha ne diye bilirim ki. 
                Hoşça kal biricik nur yüzlü kızım Merve Nur.

                Vesselam. 
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2393/biricik-nur-yuzlu-kizim-merve-nur.html        

7 Temmuz 2016 Perşembe

BU EZANLAR Kİ ŞEHÂDETLERİ DİNİN TEMELİ



BU EZANLAR Kİ ŞEHÂDETLERİ DİNİN TEMELİ
       SELİM GÜRBÜZER

           Şair ne güzel demiş bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli diye. Gerçekten de şehâdetleri çok önceden ötelerde belirlenmiş bile.  Peki, ötelerden gelip ötelere uzanan ezan sadece bir duyurumudur? Elbette ki Rasulüllah (s.a.v)’in; “Ya Bilal! Ezan ve namazla bizi ferahlandır” beyan buyurması Ezân-ı Muhammedî’nin sadece bir duyurudan ibaret olmadığı, esenlik kaynağı olduğunu göstermeye yeter artar da.
            Kelime anlamı bakımdan Ezan; bildirmek, çağrı, davet demektir, İsra ise miraç manasınadır.  İşte Ezan ve İsra bir araya geldiğinde bir taraftan dinin temelleri atılmış olurken,  diğer taraftan dinin direği ve çatısı kurulmuş olur. Diyebiliriz ki İslamiyet’in ilk yıllarında Sahabe-i Kiram bu temelden yoksun sayılırdı, sadece bir cümlelik; ‘Essalatü camiatün’ (namaz bir araya getirir) davetiyle namaza icabet ederlerdi. Neyse ki ilerleyen zamanlarda namaz vaktinin nasıl duyurulması gerektiği hususu istişareye açıldı da Ezan-ı Muhammedî çağrısıyla buluşuldu. Malum, bu büyük buluşma öncesinde; kimi çan çalalım,  kimi boru sesi olsun,  kimi ateş yakalım,  kimi bayrak dikelim vs. demişti. Tabii bunların hiç biri kabul görmedi. Belli ki dinin temelleri bir şeylere dayandırılması gerekiyordu, dayandırılır da. Zira fıkhı kaynaklarda ezanın birinci doğuş sebebi; Miraçta Cebrail’in ezan okuyup imam olması olarak zikredilir. İkinci ise Abdullah b. Zeyd’in bu konuyla alakalı gördüğü rüya sebep teşkil etmiştir Nitekim rüyada gördüğü bir meleğin kendisine öğrettiği ezanı Rasulüllah’a bildirmesi üzerine Allah Resulü; “Kalk bu gördüğün rüyadaki sözleri Bilal’e öğret, onun sesi daha gürdür” demesiyle birlikte ilk ilan gerçekleşmiş olur. Yani ezan tıpkı Kur’an’ın vahiy olunmasında ki gibi kaynağına uygun olarak cümle âleme Arapça ilan edilmiştir. Böylece ezanı Arapça dışında okumanın sahih olmadığı anlaşılır. Tabii bu okunan ezana has bir kaidedir ama İsra (Esra- Miraç yolculuğu)  için öyle değildir. Özellikle Esra dedik, niye?  Çünkü 5 vakit namaz Esra hadisesiyle müminlere farz oldu da onun için elbet.  Madem Esra deyince namazı hatırlıyoruz, o halde ‘namaz miraçtır’ çok yerinde bir tespittir. Zaten öyle de. Neyse ana konuya yeniden döndüğümüzde ezanı başka dilde okumak sahih olmadığı apaçıkken, aynı temel kaide namaza giriş için pek söylenemez. Kelimenin tam anlamıyla Farsça ezan sahih değildir, isterse ezan olduğu bilinsin. Zira Hanefi fıkhı üzerine yazılmış İbn-i Abidin adlı esere baktığımızda Farsça sözle namaza başlamanın bundan istisna olduğunu görürüz. Bu demektir ki Farsça namaza başlamanın sahih olduğudur. Yani bu eserden hareketle;  ezanın orijinali haricinde diğer türlü okunduğunda (mesela Farsça) insanlar okunan çağrının ezan olduğunu bilseler bile caiz olmadığı anlaşılır. Belli ki bu temel kaideler bize Ezân-ı Muhammedî’nin tüm Müslümanları tek kalp, tek yürek ve tek dilde birleştiren orijinal duyuru olduğunu göstermeye yetiyor. Bu yüzden başka bir dilde okunmasına geçit verilmez. Kaldı ki Müslümanlar dünyanın neresine giderlerse gitsin minarelerin şerefesinden yankılanan tevhidi çağrının sadece orijinaline aşinadır. Hatta bu aşinalık birlik ve dirliğimizi oluşturan ilan olur da.  Bu da yetmez minarelerde yankılan bu duyuruya icabet eden her Müslüman omuz omuza birlikte saf olur da. İşte bu yüzdendir ki rüya âleminden bu ümmete lütfedilen Ezan-ı Muhammedî Bilal-i Habeşi’nin başlattığı o gür ilan orijinal haliyle minarelerimizden kıyamete kadar inlemesi durmayacaktır. Buna inancımız tamdır. İyi ki de bu duyuru her ırktan, her milletten insanın ortak anlayacağı dilde yankılanıyor, bakın Allah Teâlâ “Allah’a davet edip iyi amel işleyenlerden daha güzel sözlü kim olabilir” (Fussilet 33) buyurmakta.
            Rabbül Âleminin;  “Allah ve Resulü tarafından insanlara ilan et” (Tevbe, 3) ayetiyle buyurduğu ‘ilan’ ile ‘İnsanlara Haccı bildir’ (Hacc 27) ayetinde zikredilen ‘bildir’ aynı mana ihtiva etmekle birlikte ‘ilan’ daha çok Ezan-ı Muhammedî çağrıştıran davet manasına bir paroladır. O halde davete icabet etmek düşer bize.
           Ayrıca Ehlisünnet âlimlerinin dinin şahidi temeli ezanla ilgili adab ve usuller için söylediklerine baktığımızda ortaya özetle şu kaideler çıkıyor:
         - Beş vakitte kılınan namazlar için ezan ve kameti terk etmek mekruhtur. Ancak ezan ve kamet terk edildiğinde bu namazlar iade edilmez, sadece vakit girmeden okunan ezan tekrarlanır. Hatta aynı düstur kamet içinde geçerlidir.
         -Kuruntulu veya kasıntılı insanın kulağına ezan okunursa kuruntuyu giderir. Tabii ki burada temel amaç kuruntuyu gidermek değildir, asıl bizi ilgilendiren kuruntunun giderilmesinden ziyade Sünnet-i seniyye'nin yerine getirilmiş olması çok daha önem arz eder. Öyle ki bu sünnet sayesinde yeni doğmuş bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunup çocuğun ilk ilmi eğitimine start verilmiş olur da.
         -Bir müezzinin erkek, akıllı, takva sahibi, sünnete vakıf ve namaz vaktini bilmesi gerekir ki onun hakkında yeterli şartlara haiz bir müezzin denilebilsin. Dolayısıyla delinin, mümeyyiz olmayan çocuğun, sarhoşun, kadının, fasık kişinin, kâfirin, bayılan kimsenin ezan okuması mekruhtur. Yine de sahih olan köle ve çocukların cemaat olamayacağıdır. Dolayısıyla ezan okumaması da icap eder. İlla da köle ezan okuyacaksa da sahibinin iznine bağlı olarak gerçekleşir. Anlaşılan o ki; buluğa yaklaşmış çocuğun, kölenin, âmâ’nın okuyacağı ezan kerahetsiz caiz olabiliyor.
         -Teganni şarkı söylemek gibidir. Zaten sesi güzel olanın teganni yapması lazım gelmez. Esas olan Ezan okurken kelimelerin arasını ayırarak okumaktır. Kamette ise birleştirerek okumak esastır.  Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); “Ezan cezm’dir” buyurmakta. Yani sesi güzel olanın teganniye ihtiyacı yok. Bu yüzden Resulü Ekrem (s.a.v) “Ezan okunduğu zaman kelimelerin arasını ayırarak oku, kamet getirdiğin zaman da kelimeleri birleştirerek oku” beyanıyla kametin seri okunacağına işaret etmiştir.
         -Ezan okunurken konuşulmaz. Şayet konuşulursa ezanın yeniden okunması icab eder. Hatta ezan okunurken selamda alınmaz.
         -Ezanda parmaklar kulaklara koyularak okunur, kamette ise parmaklar kulaklara konulmaz. Kamette neden konulmadığı malum, zira cami içerisinde işitememe gibi bir engel yoktur. Kaldı ki kamet dışarıya yönelik bir çağrı değildir, içeride cemaate yönelik duyuru olduğundan kametin seri halde okunmasını gerektirir. Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v) Bilal-i Habeş'e; “Parmaklarını kulaklarına koy. Çünkü bu sesini daha yükseltir” diye buyurmuştur. Zaten yukarıda da belirttiğimiz üzere kamet getiren bir kişi iki parmağını kulaklarına koymaz demiştik. Niye derseniz,  bu durum gayet açık,  alçak sesle yapıldığı içindir elbet.
        -Kamette müezzin ‘Hayya alel felah’ derken cemaatin ayağa kalkması adaptandır. Şayet İmam mihraba yakın değilse her saf arasında imam geçtiğinde kalkması daha uygun olur.
        -Kad-kâmetis-salâtü’, “Kad-kametis-salâh’ denildiğinde ‘Namaz başladı’ demek olduğundan imamın namaza başlaması adaptandır. Çünkü imam böyle yapmakla müezzinin sözünü doğrulamış olur. Bununla birlikte kamet getirdikten sonra namaza başlansa sakınca yoktur. Nitekim İmamı Azam'ın talebesi İmam Yusuf böyle uygun görmüştür. Ayrıca kamet alınırken camiye giren ayakta beklemeden oturmalı, doğru olan cemaat ayağa kalktıktan sonra kalkmasıdır.  
         -Ezanı dinleyen kimsenin müezzinin okuduklarını tekrarlaması menduptur.  Vacip olan şu ki; ezanı işittiğimizde yürüyerek icabet etmek gerektiğidir, yani camiye gidip cemaatle namaz kılmaya koyulmalıdır.
        -Kaza namazlarının birincisinde ezan ve kametin her ikisinin birlikte yerine getirilmesi sünnettir. Akabinde devam eden diğer kaza namazlar için ezan okuyup okumamakta kişi muhayyerdir (serbesttir), yani dilerse okur dilerse okumaz. Hakeza yolcunun kameti terk etmesi mekruhtur, ama ezanı terk etmesi mekruh değildir.
        -Kadın kamet getirir, ama ezan okumaz.
        -Evde ezan okuyan ancak kendi işiteceği seste okur, fakat birazcık seslenmesinde beis yoktur.
       -Arafat’ta (cem-i takdimde) bir ezan, iki kamet getirilir, Müzdelife’de (Cem-i tehir) ise bir ezan ve bir kamet getirilir.
       -Fasık bir kişinin imamlığı, takva sahibi cahilin imamlığından daha evladır.
       -Abdestsiz ezan okumak mekruh değildir, ama cünüp kimsenin ezan okuması mekruhtur, dolayısıyla cünüplüyken okunan ezan iade edilir. Ancak cünüp kimse bir başkasının okuduğu ezana dil ile icabet etmesinde beis yoktur. Zira bu icabet ezana değil, müezzinedir.
           -Kur’an ve ezan okuyana selam vermek meşru değildir.
          -Bir kimse mescitte müezzin kamet getirirken camiye girerse imam mihraba geçinceye kadar oturması daha uygun düşer.
           -Bir kişinin iki mescitte müezzin olması mekruhtur. Çünkü ikinci mescitte okuyacağı ezan nafile sayılır. Kendisinin yardımcı olmadığı farz olan bir namaza halkı davet etmesi uygun düşmez.
          -“Ezan işitince ayağa kalkın! Çünkü o Allah’tan gelen bir emirdir” hadisinden maksat namaza gidin, ya da kamet manasınadır.
              -Ezan farzlar için sünnettir. Vitirde yatsının ezanı ile yetinilir sadece.
              -Ezan vaktinden önce okunursa tekrarlanır.
              -Ezana dört tekbirle başlanır. İlk şehadeti alçak sesle, sonrasında dönerek yükse sesle okumak mekruhtur. Ezan aheste aheste okunur,  bu arada Hayya ales salah-Hayya alel felah derken de sağa sola dönülür,
              -Sabah ezanına ‘Es-salatü Hayrun mine’n-nevm’ (Namaz uykudan hayırlıdır) ilave edilir.
             -Minare genişse ezanı dönerek okunur. Rasulüllah (s.a.v) döneminde minarenin olmamasından hareketle dönmeye itiraz edilmemeli. Minare olsun ya da olmasın dönmek gerek, üstelik sürekli uygulanan bir adap olduğundan teamül hale gelmişte. 
             Tabii bu sıralanan hususlar Ezanın zahiri yönünü ortaya koyan temel kaidelerdir.   Unutmamak gerekir ki, temel kaidelerin yanı sıra ezanın birde batini yönü vardır.  Nitekim Ezan-ı Muhammedî bir yönüyle görünen görünmeyen cümle âleme namaz vakitlerini hatırlatırken diğer yönüyle de tevhidi zikri duyurmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla Ezan-ı Muhammedî Îlây-ı Kelîmetullah’ın gönüllerde yankı bulmasını sağlayan bir tevhidi zikirdir.
        Anlaşılan o ki, Ezan deyip geçmemek gerekir, hakkını vermek icap eder. Şöyle ki;
        Bir demirci ezan okumakta olan müezzini dinlemeye koyulur. Ezan-ı Muhammedî bittiğinde demirci; şu adam ezan okuyor ama samimi değil, hakikati haykırmıyor deyince derler ki:
        — Nasıl yani, işte müezzin ezan okuyor ya, hiç bunun yalanı mı olur?
         Demirci:
        —Evet, evet! Müezzin gerçeği ilan etmiyor, şayet o ihlâslı okusaydı çıktığı yerin çöküvermesi gerekirdi der ve akabinde;
       —Birde ben okuyayım bakın nasıl okunuyormuş diye söylenip demir yığınının üzerine çıkar ve başlar ezan okumaya. Okudukça ayağını altındaki demirler eriyip akmaya başlar da. Ezan’ı bitirince kendisini gözlemleyenlere şu itirafta bulunur:
  —Bende gerçeği duyuramadım, baksanıza eğer samimi şekilde okusaydım benim de erimem gerekirdi. İşte tevazu bu, işte Allah’a tam teslimiyet ifadesi budur.  
           Tabii demirci örneği tam bir takva örneğidir. Herkesin bu takva halini yakalaması elbette ki zordur.  Her ne kadar biz ezanın takva yönünden çok uzak olsak ta hiç olmazsa ezanın zahiri yönüne vakıf olmaya çalışalım. Bizim için bu bile büyük kâr. O halde ne duruyoruz ehlisünnet imamların ortaya koyduğu zahiri bilgileri hayatımıza yansıtalım. Zira Ezan-ı Muhammedî yüreklerimizi ferahlatan bir çağrıdır.
            Evet, ne mutlu o insanlara ki, o okunan ezanlara şahitlik ederek Îlây-ı Kelîmetullah duygusuyla huzura eriyorlar. Allah adı ve Habib’inin adı her okunan ezanla her saniye cümle âlemde yankılanır da. Şair diyor ya, bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli, aynen öyle de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’nin yaktığı Îlây-ı Kelîmetullah meşalesi ebediyen sönmez de. Bakın İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde mealen Allah (c.c.) Habib’i için; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim”  buyuruyor. Gerçekten de garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmaktadır. Derken yeryüzünde Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı bir an yoksun kalmaz. Böylece 24 saat içerisinde tüm kâinat Ezan sesleriyle yankılanıp cümle âlem nasiplenir de.
            Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2889/bu-ezanlar-ki-sehdetleri-dinin-temeli.html
   

    

6 Temmuz 2016 Çarşamba

KENDİMİZİ KEŞFETMEK


        KENDİMİZİ KEŞFETMEK
          SELİM GÜRBÜZER 
         Robert Bresson; hemen her şey gösterilseydi ardından görecek bir şey kalmazdı diyor.  Aslında dile getirdiği bu sözlerle belki de farkında olmadan insanın sübjektif dünyasının deryayı umman bir okyanus olduğunun ipucunu sunmuş oluyordu.
          Sanki hepimiz bir engin okyanusa açılmışçasına, hatta dalgalara meydan okurcasına bir meçhule doğru habire ilerleyip duruyoruz da. Ancak okyanusun sonunda gemimiz bir kıyıya yanaştığında karşılaştığımız liman meçhul olmanın ötesinde hakikatin ta kendisi limanmış meğer. Aslında şöyle bir düşündüğümüzde konuk olduğumuz dünyada bir gemi sayılır, üstelik konuklarını da beraberinde taşıyan bir gemidir bu. Ne zaman ki dünyada ahiret limanına demir atar asıl o zaman dünya ve dünya içindeki tüm konuklar kendi gerçeği ile yüzleşecek demektir. Böylece dünyanın fani ahretin baki olduğunu idrak edip sanki o dalgalara meydan okuyan biz değilmişiz gibi bir bakmışsın hepimiz dut yemiş bülbüle dönmüşüz. Öyle ki masumlaşıp duruluruz da. Nasıl masumlaşmayalım ki, burası çok farklı bir liman çünkü,  yani dünyada ki limanların hiçbirine benzemiyor. Farkı fark ettirende etkisinde gizli zaten. Düşünsenize daha limana yanaşır yanaşmaz etkisini “aklımız daha yeni başımıza geldi” dedirtecek derecede hissettirir de. Hani atalarımız ‘bin nasihatten bir musibet yeğdir’ der ya, aynen dünyada iken sıkıştığında firar eden aklımız ahret gerçeği ile yüzleştiğinde burada öyle kolay kolay kaçacak bir delik bulamayacaktır.  İşte mizan böyle bir şey,  insanın aklını böyle başına getirir. Gönül isterdi ki mizana çıkmadan önce aklımız başımıza gelseydi de hesabımızı kolay veriyor olsaydık. Mizan bir anlamda dünyada ne ekersek ahrette de onu biçeceğimizin bir göstergesidir.  O halde dünyada iken kendi hakikatimizi keşfetmeli ki, ruz-i mahşerde mizanımız yükte hafif pahada ağır değerde bir gösterge olsun.
            Şu bir gerçek ister dünya limanı ister ahret limanı olsun hiç fark etmez, asıl önemli olan her hal ve şartta kendi hakikat çizgimizden şaşmamak çok mühimdir.  Nasıl mı?  Şayet hakikate giden yolda arayışımız dış dünyamızla ilgili bir arayışsa biliniz ki bu elle tutulan, gözle görülen, yani objeye yönelik bir arayış ve maddi keşif olacaktır. Yok, eğer arayışımız iç dünyamızla ilgili bir arayışsa biliniz ki bu elle tutulmayan çıplak gözle görülmeyen, yani subjeye yönelik bir arayış ve manevi keşif olacaktır. Malum,  birde bunlardan ayrı rüya âlemimiz var ki,  uykuya geçtiğimizde bir bakmışsın hem objelere dokunuyor,  hem kokluyor hem de gözlemleyebiliyoruz da. Ancak bu olgular uykuda vuku bulduğu içindir bu noktada rüyalarımızda sübjektif kapsamında bir keşif olarak karşılık bulur. Oysa ister uyanık halde ister uyku halinde olsun sonuçta her iki halde de yaşanan hadiseler aynıdır. Yani ortada fark eden hiç bir şey yoktur. İlla da bir farktan söz etmek gerekiyorsa, birincisinde başımızdan geçen olaylar uyanık halde dış gözle vuku bulurken, ikincisinde ise uyurken iç gözle gerçekleşmektedir. Besbelli ki ayık ya da uyanık her ikisinde de yaşananlar beynin dışa ve içe açılan pencerelerinden bize yansıyan olgular gerçeğini değiştirmeyecek türden farklılıktır bu. Ancak şunu da unutmayalım ki, her şey beyin marifetiyle gerçekleşmiyor, beyne gelene kadar daha pek çok evrelerde söz konusu. O evrelerin neler olduğunun detayına girmeden ancak şunu diyebiliriz ki; bikere iç ve dış dünyamızda gördüğümüz her ne varsa biliniz ki bunlar bir takım bilinçaltı melekelerimizin maharetiyle üretilen ve harmanlanan marifetlerdir. Beyne bir misyon yükleyeceksek de beyin için sadece ruhi faaliyet ve kabiliyetlerimizin maddi veçhesini gösteren merkez üssü bir organ rolü üstlendiğini demek daha doğru olur. O halde kendisini bilmekten aciz bir et parçasına çokta abartılı paye yüklemenin bir anlamı yoktur, asıl arka planda bu maharet kalbin kumandasında faaliyet gösteren şuurumuza ait bir kabiliyettir bu. Öyle ya, asıl marifet beyinde olsaydı,  her hangi bir cerrahi operasyona maruz kaldığında kendisine ne için neşter vurulduğunu biliyor olması gerekirdi. Bilemez, çünkü beynin maddi cephesini oluşturan çekirdek atomlar ve hücreler, asla olan biteni biçimlendirecek bilinçte öğeler değildir. Bu öğeler sadece bilinçaltı şuur melekemizden gelen komutlara aracılık edip nesnellik kazandırmak için misyon yüklenmişlerdir.  Çünkü üretmek başka bir şey ürünü pazarda sergilemek başka bir şeydir, hakeza görüntü oluşturmak başka bir iş, görüntü almak başka bir iştir.  Madem durum vaziyet bu,  o halde gördüğünüz, duyduğunuz, dokunduğunuz her şeyi beyne bağlamak iç kaynak melekelerimize haksızlık değilse, peki ya nedir bu? Bu olsa düpedüz kendimizi inkâr etmekten başka bir şey değildir. Hem kalbe ait bu şeref ve önsezisi gerçeği ortada dururken dış kabukla oyalanmak niye doğrusu şaşmamak elde değil. Belli ki, her şey kalbin derinliklerinde kodlu şuur altı melekenin feraseti  (önsezi) marifetiyle gerçekleşmek de.  Marifet iltifata tabiidir elbet. Nitekim kalp bu iltifatı hak ettiği şundan belli, Yüce Allah (c.c); “Hiç bir şeye sığmam mümin kulumun kalbine sığarım” diyor,  dolayısıyla biz iltifat etmişiz çok mu?
         Peki, kalbi anladıkta beş duyu organımızın kendimizi keşfetmede rolü nedir denildiğinde cevaben görünmeyen âlemin görünür kılmak için aracılık ederler dersek yeridir. Her ne kadar dış dünyamız iç dünyamız gibi gizemli olmasa da en azından görünenden hareketle görünmeyen âlem hakkında fikir kanaati oluşturuyor ya, bu yetmez mi? Yeter artar da elbet. Mesela bazen bir insana kanımız kaynadığında iyi bir insan olduğu yüzünden besbelli deriz ya, aynen öyle de dış dünyadan beş duyumuz kanalıyla gelen veriler beyin süzgecine ulaşıp harmanlandıktan sonra ortaya çıkan olgularda aslında iç dünyamızın ürettiği olguların tezahüründen başkası değildir. Hani bazen ‘dışımız içimizin aynası’ deriz ya, yine aynen öyle de dış dünyamız da ahiretin aynasından başkası değildir elbet. İyi ki de iç âlemimiz hakkında kanaat oluşturacak dış dünyadan beş duyumuz vasıtasıyla veri girişini işleme alacak pek çok seyr-i afakî ve seyr-i enfüsi aynalar var da, bu sayede kendimizi keşfedecek hamlelerde bulunabiliyoruz. Zaten tüm mahlûkat içerisinde iç âlemi keşfedecek ruhi donanım ve kabiliyet sadece insanda mevcut. Öyle anlaşılıyor ki, Yüce Allah (c.c)  yarattığı kulunu sırf maddeye bağımlı kalıp muhtaç olmasın diye kendini keşfedecek bilinçaltı melekelerle donatmış. Madem kendimizi bilmeye yönelik meleki donanımlarla donatılmışız, o halde bize maddeyi kendi ulvi gayelerimiz doğrultusunda araç olarak kullanmak düşer.  Öyle ya, madde bizi kullanacağına biz maddeyi kullanıp hem eşyanın hem de kendi keşfimizi gerçekleştirsek fena mı olur. Bilakis böyle yapmakla madde bizim için artık uğruna ölecek bir değer olmaktan çıkıp her daim kontrolümüz altında tutabileceğimiz bir araç olacaktır. Dikkat edin gaye demedik araç dedik,  çünkü madde (dış obje) sadece yaratılış gayemize yönelik faaliyetlerde sadece bize binek taşı ve ayna olmak için vardır, dolayısıyla maddeyi gayeleştiremeyiz.  Ruh dünyamızın ise zaten böyle bir derdi yoktur,  olması da gerekmez. Çünkü ruhun kendisi zaten başlı başına iç ve dış âlemle irtibatlı seyri bir âlemdir. Dolayısıyla madde gibi binek taşı veya araç olmasına gerek yoktur. Hele bir insan kendi iç âleminde seyr-i âlem eylemeye görsün bir bakmışsın seyr-i sülûk yolunda ilerleme kayd etmiş görürsün.  Yeter ki,  seyr-i süluk yoluna talip olmuş bu insan Lefza-i Celal zikrin fitilini kalbinde ateşleyip kalpten letaiflere, letaiflerden de tüm vücuda yayıversin evvel Allah’ın izniyle o vücut artık zikirleşmiş halde artık ruhen kabına sığmaz olacaktır. Malum kabına sığmayınca da ötelere kanatlanmak için can atacaktır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz insanın kendini bilmesi ya da kendini aşması denen hadise bu can atış arzusunda gizlidir. 
           Evet, ruhun bir yüzü dünyaya bakar diğer yüzü de ahirete.  Ama şu da var ki ruhun bakan yüzlerine perde çekilmemesi gerekir ki, iç ve dış dünyamız kararmasın. Aksi halde ışıksızlıktan kendi kendimizi karanlığa mahkûm etmiş oluruz. Perde çekeceksek de ruh penceremize değil nefsimizin önüne sed (perde)  çekmek gerekir. Hadi diyelim ki ruh penceremizin önüne perde çektik neye yarar ki,  nasıl olsa bir gün mevta olup ten kafesimizden ruhumuz uçup gittiğinde istesek de artık ışığını kapatamayız. Böylece perdelenmemiş ruh penceremiz sayesinde Resulullah (s.a.v)’in beyan buyurduğu  “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar’  hadis-i şerifin sırrınca   ‘Ya Baki Entel Baki’ olanın sadece Allah olduğunun idrak edip uykudan uyanışa geçmiş oluruz. Gerçekten de öyle değil mi, ölünce kafamız dank edip ancak o zaman Allah’tan gayri etrafımızı kuşatan her ne varsa hepsinin gölge mahlûklar olduğunu fark etmiş oluruz. Tabii yukarıda da belirttiğimiz gibi gönül isterdi ki yaşarken ruh penceremizi kapatmasaydık da ölmeden önce erken uyanabilseydik. Ne yazık ki, ruhumuz ten kafesinden uçup gittikten sonra ancak kabirde ruhun sesine kulak verebiliyoruz. Nitekim kabrimizin başında biri bize selam verdiğinde selamı alan çürümüş bedenimiz olmayacak, bizatihi selamı alan ruhumuz olacaktır. İşte dünyada iken görmezden geldiğimiz ruh gerçeği budur.
              Gerçektende ruh gerçeğine kayıtsız kalıp ruh penceremizi kapatmış olmasaydık hiç şüphe yoktur ki marifet ve hakikat ilminin sırlarına çoktan vakıf olmuş olacaktık. Tabii bu arada aklımızdan ruh penceresi neyle kapatılır diye bir soru geçmezde değil. Aslında sorunun cevabı çok basit,  ‘nefis, şeytan ve kötü arkadaş’ların çekim alanına girmekle ruhun penceresi otomatikman kendiliğinden kapanmış oluyor zaten. Bu demektir ki bizi etkileyen iki çekim alanımız söz konusu. Bu çekim alanlarından biri “nefis, şeytan ve kötü arkadaş” üçgeni, diğeri ise ruh gerçeğidir. Birincisinin sesine kulak verildiğinde ruh penceremiz kapanmakta,  ikincisinin sesine kulak verildiğinde ise  “nefis, şeytan ve kötü arkadaş” üçgeninden oluşan pencereler kapanmakta. Maalesef bu üçlü sacayağın oluşturduğu olumsuzluklar hem kendi gerçeğimizi keşfetmemize engel olduğu gibi yaradılıştan var olan fıtri yeteneklerimizin ortaya çıkmasına da mani oluyor. O halde ruh penceremizi sürekli açık tutmamız gerekir, buna mecburuz da.  Açık tutmazsak ne olur derseniz, olacak olan besbelli, ışıksızlıktan iç ve dış dünyamız karanlığa mahkûm olacaktır. Madem öyle,  neydik edip ruh penceremizin önünde ki tüm engelleri aşmamız gerekir. Aşalım ki hem dış hem de içimizde cereyan eden hadiseler karşısında şaşkın ördek durumuna düşmeyelim. Malum ‘şaşkın ördek’ ifadesi olanı biteni anlamamak manasına söylenen bir değimdir. Dolayısıyla gördüğümüz, duyduğumuz ve dokunduğumuz her ne varsa, biliniz ki tüm bunları anlamlandırabildiğimiz ölçüde ancak kendi gerçeğimizle yüzleşebiliyoruz. Sadece kendi gerçeğimizi mi,  elbette ki buna ilave olarak eşyayı da anlamlandırıp tabiatına vakıf olmuş oluruz. Derken bir taşta iki kuş vurmuş olup hem eşyanın tabiatını, hem de kendi iç aydınlığımızı keşfetmiş oluruz.    
              Peki,  anlama ve anlamlandırma süreci iyi hoşta anne karnında bir bebeğin 9 aylık sürecini anlayıp acaba anlamlandırabildik mi? Anlamlandıramadığımız şundan belli dünya hayatımıza şöyle baktığımızda fıtratımıza aykırı bir yol izlemekte olduğumuz aşikâr.  Şayet dünya hayatımızı fıtratımızla uyumlu bir çizgide düzenlemiş olsaydık tıpkı ana rahminde olduğu gibi dünya rahminde de kundağa sarılmış halde saf ve temiz Müslüman olarak yaşayacaktık. Böylece bu sayede ahret rahmine de lekesiz beyaz kefenimizle göç etmiş olacaktık. İşte Allah Resulünün “Her doğan bebek Müslüman olarak doğar”  beyanı bu gerçeğe işarettir. Bu demektir ki kalu beladan dünyaya gelişimize dek Müslüman’ız. Ancak bir çocuk sonradan anne baba ya da çevrenin etkisiyle bir başka eksene kayıp özünden uzaklaşabiliyor. Dolayısıyla insanı özüyle buluşturacak mekanizmaların devreye girmesi gerekir ki, tekrar kendi öz mayasına dönüş yapabilsin. Madem fıtratımızda Müslümanlık mayası kodlu, o halde olan biteni anlama merakımızı Allah'la buluşturacak kodlara yoğunlaşmamızda fayda var. Kaldı ki kodlarımıza yönelmesek de zihnimize takılan her merak konusu husus bir şekilde bize Allah’ı hatırlatıp beraberinde kendimize gelmemize vesile olacaktır.  Hatta buna ateiste dâhildir.  Sonuçta ateiste olsa Allah var mı yok mu sorular eşliğinde bir şekilde zihnen yaratılış kodlarıyla meşgul olmuş olur. İşte merak bu ya,  farkında olmasa da inkâr ettiği Allah’dan zihnen kaçamayacaktır.  Derken ateist açısından merak kâbus olurken,  bir mümin açısından ise merak ilmin yarısı olup kendini keşfetmeye götürecek iyi bir fırsat olur da. O halde merak deyip geçmemek gerekir, sonuçta merak ettiğimiz her ne varsa kendi gerçeğimizi bulmaya ve keşfetmeye araç olabiliyor. Yeter ki bu yönde azami gayret gösterilsin bir bakmışsın marifet ve hakikat ilminin kapılarının kendi ruh penceremizden açıldığını görürüz bile. Neden olmasın ki, “Gayret bizden Tevfik Allah’tan” elbet.    
            Evet, kendimizi anlamaya yönelik merakımızla kendi öz cevherimizi keşfedebiliyoruz. Keşfetme aynı zamanda anlama ve idrak etmek demektir.  İdrak ettiğimizde anlamlandırma denen hadisede beraberinde gelecektir. Derken bu anlama ve anlamlandırma yolculuğunda insanoğlu bir yandan kendi biyolojisinin sırrına vakıf olmaya çalışırken,  diğer yandan bitki ve hayvanatın biyolojik yapısını da çözmeye çalışır. Böylece insanoğlu tüm bu çabalardan ne keşfedebildiyse Allah’ın kudreti karşısında hayreti ve merakı bin misli daha artış kaydedecektir. Düşünsenize canlıyı oluşturan en basit bir hücre yapısından tutunda en küçücük virüs ve bakteriye,   yine en küçücük sinek, karınca ve arıdan tutunda en büyük fil, zürafa gibi devasa büyüklüğündeki hayvana kadar pek çok canlının basit bir donanımda olmadığı artık bir sır değil. Yani her biri karmaşık yapıda mükemmel bir donanıma sahipler. Şimdi gel de Allah’ın kudreti karşısında hayretler içerisinde kalma, ne mümkün. Anlaşılan o ki;  gerek mikro düzeyde, gerekse makro düzeyde olsun hiç fark etmez, yaratılan her canlının kendi biyolojik yapısı içerisinde kendine özgü tarzlarıyla karşımıza çıktığında bize Allah’ı hatırlatıyor da. Ancak bu kendine özgü tarzlar fıtri tarzlar olabileceği gibi sonradan kazanılmış tarzda olabiliyor. Malum sonradan kazınılmış olanlar canlının yaşadığı ömür süreciyle sınırlı kalıp nesilden nesile aktarılamazlar. Ama fıtri olan böyle değil, genetik olarak aktarılabiliyor. Nitekim bazı hayvanlar eğitilerekten sonradan kazanılmış ilginç yeteneklere sahip olabiliyor,  ama sonuçta bu sonradan kazanılan yetenek olduğu içindir kendi hem cinsine aktaramayacaktır, kendi yeteneği olarak kala kalacaktır. İlginçtir insan sonradan kazanılmış yeteneklerini genetik yoluyla olmasa da bir sonraki kuşağa aktarabiliyor. Öyle ya da böyle tüm yaratılmış mahlûkat içerisinde bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilen tek donanım insanda gözükmektedir. Nitekim bugün kültür ve medeniyetten söz ediyorsak bunu büyük ölçüde yaratılış mayamıza kodlanmış olan fıtri donanımıza borçluyuz.  Anlaşılan o ki; kültür ve medeniyet insan için söz konusudur,  zaten bitkinin ve hayvanın kültürle medeniyetle ne işi olabilir ki,  olsa olsa kültür ve medeniyet yolunda sadece araç olabilirler. Zira kültür ve medeniyet olmadan da varlıklarını koruyabildiklerini görebiliyoruz.
          Her neyse diğer yaratıkların dışında şöyle kendi biyolojik nizamımızı incelediğimizde çevreden beş duyumuz vasıtasıyla gelen mesajların vücut içerisinde ilgili merkezlerce analize tabii tutulduğunu ve gelen mesajlara rastgele cevap verilmediğini, bilakis mükemmel donatılmış haberleşme ağımız sayesinde iletişim sağlandığını müşahede etmiş oluruz. Baksanıza vücudumuz öylesine mükemmel bir iletişim ağıyla örülmüş ki,  bir bakıyorsun gönderilen mesajların karşılık bulup bulmadığını kontrol eden bir sistem sayesinde anında haberdar edilebiliyoruz. Nasıl ki buzdolabı mühendislik marifetiyle iç sıcaklık donanımı  -1 ila +1 arasında rezistansla kontrol edilebilir bir şekilde dengede tutuluyorsa,  aynen öylede biyolojik nizamımızda tıpkı buzdolabının işleyişine benzer bir ısı ayar sisteminde olduğu gibi dengede tutulmaktadır. Sadece ayarı sağlanan vücut sıcaklığı mı,  daha nice bilmediğimiz fabrika ayarlarımız vücudun kendine özgü feed-back bağlantılarıyla kontrol edilip dengemiz sağlanmakta.  Mesela hipoglisemi atağı başladığında (şeker düştüğünde) derhal vücut alarm vaziyeti alıp kan şekerinin yükselmesi için böbrek üstü bezlerinin iç kısımlarında tarafından öz bölgede adrenal salgılayacaktır. Böylece bu salgı faaliyeti sayesinde dengemiz sağlanır. Kan şekerinin düşmesi durumunda ise tam tersi bir işlem devreye girip bu kez pankreastan salgılanana insülin ve glukagon hormonları imdadımıza yetişecektir. Yetmedi kaslarda depolanmış halde bulunan glikojen serbest bırakılıp şekerin % 90–110 miligram arasında düzeye çekilmek suretiyle dengemizin yerli yerine oturtulması sağlanır. Anlaşılan o ki; vücut sarayımızda öyle bir denge işletim sistemi var ki; kan şekeri yükseldiğinde düşmenin gerçekleşeceği, düştüğünde ise yükselebileceği bir hormonsal denge faaliyeti söz konusudur.
          Şu da var ki; biyolojik denge ayarımızla pek oynamaya gelmez,  çünkü sağlıksız beslenmeden tutunda bilinçsiz ilaç tüketimine kadar bir dizi dengemizi alt üst edecek hayata dair duyarsız alışkanlıklar sağlıklı yaşama mani olabiliyor. Dolayısıyla biyolojik dengemizin bakımı çok mühimdir. Aksi halde geçmekte olan lokomotif trene iki türlüde bakılabilir, malum bincisinde öküzün trene baktığı gibi bakmak vardır, ikincisinde ise bilinçli derinlemesine bakmak vardır. Tabii bizim tercihimiz ikincisinden yanadır. Kaldı ki derinlemesine bakmak eşyanın tabiatına vakıf olmayı da beraberinde getirebiliyor.  O halde deruni ve irfan sahibi olmakta fayda var. Deruni olmayıp vurdumduymaz ve duyarsız olmakla hadiselere ne analitik yaklaşabliriz ne de sübjektif bir yaklaşım sergileyebiliriz,  her iki durumda da bakar kör olacağımız muhakkak.
          Beşeriyetin şu an yaşadığı sıkıntıların en başında hayata yüzeysel bakmanın doğurduğu bir takım sancıların ortaya koyduğu sonuçlardır. Oysa bu âlemin bir dış aynası, birde iç aynası vardır. Dolayısıyla bu noktada zahir (dış) ve batın (iç) ilişkisini anlamlandırmadan analitik ve sübjektif yaklaşım sergileyemeyiz. Dahası kendi kendimizi kandırmış oluruz. Hem hayata yüzeysel bakmakla kim ne kazanmış ki biz de kazanalım. Kaldı ki yüzeysel ve içi boş işlerle oyalanmak kolaycılığa kaçmaktan öte bir anlam ifade etmeyeceği gayet çok açık bir durum. Çünkü hayatın dış yüzüyle oyalanalım derken bir bakmışsın kendi iç dünyamızı keşfetmekten alıkoyan bir tuzak olduğunu görürüz. Tabii gönül sultanları böyle değil, yani onların meşguliyeti anlamsızlıklar üzerine kurulu sathi oyalanmak değildir,  bilakis deryayı ummanda yüzme üzerine kurulu deruni oyalanmaktır. Bu yüzden onlar adından Gönül Sultanları olarak adından söz ettirirler. Madem öyle bizde feraset ehli Gönül Sultanlarını kendimize örnek alıp deruni bir bakış açısı edinmemiz icab eder. Dahası hem dış dünyamızın objektif verilerini hem iç dünyamızın sübjektif verilerini aynı potada harmanlamamız gerekir ki anlam kaybı yaşamamış olalım. Allah korusun anlamsızlığın girdabına düştüğümüzde kendimizi de anlamsız addedip intihar edecek noktaya geliriz bile. Unutmayalım ki hayatı anlamlandırmamız için bize gerekli olan en acil şey çok yönlü deruni bakış melekesi edinmekten geçiyor. Hele şöyle başımızı gömdüğümüz kumdan kaldırıp kendi ruh dünyamızla baş başa kaldığımızda işte o an hayatın gerçeklerini kavramak mümkün olabiliyor. Hatta buna bir de hayal gücümüzü katıp geriye doğru şöyle bir hayat serüvenimize baktığımızda şimdiye kadar tüm enerjimizi dünya metası için harcayıp ahiret azığımızı ihmal ettiğimizi görürüz.  Derken yaşadığımız hayatı kendi kendimize zehir zemberek ederek anlam kaybına uğradığımızın farkına varırız ama iş işten geçmiş olur. .              
           İşte, yaşadığımız hayatı okuyamama ve sırf görüntülerle oyalanmak; maneviyattan uzak yaşamaya neden olduğu gibi kendi var oluş gayemize bigâne kalışımız kimlik bunalımına da yol açtığı bir vaka. Madem öyle,  vakit bir an evvel duyarsızlığımıza son verip kendi özümüzle barışık kimlik edinme vaktidir. 
             Bakın,  kâinatta her şey bir sebebe bağlanmış, hem zahir hem bâtıni âlemde cereyan eden her döngü tesadüfe yer verilmeyecek şekilde milim sapmadan yörüngesinde seyri âlem eylemekte. Üstelik bu seyir iç ve dış bir bütün olarak birbiri ile ilintili olarak bir denge içerisinde yürümekte.  Yani bu demektir ki evrende meydana gelen her varoluş ve her yok oluş birbirini dengeleyecek şekilde vuku bulmakta. Nasıl mı? Mesela fotosentez olayının girdisi ve çıktısına baktığımızda bir bütünlüğün varlığını görürüz. Yani fotosentez hadisesinde güneş, bitki, su, oksijen ve glikoz bir bütün olarak işliyor. Hele bu sistemden karbondioksit, su ve ışıktan birinin el çektirildiğini düşünün asla fotosentez denen hadise vuku bulmaz. İlla ki sistemin işlemesi için tüm unsurların bir arada olması gerekir ki fotosentez kanunu yürürlük kazanabilsin. Sadece fotosentez mi,  kâinatta hemen her şey birbiriyle ilişkilendirilmiş bütünlük içerisinde bir nizama bağlanmış halde dengelenmekte. Yani bu demektir ki  “madde- hayvan-bitki- insan”  adeta iç içe geçmiş hepsinin bir diğeriyle ilişkisi söz konusudur.  Bu yüzden bilge insanlar hayat yardımlaşmadır demişlerdir.
         Evet, eşyanın dilini anlamak için analitik çaba yetmez subjektif deruni çabada gerektiriyor. Ancak bu durum eşyayı nasıl okuduğumuza ya da nasıl baktığımıza bağlı olarak bir anlam ifade edecektir. Öyle ya, hayatı okuma biçimimiz şayet analitik ve sübjektif bakma çerçevesinde gelişim kaydederse ancak o zaman kendi gerçeğimizin bilincine varabiliyoruz. Ama gel gör ki, her geçen gün etrafımızda analitik ve sübjektif anlayışta bize rehber olacak şahsiyetlerin sayısı azaldıkça artık kendi kendimize yetemez olduk. Derken pek çok meseleleri çözememekten bir yandan beynimiz fokur fokur kaynayıp alarm vermekte diğer yandan da gönlümüz. Düşünsenize insan beyni 1,3 kilogramağırlığında olup bu ağırlığın % 80’i sudur. Tek başımıza beynin ancak  % 10’unu kullanabiliyoruz. Dolayısıyla beyin fırtınası kapasitemizi artırmak için beynin nasıl kullanılacağını gösteren akıl insanların desteğine ihtiyaç vardır. Keza gönül kapılarının da nasıl açılacağını gösteren Gönül Sultanların desteğine ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyacı göz ardı edip akil ve bilge adamsız yola çıkmanın neticesinde 'benim beynim almıyor'  ya da Gönül Sultansız ‘benim gönlüm kapalı’  mazeretine sığınmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Nasıl ki akil adamın bilgeliğine başvurmaksızın gerçek manada beyin fırtınası yapılamıyorsa, Gönül sultanının rehberliği olmadan da gönül dünyamızı keşfetmek mümkün olmaz. O halde hem dış hem de iç dünyamızı hareket geçirecek vesilelere başvurmak gerekir ki hayatı okuyabilecek kapasiteye erişip anlamlandırmayı sergileyebilelim.
           Hele bir insan etrafında olan biteni bir araştıra dursun eninde sonunda kendi iç dünyasını da merak edip kendisini tanıma cihetine yönelmesi kaçınılmazdır. Nasıl kendine yönelmesin ki, kendi iç âleminde mükemmel bir potansiyel donanımın varlığı söz konusu, fakat o mükemmel donanımın kapılarını tek başına açmak her baba yiğidin harcı değil, büyük bir bilgi birikim sahibine ve insan-ı kâmilin rehberliğine başvurmayı gerektirir. Alıcılarımız zayıf olunca ister istemez tek başına derya-i ummana dalmanın üstesinden gelemeyeceğimiz aşikâr, mutlaka bir bilen eşliğinde iç dalmak icab eder. Yeter ki iç dünyamızın kilidini açmak yönünde azim ve kararlılık gösterelim geresi gelir elbet. Malum, azim ve gayret olmayınca da iç ve dış dünyamıza açılan pencerelere bigâne kalabiliyoruz.  Allah’tan bizler bigâne kalsak da ehl-i tasavvuf erbabı seyr-i süluk yolunda hiç geri durmuyor, sürekli ötelere yol almak için gayret ediyorlar. Öyle ya, madem kendi başımıza fıtriyatımızı harekete geçiremiyoruz, en azından hiç olmazsa iç gözleri de görmek için can atamaz mıyız?   İşte o noktada iç göz ve feraset ehli veliyi gördüğümüzde biliniz ki gönül gözünden bizim üzerimize de bir şeyler sirayet edip uyanışımıza vesile olacaktır.
        Evet, hiç kimse bu fani dünyada durucu değil,  dolayısıyla ebedi âleme göç ettiğimizde hazırlıksız yakalanmamak gerekir. Çünkü bizim diğer mahlûkattan farkımız iç âlemimizin derya-i umman olmasıdır. Şayet bu deryayı ummandan bir katre damla bile olsa istifade edip ahrete götürebilirsek ne ala,  götüremediysek vay halimize.  Bakın,  Allah Resulü bu anlamda; ‘Benim göğsüme Allah-u Teâlâ ne yükledi ise ondan Ebu Bekir’in göğsüne de o aktarıldı’ diye beyan buyurmakla aslında iç âlemimizin deryayı umman bir âlem olduğuna işaret ediyor. Tabii anlayana. Kuşkusuz anlayan için kendi varlığının küçük bir âlem olmadığı, bilakis büyük bir âlem olduğunu idrak edip bu yönde bir bakış açısı geliştirmesine yetecektir. Maalesef günümüzde bu bakış açısına sahip pek az insan kaldı dersek yeridir. Zaten günümüz insanından başka ne bekleyebilirdik ki, başta Peygamberimiz  (s.a.v) olmak üzere onun izini iz süren Rabbani âlimlerden uzak kalınırsa olacağı buydu. O halde günümüz insanının boş ve geçici hayallerine kapılmadan şimdi kendimize dönüp şunu sormak gerek, bilhassa Anadolu insanımızın sahiplendiği bizim Yunus, şayet Tabduk’un eşiğine yüz sürmeseydi gönlü çağlayıp:
           “İlim ilim bilmektir
             İlim kendin bilmektir
             Sen kendini bilmezsin
             Ya nice okumaktır” çizgisine gelebilir miydi? Gelemezdi elbet. Yunus’un öyle gönlü çağlar ki en nihayetinde ‘Malda yalan mülkte yalan, var birazda sen oyalan’ diyerekten kendi keşfini gerçekleştirir de. Sadece keşif sahibi Yunus mu? Malumunuz Mevlana’da Şems-i Tebriz’e olan deruni bir bağlılıkla o da kendi keşfini gerçekleştirmiştir. Madem öyle, şu fani dünyada kendimiz gibi olmak varken fıtri mayamızın aksi istikametinde boş hayaller peşinden koşup başkalaşmak niye? Şayet kendimiz gibi olmak diye bir derdimiz varsa mutlaka tasavvufi hayatın çekim alanına girmek gerekir ki iç göz olabilelim. Bakın cümle meşayih tasavvuf için İslam’ın iç gözü diyor. Öyle anlaşılıyor ki iç keşif ve kendimizi feraset sahibi bir kıvama getirebilmek ancak seyr-i süluk yolunda ter dökmekle mümkün gözüküyor. Nitekim Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in ‘Müminin ferasetinden sakının’ beyan buyurması iç gözün varlığına işarettir. Sakın ola ki iç göz deyip geçmeyelim, zira İmam-ı Gazali gibi bir büyük âlim zat bile tasavvufa girdikten sonra bakış açısı değişip bu sayede Hüccetül İslam olmuştur.
               Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3388/kendimizi-kesfetmek.html

4 Temmuz 2016 Pazartesi

TEFEKKÜR MÜ EYLEM Mİ?


 TEFEKKÜR MÜ EYLEM Mİ?
SELİM  GÜRBÜZER

         Eylem; ismiyle müsemma tahrik ve şiddet içeren, daha çok hissiyatıyla hareket eden gruplara atfen söylenilen bir kavram.. İcabında kavramdan çok bir kılıf, ama aklı başında olan bir insan bu kılıfla hareket etmez, hissiyle değil önce mantık süzgecini harekete geçirerek karar verir.  Bu yüzden mantık dışı her türlü eylem toplum nezdinde şiddet olarak karşılık bulur.
          Peki ya tefekkür!  Hiç kuşkusuz tefekkür düşünce içeren bir kavram ve toplum tarafından hürmet görür de. Ne var ki tefekkürü unutalı epey yıllar oldu,  sanki bu topraklara bir daha uğramayacak gibi.  Bikere kayıp nesil var ortada,  kaldı ki geçmişinden bihaber gençlik nasıl tefekkür abidesi nesil olsun ki.  Dolayısıyla tefekkür dağarcığından yoksun gençliğin eyleme sürüklenişine şaşmamak gerekir. Ama bu tablo hazin bir tablodur. 
        Düşünsenize daha düne kadar enbiya, ulema ve evliyanın soluğunda kültürü, tefekkürü ve medeniyeti idrak etmiştik. Her sıkıştığımızda her an başvuracağımız başucumuzda kaynak kitaplarımız vardı. Fakat gel gör ki şimdilerde başvuru kaynaklarımızı kütüphanelerimizin tozlu raflarına mahkûm etmiş durumdayız.  Ve hem kütüphaneler sessiz, hem biz.  İşte kayıp neslin hali bu... 
         Evet, İslam sosyal hayatın bütününü kuşatan âlem şümul bir din ama maalasef bu yaşantıdan yoksun halde yaşamaktayız. Bu din bir güneş misali doğduğunda Allah Resulünün tebliğ ve irşadıyla anlam kazanıp yaşanan bir dine muhatap olmuşuz.  Derken İbn-i Haldun'un ifadelerinde geçen “İslam kavimleri bedevi idiler, İslam’dan sonra hadari umran ve medeniyete yönelmişlerdir”  tespiti yerini bulmuşta. Gerçekten de insanlık bedevi hayat içinde kıskıvrak kıvrandığında, vahyin soluğu insanlığa derman olmaya yetmiştir. Ve İslam çöle inen nur olur da. Öyle ki bu nur sayesinde vahşiliğin yerini medenilik alırken bir takım cahiliye adetleri bir bir yıkılır da. Zaten Resulullah (s.a.v)'in “Bedeviliği bırakın medeni olun” sözü bu maksada yöneliktir.  Kaldı ki Müberra dinimiz, sık sık ifrat ve tefritten kaçınmamızı öğütlüyor. Çünkü aşırılığı ölçü edinme ya da uzlete çekilme hali, İslam’a zarar vermiştir hep.  Bu yüzden ifrat ve tefrite kaçan her hareket İslam’da tasvip görmez. Bakın,  Hudeybiye anlaşması başlangıçta Müslümanların aleyhine işleyen bir ahitname görünse de,  aslında izlenen akıl dolu bir itidali siyaset sayesinde Müslümanların lehine dönüşen bir ahitname olmuştur. Peygamberimizin bu akıl dolu siyasetinden zihnimize nakşetmemiz gereken husus; İslam’ın daha çok itidalliği düstur edinen ortamlarda yeşereceği gerçeğidir. Hakeza diğer peygamberlerde öyle yapıp yüklendikleri ilahi fermanla kavimlerinin beyin ve vicdanını harekete geçirmişlerdir. Böylece peygamber nefesinin değdiği kavimler sahte mabutlardan kurtulup gerçek hürriyeti tatmışlardır.       
           Anlaşılan o ki,  gerçek hürriyet huzur ve itidal ortamlarda yeşerebiliyor. Bilhassa savaş dönemleri kitlelerin en çok hürriyete susadığı dönemler olarak bilinir. Barış dönemleri ise erişilen hürriyet ortamıyla birlikte ilim ve tefekkür olarak adından söz ettirir. Tabii İslam’ın olduğu yerde kaba kuvvetin hükmü olmaz.  Çünkü İslam gönülleri fethederek bu günlere geldi ve kıyamete kadar bu ışık sönmeyecek de.
         Madem öyle; İslam’a dört elle sarılmamız lazım, baskıcı, zorlayıcı ve şiddete yönelik metotlara başvurmak bize yaraşmaz. Bize her türlü vahşilik ve iptidai (ilkellikten)  hareketlerin boyunduruğundan kurtulup medeni olmak yaraşır.  O halde ne duruyoruz,  nerede tefekkür abidesi bir hareket var orada olmak gerekir.  Zaten tefekkür abidesi olmak varken eylemci cengâver olmak niye?   Hem kaba kuvvetle kim ne bulmuş ki biz de bulalım.  Kaba kuvvetle İslam’a hizmet ettiğini sananlar, aslında dinimize en büyük zararı vermekteler. Bilhassa radikal gruplar kendi vehimlerini hakikat sanıp habire etrafa korku salmaktalar.  Oysa İslam korku imparatorluğu oluşturmak için doğmadı,  gönüllere ışık olmak için doğdu.   Şayet dert dava İslam’a hizmet etmekse bunun yöntemi itidali bir yol (orta yol) iz sürmekten geçer, asla etrafa korku salarak bir milim mesafe alınamaz.  Nasıl alınsın ki,  radikal grupların korkutma ve sindirmeye yönelik eylemleri yüzünden bir taraftan Müslümanlar zan altında kalırken diğer taraftan da İslam’a gölge düşürüp emperyalist güçlerin değirmenine sutaşınmış olmaktadır
         Dedik ya,  radikalleşmekten kim fayda bulmuş ki, bizde bulalım. Faydaysa bu fayda daha çok emperyal dış güçlerin işine yaramakta.  Ah! Eylem hastası bu tipler Dış güçlerin çirkin emellerine hizmet ettiklerinin farkına varıp bir uyanabilseler,  Batı dünyasının ikide bir başımızda demoklesin kılıcı olarak salladığı Fundamentalist İslam yaftası ve Devrimci İslam etiketlemesinin kurbanlık koyunları olduklarını anlayacaklardır elbet.  Batı bir kere insanlığı İslami fobi propagandasıyla esir almaya kafasına koymuş ve bunun gereği olarak da bilhassa körpe zihinlere habire İslam’ın bir şiddet dini olduğu algısını yerleştirme peşinde.  Tutar tutmaz bu bilinmez ama görünen şu ki stratejik oyun tüm hızıyla devam etmekte hala.  O halde bize düşen bu tür oyunları boşa çıkartacak akıl dolu hamlelerde bulunmaktır. Nasıl mı? Tabii ki eylemi ve şiddeti metot edinerek değil,  müesseseleşmekle, ilme ve tefekküre yönelmekle oyun bozmalı.  Yetmedi sivil toplum inisiyatif yanımızı ortaya koyarak bozmalı. Kaldı ki onların uluslararası oyun kurucuları varsa bizimde kültür kodlarımızda sevda yüklü yüreğimiz var, yani sevda yüklü yüreğimizle bu oyunu bozabiliriz pekâlâ. Çünkü sevginin fethedemediği kale yoktur.  Sevda yolunda yollar dikenli, çakıl taşlı olsa da bikere gönül ferman dinlemez ki. O halde gönül dilini dağa taşa, toprağa yazmak gerekir.  Yetmedi gönül sevdamızı beyaz gelinlikle kefenlenmek gerekir.  Çünkü beyaz kefen leke kaldırmaz.
         Evet, bu dünyaya bir kuru dava için gelmedik, gönülleri fethetmek için geldik. Ama gel gör ki aramıza sızmış bir takım mihraklar Humeyni, Kaddafi,  Saddam ve Esad gibi despot liderleri İslam’la özdeşleştirip  “İşte İslam budur” demeye çalışıyorlar. Onlar aramızda fitne çıkardıkça dış güçlerde fırsattan istifade oyununu kurgulayıp kontrolü elinde tutmakta. Onlar kontrol ede dursun, hiç kuşkusuz Allah’ında bir hesabı vardır elbet.  Gün ola harman ola, kontrolünde tuttukları bu oyun bir gün gelir ters tepip başlarına bela olur da. Kurguladıkları filme yabancı değiliz, çünkü daha önce bu filmi çokça izledik. Ama ne var ki bizimle alay edercesine tekrar tekrar sil baştan filmi geriye sarıp yeniden izlettiriyorlar.  Ancak şunu iyi bilsinler ki;  bir değil bin kerede izletseler bu tür sağ gösterip sol vurmak ya da sol gösterip sağ vurmak yöntemlerle İslam’a leke vuramazlar.  Dedik ya İslam leke kaldırmaz, her şeyden önce dinin sahibi Allah, bu yetmez mi?
           Bakın,  İslam tarihi süreç içerisinde incelendiğinde her türlü kaba kuvvete iyi gözle bakılmadığı gözlemlenmiştir. Hele biz Türkler göçebelikten yerleşikliğe geçiş safhasında kuru cihangirlik davasıyla yetinseydik medeniyet olamazdık.  İyi ki de yerleşik olup medeniyet olmuşuz.  Sadece biz mi? Hiç kuşkusuz İslam’la müşerref olan hangi topluluk olursa olsun bir şekilde kabilevi kültürün cahiliye adetlerinden kurtulup yerleşirlikten medeniyete geçmesini bilmiştir. Nitekim bu hususta Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” diyor.  Evet, üstad iknadan söz ediyor, kaba kuvvetten söz etmiyor.  Ancak iknayı önce kendi nefsimizde uygulamalı ki etrafımızı etkileyebilelim. Nitekim Bediüzzaman kendi nefsinde uygulayıp bu uğurda çilelere göğüs germişte.  Hatta etrafına Risale-i nur hakikatlerini anlatınca takibe alınmış bile.  Derken mahkemelere girmiş çıkmış, kendisine her türlü hakaretler yapılmış fakat o bildiği yoldan devam edip bir kez olsun talebelerini eyleme teşvik etmemiştir.  Üzerine çok gelindiğinde ise sadece “zalimler için yaşasın cehennem” demekle yetinmiştir. O daha çok tebliğ, ilim ve tefekkür metoduyla yola koyulup etrafı aydınlatmışta. İlla eylemden söz edilecekse fikri eylemden söz edebiliriz, bunun dışında eylemi kaba kuvvet olarak görürüz.  Hele Said Nursi’nin o engin fikri eylemi karşısında hangi rüzgâr durabilir ki.  Tüm sahte mabutlar sus pus olup boyun eğer de. İşte ilmin ve tefekkürün gücü budur. O halde olabildiğince her türlü ifrat ve tefrit hareketlerinden uzak kalıp itidali bir yol izlemek şiarımız olmalıdır.
          Şu bir gerçek radikal hareketler İslam’a yarardan çok zarar vermekteler.  Hakeza İslami siyasallaştırmakta öyledir. Hele siyasete birde Makyavelizm’in bulaştığını düşünün böyle bir siyasi kirlilikte hangi akıl dolu İslami siyaset izlene bilir ki, ne mümkün. İşte bu yüzden Bediüzzaman; siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım demiştir. Kaldı ki gelinen noktada ilmi siyaset rafa kaldırılmış, yerini siyasi kazanç hırsı, alavere ve dalavere almıştır. Siyasi kirlilik had safhadadır artık. Hatta böyle bir had safhalık her cinsten eylemcilerin işini kolay kılabiliyor. Tabii ortada temiz siyaset söz konusu olmayınca leş kargalarının cirit atması kaçınılmazdır.
            Evet, siyasi kirlilikle birlikte radikal grupların eylemlerine bakaraktan ‘işte İslam budur’ denilmeye getirildiğinde işin rengi değişebiliyor. Oysa İslam’ı en ufak karalayıcı bir imada bulunmak ya da sataşma tüm Ümmet-i Muhammed’i incittiği gibi tüm cemadat, tüm hayvanat, tüm nebatat,  tüm kâinat incinip titrer de. Bir kere İslam’la hesaplaşma içerisine girenler şunu kafalarına iyi kazsınlar ki,  bu yüce din her hangi bir gruba ait ya da bir şahsın tekelinde bir din değildir,  dinin sahibi bizatihi Allah’tır,  koruyacak olanda O'dur. Yani bu demektir ki çatlasalar da patlasalar da Hak gelince batıl zail olacaktır.  Çünkü Yüce Allah’ın vaadi var,  nurumu tamamlayacağım diye.  Bu yüzden herkim ki İslam’ı karşısına almayı göze alır,  bilsin ki Allah’ı karşısına almış olur. Tarihe şöyle baktığımızda Allah’a savaş açanların hiçbirinin iflah olmadıkları görülür. Akıbetlerinin ne olduğu malum, hepsi tarihin çöplüğüne gömülmüşlerdir.  Madem öyle,  şimdi nasıl olur da İslam bir gruba, bir zümreye,  bir partiye, bir kuruluşa, bir şahsa mal edilebilir ki. Asla hiçbiri İslam’ın temsilcisi olamaz,  ancak İslam’ın hadimi olunabilir, bunun ötesine geçmek haddi aşmak olur. Aşırılıktan, haddi aşmaktan kim ne bulmuş ki radikal gruplarda bulsun. İyi ki de Osmanlı devr aldığı kuru cihangirlik misyonunda karar kılmamış,  yoksa yüz seneyi geçmeyen bir hâkimiyetle ömrünü tamamlayacaktı. İşte Moğol kasırgası bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, Moğollar yüz seneyi aşmayan bir hükümranlık geçirmiştir. Dahası Cengiz, Hülagû gibi yıkıcı serdarlar insanlığa medeniyet değil barbarlık miras bırakmışlardır.  Bu yüzden gerçek manada devlet olma yolunda ilerleyememişlerdir. Belki ülkeleri kasıp kavurmakla,   taş üstüne taş koymamakla kısa bir hâkimiyet elde edilebilir ama bu yöntemle kalıcı olunamıyor, eninde sonunda varacağı doruk nokta tarihin harabelerine gömülmek olacaktır. İşte bu noktada Moğol serdarları ile çağ açıp çağ kapatan Fatih çok farklıdır. Farkı fark ettirende hiç kuşkusuz tefekkür gerçeğidir.
           Bir kere Müslüman’ım diyen her fert tefekkür abidesi olmaya kendini namzet görüp farkı fark ettirmeli.  Nasıl ki bir komünist farkını “devrim kanla yazılı” sloganıyla fark ettiriyorsa, aynen öyle de bir Müslüman’da farkını tefekkür abidesi olmakla ortaya koymalıdır. Şayet insanlığa soluk olmak diye bir derdimiz varsa önce işe kendi iç dünyamızdan başlayıp tefekkür soluğuyla soluklanmak gerekir.  Bırakın ihtilal, terör ve şiddet gibi kavramlar onların olsun, bize İslam’ın o engin tefekkür deryası yeter artar da.  İşte bu gerçeği gören Pakistanlı düşünür Fazlurrahman bakın ne diyor; ‘Bu aktivist gruplar zümreleşme, dar kafalı ve hoşgörüsüz olma temayülünü göstermektedir. Hatta onlar komünizme has usulleri almakta ve huzuru ihlal etmekteler.’  Evet, kayda değer müthiş tespit.  Öyle ya, madem kuru cihangir bir davayla medeniyet hamlesi gerçekleşmiyor. O halde yeniden Tuna boylarında Nizamı âlem için, ilim ve tefekkürü yaymak için koşturmak varken aktivist gruplara özenip zümreleşmeye, dar kafalı olmaya ve hoşgörüsüzlüğe talip olmak niye? Batıyı anlarız da,  bize ne oluyor. Kendimiz olmak varken başka metotlar edinmemiz bize yaraşmaz.  Bir mümin için “Allah'ım maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak”  düsturu en güzel metottur. Şayet gayemiz Allah’ın rızasını kazanmaksa gerisi teferruattır.  Yeter ki, İslam’a gönül verenlerin yaşayışı sıratı müstakim üzerine olsun,  bak o zaman pembe şafakların doğacağı muhakkak.  Zaten yaşanmayan bir din ya da fikir sloganik olmaktan öte anlam taşımaz.
         Velhasıl; İslam’da militan ve eylem baş tacı değil,  tefekkür abidesi insan-ı kâmil baş tacıdır.  
           Vesselam.     







3 Temmuz 2016 Pazar

FANATİZM Mİ DİRİLİŞ Mİ?



          FANATİZM Mİ DİRİLİŞ Mİ?

                                   SELİM GÜRBÜZER
          
                           Kendilerini mücahit sanan birtakım radikal Müslüman akımlar, aslında giriştikleri eylemlerle, anti medeni tutum sergilemekteler. Şu bir gerçek çağımızın bedevileri olduklarının ya farkında değiller ya da hüsnü kuruntu içerisindeler, her neyse kendilerini ne zannediyorlarsa çokta fark etmez,  sonuçta düşman bellediği kesimlere karşı güç gösteriminde bulunmakla İslâm toplumunu töhmet altına aldıkları besbelli. Tabi bu gerçekleri dile getirenlerin çok ağır ithamlara maruz kalacağı da işin bir başka hazin yanı. Bu yüzden radikal gruplarla çok kere fikri tartışma büyük bir risk teşkil edebiliyor. Çünkü hemen her şeyi kimlik kategorisinde sorgulayıp meseleyi iman konusu hale getirmekte pekte mahirler. Hele ehlisünnet yolunu düstur edinmiş bir Müslüman’la karşılaştıklarında hemen sorguya çekip kâfir ilan etmekten de beis görmezler. Hiç kuşkusuz Hariciler tarihte bunun en tipik misalini teşkil eder. 
                        Malum, Hariciler çöldeki başıbozuk ve nizamsızlığa duydukları özlemi, Kur'an ayetlerini kendi hüsnü kuruntularıyla yorumlayarak kendilerince bir görev addettiklerini sanmışlardı. Sadece görev üstlenseler gam yemeyiz, başta devlet başkanı olmak üzere kurumsallaşan tüm devlet mekanizmalarına başkaldıraraktan reddiye döşeyip kanda akıtmışlardır. Maalesef günümüzde de kırsal geleneksel kültürden gelen mankurtlaşmaya müsait bir kısım insanlar şehre yerleştiklerinde zinde güçlerin telkinlerine kapılıp Haricilere benzer bir tavır sergiledikleri görülebiliyor. Dahası kentin varoşlarına konuşlanmış bu tip insanlar bir bakmışsın bilgi çağının getirdiği birçok yeniliklere karşı uyum sağlayamamanın neticesi olarak terör odaklarının maşalığı rolünü üslenebiliyorlar.  Oysa sosyal ve ekonomik değişimlere ayak uydurabilselerdi maşa olmak yerine kendilerini Yusuf Yüzlü ocaklarda ya da beyin fırtınasının yapıldığı alanlarda bulacaklardı.  Ne var ki fanatizmin kucağına düşmüş pekçok insan,   tarihte yaşananlardan hiç ders almadıkları o kadar kendini belli ediyor ki bu çağda bile kol gücüne özlem duyulabiliyorlar. Zaten tarihte Haricilerin yaptığı eylemlere şöyle bir göz attığımızda şiddet hareketlerinin arka planında göçebeliğin yerleşik düzene karşı başkaldırışını ve fanatik bir bilinçaltı boşalmanın varlığını görürüz. İşte aynı bilinçaltı boşalma refleksi günümüzde de geçerli olup bilgi çağına gulyabani kalmaktalar.
                        Evet,  önümüzde ki bu tabloda şiddeti metot edinenlerin slogan varı eylemlerinde hamaset kokan fanatik duygu selinin dışa karşı deşarj olması hadisesi sözkonusudur.  Ve böyle bir tabloda yer alan radikal gruplar eline tutuşturulmuş reçeteleri okumakla ya da başkalarının bindirilmiş kıtaları olarak kullanılmakla adeta kendinden geçmekteler. Belli ki analitik düşünmek çok daha ciddi emek gerektiriyor, paspas olarak kullanılmak varken niye sağduyularını kullanıp analitik hareket etsinler ki.  Onlar için düşünmemek en büyük eylemdir zaten.
                       Her şey bir yana, bir kere Resûlullah (s.a.v.)'ın “Kim çölde oturursa katılaşır, kim av peşinde koşarsa yitirir ve kim saltanata geçerse bozulur” sözleri bedevi toplum yapısının ruhunu ortaya koyması açısından kayda değer mucizevî bir hadis-i şeriftir. Gerçekten de sosyologların olmadığı bu dönemde böylesi mucizevî hadis-i şerifin zikredilmesi İslam bilginlerine ışık saçmışta. İşte İbn-i Haldun bu hadis-i şeriften hareketle “İslâm toplumları İslâm’dan önce bedevi idiler, İslâm tarihinin gelişmesi sürecinde hadariyete geçtiler” tarzında görüş serdetmesi manidardır. Hiç kuşkusuz İslâm’ın metafiziği, ahlâkı, hukuku, edebiyatı, musikisi, siyaseti çok geniş bir çerçevesi vardır. Dolayısıyla İslam'ın bu geniş penceresinden hareketle, Resûlüllah (s.a.v.) ashabına yemek yiyişinden giyimine,  oturuşundan kalkışana kadar hemen her alanda bir dizi adap ve usulleri öğretmiş, derken bedevi toplum yapısı zaman içerisinde medeni oluşum ve diriliş hüviyetine kavuşmuş oldu.         
                       Neyse ki göçebelik, kabalık, yağmacılık vs. çok gerilerde kaldı, tarımdan ticarete doğru gelişme kaydedildikçe toplum sanayileşmiş bilgi toplumuna doğru evirilmekte. Derken toplum yapısı çok daha teşkilatlı bir yapı hale gelmektedir. Tabii bilinçli toplum örgütlenme yapısı gerçekleştikçe radikal grupların asabı bozulmaktadır. Nasıl asapları bozulmasın ki, öteden beri alışmışlar bölük pörçük dağınık yaşamaya,  bu yüzden değişmemekte ki kararlılıklarını eyleme dönüştürmekle diriliş ruhundan yoksun günümüzün yüz karası yeni Hariciliye soyunmaktalar. İşte böylesi gruplarda değişime karşı direnmek kronik bir vaka olarak devam eder durur da. Yani bir şekilde sert ve tepkici haletiruhiyeleri “kurallı yaşamaya” karşı direnişleriyle kendini ele vermekte. Sanki sanayileşmiş bilgi teknolojisine yabancı kalmak marifetmiş gibi bayat ve fosil kalmayı yeğlerler hep. Oysa çağımız, bilgi üretimine yönelik bir yapı arz eder. Öyle ki Harici türü bu tip militan akımlar sosyal değişmenin en hızlı olduğu alanlarda bir bakıyorsun kimi zaman Gezi eylemleriyle, kimi zaman Danıştay saldırısı sonrası gösterilerle, kimi zaman Diyarbakır Sur hadiseleriyle, Ankara Gardaki patlamalarla ve 15 Temmuz Darbe girişimiyle gün yüzüne çıkmaktalar. Hatta bu fosilleşmiş ve bayatlamış artıklar canlı bomba olarak ta sahne almaktalar. Ne diyelim, işte her şey gözümüzün önünde cereyan etmekte, elbette ki İslâm’ın evrensel hakikatlerini anlamak basiretinden yoksun her tür radikal oluşumlardan başka bir şey beklenmezdi. İyi ki Ehli Sünnet yolunu düstur edinmişiz de  “tepkiciliği” değil “etkiciliği” esas almışız. Zaten bir Müslüman’a da tepki göstermek değil etkilemek yakışır. İcabında bu da yetmez, bir mümin öyle etken güç olmalı ki onu gören onda dirilmeli. Aksi takdirde hamasi nutuklarla ve sloganlarla bir arpa boyu yol kat edilemeyeceği muhakkak. İşte bu nedenledir ki diriliş ruhumuzun gök kubbede yankı bulması için etkici olmak şart diyoruz.
                           Bakın, Gavs-ı Hizani (k.s.)’ın oğlu bir gün camii de vaaz verirken ne kadar bildik ayet ve hadis varsa cemaate döktürmüş. O sırada ezan okunduğunda Gavs-ı Hizani (k.s)’de camiye teşrif etmiş. Namaza durulacağı sırada Gavs-ı Hizani (k.s.) müezzine:
                   “-Haydi, kamet getirin” dediğinde cemaat cezbelenip adeta yerlere yıkılmış. Tabii namaz eda edildikten sonra oğlu:
                     “-Babacığım,   camiye teşrif etmezden önce ne kadar ayet ne kadar hadis varsa hararetle anlattığım halde cemaatin kılı kıpırdamadı, ama sen geldin sadece ‘kamet getirin’ der demez cemaat bir anda yerlere yıkılıverdi, bu ne iştir?”
                        Gavs-ı Hizani (k.s.) cevaben şöyle der:
                     “-Oğul iş lafın zahirinde değil manevi tasarrufattadır.
                       İşte bu müthiş veciz söz, etkili  (manevi tasarrufat sahibi ) olmanın gerekliliğini gösteren vurgudur.
                         Belki de slogan atmayı ve şiddeti metot edinenler iyi niyetli, İslâm’a gönül vermişte olabilirler, ama sırf iyi niyetli olmak ve gönül vermişlik tek başına yeterli kriter değildir, Yusuf Yüzlü olmaya ve bilgiye de ihtiyaç vardır. Hele ki toplumsal değişmenin hızla yaşandığı şu çağda meselelere satıh üstü ham kaba softa hükümler vermek yerine akl-ı selim düşünmek mecburiyeti vardır. Asıl bin düşünüp akl-ı selim hareket etmekle İslâm’a hizmet edilmiş olunacaktır. Nitekim nice kelimeler var dua, nice kelimeler var ki etrafımızı kan gölüne dönüştürebiliyor. Şöyle tarihte yaşananları bir düşünün; “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetinden hareketle Müslümanların kanını helal sayan Hariciler değil miydi? Harici kavramı her ne kadar 'dışarıdan biri' manasına bir lügat olsa da,  aslında gerçek anlamı  “huruç eden”, yani “başkaldıran” ve  “isyan eden” demektir. Çağımızın Yeni Haricileri başkaldıra dursunlar bize ”müjdeleyen”, “kucaklayan” ilmi ve tefekkürü esas alan bir yol izlemek düşer. Dahası sırat-ı müstakim üzere bir yola izleyelim ki huzura erebilelim. Kaldı ki İslâm uleması da sürekli olarak Ümmet-i Muhammed’e kurallı ve isabetli görüşler sergilemeyi öğütlemekte. Öğütlemeleri de gayet tabidir, çünkü Sünni ulemanın bizatihi kendileri hayat boyunca reaksiyoner veya isyankâr davranmamıştır. Bakın İmam-ı Azam, yaşadığı dönemde yönetimin haksız uygulamaları karşısında asla ayaklanma fetvası vermemiştir. Zira o biliyordu ki Hz. Peygamber (s.a.v.)  Müslümanlara zulüm yapan Kureyş Şeflerinden herhangi birini öldürmediği gibi suikastta tertiplememiştir. Madem öyle militana değil İnsan-ı kâmile ve tefekkür sahibi insana ihtiyaç vardır. Her militarist akım öteden beri ilme, Yusuf Yüzlülük ve hürriyet gibi değerlerle barışık olmadı ki, gelecekte de olsun. 
                       Evet, bir kez daha söylemekte fayda var;  radikalizm, fanatizm ve sloganik söylemler gelinen noktada sanayileşmiş bilgi çağıyla taban tabana zıt değerlerdir.  İster adına militarizm, ister fanatizm, ister radikalizm diyelim farketmez insanlıktan nasiplenmemiş gulyabani akımlar anti medeniyet oluşum için varlardır. Bizim farkımız diriliş muştusu medeniyete sahip çıkmamızdır. Bize ne geziciler (Gezi zekâlılar),  ne kominist fraksiyonlar, ne el Kaide, ne İran’daki devrim muhafızlığı, ne IŞİD, ne FETÖ ne şu,  ne bu asla örnek model olamaz.  Modelimiz gayet net açık orta da,   kendi engin kültür kodlarımızda var olan alperen tipiyle özdeşleşmiş kökü mazide ati olmak modelidir. İmam-ı Azam, Yunus ve Mevlâna’nın yürüdüğü yolu yol bildiğimizden anti medeni unsurlarla bir ilişki kurmayız. Çünkü biri korku ve vehim salan, bir diğeri ise “iri, diri ve bir olmayı” müjdeleyen anlayıştır. Şu bir gerçek içi boş sloganlarla kitlelerin gönülleri fethedilemez. Ancak ve ancak Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol yine gel” anlayışıyla gönüller feth olunur. Zaten gönüller feth olunsun ki hayırlar feth ola şerler def olabilsin.  
                     Anlaşılan o ki; müjdeleyen anlayışın ortaya koyduğu kardeşlik bilinciyle militarizm ortaya koyduğu kin ve nefret tohumları taban tabana birbirine zıt bakış açılarıdır. Zira kültür mayamız diriliş muştusu sevgiyle yoğrulmuş, gaza gelip bir tek karıncayı incitmeyiz de. Düşünsenize Yavuz Sultan Selim gibi gözü kara bir padişahımız bile daha önceden kafasına koyduğu tüm dünyada küffarın kökünü kazıma düşüncesi Şeyhül İslam Zenbilli Ali Efendi engeline takılabiliyor. Bu demektir ki Osmanlıda bir insan padişahta olsa kendi başına buyruk kesilemez. Çünkü Şeyhülislamlık makamı kurallı davranmanın gücünü gösteren baş makamdır. İşte tüm bu gerçekler ortada iken halen birileri tarihimizi kılıç kalkan ve cengâver tarihi olarak nitelemekten dem vurabiliyor. Aklını karaya oturtmuş bu malum çevreler azcık bir arşiv taraması yapmış olsalardı tarihimizin sadece huduttan hududa, sadece seferden sefere, gazadan gazaya koşan tarih olmayıp aynı zamanda hak, hukuk, adalet ve medeniyet tarihi olduğunu görmüş olacaklardı. Hele birde tarihi köklerin biraz daha derinliklerine dalmış olsalardı Selçuklu, Osmanlı medeniyet oluşumunun temellerinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk'ün Alp’ini erenlikle buluşturup diriliş muştusu medeniyet hamurunun o gün yoğrulduğuna vakıf olacaklardı.  İyi ki de Türk’ün Alpleri, Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelmişlerde Alperen olmuşlar, bu sayede üç kıtaya hükmedecek bir Osmanlı’nın doğuşuna zemin hazırlamışlardır. İşte bu anlamda Söğüt bir otağ olmanın ötesinde Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin elinde ulu çınara dönüşen bir kutlu diriliş hamlesidir. Ve bu kutlu diriliş ruhu ve kutlu ulu çınar ağacı Fatih ve Akşemseddin elinde Nizam-ı âlem’e dal budak salar da. 
                      Dün nasıl ki Osmanlı; Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresini Îlay-ı kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüştürmüşse, bugün de her türlü radikal akımları İslâm’ın hoşgörü, sevgi, ilim ve tefekkür ikliminde eritip yeniden bir medeniyet hamlesiyle dirilişe geçebiliriz, neden olmasın ki.  Başta da dedik ya, tarihi süreç içerisinde şehirlerden uzak kızgın çöller ve çetin coğrafya şartları göçebe insanını sert ve isyankâr yapmaktaydı.  Ama öyle bir dönem gelmiş ki aynı göçebe insanı yerleşik hayata geçişle birlikte medeni olup müesseseleşmeye, hukuka ve kurallı davranmaya uyum sağlayabilmiştir. Madem sosyolojik değişim gerçeği var, o halde bizde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi çağına hatta bilgi ötesine tarihi kodlarımızda var olan diriliş ruhuyla yeniden çağlara ferman okumak zamanıdır.
                          Vesselam.

1 Temmuz 2016 Cuma

KAVGAMIZ KALEM OLUNCA



                              KAVGAMIZ KALEM OLUNCA                        
SELİM GÜRBÜZER

         Sanki hayatın kanunu kavga üzerine kurulmuş gibi. Zaten bir yerde hakikat varsa, bunun karşısında batıl da var demektir.  İşte bu yüzdendir ki Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan kavga kıyamete kadar sürecek de. Çünkü Kabil nizamsızlığın, Habil ise nizamın kutbudur. O halde nizamsızlık ve kalem birbirinin zıddı kavramlardır. Onun için nizamla oynanmaya pek gelmez. Şayet oynanırsa toplumun denge ayarının bozulması kaçınılmazdır.  Hatta buna meydan vermemek için kavgamızı kalem üzerine kurmalı ve kuvvetimizi de Nizam-ı âlem üzerine inşa etmelidir.
       Bakın, Calvin ‘Tek meşru din uğruna yapılan savaştır’   diyor ve ekliyor; ‘Karşılık beklemeyeceksin, yaptıklarına üzülmeyecek sevinmeyeceksin, vazife en büyük ibadet.’   Gerçekten de bu akıl dolusu sözler karşısında şimdi İslam’ın neden din uğruna verilen mücadeleyi cihad olarak tanımladığını daha iyi anlıyoruz. Her ne kadar bir takım aklı evveller cihaddan maksat sadece kılıç olduğunu beyan etseler de kılıç kadar nefis ve ilim uğruna verilen mücadelede cihaddır. Bilhassa nefisle olan mücadele en büyük cihad olarak ilan edilmiş bile. İcabında kılıcın düzeltemediği nizamsızlığı nefisle mücadele ve hal ilmi (ilmihal)  düzeltebiliyor. Zaten el kalem tutmayınca kılıç bir yere kadar iş görür, illaki uzun soluklu bir medeniyet dirilişi için kalem şart.
          İdeolojik kavgalar genel itibariyle barışçıl değildir.  Nasıl barışçıl olsun ki,  insanlığa huzur yerine kan ve revan yaşatırlar hep.  Onların yemişi kanla beslenmektir, medeniyet dirilişçilerin gıdası ise Şeyh Edebalice “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıdır. Bundan öte insanlığa soluk olup nizam-ı âlemce yönetmektir. Şöyle Avrupa tarihine bir baktığımızda ehl-i salibin hak dediği şey aslında kaba kuvvettir, kuvvet dediği ise zulüm veya vahşet olduğu görülür. Oysa şiddet histerisi ne nizam ortaya koyabilir,  ne de medeniyet inşa edebilir. Bu yüzden bizim farkımız yıkmak değil inşa için var olmamızdır. Zaten farkı fark ettirende kalemimizin mürekkebinden damlayan sevda ruhuyla gönülleri nakşetmemizdir.  
        Şu an tüm İslam âlemi perişan halde zelil sefil bir durumda.  Hiç kuşkusuz bunun sebebi artık kalemlerimizden sevda yüklü mürekkebin akmaz oluşu,  bilgi eksikliği ve sevda ruhumuzu yitirmişliğimizdir.  Ne zaman ki kalemlerimizden sevda mürekkebi akmaya başlar işte o gün geldiğinde nice zifiri karanlık gecelerin pembe şafaklara dönüşeceği muhakkak,   bu konuda ümit varız da.  Yeter ki kaleme kalemce sahip çıkalım dirilişimiz   'niyet hayrola akıbet hayrola'  aydınlığında vuku bulurda.
         Evet;  kalemle yapılan mücadeleler topluma mal olurken,  bir hiç uğruna verilen kuru kavgalar bırakın topluma mal olmayı anlık saman alevi misali parlayıp sönmeye mahkûmdur.   Kaldı ki bir kuru dava uğruna verilen mücadelelerin sonucunda kazanılan pekçok zaferin daha üzerinden yüz sene geçmeden bir başka güç tarafından bertaraf edildiği malum.  Fakat fikir ve yazıyla verilen mücadeleler öyle değildir,  uzun soluklu olup tarihe mal olur da.  Dahası bu tip mücadeleler geçici değil kalıcı olmak için vardır.  Hele birde hem kalem hem pusat,  hem beyin fırtınası, hem de bilek gücünün bir araya geldiğini düşünün hiç kuşkusuz bu birliktelikten büyük bir aksiyon doğar da.   Her ne kadar kafa gücüyle kol gücünün bir araya gelmesi çok zor gözüksede bu birlikteliğin oluşumu için çaba sarf etmek gerekmez mi? Kuşkusuz gerekir, şayet muhteşem mazimizde olduğu gibi kalemle kılıcın birarada yürütüldüğü Nizam-ı âlem için seferber olduğumuzda biliniz ki diriliş muştumuzun yeniden vuku bulması an meselesidir diyebiliriz. Kaldı ki kültür kodlarımızda bu diriliş ruhu var,   yeniden Nizam-ı âleme kanatlanmak neden olmasın ki? Anlaşılan beyinle kolun bir arada olacağı aksiyon bir güce ihtiyaç vardır.  Dedik ya,  bu güçten yoksun bir devlet süper güç olsa bile bu güç Akif'in dile getirdiği içi boş tek dişi kalmış canavar medeniyet olacaktır.
          Artık tüm cümle âlem şunu iyi bilsin ki;  tarihte yaşanan bir takım kan ve ırka dayalı tüm kavgaların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. İnsanlığa itibar kazandıran ne şan, ne şöhret, ne fiziki görünüm, ne para, ne pul, ne de kandır, asıl değer katan eşrefi mahlûkat olmanın mayasına uygun medeni olmak hamlesidir. Madem öyle,  fıtratımızla barışık,  kültür kodlarımızla orantılı insani yönümüzü zenginleştirip biyolojik kavgalardan uzak kalmalıdır. 
      İnsani yönümüzü zenginleştirmek derken ister istemez akla bilge şahsiyetler gelmektedir. Nitekim İmam-ı Azam hem Emevi, hem Abbasi dönemi halifelerinin kadılık teklifini reddetmiş bilge bir şahsiyettir. Belli ki burada ortaya konan tavır kadılığın hakkında gelememek ya da yapamamak endişesi değildir asla,  onların tek kaygısı zulümlerine alet olma riskidir. Üstelik o kendisine yapılan onca zulme rağmen kalemini kırmamış, devlete karşı başkaldırmamış, tam aksine Müslüman kanı dökülmesin bir tavır sergilemiştir. Ama gel gör ki böylesi mümtaz bilge zat, Halife Mansur döneminde mahkûm edilip zindan da şehit edilmiştir. Zindanda ölüme terk edildi de ne oldu,  sonuçta o gönüllerde en büyük fıkıh âlimi olarak yaşayıp çağımıza ışık saçmış ya, bu yetmez mi? Kalemin gücü o kadar net açık ortada ki,  Müslümanlar bugün olmuş hala kalem erbabının bıraktığı ilmi mirasla meselelerini çözmeye çalışıyor. Nitekim bugün Halife Mansur konuşulmuyor,  konuşulan Ebu Hanife’dir. İşte kalemin gücü budur. Üstelik bu güç tarihe adını yazdırmakla kalmayıp hem bugüne, hem de geleceğe ışık saçmaya devam etmekte. Zulümden kim payidar olmuş ki Mansur gibilerde payidar olsun. Kelimenin tam anlamıyla O, “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” (Bkz. Nevevi, Müslim Şerki-Kitab İmaret)  hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun yaşayıp ve bu uğurda şehit olmuş bir fıkıh âlimimizdir. Tabii bitmedi bu uğurda daha nice ışık kandillerimiz var.  İmam Hanbelî’de hakeza Halifenin yanlışlarına itaat etmemiş bir bilge zattır. Tabii bu öylesine bir itaatsizlik değildi,   bakın bikeresinde Halife Mu’tasım Billâh,  İmam Hanbelî’yi Kur’an’ın mahlûk olduğuna dair bir fetva vermesi için zorladığında kabul etmez, sen misin kabul etmeyen kendisiyle birlikte yedi yüz âlim şehit edilir.
        Evet, İmamı Hanbelde tıpkı İmam-ı Azam gibi kavgasını isyan üzerine kurmamış, hak ve hakikati dile getirmekle bedel ödemiştir.  Ehlisünnet âlimleri için ölçü besbelli,  hak ve hakikat dışı her ne varsa ona itaat etmemek esastır. Başkaldırmakmış, isyankârlıkmış bu tür radikal tavırlar onların dünyalarında yer almaz. Onlar için her türlü zulüm ve işkenceyi sabırla göğüslemek esastır. Kaldı ki itaat başka bir şey,  isyan başka bir şeydir. Dolayısıyla her ikisini birbirinden ayırd etmek icab eder. 
       İslam’da sultana itaat emri vardır, ama bu itaati mutlak kılmamıştır. Zira Resulullah (s.a.v) “Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır”   diye beyan buyurmuştur.
      Hele fıkhı kıymet değeri tartışılmaz ölçüde diyebileceğimiz Fetava-i Hindiye adlı kitabının yapraklarını çevirdikçe Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker vazifesinin yerine getirilmesinde:
        “—Umera elle,
          —Ulema dil ve kalemle,
       —Avam-ı nas kalb ile yapar”  olarak karşılık bulduğunu görürüz. İşte bu müthiş tespit sayesinde  ‘Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa elinizle,   elinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir’  hadis-i şerifte geçen Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker yetkisinin ulu orta herkese verilmediği gerçeğini öğrenmiş oluruz.
        Kuvvet, kanun hükmünde adil güç olursa anlam kazanır. Bu adil gücün tatbikinde devletin görevi esas alınır. Bireye kafasına göre bir adamı cezalandırma ya da öldürme yetkisi verilmemiştir,  devlete ait bir yetkidir bu. Şayet fertler kendini devlet yerine koyup güç koymaya kalkışırsa her tarafta anarşizmden kol gezilmeyeceği aşikâr. Hele bir cahilin âlimin yapması gereken görevi üstlendiğini düşünün, vay o ahalinin haline,   ortada ne ilim kalır ne de erdemlilik. 
          Evet,   İmam-ı Azam, İmam Hanbelî gibi nice âlimlerin kendilerine getirilen hak ve hakikat dışı teklifleri reddetmesi isyan etmek değildir, bilakis Allah’ın ahkâmını hâkim kılmaya yönelik bir tavırdır. Kaldı ki ortada 'haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır' peygamber buyruğu var.  Şayet söz konusu Allah ve Resulünün hakikatlarıysa itaati 'Emri’bil Marufta' görüp hayatlarına uygulamışlar da. Onlar isteseler bir küçük işaretle kitleleri isyana sürükleyebilirlerdi,  ama onlar öyle yapmayıp zulme uğrama pahasına da olsa tüm işkencelere karşı Allah’ın verdiği canı emanet bilip isyana girişmemişlerdir. İşte hakiki iman mücadelesi budur.
       Bediüzzaman yaşadığı dönemde nice sürgün ve çilelere maruz kalmış,  ama o bir an olsun hiçbir talebesini isyana teşvik etmemiştir. Üstelik kendisi dâhil,  yirmi sekiz yıl hapis hayatı yaşamış olmasına rağmen bir kez olsun başkaldırmamıştır, sadece fikir bazında “zalimler için yaşasın cehennem” demiştir. İşte bu noktada, şayet hukuki yollardan mücadele diye bir dert tasamız varsa işte hayatı boyunca kalemiyle mücadele veren Said Nursi’yi örnek almak en doğru tavır olacaktır. Peki, onun mücadele yöntemine sadece bizim mi ihtiyacımız var,  hiç kuşkusuz tüm insanlığında onun kocaman yüreğinden kopan o müthiş kaleminden alması gereken nice derslere ihtiyacı var. Öyle ki, onun kalemi bir tür sivil inisiyatif mücadelesidir. Canı pahasına ortaya koyduğu mücadelede önce inancını doğurgan toprağa savurmuş,  sonrasında sabahın o seher yelinde kaleme döktüğü Risaleyi Nur hakikatlerini ötelere taşır da. Peki, üstadın kalemini güçlü kılan gizem neydi?  Belli ki o gizem, kutbul aktab kabul ettiği Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani Hz.leri gibi zatların ruhaniyetinden aldığı feyiz ve bereketinde gizlidir. Ve bu bereket sayesinde kaleminden damlayan her mürekkeb önce tohum, sonra filiz,  en nihayetinde çiçek açıp tüm beşeri tabular ve sahte mabutlar sözün bittiği noktada sonbahar yaprakları gibi tel tel dökülmüşlerdir.  Nasıl dökülmesinler ki,  Risaleyi Nur hakikatleriyle her kim yüzleşirse üstadın yüreği ne yürekmiş demekten kendini alamaz. Çünkü Risale-i Nurun   'Sözler', 'Lemalar', 'Şualar' ve 'Mektubat'  olarak külliyata dönüşmesinde Bediüzzaman üzerinde kendinden önceki ehlisünnet âlimlerin himmet ve bereketlerinin tesir yapmışlığı söz konusudur. Bu yüzden kalem bu anlamda feyiz ve berekettir, içine ruh üflenmezse neye yarar ki.
         Madem kalemin gücü ortada, o halde durduk yere başımızı kuma gömüp karamsar olmaya gerek yoktur. Zira ümitsizlik en büyük felakettir. O halde daha ne duruyoruz, yeniden ümit tazelemek için Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani, Ahmed Yesevi,  Mevlana, Yunus, Said Nursi Hz.leri gibi daha nice ışık fenerlerin yolunu takip etmek yeterli olacaktır.
        Evet,  Bediüzzaman hayatı boyunca tüm sahte mabudlara karşı mücadele verip karanlığı ışığa çevirmiş bir deha örneğidir. Dünyada dikensiz gül bahçesinin olamayacağını bilinciyle hareket edip kendi doğurgan toprağımızdan çıkan yeni nesle örnek bir remzdir.  Bir an olsun hiç gözünü kırpmadan tüm sahte mabutlara ve deccallara (kalemsizlere)  karşı meydan okuyan tek yürek volkandır.  O önce susmuş, fakat sabrını deneyip zorlayanlar olunca da bir volkan misali patlayıp ihanetleri bala çevirmiştir. Adeta kalemiyle bütün kaleleri yıkmış ve adını Bediüzzaman olarak tarihe yazdırır da.  Derken Risale-i Nur çağımıza ışık saçmış olur.   Nasıl ışık saçmasın ki,  ‘kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım’ misali gücünde kalemi ateşten gömlek İbrahim-i Gül olmuşta.  İşte bu noktada Risale-i Nur hakikatleri için İbrahim-i Gül külliyattır diyebiliriz. Üstelik bu külliyat kıyamete dek ışık kaynağı olmaya namzette.  Sözün özü Risale-i Nur hakikatleri karanlığa ışık saçan İbrahim-i Gül bahçesidir.
        Bediüzzaman’ın canı pahasına ortaya koyduğu kalem mücadelesi kuru cihangir kavgası değildi elbet, bu yüzden onun verdiği mücadeleyle diğer beşeri kavgaları aynı kulvarda bir tutmak abesle iştigal olacaktır. Birkere birinde iman hakikatleri uğruna yapılan bir mücadele var,  diğerinde ise şan şöhret uğruna mideyi doyurmak vardır. Davası şan şöhret sahibi olmak olanlar midelerini tıka basa doyura dursunlar,  ardından bıraktığı iman hakikatlerini hayatın her alanına çoktan işlemiş bile. Başkaları için bir tılsım, bir sessiz harf yığını sanılan kelimeler Said Nursi’de patlamaya hazır ışık saçan volkandır. Bu volkan bildiğimiz yanardağ volkan lav değil, bilakis  “Zalimler için yaşasın cehennem” diye ifadelendirilecek bir iman ve bir mana bütünlüğünde gönlün ifadesi volkandır. Düşünsenize bir gayrimüslim Haşir Risalesini okumaya koyulduğunda:
      —Derhal şu Haşir risalesini yok edin. Az daha okusam ahret sokaklarında dolaşır olacağım dedirttirecek cinsten volkan patlaması bir kalemdir.
         Anlaşılan nice din mazlumu âlimler zulme uğramış,   canından olmuş ama bugün şunu daha iyi fark ediyoruz ki; şehit kanından üstün bir kalem gerçeğiyle karşı karşıyayız, bu şeref yetmez mi?  Onlar bu şerefe nail olurken kandan beslenen zalimlerde lanetlenmekte.   Nitekim bugün adından söz edilen zalimler değil, âlimler, adil sultanlar ve şehitlerdir.  Madem öyle, Peygamberimiz (s.a.v)'in “Âlimlerin mürekkebi şehit kanlarından üstündür” övgüsüne mazhar olan hakiki kalem erbabının yolundan yürümek demek düşer bize.

              Vesselam.