12 Temmuz 2016 Salı

KOP TİPİSİ IŞIĞI OSMAN OKUTMUŞ



 KOP TİPİSİ IŞIĞI OSMAN OKUTMUŞ

                                                                     

                                                                                   SELİM GÜRBÜZER

 

         Her insan fani olmasına fani ama kimi unutulur gider, kimi hafızalarda yer eder,  kimi de tarihin sayfalarında insanlıkla birlikte yaşar. Unutulanlarsa malum kimi zulümleriyle, kimi yolsuzluklarıyla, kimi de iğrençlikleriyle lanetlenir hep. Hiç kuşkusuz unutulmayanların unutulanlardan en belirgin farkı ilimleriyle, eserleriyle, hizmetleriyle yâd ediliş olmalarıdır.
        Öyle eminim ki Osman Okutmuş’ta ahlakı, dürüstlüğü ve âlicenap karakteriyle unutulmayıp yâd edilecek isimler arasında olacak hep. Hele onu yakından tanıyanlara öyle bir mesuliyet düşüyor ki o da ‘Kop Tipisi’ başlığı altında yazdığı yazılarla bir memleket sevdalısı nasıl olur bu özelliğini gelecek nesillere sürekli olarak tanıtmak olmalıdır. Nasıl tanıtmayalım ki, Rusların sıcak denizlere inme hayalini, keza Ermenilerinde Büyük Ermenistan hayaline set çekecek bu büyük direniş destanını onun kaleminden öğrendik.
           Her ne kadar onun fani varlığı toprağın bağrındaysa da, ruhu ebedi âlemde. Madem öyle bize Kar Beyaz Kop Tipisi Gönül Abidesinden geriye kalan o memleket aşkını yaşatıp kendimize görev telakki etmek düşer.
           Evet, O unutulmaması gereken büyük şahsiyetlerdendir. Bilhassa tevekkülü, ağır başlılığı, yozlaşmış şehir kültüründen uzak vakar duruşu Osman Okutmuş’ta ziyadesiyle en belirginleşmiş bir karakter örneğidir. Nitekim O hiçbir zaman bir yerlere şirin görünmek için çaba sarf etmediği gibi yozlaşmış şehir kültürünün her türlü üçkâğıtçılık, alavere ve dalaveresine tevessül etmezdi. Dahası onda tezahür eden dürüstlük, açık samimiyet, yüreklilik ve mütevazılık sıradan hasletler değil bilakis üzerine sinmiş en tabii haleti ruhiye halidir. Zaten kendisinde açık açık tezahür eden bu karakteristik mizacından dolayıdır ki karşılaştığı her kim olursa ona güvenir ve bir babacan ağabey olarak hürmet gösterirdi. İcabında iltifat ettiği kimseler de olurdu ama hiç kimse de kalkıp 'yağ çekiyor' diyemezdi. Yediden yetmişe hemen herkese samimi davrandığı için muhatabını da kendisi gibi görürdü. Hatta tenkit ettiği kimselerde olurdu ama ‘ya bu adam bana düşmanlık ediyor’ diye aklının ucundan bile geçirmezdi. Dolayısıyla tenkit edişinde temel amacının bağcıyı dövmek değil doğruyu bulmak olduğu her halinden besbelliydi. İşte bu yüzden kim çıkar da  'Osman Okutmuş şu makama veya mevkie gelmek için böyle davranıyor dese, buna kargalar bile güler asla pirim vermezdi. Hani ‘ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz’ bir atasözümüz var ya, nitekim kendisine 12 Eylül ihtilali müteakip Belediye Başkanlığı için ısrar edildiğinde o adeta elinin tersiyle itip kalemiyle hizmet etmeyi tercih etmiş nevi şahsına münhasır bir şahsiyettir. Her şeyden önce o gösterişi sevmezdi. Hiç kimseye yaranma derdi olmadığı gibi iman gösterisi yapma ihtiyacı da duymazdı. Hiç bir şeyin Allah’tan gizlenemeyeceğini bildiği içindir beşer planında riyakâr davranmazdı.
            Hele bilhassa memleket sevdası hemşerilerimizin şunu iyi bilmesi gerekir ki yaşadığımız şu çağda kendine dürüstlük, itidal, ağır başlılık, iyi niyetlilik noktasında örnek model olabilecek bir şahsiyet arayacaksa pek uzaklara uzanmasına gerek yoktur, o bizim zaten yanı başımızda o’na bakması kâfi. O halde bizim asıl derdimiz o’nun kar beyaz karakteristik meziyetlerini örnek alıp yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. İşte bu noktada yeri gelmişken yetkililere şu çağrıyı yapmakta fayda var: Geliniz, böylesi donanımlı abidevi şahsiyet için tez elden kolları sıvayıp adına yakışır hem müze inşa edile hem de mezarı ziyaretgâh hale getirile. İnşa edilmeli ki gelecek nesiller onun ‘Kar Beyaz Kop Tipisi’ ışığından istifade edebilsin.        
             Neden böyle bir çağrıda bulunma ihtiyacı hissettiğimi hiç kuşkusuz gençlik çağında bizatihi yakından tanımam hasebiyledir. Tâ lise çağlarında iken rahmetlinin matbaasında ‘Kop Tipisi’ yazılarını kurşun yapımı puntolarla Bayburt Postası Gazetesi sütunlarına dizmiş bulunmam, o’nu yakından tanıma fırsatı bulmama neden olmuş, böylece kendime bir Kar Beyaz Türk mizacı olarak örnek almam benim için büyük bir şeref nişanı oldu diyebilirim. Ancak bu şerefin kendi iç dünyamda oluşturduğu sorumluluğu, ona duyduğum engin hürmet ve hayranlığımı ömrüm boyunca ifade etsem kalemimin bile gücü yetmeyeceği muhakkak. Şayet bu gün gelinen noktada her yıl memleketimizde Dede Korkut şenlikleri düzenleniyorsa, yetmedi Bayburt Aşkale arasında ki 6 bin 335 hektarlık alan ‘Kop dağı Müdafaası Tarihi ve Milli Parkı’ olarak ilan ediliyorsa bunu o’nun kırk yıllık gazetecilik hayatında şehitler katında yazdığı Kop Tipisi başlığıyla kalemine döktüğü makalelerinin gücünden biliyorum. Öyle ya, her yıl düzenlenen törenlerle Çanakkale ve Kut’ül Amare şehitleri Türkiye çapında anılırda Mareşal Fevzi çakmak’ın ‘Bayburt savunması ikinci Plevne’dir’ dediği Kop şehitlerimiz niye garip kalsın ki. Allaha şükürler olsun ki Hacı Osman Okutmuş’un yıllar öncesinde gösterdiği bu çaba ve gayretin bugün meyvelerini toplamış durumdayız. Madem öyle gerek üniversite düzeyinde gerekse Bayburt’umuzun tüm kamu kurum ve sivil kuruluşları el ele gönül gönüle verip adına layık çalışmalar başlatmalı. Böylece hem Kar Beyaz Kop Tipisi abidevi şahsiyete karşı görevimizi ifa etmiş oluruz hem de Marco Polo’nun ‘Bayburt dünyanın en uğrak yerlerinden biridir’ dediği Dede Korkut diyarını gerçek manada uğrak mekân turizm cenneti haline getirmiş oluruz.
            Şu da var ki, böylesine sanatı, tefekkürü, mizacı, mücadelesi ve bütünüyle ilgi çekici bu denli geniş çaplı, çok yönlü bir insanı kaleme almak hem zordur, hem de ortaya yazı değil, eser koymak gerekir. Kaldı ki, onun hakkında yazılacak her yazı, eksik ve sınırlı kalmaya mahkûm da. Bakınız, o sadece Bayburt’la sınırlı kalmamış, NATO Genel Sekreterince Anadolu Gazetecilik ödülünü de almaya layık görülmüş bir gazetecimizdir. İşte bu nedenledir ki ömrünün çoğunu kalemine sarf etmiş böylesi bir şahsiyetin ancak yazı dizgilerinin puntosu olabildiysek ne mutlu bize,  bu bizim için en büyük kazanç olur elbet. Doğrusu bu günkü gelişmiş matbaacılık sektöründe klasik kalan kurşun dökümü puntolarla tekrardan yazılarını dizilemeyi ne kadarda çok isterdim. Hiç olmazsa bu şekilde ruhaniyetinin canlı müzesi olmuş olurdum.  Elbette ki hükmü ilahi gereği ‘Bütün nefisler ölümü tadacaktır...’  Olsun ervahı yaşıyor ya.  Saçtığı kar beyaz ışığın sönmeyeceğine inancımız tam da.
          Hâsıl-ı kelam yüreğimiz dağlanıyor. Dün seviyesine ulaşmak imkânsızdı, bugün ise hatıralarına ve o aklımızdan çıkmayan kar beyaz sohbetlerine ulaşmak imkânsız. Bu yüzden şaşkınız, çaresiziz. Sanki dün bugünmüş gibi gözümüzde canlanıyor. Biliyoruz ki ruhun bundan haberdar; şimdilik samimi gözyaşlarımız ve Allah’ın sonsuz rahmet niyazlarımızdan başka sana bir şey sunamıyoruz. Oysa Hacı Osman Okutmuş ağabeyimiz çok daha fazlasına layık bir gönül abidesidir.
        Şimdilik başka ne diyebilirim ki, o bize ehtiyar (ihtitiyar) derdi, bizde Hacım derdik.  Madem öyle, kar beyaz ruhun şad ola.
          Vesselam. 

http://www.enpolitik.com/haber/198240/bayburt-tarihini-onurlandiran-bir-isim-osman-okutmus.html

http://www.bayburtpostasi.com.tr/bir-gonul-abidesi-osman-okutmus-makale,65.html

11 Temmuz 2016 Pazartesi

MHP VE ÜLKÜ YOLU EĞİTİMCİSİ YILMAZ SAKA



                             MHP VE ÜLKÜ YOLU EĞİTİMCİSİ YILMAZ SAKA
                                                                                                                                 SELİM GÜRBÜZER
              Yüreğimiz yanmakta. Nasıl yanmasın ki, o bizim gençliğimizde olsun,  olgunluk yaşımızda olsun bizim üzerimizde çok büyük tesiri olan ‘adam gibi adam’ diyebileceğimiz eğitimci ağabeyimizdi.
               Gençliğimizde Ramazan ayı geldiğinde minarelerden yankılanan ezan sesleri ve top ateşleri eşliğinde iftar açmakla bir bambaşka duygu seli yaşardık. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir;  Bayburt kalesinin bedenlerinden iftar vakti atılan top sesleri hemen hemen tüm mahallelerde duyulacak derecede yankılanırdı. Ancak hangi yıl hatırlamıyorum, ama bir seferinde top atışı sırasında topun geri tepmesiyle Kaleardı mahallesi sakinlerimizden bir can kaybı ve yaralanma hadisesi yaşandığı içindir o top atma geleneğimiz son bulmuştu. Tabii buradan şuraya gelmek istiyorum. Malumunuz Bayburt kalesinin şehre bakan bedenlerinde atılan tophanenin hemen altında Bayburt’un o meşhur pamuksu beyaz taştan örülü tek minareli Mehmet Çelebi mahallesinin ismiyle müsemma Pilav Efendi bir camimiz var ya,  işte o camii aynı zamanda Yılmaz Saka ağabeyimizin 1970 yılında imam hatip görevlisi olarak ifa ettiği bir camiimizdir.  O yıllarda iftarımızı yapıp,  teravih vakti geldiğinde büyüklerimiz bize derdi ki; Ramazan ayını daha iyi şenlendirmek için teravihleri sadece bulunduğunuz mahallede değil diğer mahallelerde kılarsanız çok sevabı var. Tabii büyükler böyle derde biz camii camii dolaşmaz mıydık? İyi ki de büyüklerimizi dinlemişiz, çünkü benim bulunduğum mahalle Şingâh mahallesiydi, dolayısıyla mahalle mahalle dolanıp teravihleri kıldığımız camilerden yolumuz Pilav Efendi Camisine düştüğünde bir anda etkili hitabetiyle vaaz verip göz dolduran bir yüzle karşılaştık.  Ve bu nurani yüz Yılmaz Saka ağabeyimizden başkası değildi elbet.  Daha ilk günden etkisi altına girdik bile.  Teravih namazını arkasında kıldıktan sonra arkadaşlarımızla eve dönerken yolda birbirimizle hasbihal ettiğimizde meğer etkisi altında kalan sadece ben değilmişim aynı duyguları mahalle arkadaşlarımda hissetmişler.
                Peki, gençlik dönemlerinde sadece camiler mi uğrak mekânlarımdı?  Bunun yanı sıra siyasi olarak da en sık uğradığım mekânlardan biri de hiç kuşkusuz Ülkü ocaklarıydı. İyi ki de o yıllar da Ülkü Ocaklarına sıkça gitmişim. Zira günlerden bir gün Yeni camiinin (Yakutiye Camii)  arka sokağında bir apartmanın en üst katında Ülkü Ocaklarına uğradığım da ülküdaşlarımızla hoş beş sohbetin ardından bize dediler ki Yılmaz Saka ağabeyimiz konuşma yapacak herkes alt kattaki MHP ilçe teşkilatına insin. Tabii cümbür cemaat ülkü ocağının hemen altındaki kata indiğimizde o’nun o güzel hitabetini bir kez daha tıpkı Ramazanda vaaz kürsüsünde hissettiğimiz o hazzı yeniden tatmak nasip oldu. Böylece ikinci kez Yılmaz Saka ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçmiş olduk.  Hakeza zaman zaman yolda rastladığımızda, zaman zaman MHP İlçe Teşkilatının üst katına çıkacağımız merdiven basamaklarında göz göze gelişlerimizde ve zaman zamanda ocağın salon kısmında ülküdaşlarımızla birlikte sohbet ettiğimiz anlarda aramıza katıldığında da kendisinden çok istifadelerimiz oldu.  Hiç kuşkusuz bu karşılaşmalarımız sıradan rutin karşılaşmalar değildi. Bilakis çok yıllar sonra şunu anladık ki bizim şahsiyet bulmamızda en büyük pay sahibi olduğunu fark ettik. Hatta fikri olarak bizim üzerimizde emek hakkı olduğu da inkâr edilemez derecededir dersek yeridir. Böylece o’nun sayesinde Ülkü ocağının sadece bir gençlik teşkilatı olmanın ötesinde ehlisünnet yolu bir ocak olduğunu idrak etmiş olduk. Zaten böylesi bir bilince varmasaydık belki de ortalıkta dolaşan bir sürü ehlisünnet dışı akımların tuzağına düşüp maazallah başka yollarda iz sürüyor olacaktık. Allah’a çok şükürler olsun ki o yıllarda Yılmaz Saka gibi bir eğitimci, H. Osman Okutmuş gibi gazeteci, Erol kılıç gibi yiğit öğretmenimiz, Cengiz Ocakçı gibi mühendisimiz, Kemalettin Çubukçu gibi fikir işçimiz, Naci Memiş ve Mustafa Erdemir gibi ocak başkanlarımız vardı da ehlisünnet yolu çizgisi üzere teşkilatlanmış ülkü yolunda karar kılıp bu günlere gelebildik. İşte bu yüzden doğup büyüdüğüm memlekette böylesi ağabeylerimizin sayesinde fikri temellerimizin iyi atıldığına inancım tamdır.  Artık Türkiye’nin neresine gitsek evvel Allah kurda kuşa yem olmayız da.
             Evet, memleketten çıktık çıkmasına ama bir daha istifade ettiklerimizle karşılaşmalarımız olacak mıydı acaba? Nitekim Erzurum’da üniversite tahsilimi bitirip mezun olduktan sonra soluğu İstanbul’da almıştım. Ki, artık ilk memuriyet hayatına İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde başlayacaktım. Hani dağ dağa kavuşmazda insan insana kavuşur denilir ya hep, aynen öyle de bir gün İstanbul Cağaloğlu’ndan Mahmutpaşa yokuşuna doğru yürürken aşağıya doğru tüm heybetiyle adım adım ilerleyen Yılmaz Saka ağabeyimle karşılaştığımda söz yerini bulur da.  O an göz göze geldiğimizde selam verip yıllar sonra dostça kucaklaşma anımız sanki bir asra bedel bir buluşmaydı. Tabii bu buluşmamız ayak üstüde olsa benimle hal hatır etmesi benim açımdan onur verici bir hatıradır. Hiç unutmam o buluşmanın akabinde bana Ankara’ya uğradığında Keçiören’de mutlaka tekstil dükkânıma uğra demişti. Bende inşallah deyip öyle vedalaştık. İşte O’nun bu âlicenap tavrı bir hemşeri olmanın ötesinde ahde vefa nedir sorusunun en bariz göstergesi bir karakter örneğidir. Gerçektende gün ola harman o ayaküstü görüşmenin üzerinde dört yıl sonra Ankara’ya tayin olduğumda ha bugün ha yarın derken ziyaretimi çok geciktirmiştim. Öyle ya, sen misin söz verip de ziyareti geciktiren, günlerden bir gün oğlum Ahmet Alperenle baba oğul Ankara’nın Altındağ semtinde Muhsin Yazıcıoğlu’nun kabrini ziyaret etmenin ardından İbni Sina Hastanesinin önünden geçerken bir afiş gözümüze ilişir. O afişe dikkat kesildiğimizde Türk ocaklarının yıllık kongresinin yapıldığı yeri işaret ediyordu, derken baba oğul ok işaretini takip ederekten kongre salonunda buluruz kendimizi. Meğer Yılmaz Saka ağabeyimizde oradaymış, dolayısıyla onu da bulmuş olduk. Nitekim kongre salonunda Orhan Kavuncu gibi çok değerli üstatları dinledikten sonra kongre salonu çıkışında bahçede tüm şıklığıyla arkadaşlarıyla hasbıhal haldeyken göz göze geliverdik.  Yine her zaman ki gibi o sevgi dolu kollarını açıp bağrına basaraktan kucaklaşmamız beni kendimden alıp kendime getirmeye yetti arttı da.  O an, Ankara Adli Tıpta Biyolog olarak çalıştığımı kendisine beyan ettikten sonra, bana ‘madem öyle artık komşuyuz, herhalde tekstil dükkânıma gelirsin’  dedi. Dikkat edin o kadar mütevazı bir dil kullanır ki, dikkat edin tekstil ticarethane yerine dükkân diyor. Gerçekten de çalıştığım Adli Tıp Kurumu ile Yılmaz ağabeyimin işyeri aynı semtteydi. Her neyse, bu kez oğluma yönelip onunla da birkaç kelam eyledi. İlginçtir oğlum üniversite sınavlarına hazırlandığını dua etmesini söyleyince ahde vefa bu ya oğluma da bir asra sığmayacak tavsiyelerde bulunmayı ihmal etmez. Derken hoş beş sohbetinin ardından her fırsatta tekstil dükkânına gidip ziyaretlerim oldu da. Her ziyaret edişimde sadece benim hatırımı değil çocuklarımın bile hal ve ahvalini sormadan edemezdi. İşte gerçek dostluk budur. Düşünsenize aile efradını bile düşünen bir dostluktur bu. Nitekim bu tavrı oğlumun da gözünden kaçmamış olsa gerek ki, Türk Ocaklarının yapıldığı kongre salonunun çıkışında bahçede gösterdiği o cana yakınlığı öyle etkilemişti ki, şu sözleri bana dile getirmekten kendini alamaz da:
      -Baba inanır mısın bugüne kadar senin bir zamanlar bana bahsettiğin ve geçmişte birlikte olduğun arkadaşlarınla da tanışmıştım ama bu sefer ki hasbıhal ettiğim o uzun adam amcam diğerlerinden çok farklı.  Hani özü sözü bir olanlar için   ‘adam gibi adam’ derler ya,  gerçekten de o  ‘Uzun Adam Amcam’ adam gibi adamın tâ kendisi bir adam.
        Evet, oğlum tespitinde yerden göğe haklıydı, geçmişte nice dostlarımız oldu, hatta o dostlardan bir kısmı makam mevki sahibi olduklarında ne arar oldular ne de kapımızı çalar oldular.  Hatta bir ara madem arayıp sormuyorlar bari biz soralım dediğimizde dost sandıklarımızı ziyaret için randevu talep ettiğimizde randevu bile vermeyip sırra kadem basanlar oldu.  İşte ahde vefanın sırrı burada gizlidir.  Oysa oğlum Ahmet Alperen’in ‘adam gibi adam’ dediği o uzun adam Yılmaz ağabeyim bundan istisnadır elbet.  Ahde vefa duruş üzerinde tüm berrak halde kendisinde ziyadesiyle mevcut zaten. Ki, Yılmaz Saka ismi sadece Bayburt’ta ün salmış bir isim değildi, Türkiye çapında da ülkücü hareketin içinde de çok önemli isme sahip bir şahsiyettir. Aynı zamanda 1977 yılında Alparslan Türkeş’in liderliğinde kurulan MHP’nin aralarında Muhsin Yazıcıoğlu,  Doğunun Başbuğu olarak bilinen Yılma Durak’ında bulunduğu otuz kişilik eğitim kadrosunda yer almış bir isimdir. Hangi ülküdaşımızın ortamında bulunduysam o’nun isminin hep anıldığına çok kez şahit oldum da. Kaldı ki o,  MHP ve Ülkücü kuruluşlar davasında Medrese-i Yusufiye çilesini çeken isimler arasında da.  Kelimenin tam anlamıyla o son derece donanımlı ve Kur’an’ı hıfz etmiş bir karakter abidesi olması hasebiyle hemen herkesin randevu almaya ihtiyaç hissetmeksizin çok rahatlıkla görüşebileceği bir kıymetti.  Gelene kapısı her daim açıktı,  öyle bir dost yüreği vardı ki her görüştüğümüzde tokalaşmayla karşılamazdı, kendine yakışan şekliyle kollarına sarıp bağrına basmakla karşılardı. Hele Günışığı tekstil dükkânında çokça yudumladığım çay sohbetlerinde bana anlattıklarını yazmaya bir kalkışsam satırların feri söneceği muhakkak. Madem öyle,  dükkânında söylediği o ruhumuzu terennüm eden özlü sözleri bir nasihatname olarak kulağımıza küpe edip hayatımızın ölçüsü olarak almak düşer bize. Şimdi gel de kulağına küpe etme, ne mümkün.  Yine bir ara yine dükkânında ikili görüşmelerimizde doğup büyüdüğüm Bayburt’un Maden köyünde teyzemden bahsettiğimde bir anda tutku bakışından köy hasretini sezmem gözümden kaçmaz da.  İster istemez söz kendisinin doğduğu Maden’den açılınca derin bir oh çektikten sonra, hele bir dur, bana ‘biraz daha Maden’den bahsedersen kim bilir belki de akraba çıkacağız’ der. Tabii benim canıma minnet dayanamayıp cevaben ‘ah keşke öyle olsa da sizin gibi bir kıymetli ağabeyime akraba olsam, bu bizim için şeref kaynağı olur’ dedim.  Evet, her ne kadar akraba olmasak da,  bizi akrabalarından ayırt etmeyip candan sevdiğine inancım tamdı. Zira o tutku gözlerinden akan o ışıltı bunun teyididir. Hatta bir ara yine oğlumu sorduğunda, amcası hani sizden üniversiteyi kazanması için dua istemişti ya, Allah’a şükürler olsun duanızla Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesini kazandı dediğimde hele gözlerinde parlayan o ışıltı bir görseniz sanki dünyalar onun olmuştu, işte bu denli babacan ağabeyimizdi. Ve ardından bana  “Delikanlıya söyle, derslerine çok çalışsın, çünkü onlar bizim geleceğimiz ve umut neslimizdir.”
           Sanki bu sözden ayrılık seziliyordu. Bir gün Ankara Kızılay Sakarya’da ki Bayburt Derneğine uğradığımda Remzi Bayramla karşılaştım.  Hoş beş sohbetin ardından söz dolaşıp Yılmaz Saka ağabeyimize geldiğinde kanser teşhisiyle Gazi Üniversitesi Tıpta yattığını bana söyledi. Bu sözü duyar duymaz sanki beynimden vurulmuşa döndüm,  hemen ertesi gün soluğu Gazi Tıpta aldım. Hasta yattığı odanın kapısına vardığımda oğlu Abdulkadir ve Enis’le göz göze geldik, ziyaret etmek istediğimi dile getirdim ama doktorların kesin talimatıyla ziyaretçi alınmıyor dediler. Bu kez şansımı deneyip hiç olmazsa uzaktan göreyim diye rica ettim,  mümkünü yok dediler. Daha fazla ısrarcı olamazdım elbet, yinede kendimi ziyaret etmiş kabul ettim. Aradan epey zaman geçtikten sonra dükkânına gittiğimde yan komşu dükkân sahipleri bana kapattı dediler. Anladım ki bir insan hasta olmaya düşsün, bu dünyada her şey fani, malda yalan mülkte yalan, baki olan hiç şüphesiz Allah’tır. Her ne kadar hasta yatağında görmek nasip olmasa da zaman zaman telefon görüşmeleriyle geçmiş olsun dileklerimi belirtmeyi ihmal etmedim, en son telefon görüşmemizde sesinin dermansızlığını hissettiğimde kendi kendime; Uzun adam, bu hale düşecek adam mıydı,  kim bilir biz onun yerinde olsak belki de telefonlara cevap vermekten aciz kalıp kapatırdık. İşte o bitkinliğe ve dermansızlığına rağmen Hakka yürürken bile ahde vefa nedir dersi verecek kadar adam gibi adam bir ağabeyimizdi.
               24.03.2016 tarihinde son yolculuğunda uğurlarken cenazede Asaf Murat Karapınar, Zeki Karapınar,  Adnan Bayram,  Hakan Kobal,  Nami Cumhurlu, Savaş Küçük, Harun Çarpatan, Ali Vahit Atıcı, Vedat Bilgin gibi daha birçok hemşerilerimizin yanı sıra arkadaşının arabasıyla birlikte mezarına gittiğimiz Lütfü Şehsuvaroğlu da vardı. Yol boyunca Lütfü Şehsuvaroğluyla andıkta. Ortaköy mezarında okunan Kuran tilavetleri eşliğinde toprağa verdiğimizde İbrahim Sarı, Yılma Durak,  Lokman Abbasoğlu, Yavuz Ağırağaoğlu, Mahir Damatlar, Muammer Cindilli, Remzi Çayır ve tüm sevenlerle birlikte yürekler buruk bir halde Fatihalarla uğurladıkta.
                 Evet,  Uzun adam’ın Hacı Bayram-ı Velinin makamında son kez arkasında cenaze namazı kılınmasının akabinde Bayburt’a giden yol hattı üzeri, yani Samsun yolu üzeri Orta köy mezarlığında toprağa verdiğimizde gerçekten bir abidevi şahsiyetin bıraktığı boşluğun sinemizde açtığı derin hüznü şimdi daha iyi anlıyoruz.   İnanın sözün bittiği an belirdiğinde, imamın el Fatiha demesiyle sanki kabrinde tüm sevenleri selamladığı hayali gönlümüzde etkisini hissettirirde.  O şimdi aramızda değil ama Hakka vasıl olanların yanında, bu yetmez mi?
               Velhasıl,  vefakâr can ağabeyimizin Kabri nur, ruhu şad olsun.
                Vesselam.
 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2411/mhp-ve-ulku-yolu-egitimcisi-yilmaz-saka.html

10 Temmuz 2016 Pazar

MEMLEKET HASRETİ BAYBURT


  MEMLEKET HASRETİ BAYBURT
                                                                               
SELİM  GÜRBÜZER
Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı,  doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedemkorkut şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim.
          Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da.  Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları,   bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu.  Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik,  yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik.  Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik.  O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta olmanın ötesinde, inşaatın hem mühendisi, hem amelesi gibiydi. Tabii bizlerde seyirci kalamazdık ustamıza,  zaman zaman el verdikte.   Hatta inşaatın yapım aşamasında o sıralar tuğla ocaklarında çalışmam hasebiyle evin bir kısım tuğla ihtiyacını da kendim karşıladım. İşte o karşılayış hevesi geleceğe ümitle bakmama yetmiştir.  Gerçektende yeni ev olma hevesi bambaşka bir duygudur. Evet, bu duygu hevesi sadece bende değil, aile fertlerinin hemen hepsinde vardı.   Zaten bu heves, bu duygu seli olmasa kıt kanaat geçinen böyle bir aile ortamında yeni ev yapmak ne mümkündü.  Derken bu duygular eşliğinde sonunda bizimde bir beton arma evimiz oldu. Hatta daha sonraki yıllarda Fransa’da çalışan ağabeyimin yeni evin üstüne bir kat daha çıkmakla artık bundan böyle üstümüzden başımıza su damlamayacak ya da baca küremeyecek konumda çatılı eve kavuşmuş olduk.  Kelimenin tam anlamıyla aile içerisinde yeni ev hevesi öyle ortak doruk bir duygu seliydi ki, ağabeyim evin üzerine kat atıldığında yine ailece aynı duyarlılıkla imece usulüyle koşuşturmayı ihmal etmedik. Bu arada bende üst katın demir balkon modelinin üç hilâl olması noktasında halamın (bibimin) oğlu demirci ustası Murat Kiki'ye söylemekten geri durmadım.  Demek ki o yıllarda üç hilal sevdası kanımıza öyle derinlemesine işlemiş ki bu simgeyi önerebilmişim.  Hala bugün olmuş o mavi üç hilalli demir balkonumuz yıllara meydan okurcasına Şingâh’ın yokuşundan aşağı inenleri selamlıyor da.   Hele bir insan bir yerden başlamaya dursun,  bir zaman sonra Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokul'un hemen bitişiğinde bu kez kapı komşumuz Kadir Kiki ustanın yapımını üstlendiği dış duvarları Bayburt beyaz taşından iç bölmeleri tuğladan örülü bir evimizde daha oldu. Tabii ikinci yeni evimizin yapımında kullanılan beyaz taşlar babamın taş ocaklarında çalıştığı sıralarda kendi elleriyle yontup kestiği taşlardı.   İşte taş ve tuğla ile örülen ikinci evin sıvasını da babamın at arabasıyla kireç ocaklarından getirmiş olduğu yanmış kireç taşı külü, yine Çoruh nehrinden getirdiği kum ve çimento karışımı bir harçla sıvamakta bana nasip oldu.  Ne diyelim, yeter ki azmedilsin azmin elinden hiçbir şey kurtarmayacağı muhakkak.  Meğer yokluk içerisinde çimentosu az kül mül karışımı harçta olsa bir şeyler üretilip sıva yapılabiliyormuş. 
          Evet, doğduğumda gözümü iki bölümden ibaret bir evde açmışım.  Evin birinci bölümünde içeriye girdiğimizde hemen girişte bir hol,  hol’ün sağında içinde ehram tezgâhının bulunduğu bir oda,  solunda ortada göbek taşı ve hemen yanı başında tandır ve sekinin bulunduğu geniş bir avlu ve avluya bakan ikinci bir odamız vardı.  Evin diğer bölümünde ise at, inek ve koyunların barındığı damımız vardı.  Aslında eski evimize bir bütün olarak baktığımızda hayvanlarla ailece iç içe bir hayat yaşamışız ama sanki farkında olmamışız gibiyiz.  Ne zaman ki evimizin yukarısında Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun yanı başında kesme taştan inşa edilen ikinci evimizin alt katında damımız oldu, işte o zaman hemhal olduğumuz hayvanlarımızdan ayrı kaldığımızı fark ettik.  Olsun onlardan ayrı kalsak ta sonuçta bizim ailede hayvan sevgisi doğuştan bir sevgidir.  Öyle ki, gün geldi doğup büyüdüğüm memleketimden çıkıp İstanbul, Balıkesir, Ankara gibi şehirlerde ikamet ettiğimde köpek besleme gibi bir hevese kapılmadık ta. Şayet dert dava hayvan sevgisiyse bu sevgiyi Ömer Seyfettin'in kaşağı hikâyesini okuyarak ta edinmedik,  bilakis bu sevgiyi çocukluğumuzda at, inek ve koyunlarımızı kendi kaşağımızla tımarlayarak almışız.  Kaldı ki,  hayvanlarla iç içe yaşamak her babayiğidin göze alabileceği bir yaşam tarzı değildir, içerisinde birçok riskleri bağrında taşıyan bir yaşama biçimidir.  Nasıl mı? 
          İşte çocukluk bu ya, bir gün ahıra girip kamçıyı elime alıp at’la oynamak hevesine kapıldığımda soluğu hastanede almışım. Hadi atın çifte tekmesini yiyip diş kaybına uğramak neyse de,   doktorların anlatmasına çok büyük hayati tehlike atlatmışım da.  Düşünsenize günlerden bir gün atla harmanda gem (düven) sürüp sonrasında öğlenin o sıcağında atı Keşiş Paharına su içirmek için götürdüğümde sen misin atı dörtnala koşuşturan kendimi yerde bulmuşum. İlginçtir o an attan düşüp tepe takla olduğumda kaçmayıp yanımda durması hayvanda olsa kayda değer bir vefa örneğidir.  Hele şükür,   hiç bir uzvum kanamadan tekrar at üzerinde Keşiş Paharına vardığımda su arkından ata su içirebildik.  Düşünsenize yaşadığım bu elim olaya rağmen at’a olan sevgimi yitirmedim. Dahası hayvanlarla hemhal olmanın çok büyük risk teşkil ettiğini bile bile ölümüne de olsa bu sevgiden kendimi azad etmedim. Hani, 'gülünü seven dikenine katlanır' derler ya, aynen bizimki de öyle bir şey oldu.  Gel de kendini azad et,   ne mümkün,  bakın Tabduk'tan başkasını pek gözü tutmayan Yunus bile 'Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü' diyor ya, dolayısıyla bizim haydi haydi sevmemiz lazım gelir.  Madem öyle çocuklukta yaşadığım o güzel sevgi dolu anıları Yunusça ifade edemesem de gönlümce  'Hele'  diyerekten seslenip  'Var ya'  heyecanıyla şöyle dile getirmek isterim:
        Hele o tavuklarımızın civcivleriyle birlikte pinden çıkışları var ya, 
        Hele horozumuzun her sabah bizleri namaza kaldırışı var ya,
        Hele o koyun ve kuzuların meleyişi var ya,  
        Hele o kınalı kuzularımızı her defasında kucağıma alıp sarmalayışımda hissettiğim o duygu yumağı var ya,  
         Hele tân yeri ağardığında ineğimizi, koyunlarımızı, kuzularımızı çobana teslim edip akşam dönüşü inek ve koyunlarımızın salına salına rehbersiz evin yolunu bulmalarında seyre dalışımda ruhumda kopan o duygu fırtınası var ya,  
          Hele gün batımına yakın kuzulukta kuzularımızı diğer kuzulardan ayırıp birlikte eve gelişimizde ki o eşlik edişimiz var ya,  ömür boyu unutamayacağım en mutlu hasret anılarımdı. 
            Hele anamın inek ve koyunların memelerinden süt sağışı var ya,   sanki Kevser havuzlarından akan cennet pınarlarını hatırlatan bir sağıştı.
           Hele anamın o yayık yayışı ve o yayışın sonrasında ayrışan ayranımız,  peynirimiz, yoğurdumuz ve tereyağlarımız var ya, hiçbir fabrikasyon mamulünde tadamayacağımız en doğal içecek ve katıklarımızdı.   Zaten o yıllar da biz istesek de ne cola,    ne fanta türü içecekleri içme,  ne de margarin yağı yeme şansımız vardı. Çünkü geçimini tarım ve hayvancılıktan karşılayan bir aileydik,   dolayısıyla süt,  ayran ve yoğurt gibi hayvansal gıdalar boğazımızdan hiç eksik olmazdı.
            Hele anamın o hamur yoğuruşu ve o pamuk elleriyle açtığı hamuru eğilerek sıcacık yer tandırına yapıştırışı ve sonrasın da gayretle o ekmeği alışı var ya; hayrete şayan büyük özveri örneği bir hadisedir.  Hele o özveriyle bir bir ekmek teknesine alınan o çıtır çıtır kızarmış ekmeğin kokusu var ya 'yemede yanında dur' diyebileceğimiz nametimizdi.  Öyle ki, ekmek teknemiz kimi zaman Taşkent ve Semerkant’ın ki kadar dolu ve tıkız, kimi zaman da Buhara ve Hıva’nınki kadar ince yufka ekmekti.  Düşünsenize tandır ekmeğini daha 'Bismillah' deyip çıtır çıtır yemeye başlamadan buram buram o Orta Asyatik mis kokusunu,  sıcaklığını ve damak lezzetini hemen alabiliyorduk.   Şu da var ki,   çocukluğumuzda midemiz pek bakkal ekmeği görmedi,   bu yüzden ailece bakkal ekmeğine (somun ekmeğe)  çok imrenirdik. Hani   'sürekli bal yiyen baldan usanır' derler ya, bizimkide aynen onun gibi bir şeydi. Dolayısıyla sürekli tandır ekmeği yiye yiye somun ekmek bizim için ulaşılması lüks ekmek olmuştur, oysa tandır ekmeği bugün herkesi arayıp da bulamayacağı bir nimettir.
        Hele harman zamanı kavurgan buğdayı değirmene verip de aldığımız o un mamulü kavut var ya,   evimizde hiç bir yiyecek katığımız olmasa bile tek başına imdadımıza Hızır misali yetişen enerjik gıdamızdı. Öyle ki, ister kavut çorbası, ister kavut helvası, ister ıslatılıp tatlandırılmış kavut yemeği olsun fark etmez hepsi enerjik olmamıza yetiyordu. Zaten kavut olmasa dağ,  taş,  bayır demeden gün boyu arkadaşlarla yorulmaksızın nasıl dolaşıp oynayabilirdik ki.  Tabii bu oyunların içerisinde top oynamaktan tutunda,  kovboyculuk, birdir bir, uzun eşek,   köşe kapmaca, ip atlama, takla atma, taş atma güreş, aşık atma, misket  (bilye)  vs. bilumum her tür oyun buna dahildir.   Ancak oynamak iyi hoşta bu oyunların sevindiren yönleri olduğu gibi oyun boyunca bazen kazaen, bazen de kasten yara bere içinde kalmakta vardı.  Nitekim berbere gidip saçımızı ayda bir tıraş ettirdiğimizde kafada beliren o yarık izlerin varlığı  'Her nimetin bir de külfeti vardır' gerçeğinin en bariz işaret taşlarıydı. Bu arada mahalle arkadaşları arasında grup oluşturup karşılıklı oynadığımız oyunlarda galip geldiğimizde sevinç çığlıkları atarken,   yenildiğimizde ise tam aksine oyunbozanlık yaptığımız çok olurdu.  Ancak galip gelen grubun tarafında mahallenin kabadayısı türden tipler varsa oyunbozanlık yapmaktan tırsıp sesimiz soluğumuz çıkmazdı da.
          Peki ya teke tek oynanan oyunlarda durum nasıldı?  Doğrusu böyle bir durumda kendi adıma daha çok gözümüze kestirdiğimle güreşirdim. Olsun yinede hiç unutmam bir gün cesaretimi toplayıp kendilerine mahalle kabadayısı gözüyle bakılan arkadaşlarla güreşe tutuştuğumda anamın yaptığı kavut helvasının verdiği enerjik gıdadan mı olsa gerek sırtımı yere getirttirmeksizin onları alt etmem üzerime sinen o çekingenliğin gitmesine yetmişti. Yine ikindi vakti olduğunda naylon topla arkadaşlar arası karşılıklı top oynamalarımızda kaleye geçip sert zemine oralı olmadan uçarak gol kurtarışlarım var ya; beni futbol oyununa ısındırmaya ve iç içe olmaya yetmişti.   Zaten hemen her gün ikindiden sonra kimi zaman ilkokulun önünde, kimi zaman şimdi ki Yem fabrikasının bulunduğu harmanlarda, kimi zaman kaya altı dediğimiz İmam Hatip Lisesinin bulunduğu alanda futbol oyunlarımız işe yaramış olsa gerek ki antrenörsüz mahalleler arası futbol turnuvası müsabakalarında Şingâh mahallesi olarak kaymakamlık kupasını kazanabilmişiz. Ancak sıra valilik kupasına gelmişti ki,   mahallemizin en gözde kalecilerinden eniştem Behsat Karaer'in yaşının büyük olması gerekçe gösterilerek kaleye geçmesinin önüne geçilmişti. İster istemez bu durumda iş bana düşmüştü.  
           Evet, kaleye geçtik geçmesine ama doğrusu enişteme göre maç tecrübemin yetersiz olması daha maçın başlama düdüğü çalmadan taraftarımızın yüzünde tedirginlik oluşturduğu gözlerden kaçmıyordu. Tabii böyle olunca da beni heyecan sarmıştı. Üstelik maç rakip sahadaydı. Derken hakem başlama düdüğünü çaldığında Gümüşhane takımı seyirci avantajını da arkasına alaraktan doksan dakika boyunca tek kale oynarken biz ise kontratak denemelerle gol bulma arayışı bir oyun sergiledik.  Her şeye rağmen yine de böyle bir atmosferde en azından öyle kolay yutulur lokma olmadığımızı gösterebildik.  Şöyle ki;  doksan dakika boyunca her defasında kaleye geldiklerinde beni bir türlü aşamıyorlardı,  derken zar zor biri penaltıdan olmak üzere iki gol atarak yenebildiler.  İşte nefes nefese oynanan böylesi bir oyunda bitiş düdüğü çaldığında 2-1 kaybetmiştik. Ama meseleye birde benim açımdan baktığımda Gümüşhane stadında valilik kupasını almış bir kaleci olarak anı defterime not düşemesem de ilk resmi maçta forma giyip göze batan kaleci oldum ya, bu benim için en az kupa kazanmak kadar kayda değer bir hatıradır.
      Her neyse her satır başında  'Hele'  diyerekten seslenip  'Var ya'  heyecanıyla dillendirdiğim bir dizi anekdot hatıralarımı yine bir demet  'var ya' haykırışıyla devam edebiliriz:  
         Hele anacığımın kırkılan koyunlardan elde ettiği yünü el çıkrığında ip eğirişi sonrası ehram dokuması var ya; bir feminist kadının ömrü boyunca hiç bir işyerinde tadamayacağı tamamen el maharetine dayalı bir emek işçiliğidir.  Zira bu emek,  ne masa başı memurluğuna, ne de başka bir kamu ve özel sektör hizmetine eş değerdir,    tam aksine kendi yağıyla kavrulmaya yönelik göz nuru ve alın terine dayalı sanatsı bir emektir.  İşte bu müthiş geleneksel sanatsı emek nesilden nesile taşınır da. Bu yüzden ehram tezgâhı için bir sanat abidesi dersek yeridir.  Nitekim o sanat abidesi odamızın başköşesi olur da. Hele hatıralarını yâd etiğimiz bu yılların bir dili olsa da o sanat abidesi ehram tezgâhına kimlerin oturduğunu bir söylese.  Zira dört kız kardeşten her biri buluğ çağına gelip ehram tezgâhının başına geçtiklerinde tefeden tutup harıl harıl o mekik atışları var ya, bir gün gelip doğup büyüdükleri bu evden beyaz gelinlikle çıkmanın tutkusuyla çeyizlerini çıkarmalarına yetiyordu.  Zira el çıkrığıyla her yün eğirmelerinde de o tutku heyecanı her an sezmek mümkündü. Bu tutku tıpkı Anadolu kadınının sevdasını, aşkını kilime ilmek ilmek işlediği bir tutkudur. Gerçi bizim evde kilim tezgâhı yoktu ama amcamların evinde vardı. Böylece amcamlara her gidiş gelişlerde kilim üzerine işlenen birbirinden güzel o nakışları gördükçe Fatih Kısaparmak'ın  “Kilim demek, ilim demek”  dizelerine Anadolu’ca vakıf oldukta.
           Hey gidi Ali amcam,  Allah rahmet etsin,  nur içinde yatsın, ölümünün üzerinde çok yıllar geçmesine rağmen hatıraları hala bir film şeridi gibi gözümde canlanırda. Nasıl canlanmasın ki,   zaten hayatta neyimiz vardı ki bir emimiz (amcam),  bir de bibimiz (halam) vardı.   Babamızdan çekinirdik, yanında konuşmaya korkardık, bu yüzden yüreğimizin sinesinde birikmiş her ne varsa derdimizi ancak ya amcama, ya da halama açabiliyorduk.  Her ikisi de iri cüsseliydi ama o görünümleri bizi ürkütmüyordu, çünkü yeğen canlıydılar.  Gerçekten de dışarıdan bakıldığında amcamın adeta Padişah duruşu vardı, halamsa Osmanlı kadını bir görünüme sahipti. Dedik ya biz onların öyle heybet varı görünüşlerinden hiçbir zaman çekinmedik, tam aksine bu görünüşlerinin arkasında yeğenlerini sarıp sarmalayıp bağırlarına basmak sevgisi daha üstün bir değerdi.  İyi ki de o sarıp sarmalar vardı, o da olmasa sevgi nedir bilemeyecektik.  Çünkü bizim geleneksel aile yapı içerisinde bir babanın büyükler yanında çocuğunu sevmesi hoş karşılanmazdı. Bu yüzden biz baba kucağı nedir bilmeyiz,   dahası baba sevgisini dışa vurulmuş halde pek görmedik. Hiç kuşkusuz babam içinden sevmiş olabilir, ama onu da biz bilmedik. Fakat anam öyle değildi,  o sevgisini dışa vururdu hep. Hele anamın o kuzum deyip de o çağırışı var ya,     yıllar boyu bizi iri ve diri tutmaya vesile olan can yürek seslenişti.  Düşünsenize okuma yazma bilmeyen ana ve babadan doğma bir çocuk olarak anamın bu can yürek seslenişi ve birde bizlere sürekli cennet sevgisi, cehennem korkusu ve ahrette sırat köprüsünde geçiş gibi telkinlerde bulunması aslında farkında olmadan dini eğitim almışız da.  Nitekim o telkinler sayesinde çocuk çağlarda camiden çıkmaz hale gelmişim bile. Gün geldi falakayı da göze alarak Kuran kursu derslerine gitmeyi ihmal etmedik de.
          Hele kışın camiinin ortasına kurulu sacdan yapılmış odun sobanın etrafında cami cemaatiyle bir yandan ayaküstü ısınırken diğer yandan birbirimize hal hatır sorup soba başı sohbetlerimiz var ya;  gerçekten “Gönül ne kahve ister ne kahvehane,  Gönül sohbet ister kahve bahane” derecede kayda değer sıcacık sohbetlerdi.  Hadi sohbet her neyse de kar, kış demeden çocuk yaşta sabah namazlarına devam ediyor oluşum camii imamızın hoşuna gitmiş olsa gerek ki, bir bayram namazı vaaz kürsüsünde cami cemaatine adımı zikrederek örnek göstermesi beni daha da yüreklendirip yatsı ve sabah namazlarının ardından aşır okuyacak düzeye geldim de.  
            İlkokul öncesi yaşlarda hayal meyal hatırladığım Leyla ablam vardı ki,  bir gün evimizde kadınların ağlayış ve ağıt yakışından öldüğünü fark etmiştim. Aslında kaybımız sadece Leyla bacımla sınırlı değildi, gerek benden önce ve gerek benden sonraki doğumlarda kayıplarımız çok olmuş, yani toplamda anacığım on altı doğum yapmış, fakat kala kala iki erkek, dördü kız olmak üzere altı kişi kalmışız. Ölenlerin çoğu da daha bir yaşını doldurmadan ölmüşler, içlerinden sadece yetişkin olan Leyla bacımdı vardı ki onun acısı içimizde hala dinmeyen bir sızıdır. Belli ki onu çok sevmişiz,  nitekim sonraki doğumlarda adını yaşatmak adına en küçüğün bir büyüğü kız kardeşimize Leyla adını vermişiz de.   Eskiden aşı filan pek olmadığından çocuk kayıpları sıradan bir vaka olarak görülürdü, ancak yine de sanki bizim ailede ölümün dozu aşırıya kaçmış gözüküyor. Her şeye rağmen anacığım yine de  “ İnşallah ölen çocukların yüzü suyu hürmetine cennete gideceğim”  derdi hep. Evet, benim de buna inancım tamdı. Nitekim anam vefat ettiğinde seccadesi başında vefat etti de.  Öyle ki, anam yeri gelmiş sırtında çocuğuyla tarlada deste vurmuş, yeri gelmiş kucağında çocuğu ile birlikte tandır ekmeği pişirmiş,  yeri gelmiş ehram dokumuş, yeri gelmiş ahırda hayvanların yemini vermiş,  yetmemiş azığımızı ve yer yatağımızı hazırlamış, teştte banyo ettirmiş,  üstümüzü giydirmiştir.   İşte böyle bir yoğun tempoda ancak kala kala hayatta altı çocuk kalmışız. Aile içerisinde acı ve tatlı akla gelebilecek her ne varsa yaşadık sayılır.  Neyse ki bunca çilenin üzerine ağabeyim aynı sülaleden Hamdi Dedenin kızıyla nikâh kıyıp evimize bir gelin getirdi de hele şükür bir mutluluk anı tadabildik.  Hiç unutmam düğün günü öğlen vakti evin avlusunda beyaz gelinlik içerisinde yengemle göz göze geldiğimde sanki dünyalar benim olmuştu.  Yatsı vakti olduğunda ise evimizin önünde halaylar eşliğinde oynanan oyunun ardından mahallenin delikanlıları ağabeyimi artık gerdeğe atacaklardı ki, ağabeyimin arkadaşlarından yumruk yemeden sıyrılıp kendini içeriye atması o an derin nefes alıp bir oh çekmeme yetmişti.  Çünkü ağabeyimin şakayla da olsa kılına herhangi bir zarar gelmesini istemezdim, onun mutluluğu bizim mutluluğumuzdu. Ertesi gün bir araya geldiğimizde yengemizi elkızı olarak görmedik,  onu hep bizden biri olarak gördük, hatta onu anne bildik bağrımıza bastık.  Allah var o da bizi kendi çocuğu gibi gördü.  Öyle ki, hayvan derisinden bana davul yapıp gönlümü fethetmeye yetmiştir, düşünsenize oyuncak nedir ne değildir bilmeyen bir aile ortamında o şartlarda davul bizim için en büyük oyuncak sayılırdı.  Tabii Yengemin bu candan yaklaşımları sadece bizimle sınırlı değildi ağabeyime bir eş olmanın ötesinde aynı zamanda dost bir arkadaştı. Belki de onun eşine yönelik teşvik edici girişimleri olmasa, ağabeyimin Fransa’ya gitmesi bir hayalden öteye geçemeyecekti.  Bir kere yengemin etkisi o kadar gayet açık ve netti ki,  kadın haliyle eve getirdiği tuğlalarla ağabeyime destek mahiyetinde duvar nasıl örülür stajını (idmanını) birlikte yapıp Fransa’ya gidişin yolunu açmıştır.  Evet, o ismiyle müsemma Hünkâr gelinimizdir.  Derken üzerinden bir yıl geçmeden kendiside eş durumundan Fransa’ya gitmiş oldu. Çocuklardan sadece yeğenim Ensar Bayburt doğumlu olup diğer yeğenlerim İlknur, Hakan ve Ali Fransa doğumludurlar.  Sonrasında ise on üç yıl bir çalışmanın ardından ailece kesin dönüş yapıp Yalova'ya yerleşmiş oldular.
         Hazır düğünden söz etmişken,  hani bizim o müthiş;
         “Zay oldum geze geze
          Geldim Şingâh’ın düze
          Düğün kalmasın güze”  diye bir Türkümüz var ya,  işte Şingâhın o meşhur düzünde oynanan düğünde yaşadığım bir acı hatırayı dile getirmek isterim. Şöyle ki, Şingâh’ın delikanlıları epey halay çekip oyunlarını oynadıktan sonra ara verip masalarına çekildiklerinde o sırada bende bana kuruyemiş karpuz, üzüm her ne varsa verirler düşüncesiyle masalar arasında gezinip duruyordum. O esnada davul zurna yeniden çalmaya başlamıştı ki,  masada oturan delikanlı ağabeylerden biri belinden silahını çıkarıp havaya sıkacağı esnada namlunun ucundan çıkan kör kurşun Yusuf Kiki’nin beynine isabet etmişti. Ve ağzından oluk oluk akan kanlar tam önüme akmıştı ki,  o anı izleyen yaşlısı genci, çoluk çocuk, kadın ‘Yusuf! Yusuf!’ diye çığlık attıklarında feryatları adeta gök kubbeyi inletip titretiyordu. İşte o ağlayış ve feryatlar arasında apar topar ciple hastaneye yetiştirilmeye çalışılsa da maalesef Yusuf (a.s) kıssasında geçen kanlı gömlek mahallemizin Yusuf’un da Emr-i Hak vaki olur.  Evet, Yusuf ağabeyimiz ruhunu çoktan teslim etmişti. Aslında o kör kurşun bizi de vurabilirdi, biz kurtulmuştuk ama o kurtulamamıştı.  Üstelik nişanlıydı da, düğününe ise bir aylık bir süre kalmıştı.  Bu olay aradan uzun yıllar geçmesine rağmen bu gün olmuş hala mahallemizin en unutulmaz acı yasıdır. Mahallemizin boylu boslu delikanlısı, yakışıklısı, efendisi,  kıvırcık saçlısı olarak andığımız Yusuf ağabeyimiz bizden yaşça büyük olmasına rağmen okul bahçesinde bizimle top oynardı da. Neyse ki, tek tesellimiz kendi anısını unutturmayacak aramızda kopyası veya ikizi diyebileceğimiz kardeşi İshak Kiki var. İshak hem mahalle,  hem ortaokul arkadaşımdı, hem de ikimizin hanımlarından dolayı akrabayız da.  Bakın, Yusuf ağabeyimizin ölümünden en az İshak kadar bizde öyle etkilenmişiz ki,  bir gün tek başıma mezarlığa gittiğimde diz çöküp tam Kur’an okuyacağım sırada hafif esen rüzgârın hışırtısı içimde bir ürpertiye yol açmıştı ki,  derhal ruhuna Fatiha hediye ettikten sonra oradan hızla uzaklaşıverdim. Böylece ona olan deruni sevgimi çocukluk halet-i ruhiyesi duygularla da olsa yâd etmiş oldum.  
          Mahallemiz için unutulmaz bir başka elem verici hadiselerden biri de hiç kuşkusuz Adem Topcu’nun arkadaşlarıyla Çoruh nehrinde balık tutmak için gittiklerinde bir arkadaşın elindeki cam şişeye konulmuş dinamitin fitilini ateşlemesiyle meydana gelen patlamada ağır yaralanmasına neden olan hadisedir.  Maalesef Adem arkadaşımız günlerce yoğun bakımda bekleyişin ardından kurtarılamayarak canından olur da.  Evet, bu elim olayda mahallemizi hüzne boğan unutulmaz bir yasımızdır. Keza lakabı Liloş olan bir delikanlı ağabeyimizin Çoruh kıyısında tarlasında ziraat ilaçlamasından zehirlenmesiyle birlikte ölmesi de öyledir.
          Tabii sadece arkadaş boyutunda acılar yaşamadık, birde kendi aile içi yaşanmış acılarımızda vardı. İlkokul yıllarıydı ki, amcam elli yaş civarı bir yaşta ikide bir karnını tutup 'midem midem'  deyip duruyordu. Tabii babam bu durumda duyarsız kalamazdı,  tedavisi için Ankara Tıp Fakültesinde memur olarak çalışan dayım Aydın Gücer’in yanına götürdüğünde mide kanseri teşhisiyle ameliyat olurlar.  Ancak doktorlar ameliyat sonrası babama açıkça altı aya kalmaz vefat eder demişler.  Gerçektende amcam altı aya kalmaz amansız dayanılmaz ağrılar eşliğinde o iri heybetli görünümünden eser kalmaksızın bir deri kemik vaziyette vefat eder.  Malum,  o dönemlerde kanser ağrılarını dindirici ilaçlar daha henüz piyasaya çıkmadığından gerek bibim olsun, gerek ailenin diğer fertleri olsun amcamı son nefes anına kadar adeta bir bebeği beşikte sallarcasına sürekli yatakta rahatlatmaya ve uyutmaya çalışmışlardır. Çocukluk bu ya, hiç unutmam vefat ettiğinde etrafı çitle kaplı alanda teneşir üzerine boylu boyuna uzanmış cenazesi iki taş arasında yakılan kazandan alınan su ile yıkanmanın ardından kefenlenip tabuta koyuluşuna kadar her safhasını seyre daldığımda meğer bu son bakış vedalaşmaydı.   Çocuk hali de olsa Hakka teslim olmak gerekti, sonuçta Allah’tan gelen bir yazıydı,  “O'ndan geldik yine dönüş O'nadır”, bize ancak Ruhu şad olsun demek düşer.
        Hani, Büyük Taarruzda Başkomutanlık karargâhına tek geçit yeri olan Kalecik ve Kurtkaya bölgelerinde düşmana ağır zayiatlar vermenin yanı sıra kaçmalarını sağlayıp ancak daha sonrası gelen takviye düşman birlikleriyle kıyasıya girişilen mücadelede şehit düşen Bayburtlu Ziveroğlu Yüzbaşı Şehit Agâh kahramanımız var ya; işte onun adının verildiği İlkokula başladığımda doğrusu içimi  tir tir titreten bir başlayıştı. Çünkü sürekli içimden atamadığım acaba bu işi başarabilir miyim tereddüdü vardı. Olsun dünyanın sonu değil ya,  her ne kadar okuma yazma bilmeyen bir ana babanın çocuğu olarak evde derslerime yardımcı olacak birileri olmasa da bir şekilde üstesinden gelmeliydim, ama ilkokulun ilk üç yılı çetin geçti diyebilirim,  hatta az kalsın ikinci sınıfta öğretmenim beni sınıfta koyacakmış. Necla Aydın benim ilk üç yılımın öğretmeni olmanın ötesinde aynı zamanda komşu ablamızdı.  Çok yıllar sonra Ankara’da karşılaştığımızda:
          -Selim,   az kalsın seni sınıfta bırakacaktım, ama müfettiş bir soru sorduğunda sınıfta bir tek sen cevap vermiştin, bunun üzerine müfettiş sakın ola ki bu çocuğu sınıfta bırakmayasın. İşte müfettişin bu telkini üzere seni sınıfta bırakmaktan vazgeçtim, yoksa bir yılın ziyan olacaktı demişti.
         İlkokulun dört ve beşinci sınıflarını ise Necla öğretmenimin eşi İhsan Aydın okutmuştu.  Gerçekten her iki öğretmenimde hayatımın şekillenmesinde çok önemli katkı payı olmuştur.  Hele İhsan öğretmenim benim vasat bir öğrenci olduğumun farkına varmış olsa gerek son sınıfta iken  “Bayrağımızın Gölgesinde” adlı bir okul piyesinde bana Bekçi Ramazan rolü vermişti.  İyi ki de vermiş, o güne kadar vasat, çekingen, kendine pek güveni olmayan, sınıf içinde konuştuğunda da peltek konuşan bir öğrenciydim, piyeste rol almakla birlikte kendime güven geldiği gibi git gide Türkçeyi doğru konuşur hale geldim de.  O yıllarda piyes çalışmalarında Bayburtspor’un kuruluşunda çok büyük emeği olan Kenan Niyazi Abdullahoğlu’nun da bizim üzerimizde çok özel gayretleri oldu. Hatta bizlere sahnede çok iyi performans gösterirseniz her birinize şunu alacağım, bunu alacağım diyerekten teşvikleri oldu da.  Gerçektende piyes provalarımızı tamamlayıp Bayburt Yıldız Sinemasında gösterime girdiğinde koltuk sıralarında bizleri izleyenlerin alkışları göğsümüzü kabartmaya yetmişti. Piyeste rolüm gereği şehit düştüğümde hemşire Kezban bacı rolünde ilkokul arkadaşım Melek Çikot’a:
            -Kezban bacı,  Kezban bacı, ben ölürsem git anama söyle ardımdan ağlamasın, bu vatan için canımız feda olsun sözlerini sarf etmenin akabinde nefesimi teslim ettiğimde sinema salonunda alkış tufanının kopması unutamayacağım en büyük anım olmuştur.  Böylece bu alkışlar eşliğinde piyeste rol alan diğer şehit düşen arkadaşlarımızın da üzerine ay yıldızlı bayrak örtülmenin akabinde sahne perdesi kapanmasıyla birlikte piyes sona erer.  Bu arada Kenan Niyazi Abdullahoğlu sözünü de yerini getirmiş oldu.  İşte bu piyeste rol alıştır ki, gelecek açısından bana ufuk açmıştı.  Zira ilkokul sonrası aşamada başarı moduna girdim de.  Ki,  o yıllar ortaokulu ve liseyi bitirmek öyle kolay sayılmazdı, üniversite okumak kadar zordu diyebilirim. Hatta liseyi bitiren kolay kolay işsiz açıkta kalmazdı.  Madem öyle ortaokul ve lise anılarıma bir göz atabiliriz:
        Ortaokulu okuduğum yıllar Türkiye genelinde sağ sol çatışmaların yaşadığı yıllardı. Öyle ki,  öğretmenlerimizin bir kısmı TÖB-DER üyesi,  diğer kısmı ise ÜLKÜ-BİR üyesiydiler.  Hatta o dönemi yaşayanlar çok iyi bilirler,  Ecevit dönemiydi ki,  hızlandırılmış eğitimle iki ayda mezun edilip Türkiye sathına tayin edilen öğretmenler vasıtasıyla genç kuşakların beynini yıkamayı hedefleyip memleketin başına bela olmuşlardı.  Bir gün hiç unutmam bu tip öğretmenlerden Fen Bilgisi hocası Darwinizm ve Evrimcilikle ilgili ödev vermişti.  Tabii bizde o sıralar ders dışında fırsat buldukça Ülkü Ocaklarına takılırdık. İşte o takılmalar esnasında ülkücü kimya hocasına denk geldiğimde Fen Bilgisi hocası Emel Moray’ın Şeref Demiray ve bana böyle bir ödev verdiğini söylediğimde bana on sayfalık bir ödev hazırlayıp yardımcı olmuştu. Evet,  böyle bir ödevi hocaya teslim edip tam not almıştık ama daha sonrasında hoca beni tahtaya çağırıp birde bu ödevi sözlü olarak arkadaşlarına anlat dediğinde tahtaya çıkıp anlattığımda hoca renkten renge girmişti, neredeyse küplere binmiş bir hale düşmüştü. Meğer hoca verdiği ödevin on sayfalık oluşuna tam not vermiş içeriğinden habersizmiş.  Çünkü Darwin’i yerden yere vuran eleştirel bir ödevdi.  Fakat sen misin beni küplere bindiren o güne kadar Fen dersi notları iyi olan bir öğrenciyken, sonraki sınavlarda düşük notlar alarak ikmale kalmama yetmişti.  Besbelli ki Hoca benden intikam alırcasına kendince bana bedel ödetmiş oldu. Tabii bu benim çok zoruma gitmişti,  Allah’tan ki tek dersten ikmale kalmışım,  yoksa birkaç dersten ikmale kalmış olsaydım belki de sene kaybına uğramak an meselesiydi.  Neyse buna da hele şükür deyip ortaokul serüvenimi bu şekilde gelgitlerle kapatmış oldum.
          Şimdi sırada lise yılları vardı.  Doğrusu lise yılları da siyasi atmosfer içerisinde geçmişti. Allah'tan o yıllarda Türkiye genelinde çatışmalar olurken Bayburt’ta ise sadece fikri planda mücadele vardı.  Dışarıdan Bayburt’a sürgün gelen ülküdaşlarımız bizim bu durumumuzu gördüklerinde  “Bayburt kalesi, Bozkurt kalesi diyorsunuz ama komünistler Cumhuriyet caddesinde elini kolunu sallayarak çok rahatlıkla gezebiliyorlar” diyerek bizi kınadıkları olurdu.  Çünkü onlar geldikleri şehirlerde komünistler onlara hayat hakkı tanımıyordu, bunu bize kıyas örneği olarak sunuyorlardı hep. Olsun yinede bizim Ülkü Ocakları başkanlarımızdan gerek Mustafa Özdemir,  gerek Naci Memiş olsun fikri mücadeleden yana tavır olması gereken fikri mücadelemizden vazgeçmemiştik. Kaldı ki bizim kapı komşumuz Tuncay Onatça İstanbul’da komünistler tarafından şehit edildiğinde cenazesi Bayburt’a getirilip konvoy eşliğinde tekbirlerle defnedildiğinde bile Ülkü Ocakları olarak herhangi bir taşkınlığa meydan verilmemişti.  
          Gerçekten o yıllar hareketli yıllardı, düşünsenize Bayburt gibi anarşiden uzak kalmış bir şehirde bile sol zihniyet kendi kalesi olmadığı halde boş durmuyordu.  Şöyle ki, lise yıllarında sınıfta  “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk’ün Bayrağına” şarkısını söylediğimde disiplin kuruluna sevk edilip kınama cezası almıştım. Tabii onlar ceza vere dursun savunmamda bu şarkıyı söylemekten gurur duyduğumu dile getirmekten çekinmedim. Her ne kadar Bayburt ülkücülerin kalesi demiş olsak ta iktidarda CHP vardı,  ellerinden geleni ardına koymuyorlardı.  Nitekim Bayburt Lisesi Tabii Bilimler bölümünden mezun olup Ankara Etimesgut’ta Astsubay imtihanlarına girdiğimde,  hiç unutmam subayın biri bana ‘Türkeşçi misin’ diye sorduğunda politik cevap vermiştim. Yani hayır demiştim ama subay bana “Bizi kandıramazsın bal gibi Türkeşçisin” deyip koşuda başarılı olmama rağmen imtihanı geçememiştim.   İşte o an anladım ki,  lisede aldığım o kınama cezası buralarda bana gol olarak dönüş yaptı. Maalesef o yıllar içerisinde vatan, millet, bayrak temaları içeren ister şiir, ister metin bir yazı,  ister marş, ister Türkü olsun fark etmez her an suç teşkil edebiliyordu.  Aslında o yıllarda bize vatan, millet, bayrak aşkını ve tarih şuurunu tam anlamıyla okullar vermese de, farkında olmadan Ülkü Ocakları bu aşkı ve bu bilinci bize vermiş bile.  Öyle ki, o yıllarda Mustafa Erdemir, Naci Memiş,  Cahit Altay, Faruk Nafız Beşiroğlu, Kemalettin Çubukçu,  Erol Kılıç, Cengiz Ocakçı, Dursun Ali Daştan, Remzi Bayram, Asaf Murat Karapınar, Yavuz Selim Ağın gibi kendimizce beyin takım gördüğümüz ağabeyler sayesinde çok mesafe kat ettikte.  Seminerlerimiz dolu dolu geçerdi hep, hatta seminer sonunda karşılıklı fikir alışverişleri olurdu. İşte böyle bir fikri alt yapıya sahip Ülkü Ocakları olmasaydı kim bilir geldiğimiz noktada hangi kimlikte dolaşıyor olacaktık.  Bayburt’ta zaman zaman siyasi mitinglere olurdu, hiç unutmam Alparslan Türkeş Bayburt'ta saat kulesinin dibinde miting yaptığında hep bir ağızdan miting alanında ‘Başbuğ Türkeş’ sloganlarıyla yeri göğü inletip kendimizden geçerdik. Hakeza o gün başbuğun sağ kolu olarak gördüğümüz Agâh Oktay Güner'de kuvvetli hitabetiyle bizleri coştururdu.  Yine hiç unutmam Agâh Oktay Güner mitingde;
       -Ey Hemşerilerim! Bir kabak kaç ayda yetişir diye soru yönelttiğinde,
       Halk cevaben;
        - 2 ay dediğinde
      - Ey hemşerilerim işte görüyorsunuz, bir kabak üç ayda yetişmezken Ecevit döneminde iki ayda öğretmen yetişebiliyor demek suretiyle okul hayatımızda TÖB-DER’li kabak öğretmenlerden çektiğimizi birde halkımıza duyurmuş oldu.
         Evet, doğup büyüdüğüm ev, mahalle arkadaşları, aile, ilkokul, ortaokul ve lise yılları derken memleket hasretim Bayburt anılarımı gönlüme yastık yapıp üniversite hayatına başlamamla birlikte bundan sonraki hayat serüvenim hep başka şehirlerde geçti.  Her ne kadar başka diyarlarda olsak da, şu iyi bilinsin ki, Bayburt doğup büyüdüğüm şehrin olmanın ötesinde bir sevda yüreğimdir.
         Velhasıl, şu an yaşayan yaşamayan;  Tahsin Karaer (Muhsin Bayburtlu), Kadir Keskin, Abit Köse, Cevat Köse, Nevzat Köse, Servet Köse, Sebahattin Köse, Celal Köse, Bahattin Köse, Suat Köse, Necmi Dodo, Muhsin Köse, Turgut Köse,  Efrail Demir (oloş), Galip Köse, Muharrem Köse, Ebuzer Köse, Temel Kiki, Temel Kurt, Murat Dodo, Süleyman Artar, Erdal Kiki, Yaşar Kiki, İbrahim Kiki, İsmail Kiki, Efdal Cücer, Selim Cücer, Celil Türk, Adnan Topallaz, Yılmaz Tosun,  Süreyya Türker, Yüksel Türker, Yaşar Türker, İlker Aydın, Adnan Şeref Yurt, Ömer Dodo, Ahmet Arslan, Tuncay Çikot, Ali Çikot, Naim Çikot, Bahattin Odabaşı, Lokman Odabaşı, Muhsin Develi, Mustafa Onatça, Savaş Kopuzlu, Sebahattin Deniz,  Necdet İmaç, Abdullah Kopuzlu, Şahin Aktaş, Menderes Koçer,  Yusuf Cengiz, Haydar Çarpatan, Muharrem Çarpatan, Bekir Yakut, Kadir Türkmenli, İbrahim Türkmenli, Ali Daştan, Mustafa Daştan, Şeref Demiray, Şahin Aktaş, Mete Memiş gibi daha nice arkadaşlarımın adını anmak benim için büyük bir onur kaynağı olup  hepsine buradan selam olsun.

          Vesselam. 
      http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2368/memleket-hasreti.html

9 Temmuz 2016 Cumartesi

HEY GİDİ ÜNİVERSİTE YILLARI



HEY GİDİ ÜNİVERSİTE YILLARI
                                                                                  SELİM GÜRBÜZER
                        
               Üniversite yılları kendimi bulduğum yıllardı. Çünkü üniversite öncesi çileli bir hayat söz konusuydu. Kâh tuğla ocaklarında, kâh tarla tumpta, kâh inşaatlarda çalışmakla üniversiteyi kazanamama riski doğuracağı endişesi tüm benliğimi içten içe saran bir duyguydu. Geçimini çiftçilik ve at arabacılık yapmakla geçindiren bir ailenin çocuğuydum. Ailenin en büyüğü ağabeyim kendini Fransa'ya atmakla geleceğini kurtarmıştı. Benimde bir şekilde kendimi kurtarmam gerekiyordu, aksi takdirde baba himayesi altında kendi kendime kurguladığım hedeflere erişmek mümkün olmayacaktı. Hayalimde kurguladığım tutku öyle çok büyüktü ki, her defasında tarlada tırmık çekip deste yaparken Bayburt Trabzon kara yolu hattı üzerinde Ankara ve İstanbul’a doğru otobüsler seyir halinde geçtiklerinde içimden uzak diyarlara gitme arzusu bürürdü hep.  Liseyi bitirmiştim ama ilk sene kazanamamıştım, bu böyle devam edemezdi elbet. Mutlaka harçlık biriktirip gelecek sezon için yeniden üniversite sınavlarına hazırlanıp kazanmam gerekiyordu.  Üstelik bu hazırlık hem dershanesiz, hem de sınavı kazandığımda üniversite için harçlık biriktirmeye yönelik alın teri bir bedeni hazırlık olmalıydı. Değim yerindeyse bir taşta iki kuş vurmaya yönelik hedefti bu. Fakat bu hedefin gerçekleşmesi Bayburt’ta pek mümkün gözükmüyordu.  Çünkü doğup büyüdüğüm memleketimde kışın inşaat çalışmasına elverişli iklim şartlarına sahip değildi. Malum,  karasal iklimde kışın ne tarla ekilir,  ne de inşaat çalışması olurdu.  Neyse ki, Bayburt’ta yaz sezonu inşaatlarda zaman zaman beraberce çalıştığım bir arkadaşın bir gün bana Giresun organize sanayi inşaatında Bayburtlu hemşehrilerimizin çalıştığından söz etmesi zihnimde bir umut ışığı doğmasına yetmişti.  Öyle ya sonuçta çalışılan yer sahil memleketi,  kışta olsa iklim yumuşaklığı inşaat sezonunun açık olmasına yetiyordu,  derken o arkadaşla söz birliği yapıp apar topar Giresun’a gitmeye karar verdik. Bu arada anacığıma sıkı sıkıya tembih etmeyi de ihmal etmedim,  dedim ki;
      -Ana ne olur, sakın ola ki,  babam Giresun’a çalışmaya gideceğimi duymasın, şimdilik bana sadece sarıp sarmalayacağım bir sünger yatak ver bu bana yeter,  başka bir şey istemem.
       Tabii bu ana yüreği beni kırar mı,  derhal sünger yatağı sarıp sarmalayıp alelacele söz birliği yaptığım o arkadaşla birlikte yola koyulduk. Ve gece karanlığında Keşap çıkışı yapımı devam eden Giresun Organize Sanayisine indiğimizde hemşerilerimizin yanına varıp dış cephe penceresi beyaz naylonla kaplı, iç kısmı sıvasız ve inşaat tahta parçalarından yapılmış sedyelerin bulunduğu bir odada konaklayıverdik. Ertesi gün sabahın ilk ışıklarında uyanıp etrafı şöyle bir göz attığımda daha önce hiç görmediğim doğa harikası yemyeşil bir cennet manzarayla karşılaştım. Tabii böylesine bir manzarayla ilk defa karşılaşıyor olmam,  kendi kendime iyi ki de baba ocağından buralara gelmişim dememe yetmişti.   Derken kış sezonunu yemyeşil ve deniz manzaralı Giresun organize sanayi inşaatında sıvacılık yaparak geçirmiş oldum.  Bu arada dört aylık bir süre içerisinde epey bir harçlık biriktirmiş oldum da.  Artık yaz sezonu gelip çatmıştı ki,  tekrar beni sınav heyecan sarmıştı.  Ve üniversite sınavlara girmek üzere Giresun'dan tekrar baba ocağı Bayburt'a döndüm, ama yine boş durmamam gerekiyordu, sınav aşamasında bile Bayburt Postası Gazetesinin sahibi Hacı Osman Okutmuş ve oğulları Yakup Okutmuş,  Sakıp Okutmuş,   Ragıp Okutmuş,  Zafer Okutmuş ustalarımın yanında çalışarak günlerimi geçirdim. Üniversiteye giriş sınavları iki aşamalıydı,  birinci sınava Ankara Cebeci Siyasal Bilgiler Fakültesinde girmiştim, hele şükür birinci aşamayı geçmiştim, bu sevincim matbaada bayram havası estirdi diyebilirim,   ama her şey bitmiş sayılmazdı, bunun birde ikinci aşaması vardı.  Zaten ikinci aşama sınavını şu an adını hatırlayamadığım İstanbul Koca Mustafa Paşa semtinde bir okulda girip Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü kazandığımda benim için asıl bayram o gün olmuştu.  Malum, o yıllarda öyle herkesin üniversiteye kapak atması kolay değildi.  Bu yüzden o dönemde üniversiteyi kazanmak bayram sevincine eş değer bir duygu seliydi diyebilirim.  Hele şükür o duyguyu tatmak nasip oldu da.
        İşte böylesi bir bayram müjdesini aldığımda birkaç dost bildiğim arkadaş ve çalıştığım Hoca Ali Efendi Matbaasındaki ustalarımdan başka tebrik edecek yakınım yoktu. Dikkat ettiyseniz yakınım dedim, Allah ustalarımın hepsine rahmet eylesin baba ve oğullar her daim beni aileden biri olarak görmüşlerdi. Hakeza Hacı Osman Okutmuş'un hanımı, kızı, torunları ve gelinleri de öyle görmüşlerdi.  Zaten matbaanın üst katında oturuyorlardı, zaman zaman üst kattan aşağıya taşınan sıcacık çorbalarını da içmiştim, o yüzden hasretle yâd ederim o günleri.  Bilhassa matbaa ustalarım arasında Sakıp Okutmuşla aynı takımı tutuyor olmam hasebiyle beni Trabzon-Fenerbahçe maçına götürmüşlüğü hiç unutmayacağım bir başka anıydı. Nasıl unutulur ki, o yıllarda defansta Şenol Güneş, Turgay ve Necati üçlüsünün, ileride Ali Kemal, Necdet, İskender Gönen, Tuncay ve Necmi Perekli gibi oyuncuların oynadığı, üst üste şampiyonluklar kazanmış, yetmemiş Liverpol’u devirmiş bir takımı seyretmiş olduk. Bu arada Sakıp Abi’nin Trabzon’da kayın pederini görme fırsatı da bulmuştum.
          Peki ya üniversiteyi kazandığımda kendi aile efradım nasıl karşıladı derseniz,    doğrusu bizim ailede geçim telaşından böyle bir tebrik etme kültürü olamazdı,   bu yüzden garipsemedim. Zaten benim için tebrik edilmekten ziyade ileriye yönelik yapmam gereken hazırlıklar çok önem arz ediyordu, dahası bu benim yumuşak karnımdı.   Zira kış sezonu bitip yaz sezonuna girmiştik ki, at arabasıyla tarladan eve dönüşte babam bana şöyle demişti:
         -Duydum ki üniversiteyi kazanmışsın, şimdi git Fransa'da ağabeyin seni okutsun.
       Tabii bende dayanamadım şöyle karşılık verdim; 
        -Merak etmeyin bugünden itibaren ne sana, ne de ağabeyime muhtaç olmadan bu üniversiteyi bitireceğime ahdediyorum. Yeter ki, beni tarla tapan ve harmanda oyalamayın, evvel Allah'ın izniyle inşaatlarda sıvacılık yaparak üstesinden gelecek yüreğim var.
       Doğrusu babam böyle bir çıkış beklemiyordu benden, ama elinden gelen başka bir seçenekte yoktu,  sessiz karşıladı ve ertesi gün inşaatlarda hemen çalışmaya koyuldum bile, akşamları da fırsat bulduğumda Hoca Ali Efendi Matbaasına uğrayarak zamanımı değerlendirirdim. Derken kayıt zamanı Erzurum'a ayak basıp üniversite kampusunda kaydımı yaptığımda kendi kendime  'oh be hayat varmış' deyip tıpkı havada uçuşan kelebekler misali kendimi özgür hissettim.  Nasıl kendimi özgür hissetmeyim ki, artık bende üniversiteli olmuştum, şimdi sırada konaklayacağım yeri belirlemek vardı. 
       Kredi Yurtlar Kurumuna başvurmuştum ama bana yurt çıkmamıştı, ister istemez aynı mahalleden ve aynı zamanda lise arkadaşım Selami Yıldız vasıtasıyla Erzurum’da Mehmet Kırkıncı Hoca'nın dizinin dibinde yetişen nur talebelerinin kaldığı öğrenci evinde kalmaya karar verdim.  İlginçtir kalacağım mekân bir evden çok medreseyi andırıyordu, evin adı Selimiye idi, hemen yanı başımızda da Süleymaniye vardı,   her neyse tevafuk diyelim ismi ismime uygun bir ev denk gelmişti. Doğrusu orada kalanların dini bütün arkadaşlardı, dolayısıyla ilk başlangıçta adaptasyon sıkıntısı çekeceğimi hiç düşünmedim.  Öyle ki,   bu tip evlerde belirli talimler doğrultusunda birlikte namaz kılmanın yanı sıra belirli vakitlerde Risaleyi Nur’dan bir bölüm okuma ve haftalık sohbetler hiç eksik olmazdı. Mizaçları mizacıma uygundu. Sonuçta ehlisünnet çizgisi üzere olan her ne akım olursa olsun sıcak karşılar ön yargıyla yaklaşmazdım,  daha çok istifade etmeyi yeğlerdim.  Fakat benim herkese aynı gözle bakmamdan mı, yoksa şakirtlik yolunda piştiğime kanaat getirmiş olduklarını düşündüklerinden mi bilinmez ama bir gün bir sohbet ortamında şakirtlerden bir arkadaş;
       -İşte biz ülkücüleri böyle nurcu yaparız sözüne muhatap kalmıştım. Tabii bu sözü içime yedirememiş ve çok ağrıma gitmişti. Bir kere Risaleyi Nur hakikatleri belli bir grubun tekelinde olmamalıydı, pekâlâ bir ülkücünün de okuyacağı kitaplardı.  Bu durumda kendi kendime karar verdim devletin yurduna tekrar başvurup evden ayrılmaya. Nihayet başvurum gerçekleşir ve böylece dört aylık Selimiye hayatından sonra bir daha dönmemek üzere yurda yerleşmiş oldum.  İyi ki de böyle oldu,  hiç olmazsa yurtta kalacağım arkadaşlar tek tip insanlar değildi, büyük çoğunluğu muhafazakâr olmakla birlikte benim için daha çok farklı meşreplerden arkadaşlar olması çok cazip geliyordu. Yurt demişken, bir gün yurtta ansızın arama alarmı verildiğinde doğrusu ürpermiştim, çünkü Kenan Evren dönemiydi, elbise dolabımın raflarında başımı ağrıtacağını düşündüğüm kitaplar arasında Namık Kemal Zeybek'in 'Ülkü Yolu'   kitabını hemen yatağımın altına sakladım, ama yine de zihnimde ya görürseler düşüncesi beni içten içe endişelendiriyordu. Neyse ki arama ekibi odaya girdiğinde yatağın altına bakmayınca o an rahatlayıp derin nefes almıştım. Dedim ya, yurt arkadaşlarımız arasında ki fikir ayrılıklarımız mesele teşkil etmezken o günün kolluk kuvvetlerince sicilimize sakıncalı kişi olarak kayıtlara geçme riski her an söz konusu olabiliyordu.  Bu tutumum sadece yurt arkadaşlarımla sınırlı değildi elbet, hiç kuşkusuz fakülte arkadaşlarımla olan ilişkilerimde ön yargısızdı,  asla fikir ayrılıklarını aramızda mesele yapmazdık, bilakis birbirimizi pırıl pırıl arkadaşlar olarak görürdük.  Hele Bayram Tekin ve Yasemin Tekin çiftiyle aynı bölümden mezun olmak, ben ve fakülte arkadaşlarım için bir ömür boyu onur kaynağı hatıra olacaktır hep. Kimin aklına gelirdi ki, dört yıl boyunca aynı sıralarda dirsek çürüttüğümüz bu iki can arkadaşımız yuva kurup öğretmen olarak atandığı Bitlis’in Yol alan beldesi Düz Köyünde 25 Ekim 1993’te hamile karnında bebeği ve aynı zamanda üç yaşındaki çocuğu Betül’ün ekmek yiyor halde PKK kurşunlarına hedef olup şehit olacaklarını. Yasemin kızıyla birlikte Betül’le doğup büyüdüğü baba ocağı Osmaniye'de toprağa verilirken, Bayram'da memleketi Kırşehir'e defnedilir. Acaba o an gök kubbe aşağıya çökse, yer yarılsa bu acıya kim dayanabilirdi ki. Düşünsenize PKK itirafçısı yaşanan bu yürekleri dağlayıcı olayı itiraf ettiğinde sekiz aylık hamile Yasemin'e kahpece sıktıkları kurşun deliklerinden karnında taşıdığı çocuğun başı dışarıya fırladığını söylemekten imtina etmez de. Şimdi onlardan bize geriye kalan sadece derin yürek acısı, birde dört yıl boyunca fakülte hayatında geçirdiğimiz o unutulmaz güzel anılar kaldı. Hiç kuşkusuz bu acıya hiçbir yürek dayanamazdı. Yürekleri dindirecek tek tesellimiz hayatlarının baharında şahadet mertebesine ermeleridir. Madem öyle, bu iki güzel insanın adını anıp tarihe not düşmek gerekir.  Zaten Allah devletimize zeval vermesin, her iki şehidimizin defnedildiği memleketlerinde ki okullara adını verip, gelecek kuşaklarca isimlerinin anılmasına önayak olmuştur.  Ne mutlu bizlere ki; böylesi can yürek arkadaşların bulunduğu ve bağrından şehit çıkarmış adını Milli mücadele kahramanı Kazım Karabekir olarak adını duyurmuş fakültede okumuşum. Bu arada Emine Güldelibaş’ın adını da anmaktan geçemeyeceğim, o üniversitede koşu sportif faaliyetiyle dikkat çeken derece almış atlet arkadaşımızdı,  mezun olduktan sonra Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinde mikrobiyoloji alanında biyolog olarak görev yaptı, meslek hayatının son dönemlerinde kansere yenik düşüp, o da Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.
        Gerçekten o yıllar bir bambaşka yıllardı, anılar sadece üniversite kampusuyla sınırlı değildi,  branşımız gereği bir seferinde bitki ve böcek toplamak için hocalarımızdan Prof. Dr. Kemal Solak koordinatörlüğünde, Prof. Dr. Adem Tatlı ve dekanımız Prof. Dr. Mustafa Kuru’nun katılımıyla Erzurum ili dışında bir çok doğu illerde 2-3 günlük bir arazi gezimiz olmuştu. Gezi boyunca botanik ve zooloji laboratuar uygulamasına yönelik bitki ve böcek topladığımız gibi, doğuda birçok şehir, kasaba, köy görmüş oldukta.  Bu arada gezi boyunca nerede bir akarsu görsem hemen içine dalıp çıktıkça çocukluk yıllarımda sıkça yüzdüğüm Çoruh nehrinin o serin suları sanki bedenimde akar hissettim.  Yetmedi gezi boyunca otobüsümüz nerede konaklasa kendimce bir anlam çıkarabiliyordum. Nitekim öğrenci kafilesi otobüsümüz Rus sınırıyla bitişik sayılan Iğdır Tuzluca Halıkışla köyüne konakladığında oracıkta ilkokul öğrencilerinin 23 Nisan şenliklerine iştirak etmiştik. Köyle Rus sınır arasında Aras nehri akıyordu ki, o ara Aras nehrinin öbür yakasında soydaşlarımızın ağaç dalları arasında bizim tarafı gizlice tutku gözlerle izledikleri o an dikkatimi çekmişti.  Doğrusu böyle bir hasretle izleyiş beni can evimden vurmuştu. Tabii kolay değildi yetmiş yıldır Sovyet-Rus esareti altında yaşamak.  Bilhassa bizim kuşak o yılları çok iyi bilir,  hele bir ülke komünizmle idare edilmeye dursun o ülkede özgürlükten söz etmek ne mümkün, illa bir özgürlükten söz edilecekse de tıpkı o ağaç dalları arasında soydaşlarımızın gizlice baktığı kadar bir özgürlükten söz edilebilir.   Neyse ki,  23 Nisan şenliklerinde çocukların yüzündeki o sevinç çığlıkları bir nebze olsun soydaşlarımızın yaşadığı o acı dramı dindirmeye yetmişti.  Hiç kuşkusuz bu acı drama sadece Halıkışla köyünde şahit olmadık, Ağrı Dağı ovasının en doğu sınır bölgesinde bir askeri kışlaya konuk olduğumuzda da aynı duygu selini yaşadık.  Öyle ki,  askeri kışlanın tepe noktasında askeri dürbünle sınır ötesine baktığımızda Erivan hakkında kısmen de olsa fikir sahibi olabildik.  Evet, o yıllarda esir Türkler gibi Erivan’da ki Ermenilerde özgür değillerdi, Sovyet güdümünde esir bir şehirdi.  Zaten ilk bakışta özgürlüğün olmadığı hemen anlaşılıyor.  Nasıl anlaşılmasın ki,  adamlar adeta sınırdan kuş uçurmayacak derecede askeri gözetleme kuleleri birbiri ardına sıraladıkları yetmemiş gibi birde bunun üstüne sınır hattı boyunca sıkı tel örgü ağıyla örmüşler de.  Hiç kuşkusuz o yıllarda dünyanın ikinci süper ülkesi diye lanse edilen Rusya'dan başka bir şey beklenemezdi. Ama yine de bir insan bu hazin manzara karşısında  “Herhangi bir Demirperde ülkesinde yaşamaktansa en uç mezra köyünde esaretsiz yaşamayı tercih ederim”  demekten kendini alamazda. İşte bu duygular eşliğinde oradan Doğubeyazıt'a doğru yol aldığımızda bu kez yüreğimizi hafifletecek şaheser bir tarihi sarayla karşılaşabildik. İşte yüreğimizi hafifleten bu şaheser Orta Asya, Selçuklu, İran ve Osmanlı mimari özelliklerini bünyesinde toplayan o muhteşem İshak Paşa Sarayından başkası değildi elbet.  Hatta bu muhteşem şaheserle yüzleştiğimizde atalarımızın kartal kanat hürriyet iklimini hatırladık bile.  Çünkü burası bir Kremlin sarayı değildir, hürriyet abidesi bir saraydır. Üzerinden asırlar geçmesine rağmen sanki ihtişamından hiçbir kaybetmemişçesine burayı ziyaret eden her kim olursa selamlayıp bağrına basan bir atmosferi var.  Üniversite öğrencileri olarak bizde burayı ziyaret ettiğimizde her haliyle buram buram tarih ve medeniyet kokuyordu, kokladıkça da selamını alıp o an gözümde canlanan Bayburt Kalesinden Bayburt’u,  Şehit Osman’ı ve Aslan dağını selamlarcasına Doğubeyazıtı ve Ağrı dağını selamlar olduk. İyi ki selamlamışız, sarayın burçlarına çıkıp tepeden şehri selamladıkça o şehir hakkında fikir sahibi oldukta.  Kaldı ki fikir sahibi olmadığımızı varsaysak bile tarihle hemhal olduk ya,  bu yetmez mi?  
           Gezi otobüsümüz tarihi şehir Doğubeyazıt'tan Gürbulak sınır kapısına dayandığında ise o yıllarda İran şahını devirip yönetime el koyan Humeyni posterleriyle göz göze geldik.  Doğrusu Humeyni posterleri bizi pek ilgilendirmiyordu,  bizi daha çok sınır kapısı ne,  ne değildir,  o ilgilendiriyordu. Çünkü o güne kadar gümrük kapısı hiç görmemişiz, merak etmemiz gayet tabiidir.  İlk kez görmüş olmamızdan olsa gerek o anda hepimizde karşı tarafa geçme isteği bürür, ama bu iş pasaportsuz olmazdı.   Olsun yine de sınır kapısının demir parmaklıklar arasından da olsa İranlı vatandaşları görebildik ya,  buna da şükür dedik.  Çünkü o yıllarda yabancı bir yüz gördüğümüzde sanki kendimizi yurtdışına gitmiş gibi bir hisse kapılırdık. Dolayısıyla yurtdışına gidemesek de sınır kapısının bir adım ötesini görmekle kendimizi çoktan yurdışına gitmiş saydık bile.   Tabii ki ilklerimiz bunlarla sınırlı değildi,  dahası vardı.  Düşünsenize dünyada Alaska'daki Göktaşı çukurundan sonra ikinci büyük çukur diyebileceğimiz Gürbulak sınır kapısı ile Sarı Çavuş (Günveren) köyü arasında genişliği 35 metre,  derinliği 60 metre meteor (göktaşı) çukurunu görmüş olmakta bir başka ilki yaşamış olduk.  Her neyse bu ve buna benzer ilk deneyimleri yaşamanın heyacanıyla oradan ayrılıp otobüzümüz Sarıkamış’a doğru yol aldığında ise bu kez zihnimizde 'Allahuekber dağları'nın o dondurucu soğuğunda buz kesilipte şehit düşen askerlerimizin aziz hatıraları canlanıverdi. Bizler şehitleri yâd ederiz de,  Sarıkamış ormanları yâd etmez mi,  hiç kuşkusuz karla kaplı orman arazisi üzerinde saf olmuş her bir sarıçam ağacı da kollarını gök kubbeye doğru açmış vaziyette şehitlerimize dua ederek yâd ederler.  Böylece sarıçam ormanlarının o pırıl pırıl temiz havası ciğerlerimizi pak kılmanın ötesinde Sarıkamış şehitlerimizin aziz ervahlarını ruhumuzda solumuş olduk ta.
           Peki ya Iğdır?  Sarıkamış’ın tam zıddı bir iklim manzarayla karşılaşıverdik. İlginçtir,   daha ilkbahara girmeden Akdeniz iklimini soluduk. İşte Iğdır böyle bir yer,   rakım düşüklüğünün vermiş olduğu avantajla Akdeniz ürünü pamuğun bile yetiştiği bir şehrimizdir.
            Evet, Erzurum Hasankale,  Ağrı, Kars, Digor, Iğdır, Sarıkamış, Doğubeyazıt derken öğrenci kafilemiz gezisini tamamlayıp Erzurum'a dönüş yaptığında sene boyunca yorgun düşmüş zihnimizin arınmış halde yeniden dersbaşı yapmanın heyecanını yaşadık.
           Evet, o güzel hatıralar unutulacak cinsten hatıralar değildi.  Tabi üniversite hayatımda yaşadığım o hatıralar sadece fakülte arkadaşlarıyla sınırlı değildi, üniversite kampusu içi ve dışı arkadaş gruplarla da bir sürü unutulmaz hatıralarım vardı.   Şöyle ki; Kredi Yurtlar Kurumunun yurdunda kalıyordum ama ara sıra lise yıllarında Ülkü Ocaklarından tanıdığım bir arkadaşımın şelale apartmanında kaldıkları eve gidip gelmelerde yeni arkadaşlıklar da kurmuştum.  Hatta günlerden bir gün yine şelale apartmanına uğradığımda ev içerisinde bir hazırlık telaşı dikkatimi çekmişti,   merak edip sordum;
        - Hayırdır bir yerlere yolculuk mu var?
         Cevaben dediler ki;
       -Evet,  bu akşam biz Menzile gidiyoruz.
        Ve içimden bir ses  'sen de git' yönündeydi,  işte o an içimdeki sese kulak verip;
        - Bende gelmek istiyorum dedim.
         Sağ olsunlar onlar da;
       - Başımızın gözümüzün üstünde yerin var dediler.
     İşte gidiş o gidiş, nasipte Seyda'yı görmekte varmış. Hiç unutmam oraya vardığımda,  ilk iş Gavs-ı Azam Seyyid Abdülhakim El Hüseyni Bilvanisi (k.s)'ın merkadını ziyaret etmek oldu. Ancak ziyaret sonrasında hemen kafama takılan bir meseleyi şelale arkadaşlarından Kütahyalı Tahir Ukba’ya;
       - Türkeş'te buraya gelmiş midir diye sordum. 
      Ancak sordum sormasına ama meğer sorduğum arkadaş milli görüş çizgisinden gelen bir arkadaşmış, adam ne desin,  geldi dese bir türlü, gelmedi dese bir türlü, en iyisi mi kafam karışmasın, buradaki manevi atmosferden mahrum kalmayım diye 'Türkeş'te gelmiştir' deyivermiş.
        Her neyse,  şu bir gerçek,  Seyda Hz.lerini ziyaret etmek bir bambaşka duyguydu,  o kadar etkileyici nur yüzü vardı ki,  beni benden almaya yetmişti.  Aslında buraya gelmenin çok öncesinde medyaya düşen bir konu olması hasebiyle lise yıllarında çalıştığım matbaada bir ara Seyda konusu geçtiğinde ismini duymuşluğum vardı. İşte o duymuşluk kafamda iz bırakmaya yetmişti.  Şöyle ki;  bir gün matbaa ustam Zafer Okutmuş   'Erkekçe dergisi’ni karıştırır halde gördüğümde;
      -Abi bu dergide ne var ki böyle pür dikkat kesilmiş haldesin diye sordum ve cevaben;
       - Seyda Hz.lerinin çok yakışıklı olduğunu, hatta yurdun dört bir yanından giden birçok insanın o aydınlık yüzünden etkilenip içkiyi bıraktıklarını yazıyor demişti.   
        Gerçekten de günlerden bir gün Bayburt saat kulesinin az ilerisinde Yakutiye (Yeni) camisine namaz kılmak için gittiğimde benzin istasyonu sahiplerinden İrfan Türkoğlu ve arkadaşlarını camiide gördüğümde doğrusu şaşırmıştım.  Meğer onlarda Menzil’e gitmişler.  Tabii oraya gidenlerden bir kısmı eski alışkanlarına dönmüş olsalar da neden böyle oldu diye sorup araştırdığımda edindiğim ilk bilgiler ışığında oraya sadece onu görmek için gittiklerini,  fakat elinden tutup ders almadıklarını söylemişlerdi.  İşte o an, bu işte bir tuhaflık var diye kendi kendime düşündüm;  Seyda Hz.lerini bir görmekle bir ay, bilemedin iki ay namaz kılacak hale geliniyorsa kim bilir bir de ders almış olsalar nasıl olurlardı. Zaten Allah var,  orayı ziyaret edipte tekrar eski alışkınlıklarına dönenler hatayı hep kendilerinden bildiler,   değil o kapıya hürmetsizlikte bulunmayı,  kapıya laf atanları azarladıklarına şahit oldum da. Anlaşılan o ki, bir insan hangi maksatla olursa olsun Menzil’e yolu bir düşmeyi versin,  aradan yıllar geçse de oranın manevi iklimini bir daha öyle kolay kolay unutamaz da.
            Peki, Menzil'in benim ruh dünyamda ne gibi etkisi oldu derseniz, bir kere Erzurum’a dönüşte üzerimde ki tüm ağırlıkların kalkıp sanki sil baştan kendimi yeniden dünyaya gelmiş gibi hissettim. O an hayata sıfır kilometre başlamak gerektiğini düşündüm ve bu yolun esaslarını öğrenmek ve uygulama hevesi üzerime siner de.   İşte bu duygular eşliğinde ilk iş olarak Menzil çorbasına kaşık çalmış, suyundan içmiş ve ekmeğinden yemiş arkadaşlarla beraber olmam gerektiğini idrak ettim.  Öyle ki, o arkadaşlarla beraber 12 Eylül sonrası Kenan Evren’in o yasaklı dönemlerine hiç kimsenin kınayışına aldırış etmeksizin üniversite camisinde günlük Hatme-i Hacegan yapar olduk ta.  Derken Fakülte arkadaşlarımın haricinde bir de bu tür gönül arkadaşlığı çevrem oldu.  Mesela tanıştığım o gönül arkadaşları arasından İskender Çalış adında bir gönüldaşım vardı ki, onunla gönül arkadaşlığının yanısıra birlikte üniversite amblem ve rozet satmışlığımızda oldu, böylece hem dünyevi beraberlik,  hem uhrevi birlikteliğimiz mezun olduktan sonra kopmaz da. Tabii Hatme-i Hacegan'a sadece üniversite kampüsünde değil,  kampus dışında Erzurum’un bir çok yerinde de katıldığım olurdu. Katıldıklarım arasında en bilineni Şelale apartmanıydı, ama eskiden olduğu gibi ziyaret maksatlı değil,  bu kez bana vesile oldukları bu yolun manevi havasını öğrenmek için gidiyordum.  Hatta bu apartmanda o yıllarda öğrenci olup da, şimdilerde bakan, milletvekili, bürokrat, öğretmen,  serbest girişimci, hemen hemen her meslekten arkadaşlarla gönül bağımız oldu da. İşte Recep Akdağ, Necdet Ünüvar, Nihat Tosun,  Turan Buzgan,  Mahir Ünal, Enginer Birdal, Muzaffer Sungur,  Nurullah Zengin, Adnan Bozyel, Mehmet Emin Fidan, Tahir Ukba, Uşaklı Osman, Seyfi Kına ve daha nice isimler o yıllarda gönül bağı kurduğum arkadaşlardı.  Şu da var ki, şelale sadece gönül bağı kuran dostların uğradığı bir yer değildi,   daha başka arkadaşlarında uğradığı bir mekândı. Evet, görünürde öğrenci evi görünsede aynı zamanda düşenin elinde tutup yardımcı olmaya çalışan arkadaşlardı. Nasıl mı? Düşünsenize birlikte aynı yurt odasında kaldığım Cengiz Özcan adında solcu bir arkadaş Kastamonu Taşköprü’den anne ve babasını ziyaret dönüşü bindiği otobüsün kaza yapması sonucu beyin travması geçirip artık geçmişe ait hiç bir şey hatırlamaz hale gelmişti.  Meğer kaza mağduru Cengiz aynı zamanda şelalede ki arkadaşımla da aynı fakülteden arkadaşmış.  İşte Cengiz’in anne ve babası o elim kazanın acı haberini duyar duymaz Erzurum’a geldiklerinde şelale sakinleri bağırlarına basıp hemen evlerine misafir etmişlerdi.  Dahası neyin nesi, neyin fesi demeden kapılarını açık tutacak kadar can yürek oldular.  Böylece Cengiz’in anne ve babası kendileriyle hayat tarzı bakımdan taban tabana zıt bu insanlarla pekâlâ bir arada kalınabileceğinin bir örneğini yakından görmüş oldular da.
         Bu arada Cengiz’den söz etmişken diğer yurt oda arkadaşlarımdan söz etmemek doğru olmaz. O halde bir kaç kelam da onlardan söz edeyim. Pakistan uyruklu arkadaştan tutunda, gitar çalan arkadaş mı ararsın,  Mustafa Aktaş gibi şen şaklak arkadaş mı ararsın,  Çorumlu Ahmet gibi uysal arkadaş mı ararsın,  Mustafa Özdemir gibi âşık arkadaş mı ararsın,  hemen her meşrepten oda arkadaşlarımız oldu.  Farklı karakterde tiplerin varlığı hiçbir zaman bende rahatsızlık oluşturmadı. Hele Menzil'e gidip te Seyda Hz.lerini ziyaret etmek nasip olduktan sonra her gördüğüm insana aynı gözle bakma anlayışı benim ruh dünyamda daha da bir tavan yaptı diyebilirim. Öyle ki,   her gün altı kişilik altlı üstlü yattığım ranzalı odadan sabah akşam kantine çay içmeye indiğimde tanıdık tanımadık kim olursa olsun Menzil'in manevi atmosferini anlatmaktan kendimi alamıyordum. O yıllarda iç dünyamızda izah edemeyeceğimiz bir muhabbet seli yaşıyorduk. Hatta bu nasıl bir muhabbet seliyse,  kime ne anlatıyorsak hemen etkisini gösterip etrafımız da yeni arkadaşlar edindiğimizi fark ettik. 
         Yine üniversite kampusu içerisinde bir başka arkadaş grubu çevrem vardı ki, bunlarda hemşerilerimden oluşan arkadaş topluluğuydu. Yani hemşehrilerimle de zaman zaman yurt kantininde bir araya gelip çay sohbetlerimiz ve yurt kampusu içerisinde birlikte futbol karşılaşmalarımız olurdu.  Hatta Öğrenci hemşerilerimiz arasında iki dönem milletvekilliği yapmış Fetani Battal ve şu an Bayburt Belediye Başkanımız Mete Memiş'le de top oynamışlığımız oldu.  Bir gün hiç unutmam top oynarken Mete Memiş maç esnasında benim sürekli top kaptırmamdan olsa gerek sinirlenip karşı rakip tarafa geçmemi istemişti, tabii bu durum bende hırs etkisi yapmıştı,  ama karşı tarafa geçip üst üste golleri attığımda Mete Memiş arkadaşımın pişman olduğunu gözlerinden okumam pekte zor olmadı. Ayrıca sportif faaliyet olarak hemşerilerimin dışında üniversite bünyesinde zaman zaman tekvando çalışmalarına da katıldığım oldu, ancak bu sporu daha sonraları devam ettiremedim, sadece sarı kuşak sertifikayla yetindim.      
         İşte buraya kadar anlatmaya çalıştığım bu güzel hatıralar eşliğinde nihayet başlangıçta kırk kişiyle başladığım fakülteyi sekiz kişiyle bitirmenin heyecanıyla üniversite hayatım sona ermiş oldu. Zaten benim üniversiteyi dört yıl içerisinde bitirmem gerekti, aksi takdirde bir yıl uzatmam demek yaz döneminde yeniden inşaatta çalışıp zarzor bir yıllık harçlık edinme çabası demekti. Bu yüzden benim üniversiteyi uzatmak gibi bir lüksüm olamazdı,  Allah'a şükür kırk kişiyle başladığımız sekiz kişiyle bitirdiğimiz fakülteden ilk üçe girerek mezun olmayı başardım da.
         Velhasıl, üniversite yılları gerçekten yazımın başında da belirttiğim gibi benim için kendimi bulduğum yıllardır. Öyle ki, o yılların heyecanını ruhumda bir kez daha hissedeyim diye elli yaşımdan sonra ikinci üniversite okumaya karar verdim, hatta 'Medya ve İletişim'  okumanın mutluluğunu yaşadım ve mezun oldum da. Akabinde Radyo ve Televizyon programı okuyup,  bu bölümden de mezun oldum,  derken 'ilim pazara kadar değil, mezara kadar' olduğunu idrak ettim de. 
          Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2378/hey-gidi-universite-yillari.html