9 Ağustos 2016 Salı

NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ


NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ

                        SELİM  GÜRBÜZER

            Nizam deyip teğet geçmemek gerekir. Her şeyden önce Allah’ın ‘El adl’ ismi şerifi kavramdır nizam. Öyle ya,  madem Allah (c.c)  adildir, o halde Nizam-ı âlem nedir denildiğinde ilahi adaletin cümle âlemde yüceltmenin adıdır dersek yeridir.  Malum şeytan hiçbir zaman bu ‘Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem’ adaletinden istifade edemeyecektir. Nitekim Nizam-ı âleme ilk başkaldırış şeytanın “Ben ateşten, Âdemse topraktan yaratılmıştır. Bu yüzden secde etmem” itirazıyla vuku bulmuştur. İtiraz etti de ne oldu, sonuçta itirazın karşılığını dergâh-ı ilahiden ebedül ebed boynuna lanet halkası geçirilip kovulmakta buldu. Tabii şeytan bu ya,  ilahi adalet karşısında boş durmayacaktır, bin bir türlü hile ve desiseyle Âdem (a.s.) ve Havva anamıza yasaklanmış ağacın yemişinden yedirip cennet yurdundan kovulmalarını sağlayacaktır.
             Hiç kuşkusuz şeytan cennette kınında durmadığı gibi yeryüzünde de boş durmaz. Nasıl mı? İşte Adem ve Havva anamızın izdivacından dünyaya gelen Kabil’in, kardeşi Habil’i katletmesinde bunu anlamak pekala mümkün. Böylece yeryüzünde ilk kardeş katli cinayetinin fitilini ateşlemesiyle iki kutuplu dünyanın temelleri atılır. Ve bu iki kutuplu dünyanın oluklarının birinden nur diğerinden kir akacaktır. İşte bu noktada Habil nizamın kutbu olurken, Kabil’de bozgunculuğun kutbu olur. Dahası beşer tarihi nizam ve nizamsızlık kavgası üzerine şekillenecektir. Nitekim Peygamberler Allah’ın ahkâmını ve nizamını yaymanın kavgasını verirken, nizam karşıtı her türden şer önderleri de şeytanın değirmenine su taşımanın kavgasını vereceklerdir.  
           Peygamberlik beşeriyetin üstünde makam olmasına makam ama dünyada en çok çileyi çekende yine peygamberler olmakta. Bu demektir ki büyük davalar çile gerektiriyor. Çile olmayınca da zafer gerçekleşmiyor. Buna tarihin yaprakları şahit bile. Nasıl mı? İşte Hz. Nuh'un (a.s.) kavmiyle olan nizam mücadelesinde kopan tufan bunun en çarpıcı misali zaten.  Malum, bu çileli mücadelede tufan inananlara kurtuluş gemisi olurken, inanmayanlara tsunami felaket olur. Hatta bu felaketten Hz. Nuh’un oğlu Kenan’da payını alır, ne diyelim inanmadıktan sonra peygamber oğlu da olsa ne işe yarar ki. İşte ilahi nizama itaat etmediği içindir kurtuluş gemisine binme şerefine nail olamayacaktır. Anlaşılan bir insan peygamber oğlu da olsa Allah’a iman etmedikçe asla fayda vermez.  Bu durumda bize ancak  “Ne mutlu kurtuluşu imanda görüp Nuh’un gemisine binenlere”  demek düşer.  
             Unutmayalım ki peygamberler sadece vahiyle vazifeli elçiler değillerdir, aynı zamanda tebliğ etmekle yükümlü oldukları kavimlerinde Nizam-ı âlem öncüsüdürler. Zaten varoluş gayeleri bunun gerektirir. Yüklendikleri Emr-i ilahi için karşılarına Fravun,  Nemrut,  Ebu Cehil kim çıkarsa çıksın hiç fark etmez her halükarda ilahi nizamın gereği yerine getirilir de. Bakın Nemrut saltanatının ilk yıllarında adaletiyle adından söz ettirmiş bir hükümdardı.  Ama gel gör ki sonrasında şeytanın vesvesesine kapılıp ilahlık taslayınca nizam karşıtı bir rol üstlenecektir. Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez maiyetindeki insanlar Nemrud’a tapar olacaklardır. Onlar tapa dursun tiranlık ilelebet devam edemezdi ya. Öyle ki bir gün Müneccimler Nemrud'a:
          — Çok yakında bir çocuk dünyaya gelecek putlara ve saltanatına son verecek, dediklerinde bu haber Nemrud’u kara kara düşündürmeye yetecektir. İlahlık taslayan bir kral için iyi haber sayılmazdı elbet,  derhal harekete geçip şu emri verir:
          — Bundan sonra şunu herkes iyi bilsin ki hiç kimse eşiyle ilişkiye girmeyecek, bugünden itibaren doğacak tüm çocuklar öldürülecektir.
            Ne diyelim,  Nemrud emir verirde yerine getirilmez mi,  hem de yüz bin masum çocuğun canına kıyılarak emir yerine getirilir. Tabi bitmedi dahası var,  Nemrud’u bu kez kâhinlerin daha önce adından söz ettiği o çocuğun ana rahmine filan gece düşeceği haberi sarsacaktır. Bu haber üzerine tüm erkekleri şehrin dışına sürgün edecektir. Güya kendince şehrin sınırlarına nöbetçiler yerleştirerekten erkeklerin şehrin içine girmesine, kadınlarınsa şehir dışarısına çıkmasına mani almış olur. Oysa her türden sıkı önlem bir yere kadardır, hani şair diyor ya “kaderin üstünde kader var” diye, aynen öyle de müneccimlerin geleceğini haber verdiği o çocuk çoktan Târûh’tan anne rahmine düştü bile. Öyle ya, Nemrud’un bir hesabı varsa Allah’ın da mutlak bir hesabı vardır. Gerçekten de müneccimlerin haber verdiği o çocuk doğa gelirde. Ve İbrahim adıyla mağarada ilahi koruma diyebileceğimiz büyük bir gizlilikle büyür. Büyüdükçe de zaten Nemrud’un müesses çarpık düzenini sarsmaya başlayacaktır. Nemrud bu durumda İbrahim (a.s.)’ı ateşe atarak meseleyi kökten halledeceğini sanır. O öyle sanadursun, ateşin içine atıldığında beyninden kurşun yemişçesine şaşa kalacaktır. Çünkü Allah Teâlâ,  Halil’im dediği İbrahim (a.s.)’e ateşi serin kılmıştı. Tabii ateşte “Serin ve selametli ol” (Enbiya 69)  emri karşısında gereğini yapıp gül bahçesi selamet olacaktır. Derken o gün bugündür aydınlık Nizam-ı âlem meşalemiz ‘Nübüvvet Gül’ümüz’ olur da.
             Peki ya şu yakıcı ateş neyimiz olur? Malum yakıcı ateş küffar ve her türlü fitne odağı için vazifeli ateştir, dolayısıyla bu ateşle bizim işimiz olamaz. Bizim işimize ancak yanmayan ateş, yani nura talip olmak yaraşır. Zira nur hem yanıcı olmayan ışıktır hem de felah ve serinlik kaynağıdır.  
            Hiç kuşkusuz yanmayan ateş ile yanıcı ateş arasındaki farkı İbrahim (a.s) ve Nemrut arasında yaşanan mücadeleyle sınırlı kalmaz,  Musa (a.s)  ve Firavun arasında ki mücadelede de bu farkı ziyadesiyle görmek mümkün. Öyle ki, Firavun’un Hz. Musa (a.s.)’a karşı sürdürdüğü nizam karşıtı baskısında kazanan nizam olacaktır.  Baskı üzerine baskı yaptı da ne oldu,  Hz. Musa (a.s)’ın açtığı Nizam-ı âlem meşalesi Mısır’ın o alışılmış düzenini altüst etmeye yetti arttı bile. Düşünsenize Hz. Musa (a.s.) inananlarla birlikte hicret ettiklerinde karşılarına çıkan azgın dalgalar bile Nizam-ı âlem meşalesini selamlayarak yol verecektir. Ama aynı azgın dalgalar söz konusu Firavun ve ordusu olunca geçit vermeyip mezar olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla azgın dalgalar inananlara ab-ı hayat olurken, inanmayanlara tsunami felaket dalga olabiliyor.
             Peygamberimiz (s.a.v) Hatemü'l Enbiya ama aslında ilk peygamberdir. Yani sonun başlangıcı nebi’dir.  Zira kâinat O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve O’nun nuruyla hayat bulmuştur. Öyle ki tüm cümle âlem  “Ey Habib’im! Sen olmasaydın, sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım” ilahi fermanı sayesinde istifade bulur.  İşte bu yüzden O’nu hep tüm ümmetlerin kurtuluş nizamını tesis eden en büyük rehber kaynağı olarak biliriz.  Yine O’nu biz hadis-i şerifte beyan edilen “Ben en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyruğundan hareketle Nizam-ı âlem’in ruhunu ateşleyen temel maya olarak biliriz. Nasıl öyle bilmeyelim ki, bakın Peygamberliğinin ilanının daha ilk gününde ‘oku’ emrini yüklenmesiyle birlikte  “Ey Hatice üzerimi ört” diyecek kadar ahlak-ı hamidiye hayâ örtüsüne bürünecektir. Ne zaman ki Peygamberimiz emri ilahi gereği Allah’ın ahkâmını yeryüzüne yaymak için örtü altından mübarek başını dışarı çıkarır,  işte o an Hatice annemiz ilk Îlây-ı Kelîmetullah çağrısıyla şerefiyle şereflenir. Hiç kuşkusuz bu şerefe Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Ömer'de dâhil olacaklardır. Derken sayıları on binleri bulan Nizam-ı âlem kervanı Îlây-ı Kelîmetullah için yola koyulacaklardır. Ancak müşrikler yürüyen kervanın yoluna taş koyup adeta etten duvar öreceklerdir. Belli ki; Îlây-ı Kelîmetullah için göze alınan Nizam-ı âlem davası çile hamuruyla yoğrulmadan yol alamayacaktır.  İşte ilahi aşk çilesi bu ya,  ilerledikleri kutsi yolda hor görülmek pahasına bıkmadan usanmadan bir demet gül misali açılıp seferden sefere koşacaklardır.  Böylece “Hak gelince batıl zayi olur”  ilahi fermanın hakkını verip Bedir,  Uhud,  Hendek derken Mekke’nin Fethi vuku bulur da. Mekke’nin Fethi aynı zamanda Nizam-ı âlem’i muştulayan göz kırpmadır. Zira Mekke’nin fetih sıradan bir fetih değil ki,  Fahri Kâinat Efendimizin (s.a.v.) öncülüğünde “Çöle İnen Nur”  olarak tecelli eden bir fetihtir. Şüphesiz şimdi sırada çölden dünyaya açılmak vardır. Nitekim Veda Hutbesi bunun ilk işaret fişeği olup Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in vuslatıyla birlikte Nizam-ı âlem’i muştulayan meşaleyi Ebu Bekir Sıddık (r.a.) devr alacaktır. Ve Ebu Bekir devr aldığı bu sorumlulukla sıddıkîyet makamının doruğuna ulaşır da. Böylece tıpkı ölü teneşirinde ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi dost doğru olma dusturu Nizam-ı âlem’in asli değeri olarak boy verecektir.  Elbette ki her türlü yalan, dolan Sıddıkı Ekber liderliğinde sahabenin işi olamaz. Öyle ya madem bir saniyesine hükmedemediğimiz bu dünyada fırıldak olmaya değmez,  o halde Nizam-ı âlem’in mana ve ruhuna sadık kalaraktan bize de  ‘saddak’ bir hayat yaşamak düşer.  
           Sıddık-ı Ekber sıddıkiyetle ruhunu teslim ettiğinde bu kez Nizam-ı âlem meşalesini Hz. Ömer’ul Faruk (r.a.) devr alacaktır.  Öyle ki Hz. Ömer (r.a)’ın elinde Nizam-ı âlem meşalesi adalet değeriyle abideleşecektir.  Nizam-ı âlem meşalesi Hz. Ömer (r.a)  elinde nasıl abideleşmesin ki, bikere o halifeliğin hadimiyetten geçtiğini sırtında un çuvalı ile kapı kapı yoksulların imdadına koşarak ispatlayacaktır.  İşte bu hadimiyet bilinci İslâm’ın parlayan adalet güneşi olmasına yeter artar da.
            Hz. Ömer (r.a.)’dan  sonra meşaleyi Hz. Osman (r.a.) üstlenecektir. O’nun her şeyden önce Peygamber damadı olması bir yana hilm ve yumuşaklıkta karakter abidesi olması Nizam-ı âlem meşalesine bir başka anlam yükleyecektir. Hiç kuşkusuz  ‘Zinnureyn’ nişanı (çifte nur sahibi) bunun teyididir. Ama ne var ki o’nun bu yumuşak ruh seciyesi halifelik döneminde suiistimal edilip Nizam-ı âlem meşalesi büyük bir ışık kaybına uğrayacaktır.  Bilhassa bu dönemde fitne odaklarının halifenin yumuşaklığından istifade gayri nizami harb usulü eylemlere tevessül ettiklerine şahit olunacaktır. Hele İbn-i Sebe denen fitne başı bir Yahudi dönmesi var ki,  sahabe arasına ektiği fitne tohumlarıyla Nizam-ı âlem meşalesinin çifte nuru Hz. Osman (r.a.)’ı Kur’an okurken şehit olur bile. Böylece dağ, taş, nebatat, gök kubbe mateme bürünecektir.           
            Evet, cümle âlem mateme bürünürken,  Nizam-ı âlem karşıtı şer odakları da sanki bu işte dâhilleri olmamışçasına fitne eylemlerine kaldığı yerden farklı kılıkta devam ettireceklerdir. Bu kez hedeflerinde ilim hikmet sahibi Hz. Ali vardır. Zaten hedefe almasalar da Nizam-ı âlem meşalesini devr alan Hz. Ali (k.v.)’in işinin zor olduğu ta baştan belliydi. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in çok öncesinden kendisine beyan buyurduğu “Ben Kuran’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine savaşacaksın” mucizevî hadis-i şerifin sırrı tüm hayatı boyunca tecelli eder de.  Bir başka ifadeyle ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)  tüm hayatı boyunca vahyin mana ve ruhunun doğru anlaşılması için mücadele verirken, Hariciler de maalesef Kur’an ayetlerinin mana ve ruhunun tam tersi istikamette kendi vehimlerini vahiy zannederekten tarihte pek çok kanlı eylemlerin gerçekleştirmenin rolünü oynayacaklardır. Böylece tarihe fitne güruhu ve kara leke olarak geçeceklerdir. Hiç kuşkusuz Hariciler ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’in nizamı uyarılarına kulak kabartıp Kur’an ayetlerini sloganlaştırmasalardı zillete düşmeyeceklerdi. Anlaşılan bu dönemde yaşanan kanlı eylemlerin arka planında Kur’anın mana ve ruhuna vakıf olamayışın gerçeği yatmaktadır. Yukarıda da belirttik ya,  Peygamberimiz (s.a.v.) Kuran’ın tenzili üzerine verdiği mücadeleyi, Hz. Ali (k.v.) Kuran’ın tevili uğruna vermiştir. Sonuçta her iki değerde vahiy kaynaklıdır. Elbette ki, Rabbü’l âleminin hikmetinden sual olunmaz,  madem böyle murad etmiş tenzil ve tevil mücadelesinin bin bir hikmetiyle zuhur etmesi kaçınılmazdır. Burada önemli olan yaratılış gayemizden sapmamak çok mühimdir. Ulvi davalar çile gerektirip çetin geçsede tevhid meşalesi bir şekilde nesilden nesile devr olabiliyor.  İşte bu yüzdendir ki  ‘Allah’ım bunca çile nedendir’ diye şikâyetten sakınırız. Bilakis  ‘Allah nurunu tamamlayacaktır’  hükmünce bu çilenin kıyamete kadar daim olacağına inancımızı koruruz da.
            Dört halife dönemi derken tevhid meşalesini sahabeden sonra tabiin devralacaktır.  İşte bu noktada tabiin arasından Hz. Hasan-ı Basri (r.a.)’ı âleme nizam verme davasının mana ve ruhunu yansıtması bakımından o’na apayrı bir önem verip o’nu tabiin ulularından Pirimiz olarak da addederiz.  Nasıl Pir bilmeyelim ki,  bakın Hasan-ı Basri (r.a.)  günlerden bir gün ırmak kenarında bir ananın oğlu ile güle oynaya gördüğünde kendince gayrı-meşru davranışlarda bulunduğunu sanmış. Sanki sen misin böyle sanan,  tam o sırada geçen bir sandalın devrilmesiyle birlikte güle oynamayı bırakan o genç oğul, suya dalıp onları kurtardığında bir an Hasan-ı Basri (r.a) ile göz göze geldiğinde der ki:
       ''- Ya Hasan-ı Basri! Elini omzuna koyup raks yaptığım sandığın kadın merhametine sığındığım annemdi, şarap içtiğimi sandığın içecekse bade idi...'' Tabii bu sözler tabiin ulularından Hasan-ı Basri (r.a)’ın ciğerini dağlayıp ruh dünyasını dalgalandırmasına yetmişti. Böylece Hasan-ı Basri (r.a) ''Benim zannımı Dicle kenarında bir anayla bir oğul düzeltti'' demekten kendini alamayacaktır. Böylece Nizam-ı âleme giden yolun suizanda bulunmaktan geçmediğini, bilakis hüsnü zandan geçtiğini dile getirmiştir. Gerçekten de hüsnü zan içerisinde bulunmanın beşeri münasebetlerde yumuşamayı beraberinde getireceği muhakkak. İşte Türk Şeyhlerinin “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğütleri topyekûn gönül seferberliğini vurgulamak içindir elbet.  O halde ‘Yaratılanı Sev Yaratandan ötürü’ müminleri Hızır bilsek ne kaybederiz ki,  bilakis Hızır çıktığında himmetinden istifade ederiz de.
            Peki, Nizam-ı âlem meşalesi Türk’ün eline geçince nasıl aşama kaydeder? Hiç kuşkusuz bu ulvi dava üç kıtaya uzanan üç tuğlu hilal olarak aşama kaydedecektir. İşte bu noktada Malazgirt zaferi Nizam-ı âlem meşalesinin cihanı saracağının ilk basamak işaret taşıdır. Nasıl ilk basamak işaret taşı olmasın ki, bikere Alparslan “Biz bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlarız” deyip beyaz kefen giymiş bir hakanımızdır. Elbette ki Romen Diyojen’i dize getirip Anadolu kapılarını Türklere açacaktır.  Böylece Anadolu kapısından girdiğinde hanlarımızla, hamamlarımızla, çeşmelerimizle, medreselerimizle, kervansaraylarımızla mührümüzü vurup Nizam-ı âlem’e giden yolda bir üst aşamaya sıçrarız da. Her ne kadar bir ara Moğol kasırgası inşa ettiğimiz Anadolu’muzu kasıp kavursa da Türk’ün sarsılmaz azmi bu yıkım karşısında pes etmeyip Moğol kasırgasının açtığı yaraları sarmak maksadıyla Anadolu’nun sınır uçlarına hicret edecektir.  Hani her hicret hakkında yeni bir medeniyetin doğuşu denir ya, aynen öylede Türkmenler, şeyhler, gazi dervişler Kayı boyunun Uç Beyi Ertuğrul Gazi’nin açtığı gaza bayrağının altında tek yürek olup hicret etmekle yeniden dirilişe geçeceklerdir. Böylece umutsuzluk yerini ümide terk edip Nizam-ı âlem meşalesinin cihanı saracağının günlerin eşiğine gelinecektir. İşte bu uğurda Kayı boyundan Ertuğrul Gazi’nin etrafında tek yürek olan umut kaleleri Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır. Osmanlı Söğüt’te doğa geldiğinde daha henüz iki yüz çadırlık otağdır.  Ve kuruluş mayası Söğüt’te çalınacaktır. Ne diyelim,  Osman Gazi ve Şeyh Edebali kuruluş mayasını çalar da Osmanlı yükselişe geçmez mi? Hem de öyle bir yükselişe geçer ki, Peygamber müjdemiz Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle vuku bulmuş olur. Tabii Osmanlı İstanbul’un fethiyle de kalmaz,  o kutlu ulu çınar dallarını üç kıtayı sarıp sarmalayacak şekilde, yani Nizam-ı âlem için boy verecektir.
           İşte ecdadımız bu ya, Nizam-ı âlem ülküsünün mana ve ruhuna sadık kalaraktan fethettiği yerlere adalet ve nizam götürmek için çoktan seferber olur bile. Hiç kuşkusuz ecdadımızın bu denli Nizam-ı âlem için sefer der vatan olmasında Hoca Ahmed Yesevi’nin asırlar öncesinden Türk’ün alp’ine aşıladığı erenlik ruhunun etki payı çok büyüktür. Önce Türk’ün alp’i bu etkilenmeyle alperenlik hüviyetine kavuşup Orta Asya’da yerleşik olmuş, sonrasında bu etki Selçukluyu müesseseleşen devlet yapmış, daha sonrasında bu etkiyle birlikte Osmanlıyı da üç kıtada Nizam-ı âlem devlet kılmıştır. İyi ki Türk’ün alp’i Yesevi pınarından feyizlenmiş, işte bu sayede altı yüz sene cümle âlemin adalet güneşi oluruz da.
           Ta ki, Nizam-ı âlem ülkümüze bihaller olur,  işte o zaman düşüşümüz kaçınılmaz hal alır. Dahası yükselişimizdeki “devlet-i ebed müddet”  ufkumuz güme gidip kendi kabımızdan çıkamaz oluruz.  Olsun yine de her şey bitmiş sayılmaz, zira bize ümit var olmak yaraşır.  Kaldı ki Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye birbirinden kopuk ayrı devletler değil,  bilakis birbirinin devamı devletlerdir. Dolayısıyla geldiğimiz noktada zincirin son halkasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de varoluş gerekçesini Nizam-ı âlem ülküsü doğrultusunda kullanıp seferber etmesinde daha doğal ne olabilir ki. Nitekim varoluş gerekçesini  ‘One minute’ çıkışında, Fırat Kalkanı Harekâtında,  Kudüs’ü İsrail’in Başkenti ilan eden Trump Amerikasına karşı İslam dünyasını ve Birleşmiş Milletleri harekete geçirişinden bunu çok rahatlıkla görebiliyoruz. İşte bu noktada inancımız o dur ki; yakın gelecekte kazanan İsrail’in Arz-ı Mevud ülküsü değil, Nizam-ı âlem ülküsü kazanacaktır.  Bikere bu hususta Yüce Allah’ın “Nurumu tamamlayacağım” diye vaadi var. İşte bu yüzden Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü kıyamete kadar tek sönmeyen meşale olarak biliriz.   
             Vesselam.

8 Ağustos 2016 Pazartesi

BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ



      BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ                                                                                 
SELİM  GÜRBÜZER 

         Dile kolay tam yetmiş sekiz yıl yaşadı, 2003 yılında vefat etti. Vefatına kadar olan hayat sürecine baktığımızda;
         O henüz çok küçük yaşta ticaretle uğraşan babasını kaybetti. Babasından sonra en büyük teselli kaynağı tabiî ki biricik annesidir. İlk eğitim anne şefkati ve onun dizi dibinde dini öğretileriyle başlar. Bu yüzden annesine sonsuz şükran borçludur. 1943 yılında liseyi, 1956’da Hukuk fakültesini bitirdi. Ancak o hiçbir zaman avukatlıkla uğraşmadı, bir inşaat firmasında hukuk danışmanı olarak görev yaptı.
       Gençliği buram buram idealizm kokan aktivitelerle geçirdi hep. Genç yaşta Mladi Müslimani (Genç Müslümanlar) teşkilatına üye oldu. Bunla da kalmaz canından aziz bildiği ‘Leyla, Sabina ve Bakir’ adlı üç evladının baş harfini simgeleyen LSB kod adıyla makaleler yazdı. Tabii bizatihi içinde bulunduğu tüm aktiviteler kendisine pahalıya mal olacaktır. Zira 1946 yılında komünist fikriyatın iktidar olması gençliğinde yaptığı tüm aktivitelerin mercek altına alınmasına yetmiştir. Öyle ki kendisi dâhil iki bini aşkın dava arkadaşı tutuklanıp Bosna-Sırbistan ormanlarında çalıştırılırlar. Hatta tutukluk süresi dolduktan sonra yine boş durmaz, sponsor bulduğunda “Doğu ve Batı Arasında İslam” kitabı yayınlanır. Evet, yayınlanır yanılmasına ama yeniden tutuklanmasını da beraberinde getirir. Ancak bu kez tutukluluğu dünya gündemine oturacak nitelikte ses getirir. Hani şu meşhur 1983 yılı davası var ya, işte ondan söz ediyoruz.  Hatırlanacağı üzere o meşhur davada Aliya İzzet Begoviç ve yirmi aydın arkadaş gazete manşetlerine konu olup tarihe not düşmüşlerdi.  Malum, o davada tutuklanmalarına gerekçe ise;  güya eylem hazırlığı içerisinde bulunup Müslüman olmayanları yok etmeye teşebbüs suçlamasıdır. İşte bu ipe sapa gelmez iddialar eşliğinde çıkarıldıkları mahkemede on iki seneliğine mahkûm edilirler. Neyse ki komünizm tüm dünya ölçeğinde etkisini yitirmeye yüz tutar da,  Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç bu rüzgârdan istifade Foça cezaevinde ki mahkûmiyeti altı yıl üzerinden sona erer. Ama yine de onun için her şey bitmiş sayılmazdı, bu kez önünde dinin yaşanmasında İkinci Dünya Savaşının son kalıntısı diyebileceğimiz Tito engeli vardır. Tito’nun gizli hafiyeleri iş başındadır, Mladi Müslüman teşkilatının genç üyelerini çoktan mercek altına alırlar bile.  Değim yerindeyse hafiyeler an be an iz peşinde koşturuyorlardı. Hadi hafiyelik neyse de Boşnak’ların Kâbe’yi ziyaret etmelerine de izin verilmiyordu.
           İşte bütün bu sıkı takip ve yasakçı uygulamalar karşısında hele şükür ki Bilge Kral’da ne bir yılgınlık,  ne de davası uğruna yazı yazmaktan vazgeçecek emare görülür. Tam aksine yazı yazdıkça davasına olan sadakati  “Her şey Allah’ın takdirinde”  deyişiyle kavileşir de.  Öyle ki yanına aldığı mahpushane arkadaşlarıyla birlikte Demokratik Eylem Partisini (SDA) kurup partinin lideri olur da. Meğer hapishane Bilge Kral için Medrese-i Yusufiye görevi ifa etmiş. Nasıl Medrese-i Yusufiye olmasın ki, Bilge Kral ilk parlamento konuşmasına besmeleyle, yani “Bismillahirrahmanirrahim” çekerek başlamış. Ki, besmele her işin başında Allah’ın adını anarak başlamanın sembolüdür. Hele bu anma Bilge Kralın ağzından döküldüğünde Müslümanların gönlünde diriliş muştusu olarak yankı bulurken, düşman çevreler de ise çıldırtacak kâbus bir sembol olur. Nitekim Sırp lideri Miloseviç rüyasında kâbus görmüşçesine sıçrayıp o kadar net açık rahatsızlığını açığa vurur ki hemen savaş tehdidinde bulunur da. Oysa Bilge Kral’ın savaşmak diye bir derdi yoktu. Bilakis o her fırsatta uzlaşmadan yana olduğunu fiiliyatıyla göstermiş bir liderdir. Aynı zamanda Yugoslavya Cumhuriyetinin liderler toplantısında en barışçıl tavır sergiler tavırlarıyla dikkat çeken isimlerden biri olmuştur.   Maalesef tüm bu barışçıl girişimlerine rağmen Miloseviç yine rahat durmaz. O rahatsız ola dursun söz konusu toplantının akabinde Slovenya ve Hırvatistan’da Yugoslavya’dan ayrılıp bağımsızlıklarına kavuşmuş olurlar. Madem öyle,  darısı Bosna Hersek’in başına demek düşer bize.
           Evet,  Tarihler 1990 yılını gösterdiğinde Bilge Kral için bir dönüm noktası tarihtir.  Çünkü bu tarihte yapılan seçimlerde alnının hakkıyla başarılı çıkıp artık bundan böyle Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanıdır o.  Tabii Başkan olmakla kendini rehavete kaptırmaz, her daim karanlık güçlerin kendisine ve halkına aman vermeyeceğinin bilinciyle hareket edecektir hep. Hatta halkının savunmasız olduğunu düşünerekten gizlice askeri gruplar oluşturmayı da ihmal etmez.  Ve buna kendini mecbur hisseder.  Çünkü baskıların dozu her geçen gün artış kaydetmekteydi.  Ki; yapılan gözdağılar ve baskılar yan tesir etkisi yapıp SDA’nın 1991 kongresine yansır da.  Bu kongrede Aliya İzzet Begoviç’in ağzından çıkan “Yemin ederim ki köle olmayacağız”  sözleri Bosna Halkının önünde bekleyen acı dramı ortaya koyacak ipucu sözlerdir. Bu sözler aynı zamanda Bosna halkının hissiyatına tercüman olur da. Hakeza o’nun bu çıkışı öyle kolay kolay tehditlere karşı boyun eğmeyeceğinin ilanı ve Müslüman’a yakışır iman abidesi bir tavırdır. Böylece bu cesurca duruşun semeresi Bosna’nın bağımsızlığı halk oylamasına sunulduğunda tezahür edecektir.  Derken Bosna Hersek’in bağımsızlık ilanı tezahürü gerçekleşir. 
         Hiç kuşkusuz bağımsızlığın halkoyu kararıyla gerçekleşmesi Bosna Halkı için mühim bir hadisedir, Sırplar içinse bir felaket addedilip halkın aldığı bu karara tepki koymaları gecikmez de. Nitekim tüm dünyanın gözü önünde çoluk çocuk, yaşlı genç demeden Bosna halkın üzerine bombalar yağdırarak kan akıtacaklardır. Bu arada Sırp vahşi kuşatmasından kaçamayan masum sivil halk ise esir kamplarına götürülür. Allah’tan ki Aliya İzzet Begoviç halkının geleceğini düşünerekten işlenen bu insanlık dışı vahşi kuşatma karşısında soğukkanlılığını ve metanetini yitirmezde müzakere girişimlerini ihmal etmemiş olur. Buna yapmaya mecburdu zaten. Zira ortada daha henüz kör düğümü çözecek bir sihirli değnek gözükmüyordu. Düşünsenize Bosna halkı ateş çemberi içerisinde tam dört yıl boyunca yoğun bombardıman altında aç, susuz, elektriksiz perişan vaziyette yıkık harabeler içerisinde müthiş direnç sergilemişlerdir.  Adeta var olma yok olma mücadelesi vermişlerdir. Peki ya dünya! Malum tüm dünya bu kıyım karşısında gıkı çıkmamıştı. Yani ortada Türkiye’nin tek duyarlılığı haricinde her hangi bir gözle görülür ve elle tutulur zulme dur diyecek bir ülke çıkmamıştır, dünya yörüngesinde dönerken sanki sırra kadem basmıştı.  Bu yörüngede Bosna halkı için sadece tek tutunacak dal Allah’a olan sarsılmaz güçlü inançları kalmıştı.  Zaten değil midir ki Allah’ın ipine sarılınız hükmünce hareket ettiler Avrupa’nın tam göbeğinde Sırplara karşı verdikleri müthiş direnişleriyle iman gücünün ne olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldular da.  Derken dört yıl süren bu müthiş direnişin sonunda iman gücü etkisini hissettirmiş olsa gerek ki bir anda sırra kadem basmışlık sessizlik tılsımın yerini diplomatik girişimler alıp hız kazanacaktır. Artık bu noktadan sonra Bosna dramı Dayton’da ele alınacaktır. Her ne kadar Dayton’da masaya yatırılan müzakerelerde ilk gelen sinyallerden olumsuz yanlar göze çarpsa da sonuçları itibariyle aslında Dayton Bosna Halkının acılarını dindirebilecek cinsten müzakere diyebiliriz. İşte bu açıdan bakıldığında Bosna halkı için Dayton pek kayıp sayılmaz,  bilakis büyük bir politik başarıdır dersek yeridir. Öyle ki bu anlaşmayla birlikte Bosna-Hersek’in sınırları korunduğu gibi halkın uzun bir aradan sonra rahat nefes alması da sağlanmış olur. İşte bu derin nefes alış Bilge Hakan Aliya İzzet Begoviç’in 7 Eylül 1993 yılında tekrar Başkanlığa seçilmesini de beraberinde getirip Bosna halkı için çifte bayram gerçekleşir. Tabii, Bosna halkı bayram eder de, Bilge Kral etmez mi? Hem de ne bayram,  zaferle çıktığı seçimin ardından kutsal topraklarda Hac vazifesini eda ederek bayram eder.
           Nasıl bayram etmesin ki, hayatının büyük bölümü mücadeleyle geçmişti hep, kutsal topraklar yorgunluğunu alır da.  Şimdi o’nu bir bambaşka bayram karşılayacaktır, ancak bu bizim bildiğimiz bayramlardan farklı bir bayramdır. Artık vuslat vaktidir, yani Şeb-i Arus günü yaklaşmıştır. Öyle bir değişik türden bayram hazırlığına girdiği her halinden belliydi ki o an hasta yatağında Allah’a ulaşmak sevdasındadır. Ancak Bosna Halkının zihni karışıktır, öyle ki halk bir yandan kafası Kosevo Hastanesinde gelecek haberle meşgul olurken, öte yandan şayet Hak vaki olursa nereye defnedileceği hususu kafasını meşgul edecektir.  Derken halk, Begova Camii’nin Haremine karar vereceği esnada içerden gelen haber en son düğümü çözecek karar olur. İşte bu haber  “Beni şehitlerin yanına defnedin” vasiyetidir.  O vasiyet ederde Bosna Halkı vasiyetin gereğini yerine getirmez mi,  hem de ardından dualarla yâd ederek yerine getirirler.          
         Ne tevafuktur ki; Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç Başbakan olduğu yıllarda bir devlet adamı olarak ilk ziyareti Türkiye’ye yapmış ama ömrünün son demlerinde hasta yatağında hastanede kabul ettiği en son devlet adamı bu kez Türkiye’den olmuştur. Tahmin etmişsinizdir, bu devlet adamı kendi mizacıyla özdeş Başbakan Tayyib Erdoğan’dan başkası değildir.  Evet, bu ziyaret Türkiye’ye ait bir şeref, aynı zamanda manidar bir şereftir.  Hatta bu manidar ziyareti taçlandırmak gerekti, taçlandırılır da.  Nasıl mı? İşte Türkiye’den Fatih Sultan Mehmed’in kabri şerifinden alınan toprağın getirilerek Bilge Kral’ın kabri başına serpilmesiyle elbet. Böylece Evlad-ı Fatihan Bilge Kral,  Peygamber övgüsüne mazhar olmuş kumandanın o gül kokulu toprağına sarılmış halde gönül tahtında sevenlerini selamlar da.  O halde bize ise selamını alıp ardından Fatihalar okuyaraktan ruhu şad olsun demek düşer.
       Velhasıl; o artık sevdiği ve çok özlediği şehit düşen dava arkadaşlarının defin olduğu Kovaçi Mezarlığında medfundur.             

       Vesselam.

7 Ağustos 2016 Pazar

ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ

ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ
                                                                                                 
  SELİM GÜRBÜZER

           Mostar ismi anıldığında heyecanlanmamak ne mümkün. Hele birde tarihler 566 yılını gösterdiğinde Osmanlı’nın 30 m uzunluğunda, 24 m yüksekliğinde 456 kesme taşla inşa ettiği tek kemerli hilal kaşlı yâr abidemiz var ya,  işte o abidevi yar Mostar köprüsünden başkası değil elbet. Düşünsenize Âşık Paşa, o köprünün Gökkuşağı heyecanına kapıldığında  ‘Kudret kemeri’ demekten kendini alamayacaktır.  Âşık Paşa nasıl âşıkça kendinden geçmesin ki,  bikere o kudret ışığı Mekke’de doğar doğmaz sırasıyla Medine, Bedir, Hendek, Uhud ufuklarına doğru süzülüp en nihayet Mekke’nin Fethiyle birlikte tekrar doğduğu yerde tüm cihanı aydınlatacaktır.
          Peki,  bu nübüvvet-i ışık doğduğu Mekke’de doruk noktaya ulaşınca nereye kayacaktır?  Hiç kuşkusuz bu ışık Orta Asya Horasan Erenlerin elinde Selçuklu kilimine nakış nakış işlenerekten yedi kandilli Süreyya ışık misali Osmanlı’nın Söğüt otağına kayacaktır. Malum bu ışık buradan da Avrupa’nın tam ortasına, yani Bosna-Hersek semalarından Mostar şehri üzerine Gökkuşağı Hilal ve Kudret ışığı kemer olarak süzülecektir. Ve bu öyle bir süzülüştür ki; maddenin manalaştığı noktada doğu ve batı insanının birlikteliği sağlayacak gönül köprüsü inşa edilmesine ilham ışığı olur da.  
              İşte böylesi gönül kaynaşmasını beraberinde getirecek hilal kaşlı köprünün inşası Mimar Sinan’ın talebelerinden Mimar Hayreddin’e ait bir şeref olarak tarihe kaydolunur. Hiç kuşkusuz bu şerefe nail olmasına vesile olacak hadise 8–10 yaşlarındayken nehrin karşı yakasına yüzerek geçeceği sırada arkadaşlarından birinin akıntıya kapılaraktan canhıraşça attığı çığlığın etkisi çok büyük olur.  Ve o çığlık karşısında kendi kendinse şöyle ahdeder: “Ahdim odur ki, buraya köprü inşa ola.”  
            Ne diyelim, ahdettiği o söz İstanbul’da Mimarlık eğitimini tamamladığında yerini bulur da. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman’ın Mostar Köprünün yapımına yönelik fermanıyla kendisine gün doğacaktır. Derken Bosna-Hersek’in Mostar şehrini tam ortadan ayıran Neretva nehrin iki farklı yakasında yaşayan Hırvat ve Müslüman toplulukları birbirine kaynaştırıcı görev ifa edecek gönül köprünün inşası artık bir hayal değil,  hakikatin ta kendisi şahika eser olarak ortaya çıkar da.
          Evet,  nehrin her iki yakasını bağlayan bu şahika eser her ne kadar ilk izleniminde seyredenlere taş yığını bir görüntü gibi gelse de asıl derinlemesine bakıldığında gönüllerde taht kuran abidevi şahika eser olarak mest eder.  Gönülleri mest edip taht kurması da gayet tabiidir. Çünkü Nübüvvet-i ışık doğduğu yerden yüzyıllar sonra Mostar semalarına doğru Gökkuşağı hilal kemer olarak süzüldüğünde tüm insanlığa sırat köprüsünü hatırlatıcı misyon üstlenirde. Öyle ki,  Gökkuşağı hilalin şavkı Mostar köprünün kalbi üstüne vurdukça tarihten bugüne kimilerine sırat-ı müstakim üzere vuslat köprü olurken, kimilerine de adrese teslim, yani zebanilerin kucağına teslim taş kesilmiş hançer köprü rol üstlenir.   
           Peki, Mostar köprünün inşasında çok büyük pay sahibi Osmanlı ile o’nun yıkımında rol üstlenen Hırvat topçuları nasıl örnek olur?  Osmanlı herşeyden önce kendine özgü mührüyle bir, dört, beş ve altı rakamlı kilit taşlarıyla gönül köprüleri inşa ederek tüm insanlığa örnek model olurken,  Hırvat Birlikleri de Mostar köprüsünü top mermileriyle bombalayaraktan insanlığın yüz karası örnek olmuşlardır. Onlar canilikleriyle örnek ola dursunlar, şu bir gerçek her bir köprünün kilit taşları etrafa dağılıp toz duman olsada anlam kaybına uğramayacaktır. Nasıl mı? Bikere atalarımızca inşa edilmiş hangi köprü olursa olsun, bu köprü şayet beş kemerli ise biliniz ki bu; İslam’ın beş şartı manasına anlam yüklü bir köprüdür. Yok, eğer dört kemerli köprüyse biliniz ki dört büyük halifeyi hatırlatacak köprüdür. Tabi bu arada köprü altı kemer olduğunda ‘amentü’  manasına anlam kazanırken,  tek kemerli olduğunda da bir başka anlam kazanacaktır.  Merak buyurup ‘Bir kemerli köprü’ nasıl başka anlam kazanıyor derseniz, öyle ya tüm bu anlam tarifleri eşliğinde Mostar köprüsüne baktığımızda iki, üç, dört kemerli değil de neden bir kemerlidir diye aklımızı kurcalayaraktan anlam kazanacağı muhakkak.   Belli ki köprünün inşasında kullanılan kilit taşlarının ‘Bir’ kemerde birleştirilerek örülmüş olması tesadüfü değil. Bilakis Tevhidi simgelesin diye böyle örülmüş. Derken bu tevhid meşalemiz müminlerin gerdanlığı olur da.  Ama gün gelir Evliya Çelebinin ‘Kavs-i Kuzah’,  Michel’in ise  ‘Taş kesilmiş hilal’  olarak tarif ettiği bu tevhid meşalemiz mercek altına alınacaktır.  Salibin Hilale karşı tahammülsüzlüğü yeni değil elbet,  öteden beri alışık olduğumuz kanayan yaramız. Hele ki biz bu kanayan yarayı Osmanlı hasta yatağına düştüğünde Habsburg’un askerleri vasıtasıyla girdikleri yerleri virane hale getirmelerinden ve camileri kiliseye çevirmelerinden biliriz. Yetmedi biz onları II. Dünya savaşıyla birlikte faşist Hırvat milislerinin yıkım faaliyetlerinden biliriz.  En nihayet biz onları 9 Kasım 1993’de Hırvat topçularının yoğun bombardımanıyla Mostar köprüsünü sulara gark edişlerinden biliriz. Kahrolacasılar nasılda o inci gerdanlığımıza kıydılar. Hilal kaşlı yâr abidemizi hunharca yıkmakla o gün adeta can evimizden vurulmuştuk.  Öyle ki hilal kaşlı ayın şavkı da Mostar köprüsünün kalbi üzerine o gün süzüldüğünde taş kesilir adeta. Neyse ki savaş sonrası sulara gark olan her savrulan orijinal kilit taşları büyük bir itinayla vinçlerle çıkarılmalarıyla birlikte 1997 tarihinde TIKA, UNESCO, IRCICA, Dünya Bankasının desteğiyle start alan ve Türk Şirketi ER-BU’nun üstlenmesiyle yapımı tamamlanan Gökkuşağı hilalimiz yeniden yıkılmadım ayaktayım dercesine adeta  tüm şer odaklarına meydan okuyup ayakta kalmasını bilecektir.
                Her neyse aslında şöyle geriye dönüp olan bitene baktığımızda herkes kendine yakışanı yaptığını müşahede ediyoruz. Düşünsenize üç kıtada hükümran olduğumuz süreçte asla hiçbir ırka zulüm yapmadığımız gibi tevhid meşalesi köprümüzün mana ve ruhuna uygun çokluk içinde bir olmasını bilmişiz de.  Nasıl mı? İşte Foynica şehrindeki Fransiskon Kilisesi’nin duvarında 526 yıldır halen asılı duran 1478 tarihli Fatih Sultan Mehmed Han’ın yazılı fermanı bunun bariz delili zaten. Bakınız Fatih Sultan Mehmed, o fermanda ne buyuruyor: “Ben Fatih Sultan Mehmet Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki; Bosnalı rahipler ve kiliseleri ve her din ve her milletten herkes himayem altındadır… Emrediyorum ki hiç kimse (Bende dahil) bu insanların özgürlüklerini sınırlamayacak ve onlara zarar vermeyecektir..”  Şimdi gel de bu müthiş sözlerin üzerine söz söyle, haddimize mi?  Ancak şunu diyebiliriz güneş balçıkla sıvanamaz gerçeği bu özgürlük fermanında gayet net açık ortada.  Kaldı ki söze ne hacet var ki,  bikere Osmanlı buralara gönül fethi sonrası gelmiştir. Zaten yol-usul-erdemde bunu gerektirirdi, öyle de oldu zaten. Malum buraların ilk gönül mayası bir gönül dervişinin tâ 13. yüzyılın ortalarında Moğol kasırgasından hicret edip Balkanlara ilk ayak basmasıyla çalınır. Tahmin etmişsinizdir o ilk gönül dervişini, hiç kuşkusuz o Sarı Saltuk’tan başkası değil elbet.
             Evet, Sarı Saltuk’la ilk gönül fethi mayası tutar da. Derken bunu takiben diğer gönül Sultanları da buralarda mesken tutacaktır. İyi ki de Gönül mimarları gönül fethi için gelmişler. Bu sayede ‘Horasani Asyatik Anadolu’ ruhu buralarda gün yüzüne çıkmış oldu. Tıpkı Anadolu’nun on yerinde adına türbeler yaptırılarak Yunus’un anıldığı gibi Bektaşi Dervişi Sarı Saltuk’ta Balkanların pek çok yerinde adına yaptırılmış türbelerin varlığıyla yâd edilecektir. Şu bir gerçek gönül erenlerin ruhaniyeti bu topraklarda var oldukça diriliş ruhu inşallah ilelebet sönmeyecektir. Nasıl sönebilir ki,  buralara sadece Bektaşi dervişleri gelmiş değil, Nakşîlerde üç dalga halinde irşad için buralara gelmişler. Nitekim Ubeydullah-i Ahrâr (k.s)’ın talebesi Abdullah-i Îlâhi Hz.lerinin Nakşî yolunun ilk irşad öncüsü olarak Yunanistan’ın Selanik yakınlarında Vardar Yenicesi’ne ayak bastığına,  ikinci dalgada Şeyh Lütfullah’ın Üsküp’e adeta hayat kattığına,  üçüncü dalgada ise Fatih’in ordusuyla birlikte gelip Bosna fethinde şehit düşmüş Ayni Dedenin Fatihin manevi danışmanı ve Şemsi Dede’nin ise Balkanlarda  Nakşi mayasını temsil ettiğine şahit oluruz..  Aslında Nakşîler bir asra yakın zaman diliminde buralarda hep var olmuşlar ama şu da bir gerçek Halveti tarikatının gölgesinde kaldıkları için yokmuş gibi gözükmüşlerdir. Zaten Nakşî yolu zahiren pek gözükmeyip manen var olan bir yoldur. Nitekim Nakşîler ok XVIII. yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde irşat bakımdan doruk noktaya ulaşacaklardır. Hiç kuşkusuz bunda Foynitsa Vukelyiçi Nakşibendî tekkesinin kurucusu Şeyh Hüseyin Baba Zukiç’in payı çok büyüktür. Öyle ki kendisi Vukelyiç’te doğup tahsilini Foynitsa’da temel dini eğitimini aldıktan sonra Saraybosnada Kurşunlu Medresesinde devam etmiş oradan da İstanbul’a gidip Nakşî Hafız Muhammed Hisari Hz.lerine biat etmiştir. Derken Hocasının işaretiyle ilk iş sırasıyla; Konya, Semerkant ve Buhara’ya gitmekle tasavvufi idmanını tamamlamak olur. İşte takriben 20-30 yılı bulan bu manevi seyahatinin akabinde Bosna’ya döndüğünde ise Vukelyiçi’de açtığı Nakşibendî Tekkesiyle Bosna halkının Hüseyin Babası olarak adından söz ettirtir.  Tarihler 1800 yılını gösterdiğinde kurduğu dergâhının yanına defnedilir.
           Peki ya Mevleviler ve Kadiriler! Malum onlarda XVII. yüzyılın başlarında Balkanlara geldiklerinde tekkelerini kurarak irşada koyulacaklardır. Keza Hacı Bayram Veli’nin sofileri de toplumsal aydınlanmaya hizmet için tekkelerini tüttürürler.  Rufailer de öyledir, onlar da iki koldan Bedevi ve Şazeli adıyla dal budak salıp bilhassa Saraybosna’da irşat faaliyetleriyle göz doldururlar. Ta ki Osmanlı hasta yatağına düştüğünde ancak tüm Tarikat-i Aliyye’ler Balkanlarda güç kaybına uğrayacaklardır, hele birde buna Yugoslavya’da komünizmin sahne almasını hesaba kattığımızda tekkelerin kapılarına kilit vurulmalarını beraberinde getirecektir. Neyse ki tarihler 1970 yılını gösterdiğinde yer altına çekilmiş olan tarikatlar yeniden nefes alır duruma geleceklerdir. Derken yıl 1974 tarihi itibariyle tarikatların birliktelik içerisinde teşkilatlandığına şahit oluruz.  Hani birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar derler ya, aynen öylede kurulan Tarikatlar Birliği teşkilat sayesinde halk yeniden toplumsal aydınlanmaya yönelik faaliyetlerin ortasında bulur kendini. Hele 1980 yıllara gelindiğinde tasavvufi hayat Bosna halkının biricik manevi ab-ı hayat kaynağı olur da.  
           İşte o tasavvufi hayattır ki;  Bosna halkının o gazi alperence direniş ve mücadelesini tetikleyip 1991–1995 yılları arasında Sırpların bütün dünyanın gözü önünde o acımasızca giriştikleri katliamlar karşısında tüm dünyanın gözü önünde gereken cevabı göstermelerine yetecektir.  Kelimenin tam anlamıyla tasavvufi ruh Bosna-Hersek’in diriliş muştusu bir ruhtur. Ve bu muştuyla Mostar Köprü aslına rücu eder de.  Böylece kazanan Sırp vahşeti değil,  Bosna halkının iman dolu serhad göğsü kazanır.
         Evet, Balkanlarda Evlad-ı Fatihan nesli var oldukça iman gücünün ne olduğunu tüm dünyaya göstermeye devam edeceklerdir. Dün nasıl ki Horasan ruhu önce Orta Asya’yı ve Anadolu’yu, sonra Balkanları nasıl aydınlatmışsa,  bugünde Evlad-ı Fatihanlar aynı ruh ve heyecanla Avrupa’nın göbeğinde tüm dünyayı aydınlatacak görev ifa edeceklerdir. Her ne kadar Batı dünyası boş durmayıp o aydınlık meşalesini söndürmeye çalışsa da,  hiç boşa heveslenmesinler. Zira Yüce Allah (c.c)’ın: ‘Nurumu tamamlayacağım’ diye beyan buyurduğu vaadi var. 
           Velhasıl; hangi sinsi plan içerisinde bulunurlarsa bulunsunlar, Evlad-ı Fatihan neslinin Allah’ın ipine sarılınız hükmünce hareket edeceklerine inancımız tamdır, bu böyle biline.
           Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1605/savki-hilal-mostar-koprusu.html

6 Ağustos 2016 Cumartesi

FETİH RUHU VE NİZAM-I ÂLEM


FETİH RUHU VE NİZAM-I ÂLEM
 SELİM GÜRBÜZER

              Fethin sadece savaş yönünü görüp sadece kahramanlığı ön plana alan değerlendirmelerde bulunmakla yanlış kanaatlere yol açacağı muhakkak. Malum, fethe etki eden ekonomik, sosyal ve jeopolitik faktörler söz konusudur. Bu anlamda tarihimizi sosyo-ekonomik açıdan yorumlayan Ömer Lütfi Barkan, Fuat Köprülü, İlber Oltaylı ve Prof. Halil İnalcık gibi kıymetli tarihçilerimizin değerlendirmelerine kulak vermekte fayda var. Madem öyle, tarihçilerimizin tarihe sosyo-ekonomik ve medeniyet yönüne eğilmeleri gerekir. Aksi halde genç nesillerin fetih ruhunu törpüleme görevi ifa etmiş olunur.
         Tek tip tarihi model anlayışıyla hareket edildiğinde fetih ruhunu idrak edemeyiz.  Fetih ruhunu idrak etmek için mutlaka tarihi belgelerin ışığında, çok yönlü bakış açısıyla objektif tarih modeli ortaya kaymak icap eder.
         Bikere İstanbul’un fethini incelerken, hislerimizin telkininin aksine aklıselim ışığında belgeleri konuşturmak, genç nesillere hizmet olacaktır. Çoğu kez, Ulubatlı Hasan’ın burçlara diktiği üç hilalli bayrağın hissi heyecanına kapılırız ama asıl fethe zemin hazırlayan ekonomik, sosyal ve katılımcı örgütlenme faktörlere her nedense dikkat kesilmiyoruz. Elbette ki, heyecanımız olacak, bu gayet tabii bir durum. Fakat tarihi vakaları sırf hislerle izah etmek tarihe haksızlık olacağı gibi yarınlarımızı heba etmek olacaktır.  
          Şayet Fuat Köprülü ve Halil İnalcık gibi tarihçilerin tarihe sosyo-ekonomik ve kültürel bakışlarıyla tarihe bakabilmeyi kavrayabilseydik hiç şüphesiz objektif tarih idrakine sahip olma imkânına kavuşuyor olacaktık. Hatta Nizam-ı âlem ülküsünün bir kuru cihangirlik davası değil bir medeniyet hareketi olduğunu idrak edecektik.
           Fetih deyince ne anlıyoruz? Fethin amacı neydi? Fethin takip ettiği metot, kullandığı malzeme ve mühimmatın nelerden ibaretti gibi sorularla zihnimizi yormak varken,  maalesef kolaycılığa kaçıp daha çok fethin kahramanlık boyutuna odaklanıyoruz. Zaten beyin fırtınası yapabilseydik fethin çok boyutlu bir hadise olduğunu tüm ayrıntılarla ele almış olurduk. Kaldı ki, fetih ruhunu sırf yayılmak, açılmak ve fethetmek diye tarif etmekle de iş bitmiyor. Şayet yayılmaktan maksat sadece belli bir coğrafyayı kuşatma diye anlıyorsak, o zaman fetih ruhundan bihaberiz demektir.  Doğru olan bakış açısı; ekonomik, sosyal, kültürel ve askeri alanda ilerleme, yapılanma ve açılma tarzında ifade edebilmektir. Dahası objektif bir tarih perspektifi ortaya koyup tarihi geleneğimizi sırf kahramanlık boyutuyla değil medeniyet boyutunu ön plana almaktır. Zaten sosyo-ekonomik ve kültürel tarihi perspektif bunu gerektirir.             
         Bakın, Batı’da, M. Boch, L. Febvre ve Fernand Braudel gibi aydınlar tarihi,  sosyo-ekonomik-kültürel ve değişim ekseni üzerine oturtturmakla alışılmışın dışında yeni bir anlayış geliştirmişlerdir. Üstelik bu tip yaklaşımlar bizde Ömer Lütfi Barkan, Fuat Köprülü ve Prof. Halil İnalcık, İlber Oltaylı gibi birçok tarihçinin zihninde, tarihe sosyo-ekonomik-kültürel ve değişim yönden bakmasına etki etmişte. O halde objektif kriterlerden hareketle Fetih ruhu ve Nizam-ı âlem ülküsünü medeniyet çerçevesinde değerlendirmeye çalışalım.
        Bilindiği üzere fethin 54 güne sığan muazzam bir hazırlık boyutu vardır. Bu kısa zaman diliminde fethin gerçekleştirilmesinde kahramanlığın yanı sıra;
     —Fethe halkın katılımını sağlamadaki büyük bir teşkilatlanma ağı,
   —Ordunun tam teçhizatlı hazırlanması,
   —Lojistik donanımın temini,
   —Gemilerin karadan Haliç’e inecek tarzda yapılması,
   —Derviş gazilerin maneviyat rolü,
            —Üç katı surları yıkabilecek topların döktürülmesi gibi fevkalade bir dizi tedbirler, fethin vuku bulmasında en öneme haiz unsurlardır. Maddi ve manevi her alanda organize oluş halimiz Türk milletinin kültürü, sanatı, ekonomik yapısı, hayat tarzı, kabiliyeti ve medeniyeti hakkında ışık vermektedir. Yani,  İstanbul’un fethinde kültür var, sanat var, ekonomi var, beceri var, kahramanlık var, hemen her şey var. Önemli olan maddi ve manevi unsurların tümünü görebilmektir. Tarihi bütünüyle iyi analiz ettiğimizde, biliniz ki, fetih ruhu ve Nizam-ı âlem esprisinin ne demek olduğunu daha iyi idrak etmek mümkün olacaktır.  
            Fetihlerin savaş cephesini görüp de, perde arkasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel yönüne bakmamak abesle iştigal olur elbet.  Rumeli Hisarı’nın o muhteşem surlarına bakıp kendimizden geçeriz, iyi hoşta o Hisarların dört buçuk ayda tamamlanmasındaki üretkenliği göremedikten sonra kuru kuruya fetih ruhundan söz etmek neye yarar ki. Asıl bizi heyecanlandırması gereken husus Osmanlı’nın üreticiliği ve zamana karşı adeta yarış edercesine devrin elverdiği imkânları en iyi şekilde lehimize çevirecek hamleyle kendi medeniyetimizi gün yüzüne çıkarması asıl kayda değer hadisedir. İşte, Fetih ruhu bu müthiş medeniyet misyonuyla gerçekleşti. Fatih’in topların döküm işleminde bilhassa Macar Urban’dan faydalanması ve kendisinin başında bulunup balistik muayenelerini bizatihi kontrol etmesi, Peygamber dilinden o övülmüş kumandan nezdinde toplumun dışa açık yönünü ortaya koymaya yetmiştir. Sanıldığının aksine Osmanlı içe kapanık bir toplum değildi, tam aksine dışa açık ve bir o kadar da üç kıtaya hükümran olan bir fetih toplumuydu.  Fethin daha da en mühim yanı, hem iç hem de dış dinamiklerimizin enerjiye dönüşmesi şeklinde tezahür etmiş olmasıdır.  Kelimenin tam anlamıyla bu enerji Nizam-ı âlem ülküsünün tâ kendisidir,  başka değil elbet.
          İstanbul’un fethinde en çarpıcı dikkat çeken bir başka husussa muazzam örgütlenme dinamizmidir. Öyle ki eli kılıç tutan gazi-alperenler, şeyhler, müderrisler, kumandanlar, ahiler ve halkın bütün birimlerinin katılımıyla gerçekleşmiş bir fetih organizasyonu, bütün canlılığıyla önümüze sergilenmiştir. Yediden yetmişe herkesin el birliğiyle dillere destan katılımcı organizasyonunda kendini gösteren bu müthiş kabiliyet Osmanlı’nın teşkilat yapısının üstünlüğünü ortaya koymaya yetmiştir. Her ne kadar bazı aklı evvel önyargılı tarihçiler “Barbar Türkler” suçlamasında bulunsalar da gerçekleri örtmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Zira güneş balçıkla sıvanamaz.  Kaldı ki;  Rumeli Hisarı’nın yapımında katılımcı anlayışla gerçekleşen taşların bir inci tanesi misali taşınıp işlenmesi, iş disiplini ve büyük bir dayanışma örneği ortaya koyma becerisi, onların bu mesnetsiz iddialarını çürütmeye ziyadesiyle yeterlidir. Düşünsenize fetih esnasında bile böylesi organizasyon ortaya koyma mahareti sergileyen bir ceddin torunlarıyız. Derken mehteran eşliğinde “Ceddin deden, neslin baban” ruhuyla yerleşik birimlerimizi harekete geçirerek İstanbul’u fethetmişiz. Eğer göçebe dinamizmiyle fethetmeye kalkışsaydık, tarihte yıkıcılığıyla ün salmış Moğol kasırgasından hiçbir farkımız kalmazdı. Osmanlı, medeniyet olarak fethe damgasını vurduğu içindir ki, gelecek nesle kalıcı eserler bırakmasını bilmiştir. Asla kabalık, yıkıcılık gibi öğeleri fetih ruhunda göremezsiniz. Nasıl inkâr edilebilir ki, bikere ekonomik, sosyal ve kültürel ağırlıklı fetih sembollerimiz, barbarlık yaftalamalarının yanlışlığını ispatlamaya yeter artar da.  
        Osmanlı fethettiği yerleri fethetmekle kalmaz bir bakıyorsun medeniyetini de götürüyordu. Yani ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel dokusunu da yayıyordu. O günün şartlarında fetih ruhu Nizam-ı âlem hareketine dönüşüyordu. Bu yüzden İstanbul’un fethi, hem stratejik, hem kültürel, hem ticari, hem de askeri yönden önemini bin kat artırmıştır. Zira İstanbul dışa açılmanın kilometre taşını oluşturuyordu. Bu yüzden İstanbul, bizim için ikinci Söğüt’tür. Bir başka ifadeyle Osman Gazi’nin Şeyh Edebali birlikteliğiyle gerçekleştirdiği I. Söğüt ne ise, Fatih ve Akşemseddin ikilisinin gerçekleştirdiği II. Söğütte odur. Nasıl ki, Osmanlı küçük bir aşiret iken, Osman Gazi ve Şeyh Edebali eliyle yoğrulup beylikten devlete geçildiyse, aynen öyle de Fatih ve Akşemseddin’in elinden yoğrulan ikinci Söğüt hamuruyla da Viyana kapılarına dayanan cihangir Nizam-ı âlem devlet doğmuştur. Şayet İstanbul fethedilmeseydi, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Anadolu’da ve Karadeniz’de açılım gerçekleşemezdi. Fetih öncesine baktığımızda Osmanlı gerek Balkanlarda,  gerekse Anadolu’da birçok çökme badireleri atlattığını görürüz. Boğazlara hâkim olunca bu problem büyük ölçüde giderilmiş olup böylece Osmanlı’nın kendine güveni fetih ruhuyla birlikte yeniden dirilişe geçmiştir.    
          Evet!  Fetih, Türk tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Selçuklu coğrafyasında vatanlaşan Türkler, fetihle uygarlaşmanın doruğuna ulaşmıştır. İstanbul alınmakla kalmamış beraberinde müesseseleşme alanında ileri adımlar atılmış, şehirleşme hız kazanmış, lonca sisteminde gelişmişlik kaydedilmiş ve kendi kabımızdan çıkıp Rönesans’ımızı kurmuşuz. Anlaşılan; Türk’ün Rönesans’ı İstanbul’un fethiyle vuku bulmuştur. Rönesans,  bir anlamda fetih ruhunun özü olup yeniden Türkün diriliş hamlesidir.  Nitekim her milletin gelişme sicilinde göçebelik, yerleşiklik, sanayileşme ve bilgi toplumu yolunda geçirdiği birçok evreler vardır. Mesela bir Avrupalı için yeniçağ Amerika’nın keşfiyle başlar. Düşünün ki Avrupa Amerika’nın keşfine kadar ortaçağını yaşarken, Osmanlı o çağlarda altın (yükseliş) çağını yaşıyordu. Hatta bu arada Osmanlı 1580’de İngiltere’ye cüzi miktar gümrük vergisi karşılığında ticaret serbesti imkânı sağlayarak sanayileşmelerine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Böylece İngiltere, Devlet-i Aliye sayesinde mevcut yan sanayisini beş misli artırıp kendi klasik kapitalizmini gerçekleştirmiştir. Tıpkı bu ABD’nin bugün dünya dengelerine etki yapmasında olduğu gibi Osmanlı da fethi müteakip, o günkü dünyaya yön vermede önemli pay sahibi olmuştur. Bu yüzden Osmanlı serbest pazarı politikasının İngiltere’nin sanayileşmesine önemli katkısı inkâr edilemez. Değim yerindeyse dün Osmanlı ilgi odağıydı, bugün de Amerika ilgi odağıdır.
            Aslında fetih şuuru, Fatih Sultan Mehmed’in şahsında tâ çocuk yaşta oluşmaya başlamıştır. Sakın ola ki böyle bir bilinç on üç yaşındaki bir çocukta nasıl olur demeyiniz. Bikere her şeyden önce o devrelerde sürekli yanından hiç ayrılmayan Zağanos ve Şahabettin gibi hem siyaset, hem de kumandanlık dehası paşaların varlığı büyük bir şanstı. Bilhassa bu iki lala o’na habire fetih ruhu aşılıyordu.   Tabii aşılayanlar olduğu gibi caydırmak isteyenler de vardı.  Mesela muhalif kanattan Çandarlı Halil Paşa muhalefet etse de Fatih Sultan Mehmet:“Bizans ülkemizin ortasında kaldıkça bizim devletimiz için emniyet yoktur” diye kararını çoktan vermişti bile.
          Fatih aslında İstanbul’un fethini çok öncesinden kafasına koymuştu, kararından dönemezdi elbet. Madem kararını vermiş, o halde ince eleyip sık dokuyup öyle yola koyulmalıydı. Nitekim iki sene süren o müthiş hazırlık safhasıyla birlikte İstanbul’un fethi vuku bulur. Yani; fetih bir sistem dâhilinde yürütülmüştür. Hatta bu süreçte stratejik önlemler de ihmal edilmez. Mesela, Karaman arkadan saldırmasın diye sus payı olarak arazi verilirken, bu arada Venediklilerle de anlaşma ihmal edilmeyecektir Yetmedi bir yandan askeri teçhizat yenilenirken diğer taraftan da sayısı artırılır, derken toplar döktürülür de. Daha da yetmedi İslâm hukukunun gereği Müslüman bir devletin, harbe girmeden önce karşı tarafa üç defa teslim olma teklifinde bulunma düsturu da ihmal edilmez.  Fatih,  zaten şehrin harabe viran olmaması adına fazla can ve mal zayiat verme taraftarı değildi. Bu yüzden önce hukuku kanallara başvurmayı uygun görmüştür. Gel gör ki şehrin kendiliğinden teslim olması teklifi karşılık bulmayınca fetih kaçınılmaz hal alır. Böylece, yirmi bir yaşındaki genç Fatih Sultan Mehmet komutasında Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi nice âlimler ve Zağanos, Şahabettin gibi paşalar (lalalar) ve gazi alperenler eşliğinde İstanbul’un fethi gerçekleşir.  
           İlginçtir Fatih, fetih gerçekleştiğinde şehir kapısından Ayasofya’ya girdiğinde atından inip, ilk iş olarak secdeye kapanıp iki rekât şükür namazı kılarak yâd edecektir. Düşünsenize gencecik yaşta zafer sarhoşluğuna kapılmayıp Allah’a kul olmanın idrakiyle secdeye kapanıyor. Ona da o yakışırdı zaten.
          Fatih’in kumandanlık meziyetinin yanı sıra, ince ruhluluğu da kayda değerdir. Zira o hem şair, hem âlim, hem de dervişti.  Bilhassa O’nun G. Bellini’ye elinde gülüyle kendisini resimletmesi, peygamber gülünün takipçisi olduğunu gösterir. Hiç kuşkusuz o biliyordu ki gül sevgidir, sevgilinin bakışlarındaki pırıltıdır. İşte o pırıltı, işte o ruh fethin manevi yönünü ortaya koyan gül demet iksirdir.
            Fatih, aynı zamanda Nizam-ı âlem davasına gönül vermiş bir kumandandır. O’ndaki Nizam-ı âlem şuuru bütün heybetiyle şu müthiş sözlerle anlam kazınıp şöyle der: “Bütün İslam dünyasının gaza kılıcı benim elimdedir.” Gerçekten de fethi müteakip bu veciz güzel sözler yazılı olarak Memluk Sultanlığına iletilmesinin akabinde o ince hilal kaşlı bakışlarından yeni hedefinin Roma olduğu gözlerden kaçmaz da.  Derken İstanbul’un fethi müteakip, bu kez kızıl elmamız Saint Pierre’nin kubbesine oturacaktır.  
              Devlet-i ebed müddet ülküsünü daim kılmak için İstanbul’dan ötelere kanatlanmak gerekiyordu. İşte Nizam-ı âlem ülküsü, öyle bir kanatlanmanın adıdır ki dur durak bilmez de. Çünkü ölümüne sevda yüklü bir davadır. Bu sevdayı yaşayan bilir, yaşamayan bilmez elbet. Zaten fetih ruhunun sırrı bu ruhu tadanların bakışlarında gizlidir. Zira fetih ruhunu zaferle değil seferle yükümlüyüz bilinciyle yaşanıp nihayetinde Nizam-ı âleme kanatlanılır da.  Nasıl mı? İşte Ayasofya’nın kubbesindeki kızıl topun (kızıl küresi)  Kızılelma’ya dönüşmesi bunun en bariz delilidir.  Böylece Ayasofya’nın kubbesine konan hilaller üç kıtayı işaret edip Nizam-ı âleme kanat çırpılmış olunur.  
           Evet, Fetih ruhu, bir hareket, bir açılım olmanın ötesinde Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan diriliş hamlesidir. Her ne kadar bu diriliş ruhu, ilk etapta Batı’yı korkuya ve endişeye sevk etse de ilerisinde kendi lehlerine avantaja dönüşen durum olurda.  Zira İstanbul’un fethiyle Osmanlı’nın ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel yapısının etkileri Batı’ya da olumlu yansıyacaktır. Öyle ki, Avrupa devletlerinin toparlanıp sistem oluşturmasında Osmanlı’nın katkı payı çok büyüktür. Bu gün Batıya dönük hayranlığın tezahürü o dönemde bir başka şekilde Osmanlı’ya duyuluyordu. Bir aydınımızın: “Tarihte tek mucize var, o da Osmanlı mucizesidir” dediği olay, batı’yı derinden etkilemiş olduğu besbelli. O mucizenin adı hiç kuşkusuz Nizam-ı âlem ülküsüydü.
        Osmanlı fetih ruhuyla Batıya açılırken, doğu dünyası da Haçlı seferlerinden korunmuş oluyordu. Demek oluyor ki; fetih açılmanın ötesinde koruyucu şemsiye de.
         Velhasıl, Batıya rehber olan ve doğuyu da koruyan, tek güç Nizam-ı âlem ülküsüdür.
         Vesselam.

5 Ağustos 2016 Cuma

AYASOFYA



               AYASOFYA

                            SELİM GÜRBÜZER

             Kızılelma nedir diye sual edildiğinde verilecek cevapta fethedilecek olan toprakların menzilini belirleyen pusulamızın adıdır elbet.  Nitekim Osmanlı bu pusulayla Doğu Roma’nın tek varisi olmayı hedefleyip vuslat hâsıl olur da. Derken Kızılelma’mız İstanbul’un fethi müteakip bu kez Saint Pierre Kilisesi kubbesi üzerine kayar.  Niye derseniz,  gayet her şey açık, çünkü ufkumuzu ötelere sıçratmak içindir elbet. Zaten Kızılelma’mız gök kubbe üzerinde lisanı halle gelin dedikçe de ordumuzda o istikamete doğru yol alması kaçınılmazdır. Hele Kızılelma’nın ardına düşmeye durulsun, tıpkı nazlı ceylan misali yaklaştıkça uzaklaşan,  uzaklaştıkça da yakınlaşan biricik sevda ülkümüz olur bile. İyi ki de ardına düşmüşüz, bu sayede Doğu Romanın varisi olduğumuz gibi Batı Romanın coğrafi ve siyasi konumuna da talip olmuşuz. Talip olunca da malum, önce Topkapı sarayında Bab-üs-saade önünde Sure-i Feth kıraat eyleyip sonra usul usul Fatihalar eşliğinde besmeleyle sefer eylemek için yeniden heyecan tazeleriz. Ne diyelim, işte görüyorsunuz zaferle değil seferle yükümlü eli kabza tutmuş tüm gazi alperenlerin tutku gözlerinde ışıl ışıl parlayan Kızılelma heyecanı budur. Nitekim Horasan Erenlerin nazarıyla tüm tutku gözler ışıl ışıl parladıkça Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Tuna boylarına doğru Evladı Fatiha’nca Nizam-ı âlem için şaha kalkarız da.
              Hiç kuşkusuz Nizam-ı âleme giden yolda ilk Kızılelma’mız Ayasofya’dır. İşte Kızılelma bu ya, Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı camiye çevirdiği gün bir başka menzile kanatlanmak üzere konacaktır. Yani, Kızılelma Edirne’den Filibe, Sofya’ya ve Niş üzerinden Belgrat’a, oradan Nazlı Budin’e ve en nihayet Roma’nın Saint Pierre kubbesine konar. Ancak konmakta bir yere kadardır. Nasıl mı? İşte Roma semalarına doğru kanatlandığında duraklayacaktır.  Her ne kadar bu duraklamayla Roma feth olunmasa da sonuçta Kızılelma Saint Pierre kubbesinde durdukça sevenlerin tutku gözlerinde bu kez Nizam-ı âlemi muştulayacaktır.  
             Evet, Fatih Sultan Mehmed Han ayağının tozuyla Akşemseddin’le Ayasofya’ya birlikte girdiğinde Bizans’ın saf altından yapılmış kızıl topunu (kızıl küresini) Kızılelma’ya çevirdiğinde aslında Nizam-ı âlem’e giden yol o zaman belirlenmişti. İyi ki de Bizans’ın kızıl topu Kızılelma’ya dönüştürülmüş,   zira Kanuni döneminde Şarlken olayı patlak verince bunu Beç (Viyana) ve Almanya Kızılelmaları takip edecektir. Şayet Viyana kapılarına dayandığımızda duraklamayıp Beç Kalesini feth edebilseydik Batı Roma’da Kızılelma halkasına dâhil olacaktı. Olsun yinede pek bir şey kaybetmiş sayılmayız,  ‘Kızılelma’  sayesinde o gün bugündür Nizam-ı âlem hiç sönmeyen davamız olur.  Nizam-ı âlem davasının kıyamete kadar devam edeceğine inancımız tam da.  Nasıl inancımız tam olmasın ki,  bikere davamızın hamur mayası çok öncesinden Resûlullah (s.a.v)’in şu müjde sözleriyle, yani  “Ümmetimden Kayser’in (İstanbul) şehrine gaza edenler af olacaktır” ve “Kayser’in şehri fethedilip orada ezan okunmadıkça kıyamet kopmayacak” hadis-i şeriflerin ruhuyla yoğrulmuş bile.  Kaldı ki yoğrulan bu mayanın özünde Hz. Ebû Eyyüb Ensarî’nin (Halid bin Zeyd)  gözyaşı seli vardır. Malum, o aşkın gözyaşı seli sahibi Hz. Muaviye’nin ordusuyla birlikte sefer eylediğinde muhasara esnasında İstanbul surlarına yakın bir yerde hastalanıp uğruna oracıkta ruhunu teslim eder.  Her ne kadar muradına eremeden Hakka kavuşsa da yıllar sonra Fatih’in İstanbul’un fethi müteakip Akşemseddin Hazretleri’nin manevi keşfiyle ortaya çıkan kabri şerifi ziyaretgâh’a açıldığında maksat hâsıl olur da. Ve kaybolan merkadının keşfi Osmanlının seferden sefere koşmasını beraberinde getirecektir.
        Evet, Resûlullah (s.a.v) “İstanbul muhakkak feth olunacaktır.  O’nu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve o’nun askeri ne güzel askerdir”  beyan buyurur da                 seferden sefere koşulmaz mı? Hem de bu müjdeye erişmek için nice hükümdarlar can atarak seferden sefere doludizgin koşacaktır, derken en nihayetinde İstanbul’un fethi Fatih Sultan Mehmed’e nasip müesser olur.  Tabii bu arada Fatih’in nezdinde nice eli kabza tutmuş gazi alperenler, müderrisler, mollalar ve pek çok Pir-i fani şeyhlerde bu müjdeden kendine düşen manevi payını alarak taçlandırılır. Gerçektende Fatih ve Akşemseddin ikilisi fethin zahiri ve manevi önderi olarak tarihin altın sayfalarında çoktan yerini alır bile. Hiç kuşkusuz Fatih Sultan Mehmed’in hakkı da, düşünsenize bu müjdeye erişmek için sadece fetih öncesi fizibilite çalışmalarıyla yetinmez günlerce Akşemseddin’in eşiğini aşındıraraktan da azmini sürdürmüştür. İyi ki de eşiğini aşındırmış, nihayet beklenen müjde Akşemseddin’in dilinden şöyle sadır olur:
        “-Yarın sabah şu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Huda ile Babı Zafer feth olup, ezan sedası ile sûrun içi dola. Gün doğmadan Gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.”
           Ve akabinde Akşemseddin dilinden muştulanan sözlerini şöyle bağlar:
          “-Begüm bu kalanın fetihi sen olasın, deyü âlem-i Şehzadelikte sana tebşir ettik.”  
           Tabii Fatih’in duymak istediği can alıcı sözlerdi,  derhal gereğini yapıp fetih bir hayal değil hakikatin ta kendisi Feth-i Mübin olur da. Hele hakikatin tezahür ettiği gün ayağının tozuyla beyaz at üzerinde Topkapı’dan Kayser’e doğru Ayasofya’ya girdiğinde şükür secdesine varması var ya, bir ömre bedel secdeye kapanmanın adı bir hayattı. Öyle ya,  bu yolda nice kayserlere karşı eğilmek bir dünya liderine yaraşmazdı, sadece o’na Allah’ın huzurunda secdeye kapanmak yaraşırdı, o da öyle yaptı zaten.
            Peki, Fatih şükür secdesine varırda manevi başbuğu Akşemseddin boş durur mu,  derhal ilk cuma namazını Fatih adına hutbe irad ederek şükrünü eda edecektir.           
            Gerçektende o anı yaşamak bir ömre bedel hayattır,  ama yinede Bizans halkı şaşkın ve endişe içerisinde olup biteni tedirginlikle izleyecektir. Oysa tedirginliğe mahal ortada bir durum yoktu ki. Nasıl olsun ki, bikere Fatih Ayasofya’ya girdiğinde tüm endişeleri giderecek adına yakışır tavrıyla Patriğe şöyle çağrıda bulunur bile:
        “-Ben Sultan Mehmet! Ayağa kalk! Sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.” 
              Derken yüreklere su serpen bu müthiş ferahlatıcı sözlerle fethin ruhu hürriyet fermanıyla çerçevesi çizilmiş olur da. İşte Fatih çizdiği bu hürriyet fermanı çerçeveyle Bizans halkının gönlünü fethettiği gibi Patriğin tayini ve himayesini üstüne alacaktır. Böylece tüm bu olup bitenler karşısında Lukas Notaras “Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmek yeğdir” demekten kendini alamayacaktır.  Ne diyelim ecdadımız bu, onlar gönüller yıkmak için değil gönüller fethetmek için var olmuşlardır hep.  Üstelik bunu yaparken de sadece insanları bir arada el ele gönül gönüle tutmakla kalmamışlar,  Sakarya’yı Tuna’dan, Dicle’yi de Nil’den ayrı tutmayarak nehirleri de birbirine dost kılmışlardır. Hiç şüphe yoktur ki buna şehirlerde, yani Anadolu ve Rumeli yakaları da dâhildir.  Öyle ki bir yüzü Anadolu’ya,  bir yüzü de Avrupa yakasına bakacak şekilde yakınlaşırlar. Yakınlaştıkça da Beylerbeyi en güzide gerdanlığımız olur. Derken bu güzide kaynaşmalar eşliğinde Bab-ı Âli yediden yetmişe hemen herkesin selamlığı hale gelir. Bu demektir ki bunda böyle Bab-ı Hümayundan Bab-üs-Selam’a kadar her ne devlet kapısı varsa hemen hepsi İstanbul’un Rumeli yakasında insanlığa soluk olmak için var olurken, keza Anadolu yakası da Devlet-i Aliyye’nin misyonunu sırtlayacak göz bebek olacaktır. Tabii tüm bunların ötesinde Fatih Sultan Mehmed tarafından çerçevesi çizilen bu geniş hürriyet fermanı, gözü karalığıyla ün salmış Yavuz Sultan Selim gibi padişahı bile uymaya mecbur kılacak nizamname olacaktır.  
         Malumunuz Yavuz Sultan Selim tahta oturduğunda yönünü hep doğuya doğru çevirmiş bir padişahımızdır. İyi ki öyle yapmış,  cephe gerisini sağlama almadan batıya ilerlemek ne işe yarayabilirdi ki. İşte Yavuz’un ilkin cephe arkasını sağlama alması sayesinde Osmanlının ileriki evrelerinde Nizam-ı âlem ülküsü daha da bir anlam kazanacaktır. Her neyse şimdi Fatih Sultan Mehmet’ten devr olunan ferman neymiş bir görelim. Yavuz gözü kara mizaçta bir hakan olsa da haddine mi fermana uymamak, bikere âlimlerin sözü o’nun içinde bağlayıcı hükümdür. Neymiş efendim Hıristiyanların bir takım densizliklerine binaen işledikleri kusurlarından dolayı hepsinin topyekûn başlarının kesilmesi gerekmiş. Onu bu kararından vazgeçirecek husus Osmanlı devlet geleneğinde her vuku bulacak hadisenin önce hukukî yönüne bakılıp, sonra hüküm verilmesi kaidesi olacaktır. Nitekim böyle bir mesele Şeyhül İslâm Zenbilli Ali Efendi'ye intikal ettiğinde Yavuz’un zihnindeki düşünceye geçit vermeyecektir.  Ve Padişah’ı şöyle sorgular:
           -“Efendim bikere deden Fatih bu hususta Hıristiyanların mal ve canlarına dokunulmayacağına dair yazılı fermanı vardır. ”
          Yavuz:
           “-Madem öyle,   hele fermanı getirsinler de bir göreyim” der.
          Ancak Zenbilli Ali Efendi fermanı getirtmek yerine cevaben:
              “-Bu ferman bir yangında yanmıştır” der.
            İnat bu ya,  Yavuz bu kez:
           “-Bu fermanı görmedikçe Hıristiyanların başını kesmekten vazgeçmem” der.
           Tabii Zenbilli Ali Efendi metanetini hiç bozmaz,  gayet soğukkanlı bir tarzda:
          “-Acele buyurmayınız. Sonuçta ferman yandıysa da, fermanı hatırlayan iki Müslüman vardır elbet, onların şahitliği kâfidir ” der.
           Yavuz bu sözlerden de tam ikna olmaz şöyle karşılık verir:
           “-Dedem Fatih, İstanbul’u feth edeli 70 yıl oldu. Bikere o yılları hatırlayacak adamın 90 yaşında olması gerekmez mi?”
           Zenbilli Ali Efendi baktı olmayacak bu durumda:
          “ -Peki” der, bunun üzerine 90 yaşında o iki ihtiyarı huzuruna çıkarıverir. Derken yaşlı adamların Şahadetleriyle (şahitlikleri ile) Yavuz Sultan Selim kararından vazgeçer. Yavuz’a da bu yakışırdı zaten. Osmanlı bir hukuk devletiydi çünkü. Asla hukukun üstünde Padişahta olsa buyruk kesilemez. Kaldı ki nizamnameler, fermanlar örften sayılan hükümlerdir.  Tabii bu gerçeklerden hareketle şimdi tarihimize “astığı astık, kestiği kestik’’ gözüyle bakanlara acaba ne demeli diye düşünmekte gerekir.
           Her neyse yeniden Fatih’in elinde gerçekleşen Feth-i Mübin'e döndüğümüzde Kızılelma bir hayal değil İstanbul Osmanlı payitahtın yeni başkenti olur da. Ve bu muştu başkent Doğu Roma'dan sonra Roma-Bizans-İslam üçgeninde yer alan medeniyetlere beşiklik eden üçüncü Roma hale gelir bile. Derken Roma ve Bizans medeniyetlerinden sonra tek kalıcı mührümüz olur.  İşte mührümüzü vurduğumuz yedi tepeli medeniyet şehrin sınırları içerisinde himayemizde yaşayan her kim olursa olsun gerçek hürriyeti bizim iklimimizde tadacaktır. İspat mı? İşte F. Grenard’in  “Osmanlı’lar hiçbir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı” sözleri bunun bariz delilidir.
          Yavuz ve Zenbilli Ali Efendi arasında geçen karşılıklı münazarayı anladıkta peki ya Kanuni ne yaptı derseniz, hiç kuşkusuz o’da Ebussuud Efendi’nin engeline takılacaktır. Takılması da gayet tabii durumdur. Çünkü Osmanlı’da ulema ve ümera kanun ve nizamnamelerin hazırlanmasında tek başvurulacak mercii kaynaktır. Yani, bugünkü anlamda Avrupa’nın meclisten beklediği yasama faaliyetini,  Osmanlı o gün ulema ve ümeradan bekliyordu. Bu demektir ki o günün dünyasında bizim ulema ve ümeramız aslında ehli hal akd çatısı altında yer almış istişare heyeti bir meclisti. Şimdi gel de böylesi etkin konumda ehli hal akd zümresinden oluşan meclisin verdiği kararlara harfiyen uyulmasın, ne mümkün. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman,  kiliseleri camiye tahvil etme niyetini açığa vurduğunda Yavuz’da olduğu gibi o da Ebussuud Efendi’nin dizginine takılıp Fatih’in Patrikhane’ye verdiği ahitnameye dayanarak bu arzusu boşa çıkartılır.
              Evet,  Kızılelma önce Ayasofya kubbesinde parlayan bir hilalimizdi,  sonrasında ise Saint Pierre’nin kubbesine konmuş bir Nizam-ı âlem meşalesidir. Öyle anlaşılıyor ki Kızılelma,  tıpkı gökteki yıldızlar gibi gecenin karanlığında yücelerden kaydıkça bu gün Ayasofya kubbesinde, yarın Saint Pierre kilisesi kubbesinde,  belki bir başka zamanda farklı kubbelere konacak aşk ateşi meşalemiz olabiliyor. Ancak geldiğimiz aşamada sanki yaşadığımız aşk ateşi heyecanımıza bihaller olmuş olsa gerek ki Kızılelma bu kez yanı başımıza konmuş gözüküyor. Yani Kızılelma’yı artık uzaklarda aramaz haldeyiz,  baksanıza ilk kez tarihin seyrini şaşırtırcasına yanı başımızdadır. Acı ama gerçek bu. Her ne kadar her yıl İstanbul’un fethi kutlamalarıyla coşar kendimizden geçsek de halen  “Ayasofya”  yanı başımızda müzedir. Dolayısıyla Kızılelma tekrar Ayasofya’nın kubbesine rücu edip oturmuş durumda. Sevinsek mi üzülsek mi bilinmez ama şu bir gerçek Ayasofya'yı kendi kendimize mahkûm etmişiz durumdayız. Artık Kızılelma ne Viyana, ne İtalya, ne şu ne bu,  kelimenin tam anlamıyla doğduğu yer Ayasofya’dır.                                 
         Meğer çarmıha gerilen sadece Hz. İsa (a.s) değilmiş, gerilen tarihmiş. Besbelli ki tarihten geriye sadece kala kala içi boş camiler, donuk minareler ve ruhu alınmış taş yığınları kalmıştır. Hadi bunlar neyse de Ayasofya’mıza müze demelerine ne demeli. Nasıl müzeyse dört başı mamur minareleriyle karşımızda bizi selamlıyor adeta. Yok eğer, siz bakmayın öyle minareli görünümüne,  o yinede müzedir diyorsanız, biliniz ki buna kargalar bile güler.  Hadi yuttuk diyelim,  içine girdiğimizde ne doğru dürüst müzelik eşya ne de müze havası verecek en ufak işaret taşı var.  Belli ki dert dava başka, güya akıllarınca fethin sembolü Ayasofya’yı gönüllerden sileceklerini sanıyorlar.  
         Onlar içi boş Ayasofya’mızı bu haliyle müze diyerekten gönüllerde sile durmaya çalışsınlar,  hiç boşa heveslenmesinler içimizde var olan Peygamber sevgisi tükenmediği müddetçe şunu iyi bilsinler ki Ayasofya her halükarda tarihi hafızamız olacaktır. Her ne kadar eşey zamandır ruhumuzdan çok şeyler kaybetmiş olsak bile sonuçta Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatih’in evlatlarıyız ya, bu yetmez mi? Elbet gün ola harman ola,  bir gün gelir aklımızı başımıza toplayıp aslımıza döndüğümüzde yeniden dünyanın Nizam-ı âlem Kızılelma’sı olacağımız muhakkak.  Buna inancımız tam da.           
           Peki, Kızılelma heyecanımızı bu denli zaafa uğratıp törpüleyen olaylar neydi?  Malum,  bu iş için sinsi karanlık güçler önce 1927 yılında 1057 sayılı kanunu çıkartmakla işe koyuldular, sonra Tuğra kanunu maddelerinden hareketle Osman Oğulları’na ait her ne varsa pek çok sanat eseri ve kitabeleri yok edilmeye çalışılmıştır. Yetmedi tarihler 1934 yılını gösterdiğinde Ayasofya devrin Maarif Vekili Abidin Özmen’in teklifiyle İsmet İnönü hükümeti tarafından müze haline getirilmiştir. Daha da yetmedi Ayasofya’nın etrafında ki dört başı mamur minarelerini yıkmayı düşünmüşlerdir. Neyse ki İbrahim Hakkı Konyalı’nın raporu yıkımdan vazgeçilmesine yetecektir. Bakın o rapor ne diyor:   “Ayasofya’yı büyük mimarımız Sinan payandalarla takviye etti. Sultan II. Selim, hantal görünüşlü Ayasofya’nın kubbesinin kaymaması için poyraz tarafına iki kalın minare daha yaptırdı.  Kıble tarafındaki minarelerde, destek vazifesi görürler. Eğer bu minareler yıkılırsa ana kubbe hemen çöker...”
        Evet, bu rapor yıkımı durdurmaya yetmiştir. Fakat ne yazık ki, bazı vakıf binaları ve vaktiyle Fatih’in yaptırıp da oğlu II. Beyazıt’ın genişlettiği medresenin yıktırılması önlenememiştir.
           İşte Resûlullah (s.a.v)’in Kayser dediği İstanbul,  tarihten bugüne iç ve dış mihrakların merceği altındadır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’den son Halife Abdülmecit dönemi ve Cumhuriyet’in ilk on yılına kadar cami ödevi yapmış olmasına rağmen bir bakıyorsun 1934’de müze haline getirilebiliyor. Belli ki uzun soluklu bir koşuşturmanın sonucunda bu tarihe denk getirilerek müzeleştirme kararı alınmış. Müzeleştirdiler de ne oldu,   yine rahat değiller.  Olur ya,  tekrar cami olur endişesiyle gözleri uyku tutmaz haldeler.  Hatta Kızılelma tekrar ötelere sıçrar mı endişesi tüm benliklerini sarmış durumda da.
         Bizim açımızdan da hadiseye baktığımızda ise Ayasofya suskun ve gönüllerde mahzun haldedir. Nasıl mahzun kalmasın ki, kendi kendine müzelik misyonu verilmiş olması yetmemiş gibi birde buna ilaveten dans gösterilerine sahnelik, mekânlık ve konukluk etme misyonu da eklenmiştir. Maalesef 1995 yılında işbaşına gelen hükümet, bu cürümü işlemişte.  Fakat bunu yaparken halkın bu denli tepkisiyle karşı karşıya kalacaklarını hiç hesap edememişlerdir.  Bu yüzden yaptıklarıyla kala kalmışlardır. Hani evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya aynen öylede sonunda kamuoyunun sağduyusu galip geldiğinde hevesleri kursaklarında kalır.  Dedik ya her ne kadar şimdiye kadar milli heyecanımızla oynansa da işte görüyorsunuz bu gibi durumlarda özümüze dönüp tepki gösterebiliyoruz. Hiç boşa yırtınmasınlar onlar müze müze dedikçe Ayasofya’da hal lisanîyle bizi cami cami diye çağıracaktır. Bu çağrıya icabet etmeye mecburuz da. Çünkü sinsi güçler habire arka planda Kudüs’,  Şam’, Bağdat’, Mekke’yi gözüne kestirip en nihayetinde İstanbul’u da esir alma hesabı içerisine girmiş durumdalar. Allah korusun bu kutsal mekânlarımız bir bir elimizden uçuverse halimiz nice olur. Madem öyle bu kirli hesapları boşa çıkartmak düşer bize. Bunun içinde ayağı yere basan hamlelerde bulunmak gerekir. Allah korusun, aksi takdirde Kızılelma’larımızı kendi ellerimizle tarihin harabelerine mahkûm etmiş oluruz.  .
         Bakın Papa VI. Paul ve etrafındaki zevatla birlikte İstanbul’a geldiğinde Ayasofya’da diz çöküp dua ederken, söz konusu kendi insanımız olduğunda ise kendi öz yurdunda parya muamelesi görüp icabında namaz kılması engellenebiliyor. Şimdi sormak gerekir, buna hangi yürek dayanır ki.  İşte sırf bu yönüyle bakıldığında bile Ayasofya bizim gözümüzde halen mahzun ve öksüzdür. Öyle ki,  Fatih’in Akşemseddin'in birlikte eda ettiği ilk cuma namazı “Kızılelma” dönüşmüş sevdadır. Bütün müminler bu Kızılelma’yı yüreklerinde hissedip Ayasofya’nın bir gün aslına döneceği günleri bekliyor. Öyle ya,   Papa VI. Paul’a tanınan hak, insanımızdan esirgenmemeli. Bu heyecanı görmezden gelenler, şunu iyi bilsinler ki; Ayasofya tarihi kimliğine kavuşacağı günleri iple çekiyor.
         Velhasıl;  Ayasofya aslına rücu edip ayağa kalktığında hiç kuşkusuz Kızılelma bir rüya değil, hakikat olacaktır.  Dedik ya,  gül ola harman ola,  kim bilir aydınlık şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın.
         Vesselam. 

4 Ağustos 2016 Perşembe

BİLGE İNSAN ULUĞ BEY


                                                     
             BİLGE İNSAN ULUĞ BEY
                         SELİM GÜRBÜZER

            Timur için belki de ömrü boyunca duyabileceği en büyük müjde haberdi bu. Böyle bir habere can kurban, nasıl kurban olunmasın ki; kız evladından nur topu gibi bir oğul dünyaya gelmişti çünkü. Allah sanki Timur’a Mardin kuşatmasına karşılık böyle bir ikram lütfetmiş. Hem de nasıl bir lütuf. Öyle ki torununun gözden uzak olmasına bile gönlü razı olmaz. Derhal torununun iyi bir eğitimden geçmesi dileğiyle kızı Gevher Şad hanımın uhdesinden alıp sarayında babaannesine emanet eder.
       Malum, yolculuk denince genellikle ilmi ile amil büyükler akla gelir hep. Tabii bunun istisnası da var. Şöyle ki;  o üç yaşındayken dedesi Timur’la birlikte Hindistan yollarına revan olacaktır. Ama yine de onun başına herhangi bir zarar gelmemesi için Semerkand’a götürülmesi talimatı verilir, talimat yerine getirilir de.  Zaten Semerkand öteden beri Timur’un gönül verdiği bir şehirdi. Belli ki torununu buraya yerleştirmekle ulemanın rahle-i tedrisatından geçmesi düşünülmüş. Zaten yerleşir yerleşmezde tez elden Kur’anı çocuk yaşta hıfzetmesiyle kendini belli eder de. Ulemanın bile dikkatini çeken bu durum onun ileride insanları aydınlatacak ışık kaynağı olacağını göstermeye yetmiştir.
       Tüm bu özelliklere sahip bir insanın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir, bu mümtaz şahsiyet Uluğ Beyden başkası değildir elbet. Dolayısıyla Timur ismi anılınca ister istemez Uluğ Bey’in akla gelmesi gayet tabiidir. O Semerkant’ta devrin gözde âlimlerinden Bursalı Kadı Zade gibi büyük bir ulemadan matematik ve astronomi dersleri almayı da ihmal etmez. Bu yüzden Semerkand ilim tahsili bakımdan onun için ilk duraktır.  Zira o dokuz yaşına ayak bastığında ilim için Karabağ’a, Meraga ve oradan da Erzurum’a kadar uzanmış. Ne var ki dedesi Timur’un Otrar’da vefat etmesi üzerine ilk durağına, yani Semerkand’a dönüş gerçekleşir.
       Evet, Semerkand Timur’a hayatı boyunca gözde diyar olmuştu,  hatta gözde diyar olmanın ötesinde bu ilim yuvasını başkentte yapmıştı. Fakat Uluğ Bey’in babasının vefatıyla tahta geçen Şahruh’la birlikte başkent el değiştirecektir. Dolayısıyla yeni başkent artık bundan böyle Herat’tır.  Semerkand buna rağmen öksüz kalmamıştır. Şahruh bu şehrin yönetimini oğlu Mirza Muhammed Taragay’a, bir diğer adıyla Uluğ Bey’e emanet edilir.
       Dedik ya, Timur ve Uluğ Bey Semerkand aşığıdır. Nitekim Uluğ Bey de tıpkı dedesi gibi ölünceye kadar Semerkand’dan ayrılmayacaktır. Bu öyle bir sevdadır ki buranın yönetimini eline alır almaz şehrin maddi ve manevi çehresini yeniden inşa edip yeni bir anlam katacaktır.     Değim yerindeyse bu şehrin temelinde kök Timur’sa, gövdede Uluğ Beydir. Onun döneminde kardeşi Baysungurla birlikte Semerkand’a hayat veren pek çok eserlere mührünü vurur bile. Sadece Semerkand mı ab-ı hayata kavuşur? Kuşkusuz bu inşa faaliyetinden Herat ve Şiraz’da nasibini alır.
        Hani derler ya deha o dur ki; kendinden üstün deha yetiştire. Aynen öyle de Uluğ Bey de dedesinin izi üzerine iz sürüp Timur’u aratmayacak kadar ardından Bağ-ı meydan ve Registanda kendi adını taşıyan Medrese inşa etmenin yanı sıra, yine Bağ-ı meydanda ki o ünlü rasathane gibi daha nice eserler bırakacaktır. Hâsılı günümüze kadar adından söz ettirecek dev eserlerde onun göz nuru,  el emeği ve mührü vardır.
          Semerkant’da Rasathane yapımında en büyük yardımcısı hiç şüphesiz Hocası Diyar-ı Rum’dan (Anadolu) Bursalı Kadizade-i Rumi lakaplı Selahaddin Musa ile Giyaseddin Çemşid’dir. Fakat eserin tamamlanmış halini hem Giyaseddin Çemşid hem de Kâdızâde-i Rûmî’ye görmek nasip olmasa da onlar kabirlerinde rahat uyuyacaklardır. Çünkü medresenin tamamlanıp açılması kendi rahle-i tedrisatından geçmiş Mevlana Ali Kuşçu’ya nasip olacaktır. Uluğ Bey etrafında birçok âlim olmasına rağmen onun yanında Ali Kuşçu’nun yeri bambaşkaydı. Öyle ki onun yıldızlarla ilgili araştırmasını eserinde yer verip dört başlıklı makalesini kitap olarak yayınlayacaktır.
       Şahruh iyi ki Semerkand’ın yönetimini Uluğ Bey’e teslim etmiş. Çünkü Semerkand bu denli zirveye çıkabileceğini tarihler kaydetmemişti, ama artık kaydedebilirler. Zira onunla Semerkand kemale erecektir. Ne var ki her yükselişin bir düşüşü var derler ya, aynı zamanda Semerkand içinde geçerli bir yazgıydı bu. Tıpkı insanlar doğar, büyür ve ölür ya onun gibi bir şey dersek yeridir. Nasıl mı? İşte Timur’un oğlu Şahruh’un ölümünü müteakip koskoca imparatorluk tek emanetçi bildiği Uluğ Bey’in eline geçer, amma velâkin etrafında nükseden kıskançlık cereyanı Bilge Hakanın canına tak edecektir. Bilhassa yeğenleri ve çocukları arasındaki iç çekişmeler düşüşünü hızlandırır da. Hatta bu taht kavgalarına oğlu Abdüllatif’te dâhil olur, derken baba oğul arasındaki zıtlaşma ve ardından birbirleriyle olan Dimeşk’te ki savaş Uluğ Bey’in yenilgisiyle sonlanır. Savaşın sonunda baba adeta esir muamelesi görür,  hatta bir ara oğluna güvenip Semerkand’a gelir de. Fakat burada oğlunun kiraladığı Abbas adında bir adam tarafından acımasızca katledilerek öldürülür.
           Bu arada ‘Bilge insanın (âlimin) göçü âlemin göçü’ hadisi şerifi aklımıza takılır. Gerçektende Semerkand bu noktada öksüzdür. Nasıl öksüz kalmasın ki o Bilge İnsan Uluğ Bey artık hunharca hayatına kıyılmıştır, bağrına saplanan hançer aslında onun şahsında Semerkanda saplanmıştır.
        Velhasıl;  Semerkand mazide ki o muhteşem günlerine dönüşü bekliyor, yeni Bilge Uluğ Bey’lerin çıkacağı güne kadar Semerkand bizim biricik gözbebeğimiz olmaya devam edecektir elbet. Zira umudumuzu tüketmiş değiliz, bu böyle biline.
         Vesselam.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

ALİ KUŞÇU



     GÖKLERİN YILDIZI ALİ KUŞÇU
                                                                                                          SELİM  GÜRBÜZER                                                   

                                                                                                             
        Peygamber dilinden övülmüş Fatih Sultan Mehmed Han bir bekleyiş içerisinde. Zira davet ettiği konuğunu beklemekte, gözü yoldadır artık. Kafile yaklaştıkça Fatih’i içten içe heyecan sarar, derken o büyük buluşma an gerçekleşir. Tahmin etmişsinizdir o yolu beklenilen bilge insan on beşinci yüzyılın astronom ve matematik bilginleri arasında Ali Kuşçu'dan başkası değil elbet. Ancak bu bekleyişin önce temellerine inmek gerekir ki, neden beklenildiğini anlayabilelim. 
         Hiç kuşkusuz Ali Kuşçu'nun yetişmesinde Uluğ Bey’in katkı payı çok büyük. Öyle ki aralarında hoca talebe ilişkisinin ötesinde dost ve yoldaşlar da.  Hele ki bu yoldaşlık göklerin keşfine yönelik bir yoldaşlıksa değme keyfine. Nitekim bu iş için ilk ders can yoldaş Uluğ Bey tarafından verilecektir. Ne var ki o bunla yetinmez, kelam ve nakli ilimlere vakıf olma isteği de içinde ukdedir hep. Nasıl dert edinmesin ki, Semerkand daha çok astronomi ve matematik ağırlıkta ilimlerin tahsil edildiği bir merkezdi. Dolayısıyla Semerkand dışına gitmek gerekirdi.  Böylece dert edindiği şey için Hocası Uluğ Bey’e haber vermeksizin yola koyulduğunda kendini Kirman’da bulur.
          Evet, O şimdi Kirman ustadlarının dizinin dibindedir. İlginçtir daha talebeliğin ilk yıllarında Maraga Rasathane kurucusu Nasîruddin-i Tusî'nin kelamla alakalı Tecridü’l Kelam eserini okuyup şerh yazmakla aralarına yeni bir yıldızın aktığının ilk işaretini verir. Adeta matematiğin dışında kelam ilminde de yıldızım der çıkışıdır bu.  Zaten böyle bir çıkışı çoktan hak etti bile. Çünkü ister dağın vadisinde ister ıpıssız çölde olsun hiç fark etmez ilimden taviz vermeyecek bir ruhla neredeyse ilim uğruna yağmurla yarış edecek karakter abidesidir o. Şimdi gel de böyle azim ve kararlıkta ki bir karakter abidesi karşısında tazimde bulunma,  mümkün mü? Onu ilim yolunda durdurana aşk olsun. Bikere tâ baştan içinde büyük bir tufan kopmuştu onun, kim durdurabilirdi ki. Dedik ya içinde doymak bilmeyen uçsuz bucaksız öğrenme aşkı vardı. O hali ancak yaşayan bilir, yaşamayan bilmez elbet. Yaşayanlar çok iyi bilir ki o öğrenme aşkı tıpkı Mecnunun Leyla uğruna çöllere düştüğü aşk gibidir. O içinde bitmek tükenmek bilmeyen azimle hem dini hem astronomi alanında ki tüm ilimlerle iştigal olmakla ömür tüketecektir. Öyle ki ilim uğruna kendini sahralara attığında içine düşen o fırtınayı şöyle dile getirecektir: “Ne olur hocama söyleyin eseflenmesin, asla buralara ondan usanmışlığımdan gelmiş değilim. Şayet meramımı dile getiremediysem halimi yedi kat göklerde ki yıldızlardan sorun. Sorun ki ruhum sadakta kalaraktan seher vaktinde güllerim solmasın.”
          İşte o bu duygular eşliğinde içinde ukde kalan bilgileri Kirman’da giderdikten sonra o yıldız tekrar ana kaynağına rücu edecektir, yani Semerkand’a kayacaktır. Evet, yıldız kaynağına kayar kaymasına da, ama halen hocasını çok üzdüğünün burukluğunu üzerinden atamamıştı.  Neyse ki boynu bükük vaziyette de olsa içinden “Ah esirge sultanım, adavetini üzerimden kaldır” dercesine destur çekip öyle huzura girer. Zaten göz göze geldiklerinde Hocası Uluğ Bey’in dilinden sadır olan tek cümlelik söz:       
           —Ey Oğul! Kirman'dan bana ne getirdin deyişi üzerindeki bütün ağırlığı almaya yeter artar da.  
         Tabii Ali Kuşçu bu sözler karşısında derin bir nefes aldıktan sonra içi rahatlayıp Hocasına şöyle der:
         —Size Hall-ü Eşkâl-i kameri (ay’a ait ve ayın geçirdiği değişik evreleri ile ilgili risaleyi) getirdim.  
         Derken yuvaya dönüş böyle bir hediye ile gerçekleşir.  Uluğ Bey’in bu hediye karşısında gözü ışıldar, bundan böyle ülke dışına gidecek sefaret heyetine muhakkak ki onu da yanlarına dâhil edip öyle uğurlayacaktır. Ali Kuşçu’nun da canına minnet,  dış seyahatse dış seyahat,  hocasının dizinin dibinde kalmaksa kalmak hiç fark etmez her hizmete ve her emre amadedir artık. Ki, bundan böyle hizmet nimettir anlayışıyla hareket edecektir. Yaptığı hizmetlerin semeresini malum,  kendilerinden matematik ve astronomi dersi aldığı Hocaları Kadızade-i Rumi ve Gıyasüddin Cemşid’in vefatlarının ardından rasathane müdürlüğüne geldiğinde toplayacaktır. Hani derler ya ‘önce hizmet sonra himmet’ diye,  aynen öyle de hizmete talip olduğunda nimete kavuşur da. O artık bundan böyle yönetilen değil yönetendir, ama yöneticiyim diye ne yıldızların yücelerden kaymasına, ne de gecenin karanlığında renklerin sıyrılmasına duyarsız kalabilirdi. Duyarsız kalmakta ne söz,  bilakis önceliğini Yıldızlar katalogunu çıkarmak olacaktır. Derken Zîc-i Uluğ Bey’i, yani Zıc-i Güreganı‘yı (Yıldızların hallerini belirleyen cetvel-astronomik tablolar) tamamlamak nasip olur da.
            İşte görüyorsunuz kendisi Rasathane müdürü olsa da ilim aşkı onun iç dünyasında hiç sönmeyen meşaledir. Zaten oldu olası, göklerin keşfini insanlığın idrakine sunabilmek arzu ve heyecanıyla yanıp tutuştu. Hiç şüphe yoktur ki gök kubbeye bakışı bizimki gibi değil,  onda bir bambaşkadır gök kubbe. Onun gibi bu uğurda bir ömür tüketmek gerekir ki göklerin keşfi nedir idrak edebilelim. Öyle ya,  bu dünyada avare avare gün geçirmekle gökyüzü keşfedilemezdi. Bilakis her mevsim gecenin karanlığında yıldızın mavilinde seyre dalıp ufuk penceresinden Yüce Mevla’dan içten yakarışla gök kapıları açılabiliyor.  Evet, her defasında hedefine ulaşmak amacıyla ellerini açtığında O’na sığınıp inceden inceye sessizce bir ağıt faslı başlatarak bu âleme dalacaktır.  Dikkat edin ayakların yerden kesildiği uçsuz bucaksız bir âlemden söz ediyoruz. . Dolayısıyla bu âleme dalmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir.  İşte bu gerçekler ışığında W. Barlhod onun hakkında  “15. asrın Batlamyus’u” demekten kendini alamamıştır. Hatta kendisi hakkında enginlere sığmaz dur durak bilmeyen deryayı umman dersek yeridir. Tâ ki hocası beklenmedik bir anda, kiralık katil Abbas tarafından hunharca hançerlendiğinde o an dona kalıp duraklayacaktır. Nasıl dona kalmasın ki,  acı ama gerçek bir hileyle Abbas’ı kiralayan Uluğ Bey’in oğlu Abdullatif Mirza’dır.  Artık Semerkand Uluğ Bey’sizdir (1449). O an gözü tabuta ilişir, son kez tutku gözlerle bakar ve içinden uzaklara gitme isteği bürür. Tabii hocasını ebedi istirahatgâhına uğurladıktan sonra kendini buralarda öksüz hisseder.  Sadece öksüz kalan Ali Kuşçu mu?  Aslında Uluğ Bey’in ölümüyle tüm Orta Asya öksüzdür. Bu yüzden pek çok âlim kolu kanadı kırılmış halde her biri tenha gurbetlere savrulurken Ali Kuşçu ise tam aksine tenha gurbetler yerine ver elini Mekke ve Medine diyecektir. İyi ki de ilk ziyaret yer olarak Mekke ve Medine’de karar kılmış, bu sayede Mescidi Nebevideki nübüvvet kokusu içindeki Hocasından ayrı kalmanın acısını alıp kendine getirecektir. Derken yerinden doğrulup tekrardan göklerin keşfine yol alacaktır.
          Kutsal toprakları ziyaret dönüşü konakladığı ilk mekân Tebriz’dir. Böylece Tebriz göklerin ışığını ağırlamakla bereketlenir de. Akkoyunlu Hükümdarı böylesi bir dehaya hürmette kusur eylemediği gibi elçilik görevi verir de. Hele ki o yıllarda Akkoyunluların Osmanlıyla olan ilişkileri pekte iyi sayılmadığını düşündüğümüzde çok yerinde bir görevlendirme olduğu anlaşılır.  Nitekim elçi olarak Fatih’in huzuruna çıktığında o an her ne oluyorsa aralarında adeta mürit mürşit ilişkisine benzer bir şekilde fena fiş yakınlık hâsıl olur da. Hazır yakınlık hâsıl olmuşken Fatih İstanbul’da kalma teklifinde bulunur. Tabii bu teklif karşısında kendine yakışır bir tavırla kendisini elçi olarak tayin edene karşı vefa borcunu ifa ettikten sonra ancak davetine icabet edebileceğini bildirir. Gerçekten de Fatih’le olan görüşmesindeki tüm detaylı bilgileri Uzun Hasan'a sunduktan sonra davete icabet edecektir. Derken Tebriz’den 200 kişilik bir heyet eşliğinde İstanbul’a bir yıldız akacaktır.
          İstanbul’a gelişi de bir acayiptir. Düşünsenize daha ayağının tozuyla buralara daha adım atar atmaz Ayasofya Medresesinin başına getirilerek onurlandırılacaktır. Üstelik Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi gibi bilge insanlarda derslerine iştirak edecektir.  Fakat kıskançlık bu ya,  bu maraz illet burada da kendine yer bulur. Yine de o hiçbir şey olmamışçasına astronomi ve matematikte alanlarında bildiğini okuyup Osmanlıya ufuk açmak için çaba sarf edecektir.  Üstelik hiç kimsenin kınayanın kınamasına aldırış etmeksizin yanlış hesaplanan İstanbul boylamının gerçekte 59 derece,  enleminin ise 41 derece 14 dakika olduğunu tespit ederek ufuk açacaktır. Tabii bunla da kalmaz keşfettiği güneş saatiyle, Risale-i Fi’l Hey’e (Astronomi risalesi), Risale-i Fi’l Fethiye, Risale-i Fi’l Muhammediye ve Risale-i Fi’l Hisab (üç bölümden oluşmuş matematik kitabı) eserleriyle de ışık saçmaya devam edecektir.  Düşünsenize 1473 yılında Akkoyunlularla olan savaş esnasında bile ilmi çalışmaları dur durak bilmediği gibi bu arada Fatih’e Fetih Risalesini ve matematiksel hesaplarla ilgili Fi’l Muhammediye eserini takdim etmeyi ihmal etmez.  Zaten takdim etmese de Fatih’in gözünde Ali Kuşçu sadece Orta Asya’nın emaneti armağan değil, Fethi-i Mübin’e karşılık şükrün edası Allah'ın lütfu armağandır.
       Evet, Allah’ın lütfü armağandır o.
       Peki, kendisi bilge armağan olurda, ardından armağan bırakmaz mı?  Şüphesiz ki, o ardından bir yandan telif eser ortaya koyarken diğer yandan da bilim tarihine not düşecek torunu Mirim Çelebi,  Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi gibi ışık kandillerini yetiştirerek armağan bırakacaktır.
      Velhasıl; insanlık onun eserlerini okuyarak gökyüzüne uzandı, öteleri araladılar. Ararken de izini iz sürüp ay’ın bir kraterine Uluğ Bey, diğerine Ali Kuşçu adı vererek yâd edildiler. Kaldı ki onlar gönül tahtında ışık saçmakta, bu yetmez mi? 
        Vesselam.