NİZAM-I
ÂLEM’İN FİKRİ TEMELLERİ
SELİM GÜRBÜZER
Nizam-ı
âlem fikri iki temel değer üzere boy verir. İşte bu iki temel değerden alp’lik
dış dünyamızın cilası olurken, erenlikte iç dünyamızın cilası olur. Hele bu iki
değer bir araya geldiğinde değme keyfine, işte o zaman Nizam-ı âlem ülküsü aksiyona
dönüşüp tüm cihana nizam götüreceğimiz muhakkak. Zaten bizim yenidünya düzeninden
muradımızda alp’lik ve erenlik tacıyla taçlanmış Nizam-ı âlem aksiyonunun tüm
cihana mührünü vurmasıdır. Şayet yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmek
istiyorsak, buna mecburuz da. Zira bu ikili unsurun bir arada olacağı hayat tarzıyla
ancak yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatı tesis edilebilir, bu fikriyatın dışında
yok efendim hümanizmmiş, yok efendim yenidünya düzeniymiş, yok efendim şuymuş
buymuş tüm bunlar ucuz laf ebeliğinden başka bir şey değildir elbet. Neyse ki boş
laflara karnımız tok artık, dedik ya bizi
ancak alp’lik ve erenliğin bileşkesi Nizam-ı âlem fikriyatı heyecanlandırır. Hele
bir iç ve dış dünyamıza hep birlikte çekidüzen verip nizama kavuşturalım bak o zaman
yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatının egemen olması bir hayal değil hakikatin ta
kendisi olacaktır. Zira Nizam-ı âlem ülküsü kıyamete kadar hiç sönmeyecek tek
meşalemizdir. İşte bu yüzden Nizam-ı âlem fikriyatın fıtri değerimiz olarak
biliriz. Madem fıtri değerimiz, o halde üzerinde bir değil bin düşünmemiz
gerekir. Malum fikri gülümüz üzerinde titremezsek fıtri değerlerimizle oynanmaya
kalkışıldığında anarşizmin kol gezeceği muhakkak, böylece meydan onlara kalıp
bizi can evimizden vurup yaralar da. Asla tabiat boşluğu sevmez, boş bırakırsak
alp ve erenlikle insan olmanın erdemliliğini yitiririz. Unutmayalım ki Nizam-ı âlem ülküsü ise
atalarımızdan bize devr olunan âlemşümul değerdir. Nitekim bu değerin
bayraktarlığını altı yüzsene dalgalandırmış olan Osmanlı bağrında taşıdığı yediden
yetmişe her milletten insanı bir arada nizami hayat yaşatmasıyla bunu
ispatlamış da. Nizamla oynanmaya kalkışıldığında farklılıklarımız zenginlik
olmaktan çıkıp yerini kısır çekişmelere ve ayrılığa terk edecektir. Dahası bizim
ayakta kalabilmemizin tek yegâne can kuvvetimiz haktan yana Nizam-ı âlemce
hareket etmektir, batının can kuvveti
ise toplumların kanını emmeye ve sömürmeye yönelik gayri nizami vahşiyattan
yana tavırdır. İşte bizi batıdan farklı kılan bu noktada düğümlü, yani farkımızı
fark ettiren yönümüz Nizam-ı âlem fikriyatında gizlidir. Zira biri nizam diğeri vahşettir, dolayısıyla
nizam ve vahşet birbirinin zıttı kavramlardır.
Hiç
kuşkusuz Nizam-ı âlem fikriyatı doğrultusunda hareket etmemizde en büyük
tetikleyici değer gazi dervişlik ruhudur. Yani alperenlik ruhudur. İşte böylesi haleti ruhiye içerisine girip
Yüce Allah’ın bütün tecellilerini sevmek ve O'nun cilve-i rabbaniyesi hükmünce hiç
ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak hem dünyamızı hem
de ahretimizi nizama kavuşturacak iksir olur.
Şu bir gerçek, Nizam-ı âlem fikriyatının oluşumunda
Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün alp’ine üflediği nefesin rolü çok
büyüktür. Öyle ki Türklerin İslam öncesi Cihan hâkimiyet ülküsünü Nizam-ı âlem
ülküsüne geçişinde en büyük pay sahibidir. Dahası ilk köprü bağı o’nun saçtığı solukla
başlar. İşte bu sayede Osmanlının
kuruluşuna geldiğimizde Şeyh Edebali’ye devr olunan nefes Hacı Bayram-ı Veli ve
Akşemseddin’in elinde Nizam-ı âleme uzanmamıza vesile kaynak olur. Nasıl kaynak
olmasın ki, bikere Piri Türkistan’ın dergâhına gelen Türk’ün alp’i erenlik
vasfı kazanınca ilerisinde Nizam-ı âlem için nefer olabiliyor. Derken Türk’ün alp’i
Yesi pınarından kana kana feyizlenmesiyle birlikte bir bakmışsın Selçuklu kiliminde
nakış nakış işlenip Osmanlı tuğuyla ötelere kanatlanır da.
Malumunuz İslam öncesi Türklüğün mizacında
daha çok hamleci ruh söz konusu olup bu mizaç alp’lik olarak karşılık
bulmuştur. Ne zaman ki Türk’ün alp’i tasavvufla buluştu, işte o zaman aksiyon
yönümüz cihad ruhuna dönüşür bile. Her ne kadar Moğol kasırgası bu ruhumuzu bir
ara sekteye uğratmış olsa da Anadolu uçlarına hicret eden Horasan erenleri, eli
kabza tutan derviş gaziler vs. bütün bu elim vaziyette Söğüt otağında yeniden
ümit kalelerimiz olmuşlardır. İşte bu
ümit kaleleri Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında Horasandan İzmit’e kadar
her yerde Türk’ü harekete geçmeye yetmiştir. Artık bundan böyle Türk’ün nabzı
Osmanlı beyliği otağında atacaktır. Böylece
her dem canlar yeniden doğar misali alperenler, müderrisler ve eli kabza tutmuş
tüm civanlar Osmanlının kuruluş mayasında Nizam-ı âlem neferi olmuşlardır. Hakeza
Nizam-ı âlem hamurunu yoğuran bu kervan adeta yekvücut olup, ileride Osmanlıyı
üç kıtada hükümran kılacak Nizamı âlem davasının fikri temellerini atmışlardır
Kelimenin tam anlamıyla bu ilk tohum Orta
Asya'da Ahmet Yeseviyle start almış, Selçuklu kilimiyle işlenmiş ve Söğütte
Şeyh Edebali ve Osman Gazinin elinde yoğrulup Fatihle doruğa ulaşmıştır. Böylece
Kanuni dönemiyle birlikte Nizam-ı âlem fikriyatı kanunlaşmıştır. Anlaşılan
Nizam-ı âlem öncüleri hem alp idiler hem de erendiler. Başka bir ifadeyle eli
kılıç tutan her bir alperen; adalet,
merhamet, şefkat ve tefekkür abidesi olarak adını tarihin altın sayfalarına yazmıştır. Tabii niyetleri halis olunca ister istemez
akıbetleri de hayra tebdil oldu.
Peki, ya batı?
Batı öteden beri zekâsını sinsi planlar üzerine kurguladığından dolayı
tarihi sürecin hem öncesinde hem sonrasında insanlık adına hayra vesile
olamamışlardır. Gittikleri topraklara önce ellerinde İncil sonra tüfeklerle
girmişlerdir, sonrasında ise ellerindeki İncil'i bırakıp ele geçirdikleri
madenlerin keyfini çıkarmışlardır.
Buralardan çekip gittiklerinde ise arkalarından sadece boş bir kule ve
boş bir çan kalmıştır. Kaldı ki girdikleri şehirlerdeki kurdukları düzen kaba
saba ve yapmacıktı. Üstelik ülkelerin dörtte üçünü kirlettiği, köleleştirdiği,
kana buladığı, yakıp yıktığı şu fani dünyada ellerinde avuçlarında insanlığa verecekleri
mesajları kalmaz da. İşte bu nedenle insanlık bizim vereceğimiz mesajımıza her
daim muhtaç durumda. Çünkü tarih boyunca Doğunun bütün nizamı âlem öncüleri hep
insaniyetçi olmuşlardır. Osmanlı vahdet şuuru ile hiçbir ırk arasında ayırım
gözetmeksizin inançlar arasında kardeşlik tesis edip ülkeleri adaletle idare
etmesini bilmiştir. Öyle ki onlar
fethettikleri ülkeleri adaletle yönetmekle kalmamışlar farklı kültüre sahip
topluluklarla beraberce nasıl bir nizam anlayış içerisinde yaşanılacağını da
ispatlamışlardır. Hatta İlahi muştumuz
olan Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü dağların denizlerin ötesine
taşıyıp yedi iklime kök salarak and içtiler de.
Düşünsenize batı, bizim Nizamı âlem hareketi ve sarsılmaz
kuvvetimiz sayesinde insanlık nedir öğrenmiş oldu. Ama ne var ki batı, üç
yüzyıldan beri mekanik araçların gelişmesiyle alakadar olduğundan hala insana ait
vücut sarayını keşfedememiştir. Nasıl keşfedebilsin ki, insanın iç dünyasının
büyük bir âlem var. Doğunun bu konuda en büyük avantajı Mevlana ve Yunus gibi
gönül mimarlarına sahip olmasıdır. İşte batı böyle bir avantajdan yoksun olduğu
içindir insanlığın gönül dünyasına en küçük bir katkı sunamamakta. Bu konuda
hak getire, dünyanın dört bir tarafını
kana buladıkları da işin cabası. Tek bildikleri şey sürekli madde tüketimi ile
meşguliyetlerini artırmaktır. Meşguliyetlerini maddeye taparak artırdılar da ne
oldu, Avrupa bugün yorgun ve bitap düşmüş bir görünüm vermekte, hatta bizim sevgi iklimimize muhtaç durumda.
Artık batı gençliğini klasikleşmiş Virjil, Homer, Dante, Shakspeare gibi dehalar
doyuramıyor. Öyle anlaşılıyor ki batının
muhtaç olduğu sevgi seli Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus gibi gönül
sultanlarının ferasetinde gizli.
Şimdilerde manevi bunalım içerisine düşmüşlük
ve bunun derin sancıya yol açması batıyı fena halde kara kara düşündürmeye
yetmiştir. Sanki ruh dünyalarının içini
dolduracak bir nefes arar gibiler, ama aradıkları ruh doğudadır. O halde
medeniyetler çatışması ya da medeniyetler buluşması gibi tartışmalar bir
kenarda duruversin, asıl yapılması gereken hamle Nizam-ı âlem iksirimizi
canlandırıp batı ve doğu insanını ortak paydada buluşturacak kültür
hazinelerimizi insanlığa sunmak esas olmalıdır. Zira engin kültür kaynağına
ancak doğu revakından girilebiliyor. Zaten
bizde gelene gelme, gidene git demeyiz, yeter ki pazarlıksız kapımızdan
girsinler onlara mehlem oluruz da. Yediden yetmişe herkes bilir ki; bu kapı
dost kapısıdır. Bu kapıdan içeri giren asla zeval bulmaz, bilakis felah
bulur. Kelimenin tam anlamıyla kesretten
vahdete ermenin adıdır bu kapı. Dün nasıl ki Türkün Alp'i Ahmet Yesevi dergâhının
kapısından girip erenlikle buluşmasıyla birlikte büyük bir medeniyet doğmuşsa, bu günde aynı heyecanı kaynaştıracak yeni bir
diriliş hamlesi olmamız pekâlâ mümkün. Artık
günümüz de alp’in kılıcı bilgi gücü olarak algılanıyor, erenlik ise her devirde
değişmeyen tek hakikattir zaten.
İyi
ki de günümüzde alperenliğe sahip çıkan gençlerimiz var. İşte bu sahiplik duygusu sayesinde Nizam-ı
âlem fikriyatı kök salabiliyor. Şayet bu
ruh diri tutulabilirse yeniden Nizam-ı âlem olarak doğabiliriz. Yeter ki ülkümüzü yitirmeyelim, su yatağından
ötelere akacaktır elbet.
Hiç kuşkusuz kurtuluş kesretten vahdet
deryasına dalmaktadır. İnsanlık dış
kalıbından sıyrılıp Allah'a yürümeli ki necat bulabilsin Îlây-ı Kelîmetullah davasını
önce kalpte yüceltmeli, sonra letaiflerde ışıldatmalı, en nihayet tüm vücuda
yaymalı ki iç nizam-ı âlem tesis edilebilsin. Şu dünyada fethedilmeyen tek ülke
kaldı, o da kendimiz. Bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip bütün kuşkulardan
sıyrılmalı ki insanlığın susadığı o Nizam-ı âlem ülküsü doğa gelsin. Zaten “Önce
kendimize nizam, sonra âleme nizam” sözünden maksatta budur.
İşte görüyorsunuz, Nizamı âlem
fikriyatının ismi bile ruhumuz aydınlatmaya yetiyor. İsmi böyle ise kim bilir
kendisi nasıldır.
Nizam-ı âlem fikri bugünde insanlığın
susuzluğunu giderecek tek iksirdir. Dün
nasıl ki Yesevi pınarından beslenen alperenler tarihte adalet timsali ve nizam
öncüleri olduysalar, bugünde bu milletin bağrından çıkacak yeni alperenlerin bunalım
içerisinde kıvranan insanlığın yeniden ümit kalesi olacaklarına inancımız
tamdır. Nitekim bir elde Kuran, bir elde
bilgisayar diyen bir gençliğin doğması bu muştuyu veriyor da. Ümit varız, inancımız tam da. Bakın insanlar
soluk soluğa stres bir hayat yaşıyor,
hiçbirinin yaşadığı anla ilgisi yok gibi. Kitleler ister istemez bu
durumda ruhunun susuzluğunu giderecek pınar arıyor. İşte insanların aradığı o pınar tâ yıllar
öncesinde bitip tükenmek bilmeyen Yesevi pınarından kıvrım kıvrım akan “Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem”
ruhundan başkası değildir elbet. Zira
ilim, fikir, hikmet adalet, kılı kırktan ayırma, barış, terbiye ve samimiyet
gibi değerler sadece Nizamı âlem fikriyatında mevcut. O halde, gelin yeniden
elimizdeki nübüvvet gülü ile yeniden yollara düşelim, düşelim ki Nizam-ı âlem
kandili ruhumuzu aydınlatsın.
Velhasıl; fazla söze ne hacet, şimdiden yolunuz aydınlık olsun.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder