BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET’TEN NİZAM-I
ÂLEM’E
SELİM GÜRBÜZER
Arapçada ‘medeni’ olmak şehirleşme
manasına gelen bir kavramdır. Avrupa’da ise
bunun yerine daha çok 'sivil'
kavramı kullanılır. Sivil kavramı
aynı zamanda ‘vatandaş, nazik, zarafet, şehir ve medeni’ öğelerini de içeren
kavramdır. Bilhassa kök itibariyle vatandaş
(citizenship, citoyen) demektir, yani Latince şehir anlamına gelen
civitas (city) sözcükten türeyen öğedir. Öyle ya, madem sivil kavramı medenileşmeyi
çağrıştırmakta, o halde nerede bir medeniyet oluşumu var, orada aynı zamanda
bir şehirleşme faaliyeti de var demektir. Nasıl mı? İşte Yesrib halkı Allah Resulünü
bağrına basıp ‘Medine’ olmakla kendilerini şehirleşme faaliyeti içerisinde bulmaları
bunun bariz bir örneğidir. Yine mesela Sümerlerin tarihin ilk dönemlerinde
bilhassa yazı dilini keşfetmesiyle dikkat çekmeside kayda değer medenileşme örneğidir. Keza 16 Türk
devleti arasında ismiyle müsemma 'Uygur' devleti de bir başka kayda değer
‘Uygurluk’ örneğidir. Belli ki iş olsun babından
adına Uygur denilmemiş, bilakis yerleşik
ve şehirleşmenin göstergesi bir isimlendirmedir bu.
Bu arada
şunu unutmayalım ki “civil-medeniyet-uygarlık”
kavramları asla birbirinin karşıtı kavramlar değil tam aksine birbirlerini destekleyici
sacayağı kavramlardır. Her ne kadar ‘sivil’ ibaresi dilimize batı ortamından
bizim iklimimize geçmiş olsa da, sonuçta bizim coğrafyamızda sivil kavramına verdiğimiz
veya yüklediğimiz anlam çok kıymet ifade edecektir. Hiç kuşkusuz bu kavrama yüklediğimiz
mana medeni olmaktan başka bir şey değildir. Her halde ki bu kavram civis
kökünden kök salıp Latince ‘yurttaş-vatandaş’ manasına gelmiş olması bizim bu
kavrama medeni anlam yüklememize herhangi bir mani durum teşkil etmeyecektir. Bilakis
devlet bazında bize medeniyet hamle içerisinde olmamızı, kişi bazında ise medeni
olmamızı hatırlatıcı misyon üstlenmiş bir kavram olarak karşılık
bulacaktır. Nitekim bu noktada Medeniyet kavramını ilmi yönden ele alan Cevdet
Paşa bize ufuk katar da. Cevdet Paşa bakın
bu hususta ne diyor; “Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad
olurlar. Sonrasında ihtiyacat-ı beşeriyetlerini tahsile ve kemalat-ı insaniyetlerini
tekmile koyulur.”
Hatta Cevdet Paşa bunla da kalmaz, ‘medeniyet’ kavramını yerli yerinde kullanan ilk
aydınımız olarak bu kavrama veçhe kazandıran iki öğeyi de şöyle tasnif eder:
— Beşeri
ihtiyaçlar,
—
Ahlak ve zekâ yönünden olgunlaşma (kemale erme).
Evet, bu iki tasniften de anlaşılacağı
üzere medeniyet iksirinin bir ilerleme, bir terakki ve bir yükselmek demek
olduğu o kadar net açık ki, İbn-i Haldun çok yıllar öncesinde bedevi Araplara
yönelik “Bedeviliği bırakın hadari (yerleşik-şehir) olun” çağrısını yapmaktan kendini alıkoymamıştır.
Keza Hz. Mevlana’da göçmen Türkmenlere yönelik bu çağrıyı yapmaktan geri
durmamıştır. Aslında her iki çağrı da kucağında yaşadıkları toplumların bir an evvel
kendilerine çeki düzen vermelerine yönelik söylenmiş çağrıdır. Ama gel gör ki
medeniyete teşvik için söylenmiş bu çağrılar kimilerince mesela Mevlana’nın
Moğol işbirlikçisi şeklinde bir karalama boyutuna indirgenebiliyor. Oysa her
iki bilge dehada içinde bulundukları toplumların bedeviliğin yansıması kaynaklı
tahripkâr tutumlarına son vermeleri noktasında getirdikleri bir öz eleştiri
mahiyetinde çağrılardır. Her neyse onlar karalaya dursunlar, şu bir gerçek
Mevlana’nın o engin hoşgörü çağrıları bir şekilde yerini bulurda. Hatta ileri
ki evrelerde o deryayı umman sözler Moğol ilhanlarına da tesir edip yerini
yumuşamaya bıraktığı görülecektir. Nasıl yumuşamaya terk etmesin ki, bikere sevgiyle fethedilemeyecek hiçbir güç,
hiçbir kale yoktur ki. Nitekim İslam’ın getirdiği o engin hoşgörü ve şehirleşmeye
çağrı mesajlarının etkisiyle bedevilikten hadariliğe (yerleşikliğe) geçiş
süreci kısa sürede tamamlanıp tüm İslam toplumlarında kabalığın yerini zarafet
alır da. Ancak şu da var ki İslam toplumlarında
bedeviyetten hadariliğe geçiş hiçte kolay olmadı, mutlaka her bir toplum kendi içinde geçiş sancısı
yaşadı. Yani, bu sancı kimi toplumlarda yumuşak, kimi toplumlarda çok ağır bedeller
ödeyerek yaşandı dersek yeridir. Nasıl mı? İşte Arap toplumunun bedevilikten
hadariliğe geçişte ki gösterdikleri direnç ve karşı koymalar bunun bariz
misalini teşkil eder. Elbette ki başsızlığa, kurumsuzluğa, nizamsızlığa alışmış
bir toplumun bir çırpıda yerleşik ve medeni olması beklenemez, uzun bir süreç gerektireceği muhakkak. Düşünsenize
bir toplumu bir çırpıda nizama sokup kurumsal hale getireceksin, hiçte öyle
kolay değil elbet. Bu ancak masallarda rastlayacağımız bir durumdur. İlla ki
bir geçiş süreci sancısı yaşanmalı ki medeniyete giden yolda taşlar
döşenebilsin. Zaten taşlar yerine
oturduktan sonra kazananın bedevilik değil, hadarilik ve medenilik olduğu
görülecektir.
Peki ya günümüzde medeniyet taşları nasıl
döşenmekte? Malum önce tarım toplumundan sanayi toplumuna, sonra sanayi
toplumundan bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayarak bugünlere geldik. Mesela günümüzde
kendi coğrafyamız üzerinden örnek verecek olursak, bilhassa Güneydoğu’da yaşadığımız
bir takım sıkıntıların arka planında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi
toplumuna adapte olamayışımızın varlığını görürüz. Tabii adapte olamayınca da
bir bakıyorsun kimileri dağa çıkıp terör örgütünün kucağında maşa olabiliyor,
kimileride bir bakıyorsun tarihte Haşhaşı eylemlerinde olduğu gibi aklını ve
ruhunu Pensilvanya’da ki Haşhaşı terörist elebaşına teslim edip ülkesini
arkadan hançerleyebiliyor. Madem öyle yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp yaşanması
muhtemel her geçiş sürecini iyi yönetmek gerekir. Aksi halde Allah korusun daha
nice 15 Temmuz Darbe girişimi krizleri yaşamak zorunda kalırız. Neydik edip önceden
alınacak maddi ve manevi sosyal tedbirler almalı ki her türden krize karşı
mukavemet gösterebilelim. Dolayısıyla bu noktada Nizam-ı âlem esprisini iyi
kavramak gerekmektedir.
Bakın,
Türkler 17. asırda medeniyet aşılayıcısı konumda iken, 18. asırdan itibaren aşılanan
konuma geçmiştir, niye dersiniz acaba. Hiç kuşkusuz bunun bir öncesi var bir de
sonrası. Malum öncesinde Moğol kasırgasına
verdiği mücadeleyle dikkat çeken Kayı boyunun o dönemlerde Süleyman Şah ve
Ertuğrul Gazi önderliğinde gerçekleşen Hazar denizinden Ahlât’a Ahlât’tan Haleb’e
Haleb’ten Erzurum’a giden nice yolların kat edilmesiyle birlikte açılan sancağın
diriliş etkisi vardır. İşte bu diriliş muştusu Oğuz nesline yeni cihan
kapılarını açacak ilk aşıdır. Öyle ki Ertuğrul Gazinin ardından bayrağı devr
alan Osman Gazi’de kuzeyden güneye,
doğudan batıya cihanın dört bir yanına dal budak salacak ulu çınarın fidanını
Şeyh Edebali’nin nefesiyle yeşerterekten Türk-İslam medeniyetinin temelleri
atılır bile. Derken söğütte dikilen bu ulu çınar fidanı Osman Gazinin göğsünde
açılan hilalle birlikte Bizans hudutlarına dal budak salıp sonrasında tüm
kollarıyla birlikte Nizam-ı âlemce cihanı sarıp sarmalar da.
Peki ya sonrası? Malumunuz tüm cihanı sarıp sarmalayan bu
medeniyet hamlemiz ancak 17. asra kadar devam edebilmiştir. Yani, bundan sonraki evreler de artık bize ait
olan değerlerin sürdürülebilir etkisi gün be gün azaldıkça düşüşümüz kaçınılmaz
hal alır. Bu arada bir medeniyet ömrünün
600 yıl gibi bir ömre sığmayacağını da idrak etmiş olduk. Yani, medeniyetler de
tıpkı bir insan ömrünün geçirdiği aşamalar gibi doğar, büyür, geriler ve en
nihayet dirilmek üzere yıkılacaklarını idrak ettik. Bakın, Osmanlı ‘devlet-i ebed-müddet’
ülküsünü şiar edindiği halde bir türlü düşüşünü önleyemedi, niye acaba? Dedik
ya insanın doğuşundan ölümüne kadar geçireceği süreçlerin bir benzer türü medeniyetler
içinde değişmez alın yazgısıdır. Ancak şu da var ki her doğan ölmek için
vardır, her ölense dirilmek için vardır. Değim yerindeyse insan için ölüm ahrette
diriliştir, bir medeniyet için çöküş de bir başka medeniyetin doğuşuna yelken
açmaktır. Birde vakıaya sosyolojik açıdan baktığımızda bilim adamları her
medeniyetin kendi içinde eski çağı, ortaçağı ve yeniçağları olduğunda hem fikir
olduklarını görürüz. Yani, bu demektir ki yaşanılan sosyolojik evreler her medeniyet
hamlesinin geçireceği fotoğraf karelerin göstergesi evrelerdir. Malum fotoğraf karesinin en son aşamasında
çöküşe geçen bir medeniyet bir başka medeniyete ilham olarak vadesini
doldurabiliyor. Tabii bu ilham oluş üç yoldan vuku bulmakta. Bunlar:
— Kolonileşme yoluyla,
— Aşılanma yoluyla,
— Faydalanma yoluyla.
Evet,
tarih kolonileşme yoluyla da bir başka medeniyetlerin doğuşuna şahitlik
etmiştir. Nitekim Avrupa 12. ve 15. asırlar arasında yaşadıkları kolonileşme
süreçleri içerisinde İslam’dan aldığı aşılarla kendi kültür medeniyetlerini inşa
edebilmişlerdir. Yine Avrupa bir zaman yitirmiş oldukları kendi öz Greko-Latin
kültürlerini bile Müslümanlardan alarak kavuşabilmişlerdir. Hakeza eski Yunan’da
öyledir, yani kendi kültür mirasına kavuşmaları bizim sayemizde mümkün
olmuştur. Böylece şimdiki konumlarını İslam medeniyetine borçludurlar.
Faydalanma ismi üzerinde bir medeniyetin tecrübesinden
istifade etmek manası içerdiğinden hiçbir sakıncası yok diyebileceğimiz bir
metottur. Ama tıpa tıp bir medeniyetin aynen kopyalanması söz konusu olduğunda
bir takım telafisi mümkün olmayan krizler doğuracağı muhakkak. Çünkü faydalanma
metodunda kendi kültür hazinelerimize besleyiciliği ve zenginleştiricilik
etkisi söz konusu iken diğerinde tam aksine kısırlaştırıcı etki oluşturması
hasebiyle kayıp nesil, kayıp bir medeniyet, kayıp kültür ortaya çıkarabiliyor. Bakın Yunanlılar faydalanma yoluyla dünyada
mevcut bir takım kültür hazinelerini coğrafyasına kendi kültürlerinden taviz
vermeksizin taşıdıklarında besleyicilik bakımdan çok faydasını görmüşlerdir. Biz
ise batı batı diye hayranlık boyutunda kendimizi yaban ellere teslim
ettiğimizde kimlik krizi veya kendi öz kaynaklarımıza yabancılaşma
diyebileceğimiz durum ortaya çıkarmıştır. İşte bu nedenledir ki yerli kültürleri kurutmaksızın ve asimilasyona
uğratmayacak her türlü faydalanmaya evet, körü körüne bir kültüre
ya da medeniyete teslim olmaya da hayır deriz
Hazır medeniyet evrelerini sosyolojik açıdan
ele almışken sosyologların piri diyebileceğimiz İbn-i Haldun’un bu hususta
görüşlerine bakmakta fayda var. Malum kendisi medeniyet kavramı yerine daha çok
‘Umran’ kavramını kullanır. Bu yüzden İbn-i Haldun; Tarih
denilen muammanın iki anahtarı vardır: Biri ‘Umran’ diğeri ise ‘Asabiyet’ diye tarif etmiş ve Cemil
Meriç o’nun bu tarifini şöyle dile getirmiştir:
“Umran bir kavmin yaptıklarının ve
yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar... Tarihi ve
insanı bütün olarak ifade eden bir kelime,
hem bedeviliği hem hadariliği kucaklar; Kültür ve medeniyet..”
Tabi Cemil
Meriç bunla da kalmaz yine İbn-i Haldun’un yorumlarından hareketle bir gerçeği
vurgulamayı, yani “Umran'dan habersizdik, medeniyete de ısınamadık,
kendimize layık bir kelime bulduk; Uygarlık…” demeyi de ihmal etmez. Gerçekten de uygarlık, bir zamanlar Türk Dil
Kurumunca uydurukça kelimeler üreterek dilimize sızmış hali bir kavramdır.
Belki bu kavram ‘Uygurluk’ şeklinde kullanılsaydı, Türklerin göçerlikten
yerleşikliğe, yerleşiklikten de medeniyete geçişin bir simgesi olarak
yorumlayıp baş tacı kavramımız olabilirdi pekâlâ. Şayet Cemil Meriç’in, hem Cevdet Paşa hem de İbn-i Haldun sosyolojisine
dayanarak yaptığı tanımlamalardan hareketle medeniyet kavramını, bir kavmin
yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü olarak görebilseydik gerçek manada
uygarlığı ve çağdaşlığı özümsememiz çok daha kolay olacaktı. Hele ki bin yıllık birikimimizin neticesinde ortaya
çıkan bu büyük medeniyet projeksiyonumuz aynı zamanda bize Osmanlının Nizam-ı âlem
hareketini hatırlatırda.
Medeniyet oluşumundan önce tesanüd (dayanışma)
hâkimdir, yani hasbi bağlılık diyebileceğimiz asabiyet esastır. Dolayısıyla her
devletin ilk kuruluşunda tesanüd çok önem arz eder. Ne zaman ki devlet
mekanizması yerli yerine oturur sonrasında asabiyete gerek kalmaz da. Çünkü müessesleşme
göçer konarlıktan kalan dayanışmayı zayıflatabiliyor. Nitekim günümüzde bilhassa
köy ve kırsal kesimlerde tesanüdün ağır basması bu durumu teyit ediyor. Ama bu
demek değildir ki şehirleştik diye dayanışma kültürümüzden vazgeçilsin. Tam aksine İstiklal şairimizin batı için
söylediği “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” anlayışı yerine tüm
toplum katmanlarında dayanışmanın hâkim olduğu bir medeniyet projesini inşa
etmek için var olmalıyız. Zaten gerçek
manada medeniyet anlayışı bunu gerektirir. Zira gerçek manada medeni olmak
vahşiliğin zıddı bir kavramdır. Bir başka ifadeyle vahşilikten ve iptidailikten
kurtulmanın adıdır medeniyet. Madem öyle, ölçülerimize ve orijinal kaynaklarımıza
yabancılaşmadan, her alanda medenice tavır sergileyip Nizam-ı âlem’e yol almak
gerekir. Yol alalım ki;
- Medeniyet taşlarımızdan yeni Süleymaniyeler,
yeni Selimiyeler inşa edebilelim,
-Mimarı dehalarımızdan alacağımız ilhamla
bağrımızdan yeni Mimar Sinanlar, yeni Mimar Hayreddin’ler çıkarabilelim,
-Türk İslam medeniyetinin mayasına ruh
katan Mevlana, Yunus, Şeyh Edebali, Akşemseddin
ve Hacı Bayramı Veli gibi günümüz Gönül Sultanlarının himmet ve bereketlerinden
istifade edebilelim.
Her ne kadar günümüz dünyasında sanayi ve
sanayi ötesine sıçramış enerji medeniyeti söz konusu olsa da teknolojinin içerisine
ruh şırınga etmeye mani durum olmamalı elbet. Şu da var ki, petrol medeniyeti artık
son demlerini yaşıyor. Yeni enerji nükleer enerji adı altında çağımıza
damgasını vurmuş durumda. Buhar çağı, Petrol çağı derken yeni bir anlayışın
eşiğindeyiz. Hiç kuşkusuz bu anlayışa mühendis, teknokrat ve bilgi işlem uzmanları
damga vurmaktalar. Besbelli ki, dün olduğu gibi bugünde medeniyet hamlesine
politikacılar damga vuramıyor, bilge insanlar, sanatkârlar damga vurmakta. İyi
ki de bilge dehalar ve sanatkârların iç dünyalarında bitip tükenmek bilmeyen üretkenlik
ruhu heyecanı var da bu sayede yeni medeniyetler vuku bulabiliyor. Kelimenin
tam anlamıyla her medeniyet oluşumu sübjektif aşk ve heyacanla neşvünema bulabiliyor.
İşte bu yüzden medeniyetler para ile değil inançla kurulur sözü sıkça
söylenilir olmuştur. Zira hiçbir medeniyet ruh köküne dayanmadan dikiş
tutmuyor. Nasıl tutsun ki, bakın insanlık yozlaşıp, dinden uzaklaştıkça Fourler
bugünkü medeniyet anlayışını iki sütun üzerine inşa edildiğini şöyle tasnifler:
— Süngü
— Açlık
diye.
Anlaşılan günümüzde medeniyet
anlayışı Napolyon’un “para para para” diye tutturduğu sözde
gizlidir. Böylece bu günkü medeniyet anlayışı hâkimi mutlak paraya indirgenmiş
gözüküyor. Aslında parayı ön plana alan bu tip nakaratlar yaşadığımız çağın
içinde bulunduğu ortamı izah etmeye yeter artar da. O halde birileri çıkıp bu döngüyü tersine
çevirmesi icap eder. Zaten birileri ruh köküne dayalı bir medeniyet projesi
için ortaya çıkmazsa vay halimize, çünkü dinden uzak materyalist uygarlıkların
bir şekilde yıkılacağına bizatihi tarihin kendisi şahit.
Bilindiği üzere yükselen
medeniyetin uzun ömürlü olması ruh köküne bağlılığı ölçüsüyle sınırlı kalmaktadır.
Şayet bir ülkenin ruh kökü kodlarında aşk ve sevgi tükenmemişse o ülkeyi ayakta
tutan medeniyet uzun süre varlığını devam ettirebiliyor. Bakınız Bolşevik Rusya medeniyet olmak yerine
demir yumruk olunca ancak yetmiş senelik bir kısa hâkimiyet sürdürebilmiştir.
Hem suni medeniyetler ne zaman payidar olmuş ki komünistlerde payidar olsun
Keza aynı durum kapitalizm içinde geçerli. Hiç boşa heveslenmesinler, tüketim
çılgınlığına dayalı uygarlık bir yere kadardır, tüketim sarhoşluğunun varacağı son
nokta tükeniş olacağını er geç göreceklerdir. Madem öyle, geçici olana değil
kalıcı olana talip olmalı. Dahası medeniyeti bir bütün olarak ele alıp, bir
milletin yaptıklarının ve yapacaklarının ürünü olarak görmek gerekir. Şayet âlemin
nizam bulmasını istiyorsak bütüne talip olmakta fayda var, parçalarda oyalanmak tüm insanlığı yer,
bitirir de. Ki; bunu Arnold Joseph Toynbee'nin;
insanlığın medeni tarihini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz, demir,
makine şeklinde sistematiğe bağlayan arkeologları yerden yere vuran eleştirilerinden
anlayabiliyoruz da. Zaten bizimde medeniyete bakışımız aşağı yukarı Toynbee'den
farklı değil elbet. Kaldı ki biz Hz. Âdem
(a.s)’ın cennetten dünyaya medeniyet inşası için indirildiğine de inanıyoruz.
Nitekim İbn-i Abbas (r.anh.)’dan rivayetle; “Hz.
Adem, cennetten indiği zaman beraberinde demirden mamul beş şey getirmiştir:
Örs, kerpeten, mik’ama (gürz veya
çevgen değnek), çekiç, iğne..” diye
zikredilen hadis-i şerifte geçen alet
adavetten kastın medeniyeti
çağrıştıran cennet kaynaklı alet olduğunu gösterir. (Bkz. Hangi Medeniyet,
Kültür dünya, Prof. Dr. İbrahim Canan, S.109).
Hele cennetten dünyaya alet ve
adavet indirilmeye görülsün bir bakmışsın eski Yunan medeniyetine bakıldığında
Tarentli Arkhytas’ın tahtadan yaptığı güvercinle bir müddet havada uçuşan aygıt
yaptığını, yine buna benzer Phaleron’lu Demetrios’un kendi kendine yürüyen bir
sümüklü böcek aygıtı geliştirdiğine şahit olmamak ne mümkün. Tabii bitmedi
dahası var; M.Ö ikinci yüzyılda, yani Roma devrinde Mısır’ın İskenderiye
şehrinde yaşamış Heron'un içerisine madeni bir metal atıldığında otomatik
olarak devreye giren su akan musluklardan bahsetmesi de bir başka kayda değer
medeniyet öğretisi şahitliktir. Keza
Doğu Roma imparatoru Theophilus’un (839–842) oturduğu tahtının her iki yanında adeta
Kralı karşılarcasına ayağa kalkıp tazimde bulunmanın ifadesi diyebileceğimiz
türden som altından yaptırdığı otomatik kükreyen aslan modelleri de öyledir. İşte tüm bu şahit olunan medeniyet öğretileri
ortada dururken hala tarihin seyrini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır,
bronz vs. devirlerle sınırlamaya kalkışılmasının doğrusu abesle iştigal
buluyoruz. Üstelik tüm şahit olunan modeller sadece Roma da mevcut değil, eski
Çin’de de dillere destan robotlar geliştirilmiştir. Ne var ki imparatoriçe kıskançlıktan
robotları paramparça etmiştir.
İslam medeniyetini anlayabilmek için
metodolojisini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Batı patentli medeniyet tanımları
ekseriye İslam’la taban tabana zıt tariflerdir. Baksanıza batı klasiklerini taradığımızda
ilk insan vahşi insan olarak kategorize edilebiliyor, yetmedi kendi kafalarına
göre insan topluluklarını evrimleşmeye tabi tutup siyah beyaz ayırımında olduğu
gibi hayvan toplulukları ilan edilebiliyor. Charles Darwin bunun en tipik
örneği zaten. Onlar sanal vahşi topluluklar
ürete dursunlar Allah Teâlâ ilk insanın vahşi olmadığını, tam aksine “Bütün
isimleri Âdem’e öğrettik” ayetiyle tüm insanlığın fıtri olarak medeni
olduğunu ilan etmekte. Hatta Kur’an-ı Muciz’ül Beyan da; geçmişte bir kısım milletlerin kuvvetçe daha ileri, “mal
ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe–69, Fatır–44, Muhammed 13) ve yeryüzünde
daha çok ve sağlam eserler bıraktıkları (Mümin 21–82) beyan buyrularak medeniyetin bugüne has bir
olgu olmadığı vurgulanır.
Hani
huylu huyundan vazgeçmez ya, aynen öylede Batı dünyası da hala gelinen noktada
insanlığı 'Avrupalı-yerli-şarklı-siyah-beyaz’ kavramlarla kategorize etmekten vazgeçmiş
değil. Hiç kuşkusuz İslam medeniyeti böyle bir tasnif yapmaz, sadece akaid
yönden mümin, münafık ve kâfir diye niteler. Zira bizim derdimiz inanç olmalı,
inanç olmadan medeniyet ne işe yarar ki.
İşte bu yüzden batı kullandığı kavramlara ihtiyaç hissetmememiz icap
eder. Kaldı ki batının medeniyete bakışı
da bizden farklı.. Dolayısıyla batı kopyacılığıyla bir yere varamayacağımızı artık
çok iyi kavramamız lazım gelir. Malum, taklit başka terakki başkadır. Her ikisini
birbirine karıştırmamak gerekir.
Batı terakki etti de ne oldu, şimdilerde
sil baştan yeniden telaşlı haldedir. Yani, artık fildişi kuleden bakıp küçük
gördüğü dünyanın (doğu) yeniden dirilişe geçeceği endişesine kapılmış durumdalar.
Yerli, doğulu, siyah ve barbar diye aşağılayıp kategorize ettiği dünya yeniden
kıpırdar gibi. İşte bu noktada batılı telaşlı diyoruz.
Velhasıl; bedevilikten medeniyete İslam
sayesinde ulaşan insanlık, bugün de yeni bir medeniyet soluklanmasıyla
yüzleşebilir. Hele bir insanlık yeniden İslam medeniyetiyle yüzleştiğinde biliniz
ki hâkim-i mutlak para değil, hâkim-i mutlak Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı Âlem esprisi olduğu görülecektir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder