HZ.
ALİ (K.V) VE NİZAM-I ÂLEM
SELİM GÜRBÜZER
Hz. Ali (k.v)’in hilafet dönemine baktığımızda ihtilafların
kaynağında kabile ruhundan kaynaklanan nizam karşıtı tepkinin başkaldırışını görürüz.
Sadece nizam karşıtı başkaldırmak mı, Müslüman kanının akıtılmasında da rol
oynamışlardır. Zaten nizamsızlığı ilke edinen Harici güruhundan başka bir şey
beklenmezdi. Onlarda hukuk, nizam hak getire, kendilerini bir anda nizam
karşıtı bir cephede konumlandıracaklardır. Dolayısıyla bu noktada Hz. Ali
(k.v.) nizam önderi olarak dikkat çeker,
Hariciler de kural tanımazlıklarıyla dikkat çekecektir.
İşte bu kural tanımaz Hariciler Sıffın
vakasında Hz. Ali’yi önce hakeme (tahkime) başvurmaya zorlamışlar sonrasında ise
tükürdüklerini yalayaraktan tahkimi reddedip Hz. Ali (k.v.)’e doğrudan cephe
almışlardır. Aslında bu durumu ne idrak yanılmasıyla ne de cahillikle izah
edilebilir, bu tamamen başsızlığa alışmış
bir tayfanın Nizam-ı âlem bilincine uyum sağlayamamalarıyla izah edilebilir. Ne
diyelim yol yordam bilmemek, usul
tanımamak böyle bir şeydir, bir anda işi kardeşkanı dökmeye kadar götürebiliyor.
Nasıl mı? İşte bu işin Haricilikle ilgili
olan bağını Sıffın vakasında tüm ayrıntılarıyla görmek mümkün. Malum, Sıffın
Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin karşı karşıya geldiği bir savaştır. İşte içtihat
farklılığından doğan bu savaşın tam Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an
sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan “Allah’ın
kitabı aramızda hakem olsun” sinsi teklifi savaşın seyrini değiştirmeye yetecektir.
Tabii Hz. Ali (k.v.); “Kur’an kaldırma
hadisesinin bir hile, iki yüzlülük ve tuzak olduğunu ve savaşa devam edilmesi”
gerektiğini ikaz etse de ordunun içinde nükseden nizamsızlık ve kural tanımaz
damarı galebe çalan bir tayfaya söz geçiremeyecektir. Derken başsızlığa alışmış
bu güruh hakeme müracaatı
Emir’ül Mümin’e kabul ettirir de. Kabul
ettirdiler de ne oldu, karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın
ustaca hamlesiyle Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül
Mümin” sıfatı kaldırılır da. Üstelik Hz. Ali’yi tahkime zorlayanlar sanki
bu işte hiçbir dâhili olmamışçasına bu kez
“Allah’tan başka hüküm verici
yoktur” ayetini sloganlaştırıp liderini kâfirlikle suçlayacaklardır. Dedik ya
kuralsızlık, hukuksuzluk, böyle tavır ortaya koymayı gerektiriyor. Oysa Hz. Ali (k.v.) gibi “Ahitleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini
yerine getirin, Allah’ı kefil kılarak pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın” ayetini
ölçü alıp nizamı bir tavır sergileselerdi sözlerinin eri tayfa olacaklardı. Ama
gel gör ki nizam tanımaz güruh verilen sözü bir anda unutup gafil davranabiliyor.
Öyle ya,
madem Emir’ül Mümini zorlayıp bir şekilde hakeme gitmişsiniz, bari hiç olmazsa ahitleşmenin gereğini yerine
getirmek gerekmez miydi? Maalesef Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına ters düşecek
derecede pişkinlik sergileyeceklerdir.
Evet, hakem
olayı bir kırılma noktasıdır. Haricilerinde canına minnet, hemen bu kırılma anında istifade cibilliyetlerine
uygun davranıp Hz. Ali (k.v.)’ye başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı
olayların fitilini ateşleyeceklerdir.
Bilindiği üzere “La hukme illa lillah-Hüküm yalnız Allah’ındır” ayetinin buyruğuna
ilim-hikmet kapısı Hz. Ali’nin bakışı ile hiçbir kural ve nizam tanımayan
Haricilerin bakışı başkadır. Hakeza “Allah’ın
hükmüyle hükmetmeyenler kâfirdir” ayetinden anladıkları da farklıdır. Ortada
tıpkı günümüzde sıkça gördüğümüz Sünni ulema’nın Kur’an-ı Kerim ayetlerine verdiği
hakiki mana ile Ehli Sünnet dışı radikal grupların yükledikleri anlam kayması
bir durum vardır. Ayetler iyi tetkik edildiğinde, “küfür” diye nitelenen muhatap tarafı Müslümanlar değildir, bilakis
Yahudilerle alakalı bir husustur. Ehlisünnet âlimlerimiz bu nedenle Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen bir Müslüman’ın küfre girmeyeceğini, sadece günahkâr olabileceğini beyan
buyurmuşlardır.
Cehalet gerçekten çok kötü bir hastalıktır,
çevreye de zarar veren maraz bir illet. Üstat Necip Fazıl kitabına ‘Çöle inen nur’ ismini vermesi boşa
değil elbet. Çünkü nur olanda aydınlık var,
cehalette ise karanlık vardır. İşte bu yüzden çöl insanının İslam medeniyetinin
ortaya koyduğu şehirleşme, devlet organizasyonu, müesseseleşme gibi bir dizi
nizam ve kaidelere intibakı kolay olmadı. Çöl ruhunun nizama geçişte ki tavrı
hep sancılı geçmiştir. Resulullah
(s.a.v)’ın beyan buyurduğu “Kim çölde oturursa katılaşır, kim av
peşinde koşarsa yitirir ve her kim saltanata geçerse bozulur” hadis-i
şerifi tüm anlamıyla İslam âleminin birçok yerinde yaşanmış ve devam etmişte. Bilhassa
bu hususta Hariciler nizam ve asayiş mevzularına o kadar yabancı kaldılar ki
kendi dışındakileri rahatlıkla tekfirlikle (kâfirlikle)
suçlayabilmişlerdir. Hatta kendi vehimlerini hakikat sanıp iman mücadelesi
haline dönüştürmüşlerdir. Besbelli ki beyin dağarcıkları ancak buna yetiyordu,
bilgiden yoksunluk ister istemez onları gayri nizamı güruh kılmıştır. Tabii ki
her önüne geleni kâfirlikle suçlayıp kan dökmeye kalkışılırsa ne nizam, ne
otorite, ne de devlet bilincine erişilir.
Zaten kötülüğe karşı elle müdahalenin
devlet eliyle olduğunu beyan eden fıkıh âlimlerimizin Nizam-ı âlem bakışıyla,
Kuran’da ki ayetleri ön yargılı yaklaşımlarına alet edip kendini devlet
zanneden militan Müslüman anlayışı çok farklıdır. Herkes kendini devlet yerine koyup
ceza vermeye kalkışırsa, ortalığı anarşi
âlem kaplayacağı muhakkak.
Anarşizmin
zıddı nizam, intizam ve adalet gibi öğeler
İslam hukukunu ayakta tutan en önemli ilkelerdir. Bu yüzden İslam uleması
siyasi mevzuları iman konusu yapmaz, önüne
çıkan meseleleri daima fıkıh ve ilmi kurallar çerçevesinde ele alıp nizami
içtihatta bulunarak hal yoluna koymuşlardır. Tabiî ki bunda Hz. Ali (k.v.)’in
açtığı Nizam-ı âlem meşalesinin ve hukuki kaidelerinin ehlisünnet âlimleri
üzerinde çok büyük bir etkisi inkâr edilemez bir realite. Peygamberimizin
(s.a.v) “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü
inişi) üzerine harb ettim, sense
tevili (yorumu-içtihadı)
üzerine harb edeceksin” hadisi şerifi bu gerçeğe işarettir zaten.
Kur’an’ın nüzul sebeplerini ve en ince
ayrıntılarını bilmeden körü körüne kuru mantık garabeti sergilemek Haricileri
başkaldıran grup haline getirmiştir hep. Kaldı ki karşılarına hedef aldıkları kesim
küffar da değildi, bizatihi kendi Müslüman
kardeşlerini hedef almışlardır. Tarih
boyunca da hep böyle tavır sergilemişlerdir. Maalesef nizamsızlık ve devlet
tanımazlık genlerine işlemişti ki hayatlarının büyük bölümünü bir hiç uğruna heba
etmişlerdir. Nitekim hakem olayında her iki lideri de kâfirlikle suçlayacak
kadar haddi aşmışlardır. İşte bu noktada artık bu kadarı da yeter gayri
dedirtecek cinsten, hem Hz. Ali (k.v.)’in halife içtihadıyla Haricilere karşı
verdiği mücadelede, hem de Hz. Muaviye’nin mülk ve saltanat içtihadıyla yürüttüğü
bir dizi hadiselerde tüm çirkinlerini sergilemekten geri durmayacaklardır. Rabbül âleminin hikmetinden sual edilmez
elbet. Kim bilir belki de ilahi adalet bizim bu tip hadiselerden ders çıkaralım
diye ister halife içtihadıyla isterse mülk ve saltanat içtihadıyla vuku bulan
mücadelelerde asıl görmemiz gereken hususun nizamla nizamsızlık arasında bir
kavganın olduğunun farkına varabilmemiz murad edilmişte olabilir. Zira İslam
nesiller boyu kıyamete dek sürecek evrensel dindir.
Tabii tüm bunların
ötesinde Haricilerin nizamsızlıklarından da alınacak pek çok ibretlik dersler
vardır. İbret almazsak tarihin tekerrür edeceği muhakkak. Hele şöyle geriye dönüp baktığımızda Haricilerin
gözlerini öyle kan bürümüş ki; ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’i tekfir
ilan edip şehit edecek noktaya gelebiliyorlar. Böylece Nizam-ı âlem misyonu
yüklenmiş Allah’ın Aslanı bir halifenin hane-i saadetinden mescide sabah namazı
için çıktığında ansızın bir Harici militanının suikastına uğrayıp aldığı
darbeler sonucu şehit olması içimizi acıtacaktır. İlginçtir onlar gözü dönmüşlükle bu cürümü
işlerken Hz. Ali (k.v)’de son nefesinde katili için şu sözleri vasiyet edip
öyle ruhunu teslim edecektir:
“Ben fevt olursam bunu da kısasen
katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek
Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olur.” Ne
diyelim, işte görüyorsunuz Hakka
yürürken bile Nizam-ı âlem dersi
vermeyi ihmal etmeyecek bir mizaçtır bu. Dahası suçların şahsiliği prensibinin
ne demek olduğunu asırlar öncesinde hukuki kaide olarak dile getirilişinin
göstergesi bu müthiş vasiyette ziyadesiyle mevcut zaten, gerisi lafı güzaftır
elbet. Dahası bu vasiyet İslam’ın engin hukuki anlayışını ortaya koyan evrensel
beyandır. Derken suçların şahsiliği prensibi bugünkü evrensel hukuka rehber olmuş
bile.
Evet, Hz. Ali
(k.v.)’in hunharca katledildi katledilmesine ama şu da var ki; bu şahadet olayı
ile birlikte meseleler karşısında Nizam-ı âlem boyutundan nasıl tavır takınılacağını
idrak etmiş olduk. Keza Haricileri de bu olayla birlikte kaçak güreşen anarşi
âlem’in bayraktarlığına soyunan güruh olduğunu idrak etmiş olduk. Düşünsenize
iliklerine fitne ruhu o kadar işlemiş ki; Allah’ın ayetlerini fütursuzca kendi
kafalarına göre anlam verip her günah işleyeni kâfir ilan edebiliyorlar. Hiç
şüphesiz kendi bencil ön yargılarıyla Anarşi âlem’i değil de Nizam-ı âlem’i
ilke edinselerdi Hz. Ali (k.v.)’in onlara hitaben söylediği sözlerin satır
aralarında geçen vergi, yol, refah ve düzen gibi kavramlara
yabancı kalmayacaklardı. İşte Haricilerin bu kabile ruhu yaklaşımı İslam’ın getirdiği
yerleşiklik değerleri karşısında bocalamalarına yetip kendilerini başkaldıran
duruma düşürmüştür. Dedik ya, bikere onlar İslam öncesi çöldeki kavgalara
alışmışlar, dolayısıyla İslam’ı kendi
bedevi alışkanlıklarına ve ön yargılarına uydurup anarşi âlem öncüsü güruh olmalarına
şaşmamak gerekir. Nizam karşıtı cephede
kendilerini konumlandırdılar da ne oldu, en nihayetinde ilahi adalet Hz. Ali’nin aşıladığı
Nizam-ı âlem anlayışından yana tecelli edecektir. Nitekim fıkıh, tefsir, hadis,
kelam, akaid gibi tüm İslami ilimler sosyal hayatın her alanına damgasını vurur
da. Haricilerin koyu cehaletlikleriyle Ulu’l emre başkaldırış
konumlanmalarından itibaren döktükleri kan yanlarına kâr kalmayıp tarih
sahnesinden silinip gideceklerdir. Sonunda
kazanan Anarşi âlem değil, Nizam-ı âlem olur. Hiç kuşkusuz bunu Hz. Ali (k.v.)’in
Haricilerle olan karşılıklı söz düellosunda (münazarasında) verdiği o akıl dolusu cevaplarından görmek
mümkün. Madem öyle, bakalım o karşılıklı
söz düellosunda geçen çağları aşan medeniyete çağrı Nizam-ı âlem sözler neymiş
bir görelim:
Hz. Ali (k.v.):
“-Ey inat edip bizden ayrılmış cemaat!
Bilmiyor musunuz ki ben hakemlere, Allah’ın kitabı ile amel etmeyi şart
koşmuştum. Dememiş miydim ki Şamlıların bu istekleri hileden başka bir şey
değildir. Siz o zaman hakem deyip, başka bir şeyi kulaklarınız duymadığından,
ben de mecburen Kur’an-ı Kerim’in dirilttiğini diriltmek, öldürdüğünü öldürmek
şartlarını koşarak işi onlara bıraktım. Onlar ise keyiflerine göre hareket
ettiler... Bunlar pekâlâ bildiğiniz halde baş kaldırmanızın sebebi nedir? Niçin
isyan ettiniz” (Bkz. Haricilik ve Şia, Taha Akyol S.78).
Haricilerin, bu
nizami sözlere karşı cevabı:
“-Biz hakemlere razı
olduğumuz zaman, kâfir olduk ve bundan dolayı tövbe ettik. Sen de bizim gibi
tövbe edersen seninle beraberiz. Yoksa seni başımızdan tamamıyla atarız”
şeklinde olmuştur.
Hz. Ali (k.v.)’in
bu gayri nizami sözlere cevabı ise:
“-Kendi kendime kâfir oldum mu diyeceğim. İçinizden birini seçin onunla
konuşalım, eğer cevaptan aciz kalırsam Allah’a tövbe ederim. Aksine seçeceğiniz
cevap vermezse Allah’tan korunun” tarzındadır.
Kendi aralarında
seçtikleri İbnü’l Kevva’nın cevabı da:
“-Söylediklerinde
haklısın, fakat hakeme müracaatı kabul etmekle biz büyük bir günaha girdik ve
bunun için tövbe ettik. Allah’a tövbe
et, af dile sana dönelim” tarzında adeta ipe un serer şeklindedir.
Hz. Ali (k.v.) bu tavır karşında şöyle
mukabelede bulunur:
“ -Zaten her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim
ben.” (Bkz. a.g.e. s.79)
İşte Hariciler bu
müthiş ve akıl dolusu nizami sözler karşısında hemen tevil yolunu işletip;
“-Gördünüz mü kâfir olduğunu kabul
etti” pişkinlikle haddi aşacaklardır.
Tabii bu arada
tartışma bitmez, bütün hızıyla devam eder de.
Ve Hz. Ali (k.v.):
“-Ben iki hakem değil, sadece Ebu Musa’yı,
O’nu da sizlerin zoruyla tayin ettim. Amr-ı ise Muaviye tayin etti.”
İbnü’l
Kevva:
“- Ebü Musa
Kâfirdi.”
Hz. Ali (k.v.):
“-Ne zaman kâfir oldu? Gönderildiği
zaman mı? Hüküm verdiği vakit mi?”
İbnü’l Kevva:
“-Hüküm verdiği
vakit” der.
Hz. Ali (k.v.):
“-Şu halde sen de tasdik ediyorsun ki, ben
onu hüküm vermek üzere Müslim olarak yolladım. Senin fikrince ben gönderdikten
sonra kâfir olmuş. Resulü Ekrem eğer bir Müslüman’ı kâfirlere hak dine davet
için göndermiş olsaydı adam da onları hak din yerine başka bir şeye davet
etseydi, bundan Resulullah sorumlu olur muydu?”
İbnü’l Kevva:
“-Hayır olmazdı.”
Hz. Ali (k.v.):
“- O
halde Ebu Musa dalalete düşmüşse bana ne? Ebu Musa’nın dalaletinden dolayı
kılıçlarınızı çekip halkın yolunu kesmek size helal olur mu?” (A.g.e.
S.80).
İşte görüyorsunuz
Hz. Ali (k.v.)’in bu akıl dolu kurallı sözleri, İbn’ul Kevva’yı susturmaya yetmiş
ama Hariciler yine kınında durmayıp bu kez:
“-Dön gel, Onunla konuşulmaz” deyip fitne
ve nizamsızlığın fitilini ateşlemekten geri durmayacaklardır. Güya, Hz.
Ali'nin “Her günahtan dolayı Allah’a
tövbe ederim” sözüyle hâşâ kâfirliğini ikrar etti iftirasıyla sağa sola
propaganda edeceklerdir. Neyse ki Nehrevan savaşı vuku bulduğunda son derece
başıboş, hukuk tanımaz, disiplinden
yoksun bu küçük Harici grubunun bu yaptığı iftirayı hayatlarıyla ödeyeceklerdir.
İçlerinden sadece 9–10 kişi firar edip kurtulacaktır. Fakat kaçıp kurtulanlar da
boş durmayacaktır, ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni
oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza
Kuzey Afrika’ya giden kimi kaçak Haricilerde bir başka Harici topluluğunu
oluşturacaklardır.
Anlaşılan
o ki, fitne hareketleriyle mücadele etmek küffara karşı mücadele etmekten daha
zordur. Fitne odaklarının kökünü kazıdığını sandığın an bir bakmışsın bir başka
zaman diliminde ve bir başka mekânda her an karşımıza sil baştan yeniden
çıkabiliyor. Ardından kovalasan ayrı bir dert,
kovmasan ayrı bir dert, bir bakmışsın bir şekilde yine karşına çıkıp her
daim İslam âleminin başına bela olabiliyorlar. Nitekim fitne mümessili olarak
soluğu İran, Yemen ve Kuzey Afrika'da alıp bir şekilde ilim hikmet kapısı Hz.
Ali (k.v.)’i şehit edecek bir tertip içerisinde bulunabiliyorlar. Bakın, Cevdet
Paşa ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini
tarihe not düşerek şöyle bağlar:
“Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini
ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam
eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh)
kıldırır.”
Evet, acımız büyük olsa da ardından bıraktığı
hukuki kaidelerin yürürlüğe geçmesi kayda değer bir hadisedir. Zira Hz. Hasan
(r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam
anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir. Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine
getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.
Kelimenin tam anlamıyla Hariciler anarşizm
ve nizamsızlıklarıyla Müslüman kanı akıtmışlardır. Yetmedi Hz. Ali (k.v) gibi ilim hikmet kapısı
bir Emir’ül Mümin’i (Devlet Başkanını)
bile küfürlükle itham edip şehit etmeleri hainlikte sınır tanımadıklarının bir göstergesidir.
İşte nizam karşıtı olmak böyle bir şeydir,
bir bakmışsın tipik kabilevi ve aidiyet hisleriyle hareket ederekten
Allah'ın Aslanı Hz. Ali'ye bile suikast düzenleyip cinayet işleyebiliyorlar. Maalesef
ufuksuzluk, dar görüşlülük ve ilimden yoksunluk Haricileri Nizam-ı âlem karşıtı
konuma getirebiliyor. Yukarıda da
belittik ya, haricilik başkaldıran ve
nizam karşıtı hareketin adıdır. Şayet Hz. Ali (k.v.)’de tıpkı Hariciler gibi
kabilevi ruhla hareket etseydi hilafet meselesinde bir Haşimi olarak, Emevi
kolundan Hz. Osman’a itiraz edip nizamsızlığın öncüsü olacaktı, ama o öyle
yapmayıp nizami ve kurallı davranmanın gereğini yerine getirmiş ve Hz. Osman’ın
yanında yer almıştır. Üstelik yumuşak tabiatlı Hz. Osman'la (r.a.) zaman zaman
istişare ederek nizamsızlığa ve fitneye (anarşi) karşı uyarmış bile. Derken Hz. Osman (r.a)’ın şahadetinden beş
gün sonra seçimle Emir’ül Mümin olarak idareyi ele alır almaz ömrü boyunca
Allah’ın ahkâmını tesis için nizam mücadelesi içerisine girmiştir. O’na da bu
yakışırdı zaten.
Hâsılı kelâm; Hz. Peygamber’le (s.a.v.)
başlayan ‘tenzil’ mücadelesi, Hz. Ali (k.v.) ile ‘tevil’ mücadelesine
dönüşür. Belli ki; tenzilin ve tevilin
de bize bıraktığı en büyük miras; Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem davasıdır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder