NİZAM-I ÂLEM ÜLKÜSÜ
SELİM GÜRBÜZER
Nizam deyip teğet geçmemek gerekir. Her şeyden önce Allah’ın ‘El
adl’ ismi şerifi kavramdır nizam. Öyle ya,
madem Allah (c.c) adildir, o halde
Nizam-ı âlem nedir denildiğinde ilahi adaletin cümle âlemde yüceltmenin adıdır
dersek yeridir. Malum şeytan hiçbir
zaman bu ‘Îlây-ı Kelîmetullah için
Nizam-ı âlem’ adaletinden istifade edemeyecektir. Nitekim Nizam-ı âleme ilk
başkaldırış şeytanın “Ben ateşten, Âdemse topraktan yaratılmıştır. Bu yüzden
secde etmem” itirazıyla vuku bulmuştur. İtiraz etti de ne oldu, sonuçta
itirazın karşılığını dergâh-ı ilahiden ebedül ebed boynuna lanet halkası geçirilip
kovulmakta buldu. Tabii şeytan bu ya, ilahi
adalet karşısında boş durmayacaktır, bin bir türlü hile ve desiseyle Âdem
(a.s.) ve Havva anamıza yasaklanmış ağacın yemişinden yedirip cennet yurdundan kovulmalarını
sağlayacaktır.
Hiç kuşkusuz şeytan cennette kınında durmadığı
gibi yeryüzünde de boş durmaz. Nasıl mı? İşte Adem ve Havva anamızın
izdivacından dünyaya gelen Kabil’in, kardeşi Habil’i katletmesinde bunu anlamak
pekala mümkün. Böylece yeryüzünde ilk kardeş katli cinayetinin fitilini ateşlemesiyle
iki kutuplu dünyanın temelleri atılır. Ve bu iki kutuplu dünyanın oluklarının birinden
nur diğerinden kir akacaktır. İşte bu noktada Habil nizamın kutbu olurken,
Kabil’de bozgunculuğun kutbu olur. Dahası beşer tarihi nizam ve nizamsızlık
kavgası üzerine şekillenecektir. Nitekim Peygamberler Allah’ın ahkâmını ve
nizamını yaymanın kavgasını verirken, nizam karşıtı her türden şer önderleri de
şeytanın değirmenine su taşımanın kavgasını vereceklerdir.
Peygamberlik
beşeriyetin üstünde makam olmasına makam ama dünyada en çok çileyi çekende yine
peygamberler olmakta. Bu demektir ki büyük davalar çile gerektiriyor. Çile olmayınca
da zafer gerçekleşmiyor. Buna tarihin yaprakları şahit bile. Nasıl mı? İşte Hz.
Nuh'un (a.s.) kavmiyle olan nizam mücadelesinde kopan tufan bunun en çarpıcı misali
zaten. Malum, bu çileli mücadelede tufan
inananlara kurtuluş gemisi olurken, inanmayanlara tsunami felaket olur. Hatta bu
felaketten Hz. Nuh’un oğlu Kenan’da payını alır, ne diyelim inanmadıktan sonra
peygamber oğlu da olsa ne işe yarar ki. İşte ilahi nizama itaat etmediği içindir
kurtuluş gemisine binme şerefine nail olamayacaktır. Anlaşılan bir insan peygamber
oğlu da olsa Allah’a iman etmedikçe asla fayda vermez. Bu durumda bize ancak “Ne mutlu kurtuluşu imanda görüp Nuh’un
gemisine binenlere” demek düşer.
Unutmayalım ki peygamberler sadece vahiyle
vazifeli elçiler değillerdir, aynı zamanda tebliğ etmekle yükümlü oldukları
kavimlerinde Nizam-ı âlem öncüsüdürler. Zaten varoluş gayeleri bunun gerektirir.
Yüklendikleri Emr-i ilahi için karşılarına Fravun, Nemrut, Ebu Cehil kim çıkarsa çıksın hiç fark etmez her
halükarda ilahi nizamın gereği yerine getirilir de. Bakın Nemrut
saltanatının ilk yıllarında adaletiyle adından söz ettirmiş bir hükümdardı. Ama gel gör ki sonrasında şeytanın vesvesesine
kapılıp ilahlık taslayınca nizam karşıtı bir rol üstlenecektir. Tabii hal vaziyet
böyle olunca ister istemez maiyetindeki insanlar Nemrud’a tapar olacaklardır. Onlar
tapa dursun tiranlık ilelebet devam edemezdi ya. Öyle ki bir gün Müneccimler
Nemrud'a:
— Çok yakında bir çocuk dünyaya
gelecek putlara ve saltanatına son verecek, dediklerinde bu haber Nemrud’u kara
kara düşündürmeye yetecektir. İlahlık taslayan bir kral için iyi haber
sayılmazdı elbet, derhal harekete geçip şu
emri verir:
— Bundan sonra şunu herkes iyi bilsin
ki hiç kimse eşiyle ilişkiye girmeyecek, bugünden itibaren doğacak tüm çocuklar
öldürülecektir.
Ne diyelim, Nemrud emir verirde yerine getirilmez mi, hem de yüz bin masum çocuğun canına kıyılarak
emir yerine getirilir. Tabi bitmedi dahası var, Nemrud’u bu kez kâhinlerin daha önce adından söz
ettiği o çocuğun ana rahmine filan gece düşeceği haberi sarsacaktır. Bu haber
üzerine tüm erkekleri şehrin dışına sürgün edecektir. Güya kendince şehrin
sınırlarına nöbetçiler yerleştirerekten erkeklerin şehrin içine girmesine, kadınlarınsa
şehir dışarısına çıkmasına mani almış olur. Oysa her türden sıkı önlem bir yere
kadardır, hani şair diyor ya “kaderin üstünde kader var” diye, aynen öyle de müneccimlerin
geleceğini haber verdiği o çocuk çoktan Târûh’tan anne rahmine düştü bile. Öyle
ya, Nemrud’un bir hesabı varsa Allah’ın da mutlak bir hesabı vardır. Gerçekten
de müneccimlerin haber verdiği o çocuk doğa gelirde. Ve İbrahim adıyla mağarada
ilahi koruma diyebileceğimiz büyük bir gizlilikle büyür. Büyüdükçe de zaten
Nemrud’un müesses çarpık düzenini sarsmaya başlayacaktır. Nemrud bu durumda İbrahim (a.s.)’ı ateşe atarak meseleyi
kökten halledeceğini sanır. O öyle sanadursun, ateşin içine atıldığında beyninden
kurşun yemişçesine şaşa kalacaktır. Çünkü Allah Teâlâ, Halil’im dediği İbrahim (a.s.)’e ateşi serin
kılmıştı. Tabii ateşte “Serin ve selametli ol” (Enbiya 69) emri karşısında gereğini
yapıp gül bahçesi selamet olacaktır. Derken o gün bugündür aydınlık Nizam-ı âlem
meşalemiz ‘Nübüvvet Gül’ümüz’ olur da.
Peki ya şu
yakıcı ateş neyimiz olur? Malum yakıcı ateş küffar ve her türlü fitne odağı
için vazifeli ateştir, dolayısıyla bu ateşle bizim işimiz olamaz. Bizim işimize
ancak yanmayan ateş, yani nura talip olmak yaraşır. Zira nur hem yanıcı olmayan
ışıktır hem de felah ve serinlik kaynağıdır.
Hiç kuşkusuz yanmayan ateş ile
yanıcı ateş arasındaki farkı İbrahim (a.s) ve Nemrut arasında yaşanan mücadeleyle
sınırlı kalmaz, Musa (a.s) ve Firavun arasında ki mücadelede de bu farkı
ziyadesiyle görmek mümkün. Öyle ki, Firavun’un Hz. Musa (a.s.)’a karşı
sürdürdüğü nizam karşıtı baskısında kazanan nizam olacaktır. Baskı üzerine baskı yaptı da ne oldu, Hz. Musa (a.s)’ın açtığı Nizam-ı âlem meşalesi
Mısır’ın o alışılmış düzenini altüst etmeye yetti arttı bile. Düşünsenize Hz.
Musa (a.s.) inananlarla birlikte hicret ettiklerinde karşılarına çıkan azgın dalgalar
bile Nizam-ı âlem meşalesini selamlayarak yol verecektir. Ama aynı azgın
dalgalar söz konusu Firavun ve ordusu olunca geçit vermeyip mezar olacaktır. Kelimenin
tam anlamıyla azgın dalgalar inananlara ab-ı hayat olurken, inanmayanlara tsunami
felaket dalga olabiliyor.
Peygamberimiz (s.a.v) Hatemü'l Enbiya ama aslında
ilk peygamberdir. Yani sonun başlangıcı nebi’dir. Zira kâinat O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış
ve O’nun nuruyla hayat bulmuştur. Öyle ki tüm cümle âlem “Ey
Habib’im! Sen olmasaydın, sen olmasaydın, sen olmasaydın bunca felekleri
yaratmazdım” ilahi fermanı sayesinde istifade bulur. İşte bu yüzden O’nu hep tüm ümmetlerin
kurtuluş nizamını tesis eden en büyük rehber kaynağı olarak biliriz. Yine O’nu biz hadis-i şerifte beyan edilen “Ben
en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyruğundan hareketle Nizam-ı âlem’in
ruhunu ateşleyen temel maya olarak biliriz. Nasıl öyle bilmeyelim ki, bakın
Peygamberliğinin ilanının daha ilk gününde ‘oku’ emrini yüklenmesiyle birlikte “Ey Hatice üzerimi ört” diyecek kadar ahlak-ı hamidiye
hayâ örtüsüne bürünecektir. Ne zaman ki Peygamberimiz emri ilahi gereği Allah’ın
ahkâmını yeryüzüne yaymak için örtü altından mübarek başını dışarı
çıkarır, işte o an Hatice annemiz ilk Îlây-ı
Kelîmetullah çağrısıyla şerefiyle şereflenir. Hiç
kuşkusuz bu şerefe Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Ömer'de dâhil olacaklardır.
Derken sayıları on binleri bulan Nizam-ı âlem kervanı Îlây-ı
Kelîmetullah için
yola koyulacaklardır. Ancak müşrikler yürüyen kervanın yoluna taş
koyup adeta etten duvar öreceklerdir. Belli ki; Îlây-ı Kelîmetullah için göze alınan Nizam-ı âlem davası çile hamuruyla yoğrulmadan yol
alamayacaktır. İşte ilahi aşk çilesi bu
ya, ilerledikleri kutsi yolda hor görülmek
pahasına bıkmadan usanmadan bir demet gül misali açılıp seferden sefere koşacaklardır.
Böylece “Hak gelince batıl zayi olur” ilahi fermanın hakkını verip Bedir, Uhud, Hendek derken Mekke’nin Fethi vuku bulur da. Mekke’nin
Fethi aynı zamanda Nizam-ı âlem’i muştulayan göz kırpmadır. Zira Mekke’nin fetih
sıradan bir fetih değil ki, Fahri Kâinat
Efendimizin (s.a.v.) öncülüğünde “Çöle
İnen Nur” olarak tecelli eden bir
fetihtir. Şüphesiz şimdi sırada çölden dünyaya açılmak vardır. Nitekim Veda
Hutbesi bunun ilk işaret fişeği olup Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in vuslatıyla
birlikte Nizam-ı âlem’i muştulayan meşaleyi Ebu Bekir Sıddık (r.a.) devr alacaktır.
Ve Ebu Bekir devr aldığı bu sorumlulukla sıddıkîyet makamının doruğuna ulaşır
da. Böylece tıpkı ölü teneşirinde ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi dost
doğru olma dusturu Nizam-ı âlem’in asli değeri olarak boy verecektir. Elbette ki her türlü yalan, dolan Sıddıkı
Ekber liderliğinde sahabenin işi olamaz. Öyle ya madem bir saniyesine hükmedemediğimiz
bu dünyada fırıldak olmaya değmez, o
halde Nizam-ı âlem’in mana ve ruhuna sadık kalaraktan bize de ‘saddak’ bir hayat yaşamak düşer.
Sıddık-ı
Ekber sıddıkiyetle ruhunu teslim ettiğinde bu kez Nizam-ı âlem meşalesini Hz.
Ömer’ul Faruk (r.a.) devr alacaktır. Öyle
ki Hz. Ömer (r.a)’ın elinde Nizam-ı âlem meşalesi adalet değeriyle abideleşecektir. Nizam-ı âlem meşalesi Hz. Ömer (r.a) elinde nasıl abideleşmesin ki, bikere o
halifeliğin hadimiyetten geçtiğini sırtında un çuvalı ile kapı kapı yoksulların
imdadına koşarak ispatlayacaktır. İşte
bu hadimiyet bilinci İslâm’ın parlayan adalet güneşi olmasına yeter artar da.
Hz. Ömer (r.a.)’dan sonra meşaleyi Hz. Osman (r.a.) üstlenecektir.
O’nun her şeyden önce Peygamber damadı olması bir yana hilm ve yumuşaklıkta
karakter abidesi olması Nizam-ı âlem meşalesine bir başka anlam yükleyecektir. Hiç
kuşkusuz ‘Zinnureyn’ nişanı (çifte nur sahibi) bunun teyididir. Ama
ne var ki o’nun bu yumuşak ruh seciyesi halifelik döneminde suiistimal edilip Nizam-ı
âlem meşalesi büyük bir ışık kaybına uğrayacaktır. Bilhassa bu dönemde fitne odaklarının halifenin
yumuşaklığından istifade gayri nizami harb usulü eylemlere tevessül ettiklerine
şahit olunacaktır. Hele İbn-i Sebe denen fitne başı bir Yahudi dönmesi var
ki, sahabe arasına ektiği fitne tohumlarıyla
Nizam-ı âlem meşalesinin çifte nuru Hz. Osman (r.a.)’ı Kur’an okurken şehit olur
bile. Böylece dağ, taş, nebatat, gök kubbe mateme bürünecektir.
Evet, cümle âlem mateme bürünürken, Nizam-ı âlem karşıtı şer odakları da sanki bu
işte dâhilleri olmamışçasına fitne eylemlerine kaldığı yerden farklı kılıkta
devam ettireceklerdir. Bu kez hedeflerinde ilim hikmet sahibi Hz. Ali vardır.
Zaten hedefe almasalar da Nizam-ı âlem meşalesini devr alan Hz. Ali (k.v.)’in
işinin zor olduğu ta baştan belliydi. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.)’in çok öncesinden
kendisine beyan buyurduğu “Ben Kuran’ın tenzili üzerine, sen ise tevili
üzerine savaşacaksın” mucizevî hadis-i şerifin sırrı tüm hayatı boyunca tecelli
eder de. Bir başka ifadeyle ilim hikmet
kapısı Hz. Ali (k.v.) tüm hayatı boyunca
vahyin mana ve ruhunun doğru anlaşılması için mücadele verirken, Hariciler de maalesef
Kur’an ayetlerinin mana ve ruhunun tam tersi istikamette kendi vehimlerini vahiy
zannederekten tarihte pek çok kanlı eylemlerin gerçekleştirmenin rolünü oynayacaklardır.
Böylece tarihe fitne güruhu ve kara leke olarak geçeceklerdir. Hiç kuşkusuz Hariciler
ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’in nizamı uyarılarına kulak kabartıp Kur’an
ayetlerini sloganlaştırmasalardı zillete düşmeyeceklerdi. Anlaşılan bu dönemde
yaşanan kanlı eylemlerin arka planında Kur’anın mana ve ruhuna vakıf olamayışın
gerçeği yatmaktadır. Yukarıda da belirttik ya, Peygamberimiz (s.a.v.) Kuran’ın tenzili
üzerine verdiği mücadeleyi, Hz. Ali (k.v.) Kuran’ın tevili uğruna vermiştir.
Sonuçta her iki değerde vahiy kaynaklıdır. Elbette ki, Rabbü’l âleminin
hikmetinden sual olunmaz, madem böyle murad
etmiş tenzil ve tevil mücadelesinin bin bir hikmetiyle zuhur etmesi
kaçınılmazdır. Burada önemli olan yaratılış gayemizden sapmamak çok mühimdir. Ulvi
davalar çile gerektirip çetin geçsede tevhid meşalesi bir şekilde nesilden
nesile devr olabiliyor. İşte bu yüzdendir
ki ‘Allah’ım bunca çile nedendir’ diye
şikâyetten sakınırız. Bilakis ‘Allah nurunu
tamamlayacaktır’ hükmünce bu çilenin
kıyamete kadar daim olacağına inancımızı koruruz da.
Dört
halife dönemi derken tevhid meşalesini sahabeden sonra tabiin devralacaktır. İşte bu noktada tabiin arasından Hz. Hasan-ı
Basri (r.a.)’ı âleme nizam verme davasının mana ve ruhunu yansıtması bakımından
o’na apayrı bir önem verip o’nu tabiin ulularından Pirimiz
olarak da addederiz. Nasıl Pir
bilmeyelim ki, bakın Hasan-ı
Basri (r.a.) günlerden bir gün ırmak
kenarında bir ananın oğlu ile güle oynaya gördüğünde kendince gayrı-meşru
davranışlarda bulunduğunu sanmış. Sanki sen misin böyle sanan, tam o sırada geçen bir sandalın devrilmesiyle
birlikte güle oynamayı bırakan o genç oğul, suya dalıp onları kurtardığında bir
an Hasan-ı Basri (r.a) ile göz göze geldiğinde der ki:
''- Ya
Hasan-ı Basri! Elini omzuna koyup raks
yaptığım sandığın kadın merhametine sığındığım annemdi, şarap içtiğimi sandığın
içecekse bade idi...'' Tabii bu sözler tabiin ulularından Hasan-ı Basri (r.a)’ın
ciğerini dağlayıp ruh dünyasını dalgalandırmasına yetmişti. Böylece Hasan-ı
Basri (r.a) ''Benim zannımı Dicle kenarında bir anayla bir oğul düzeltti''
demekten kendini
alamayacaktır. Böylece Nizam-ı âleme giden yolun suizanda bulunmaktan
geçmediğini, bilakis hüsnü zandan geçtiğini dile getirmiştir. Gerçekten de hüsnü
zan içerisinde bulunmanın beşeri münasebetlerde yumuşamayı beraberinde
getireceği muhakkak. İşte Türk
Şeyhlerinin “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğütleri topyekûn
gönül seferberliğini vurgulamak içindir elbet. O halde ‘Yaratılanı Sev Yaratandan
ötürü’ müminleri Hızır bilsek ne kaybederiz ki, bilakis Hızır çıktığında himmetinden istifade
ederiz de.
Peki, Nizam-ı âlem meşalesi Türk’ün
eline geçince nasıl aşama kaydeder? Hiç kuşkusuz bu ulvi dava üç kıtaya uzanan üç
tuğlu hilal olarak aşama kaydedecektir. İşte bu noktada Malazgirt zaferi Nizam-ı
âlem meşalesinin cihanı saracağının ilk basamak işaret taşıdır. Nasıl ilk
basamak işaret taşı olmasın ki, bikere Alparslan “Biz bidat nedir bilmeyen
temiz Müslümanlarız” deyip beyaz kefen giymiş bir hakanımızdır. Elbette ki
Romen Diyojen’i dize getirip Anadolu kapılarını Türklere açacaktır. Böylece Anadolu kapısından girdiğinde hanlarımızla,
hamamlarımızla, çeşmelerimizle, medreselerimizle, kervansaraylarımızla mührümüzü
vurup Nizam-ı âlem’e giden yolda bir üst aşamaya sıçrarız da. Her ne kadar bir
ara Moğol kasırgası inşa ettiğimiz Anadolu’muzu kasıp kavursa da Türk’ün
sarsılmaz azmi bu yıkım karşısında pes etmeyip Moğol kasırgasının açtığı yaraları sarmak maksadıyla
Anadolu’nun sınır uçlarına hicret edecektir. Hani her hicret hakkında yeni bir medeniyetin
doğuşu denir ya, aynen öylede Türkmenler, şeyhler, gazi dervişler Kayı boyunun Uç
Beyi Ertuğrul Gazi’nin açtığı gaza bayrağının altında tek yürek olup hicret
etmekle yeniden dirilişe geçeceklerdir. Böylece umutsuzluk yerini ümide terk edip
Nizam-ı âlem meşalesinin cihanı saracağının günlerin eşiğine gelinecektir. İşte
bu uğurda Kayı boyundan Ertuğrul Gazi’nin etrafında tek yürek olan umut
kaleleri Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır. Osmanlı Söğüt’te doğa
geldiğinde daha henüz iki yüz çadırlık otağdır. Ve kuruluş mayası Söğüt’te çalınacaktır. Ne
diyelim, Osman Gazi ve Şeyh Edebali kuruluş
mayasını çalar da Osmanlı yükselişe geçmez mi? Hem de öyle bir yükselişe geçer
ki, Peygamber müjdemiz Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle vuku bulmuş olur.
Tabii Osmanlı İstanbul’un fethiyle de kalmaz,
o kutlu ulu çınar dallarını üç kıtayı sarıp sarmalayacak şekilde, yani
Nizam-ı âlem için boy verecektir.
İşte ecdadımız bu ya, Nizam-ı âlem ülküsünün mana ve ruhuna sadık
kalaraktan fethettiği yerlere adalet ve nizam götürmek için çoktan seferber olur
bile. Hiç kuşkusuz ecdadımızın bu denli Nizam-ı âlem için sefer der vatan
olmasında Hoca Ahmed Yesevi’nin asırlar öncesinden Türk’ün alp’ine aşıladığı
erenlik ruhunun etki payı çok büyüktür. Önce Türk’ün alp’i bu etkilenmeyle
alperenlik hüviyetine kavuşup Orta Asya’da yerleşik olmuş, sonrasında bu etki
Selçukluyu müesseseleşen devlet yapmış, daha sonrasında bu etkiyle birlikte
Osmanlıyı da üç kıtada Nizam-ı âlem devlet kılmıştır. İyi ki Türk’ün alp’i
Yesevi pınarından feyizlenmiş, işte bu sayede altı yüz sene cümle âlemin adalet
güneşi oluruz da.
Ta ki, Nizam-ı âlem ülkümüze
bihaller olur, işte o zaman düşüşümüz
kaçınılmaz hal alır. Dahası yükselişimizdeki “devlet-i ebed müddet” ufkumuz güme gidip kendi kabımızdan çıkamaz
oluruz. Olsun yine de her şey bitmiş
sayılmaz, zira bize ümit var olmak yaraşır. Kaldı ki Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye birbirinden
kopuk ayrı devletler değil, bilakis birbirinin
devamı devletlerdir. Dolayısıyla geldiğimiz noktada zincirin son halkasında yer
alan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de varoluş gerekçesini Nizam-ı âlem ülküsü
doğrultusunda kullanıp seferber etmesinde daha doğal ne olabilir ki. Nitekim varoluş
gerekçesini ‘One minute’ çıkışında,
Fırat Kalkanı Harekâtında, Kudüs’ü
İsrail’in Başkenti ilan eden Trump Amerikasına karşı İslam dünyasını ve
Birleşmiş Milletleri harekete geçirişinden bunu çok rahatlıkla görebiliyoruz.
İşte bu noktada inancımız o dur ki; yakın gelecekte kazanan İsrail’in Arz-ı Mevud
ülküsü değil, Nizam-ı âlem ülküsü kazanacaktır. Bikere bu hususta Yüce Allah’ın “Nurumu
tamamlayacağım” diye vaadi var. İşte bu yüzden Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü kıyamete kadar tek sönmeyen meşale olarak
biliriz.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder