25 Ağustos 2016 Perşembe

EBU NASR FARABİ


 EBU NASR FARABİ
SELİM GÜRBÜZER

       Farabi’yi kaleme alırken, asıl anlamamız gereken hakikat şu olmalıdır:
       O, doymak bilmeyen bir ilim aşkıyla batının ve doğunun ismini andığı bir bilge insandır. Bilhassa batıda ‘Alpharabius’ adıyla anılmaktadır. Sonuçta hangi isimle anılırsa anılsın, o ilim aşkını insanların yüreğine kazıyan, işleyen, nakşeden ve öğrendiği tüm bilgileri ansiklopedi haline nasıl getirilebileceğini gösteren bilge şahsiyettir
        Mesela söz konusu ansiklopedik kaynaklardan kendine has üslubuyla kaleme aldığı “Kitab-el musiki”  adlı eseri İstanbul’da Kılıç Ali Paşa kütüphanesinde muhafaza edilmektedir. Yine Paris ve Escorial kütüphanelerinde mevcut mantıkla ilgili İbranice tercümeleri de pek çok batı bilim adamının başvurduğu kaynak eserler arasındadır. Misal mi? İşte Fransız Bergson bu kaynak eserler sayesinde felsefenin esaslarını ortaya koymuş bile. Keza yine İngiliz düşünürlerinden Hobbes’in Toplum teorisi,  Spencer’in sosyolojik kuralları Farabi’den mülhem eserler olarak karşımıza çıkar.  Tabii bitmedi,  dahası var; Alman filozofu Nıcolas‘ın Sezgici bilgi teorisi ve Rousseau’nun Sosyal sözleşme teorileri Farabi’den esinlenmiştir.  Hatta Farabi, Paracelsus’tan çok öncesinden “Mikro âlem” ve “Makro âlem”den söz etmiş düşünürümüzdür. Anlaşılan; Farabi’nin ortaya koyduğu bilgiler batı insanını derinden etkilediği gibi kaynak bilgilerin nasıl sistematik bir şekilde sunulması gerektiği hususu da aydınlığa kavuşmuş olur.  
       Malum, kendileri ismiyle müsemma 870 senesinde Buhara’nın Farab şehrinde dünyaya teşrif etmişlerdir. Bir başka ifadeyle Sır-derya’ya dökülen Aras nehrinin kıyısı Farab şehrinde doğmuştur. Doğduğu şehir eğitim yönünden zor şartların hüküm sürdüğü yıllara denk gelmiştir. Ki; o bunca meşakkat içerisinde eğitimini ihmal etmeksizin ilim uğruna önce İran, sonrasında Bağdat’a gidip öğrenimini tamamlayabilmiştir. O her şeyden öte kendine özgü aynı tip kıyafet giymekle alçak gönüllüğü hiçbir zaman elden bırakmayan bir davranış sergilemekle aslında kendi içinde yalnız bilge adamdır. Belki de o bu haliyle: "Benim boş ve faydasız işlerden keyfim gelmiyor" demek istiyordu.
          Bağdat’a gitmesi elbette ki babasının tavsiyesi üzerine olmuştu. İşte bu tavsiyenin gereğini yapıp fıkıh tahsili için Bağdat’a gider.  Böylece Bağdat onun için zahir ve batın ilmiyle ilerledikleri ilk durak olur. Bu durakta Arapçayı hıfzettikten sonra memleketine dönüp kadılık görevi üstlenmiştir. Fakat kadılık görevi bir süre sonra onu sıkmaya başlar ve tekrar Bağdat yoluna revan olur. Burada felsefeye olan merakını Hıristiyan Filozof Ebu Bişr Mettâ bin Yûnus’un kitaplarının gölgesinde giderip, akabinde Ebu Bekir ibn el Sarrac’ın yanında gramer ve mantık derslerini tahsil eder.
           Gerçektende Bağdat ilim ve feyiz kaynağı olan bir mekân. Öyle ki; burası Aristo’nun doğuya ait eserlerinin yanı sıra bütün tercüme ve şerhlerini tamamlayıp felsefe alanında epey bir yol kat ettiği ilim şehridir.  İşte Aristo’nun kitabını anlaşılır hale gelme fırsatını bu topraklarda elde edecektir. Hatta ilim yönünden bereket fışkıran Bağdat onu yeşertip ikinci üstat olarak adından söz ettirecektir. Zaten onu ilginç kılan yönü dersleri çabucak kavramasıdır. Hatta hocaları bile ona hocalık yapmaktan çok ondan istifade etmeyi yeğlemişler.  Bir gün gelmiş kabına sığmayıp Bağdat’tan Haran’a gitmiş ve orada Sabit bin Kurra’nın Wabi Sabi felsefesine vakıf olmuş, derken artık bu konularda eser yazacak hale gelmiş bile. Yetmedi burada aldığı eğitimle Tıp tahsilini de başarıyla bitirmiştir. Keza Matematik alanında da öyledir.  Hele yaşı ilerleyip olgunlaştıkça Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Süryanice dillerine de nüfuz eder.
           Farabi, Samani hükümdarı Nuh bin Saman’ın daveti üzerine bir ara Buhara’ya çağrılmış, hükümdarın isteği üzerine adına  “El-Ta’lim-üs Sani’ verdiği bütün ilimleri bünyesinde taşıyan ansiklopedik eserini tamamlamak nasip olur.  Davetin gereğini yapmanın gönül hoşnutluğuyla tekrar Bağdat’a dönüş yapar. Fakat burada da birtakım siyasi karışıklıklardan dolayı yerinde durmayıp Hemedani Hükümdarı Seyfüddevle’nin çağrısına icabet etmiş. Böylece Halep’e hicret etmiş olur. Burada şair ve bilginlere önem vermesiyle tanınan Hemedani hükümdarının; “O bizim sarayımızın süsüdür” demesi onun ne büyük bir deha sahibi olduğunu göstermeye yeter artar da.
        Hayatının son dönemlerini Halep’te geçirdikten sonra 80 yaşına geldiğinde ardından insanlığa ışık tutan 70 civarında eserini miras bırakıp 950 yılında Şam’da hayata veda eder. O artık ardından bıraktığı eserleriyle yaşıyor aramızda. Özellikle onun “İhsan-ül-ulüm-ilimlerin tasnifi” eseri ilimleri beş başlık altında kategorize etmesi onu unutulmaz kılmıştır.  Derken arkasından asırlar geçse de kendini unutturmayacak nitelikte gönül tahtına oturmuştur.  Nasıl gönül tahtına oturmasın ki, ortaya koyduğu tasnifler sayesinde belagat (güzel konuşma ve yazma), metafizik, mantık, tabii ilimler (matematik, astronomi, geometri vs.) ve medeni ilimler (ahlak, siyaset, ekonomi) anlam kazanmıştır. Her şeyden öte o Allah’a giden yolda eserden müessire ve vacib-ül vücud yoluyla ulaşılabileceğini vurgulamıştır. Yani kâinatta her ne varsa mutlak ilmin eserin tezahürü olduğunu, yani var olan her şey ya vaciptir, ya da mümkündür tarzında bütün varoluş kaynağının Allah olduğunu dile getirmiştir. Dolayısıyla kâinatta sebep netice ilişkisinde varılacak kaynağın sahibi ve hiç kimseye muhtaç olmayan Yüce Allah’tan başkası olmadığını idrak ederiz. İşte bu fikirleri serd ederken de kullandığı metot bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere ulaşmak diye tabir edilen dedüksiyon metodu olmuştur. Böylece İslami konular insanlığın idrakinde anlaşılır hale gelir de. Dahası mantık çalışmalarını mukaddime, burhan ve netice ekseninde ele almıştır.  Mesela burhan kurgusunu önce tarif (tasavvur yöntemi), sonra kabul (tasdik),  en nihayet ispat esası üzerine dayandırmıştır.
       Farabi’nin tasavvuf konusunda görüşleri de ilginçtir. Ruhun pirupak olabilmesi için evvela nefsi emmarenin başının ezilmesi gerektiğini ve bunun yok edilmesiyle birlikte nefsi levvameye geçilip basamak basamak diğer tüm nefis mertebelerinin de aşılacağını, en nihayetinde Allah’a vuslatın gerçekleşeceği anlaşılır. O zaten bu güzel düşüncelerle sevgililerin sevgilisine çoktan kavuştu bile.
       Ruhu şad olsun.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder