ULU HAKAN
ABDÜLHAMİD HAN
SELİM GÜRBÜZER
Yıllardır geçmişe kin beslemek ve
padişahları karalamak meziyet addedilmiş. Söğüt’e atılan maya tuttu tutmasına
ama üç kıtaya hükmeden imparatorluğa bu denli hor gözle bakmak bilmem hangi
mantıkla izah edilebilir. Şu bir gerçek; tarih şuurundan yoksun tipler, dün olduğu gibi bugünde olup biteni idrak
edemiyorlar. Elbette ki tarihi olayları övgü ve sövgü ekseni üzerine kurgulanıp
yorumlanırsa olacağı buydu. Bir kere kendi kendimizi tarihi düşüşlerde karamsarlığa,
yükselişlerde coşkun halet-i ruhiye içerisine kaptırmışız. Tabii durum vaziyet
böyle olunca bir türlü sebep netice ilişkisine yönelik bir tarih şuuru ortaya
koyamıyoruz. Galiba, yüceltmek veya yermek kolayımıza geliyor. Oysa tarihi süreci analitik gözle
değerlendirmek gerekirdi. Maalesef kolaycılık geçerli akçe olmuş. Nasıl olsa
zahmetsiz bir yol bulunmuş, masa başı ahkâm kesmek varken niye emek verip ter
dökülsün ki. Peki ya şu objektif kriterlerden nasiplenmemiş bir takım
tarihçilere ne demeli, ikide bir yarınlarımızı
karartıyorlar. Belli ki geleceğe ışık saçan tarihimizin varlığına tahammülleri
yoktur.
Sultan Abdülhamid Han sonuçta bir
insan, onunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmak ta neyin
nesi, doğrusu anlamış değiliz. Biz biliyoruz ki; Ulu Hakan Osmanlı padişahları
arasında en mümtaz bir şahsiyettir. Ne var ki; İttihatçılar asrın ufkunu aşmış
böylesi bir padişahı eli kanlı katil, istibdatçı, cahil yaftalaması türünden ipe sapa gelmez
iftiralarla karalamışlardır. Zira
kendileri için tek rakip onu görüyorlardı. Öyle ki; onların ektikleri kin ve
nefret tohumları günümüze kadar uzanmış ta. İşte bu yüzden genç kuşaklar daha
henüz Ulu Hakanın gerçek kişiliğini keşfedememiştir. Bu konuda o kadar ileri
gidildi ki, ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne de vatan hainliği
kalmıştır. Elbette ki tüm bu karalamalar,
ön yargılı ve art niyetli çevrelerin yakıştırmalarından başka bir şey
değildir. Şayet amaçları bir günah keçisi bulmaksa bu muhatap asrın ulu hakanı
olmamalıydı, bilakis kendi ektikleri
fitne tohumlarında aramalıydılar. Nitekim tarihin dili er geç foyalarını ortaya
çıkarmakta.
Şu bir gerçek; tarihi
objektiflikten mahrumiyetlik tarihi olaylara övme veya yerme ekseninden değerlendirmeye
neden olmaktadır. Derken karşımıza tarihi olayları analiz edebilecek
kabiliyetten yoksun hafızasını yitirmiş nesil çıkmakta. Dahası genç körpe
dimağlara tarih anlatımında, ya aşırı yermeyle yüreklerini kin ve öfkeyle
dolduruyoruz, ya da tam tersi olduğundan abartılı aşırı övmeyle tarihi
şahsiyetleri yüceleştiriyoruz. Mesela Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı
için yurt dışına sürülen şu ismi malum Piyer Kiyar’ın Sultan Abdülhamid Han’a
yönelik ‘Kızıl Sultan’ yakıştırması
sanki gerçekmiş gibi aynen kabul edip genç nesle öğreti diye sunmuşuz. Demek
ki, tarihi şahsiyetlerin bir kısmını karalamak veya övmek metodumuz olmuş. Gerçek
bir tarihçi bu tür moda haline gelmiş yakıştırmalardan uzak kalıp objektif bir
dil kullanması icap eder. Aksi takdirde tarihi analitik bir bakış ortaya koymak
mümkün olmayacaktır. Zaten övgü ve yergi eksenli tek tip tarih modeliyle anlayışıyla
nereye varılabilir ki. Cümle âlem bilir ki; resmi tarih anlayışıyla bir arpa boyu
yol mesafe kat edilemez. Nasıl kat
edilsin ki, bakın resmi tarihin bize öğrettiği Abdülhamid Han’ın Mithat Paşa’nın
katili olduğu yönündedir. Oysa Sultan Abdülaziz Han’ın katliyle ilgili davaya
bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmuştur. Üstelik
Sultan Abdülhamid Han, amcasının katline sebep olan Mithat Paşa hakkındaki idam
kararını sürgüne çevirecek kadar da âlicenap bir örnek sergilemiştir. İşte bu
örnek tavra rağmen Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ortaya atılabiliyor.
Malumunuz Mithat Paşa İngilizlerin
sinsi oyunlarına kapılıp Talebe-i Ulûm’u tahrik etmekle Osmanlı’yı 93 Harbin (Osmanlı Rus savaşı) eşiğine getirmiş
bir kişilik sergilemiştir. Her ne
hikmetse Mithat Paşa üzerinde durulmayıp yaşanan bunca olayların sebebini
yüklenecek kurban için Ulu Hakan mercek altına alınmıştır. Düşünsenize Ulu
Hakan Abdülhamid Han bu savaşa baştan beri karşı görüş belirtmesine rağmen
savaşın sorumlusu tutulabiliyor. Yetmedi Moskof yanlısı ithamıyla yüzleşiyor.
Oysa o, 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Neyse ki Ulu Hakan
harp sonrası ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalandığının farkına
vardığı anda tüm yetkileri kendinde toplamasını bilmiştir. İşte bu noktadan
sonra istibdatçı suçlamasına maruz kalacaktır. Aslında Ulu Hakan meşverete önem
bir padişahımızdı, ama o dönemde ülkemiz daha henüz bu kültür iklimine hazır
değildi, bu yüzden ülkenin geleceği ve bekası için Meclis-i Mebusan’ı kapatmak
zorunda kalmıştır. Kaldı ki; Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği üzere; Meşrutiyet
1878 Türkiye’sinin gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Nitekim 60 kadarı gayrimüslim olan
toplam 240 kişilik Meclisi Umuminin harp lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştur. Şöyle ki;
Moskof’un Ayastefanos (Yeşilköy)
önlerine kadar gelmesine neden olan bir durum ortaya çıkmıştır. Böylece
cihangir devlet özelliğimize gölge düşürülmüştür. Hele bir düşmeye dur; Kırım
savaşı, 93 felaketi, İttihatçı güruhu
belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı derken zincirlemesine bir dizi
felaketler Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesine yetecektir.
Onlar Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı istibdatla
itham ede dursunlar, bakın bir İngiliz gazeteci M. de Blowitz Abdülhamid Han’ın
dilinden şu sözlerle tarihe not düşüyor:
“.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir!
Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen
bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını,
kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin
hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..”
Bu satırlar Ulu Hakanın hürriyet düşmanı
olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce hürriyet şuurunun oluşmadığı
bir zeminde hürriyetin kendisi değil kabuğuyla oyalanmak olurdu ki, bu bizi
İngilizlerin dümen suyuna sokmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Bakın Abdülhamid Han bu konuda şöyle der:
“.. Bizim Jön Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti
idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine
saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti
Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön Türklerce memleketimizi
bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…”
İşte bu ifadeler iyi analiz edildiğinde
Abdülhamid Han’ın ne kadar ileri düzeyde ufuk sahibi bir bilge hakan olduğunu
göstermeye yetiyor. Güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğine rağmen hala hakkında
Kızıl Sultan denilmesi büyük bir talihsizliktir. Anlaşılan ne saygı kalmış ne
sevgi, ne hürmet kalmış ne de erdemlilik,
doğru olan her şeye meydan okunup karşı çıkılmıştır. Kaldı ki o, ülkeyi
İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok İttihatçı güruhunu bile memleketin
âl-i menfaati için maaşa bağlamakla kalmamış istediği yerde kalma hakkı da tanıyıp
öyle sürgün etmiştir. Keza kendisini öldürmeye yeltenen doktorlara da öyle
yapmıştır. Şimdi soruyoruz bu ceza mı, ödül mü siz karar verin. Ulu Hakan'ın
yerinde bir başkası olsa ne maaşa bağlar, ne de sürgüne gönderirdi. Bir çırpıda
idam mekanizmasını işletip kökten meseleyi halledeceği muhakkak. İşte Ulu Hakan
farkı bu. Zaten farkı fark ettiren merhametin doruğuna ulaşmışlığıdır.
Kelimenin tam anlamıyla o böyle bir mizaçla kan dökmenin ülkeye yarar
getirmeyeceğini şuurunda bir hakanımızdır. Onun için birinci derece ölçü
ülkenin âl-i menfaatidir. Bakın İsmet
Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
“ Abdülhamid
Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar
verecek, maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..”
Anlaşılan Namık Kemal yurt dışında
Ulu Hakan aleyhine muhalefet etmiş ama, yine de o bizim vatan şairimiz ve
kıymetimiz olarak bileceğiz.
Osmanlı hasta yatağında bile çareler
arıyordu. İşte bu arayış içerisinde Abdülaziz Han Osmanlı’ya büyük donanma
kurma yolunu açmıştır. Ancak kurduğu
donanmanın meyvelerini görmeden askeri bir darbeyle halledilip öldürülmekten
kurtulamayacaktır. Belli ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın üzerinde amcasının
menfur bir cinayete kurban gittiğinin etkisi olmuş ki; tahta oturduğunda
doğrudan Avrupa'nın düşmanlığını kazanmamak adına donanmayı tersanede
bekletmeyi uygun görmüştür. Zaten onun ömrü boyunca izlediği en mühim bir
özelliği var ki; işte o özellik iç ve dış düşmanların hesaplarını altüst eden ince
stratejik manevra politikalarıdır. Bilhassa bu uyguladığı stratejik manevrayla Balkanlar,
Ortadoğu, Asya ve Avrupa ülkeleri arasında denge kurabilmiştir. Şayet aksi bir
yol izlemiş olsaydı her an çıkabilecek en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletleri
ortak bir cephede birlikteliği vuku bulacaktı. Ki; bu Osmanlının çöküşü demek
olacaktı. İyi ki de Ulu hakan varmış. Böylesi bir deha hakana can kurban... Baksanıza
o bir yandan Avrupa’daki devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde
kalması için tüm kanalları kullanırken öte yandan ittihadı İslam çalışmalarını da
ihmal etmeyecektir. Anlaşılan Müslümanların dışa karşı çetin, birbirlerine karşı mütevazı olması gerektiği
ilahi düsturunun tatbikatı Ulu Hakanda fazlasıyla mevcut. Değim yerindeyse o
kurdu kurda kırdırma politikasıyla Osmanlının düşüşünü 33 yıl geciktirmiş bir
hakanımızdır. Ne var ki o dış politikada
başarılar kaydedip tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı
edilecektir. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın hal edilişini sağlayan
İttihat Terakki güruhun ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan
(1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sürükleyip Devleti Aliye’nin gücünü
kırmışlardır. Zira İttihatçıların imtizac-ı akvam (kavimlerin kaynaştırılması) ve ittihad-ı anasır (etnik unsurların birleştirilmesi) politikaları Osmanlının sonunu
getirmiştir. Bir başka ifadeyle Ulu Hakan'ın hal edilmesinin yanı sıra
koskocaman imparatorluğun çöküşünde tıpkı günümüz ulusalcı kanadın birleştirilicilikten
uzak etnik ayrılık içeren söylemlerine benzer tavırların etkisi olduğu
muhakkak. İşte o özden uzak söylemler İttihatçı eliyle Cumhuriyetin kuruluşuna
da sıçramış, derken Türk olmayan her etnik unsur tehdit kapsamına girmiştir.
Şimdi 30 yıldır PKK ile niye başımızın dertte olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Düşünsenize akşam yatıp sabah uyandığımızda hala bölünme korkusu yaşıyorsak
bunda bir bit kemiği var demektir. Hâlâ Türk dışında bağrımızda yaşayan diğer
alt kimliklerin taleplerini görmezden geliyoruz. Sadece kanayan yaramız etnik
ayrımcılık mı, elbette ki hayır, mütedeyyin dindar kesimde öteki listesine
girmekten kurtulamamıştır. Bakalım bu ayırımcılık, bölünme, yok olma ve
parçalanma korkusu nereye kadar devam edecek, doğrusu merak konusu. Galiba
farklılıkların ayrılık olarak telakki edilmediği ve yeniden Anadolu kilimi
üzerine kardeşlik desenlerinin işlendiğini ilmek ilmek gördüğümüzde merakımız
giderilmiş olacak.
Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın politik
dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini de gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet
gücü sayesinde Siyonizm'in oyunları bertaraf edilmiştir. Şöyle ki; Filistin
davasında, İngilizlere ümit bağlamış Siyonistlerin heveslerini kursağında
bırakan tek engel bariyer Ulu Hakan olmuştur.
Hatta onun hilafet siyaseti ileride İslam dünyasının milli kurtuluş
mücadelemizde bize maddi ve manevi destek vermelerinin yolunu açacaktır.
Kelimenin tam anlamıyla, birçok devlet adamının ve Alman devlet Prensinin; “…Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim”
dediği bir bilge Hakandır. Zira yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği akıl
dolusu denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır o. Hâsılı o büyük ülkelerin kendi aralarındaki
ihtilaflarından yararlanıp krizleri fırsata çeviren politikasıyla imparatorluğu
33 yıl ayakta tutmayı başarabilmiş bir diplomatik dehadır.
Meşhur Tarihçimiz Yılmaz Öztuna o’nun
denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
“ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da
Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve
Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe
halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen
bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset
gerçeklere dayanıyordu.”
Gerçekten de Ulu Hakanın dâhiyane siyaseti
o günlerde fark edilmese de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde şu meşhur
İttihatçıların ittihad-ı anasır (etnik
unsurların birliği) politikasının
hayal ürünü olduğu açığa çıkmasıyla fark edilecektir. Şöyle ki; İttihatçılar Fransız
ihtilalı sonrası dünyada yayılmaya yüz tutmuş milliyetçilik dalgasının etkisine
kapılıp Devleti Aliye’ye etnik kimlik doğrultusunda yön vermeye kalkışmaları
sonucu ilk etapta Bulgarlar istiklale kavuşmuştur. Bu arada Avusturya boş
durmamış Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i kaybedip topyekûn gayri Türk
anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı
coğrafyamız bir bir elimizden çıkıp büyük bir dağılış gerçekleşmiştir. Hem de
ne dağılış, bir zaman üç kıtaya hükmeden
imparatorluğun sonunu getirecek dağılıştır bu.
Gel de Ulu Hakanı arama. Her ne
kadar bazı aklı evveller Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın Kanun-i Esasiyi (ilk Türk anayasası) yürürlüğe koymasının
arka planında yatan asıl amacın, kendi tahtını korumaya yönelik hamle olduğunu
belirtseler de, ona olan bakışımız değişmeyecektir. Nasıl değişsin ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın
bizatihi kendisi Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşaya söylediği sözlere baktığımızda
taht sevdalısı olmadığı ortaya çıkar:
“ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu
menfaat kanun-i Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur
mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
… O sahte Islahatın
başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa
çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar,
akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet
idrak edebileceklerdir.”
Şayet Ulu Hakan Abdülhamid Hanın
düşünceleri hayata geçip o ince siyaset izlenseydi ne kiliseler kanunu
yürürlüğe girip Yunan-Sırp-Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne Balkan Harbi
çıkardı, ne de I. Dünya Savaşına
katılırdık. Baksanıza Meşrutiyet bile Midhat Paşa'nın zorlamalarıyla ilan
edilmiş, derken bunun bir İngiliz ve dış güçlerin bir tezgâhı olduğunda geç
kalınmayacaktır. Nitekim bunu Ulu Hakan Abdülhamid Han tekrardan yetkileri
eline aldığında meclisi niye kapattığına dair gerekçesinden bileceğiz. İyi ki de tüm yetkileri kendinde toplamış, böylece
Tanzimat’la başlayan her hususta İngiltere’ye danışalım anlamına gelen tüm
vesayet politikalarına son verilmiştir. Bunun yerine kendine has, feraset kokan stratejik yerli politikalar
ikame edilmiştir. Ama bu politika hem kendisine, hem de ülkemize pahalıya mal
olacaktır. Zira yürürlüğe koyduğu 33 yıllık denge politikasının tam
semerelerini vereceği sıralarda iç ve dış mihrakların tertibiyle tahtından
indirilip Osmanlının çöküş süreci hız kazanacaktır. Aslında bu olay haysiyetimizin ve
istiklalimizin tahtından indirilişi olayıdır.
Meğer gerçek Hilalimizi o zaman kaybetmişiz.
Nihayet Ulu Hakan Abdülhamid Han’a yapılan
tüm haksız muamelelerden pişman olanlarda oluyor, ama neye yarar ki. Bu geç
kalınmış pişmanlık ve itiraflar Osmanlının hasta yatağında kalkmasına
yetmeyecektir. Nasıl yetsin ki, niye bu hallere düştüğümüzün cevabı Şair Rıza
Tevfik Ulu Hakan'a ithafen:
“.. Tarih adını andığı zaman,
Sana hak verecek Ey
Koca Sultan;
Bizdik utanmadan
iftira eden,
Asrın en siyasi
Padişahına” mısralarında fazlasıyla
mevcut.
Kaldı ki onu ifade etmekte tek başına şiirinde
gücü yetmez, ardından bıraktığı eserler kendi hal lisanıyla onu her an anıyor
bile. İşte Ulu Hakan Abdülhamid Han döneminden miras kalan eserlerin bir
kısmını listelediğimizde;
“ -Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi
Mülkiyeyi Şahane),
-Tıp
Fakültesi (Mektebi Tıbbiyeyi Şahane),
yani Şişli Eftal Hastanesi ve Askeri Tıbbiyeyi de o kurmuştur.
-Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
-Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi),
-Hukuk-Fen-Edebiyat
Fakülteleri,
-Güzel
Sanatlar Akademisi,
-Maliye
ve Ticaret Okulu,
-Yüksek Muallim Okulu,
-Dilsiz ve Ama
Mektepleri
-Pekin’den yaptırılan
camiler ve Afrika’nın en ücra köşesine kadar açılan tekkeler” gibi bir dizi eğitim kurumlarını görürüz. Kelimenin tam anlamıyla o kendi dönemi itibariyle
ileri bir seviye anlayışıyla gerek tiyatro, gerek ulaşım teknolojisi, gerek
İstanbul’un tümünü kapsayan harita çalışmaları, gerekse tıp alanında ki
atılımlarıyla göz dolduran yüce bir hakandır. Nitekim Pasteur’un İstanbul’a
davet edilmesi onun ne denli ilme önem verdiğinin bir göstergesidir.
Hicaz Demir yolu projesi İngilizlerin
İslam âlemi üzerindeki sömürgeci anlayışını bertaraf edebilecek nitelikte bir
projedir. Hakeza bugün üzerinde sıkça kullanılan GAP projesi davasının bile
fikir temelleri cennet mekân Sultan Abdülhamid Han'a aittir. Zira Hicaz Demir
yolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülü dâhiyane zekâsı sayesinde
gerçekleşmiştir. Hatta Marmaray da buna dâhildir. Daha nice sayamadığımız
birçok reformlar onun yadigârıdır.
Velhasıl Ulu Hakan; hasta adam diye tanımlanan
Osmanlı’nın ölümünü bekleyen zamanın birçok devletlerine karşı gerek sosyal,
gerek iktisadi ve gerekse askeri reformlarıyla 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta
tutup heveslerini kursaklarında bırakan nevi şahsına münhasır bir devletlûdur.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder