24 Ağustos 2016 Çarşamba

ŞEYHÜ’R-REİS İBN-İ SİNA


ŞEYHÜ’R-REİS İBN-İ SİNA
                                                                                                     
                         SELİM  GÜRBÜZER
       İbn-i Sina;  930 yılında Buhârâ yakınlarında Efşene kasabasında doğdu. Sonrasında ailesiyle birlikte Buhârâ’ya yerleşirler. Kuşkusuz onun yetişmesinde ilk basamak babası olmuştur.  İkinci basamakta bizatihi kendi otobiyografisinde yazdığı kadarıyla Natilî ve İsmail Zahit adlı iki bilge zatın rahle-i tedrisatından geçmişliği vardır.  İlginçtir Ebu Abdullah el- Natilî talebesi İbn-i Sina’nın mantık ilminde ulaştığı mertebeye bakıp bir deha karşısında olduğunu fark ettiğinde ona ders vermekten vazgeçmiş bile. Şu da var ki böyle bir deha talebe sadece pozitif bilim dallarıyla dikkat çekmez,  metafizik ilminde de gözdedir o. Bilhassa metafiziğe aşına olması bir şekilde eline geçen Farabi’ye ait bir eser sayesindedir elbet. Bir başka üzerinde etki bırakan isimse Ebubekir Razi’dir.  İyi ki de bu iki isimden etkilenmiş, böylece Farabi’den akılcılık, Ebubekir Razi’den deneyciliği alıp öyle ilim yoluna koyulmuştur. Hatta Batı düşünürlerinden Aristoteles’in metafizik kitabı da kendisine yol gösterici kaynak olup, böylece metafiziğe aşinalığı daha da bir pekişecektir. Besbelli ki onun ilim yolunda ilerlemesinde kendi şahsi gayretlerinin daha çok payı var.  Hani derler ya ‘azmin elinden bir şey kurtarmaz’ diye,  gerçektende öyle olmuş,  o müthiş azim ve gayretler meyvesini verdiğinde hekimlerin piri, filozofların üstadı bir mertebeye erişir de. İşte onun bu mertebeye ulaşmışlığı halk arasında ismi Ebu Ali el Hüseyin ibni Abdullah ibn-i Sina el Belhi olarak bilinmesine, batıda ise ismi Avicenna diye anılmasına yetmiştir.
          Evet, o öyle kabına sığmaz bir derya bilge zattır ki, on yaşında Kur'an'ı hatmekle kalmamış, on altı yaşına ayak bastığında da Tıp ilmine merak salıp bu alanda adından söz ettirecek Şeyhü’r Reis olur da. İyi ki de Tıp ilmine merak salmış, ilerisinde Saman oğullarından Buhârâ emiri Mansur’un oğlu Nuh bin Mansur’un yakalandığı amansız hastalığa da çare olur. Peki, O çare olurda Buhara emiri kayıtsız kalıp karşılıksız bırakır mı, derhal Buhara kütüphanesinin kapılarını ardına kadar açıp ilmi çalışmalarına destek olacaktır. Eeeh ne de olsa kütüphane hizmetine sunulmuş durumda, şimdi İbn-i Sina’yı ilim yolunda tut tutabilirsen, hizmetine sunulan kütüphane sıçrama tahtası olur da. Gerçekten de on sekiz yaşına geldiğinde din, edebiyat, geometri, matematik, fizik, mantık ve felsefe hemen her bilim dalına vakıf bir bilge şahsiyet olarak mührünü vurur. Hatta öyle bir zaman gelir; İbn-i Sina'ya o kütüphane de artık dar gelir. Dile kolay, elli yedi senelik hayatı boyunca hangi hal ve şartta olursa olsun ilim yolunda ne azminden ne de gayretinden taviz verir.  Öyle de günler yaşamış ki, ilim yolunda doymak bilmeyen bu müthiş azme rağmen bazen altından çıkamadığı konularla didişmiş. Olsun, çokta önemi yok, nasıl olsa o azim ve gayret onda var olduktan sonra bir şekilde üstesinden gelmesini bilecektir. Nasıl mı?  Hemen böyle durumlarda abdest alıp iki rekât istihare namazı kıldıktan sonra Allah’a sığınıp kafasındaki müşkülün giderilmesi hususunda hacette bulunmayı ihmal etmeyecektir. Hani her ilim adamı bir eser ortaya koymaya çalışırken  “Gayret bizden Tevfik Allah’tan’ diye yola koyulur ya,  aynen öyle de, o da bunca beyin fırtınası içerisinde zihin yorgunluğuyla uykuya yenik düştüğünde rüya yoluyla nice meselelerin çözüldüğünün sevinciyle uyanacaktır. Hatta bir ara mahpushaneye düştüğünde fırsat bu ya, burada da eser ortaya koymaktan geri durmayacaktır. Kendisinde öyle bir ilim aşkı ve hırsı vardı ki at sırtında eser yazmaktan yüksünmediği günlerde olurdu. Bu demektir ki; hayatında  “Durmak yok,  yola devam”  düsturu esastır. Dile kolay;  ilim yolunda 456 Arapça, 23 adet Farsça olmak üzere toplam 479 eseri bir ömre sığdırmış bir dehadır o.  Hiç kuşkusuz bir ömre sığdırdığı bu eserler arasında en dikkat çekeni “El-Kanun Fi’t-Tıbb” adlı eserdir. Tamamen ansiklopedik tarzda yazılmış bu eser hakkında batıda Hipokrat’tan sonra en dikkat çeken eser dersek yeridir.  Eserin birinci cildine baktığımızda daha çok Tıbbi kavram tanımlamaları göze çarpar. İkinci cildin sayfalarını çevirdiğimizde takriben yetmiş dokuz ilacın sistematik bir şekilde indeks dizilişiyle karşılaşırız.  Üçüncü ciltte hastalığa sebep olan etken unsurlar ve nasıl tedavi edilir hususlar dikkatimize sunulur, dördüncü ciltte umumu hastalıklar üzerinde durulur, en nihayet beşinci ciltte ise Tıbbi formüllerle alakalı pek çok ayrıntılı bilgiler göze çarpar.
            Peki, İbn-i Sina sadece ortaya koyduğu eserlerle mi dikkat çeker hep?  Hiç kuşkusuz hükümdarlarında dikkatine mucip bir dehadır o. Nitekim kendisi Buhara’da bulunduğu yıllarda Gazneli Mahmud’un dikkatinden kaçmaz, onun teklifiyle 1001 yılında Harzem’in başşehri Gürgenç’e gidip burada pek çok ünlü ilim sahipleriyle dostluklar kurduktan sonra Cürcan’a geçecektir.  Malum, burada şu meşhur ‘El-Kanun Fi’t Tıbb’ eserini yazmaya koyulacaktır. Bundan sonraki konaklayacağı durak ise Rey ve Hamedan’dır.  Hatta Hamedanda hasta olan Şemsüddevle’yi tedavi ettiğinde ona vezir olur da. Ayrıca burada o meşhur bildik “El Şifa” adlı eseri yazmayı da ihmal etmez. Ancak ne var ki bunca koşuşturma içerisinde Şemsüddevle’nin vefatının akabinde yerine geçen oğlu onu vezirlikten azledecektir.  Neyse ki İbn-i Sina oradan firar edip bir dostunun evinde saklandığında daha önce kaleme aldığı “El Şifa” eserini tamamlama fırsatı bulacaktır.  İşte Hamedan’da ele aldığı ve on yıl sonra İsfehan’da tamamlandığı bu eser sayesinde bir anda doğudan batıya uzanan bir bilge insan konuma gelir de. Zaten bu konumunu çoktan hak etti bile. Fakat ne yazık ki onu İsfahan Emiri Alaüddevle’ye yazdığı mektup ele verecektir. Böylece gizlendiği evde yakalanıp hapse atılır. Hani yukarıda da belirttik ya, önemi yok hapishane onun için Medrese-i Yusufiyedir.  Nitekim mahpus kaldığı dört ay içerisinde boş durmayıp  ‘Hayy bin Yakzan’ ve ‘el-Hidaye’ isimli kitapları neşretme fırsatı elde edecektir. Bu arada Alaüddevle ve Şemsüddevle arasında geçen savaşın Alaüddevle lehine tecelli ettiğinde özgürlüğüne kavuşup oradan İsfehan’a hicret eder. Malum,  İsfehan’da da boş durmaz,  derhal o dönemin şartlarına özgü rasathane kurduğunda bu kez gök cisimlerini inceleyecektir. Ve bu incelemeler kısa zamanda meyvesini verip astronomi alanıyla ilgili Dâniş-nâme-i Âlâî'yi yazdığı gibi bu arada  “Lisan-ul Arab” adlı eserini de tamamlayacaktır.
          İbn-i Sina kelimenin tam anlamıyla dur durak bilmeyen çalışmalarıyla göz doldurup İslam’ın batıya açılan penceresi olmuştur. Her ne kadar kendisine yöneltilen bir takım eleştiriler olsa da, şu bir gerçek; o İslam felsefe tarihini sistematik bir şekilde en ince ayrıntılarına kadar ortaya koyabilecek bir feylesofumuzdur. Hatta Tıpta adından söz ettiren çağdaşı Birûni ile mektuplaşarak, aralarında karşılıklı söz düellosuna benzer feylesofça fikir alışverişinde bulunmuşta. Öyle ki bir keresinde İbni Sina,  Birûni’ye gönderme yaparaktan; “Parçalarda oyalanman, yani tekçi analizler üzerinde durman bütünü görmeye mani teşkil eder” eleştirisinde bulunmuş, ama “Hakikatin parçalarda (ayrıntılarda) ve teklerde olduğunu” cevabına muhatap kalmıştır. Sanki Birûni verdiği bu cevapla İbni Sina’ya “Allah birdir, bir’i sever” mesajını hatırlatmak istemiştir. Malum, âlimler arasında bu tip anlam yüklü ince göndermeler birbirine sataşmak için değil elbet, bilakis fikir zenginliğine işarettir.
           Ona değer katan bir diğer hususta fiziğin temel konusu hareketle ilgili ölçümlerden yola çıkarak elde ettiği bilgileri buluş olarak ilk dillendirme cesareti gösteren bilge zat olmasıdır. Dolayısıyla İbn-i Sina bu noktada Descartes, Huygens, Leibniz, Thomson, Kirchhoff gibi fizik bilginlerin öncüsü olmuştur. Yetmedi başta Tıp olma üzere birçok karışık zihni yorucu konuların isbatını yapıp anlaşılır kılmıştır. Hatta kaynar su dolu bir kazanın üzerine bir pamuk sargısı (katmanı) koyup buharlaşan suyun emilimini sağlamış ve ardından pamuğu sıkarak damıtık su elde etmeyi başarmış bile.  Böylece damıtık suyun sırrını çözer hale getirmiştir.
      Velhasıl; o doğu ve batı medeniyetine ışık kaynağı olmuş bilge dehamızdır.
      Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder