ÎLÂY-I
KELÎMETULLAH DAVASI
SELİM GÜRBÜZER
Îlây-ı Kelîmetullah, Allah adını yüceltme davası demektir. Dolayısıyla insanın böyle bir dava edinmesiyle birlikte hem iç, hem dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını) zikriyle cilalaması yücelmesine vesile olacaktır. Zaten iç dünyasında Allah zikrinden yoksun gönüller, Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak kalmaya mahkûmdurlar. Kalp Allah’ı zikretmeyince, hem iç âlem, hem de dış âlem felah bulamaz. Ne var ki şu fani dünyada metalaştıkça Allah’ın zikrinden gafil kalabiliyoruz. Oysa O’nu anmak bir ömre bedel ab-ı hayattır. Ah! Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna bir vakıf olabilsek, bak o zaman istikamet üzere yaşamak ne demek idrakine varmış olacağız. Bakın Türkler İslâm’dan önce cihan hâkimiyeti mefkûresi uğruna savaşırken, İslâm’dan sonra bu Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşüp cihat karakteri kazanmıştır. Gerçektende Türkler, İslâm’la kaynaştıktan sonra bir başka hüviyet kazanıp bu uğurda can vermeyi şeref bilmişlerdir.
Îlây-ı Kelîmetullah, Allah adını yüceltme davası demektir. Dolayısıyla insanın böyle bir dava edinmesiyle birlikte hem iç, hem dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını) zikriyle cilalaması yücelmesine vesile olacaktır. Zaten iç dünyasında Allah zikrinden yoksun gönüller, Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak kalmaya mahkûmdurlar. Kalp Allah’ı zikretmeyince, hem iç âlem, hem de dış âlem felah bulamaz. Ne var ki şu fani dünyada metalaştıkça Allah’ın zikrinden gafil kalabiliyoruz. Oysa O’nu anmak bir ömre bedel ab-ı hayattır. Ah! Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna bir vakıf olabilsek, bak o zaman istikamet üzere yaşamak ne demek idrakine varmış olacağız. Bakın Türkler İslâm’dan önce cihan hâkimiyeti mefkûresi uğruna savaşırken, İslâm’dan sonra bu Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşüp cihat karakteri kazanmıştır. Gerçektende Türkler, İslâm’la kaynaştıktan sonra bir başka hüviyet kazanıp bu uğurda can vermeyi şeref bilmişlerdir.
Peki, neydi bu şeref? Hiç kuşkusuz canından aziz bilip gözünü
kırpmadan seve seve uğruna feda edeceği ülküydü bu. Öyle bir ülkü sahibiydiler
ki; Îlây-ı Kelîmetullah uğruna sınır tanımaksızın cümle âleme nizam verme
davasıyla hemhaldılar. Yeryüzünde Allah adını, iç ve dış âlemde yüceltmek kadar
böylesine ulvi bir dava var mı? Hiç
kuşkusuz böyle bir duygu selinin alternatifi yok. Nasıl olsun ki, “Yeryüzünde
Allah diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır” hadis-i şerifi bunu teyit ediyor zaten. Dün
nasıl ki İslam’ı yeryüzünde silmek için Haçlı ittifakı kurulmuşsa bugün de aynı
maksatla başka isimler altında örgütlenerek rollerine devam etmekteler. İşte
Çeçenistan, işte Bosna, işte Irak, işte Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte
Suriye bunun en hazin trajik örnekleridir. Maalesef göz göre yaşanan bu acı tabloya
rağmen Hıristiyan batı, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında sırra kadem basıp
sessizliğe bürünmüşlerdir. Sadece sessiz kalsalar gam yemeyiz insanlıktan bihaber
halde olaylara seyirci kalmayı yeğlemiş durumdalar.
Bir zamanlar Söğüt’te kıvılcım alan Îlây-ı Kelîmetullah
davamız, Viyana kapılarına kadar dayanmıştı. Şimdi ise geldiğimiz nokta:
Sakarya! İşte Necip Fazıl’ın Sakarya, Sakarya diye şiirine döktüğü feryat bunun
içindir. Gerçekten de oluklar çift akar, birinden nur diğerinden kir. Madem öyle, kirlenmişliğe son verecek “Ayağa kalk Sakarya” ruhuna ihtiyaç vardır.
Zaten Sakarya bir ayağa kalkarsa, ne Bosna, ne Çeçenistan, ne Filistin, ne şu,
ne bu, hiçbir ülkede gözü yaşlı analara, yürekleri dağlanan babalara şahit
olmayacağız demektir. Bundan öte mazlumların gök kubbeyi inleten o yakarışları
Allah indinde elbet karşılık bulacaktır. Bakın Osmanlı gittiği yerlerde kan, zulüm,
kin ve nefret tohumları ekmedi. Yediden yetmişe herkesi adaletle yönetti. Bizim
topraklarda azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani muameleyi,
İslâm şemsiyesi altında yaşamışlardır. Bir kere Devlet-i Aliyye’nin kuruluşunda
sevgi hamuru vardı, istesek te zulmedemeyiz. Söğüt’te Osman Gazi ve Şehy Edebali’nin toprağa
ektiği ulu çınar tohumu tutmuşta. Öyle ki bu ulu çınar etrafında Orhan Gazi,
Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar, Fatih
Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi nice yüce padişahlarımız birbiri
ardınca sıralanmışlardır. İyi ki de sıralanmışlar,
onların dalına tutunduğu bu koca çınardan serpilen bin bir lezzette meyve ve
çiçekler açtıkça insanlık soluk almıştır. Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz
meyveler “Ordu-Medrese-Tekke” teşkilatlanmasından başkası değildir. Ne var ki daha sonrasında bu soylu ağaca bir
haller olmuş, her ne oluyorsa dallar kuruyup yapraklar yavaş yavaş solmaya tuttuğunda
artık meyve vermez oldu. Ne medreselerimizden,
ne dergâhlarımızdan, ne de ordumuzdan
söz eder olduk. Zira Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı, alafrangalaştıkça da gerileyip
Sakarya’da dura kaldık. İlginçtir eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize
rağmen şimdilerde dünya, yeniden Sakarya’dan başlayacak bir dirilişten
çekinmekte. Belki de Aliya İzzet Begoviç’in; “Türkiye bir ayağa kalkarsa, dünya ayağa kalkar” sözlerindeki o
müthiş ince içerik, batı âlemini içten içe kuşkulandırmaya yetiyor. Öylede olsa
korkunun ecele faydası yok, Şunu iyi
bilsinler ki Allah ismi anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Düşünsenize İsmi azam bütün
Esma-i İlahiye’yi kuşattığı gibi, tüm insanlık bu güzel isimlerin tecellisi
yüzü suyu hürmetine hayatını idame edebiliyor. Madem öyle, kalpte Allah adını sıkça anıp Esmâ’ül
Hüsna’nın mânâ ve ruhuna sadık kalmak gerekir. İşte bu yüzden Resûlullah
(s.a.v.): “Bedende bir et parçası
vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten bozulur. Dikkat
edin o da kalptir” buyurmuştur. Hakeza Şah-ı Hazne (k.s.) bu hadis-i şerifin ışığında; “Kalp’te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş
küsur başı vardır. Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye
çeker. Kalpte zikir yoksa nefsin başları hücum eder” ifadeleriyle kalbe ait gerçek manevi gıdanın
İlây-i Kelimetullah olduğunu belirtmiştir. Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim
el Hüseyni (k.s.) ise bu meyanda hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi
olduğunu vurgulayaraktan, kalbin ruhani
yüreğe bağlı bir hakikati camia olduğunu, et parçasının onun aynası olduğunu
beyan etmişlerdir. Bir başka ifadeyle ruhun aynası kalp, kalbin aynası yürek, kalbin vasıtası akl-ı selimdir. Aslında bütün
mesele kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizlidir. Şayet kalbi “Lafza-i Celâl”
zikri ile beslersek İlây-i Kelimetullah iksiri hem iç, hem de dış âlemimizde an
be an etkisini göstereceği muhakkak. Aksi takdirde kalp gaflet içinde karanlığa
mahkûm kalıp, iç ve dış âlemimiz tarumar olacaktır. İşte bu yüzden Evliyaullah,
kalbin iki yüzü olduğunu, birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de
ruha baktığını beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı “kalp” ruhun arşı da “Âlem-i emr”’ olduğunu
belirtmişlerdir.
Evet, Allah
(c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; “Gerçek müminler
Allah anıldığı zaman kalpleri titrer” (Enfal-
2) beyan buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.);“Allah’ım korkmayan kalpten sana sığınırım”
niyazında bulunup kalbin ehemmiyetini ortaya koymuştur. Demek ki; kalpler ancak
Îlây-ı Kelîmetullah zikriyle aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah davası öyle
bir ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası onu satın alamaz. Dava Allah’ı çokça
anıp, iç âlemimizi pirüpak eyleyerek dış âlemde örnek bir mümin olabilmektir. Bu
yüzden “Onlar ticaretle de meşgul olsa dahi Allah’ı zikirden alıkoymaz”
ölçüsüyle hayatımızı renklendirmemiz icab eder. Şayet renklendirebilirsek Allah
Teâlâ’nın beyan buyurduğu; “Onların
ticaretleri, alışverişleri, Allah’ı hatırlamalarına mani olmaz” (Sûre-i Nur 37) ayetinde ki o ince mânâ
kurtuluşumuz olacaktır. Nitekim bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina
pazarındayken bir genç dikkatine mucip olur. Nasıl dikkat çekilmesin ki, genç
tacir o esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu. O an her ne oluyorsa Şah-ı Nakşibendî (k.s.) bir
an o gencin dünyaya daldığını sanır. Fakat sonra gencin kalbine nazar ettiğinde
bir bakar ki kalbi “Allah, Allah...” diyor. Yine bir başka günde Şah-ı Nakşibend (k.s.)
Kâbe’nin eşiğinde aksakallı bir yaşlı bir ihtiyarın ağladığına şahit olur.
Kâbe’nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki her kim olursa olsun Allah için
ağlar diye düşünür, oysa ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde, birde ne görsün
Allah’tan gayri (dünyalık) bir şey
istiyor. Bu misalden de anlaşıldığı üzere, zahirimiz (dışımız)
halkla, batınımız (içimiz) Hakk’la
olması lazım gelir. İşte bu yüzden arifler bu hale “Halvet der encümen” demişlerdir. Anlaşılan, halk içinde bir şeylerle meşgul olsak bile iç
dünyamızda Allah adını yüceltmek insana “Eşref-i mahlûkat” özelliği kazandıracaktır.
Malumunuz, kalp ile tasdik, dille
ikrar ilmi tevhid’dir. İnsanın bu ölçü doğrultusunda yaşaması ise ameli tevhid olarak
nitelenir. Zaten Îlây-ı Kelîmetullah tevhid
şuuruyla mana kazanıp Kelime-i Şehadet’le taçlanır. Nitekim cennet anahtarı Kelime-i Şahadet’ten
ibaret üç dişli anahtar diye teşbih edilir. Ve bu dişler; ihlâs, teslimiyet ve muhabbetten
başkası değildir. Bu üç unsur bir araya geldiğinde açamayacağı kapı yoktur. İşte bu manada Kelime-i Şehadet kurtuluş anahtarımız
olur.
İhlâs, Allah’a kullukta samimiyetin
ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmaktır. Muhabbet
ise tevhid meşalesine can-ı gönülden sevgi duymaktır. Öyle ki bu konuda Resulü
Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Benim
ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe
İllallah’tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir
kefesine, Kelime-i Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.” Gerçektende
kelime-i tevhidin önemine binaen Evliyaullah’ın bir kısmı bu zikri saliklerine en
başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra verirler. Yani belirli
aşamaları kat etmiş müritlerine “Nefy-i
İsbat” zikri telkin etmişlerdir. Belli ki vücut kıvam aldıktan sonra veya
letaifler asıllarına dönüp çalıştıktan sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat) dersi verilebiliyor.
Derken bu hak edişi elde eden salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid zikri
uygulanır.
Demek ki bir salik, önce Lafza-i
Celâl (Allah Lafzı) kalp zikri talimiyle yola koyulup akabinde letaiflere
(sır, ehfa, ruh, hafi, nefs-i natıka)
geçilir. Zikir letaiflerde etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır.
Böylece o vücut “Lafza-i Celal” zikriyle adeta kimya veya altın olup artık
zikirleşir de. İşte bu aşamadan sonra hak ediş gerçekleşir. Yani kimya veya altın değerinde bu vücut
Kelime-i Tevhid zikrini hak ettiğinden Allah dostları bu noktada nefy-i isbat
dersi telkin eder. Derken seyr-i süluk yolunda ilerleyen saliki Allah’a
ulaştırırlar. İşte görüyorsunuz seyr-i süluk seferi ancak ve ancak Îlây-ı Kelîmetullah’ın
mana ve ruhuna sadık kalmakla mümkün olabiliyor.
Bir kere yola çıkmışsak
başlangıcından bitimine kadar olan süreçte niyetimizi halis tutmak
mecburiyetindeyiz. Zira niyet hayır, akıbet hayırdır. Madem öyle, insan bir şekilde kalbini
günahlardan koruması için başlangıçta niyetini sağlam tutup Lafza-i Celal
zikrine devam etmesi gerekiyor. Resulü Ekrem (s.a.v)’in: “Kul günah işlediği zaman, bu onun kalbinde siyah bir nokta olur” beyanı
bunu teyit ediyor. Besbelli ki
kirlenmeye karşı en etkili koruyucu ilaç, Allah adını kalpte yüceltmektir. İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek) diye
dillendirdiğimiz bu dava sözde değil özde etki yapması için mutlaka Allah adını
sıkça kalpte anmak gerekir. Hatta öyle zikretmeli
ki Allah adı âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edebilsin. Dahası letaif zikri mahallinde kalmayıp vücudun
her zerresine yaymak gerek. Ki; Nefy-i isbat (kelime-i tevhid) zikrine erişebilelim. İşte bu zikre erişildiğinde Îlây-ı Kelîmetullah’ın
mana ve ruhuna ermiş mümin olunur. Derken
Allah’ın Kur ‘an-ı Kerim’de beyan buyurduğu: “(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir ticaret ne bir alışveriş,
Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz”
(Nur 24 -27) ayet-i celilenin müjdesine
erişilir. Hâsılı kelam Allah Resulü (s.a,v.) bu yüce mertebeye ulaşmış olanı şöyle
müjdeler; “Kıyamet gününde kulların en
büyük derecesi Allah’ı çokça ananlardır.”
Evet, ne mutlu o insanlara ki,
yanık gönülleri sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah iksiri ile huzura ermekteler.
Allah adı ve Habib’inin adı ezan sedalarıyla her saniye cümle âlemde yankılanır
da Şair diyor ya, . bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli, aynen öyle de
dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’nin yaktığı Îlây-ı Kelîmetullah meşalesi
ebediyen sönmez de. Bakın İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde mealen Allah
(c.c.) Habib’i için; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim” buyuruyor. Gerçekten de garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1
km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Bu demektir ki her 28 kilometre
gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmaktadır. Böylece
dünyada Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı bir an yoksun kalmaz. Derken yirmi dört
saat içerisinde tüm kâinat Ezan sesleriyle yankılanıp cümle âlem nasiplenmiş
olur.
Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir
davadır ki, Osmanlı’da Kelime-i şehâdet getiren her kim olursa olsun bütün
hukuki ve siyasi haklara bir anda kavuşabiliyordu. Devletin en üst kademelerine
yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim birçok vezir-i azamın etnik kökeni
farklıydı. Olsun önemi yok, esas olan Kelime-i şehâdet getirmektir. Hıristiyanlar
kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişlerdir.
Dünyada hiçbir millet Osmanlılar kadar kendi dilinden, dininden ve ırkından
olmayan insanlara adaletle muamele etmemiştir. Hatta 1848 Macar ihtilalında
Ruslar Hıristiyan Macarları kılıçtan geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına
basan tek devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı’yı merhamet ve adalet kılıcı yapan
sır; Îlây-ı Kelîmetullah davasından başkası değildir. Gel gör ki; biz Îlây-ı Kelîmetullah
davasıyla sekiz asır önce İspanya’ya uzanan halkada adaletle hükmederken
geldiğimiz noktada İspanya’da tek bir Müslüman bırakmamışlardır. İşte Îlây-ı
Kelîmetullah’ın öncüleri ile haçlı ruhunun öncülerinin arasındaki fark budur.
Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah
duygusundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmaktadır. Bu ideali mutlaka
kalbimize işlemeliyiz. Bakın Rasûlallah (s.a.v.); “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil kalplerinize ve
amellerinize bakar” buyuruyor. Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir
hadis-i şeriflerinde ise; “Müminin
niyeti amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir” beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat
çekmiştir.
Velhasıl; iç âlemimizi Îlây-ı Kelîmetullah
idealiyle donatmadıkça dış âlemimiz nizam bulamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder