EBU ABDULLAH MUHAMMED
BİN MUSA EL HAREZMÎ
(CEBİR)
SELİM GÜRBÜZER
Cebir ilmi (matematik) o'nla dirildi
adeta. Dirilince etrafımızın matematik eğrileriyle çepeçevre kuşatıldığını
idrak ettik. Ansızın yere bırakılan bir taşın düz çizgi oluşturduğunu, havaya
atıldığında çekim kanunun etkisiyle parabol bir eğri boyunca düştüğünü fark
ettik. Bu arada gökyüzünü renklendiren gezegen, ay ve suni uyduların
yörüngelerinde seyreylerken elips şeklinde süzüldüklerine şahit olduk. Meğer üzerinde
yaşadığımız dünyanın stabil (durağan) ve düz bir eğri değilmiş, bilakis Samanyolu galaksisinin matematik programına
dahil gravitasyon etkiyle küre biçimi bir dünyadır. İşte onun sayesinde Evrende
var olan tüm çekim kanunların varlığını matematiğin dili sayesinde çözer hale
geldik. Ve bu çözme noktasında tüm
insanlığa ufuk açan idrak dehamız, hiç kuşkusuz ismi cebir ilmiyle (matematikle)
özdeşleşen Harezmî’den başkası değildir. Derken insanlık onu Cebir ismiyle anacaktır hep.
Sanmayın ki matematik deyince sadece Cebir
akla gelir, onun şahsında pek çok
medeniyetin doğuşu akla gelir. Çünkü o
medeniyetlere ışık kaynağı olmuş dehamızdır. İşte nedenle, asıl adı Muhammed bin Musa El Harezmî olan
Cebir dehamızı ne kadar ansak azdır. Evet, o büyük deha şahsiyetin matematikte
gösterdiği o eşsiz buluşları olmasaydı dünya bugünkü konuma gelemezdi. Nitekim teknolojik
gelişmelerin kökeninde matematiğin ve bilhassa Cebir tarafından keşfedilen
sıfır rakamının çok büyük payı vardır.
Cebir,
ilk eğitimini doğduğu topraklarda almıştır. Öğrenim gördüğü süre içerisinde
bir anda dikkatleri üzerine çeken isimdir. Nasıl dikkat çekmesin ki, tâ şanı Bağdat’a ulaştığında devrin Abbasi
halifesinin davetine mazhar olur bile. Madem devrin halifesi davet etmiş,
davete icabet etmek gerekti. Zaten
davete icab ettiğinde halife tarafından tahsis edilen kütüphanenin (Hafız-ı
Kütüplük) birim amiri olur da.
Aslında kütüphane idareciliği onun açısından ilim yolunda ilk sıçrama
basamağıdır. Bir zaman sonra yine halife tarafından Bağdat’ta inşa edilen
Beyt’ül Hikme’nin başına getirildiğinde da ilk işi yabancı eserleri tercüme faaliyetine
koyulmakla ikinci basamağı sıçrar. Şu da
bir gerçek, Beyt’ül Hikme tercüme faaliyetine yönelik mekânın ötesinde onun
şahsında devrin en büyük kütüphanecilik faaliyeti olarak işleve kavuşur. Kaldı
ki Cebir; işini kütüphane faaliyetleriyle sınırlı tutmaz, gerektiğinde evini
bilimsel araştırmalar için de kullanır. İyi
ki de böyle bir âlim Harezm’den Bağdat’a davet edilmiş, bu sayede Bağdat İslam
dünyasında şanına şan katıp ilim yolunda en gözde merkezlerden biri olur. Tabii
böylesi bir ilim merkezine can kurban, Bağdat Cebir gibi ilmi şahsiyeti bağrına
basmakla kalmamış el üstünde tutmuştur. Zaten Halife Me’mun böylesi bir âlime
değer verip sahip çıkmakla ilerisinde meyvelerini toplar da. Nitekim Bağdat
geçirmiş olduğu altın devirlerin akabinde onca kayıplar yaşamasına rağmen bugün
olmuş halen hafızalarımızda hep üniversal ilim merkezi olarak biliriz.
Düşünsenize Mehdi ve Harun Reşit
dönemlerinde başlayan Yunan eserlerinin Arapçaya çeviri faaliyetleri, Me’mun
döneminde büyük ölçüde yerini pozitif bilim ve felsefeye bırakmakla bu alanda
büyük bir boşluk giderilmiş olur. Tabii ilim koşuşturması Bağdat’la sınırlı
kalmaz, Şam’da ki devrin en ünlü âlimleriyle birlikte önce Sincar ovasına,
oradan da bir başka ilim heyetiyle Hindistan’a kadar uzanır. Zaten gittiği her
mekânda her iki ilim heyetine eşlik etmenin yanı sıra heyetin başkanlığını da
üstlenmiştir. Hatta Sincar’da konakladıklarında bir derecelik meridyen yayı ölçümünü
gerçekleştirmekle bu yolculuğun sıradan bir sefer olmadığını göstermiştir. Hindistan’a
vardığında da sıfır rakamını bulmakla bir anda dikkatleri üzerine çekmesi bir
yana kıyamete kadar matematiğin Piri olarak anılmasına yeter artar da. İşte bu
yüzden İtalyan Girolamo Cardano, Cebir hakkında; ‘Dünyanın en büyük on iki düşünüründen biridir’ demiştir.
İlim tarihine şöyle göz attığımızda
matematikle ilgili kitap yazma şerefi de ona has bir zişan. Nitekim onun
“El-Kitabü’l Muhtasar Hesabi’l Cebri Ve’l Mukabele” adlı eseri cebir ilminin
sistematik bir metotla sunulabileceğinin ilk işaretidir. Bu eser sadece
matematiğin işaret dilini çözmemiş, bunun yanı sıra fıkıhta geçen bir takım
ticari ve mirasla ilgili mevzuların nasıl izah edilebileceğini matematiksel rakamlarla
gösterileceğine kaynak teşkil eder. Malumunuz
miras ayetleri öyle mantık yürüterek açıklığa kavuşturulacak türden ayetler
değildir. Dolayısıyla sıfır rakamının keşfiyle birlikte fıkhı hesaplamalarda
büyük ölçüde kolaylıklar sağlanmıştır. İşte Harezmî bu anlamda sıfırın keşfine dek
Yunanlılardan kalma ilkel türden cebir hesaplamalara son vermekle kendi
cebirsel metodolojisini ortaya koyarak damgasını vurur. Böylece gerçek anlamda
İslam dünyası için çok önem arz eden miras hukukunun doğru mecrasında
seyretmesine vesile oldu. Artık matematik bundan böyle hem ilim adamlarına yol
gösterici kaynak, hem de kâinatta var
olan kanunlarla konuşmanın aracı bir kitap haline gelir. Öyle ya, Allah madem kâinatı
bir hesap ve plan üzerine yaratmış, o halde rakamsal hesabın dünyaya bakan
çehresi cebirse (matematik), hiç kuşkusuz ahrete bakan yüzü de hesaba
çekileceğimiz mizan terazisidir. Değim yerindeyse cebir ilmi vesilesiyle hiç
ölmeyecekmiş gibi rızık için dünyevi hesap yapmak gerektiğini, yarın ölecekmiş gibi de Salih amel muhasebesi
(hesabı) yapmak gerektiğini idrak ederiz. Muhasebe yapalım ki hem dünyamız hem
de ahretimiz heba olmasın. Yeter ki, rakamların dilini hem belleğimizde, hem de
yüreğimizde hissedelim, bak o zaman muhasebe yeteneğimiz gelişeceği muhakkak.
Evet, Cebir, hem doğuyu, hem batıyı aydınlatmış dehamız.
İşte böyle bir aydınlık güneşi dehamız sayesinde birçok ilim adamı matematiğin
diline de vakıf olup ilmi çalışmalarda maskara olmaktan kurtulmuştur. Bilhassa o’nun değerini bizden çok batı dünyası
daha iyi farkına varmış olsa gerek ki; 16.
asra kadar Harezmî’n yazdığı Cebir’i okullarında ders kitabı olarak okutmuşlar
da. Peki ya biz? Maalesef Cebir’in kıymetini bilmediğimiz o kadar net açık ki, batıya
ait sandığımız ‘Algebra’ ibaresinin Arapça El-Cebir ya da el Harezmî isminin
bir başka matematiksel söyleniş biçimi olduğunu fark edememişiz. Oysa batılılar
‘Harezmî’ ibaresini önce Latince Algoritma (algorithm) diye telaffuz
etmişler, sonra Algorisma demişler, en nihayetinde de Fransızca Augrisme (Augrime)
ve İngilizce Augmini şeklinde dillendirmişlerdir. Sonuçta hangi kavramlarla
ifade edilirse edilsin, bilinen bir gerçek var ki; el Harezmî’n cebiri batı
bilim dünyasında kaynak eser olarak kabul görüp tüm matematik öğretiler bu
temel üzerine kurgulanmıştır. Bu sayede batılı ilim adamları kâinatta var olan
cisimlerin özüne dalıp matematik programının şifrelerini çözmüşlerdir. Derken
artık gelinen nokta itibariyle matematik bilgisinden yoksun bir heykeltıraşın
bile gerçek anlamda heykeltıraş olamayacağı kanaati hâsıl olmuştur.
Sadece bu kanaat heykeltıraşçılar için mi
söz konusu, elbette ki hayır, ekonomistinde tutunda mühendisine kadar hemen her
meslekten insanın bugünkü konumunu Cebir’in matematikte açtığı sayısal çığıra
borçludurlar.
Malumunuz, insanoğlu eşya ile haşir neşir oldukça önce el
ve ayak parmak sayısının 20 olmasından hareketle parmak hesabına ulaşıp rakamı
keşfetmiş. Tabii tarihi süreç ilerledikçe Babiller’de parmaklarını tozlu
levhalar üzerine gezdirip birtakım şekiller elde etmişlerdir. Eski Romalılar ise bu şekiller üzerinde abak
sistemine (I, II, III, V, IV, VI, C, M
vs.) dayalı bir hesap yöntemi keşfedip
kâğıt üzerine geçirmişlerdir. İşte parmak hesabı, tozlu levha, abak sistemi ve
ondalık (desimal) sistem derken
(0) ve (1) ikili hesap yöntemine geçiş gerçekleşir. Bu geçiş aynı zamanda
bilgisayar (computer) keşfini beraberinde getirecektir. Belki de
Cebir’in attığı o ilk adım, ya da o ilk hamle olmasaydı bugün ciltler dolusu
bilgilerin bilgisayarın hard diskinde (0) ve (1) ikili yöntemle birçok işleme
tabii tutulduğundan söz edemeyecektik. Artık gelinen nokta itibariyle devasa
bilgiler bilgisayarın belleğinde saklı tutulmakla kalmayıp, aynı zamanda
veriler ikili sistem halinde hesaplanır konuma gelmiştir. Böylece Sibernetik
çağın eşiğine geldikte.
Hâsıl-ı Kelam Cebir, Bağdat’a hayat verdi, yaşasaydı daha da
verecekti. Ne var ki, tarihler 850. yılı gösterdiğinde her fani gibi
o da Bağdat’ta Hakka yürüyecektir. Ama o
Hakka yürümenin ardından 9. asırdan bu yana tüm insanlığa matematik yönden
hocalık yapmakla insanlığın hafızasında halen yaşamakta, yaşayacakta.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder