22 Temmuz 2016 Cuma

PİR-İ TÜRKİSTAN



PİR-İ TÜRKİSTAN

SELİM  GÜRBÜZER
        
                  Pir-i Türkistan, Yesî’de doğdu. Babası Hâce İbrahim, annesi Ayşe hatundur. Körpe diyebileceğimiz yaşta annesini kaybetti, yedi yaşında ise babasını.  İster istemez bu durumda ablası Gevher Şehnâz’ın yanında yetim büyür. Evet, yetim olmasına yetim ama ileride büyük bir zat olacağını gösteren emarelerin üzerinde ziyadesiyle belirmesi yetimliğini unutturur da. Şöyle ki Türkistan Hükümdarlarından Yesevî, ülkesinde baş gösteren kuraklığın giderilmesi için ilmine ve irfanına güvendiği âlimleri bir araya topladığında işte o yetim çocuk akla düşecektir. Nasıl mı? Âlimler eşliğinde yağmur duasına çıkılıp netice alınamayınca elbet.  İşte bu noktada Hükümdarın zihnini kurcalayacak soru akla düşer ve şöyle der: “acaba aramıza katılmayan biri mi söz konusu?”  Gerçektende sorup soruşturulduğunda daha henüz toy yaşta âlim delikanlının meclise çağrılmadığı anlaşılır. Derken Hükümdar emriyle o delikanlı tez getirile fermanı Ahmet’e bildirildiğinde gidip gitmeme hususunda ilk evvela ablasına danışacaktır. Sonuçta ablasının onun üzerinde emeği ve hakkı çoktur, dolayısıyla kendi başına buyruk olması doğru olmazdı. Zaten ablasına danıştığında o izin gelir de. Ve kardeşine şöyle der: “Babamızın vasiyeti gereği senin tanınma vaktin gelip gelmediğini, Kırgızistan’dan Arslan Baba’ya gönderilen, ondan da babana hediye edilen, şimdiyse rahmetli babamızın tâ baştan beri işaret buyurduğu Yesî camiinde seni bekler durumda ekmek sofrası tayin edecektir. Üstelik kimselerin açıp seremediği bir sofra bezidir. Şayet sen o sofrayı açabilirsen bil ki tanınma vaktin gelmiştir, var git.
          Hâce Ahmet Yesî yolundadır. Yesî camiine vardığında kendisini bekleyen sanduka içerisine yerleştirilmiş ekmek sofrasını açtığında sanki açılan sofra bezi değil,  açılan bütün gök kapılarıdır. Öyle ki, o an tüm zaman ve mekânlar yörüngesinde akıp öyle yol vermiştir. Nasıl yol vermesin ki, Sofra bezi artık sahibini bulmuştur.  Madem yediden yetmişe herkes bu sofradan istifade etmeliydi, o halde bir miktar sofrada bulunan ekmek kırıntılarını Hükümdarın huzurunda bulunan âlimlere Fatiha-i şerife okutturarak öyle ikram edilecektir. Şimdi sırada kıtlığın giderilme hadisesi vardır.  Nitekim yağmur duası için daha öncekinin üç beş misli müthiş kalabalık toplanır da.  Öyle ki tüm pür dikkat bakışlar eşliğinde ‘İnşallah Allah yüzümüzü ak çıkarır’ temennisiyle karakıl çadırına çekilecektir. Belli ki bu sıradan bir uzlet çekilişi değildi,  tıpkı Allah Resulünün Hıra’da ilk oku emriyle yüklendiği vahyin tesiriyle hane-i saadetine döndüğünde Hatice annemize 'üzerimi ört’ deyişindeki çekiliş gibidir. Zaten Hâce Ahmed’de sünneti seniyyeye uygun ana yadigârı cürcüneğine (bir tür örtü) bürünüp öyle Allah'tan niyazda bulunacaktır. Hiç kuşkusuz Peygamberimizin izini iz bilen dostun edeceği dua yüce makamdan geri çevrilmezdi. Derken büyük iştiyakla beklenen o yağmur çok geçmeden gökyüzünde beliren kara kaplı bulut ve şimşekler eşliğinde bardaktan boşalırcasına yağar da. Ta ki yağmur dereler, çaylar,  topraklar suya gark olup Hâce Ahmed üzerine örttüğü ana yadigârı cürcüneğinden başını çıkardığında ancak o zaman dinecektir.  İlginçtir Hâce Ahmed karakıl çadırından çıktığında ise ağzından çıkan ilk cümle; “Dağ yerinde mi?” sualidir.  Tabii eniştesi Baksı Bekir Fakih Beğreğ bu sual karşısında cevaben “Yerinde değil! Doruk uçtu dereyi doldurup düzleşti.” dediğinde derhal secdeye kapanıp Allah’a şükredecektir. O şükrederde Hükümdar şükretmez mi,  derhal o da Allah’a hamd edip bu kez Hâce Ahmed’den kendi isminin kıyamete kadar baki kalması için dua talebinde bulunacaktır. Hâce Ahmed bunun üzerine; “Âlem'de her kim bizi severse,  bilsin ki senin adınla bizi yâd eylesin” diye dua eyler.  Gerçekten de bu duada anında tesirini gösterip işte o gün bugündür, hükümdarın ismi üzere, yani  ‘Hâce Ahmet Yesevî’ olarak anılır hep.  Eeeh ne de olsa Baba Arslan’ın talebesi, ona da o yakışırdı zaten. Hani bazen duyarız ya ‘şu adam baba adam’ diye, gerçekten de Baba Arslan’ın rahleyi tedrisatından arslanlar gibi hakkını verip icazet almış Baba Pir-i Türkistan’dır O. Bu yüzden o’nu ne kadar ansak azdır. Nitekim Baba Arslan ömrünün son demlerinde Buhara’ya gitme hususunda son kez babalık işaretini verip hayata öyle veda edecektir.
        Baba Arslan kabrinde artık rahat uyuyabilirdi. Zira Ahmed Yesevî işaret ettiği Buhara'da emin ellerdedir. Öyle ki; Buhara’da Yusuf Hemedani’den el alıp manevi ilimleri tahsil ettikten sonra Nakşibendî’ye yolunda halifelikte alır. Malum, bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbeti, Ali Farmedi Tursi’den (k.s.) sonra Yusuf Hemedani'ye devr olunarak neşvünema bulacaktır. Aslında Yusuf Hemedani’nin (k.s.)  lakabı İmam-ı Rabbani'dir. Fakat o bizim İmam-ı Rabbani sözüyle anladığımız zat değil, bilakis Orta Asya'ya, Türkiye'ye ve bütün Avrupa yakasına bu Tarikatı Nakşibendî’ye nispetini yayan kol başıdır. Şöyle ki; bu kolun bir ucundan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s.), diğer ucundan Ahmed Yesevî tutacaktır. Çünkü Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.) her ikisinin de şeyhidir. Ayrıca şu da var ki; Bektaşi tarikatının bir nispeti de Hâce Yusuf-i Hemedânî’ye dayanır. Hatta Mevlevi tarikatının bir nispeti de öyledir. Tüm bunlardan da öte Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.) Saadat-ı Nakşibendî’ye nispetini Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s.)’e devretmekle günümüze uzanan halkada bu nisbeti Peygamber neslinden Gavs-ı Bilvanisi Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) devr alacaktır. Gavs-ı Bilvanisi (k.s)  hem de bu nisbeti Türkiye sınırları dışında Suriye’de Şah-ı Hazneden (k.s) devr alıp adına Buhara dediği Adıyaman’ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde irşat faaliyetlerini sürdürecektir. Kendisinin vefatıyla birlikte bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbeti oğlu Seyda Hazretlerine devr olunmuş, ondan da Gavs-ı Sani’ye  (k.s)  geçmiştir. Öyle görünüyor ki;  bu kutlu yol kıyamete kadar yol kat etmeye devam edecek gibi.  İşte bu yüzden Hâce Yusuf-i Hemedânî ismi üzerinde çok duruyoruz. Zira onun vefatıyla birlikte arkasından bu yolu devam ettirecek ve adından söz ettirecek iki isim bırakmıştır, biri Hâce Ahmet Yesevî,  diğeri Abdûhâlik-ı Gücdûvanî’dir. Şayet bugün Şahı Hazneden, Gavs-ı Bilvanisi’den, Seyda’dan ve Gavs-ı Sani’den söz ediyorsak onların irşat faaliyetlerine borçluyuz.
         Hâce Ahmet Yesevî, şeyhi Yusuf Hemedani’nin vefatından sonra bir süre orada kalıp talebe yetiştirecektir. Sonrası malum talebelerini Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s.)’ye emanet edip Yesi’ye dönecektir. Aslında dönüş onun için fetihtir, yani açılımdır. Bu öyle bir açılımdır ki; Yesî ışığı kısa zamanda alev alıp Türkistan, Maveraünnehir, Horasan ve Harezm’e kadar dalga dalga yayılacaktır. Bu arada irşat faaliyetlerinden fırsat bulduğunda ise boş durmayıp kaşık ve kepçe imal ederekten geçimini temin edecektir. İlginçtir kendi eliyle yapmış olduğu kaşık ve kepçeleri maiyetinde bulundurduğu öküzün heybesine koyup öyle uğurlardı.  Zaten sarı öküz de vazifesi gereği kaşık ve kepçeleri alacak her kim varsa ücretini heybeye koymadıkça o kimsenin yanından ne ayrılır, ne de peşini bırakırdı. Asla hizmette kusur eylemezdi. Gel de bu durumda halimize yanmayalım,  baksanıza sarı öküz hayvan haliyle hizmette kusur eylemezken kim bilir bizim halimiz nice olur. Bu yüzden böylesi bir menakıp üzerinde belki bir değil, bin düşünüp hayıflanmak gerekir. 
        Anlaşılan o ki;  Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin farkı etkisinde gizli. Tabii sofilerinin sayısı yüz bine yaklaştığında bu etki kimilerini kıskançlıktan harekete geçirdiğinde çekememezlik had safhaya ulaşacaktır. Sadece kıskançlık, çekememezlik olsa belki gam yemeyiz, birde buna ilaveten güya erenler meclisine örtüsüz kadınların geldiği yaygara iftira koparılacaktır. Neyse ki, bunu duyan idari makam sahipleri araştırdığında bunun bir yalan olduğu anlaşılır. Yine de Hâce Ahmed Yesevî bu işin peşini bırakmaz, iftira edenlerin bulunduğu bir ortamda elinde ağzı mühürlü bir kutuyu kim almak isterse ona teslim edeceğini beyan eder. Talebesi Hâkim Ata dışında hiç kimse cüret edip ortaya çıkmaz, derken kutuyu Hâkim Ata teslim alıp emir gereği kutuyu Horasan ve Maveraünnehir’e götürür. Tabii mühürlü kutu buralarda merak konusudur. Yani, acaba bu kutunun içinde ne var ne yok herkesi merak sarar. Merak bu ya, âlimler ve iftira edenler hep bir arada kutu etrafında toplanırlar. Artık nefeslerin tutulduğu, gözlerin kutuya odaklandığı an gelmişti. Nihayet nefesler tutulup kutu açıldığında hayret mi hayret,  kutunun içerisinde bir araya konulmuş bir miktar ateş ve bir miktar pamuk vardı, ama ateş kıpkırmızı alev halde, fakat pamuk yanmıyordu. Tabii bu manzara karşısında herkes şaşa kalır. Onlar şaşa kalsın,  burada verilmek istenen mesaj vardı, anlayana tabii.  Belli ki bu mesajda;  pamuk beyaz olduğundan leke kabul etmez, ateş şeytanca karalama ve iftira istidadında olanları temsil ettiğinden ince bir gönderme vardır, yani ateş saf ve berrak olanı yakamayacağı manasına bir göndermedir. İşte bu hadise karşısında tıpkı İbrahim'in ateş içerisinde yanmadığını görenlerin bir kısmı iman halkasına dâhil olmuşlarsa, bu hadiseden gerekli mesajı alanlar da tövbe eyleyip sofi halkasına katılmış olurlar.
              Yine bir başka menakıpta geçen Merv şehrinde Mervezi namında bir âlimden bahsedilir. Söz konusu âlim önceden zihninde belirlediği üç bin soruyla güya Hâce Ahmet Yesevî’yi köşeye sıkıştıracağı düşünceyle maiyetiyle birlikte yola koyulur. Tabii Hâce Ahmet Yesevî feraset ehli bir zat, geleceği varsa elbet Allah’ın bildirdiği ölçüde göreceği de var. Üstelik daha ayağını tozuyla buralara ayak basmaya kalmadan halifelerinden Muhammed Danişmende; Merveze’nin hafızasında kayıtlı üç bin husustan bin mevzuyu silme talimatı verildiğinde silinir de. Sonra dönüp diğer talebesi Hâkim Ata’ya aynı talimatı verdiğinde o da gereğini yapıp geriye bin mevzu kalmış olur ki, arta kalansa huzura alındığında halledilir zaten. Öyle ki; Mervezi Yesi’ye vardığında huzura alındığında hıncı her halinden öyle kendini belli eder ki Hâce Ahmet Yesevî’nin karşısına çıktığında; “Allah Teâlâ’nın kullarını doğru yoldan ayıran sen misin”  diye serzenişte bulunacaktır.  Tabii Pir-i Türkistan büyük bir zat,  “Hele bir sakin ol, üç gün misafirimiz ol,  daha sonra görüşürüz” deyip erdemli bir tavır sergileyecektir. Sanki ortada hiç bir mesele olmamışcasına üç gün boyunca en iyi şekilde misafir edilmenin yanı sıra Mervezi’nin içindeki kurtları dökmesi için de kürsü kurulur. Kurulduğunda malum, Hakim Ata şeyhinin talimatı doğrultusunda geriye kalan bin mevzuuyla alakalı tüm sualleri himmetle hafızasından siliverir. Derken Mervezi halden hale girip çareyi daha öncesinden not düştüğü evraklarını yoklamakta arar ama yazıların silinmiş görür.  Hiç kuşkusuz bu açık keramet karşısında huzurda tövbe edecektir.  Hatta o tövbe etmekle kalmaz tasavvufun  “Hamdım, yandım, piştim” tüm aşamalarını geçtikten sonra irşat maksadıyla Yesî’den Horasan’a vazifelendirilir de.
        Bir başka dikkat çeken bir menakıp de ise:  
        Pir-i Türkistan’ın varlığından rahatsız olan Yesî Şehrine yakın ahalisinin çoğu Hıristiyan olan Sabran (Savran, Suri)  adında bir kasaba vardı. Sanki bu kasaba pusu kurmak veya iftira etmek için kurulmuş bir meskûn mahaldi. Nitekim bir zaman sonra sığırı parçalayıp gece gizlice Pir-i Türkistan’ın Hanekahına (Tekke) bırakırlar. Sabah olduğunda dergâh önüne gelip sığırı aramak bahanesiyle içeri girmek istediklerinde,  Pir-i Türkistan'da girin der, ama onların fütursuz ve destursuz bir şekilde dergâhın önünde toplanmalarından işkillenip incindiğinde öfkeyle karışık ağzından; “Girin köpekler, girin itler”  tarzında sözler sadır olur.  Tabii Pir-i Türkistan incinirde, yer gök incinmez mi?  Hem de Allah dostunun incinmesinin dünyadaki en ufak ceza karşılığı diyebileceğimiz bir hadisede adamlar köpek siluetine büründüğünde etlere hücum edeceklerdir. Neyse ki tıpkı Allah Resulünün Hayber fethi yıllarında ziyafet sofrasında zehirli eti sunan bir gizli eli affettiği gibi, Pir-i Türkistan da merhamet edecektir. Öyle ki eski hallerine kavuşacaklar ama yinede ibreti vesika olsun babından vücutlarında iz kalır da. İcabında bu izler çocuklarına da geçer.       
          Menakıplardan anlaşıldığı üzere Pîr-i Türkistan hayatını sünnet-i seniyye üzerine tanzim etmiş bir zattır. Öyle ki; Allah Resulü 63 yaşında vefat ettiği içindir bu yaştan sonra yeryüzünde bulunmayı kendine zul addedip merdivenle ancak inilebilen mezara benzeyen bir hücrede ömrün geri kalan kısmını ilim öğretmek, ibadet ve itaatte bulunarak geçirecektir. Sakın ola ki yer altına girmeyi bu dünyadan el etek çekme olarak anlaşılmasın, tam aksine o, daracık hücrede ölmeden önce ölünüz” düsturunu yaşayarak hizmetini devam ettircektir. Her ne kadar halifelerinden Seyyid Mansur Ata  hocasının yer altındaki çilehanesini ilk gördüğünde üzülür gibi olsa da  bir gün  o hücrenin hakikatini vakıf olduğunda bir ucunun doğuda, diğer ucunun batı da olduğunu seyre dalacaktır, böylece  o an endişelerinin yersiz olduğunu idrak etmiş olur. Tarihler 1193 (H.590) yılını gösterdiğinde ise Hâce Ahmet Yesevî’nin gerçek anlamda vefatı gerçekleşir. O artık gönül tahtındadır. Nitekim bu dünyadan göç etmiş olsa da bir emirin rüyasına girecek derecede bir gönül abidesidir.  Öyle ki Emir Timur Han Buhara’ya gitmek üzere yola koyulup Türkistan’a uğrayacağı sırada Hâce Ahmet Yesevî rüyasına girdiğinde kendisine şöyle der; “Ey Yiğit Buhara’ya çabuk git, orada inşallah fetih sana nasip olur. Senin başından çok hadiseler geçse gerek. Zaten orada ki insanlar senin gelmeni istiyor.”  Tabii böyle rüya görmeye can kurban, zaten hemen uykudan uyanır uyanmaz bu müjde karşısında soluğu Türkistan Hâkiminin yanında alacaktır.  Türkistan Hâkimine pek çok hediye ve akçe takdim ettikten sonra Hâce Ahmet Yesevî’nin kabri üzerine merkad (türbe) yaptırmasını emreder. İyi ki de bu türbe inşa edilmiş,  zira Hicazdan sonra en çok ziyaret edilen ziyaretgâh makam olur da. O halde Türkün manevi başbuğu ne kadar ziyaret edilirse o kadar azdır.  Düşünsenize Yesevi Ocağı bir ara 75 yıl komünizm esaretinde Türk dünyasının hafızasında silinmeye çalışılsa da,  özgürlüklerine kavuştuklarında hiçte kazın ayağı öyle olmadığı anlaşılacaktır. Şunu tüm cümle âlem gördü ki unutturamamışlar. Bu gerçeği hiç kuşkusuz yediden yetmişe ziyaret edenlerin merkadına yönelip ruhuna Fatiha okuyarak yâd ettiklerinde anlıyoruz elbet.
          Malum, Pir-i Türkistan’ın yaşadığı dönemlerde Karahanlılar hâkimdi, bu dönemde dergâhında yetişen Türk’ün alp’i onun feyzi bereketiyle erenlik kimliği ile bütünleşir. Derken bu kimlikle birlikte Türkün alp’i kanatlanıp Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara uzanan halkada cihangir devletin zuhuru gerçekleşir.  Hatta bu zuhurun oluşumunda Pir-i Türkistan pınarından beslenen Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebali, Hacı Bayram-ı Veli gibi maneviyat büyüklerinin de katkı payı çok büyüktür. İşte Yesevi Ocağı öyle bitmez tükenmez kaynak bir pınardır ki; Halvetiye, Bektaşi, Mevlevi gibi tarikatların kökleri Hâce Ahmet Yesevî nisbetine dayanıp o pınardan beslenerek bugünlere gelebilmişlerdir İşte bu pınardan beslendikleri içindir pek çok tarikatın pirlerini Horasan Erenleri olarak yâd ederiz de.
          Velhasıl; şimdi o sadece Türk dünyasının değil tüm insanlığa ışık olacak Pirimizdir.  
           Vesselam.

17 Temmuz 2016 Pazar

PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ VE ALPERENLERİ


PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ
     VE ALPERENLERİ
                     
 SELİM GÜRBÜZER

            Hâce Ahmed Yesevi (k.s) alperenlik düşüncesinin ilk piridir. Dahası Türk’ün İslâmiyet öncesi Türkün Alpliğine erenlik ruhu katıp İslâm’la kaynaştıran hamur onun mayası. Böylece kattığı o mayayla; Alp’in iç dünyasında fırtınalar estirip ufkunu Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âleme doğru açmıştır.
           Hoca Ahmet Yesevi (k.s) sadece yetiştirdiği alperenleri ufuk açmamış Horasan Erenlerine feyiz kaynağı olmuş da. Bu demektir ki Hâce Ahmed Yesevi Hz.leri Yunus’un, Hz. Mevlâna’nın, Ahi Evran’ın,  Hacı Bektaş-ı Veli’nin de Piri’dir. İşte bu nedenledir ki Yahya Kemal’in Fuad Köprülüye Ahmet Yesevi hakkında: “Şu Ahmet Yesevi nedir, kimdir? Bir araştırınız. Bakınız, bizim milliyetimizi asıl orada bulacaksınız” dediği söz çok mühimdir.
           Gerçekten de araştırıldığında; Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük bir Türk İslam mutasavvıfı olmanın yanı sıra Türk toplulukları arasında İslâm’ın hızla yayılmasında öncü başbuğ veli olduğu görülecektir.  Hele bir alp yiğit dergâhına ayak basmaya dursun hemen burada alperen ve gazi derviş hüviyeti kazanıp Anadolu, Rumeli ve Kuzey Türklüğünün İslâmi uyanışına vesile olma yolunda adından söz ettirir de. Tabii bu uyanış sadece Türk dünyasıyla sınırlı kalmaz, ilerisinde tüm insanlığı da içine alacak bir uyanış kaynak olur. Her ne kadar geldiğimiz noktada insanlık o kaynağın epey uzağında kalsa da ruhunun susuzluğunu giderecek arayış içerisinde olduğu bir vaka. O halde bize düşen Pir-i Türkistan ve yetiştirdiği alperen ve gazi dervişlerinin öğretilerini yeniden tüm insanlığa yaymak olmalıdır. Yeter ki insanlığı yeniden alperenlik ruhuyla buluşturacak Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel’  çağrısı yapılmış olsun,  bak o zaman hem doğu ve hem de batı insanı ruhi bunalımdan kurtulup farklılıklarıyla birlikte huzur ve güven içersinde hayat yaşayacaktır elbet.
           Sanmayın ki bu kutlu yol öyle gökten zembille inerek bugünlere gelmiş. Çilesiz kim ne elde etmiş ki, onlarda elde etsin. Yani bu iş çilesiz olmaz. Nitekim Pir-i Türkistan’ımız bizatihi halifelik idmanını Horasan evliyalarından Hâce Yusuf-i Hemedânî Hz.lerinin dizinin dibinde yetişerek almış. Ve onca çalışmanın sonunda ‘ilim kendin bilmektir’ düsturunca tasavvufun “İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn” mertebelerini basmak basamak aşıp ‘Hakikat’ makamına ulaşmıştır.  Derken Hacegân silsilesinin altın halkasında yerini alıp Türk dünyasına ışık kandili oldu.  
           Evet,  Hâce Ahmed Yesevi (k.s), şeyhi Yusuf-i Hemedânî Hz.lerinden aldığı nisbetle bu yol’un esaslarını Orta Asya ve Türk coğrafyasına yayan kolbaşı, yani Alperen Başbuğ Velidir.  Malum,  bu nisbet ilk önce Allah Resulü’nün nübüvvetiyle kök salmış, sonrasında Allah Resulü’nün Refik-i Ala’ya kavuşmasıyla birlikte bu nisbet Ebû Bekir-i Sıddỉk’a devrolmuştur. Ebû Bekir-i Sıddỉk (r.anh)’ın elinde Sıddıkiye yolu ise sırasıyla Selmân-ı Fâris-î, Ebû Muhammed Kasım, İmam Ca’fer-i Sâdık, Bâyezỉd-i Bistâmî, Ebu’l Hasan-ı Harakânî Ebû Ali-i Fârmedî ve Hâce Yusuf-i Hemedânî’ye ulaşır. Derken bu nisbet Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılır. Birinci kolda günümüz Gönül Sultanlarından Gavs-ı Sani’ye uzanan halkada yer alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya, oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm dünyaya dalga dalga yayılan feyiz ve bereket ışığı vardır.  İyi ki Pir-i Türkistan, Türk’ün Alplerine alperenlik ruhu aşıladı da, bu sayede asıl manevi susuzluğu giderecek kaynağın Horasan Erenlerin nisbetinde olduğunu fark ettik. Kaldı ki o,  sadece Türk’ün Alplerine değil tüm insanlığın arayışına çare olacak feyiz kaynağıdır.  
            Şu bir gerçek Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’yi çok geç fark ettik. Maalesef onu daha yeni yeni kütüphanemizin tozlu raflarından gün yüzüne çıkarıp keşfetmiş haldeyiz. Ne acıdır ki batı dünyası; sevgi, şiir, musiki ve edebiyatı bizden önce araştırıp kaynaklara ulaşmaya çalışırken,  biz ise hemen başucumuzdaki kaynaklardan bihaber kalmışız. Tabii hal vaziyet böyle olunca netice malum, Hâce Ahmed Yesevi, Mevlâna, Yunus gibi Gönül Sultanları bizim coğrafyamızdan daha çok batı da yankı bulmuş durumda. Nasıl yankı bulmasın ki, bir zamanlar kütüphanelerimizin tozlu raflarına terk ettiğimiz klasiklerimiz batı’yı ortaçağ karanlığından ayağa kaldırmış gözüküyor. Şayet batı kendi Yunan klasiklerini doğu’nun o engin kültür havzasında yer alan tercüme metinlere başvurmasaydı belki de o çok övündükleri Rönesans vuku bulmayacaktı. Batı dünyası ne zaman ki doğudan sadece ipek ve baharat değil, bilim, şiir, edebiyat, sevgi ve musiki de alır hale geldi,  işte o zaman ancak ortaçağ bataklığından çıkabilmiştir.
            Batı edebiyat sarayına doğu kapısından girilebileceğinin artık farkındadır.  Fark etmesi de gayet tabii, çünkü aşk, şiir, sevgi ve ruha dair her ne ararsan doğu revakında ziyadesiyle mevcut.  Üstelik insanlığa soluk olabilecek tüm bu unsurlar doğu revakında her an her salise beşikten mezara kadar yaşanan bir hayat biçimi de.  Nasıl mı? İşte doğu insanı buralarda daha doğar doğmaz ninni ve manilerle büyümekte,  dolayısıyla hislerini yazıya dökmeye gerek duymaz da. Hiç kuşkusuz sözlü kültürle yetinmesinin sebebi değer addettiklerini hücrelerinin derinliğinde hissetmesindendir. Tabii batı öyle değil,  daha çok sol beynini kullanaraktan her şeyi mantığa ve yazıya döküp kendini hesap kitap içerisinde cedelleşmekte bulur hep.
        En iyisi mi biz yine de ne sözlü kültürle yetinelim ne de yazılı kültürle. Her ikisini bir arada tutacak zahir ve batın ilme talip olalım. Nasıl mı? İşte Said Nursi Hz.leri  “Osmanlı Avrupa’ya gebe, Avrupa Osmanlı’ya gebe”  derken asıl maharetin beynin sağ lob ve sol lobunu bir denge halde kullanabilmekte olduğuna işaret etmiştir. Besbelli ki; doğu düşüncesinin en büyük zaferi değişmeyeni kavrayabilmesin de. Batı’da teknik ne ise, doğu da aşk odur. Dolayısıyla Buhara, Taşkent, Semerkand ve Asya’yı bir miskinler tekkesi sananlar büyük yanılgı içerisindedirler. Şayet adını andığımız bu diyarlarda alperenler, gazi dervişler elini kolunu bağlayıp hayaller âleminde yaşasalardı, o büyük Türk İslam medeniyeti asla vücud bulmazdı.   Bakın, Prof. Dr. Osman Turan Türk Cihan Hâkimiyeti ve Mefkûresi adlı eserinde  “...Türklerin kâmları (Korkut Ata-Irkıl Hoca) yerine İslâm Şeyhleri ve evliyası geçerken, sessiz ve kaynaşma oluyor. Türklerin alp’i, Alperen kimliği ile kutsiyet kazanıyor ve İslâm, Türk’ün gazileri ile birleşiyordu. Türklerin İslâmlaşması bu suretle sayısız din ve tarikat adımlarının emeği ile kuvvetlenmiştir” tespitiyle bir hakikatin altını çizmiş bile.
            Hakeza Cemil Meriç’te Dündar Taşer'in yazdıklarına atıfta bulunarak; “Tarihte tek mucize vardır: Osmanlı mucizesi; Türk kanıyla İslâm dininin kaynaşmasından doğan bir mucize” deyip böylece alp ve erenlik kaynaşmasından doğan mucizeye işaret etmiş ve bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini Dündar Taşer’in dilinden şöyle aktarır:
         “Osmanlı Beyliği 1299’da Söğütte kurulduğu zaman 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326 Bursa fethinde Orhan Bey 38000 atlıyı kumanda ediyordu. Bu kısa zamanda gerçekleşen asker artışı nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Bu artışın sırrı: Millî şuur, Horasan’dan İzmit’e kadar her yerdeki Türk’ü Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağı altına çekiyordu. Moğol ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarikat ve tasavvuf erbabı Horasan Erenleri, dervişler, alpler, burada yepyeni bir ümit kalesi vücuda getiriyorlar... İşte bu elim vaziyette büyük mürşitlerin zuhuru başlıyor. Bunlar mağlubiyetlerin bir fitne, bir imtihan olduğunu, İslâm’ın yeniden muzaffer olacağını, onun kılıcı ve bayraktarı olacağını telkin etmeye başlıyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan yiğitler... Söğüt Beyliği’ne sevk ediliyor. Türk’ün nabzı Osmanlı Beyliği’nde atmaya başlıyor. Bu küçük devletin fizibilitesi büyük, müsamahası büyük, ideali büyük, bazılarının sandığı gibi talan ve istismar koşusu değil bu koşu. Müsamaha, huzur ve adalet tesisi için göze alınan bir cihaddır bu.”  İşte bu ifadeler Alperenlik ruhunu yansıtmaya yeter artar da.
             Madem öyle alperenlikten bahsedelim, bakalım alperenlik neymiş diye. Sakın ola ki bu alperenlikte nereden çıktı demeyin. Tarihi kaynaklar iyi incelendiğinde kültür dokumuzun özünde Horasan erenlerinin yoğurduğu alperenlik mayası yatmaktadır.  Zaten Alperenliğin ruhunda buram, buram aşk tüter. Hiç kuşkusuz bu kültür kodumuzun manevi başbuğu Hoca Ahmet Yesevi ve onun yetiştirdiği gazi dervişlerdir. Alperenlik hem zahiri hem de batıni özellikleri bağrında taşıyan soylu ağaçtır. Ve bu ağacın her bir halkasında sıralanan Horasan Erenleri geleceğe ışık tutmak için vardır.  Öyle ki bu soylu ağacın her dalında bin bir lezzet vardır ve insanlığın ihtiyacı olan manevi ikramlar tüm taliplilerin önüne serilir de. Bu yüzden alperenlik denince sevgilinin bakışlarında ki pırıltının gönüllere salınan duygu seli biliriz. Zira Pir-i Türkistan (k.s)’ın dergâhında yetişen taliplilerde iki nişan vardır: biri alp, diğeri erenliktir. Alp’in nişanı kahramanlık,  teknik ve mesleki branşlardır, erenliğin nişanı ise değişmeyen değerler, yani ahlaki olan erdem değerlerdir. 
            İşte bu erdem değerler dururken maddenin kölesi bir düzene ram olunmakta.  Oysa modern dünya dedikleri âlem habire robot insan tipi üretiyor. Artık ruhsuzluk had safhada, karmaşık bir dünyada yaşıyoruz, insanlar soluk soluğa ne yapacağını bilemez halde.  O halde insanlığın düştüğü bu perişan haline son verecek Horasan erenlerinin nefesine ihtiyaç vardır. Karanlık dünyamız ancak ilahi aşkla dirilir. Ki,  Allah aşkı yegâne var oluş sebebimizdir. Yüreklerde aşk ve sevgi yoksa biliniz ki ne kendimize, ne de bir başkasına hayrımız olur. Şöyle etrafımıza bir baktığımızda hiç kimsenin artık sevgiden söz etmez olduğunu görürüz,  sanki herkes kin kışkırtıcılığı rolü üstlenmiş durumda,  habire etrafa korku salınmakta.  Madem durum vaziyet pek iç açıcı değil, o halde bu gidişata bir an evvel son vermeli. Hiç kuşkusuz bu gidişata son verecek olacak iksir Horasan Erenlerin sevgi deryasında gizli. Yeter ki,  o deryaya kendimizi atalım, bak o zaman çağımızda yeniden alperenliğin dirilişine sahne olması bir hayal değil hakikat olacaktır. Nitekim Horasan Erenlerinin iki kaşı arasında salınan o nebevi nur er geç taliplilerin gönlünde tecelli edip diriliş muştumuz olacağına inancımız tam da. 
              Ne mutlu Horasan erenlerinin sırrını sır bilene, zaten Gönül Sultanlarının ismi anıldığında “Kaddesallahu Sırruhu-Allah sırlarını takdis etsin” deriz de. Elbette bu işin sırrı önce iç âleme nizam, sonra dış âleme nizam vermekten geçmekte. Öyle ki; İlây-ı kelimetullah zikri önce kalpte alev alır, sonra âlem-i emirle bağlantılı letâiflere geçer, letâiflerden de tüm vücuda yayılıp marifetullah hâsıl olur da.
           Evet,  fethedilecek tek ülke var; o da kendi iç dünyamızdır. Şayet nefsi ve şeytani vehimlerden sıyrılıp bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip ömürde bir kez dahi olsun candan “Allah”  diyebildiysek,  biliniz ki bu candan deyiş kurtuluşumuza ferman olacaktır. İşte gönül sultanlarını gönül sultanı yapan da bu lafza-i celal ve tevhid zikridir.  Dahası bu candan zikrediş sayesinde kesretten vahdete yükselip, tüm masivalardan sıyrılmışlar da.   
          Alperenlik hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya,  yarın ölecekmiş gibi ahrete seferber olmak dersek yeridir.  Malumunuz, bu ‘sefer der vatanlığın’ Alp’lik cenahında cesaret, şecaat, karar, kuvvet ve teknik vardır, Erenlik cenahında ise Hakikat ilmi, fikriyat, hikmet, adalet, hizmetkârlık, nefsi ıslah,  Hakka teslimiyet vardır. Kelimenin tam anlamıyla Alperenlik Alp ve Erenliğin terkibinden doğan kesrette vahdet (birlik)  olmak vardır. Zaten Osmanlı’nın zafer sırrı çokluk içinde bir olmak iksirinde gizliydi. O halde daha ne duruyoruz, gün kesrette vahdet olmak günüdür.  
              Vesselam.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

ATA YURT ORTA ASYA



ATA YURT ORTA ASYA


SELİM GÜRBÜZER
               Orta Asya’nın nerden başlayıp nerde bittiğine dair kesin bir görüş birliği olmamasına rağmen yine de Orta Asya deyince üç aşağı beş yukarı Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, Doğu Türkistan, Rusya ve hatta Pakistan’ın bir kısmını kapsayan büyük bir alanın adıdır diyebiliriz. Tabii bizim için Orta Asya’nın nerden başlayıp nerde bittiğinden daha ziyade asıl o maddi ve manevi iklimi çok daha önem arz eder. Mesela maddi iklim cephesine baktığımızda Orta Asya deyince göçmen bozkır hayatımızın çetin coğrafi şartlara karşı o müthiş dayanıklılığı, yetmedi tıpkı bir ananın evladı üzerine titreyişinde olduğu gibi üzerine tir tir titrediğimiz şu Seyhun ve Ceyhun ırmakların kıvrım kıvrım süzülerekten doğurgan topraklara kattığı o bereket akla gelir. Şayet, maddi iklimin ötesinde daha neyiniz var deniyorsa,  işte Roma kapılarına kadar dayanan Attila ne güne duruyor. Yine Cengiz Han ve Emir Timur’un Orta Asya’dan kanatlanıp adeta ortaçağ iklimini sarsacak cinsten hamle üzerine hamleler yapmaları da varlarımız arasında.  İcabında Zerdüşt’ün izini de buralarda sürmek pekâlâ mümkün. Nasıl mı?  Hani ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ya, aynen öyle de Zerdüşt’ün Azerbaycan civarında doğduğu rivayetlerinin dilden dile dolaşıyor olması bunun göstergesi zaten. Keza Hint ve Helenistik kültürün Orta Asya topraklarında buluşması da bir başka iz sürmedir.
        Peki, Orta Asya’nın manevi cephesine baktığımızda ne var? Hiç kuşkusuz Orta Asya manevi atmosferinden kıyamete dek kesintisiz bir şekilde tüm insanlığa ışık saçacağına inandığımız ışık kandillerimiz vardır.  İşte bu manevi ışık kandilleridir ki, sadece Orta Asya’ya manevi soluk olmakla kalmamışlar, doğduğu yerden nefeslerini Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan üç kıtaya üflemişler de.  
          Hiç kuşkusuz bu doğurgan toprakların bir başka kayda değer yanı her türden fikri bağrına basıp zenginlik olarak telakki etmesidir.  İşte bu telakkinin etkisinde kalmış bir Alman düşünürün tarihi ipek yolu üzerinde dile getirdiği tahayyüllerinden hareketle şu kanaate varırız da:
           Evet, Orta Asya gerek Hindistan, gerekse Çin bağlantısının bulunduğu alanda nice seyyahların ve nice ticari kervanların konaklayıp soluklandığı güzergâhın adıdır. Dikkat edin gelen ağam giden paşam cinsten han geçen yolu güzergâhı demedik, seyyah ve kervan yolu dedik. Zaten gelişi güzel alelade güzergâh olsa her bir seyyah ve her bir kervanın konakladığı yerlerde zengin kültür havzaları oluşmazdı.  İşte bu nedenledir ki tüm göçmen kabilelerin gözü kulağı bizim üzerimizde olmuştur. Eeh bu durumda ne diyelim, dünyanın en köklü ticari yolların kesiştiği kültür havzalarına mekân sahipliği yapmak böyle bir şeydir, ama avantajımıza. İyi ki mekân sahipliği yapmışız, bu sayede göçerlikten hızla yerleşik hayata geçmişiz. Üstelik bu yerleşikliğimiz medeniyetlerin buluştuğu kavşak noktasında gerçekleşmiş.   
          Malum; bu coğrafyanın imparatorluk çapında ilk oluşum hamlesi Medler ve Perslerle start alır. Her iki imparatorlukta Hint–Avrupa dil ailesinden arî ırkına mensup topluluklardır. Ve ilk çağda İran’da kurulan Medleri bertaraf edecek ilk hamle Ahamenişler’den (Persler) gelir. Sonrasında Makedonya kralı Büyük İskender bastırıp buralara mührünü vurur. İskender bilhassa mührünü vurduğu Semerkand’la yetinmemiş Sogdiana’ya da gözünü diker. Derken o yıllarda Orta Asya’da beş yıl sürecek bir imparator olarak adından söz ettirir.
         Peki, İskender sonrası Orta Asya? Malum,  batılıların bilhassa önem atfettikleri Ceyhun’un (Amuderya) doğusunda kalan kısımda yer alan Transoxiana (Oxus nehrinin ötesi) üzerine hüzünle karışık tam manasıyla sükûnet havası siner. Sanki bu fırtınadan önce sessizliği çağrıştıran cinsten sükûnet havası sinmeydi. Ancak ölenle ölünmez ki,  Büyük İskender öldü diye dünyanın sonu değil ya, bir şekilde hayat devam etmeliydi. Nitekim öyle de oldu,  bir noktadan sonra bu sükûnet havanın yerini büyük gürültüye, yani Makedonya imparatorluğunun paylaşımına yönelik ayrılıklara terk edecektir.   Peki, bölük pörçük olmak sadece Makedonya’ya has durum mu?  Hiç kuşkusuz Maveraünnehir coğrafyası içinde geçerli durum. Zira bu bölge önce Selevkos’a (Selevkiler) kalır, sonrasında Selevkos imparatorluğunun iktidarı zayıfladıkça sırasıyla Sakalar, Çinliler, Kuçanlar, Sasaniler akın eder. Malum, Sasaniler deyince dördüncü İran Hanedanlığı ve ikinci Fars imparatorluğunun ortak ismi olarak düşünmek gerekir. Her neyse Sasaniler ya da Fars imparatorluğu ne fark eder ki,  sonuçta buralar Farslılara da yâr olmaz. Derken Sasanilerin hâkimiyet hevesini kursağında bırakacak bir Türk dalgasıyla yüzleşir. Gerçekten de Türk dalgası adım adım ilerledikçe buraların havası değişmeye yüz tutar da. Öyle ki daha dalganın ilk başlangıcında Türk-Bizans dayanışması sahne alır. Ve bu ilk dayanışmanın akabinde Fars hâkimiyeti son bulmuş olur. Ancak Göktürklerle vuku bulan bu ilk işbirliği İlteriş’in liderliğinde ikinci Göktürk (Kutluk) devlet kuracağı güne dek sürecektir. Her ne kadar ilk başta bu işbirliğin ömrü kısa sürmüş olsa da Türkler açısından ilk nüve olarak buralarda tutunmak da kayda değer hadisedir. Nitekim bu ilk nüvenin meyvelerini ilerisinde Müslüman Araplar güneyden buralara giriş yapıp mührünü vurduklarında toplama fırsatı bulacaktır. Nasıl mı? Hazır Müslüman Araplar buralara gelmişken Türklerin (Karahanlılar)  tereddütsüz bir şekilde İslam’ı kabul edişiyle elbet.
            Evet, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte tarihin döngüsü yeni bir ivme kazanır. Nasıl tarih ivme kazanmasın ki, Türk’ün alp’i İslam’ın o engin deryasında, yani Horasan erenlerin soluğuyla nefeslendiğinde alperen kimliği edinir de. İşte o Horasan erenlerinin nefesi sayesinde Orta Asya bundan böyle Türklerin yeni bir tebliğ ve irşad yurdu haline gelir. Hatta bu tebliğ ve irşad yurdu topraklar zaman içerisinde Moğol ve Timurlular arasında el değiştirdiğinde gerek Cengiz olsun gerekse Timur olsun her ikisi de sınırlarını Orta Asya’nın dışına taşır da.  Malum, Cengiz ve Timur sonrası Orta Asya Şeybanilerin hâkimiyeti altına girecektir.
              Şeybaniler Cengiz Han’ın torununun ismine nisbetle bu adla sahne almıştır. Ve bu isim zaman içerisinde Özbek ismine terfi eder de. Keza Kazak ismi de öyledir, yani Şeyban’dan sonra yerine geçen Ebul Hayr’ın Moğollara yenik düştüğünde bir grup nefer kendisinden ayrılıp Çağataylara sığınınca ‘kaçan’ manasına Kazaklar denmiştir.  Ancak burada dikkat edeceğimiz husus ister adına Özbek, ister Kazak,  ister Türkmen,  ister Kırgız denilsin sonuçta bunların hepsi bizim karındaş topluluklar olduğunu bilmemizdir. Aynı zamanda Orta Asya Türk coğrafyasının zengin ruh ikliminin çeşitliğinden doğan boy isimlendirme topluluklardır. İşte bu gerçeklerden hareketle nerede Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan karındaşlarımızla karşılaşsak hemen Maveraünnehir’in can-ı cananımız olarak bağrımıza basarız. Hele ki,  Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a) hilafet dönemlerinde Orta Asya’nın sahabe hamuruyla yoğrulmuş olması, akabinde sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular ve Harzemşahların buralara ruh katmış olması bizim açımızdan önemini daha da anlamlı kılmaya yetiyor. Her ne kadar Moğol kasırgasıyla anlam kaymasına uğrasak da sonuçta bu doğurgan toprakların ruhu Anadolu’ya geçtiğinde üç kıtaya yayılacak mecrada yeniden dirilişe geçti ya,  bu yetmez mi?  Yeter ki o ruh sönmesin,  ha orda,  ha burada, bir şekilde yoluna devam etmesi mühimdir. Hani, her göçün ardından büyük bir medeniyet doğar derler ya, gerçekten de o ruh Anadolu’ya tutunduğunda buralarda bir başka yeşerecektir. Öyle ki Moğol kasırgasının Anadolu’ya sürüklediği Horasan Erenleri,  Anadolu kiliminin iki yakasından tuttuğunda buralarda ileriye yönelik büyük bir cihangir devletin doğuşunu tetikleyecek nefes olurlar. Nasıl mı? İşte o nefesten nefeslenen kayı boyundan Al-i Osmanlı doğa gelmesi bunun en bariz göstergesi.  Hatta o nefes Osmanlıya üç kıtada Nizam-ı âlem aşısı olur da.  
          Öyle anlaşılıyor ki; Orta Asya ruhu bizi önce kartal yuvasından Anadolu’ya kanatlandırmış, daha sonrasında Tuna boylarına kanat çırptırmıştır. İyi ki de kanat çırpmışız, bu sayede fethettiğimiz yerlere medeniyet götürmüş olduk bile.
           Hiç kuşkusuz her medeniyet ruh köklerinden beslenerek boy vermektedir. Hele şükür bizim ruh köklerimizde Şah-ı Nakşibend, Piri Türkistan Ahmet Yesevi gibi nice ışık kandillerimiz var. İşte bu ruh köklerimiz Orta Asya’dan salınan mirastır. Orta Asya’dan Anadolu’ya ayak bastığımızda Mevlana, Yunus, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli gibi ışık kandillerimiz bu mirası devr alıp ruh köklerimizin yeşermesi için seferber oldular. Balkanlara uzandığımız da ise Sarı Saltuk (Muhammed Buhari) gibi gönül sultanları medeniyet köprümüz oldu. Böylece Manevi Mostar köprülerimiz sayesinde güneşin doğduğu Semerkand yakası, güneşin battığı Bosna yakası bir araya gelmiş olur.  Derken dün olduğu gibi bugünde Evlad-ı Fatihan ruhu güneşin doğuşu ve güneşin batışıyla birlikte her dem, her salise esenlik kaynağı olmak için insanlığı selamlamakta.  İyi ki de bu gönül mimarlarının ruhaniyetlerinin feyzi bereketi var da bunca zulme rağmen yıkılmadık dimdik ayaktayız hala. İnşallah kıyamete dek bu nur sönmeyecek de. Buna inancımız tamda.  
          Evet, bunca zamandır geçirilen tüm badirelere rağmen yıkılmadıysak biliniz ki bu diriliş ruhun diri tutulması sayesindedir. İnsanlık ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağın Semerkand’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Mostar’a uzanan Horasan Erenlerin nefesinde gizli olduğunu hele bir fark etse,  bak o zaman pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın anda doğacaktır.  
            Ey sevgili diyar! Batı ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağı arar dururken,  bizim haydi haydi Şairin mısralarına içini döktüğü ‘Dil bile seni anarken hicabından lâl olmakta’ deyişindeki o ince mana ve vuslat için seferber olmamız lazım gelir.  Madem öyle fazla söze ne hacet,  önce gönül fethi, sonra Feth-i Mübin için var olalım demekle yetinelim.
           Vesselam. 

15 Temmuz 2016 Cuma

AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!



      AH BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ!  AH HİVA! SANA NE KADAR HASRETİZ!

                                            SELİM GÜRBÜZER

                        Ah Buhara! Ah Semerkand! Ah Yesi! Ah Hiva! Ah Taşkent! Ah bir bilseniz nefesinize, gül kokunuza ne kadar hasretiz. Öyle ki hasretinizden diyar diyar dolaşıp tutku gözlerle her bir kütükte isminizi arar dururuz da. Hatta bu arayış içerisinde adınızın geçtiği her bir kütüğü hem soy kütüğü hem silsile-i şerife kütüğü olarak bildik bile. Sadece nefesinize, gül kokunuza hasret kalan biz mi? Hiç kuşkusuz tüm insanlık hasret. Ne zaman ki Gül dalınızdan saçılan nübüvvet kokunuzla sinemize girip can-ı canan oldunuz,   işte o gün bugündür büyük bir aşk ve şevkle yolunuza baş koydukta. Nasıl bu yola baş koymayalım ki, yediden yetmişe herkese soluk oldunuz. Hele ki, nerede boynu bükük garip var,  hemen kol kanat gerip merhem olan tek siz varsınız. Ne diyelim,  gariplere uzanan o şefkat el, elbet bize de kucak açıp biat edeceğimiz el olur da.
               Ey narına nuruna kurban olduğumuz Hasret İller! Biliniz ki gittiğimiz her menzilde hasretle adını yâd edeceğimiz her nefes, bizim için vukuf-i zamandır. Hangi vukuf-i zaman diliminde adını anarsak analım Horasan Erenlerinin nefesiyle soluklanmaya can atarız da.  İşte bu yüzden masivaya dalıp boşa nefes tüketmeyiz. Zira ruhumuz aklanırsa gönlümüze akıttığınız o nefesle aklanır. Yetmedi Horasan diyarlarından ötelere uzanan  ‘Hu’  nefes aklar. Derken bu nefes sayesinde kapına dayanıp bağlandık da. 
               Ey hasret ateşiyle yanıp tutuştuğumuz Bizim İller! Gel de hasret tutkusuyla ah çekme,  hem de ne ah!  Bu öyle içten gelen bir ah çekiştir ki;  bilmem buna hangi yürek dayanır. Bu ah çekiş karşısında değil sevda yürekler gök kubbe bile dayanamayıp tutunduğu arş-ı âlâda içten içe titrer durur da.
              Peki ya şu bizim üzerimizde etki bırakan hatıralarınıza ne demeli.  Düşünsenize sırf hatıralarınız bizi derinden etkileyip mana âleminde yüzdürüyorsa, kim bilir hakikatinize eriştiğimizde hangi halde oluruz. En iyisi mi biz yine de hatıralarınızla oyalanmak yerine hakikatinize talip olmak gerekir. Çünkü aslın olmayınca bizim için her yer karanlık, her yer bumbuz. Baksanıza sensiz meskûn olduğumuz şehirleri zindana çeviren haramiler güneşimizi kapatmaktalar, Muhsin’ce üşüyoruz da. Nasıl içimiz üşümesin ki,  güneşinden uzak kalalı epey zaman geçti. Ki bunun adı Abdurrahim Karakoç’un Mihriban’ca dile getirdiği lambada titreyen alev üşümesidir.
              Evet, içimizde o hasret ateş titredikçe bizde üşüyeceğiz hep. Elbette ki vuslata ermek her baba yiğidin harcı değil. Olsun yinede bu uğurda karınca misali ilerleyip o yolda da ölemez miyiz?  Öyle ya madem ‘Gülünü seven dikenine katlanır’, o halde daha ne duruyoruz, uğruna koyulduğumuz yolda ayağımıza diken batsa ne olur ki. Hem gül dikensiz olmaz ki. İyi ki de Nübüvvet Gül olup sinemize girdiniz. Her ne kadar her bir gül diyara layık-ı veçhiyle bir hayat tarzımız olmasa da yinede bizi bu halimizle huzura alın ki;  günahlarımız erisin.  Zaten bu can bu ten kafeste konuk oldukça her bir gül kapınız için eşek olmaya razıyız da. Nasıl ki Yunus Tabduğun kapısında eşik olmuşsa bizde eşik olsak ne kaybederiz ki.  Eşik olmaya mecburuz da. Çünkü zindan şehirlerin günaha akan caddeleri ruhumuzu kirletip artık canımıza tak ettirdi, şimdi eşik olmaya can atmayalım da,  peki ya ne zaman atalım. Öyle bir perişan haldeyiz ki, artık bir saniye kaybedecek vaktimiz yok.  İşte bu duygular eşliğinde bizi bağrınıza basın ki, ruhumuz pirüpak olsun.         
            Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! Ey Gül diyarlar! Bir işaret yakmanız ruhumuzu pirüpak kılmaya yetecektir. Bir işaret verin ki ışığınıza hasret can yürekler dost bildiği kapıdan boynu bükük dönmesin. Hele ki bu hasret tutkusu yüreğimizde var oldukça bu sevdadan vazgeçmeyiz. Bu yüzden ışık kandillerinizi yeniden yakınız ki,  âşık ve maşuk tüm hak yolcuları nübüvvet gül kokundan mahrum kalmasın. Yaktığınız ışık kandilleri sönmesin ki kurda kuşa yem olunmasın. Allah korusun her bir gül kokan ışık kandilinden mahrum kalırsak vay halimize, seril sefil-perişan bir hayata mahkûm kalacağımız muhakkak. 
           Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! Gerçektende her bir sevgi diyarınız bizim için birer ışıktırlar Yediden yetmişe herkes şunu iyi bilir ki, ilk ışık kandilin çırası Mekke’de yakılmış, sonrasında bu ışık kandili Medine’ye hicret etmiş ve oradan feth-i mübinle tekrar doğduğu yere rücu etmiş. Derken Orta Asya’ya dal budak salmış, en nihayet dalga dalga tüm cihanı sarmıştır.
            Evet, ışığın cihanı sardı sarmasına ama yine geldiğimiz noktada yeniden ışığına muhtacız. Şimdi biz biliyoruz ki o ışık, nur neslinden Şah-ı Zinde’nin (Peygamberimizin akrabası Kusam bin Abbas) Semerkand’da medfun olduğu kabri şerifte Yüce Allah’ın ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye vaad ettiği güne hazırlık için gün saymakta. İyi ki Kusam bin Abbas Ata Yurt Orta Asya bağrında medfun. Hiç kuşkusuz bu bizim için paha biçilmez lütuftur. İşte bu lütfu ilahiye sayesinde Şahı Zinde’nin ervahından istimdat dileyip her arzuhalimizi yüce makamlara arz edebiliyoruz da. Bu yüzden kabri şerifte nur içinde yatan Peygamber nesline ne kadar selam göndersek azdır. Zaten her bir selam yüce makamlara ulaştırıldığında Peygamber nefesiyle üflenip perde perde aralanıp açıldığında esenlik kaynağı olur da.  Öyle inanıyoruz ki Şah-ı Zinde’nin vesilesiyle Allah Resulüne iletilen salât-u selamlar karşılıksız kalmaz.  İyi ki de Şah-ı Zinde’miz var, o gül neslin evladı oralara ayak basmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu.
        Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey Taşkent! İşte Şah-ı Zinde’nin her bir diyarın toprak bağrına ektiği gülfidanlar sayesinde başta Sahabe-i Güzin, Tabiin, Tebe-i Tabiin olmak üzere İmam Maturidi, Piri Türkistan, Şahı Nakşibend gibi nice Gül Bahçıvanlarının ilminden istifade eder olduk ta. Derken Nebevi Nübüvvet Gül Bahçesinden bilge şahsiyetler doğa gelir de. İşte o bilge şahsiyetlerimizden bir kısmı;
       -Enlem hesaplarıyla ünlü bir bilge insan olma özelliğinin yanı sıra Tıp biliminde adından söz ettirecek kadar dehamız İbn-i Sina,
       -İranlı Şair Rudeki,
       -Gazne’de Şehnameyi yazan Firdevs’i,
       -İlk astronom ve ünlü rasathaneci Uluğ Bey,
       -İran şairi ve matematik bilgini Ömer Hayyam,
      - Matematik, botanik, tıp, musiki, felsefe ve mantık alanında yazdığı eserleriyle doğu ve batının ilgisini çeken Farabi,
      -Modern cebir ilminin öncüsü Harezmî,
      -Büyük bir dilci, kelamcı, müfessir ve Harizm’in onur abidesi Zemahşeri,
      -Işığı tâ Bursa’dan Semerkand’a kadar uzanan matematik ve astronomi bilgini Kadizade-i Rumi,
       -Fatih Sultan Mehmet’in davetine icabet edip Maveraünnehir’in İstanbul’a açılan kolu Matematik ve astronomi dehası Ali Kuşçu, 
       -Türk dili aşığı Ali Şir Nevai,
       -Divani Lugati’t Türk eseriyle meşhur Kaşgarlı Mahmut,
      - Türk İslam edebiyatının yüz akı Yusuf Has Hacib,  
      -Babür imparatorluğunun kurucu hükümdarı ve Hind’in ruh iklimine Babürname eseriyle İslami ruh aşılayan Babür Şah,
        -Müzik dehası Abdülkadir Meragi vs.
          Peki ya Horasan Erenleri! Malum, onlarda aşkın nefesini Orta Asya kilimine işleyen Rabbani âlimlerimizdir. İyi ki varlar, Gül Bahçende Gül oldular da.  Bu sayede Gül kokunu Buhara, Semerkand kilimlerini işlemekle kalmadılar, gönüllere nakşettiler bile. Bu öyle bir nakş eylemedir ki; Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu'dan Balkanlara ve Avrupa’ya uzanan bir nakıştır. Sadece nakşolunan insanlık mı? Tüm cemadat, tüm nebatat, tüm hayvanatta buna dâhil elbet.  İşte bozkırlara, ırmaklara, okyanuslara, dağa, taşa ve cümle âleme soluk olan o Rabbani âlimlerimizden bir kısmı;
         - Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s),
         - Ebû Ali-i Fârmedi (k.s),
         - Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s),
         -Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s),
         - Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s),
         -Ali Râmîtenî (k.s),
         - Muhammed Baba Semmâsî (k.s),
         -Seyyid Emir Külâl (k.s),
         -Bahaeddin-i Buhari Şah-ı Nakşibend (k.s),
         -Alâeddin Attâr (k.s),
         -Ya’kub-i Çerhî (k.s),
         -Ubeydullah Ahrâr (k.s),
         -Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s),
         -Derviş Muhammed Semerkandî (k.s).
         Evet, sıraladığımız isimler sıradan isimler değil bilakis bize rehber olmuş isimlerdir. Belli ki   “Işık doğudan doğar” sözü boşa söylenilmemiş. Hele ki bu söz ahır zamanda daha da bir anlam kazanmaktadır.  Zaten adının geçtiği her mekân ve zamanda içimizde büyük bir fırtınalar kopup gül kokunuz cihanı sarıp sarmalar da. Baksanıza ruhi bunalıma düşmüş batı dünyası bile bu gül kokun karşısında duyarsız kalamaz, kâh arayışını Mevlana’da, kâh Yunusumuzda sezmeye çalışır. Amma velâkin bu yeterli değil, o arayışa tam tekmil karşılık verecek tüm kaynakları sunmak gerekir. Kim bilir bir gün insanlığın susuzluğunu giderecek engin hazineleri sunacak yeni alperenler, yeni gönül erleri ortaya çıktığında Allah’ın vaad buyurduğu o nur tecelli etmiş olacak da.
         Hiç şüphe yoktur ki bu meydan er meydanı, er meydanında o ışık tüm cihanı sardığında âlemin nizam bulacağı muhakkak. Bu öyle bir ışık kaynağıdır ki doğduğun günden bu yana ne bir zulmüne,  ne de katline şahit olduk.  Her ne varsa Kerem Diyarların saçtığı ışıkta var. Çünkü bu ışıkta aşkın çilesi gizli. Madem öyle ‘Sefer der vatan’ için yola koyulmak gerek. Yola koyulalım ki, o vaad edilen gün, belki yarın belki yarından da yakın bir zamanda doğuversin. Bize durmak yaraşmaz, hasretle her kütükte seni anıp zincirine bağlanmak ve altın halkanda pervane olmak yaraşır.
              Evet, bu bir gönül yolculuğudur. Her bir Diyarda adınızı andığımızda bile daha şimdiden takatimizin kalmadığını,  gönlümüzün ferinin solduğunu hissettik. Meğer Şair “Toprak basar kucağına, güneş çeker sıcağına, atar derdin ocağına” derken meramımızı dile getirmiş. 
              Vesselam. 

14 Temmuz 2016 Perşembe

ORTA ASYA’NIN KANDİLİ ŞEHİRLER


      ORTA ASYA’NIN KANDİLİ ŞEHİRLER
                   
SELİM  GÜRBÜZER                                           
   
            Nasıl ki insanın hayati organı kalp ise hiç kuşkusuz Türkistan’a da hayat veren Semerkand’dır. Öyle ki; Timur kapısına varanlar; Taşkent’ten geçtikten sonra Semerkand’la karşılaştıklarında derhal büyüsüne kapılıp öyle geçtiklerini dile getirirler. 
            Düşünsenize Semerkand’ı görmekle hemen insan kendinden geçer hale giriyorsa,  kim bilir birde ilminden ve feyzinden istifade edilse ne hale gelinir. Baksanıza hayatının büyük bölümünü seferden sefere, gazadan gazaya geçiren Timur bile bu kadim şehre girdiğinde manevi etkisine kapılıp Semerkand’ı başkent yapmakta gecikmez. İyi ki de başkent yapmış,  bu sayede Semerkand dün olduğu gibi bugünde aynı ihtişamıyla halen insanlığa soluk olmak için vardır.  Hele bir insanın Registan Meydanına yolu düşmeye dursun karşısına ilk çıkacak üç şahika esere gözü iliştiğinde büyük bir gıpta içerisinde seyre dalacağı muhakkak. Ki;  bu üç şahika eser Seyyid Ahmed Arvasi’nin penceresinden bakıldığında medeniyetlerin ilim, sanat ve din ekseninde üç sütun üzere inşa edilmiş taş medreselerden başkası değil elbet. Nitekim Arvasi Hoca bu meyanda ilim sütununun mutlak objektiviteyi, sanat sütununun sübjektif gerçeği, din sütununun ise mutlak hakikati temsil ettiğini dile getirmekten kendini alamaz da. 
             Evet, gerçektende Registan Meydanında ruhumuzu terennüm eden bu üç şahika eser  (üç medrese-bugünkü manada üniversite)  hem mutlak objektivemiz olmakta, hem sübjektif gerçeğimiz olmakta, hem mutlak hakikatimiz olup Semerkand’a değer katmakta da. Nasıl değer katmasın ki, baksanıza Semerkand’ın bu üç külliyesinden biri Uluğ Bey’in adını almış da.  Bilhassa Uluğ Bey için ne yapılsa yeridir. Çünkü o kurduğu rasathanelerle adından söz ettiren bilge dehamızdır. Bu arada sakın ola ki bu üç şahika medreseyi hafife almayın,  bikere tarihi süreç içerisinde gerek Selçuklu Nizamiye Medresesi olsun, gerekse günümüz Paris, Oxford, Montpelier ve Cambridge gibi üniversiteleri olsun hemen hepsinin kuruluşuna örnek teşkil etmiş taş medreselerimizdir. Kaldı ki tarih boyunca nice şairlerimiz, nice ulemalarımız ve nice gönül erenleri bu medreselerden insanlığa ışık saçmışlardır. 
           Buhara
           Buhara ışık kaynağı olmanın ötesinde tek başına İmam Buhari’nin bizatihi varlığını hatırlatması önemini ortaya koymaya yetiyor. Düşünsenize ismi bile ruh dünyamıza esenlik buharı olabiliyor. Sadece ismi mi, hiç kuşkusuz kendine has hoş kokusu da bir başka esenlik rayiha buharımızdır. Bu gayet tabii durum. Çünkü kendi toprak bağrında medfun Tabiin ve Saadat-ı Kiram ve İmam Buhari’nin teninden buharlaşan  Gül Rayihayı taşımakta..  Zaten o Gül Rayihadır ki; İslam’la şereflenen Türk’ü Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan Nizam-ı âleme doğru kanatlandırırda.  Tâ ki Türk’ün ruh dünyasında aşınmalar başlar, işte o zaman rayihasız kalmak Türk’e çığlık attıracaktır. Nitekim Yavuz Bahadıroğlu da ‘Elveda Buhara’ romanında Buhara’nın yanışına çığlık atar da.  Ama yinede bizim içimizden Buhara’ya elveda demek gelmiyor. Bize düşen nice gül şehirlerimizi yakıp yıkan Moğol serdarlarının yaptıklarına öfke duyaraktan takılmak değil,  bu şehirlerimizi iri ve diri tutaraktan kıyamete dek gönüllerde yaşatmaktır, buna mecburuz da. Şu iyi bilinsin ki Buhara’sız Türk, Türk’süz Buhara kuru meşe odunu gibidir. İşte bu duygular eşliğinde Gavs-ı Bilvanisi'nin ismini verdiği Menzil’e çoktan Buhara deyip adını yeşerttik bile
              Evet,  Uluğ Bey medresesi Semerkand için neyse,  Mir-i Arab medresesi de Buhara için odur. Belki merak etmişsiniz Mir-i Arab’da kimdir diye,  şayet bilmeyen varsa mutlaka bildirmek gerek. Çünkü Mir-i Arab Allah Resulünün on birinci göbekten torunudur. Hatta bir rivayete göre gördüğü rüya üzerine buralara gelip tasavvufla yüzleşmiş, derken onun isteği doğrultusunda medrese inşa edilip kendi adı verilmiş. Vefat ettiğinde ise inşa ettiği medresede defnedilir. İşte bu yüzden pek çok hükümdarın bu külliye içerisinde medfun Mir-i Arab’ın ayakucunda yatmak için neden can attıklarını şimdi daha iyi anlıyoruz.  Tıpkı Timur’un Semerkand’da hocasının merkadı ayakucunda yatmaya can atmasında ki duygu seli hal gibidir bu.  Üstelik bu duygu selinde Mir-i Arab’ın Arab kökenli olmasına bakılmaz,   tam aksine bilhassa Özbekler için Peygamber torunu olması en büyük rehber zat olmaya yetiyor. Zaten bu durum batılıların da dikkatini çekmiş olsa gerek ki Buhara için Müslümanların Roma'sı demişlerdir. Keza Buhara’yı önemli kılan bir başka  kayda değer yanı da; Gavs-ı Sani (k.s)’e gelen şecerede yer alan Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s), Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s), Hoca Ali Râmîtenî (k.s), Muhammed Baba Semmâsî (k.s), Hace Muhammed Parse, Seyyid Emir Külâl (k.s), Şah-ı Nakşibend (k.s)  gibi pek çok meşayihi kiramın Buhara’da ebedi istirahatgahın da medfun olmalarıdır. Besbelli ki uzak diyarlardan buralara merkatlarını ziyarete gelenler turistik amaçlı gelmiyorlar bilakis ismini zikrettiğimiz Gönül Sultanlarına duyulan muhabbetten dolayı gelmekteler. Bu öyle muhabbet yönelişidir ki sevgi seli yetmiyor da. Nasıl yetsin ki,  ata ocağında madde manalaşmış durumda. Buhara var oldukça kıyamete dek hem Peygamber nefesi,  hem de nübüvvet gülün kokusu (rayihası) olmaya devam edecek de. 
        Taşkent
        Şüphesiz İpek yolunun can damarı diyebileceğimiz bir başka göz bebek diyarımız. Her ne kadar Zerdüştler döneminde adına Çaçkent, Arapların hâkimiyeti altındayken Şaşkent, Türk’ün elindeyken Bilkent denilmiş olsa da bikere şehrin taştan yapılmış olması Taşkent olarak anılmasına yetmiştir.  Madem öyle, şöyle zaman tünelinde bir turlayalım Taşkent’i kimler gelmiş kimler gitmiş bir görelim. Kimler yok ki, Kuteybe İbn Müslim’in Zerdüştlerin saltanatına son veren fütuhatından tutunda Cengiz’in bir savaş esnasında attan düşüp yaralanmasına kadar bir dizi ilginç hadiselerin yaşandığı ve Timur’un altı kez gelip sonrasında torunu Uluğ Bey’e emanet ettiği süreçte pek çok hatıraları bağrında taşıyan bir şehrimiz.  Tüm bunlardan öte Uluğ Beyin elinde bu şehir yeni bir veçhe kazanır da.  Ve bu kadim şehri daha da ilginç kılan tarihi süreç içerisinde birkaç el değiştirmesine rağmen günümüze kadar varlığını koruyabilmiş olmasıdır. Hele ki Sovyet-Rusya’nın dağılmasıyla birlikte 4,5 milyon nüfusuyla adeta insanlığa sörf yapacak şekilde hızla toparlanır hale gelir de. Gorbaçov’un hakkını yememek gerekir,  glasnost ve perestreoika politikaları Türkî Cumhuriyetlerin doğuşunu beraberinde getirecektir. Nitekim 1917 Bolşevik ihtilalinde dikilen Lenin heykellerinin yerini bundan böyle Emir Timur heykelleri alacaktır, derken bu kadim şehir kendini bulur da.  Geldiğimiz noktada Türkî iller sil baştan yeniden yeni ufuklara doğru yürüyor gibi de. Zaten Taşkent’in de canına minnet ileriye doğru yürüdükçe Semerkand’tan sonra Özbekistan’ın en gözde ikinci başkent şehir olarak adından söz ettirirde.  Baksanıza daha şimdiden hızla artan nüfusuyla adeta Ankara ile yarışır konuma geldi bile. 
              Şu da var ki Taşkent’i sadece taş mimarisiyle anmak olmaz, edebiyatıyla da dikkat çeken şehir. İşte, Ali Şir Nevai bunun en bariz göstergesi. Özbekler ona hürmeten gereğini yapıp her bulduğu boşluk alana onun ismini vermişler bile. Her ne kadar Özbekçe bağ  ‘bahçe’ demekse de Ali Şir Nevai’yi gönüllerde yaşatmak için bağ bahçeye Nevai bağı demekteler.  Zaten Ali Şir Nevai'ye Türkçenin mümtaz savunucusu şairimiz, o’nu ne kadar yâd etsek azdır. İşte bu duygular eşliğinde adına yakışır Taşkent’in göbeğinde büyük bir anıt dikilmiş de.  Bu da yetmez Ali Şir Nevai adına birçok yerde kurulan Navoy Kütüphane, Navoy Opera vs. gibi kuruluşlar gözden kaçmaz da. Dedik ya Özbekler böyle bir ülkü şahsiyeti unutturmamak için elinden gelen her ne varsa esirgememekte. Bu yüzden unutulmaz da.
          Hiva
          Bu şehir Allah dostlarının mekân tuttuğu, sevgi ocaklarının yeşerdiği bereket topraklar olarak dikkat çeker. Hatta İbn-i Batuta, Yakubi, İbn Fadlan gibi şahsiyetler burada soluklamışlar da. Soluklamaları da gerekir, çünkü  Hiva’ya  ilk temel taşı  Âdem (a.s)'dan sonra ikinci ata Nuh (a.s)'ın üç oğlundan  Sam'ın mekanlığı söz konusu.. Bu yüzden Sam bu toprakların temel harcıdır.  Peki,  Sam temel harç olurda Allah Resulünün akrabası Şahı Zinde bu temel harç üzerine bina olmaz mı?  Hem de alası olur.  Üstelik Şahı Zinde nübüvvet gülü olarak bu topraklarda medfun halde nur içinde yatmakta da.
        Velhasıl; yukarıda adını hasretle yâd ettiğimiz her bir nübüvvet kokan altın şehirleri anlatmaya ne dil, ne kitap, ne bir kelam izah edebilir. Bu şehirleri sadece ruhunda hisseden idrak edebilir,  bunun dışında her şey lafügüzaftır.        
          Vesselam.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

KENDİNİ ARAYAN İNSAN



 KENDİNİ ARAYAN İNSAN
     SELİM GÜRBÜZER
      Aslında akıl; mat ve donuk bir melekedir. Belki de akıl donuk olmaktan çıkıp kendini akl edebilseydi insanın kendisini bilmesine ve aramasına gerek kalmayacaktı. Bu yüzden Sokrates “insan bilgilerini doğuştan getirir” der. Hatta Sokrates “Şayet insan kendi haline bırakılırsa kötülüğe meyledeceğini, dolayısıyla birinci önceliğimiz insana kendini tanıtmak olmalıdır”   demekten kendini alamaz da. Keza Alexi Carrel’de buna benzer ifadelerle kendini arama noktasında akıl yoluyla bilmeyi öngörmüştür. Peki, bu arada bizim Yunus ne diyor,  birde ona bakalım:
       “İlim ilim bilmektir,
         İlim kendin bilmektir,
         Sen kendini bilmezsen
         Bu nice okumaktır.”  
        İşte bizim Yunus’un gönül penceresinden meseleye baktığımızda  ‘kendini bil’ hakikatiyle bir kez daha yüzleşmiş oluruz.  Ama nasıl yüzleşilir denildiğinde ise bu kez Mevlana Hz.leri imdadımıza yetişir. Ve bu hususta son noktayı şöyle koyar: “O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.”
        Evet,  şimdi gel de bu müthiş sözler karşısında şapka çıkarma, son derece deruni ve bu mana yüklü sözler aklımızı başımızdan aldı dersek yeridir.  Hem akıl bu durumda firar etmekten başka ne yapabilir ki, Mevlana tam akıldan söz ediyor çünkü. Yani kendini bilmeyi idrak edecek marifetullah aklıdır bu. Dolayısıyla aklın başımızdan firar etmesi gayet tabiidir. En iyisi mi biz aklımız hazır firar etmişken, başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp bari şöyle güneşe bakıp oradan bir anlam çıkarmaya çalışalım. Gerçektende Güneşe baktığımızda tıpkı o da akıl gibi kendinden bihaber dışı aydınlık içi karanlık bir hal vaziyette gözüküyor. Besbelli ki iç aydınlık sadece insan ruhunda var.  O halde kendimizi ruhun derinliklerinde aramamız icab eder. Ancak dedik ya, aramak içinde marifet ilmine ihtiyaç vardır.  İlim olmadan sırf kuru aklımızla yola koyulursak yolda haramilere yem olacağımız besbelli.  Muhakkak ki hak ve hakikat yolunda bir bilenin rahle-i tedrisatından geçmeli ki ‘kendini bil’ ilminden maksat ve gaye hâsıl olmuş olsun.  Öyle ki kendini bilen insan eşyanın tabiatına vakıf olurda.
         Evet, insan olarak büyük bir arayış içerisinde yola koyulduğumuzda, bu arada bizimle birlikte bu dünyada soluklayan cemadat, nebatat ve hayvanatın bizden farkını da, yani kendilerine biçilen hududun dışına taşmadıklarını da fark etmiş oluruz.  Belli ki bizim farkımız kendi kabımızın dışına taşabiliyor olmamızdır. Neyle,   marifetullah ilminde ifade edilen ‘kendini bilme ve tanıma’ ilmiyle elbet. Yeter ki bu ilme talip olunsun insan kendi ten kafesini aşabileceği gibi fizik ötesi âleme kanat çırparda. Bu demektir ki kendini bilme ilmi insana eşrefi mahlûkat bir varlık olduğunu hatırlatıp kendini aşmaya teşvik ediyor. Hani tasavvufta dört kapı üç makamdan bahsedilir ya,  insanın kendini aşması da aynen bu kabilden dört kapıdan geçip üç makamlık aşmayla kemale erer. Malum bu dört kapı şeriat, tarikat, marifet ve hakikat kapılarından başkası değildir.  İşte kendini aşmak budur. Ki, kendini aşma insanın dışında hiçbir mahlûkta yoktur, yüklendiği misyon neyse o çerçevede hareket edecektir.  Hakeza madde içinde öyledir,  asla kendi kabını aşamaz. Hem maddenin iç gözü mü var ki kendi kabını aşsın,  kaldı ki tabiatın işlenmesi insan eliyle işlenmek suretiyle ekonomik değer kazanmakta. Bakmayın siz öyle maddenin mineral bakımdan zengin bir rezerve sahip olmasına, bu kadar zenginliğine rağmen diğer varlıkların gerisinde makamı temel seviyededir (alt katmandadır). Yani bu temel seviyesinin üstüne çıkıp da bina olamamaktadır. Çünkü kendi üstünde bitki hayvan ve insan var olup değim yerindeyse onlara mineral seviyede vitamin olmaktadır. Dahası kendisinde açlık ihtiyacı var mıdır yok mudur bilinmez ama şu bir gerçek fayda bakımdan tüm üst katmanlara can suyu oluyor ya, bu yetmez mi?  Hazır açlıktan söz etmişken, mesela bitkilerde açlık fizyolojik bir ihtiyaç olarak baş gösterirken hayvanlarda adeta içgüdüsel bir izdırap şeklinde kendini gösterebiliyor. Malum insanda ise ya kıtlık hallerinde ya da farz mahiyetinde gönüllü oruç tutmakla kendini hissettirebiliyor. Neyse ki fizyolojik ihtiyaçlar aynı besin zinciri halkası üzerinde alt birimden üst birime doğru canlı cansız varlıklar birbirinden istifade ederek ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.
          Anlaşılan o ki kâinat sır yüklü bir âlem. Şu da var ki gün gelip bu sır yüklü elemde tükenişe geçecektir, çünkü baki olan sadece Allah’tır. Nasıl tükenişe geçmesin ki,  bikere gıda ihtiyacı canlı ya da cansız hiç fark etmez geriye doğru işlemektedir. Çünkü her çırpınış ve kıpırdayış sarfiyat demektir. Her canlı ayakta kalabilmek için kendi altında ki zayıf halkadan bir canlıya muhtaç olabiliyor. İnsan ise ya avlayarak, ya ekip biçerek, ya da tabiatı işleyerek ihtiyaçların giderebilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki canlılar âleminde ileriye doğru hamle sadece insanda var.  Üstelik İnsan hem kendini yenileyebildiği gibi hem de tabiatı işleyip üretime dönüştürebiliyor da.  İcabında maddeye şekil verip kültürel varlık hale dönüştürebiliyor. Örnek mi? İşte Mimar Sinan’ın elinde taşın kültürel varlık hale gelmesi bunun tipik göstergesi zaten.  Gün gelir kültürde insana yetmez,  bu kez bir üst aşamaya sıçrama arzusu saracaktır, böylece bu iştiyakla medeniyet mertebesine sıçrarda. Derken gün gelir medeniyette insan ruhun doyurmaz, bu kez insanda sonsuzluğa kanatlanmak arzusu bürür.  Tabii insanın sürekli olarak yerinde duramayışı gayet tabii bir durum, çünkü tüm yaratılanlar içerisinde sonsuzluğa vurgun olan tek varlık insandır. Aksi takdirde geriye doğru yaşamak insan için büyük bir işkence ve çile olacaktır.  Şimdi gel de insan bu durumda sonsuzluğu vurgun olmasın.  Zira hayatın gerisinde eşya, ilerisinde ruh vardır. Dolayısıyla insanın sonsuzluğu vurgun olmasında, ya kim olsun.
                                                         ZEKÂ
        Zekâ her ne kadar beyni çağrıştırsa da aslında o şuur altı bir melekedir. Yani zekânın beyinde tezahür etmesi beynin bir parçası olduğu anlamına gelmez. Tıpkı bu monitör ile bilgisayar hard diski arasındaki ilişkiye benzer bir irtibat söz konusudur. Bu ilişkide monitör beyin vazifesi görürken, bilgisayar hard diski de zekânın görevini üstlenmiş olur.  Keza aynı benzer yapı televizyon ekranı ile verici ve alıcı sistemleri arasında da söz konusu. Sonuçta hangi örnekleri verirsek verelim beynin bir et parçası bir monitör olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Öyle anlaşılıyor ki tüm objektif ve sübjektif veriler beyne ait değil,  kalbin kumandasında üretilen fıtri zekâya ait verilerdir. Beyin sadece gelen verileri akıl süzgecinden geçirip görüntü görevi yapmakta. Nitekim Peygamberimizin “Her doğan çocuk Müslüman doğar” sözü bunu teyit ediyor. Zira Müslüman olmak zeki olmayı gerektirir. Zaten Yüce Allah insanın içine iyilik ve kötülük duygusunu birlikte verdiğini beyan etmiştir.  İşte bu noktada yaratılıştan var olan fıtri zekâmız dünyaya mümin olarak gelmeyi tercih edecektir. Akıl ise tercih edemez, çünkü akıl melekesi doğduktan sonra ancak buluğ çağında olgunlaşıp sahne alabiliyor. Dolayısıyla zekâ sayesinde doğuştan Müslüman olmamız gayet tabii bir durumdur.  Başta da belirttiğimiz gibi akıl mattır,   fonksiyon kazanabilmesi için buluğ çağına kadar epey yoğrulması icab eder. Yani epey yoğrulduktan sonra gerek fıtri zekâmızın ürettiği verileri,  gerekse dış dünyadan yansıyan verileri kendi süzgecinde mukayese ederek ancak görünmeyenleri akl edebiliyor.  Dedik ya, akıl doğuştan değil sonradan biçimlendiği içindir aklı başına gelmesi çok zaman alabiliyor. Zaten aklı başına geldiğinde de akıl baliğ olmuş oluyor.  Burada mühim olan aklı başına gelmesi değil, önemli olan fıtri zekâ melekesiyle barışık olması çok mühimdir.  Malum sırf akılla bir yere kadar yol alınabiliyor,  mutlaka özüne ruhta katmalı ki kendi kabımızı aşabilelim. Ki buna mecburuz da.  Aksi halde eşyalaşır, donuklaşır ve diğer canlılardan hiçbir farkımız kalmaz. Farkımızı fark ettirmek için kalbin kumandasında görev ifa eden fıtri zekâmızdan destek almamız icab eder.  Hatta destekte yetmez,  marifet ilmine de ihtiyaç vardır.  Ama nasıl?  Elbette ki,  bir Gönül Sultanının rehberliğinde seyr-i süluk idmanına talip olmakla bu ihtiyaç giderilir de.  Şayet eşyanın esaretinden kurtarıp gerçek manada özgürlüğü tatmak diye bir derdimiz varsa bu ilme talip olmaya mecburuz da. Talip olduğumuzda görülecektir ki biz maddenin peşinden değil, madde bizim peşimizden koşacaktır. Nitekim Miraç mucizesi bunun bariz göstergesi de. Zira binek olan ruh değil Burak’tı.  Dahası Burak, ruha tutunarak ötelere kanatlanabildi. Her ne kadar insan görünürde cismani varlık olarak görünse de marifet ilmine vakıf olduğunda kendi kabını aşıp enginlere sığmam taşarım misali fizik ötesi âleme yol alabiliyor. Besbelli ki marifet ilmini idrak edebilecek donanım sadece insanda var.  Bu idrak ve kabiliyeti elde etmek için de illaki bir irfan ehlinin rahle-i tedrisatından geçmek gerekir. Aksi halde sonradan edindiğimiz çok güvendiğimiz kendi aklımızla bir arpa boyu yol bile kat edemeyiz.
           Evet,  her doğan çocuk Müslüman doğsa da çocuk büyüdükçe fıtri yapısına sadık kalabileceği gibi fıtri yapısının tam zıddı bir yola da kayabiliyor.  İşte buna meydan vermemek için bunu kimi zaman biz nerden geldik nereye gidiyoruz kendimize sormakla,  kimi zamanda olan bitenin ne anlama geldiğini tefekkür etmekle anlam kaymamızı önleyebiliriz.  Derken en nihayetinde bir irfan ehlinin dizinin dibinde diz çöküp marifet ilmini tahsil ederekten fıtratımızla barışık Müslüman’ca yaşayaraktan ömrümüzü tamamlayabiliriz pekâlâ.   Dahası aklın robotlaşmasına izin vermeyip fıtri yapımızda var olan zekâ güdüsüyle Müslüman’ca ömrümüzü tamamlamakta fayda var. . Hele tercihini Allah’a  ‘abd’ olmaktan yana kullanan bir insan eşyaya tamah etmeyip kalbin kumandasında zekânın güdüleriyle hareket ettiğinde kendi kabına sığmayıp ötelere kanat çırparda.   Hatta bunu sanat dünyasında bile görebiliyoruz.   Tabii ki sanat dünyası derken müsbet manada gerek güzel sanatlarla iştigal edenler, gerek edebiyatçı yazarçizerler,  gerekse müzisyenleri kast edip üzerlerinde ince bir ruh seciyesinin varlığı gözlerden kaçmaz da. Öyle anlaşılıyor ki, müsbet manada tüm icra edilen sanat dallarının beslendiği ilham kaynağı kalbin derinliklerinde kodludur. İşte bu kodlara dalındıkça bir bakmışsın sanat ve estetik dünyasını üç boyutun dışına çıkma arzusu bürüyebiliyor. Bunun tersi durumunda ise bir bakıyorsun sanatkârlar sansar, dâhiler şebek olabiliyor.  Kelimenin tam anlamıyla gerçek sanatkâr insanın yaratılış mayasıyla özdeş eser ortaya koyabilendir, bunun dışında bütün çabalar kuru gürültüden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Her ne varsa o ruhta gizli.  Azcık bir gayretle insan,  icra ettiği sanatında bir şekilde  ‘ruh’ gerçeğiyle yüzleşebiliyor. Öyle ya, eşyanın köle olmuş sırf kuru mantık kurgusuyla ancak eşyanın sadece dış kabuğu idrak edilebilir. Satıh üstünün ötesine bir adım ileri geçilemeyeceği muhakkak. Madem öyle mutlaka neydik edip fıtri kodlarımıza dönmemiz gerekir ki kendi kabımızı aşabilelim.  Bu arada bizi özümüzle buluşturacak kapı ise irfan ehlinin işaret ettiği şeriat-tarikat-marifet ve hakikat ilminin tahsil edildiği kapılardır.  Yok, ben kapı mapı bilmem, kendi bildiğim yoldan giderim deniliyorsa biliniz ki bu kafada olanlar kendilerini eşyanın boyunduruğu altında ya bir robota, ya makineye ya da bir otomatik cihaza bağlamış olur. Ne diyelim bu düşüncede olanlar kendi yoluna devam ede dursun bize ise bir irfan ehlinin kapısına bağlanıp kendi kabımızı aşmak yaraşır. Öyle ya, madem sırf kuru mantıkla sonsuzluğu kanat çırpılamıyor,  o halde bizi özümüze döndürecek irfan kapılarına yönelmekte fayda var. Çünkü ben kendi kendime yeterim mantığının değil kendi kabını aşmayı kendi önünü bile görememe gibi bir açmazı söz konusudur. Kendini aşacak istidad ancak marifet ilmiyle hemhal olanlara has bir durumdur. Dolayısıyla ben kendi kendime yeterim demekle aslında kendi öz fıtri yapısına ters bir tavır içerisine girilmiş olunuyor. Maalesef böyleleri bir bakmışsın bir arpa boyu yol kat edemeden arkalarından hiçbir hayra vesile olacak eser bırakmadan virane halde bu dünyadan göçüp giderler de.
         Malum günümüzde pozitivist akım sırf aklı rehber alarak vakıaları değerlendirdikleri için Allah’a ve dine ihtiyaç duymazlar.  Dahası Yaratıcıya güç atfetmezler akla güç atfederler. Şimdi sormak gerekir, bunun anlamı “Ey Yaratıcı! Sen sus,  eşya -madde konuşsun, robotlar konuşsun” demek değilse peki ya nedir?  Allah korusun pozitivist anlayışa kapılsak her şeye materyalist gözle bakıp iç gözden mahrum kalacağız demektir. Bakın şöyle tarihimize, medeniyet olarak dünya tarihine mührümüzü vurmuşsak bunu pozitivist bir akılla değil fıtri zekâmız ve ruh köklerimizle başardık. Zira “Medeniyetler madde ile değil manevi ruhla kurulur” gerçeği bunu teyid ediyor.   Teyitten öte,  ruh köklerimiz sayesinde cihangir devlet olmuşuz da.       
            Anlaşılan o ki; Allah Teâlâ insanı hem madden hem ruhen mükemmel yaratması boşa değil.  Öyle ki insan zekâsı tarih boyunca,  kutsal kitaplardan, Peygamber tebliğinden ve Evliya-i kiram sohbetlerinden aldığı muhabbeti ve desteği hiç bir kaynaktan alamadı da.  Şayet fıtri zekânın keyif aldığı bu muhabbet sürdürülebilirse, biliniz ki Allah’tan gayrı tüm sahte mabutlardan sıyrılmak çok kolay olacaktır.  
                                                         BİLGİ
Eşyanın dilini insan diline çevirmenin adıdır bilgi.  Bilgiyi böyle tarif ettik ama şu bir gerçek, donuk olan eşyaya mana kazandırmak maharet gerektirir. Yani eşyaya anlam katmak marifet ilmine haiz olmayı gerektirir. Zaten marifet ehlinin kıymeti de eşyanın tabiatına vakıf olmasından ileri gelir. Bu yüzden kendilerinden dahi ve deha olarak söz ettirirler de. Nasıl söz ettirmesinler ki, medeniyetlerin oluşumunda deha şahsiyetlerin çok büyük rolü vardır.  Öyle ki, Mimar Sinan çapında bir dehanın elinde taş bir anda mana kazanabiliyor. İşte bu ve buna benzer örnekleri pekâlâ çoğaltabiliriz de. Demek oluyor ki maddeye ruh yüklendiğinde büyük bir medeniyet bilgi birikim perspektifi ortaya çıkabiliyor. Madem öyle bilgiyi maddeyi sübjektifleştirmenin ham verisi olarak da tanımlayabiliriz. Hem bilgi nasıl ham veri olmasın ki, bikere bilginin kaynağı yüce Allah’tır. Elbette ki böylesi kaynaktan beslenen bilgiyi ham veri olarak tarif ettikten sonra çok rahatlıkla bilgiyi objektif bilgi, sübjektif bilgi ve mutlak bilgi diye kategorize ederiz de. Zira objektif bilgi eşyanın dış yüzünü oluştururken, sübjektif bilgide maddenin iç yüzünü oluşturur. Mutlak bilgide hiç kuşku yoktur ki Allah’a has ilim sıfatının tecellisi bilgidir. Mutlak bilginin dışında beşer planında bilgiyi ele aldığımızda bilgiden maksadımız ansiklopedik bilgi edinmek temel gaye olmamalıdır. Aksine insanın temel gayesi bildiği ile amel edip Marifetullah şuuruna ermek olmalıdır. Bakın Necip Fazıl bu manada Şeyhi Seyyid Abdülhâkim Arvasi Hz.lerine olan bağlılığını Efendim şiirinde şöyle dile getirir de: “Ölmemek neymiş; senden öğrendim. Kayboldum sende, Sende tükendim. Sordum aynaya, Hani ya kendim? Benim Efendim.”  İşte görüyorsunuz Necip Fazıl’da bir arayış içerisine koyulduğunda aynada kendini değil marifet irfan ehlini görüyor. Böylece Efendisini rabıta etmekle ‘Marifet’  ilmi nedir, bu bilince ererde. Nasıl bu bilinçte olmasın ki,  objektif ve sübjektif veriler hakikate perde olmak için değil bilakis ayna olmak için vardır. Ki; marifetullah ilmi insanı hakikat deryasına daldırır bile.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan buyurur da: “Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınacak bir kavim için elbet birçok ayetler vardır” (Yunus, 6).
         İnsanoğlu yaratılışından buyana şöyle geriye dönüp baktığında hep bir arayış içerisinde kendinde bir şeylerin eksik olduğunu fark edecektir. Öyle ya insanoğlu geçmişten bugüne onca teknolojik hamle kat etmesine rağmen ruhundaki eksikliklerin giderilememesi bir yana bunalımlardan bir türlü başını alamıyor da.  Demek ki teknoloji de insanı huzura erdirecek bir güç değildir. Oysa asıl huzura erdirecek gücün sırrı Mevlana’nın “Hamdım,  yandım, piştim” dediği dört kapı üç makamda gizlidir. Öyle ki huzura giden yolda ‘şeriat, tarikat, marifet ve hakikat’ dört kapımız olurken,  ‘İman, İslam ve İhsan’ üçgenimizde üç makamımız olur. Demek oluyor ki, insanoğlu sırf teknolojiye odaklanıp kuru akılla yol alırsa kendisinde bir şeylerin eksik olduğunu hissetmesi gayet tabiidir.  Bilhassa bu yaşadığımız çağda huzura ermek için hem madden hem de manen çift kanatlı olmayı gerektiriyor.  Kaldı ki teknolojinin içine ruh üfleyemedikten sonra kalkınsan ne, kalkınmasan ne, bunların hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Gerçek değişim ve dönüşüm kendi özümüzü keşfetmekle kıymet ifade edecektir. Yinede az gittik uz gittik derken geçte olsa eksizliğimizi sezebilmişiz ya, hiç yoktan en azından bazı aklı evveller gibi ‘benim aklım bana yeter’ demiyoruz,  buda bir gelişme sayılır elbet. Madem kendi eksikliğimizin farkına vardık, şimdi artık bunun üzerine bir şeyler katmak zamanıdır.
        Peki, sadece eksikliğimizi mi fark ettik, bunun yanı sıra zekâ’nın fıtri bir sübjektif kavram olduğunu,  bu fıtri güdü sayesinde Allah’ın varlığını idrak etmiş olduk.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus zekâ içgüdüsünü hayvan güdüsüyle karıştırmamak gerektiğidir. İşte bu noktada karışıklığa meydan vermemek adına hayvan için dış güdü demek daha uygun olur.  Aksi halde Allah tarafından insanın fıtratına yerleştirilen zekâ melekesinin objektif ve sübjektif kuşatıcılığını atlamış oluruz. Nasıl ki mekanizm denilince madde,  tropizm denince bitkiler,  güdü deyince hayvanat akla geliyorsa,  zekâ deyince de insan akla düşer ki, bu da kuşatıcılığına işaret eder. Şayet madde, bitki ve hayvan için bir akıl izafe ya da atıfta bulunacaksak madde içinde mekanizm neyse, bitki için tropizm neyse,   hayvan için dış güdü neyse, insan içinde akıl odur diyebiliriz.  Fakat zekâ bundan istisnadır, çünkü zekâ ne mekanizme (atom içerisindeki elektronların seyreylemesi gibi)  ne tropizme (ışığa yönelme refleksi) ne de dış güdüye benzer,  bunların üstünde bir melekedir.  Kaldı ki insan diğerlerinden farklı olarak doğuştan zekidir.  
          Şu da var ki yaratılan canlı cansız her mahlûk ister mekanizm güdüsüyle, ister tropizm güdüsüyle, ister dış güdüyle, ister zekâsıyla hareket etsin sonuçta birbirine muhtaç şekilde var olma mücadelesi vermekteler. Ama nasıl?  Hiç kuşkusuz kendi altındaki varlıktan istifade etmek suretiyle varlığını devam ettirebilmekte.  Ancak bu istifade ediş ateistlerin sık sık dile getirdiği sömürme şekliyle tezahür etmez,  tam aksine birbirinin ihtiyacının gidermeye matuf bir yardımlaşma faaliyeti şekliyle vuku bulur. İnsan ise diğer varlıklardan farklı olarak bir gün gelip öleceğinin bilinciyle yardımlaşma zincirine katkıda bulunur.  Şayet insan ölümsüz varlık olsaydı beslenme zincirin halkasında hiçte gelecek kaygısıyla hiçte yaşama endişesi taşımasına gerek kalmayacaktı. Yine de unutmayalım ki asl olan bu dünyada karın doyurmak değil, asl olan yaratılış gayemizin gereği Allah’ın bahşettiği nimetlerine şükretmek mühimdir.  Öyle ya şükretmezsek bizim diğer yaratıklardan ne farkımız kalır ki.
                                                 KALP
        Sanıldığının aksine bilgiyi üreten akıl değil kalptir. Akıl için değim yerindeyse sadece yaratılıştan var olan zekânın ürettiği verileri yorumlamada aracı bir kurum dersek yeridir. Yani bu demektir ki müşahhastan mücerrede geçiş ancak kalbin kumandasında zekâ marifetiyle akl edilmekte. Beyinin burada rolü ise beş duyu organından gelen bilgileri kayd edip aklın yorumlamasına kapı aralamak olsa gerektir. Dikkat edin akıl için sadece yorumlama melekesi dedik,  çünkü bilgi üretme yeteneği kalbin kumandasında zekâya has bir keyfiyettir Kaldı ki zekâ,  aklıda akl eden bir meleke. Kumanda kalbin elinde olunca akl etmesine şaşmamak gerekir.  Malum kalbe ait en önemli olgu sezgidir. İşte kalbin bu sezgi gücüdür ki  duyular  aracılığıyla  beyne sürekli  veri aktarımı sağlanabiliyor.  Bir bakmışsın veri aktarımının varlığı bir gözyaşı şeklinde ya da bir sevinç şeklinde kendini hissettirir de. Oldu ya duygularımızı bastıramadık, bu kez aklıselim devreye girip üzerimize sükûnet hali sinecektir. Sakın duyguda neymiş deyip geçmeyelim,  biliniz ki tâ kalbin derinliklerinden kopup gelen tutku selidir o. Hani bazen duygulandığımızda gözyaşımızı tutamayız ya, aslında o tutamamak hali daha henüz beyne yazılmamış kalbe ait önseziden başka bir şey değildir. Keza bazen “Benim altıncı hissim kuvvetlidir” deriz ya, bu da öyledir elbet.  Örnek mi? İşte gerek mutluluk hormonu denen serotonin salgısı olsun,  gerek stres hormonu denen noradrenalin salgısı olsun, gerekse değişik türden salgılar olsun hiç fark etmez sonuçta tüm bunlar da kalbin önderliğinde gerçekleşen salgı faaliyetleridir.
           Peki ya, hormon salgıları dışında sezgilerimiz nasıl yansır derseniz, mesela varsayalım ki beyin ekranında yansıyan sezgi bir nağmeyse bu noktada biliniz ki dil ve kulak duyuları aracı olacaktır. Yok, eğer yansıyan sezgi beğeni türünden bir şeyse bu kez aracı ekranımız göz olacaktır. Oldu ya ortada beş duyumuzu da kapsayacak sezgi seli söz konusu, bu kez göz,  kulak,  burun, dil,  deri hepsi birden aracı olacaklardır. Şöyle ki sevdiğine bir çift sözü olan bir âşık insanı düşünün,  hemen kalbin derinliklerinden kopan sevgi önsezisi yetisi beyin ekranında sevdiğine ilanı aşk etmiş halde yansıyacaktır.  Ne diyelim aşk bu ya, kalbin önderliğinde gönlün kaynayıp beyin süzgecinde dile gelişi denen hadise bu olsa gerektir.
        Evet, akıl sadece araçtır, asla gaye değildir. Nitekim Kur’an doğrudan akla değil, kalbe hitap etmesi bunun teyidi zaten. Bilhassa vahyi ancak kalp önsezisiyle hissedip tasdik edebiliyor,  aklın bu derece hissetme gücü yoktur ki hemen tasdik edebilsin. Yukarıda da belirttik ya, akıl sadece beş duyudan gelen verileri ya da evrende olup bitenleri 'her şey zıddı ile bilinir' kuralı çerçevesinde kıyas yapıp harmanlayarak insana bir yere kadar rehber olabiliyor. Dolayısıyla bunun dışında akla olağan üstü misyon yüklemek abesle iştigal olur. Bir yere kadar rehber olduğu şundan besbelli ki, ekser ulemamız aklı en son delil olarak görmüştür. Çünkü aklen mukayese edilen bir olgu doğruda çıkabilir,  yanlış da.  İlla ki vahiy ve sünnet süzgecinden geçmesi gerekir ki delil olarak kabul görsün. Demek ki ismiyle müsemma aklın akl edemeyeceği çok hususlar söz konusu. Mesela Allah’ın zıddı bir şey olmadığından, akıl bu durumda Yüce Yaradanı hiçbir varlıkla kıyas edemeyeceğinden firar etmek zorunda kalacaktır.  Öyle anlaşılıyor ki Yüce Yaradanı hiçbir varlıkla kıyas yapmaksızın ‘Amenna ve saddakna' diyerekten tasdik edecek tek melek-i kuvvet kalptir. Nitekim Dr. Haluk Nurbaki Kur’an’da zikredilen ‘Ki, Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır (Bakara suresi ayet:17) ayetini; “Sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. Onu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim” diye yorum getirmekten kendini alamazda.
          Hâsılı kelam Rabbul Âlemin; “Yere göğe sığmam Mümin kulumun kalbine sığarım” beyanı her şeyi izah etmeye yeter artar da. 

          Vesselam.