22 Ağustos 2016 Pazartesi

DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK


DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK 
                      SELİM GÜRBÜZER
           
            Maveraünnehir’in ilk Müslüman Türk devleti Karahanlılardır. Bu yüzden Türk’ün İslam’la buluşmasında Karahanlılar ilk temel mayadır. Hatta sadece temel maya olmakla kalmaz Oğuzların göçerkonarlıktan yerleşikliğe geçişte katkısı da buna dâhildir.  İyi ki de yerleşik olmuşuz, bu sayede Maveraünnehirin bağrından yetişen Farabi, Zemahşeri, Biruni, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmud, El Harezmî, El Fergani, Mirza Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Ali Şir Nevai, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlana, Tabduk Emre ve Yunus Emre gibi nice engin deryalarımız insanlığa soluk olmuşlardır. Tabii bitmedi, dahası var,  Karahanlıların çaldığı mayanın tutmasıyla birlikte sırasıyla Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlı doğa gelip aynı misyon üzere hareket edeceklerdir. Öyle ya, madem köklü misyonumuzun varlığı söz konusu o halde kuva-yı milliye ruhuyla kurulan genç Türkiye Cumhuriyetimizin de geçmişin o engin tecrübe birikiminden hareketle çağı aşan medeniyet olarak yeniden damgasını vurması gerekir,  neden olmasın ki.
            Evet, ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası’ sözü sırf lafta kalmamalı,  pratiğe de yansımalı ki  “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü gerçekleşebilsin. Hele milli şuur sahibi her bir Türk-İslam neferi İsmail Gaspıralı’nın bu güzel veciz sözünü hayatının düsturu hale getirdiğinde, biliniz ki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne “Dilde, fikirde, işte birlik” ülküsü bir hayal değil hakikatin ta kendisi ‘bir büyük birliktelik’ olacaktır.
            Düşünebiliyor musunuz şu an beş milyardan fazla nüfuslu bir dünyada, 2500’den fazla lisanın konuşulduğu insanlık söz konusu.  Zaten bu çeşitlilik Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyanda “Renklerinizin ve dillerinizin farklı olmasında düşünen âlimler için hikmetler vardır” beyanıyla bildirilmişte. İşte söz konusu çeşitlilik içerisinde ister istemez bu arada İsmail Gaspıralı’nın dillendirdiği ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ sözleri düşünen bilge insanların dikkatine mucib olur da.  İyi ki de dikkatlerine mucib olmuş, çünkü bu sayede yaşayan dilin, bir ülkenin aynası olmanın ötesinde aynı zamanda ülke halkların kaynaşmasını sağlayan engin bir kaynak pınar olduğu fark edilir. Hele ki yaşadığımız dünya coğrafyasında konuşulan diller arasında Türkçenin dünyanın en köklü, en zengin diller arasında yer alması bizim için büyük bir avantaj teşkil ettiğini düşündüğümüzde birlikteliğe giden yolda en önemli kilometre taşı olacağı muhakkak.

     Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib
      Peki,  sadece dil konusunda İsmail Gaspıralı’nın fikri çalışmaları mı kayda değer? Hiç kuşkusuz Kaşgarlı Mahmud’un ortaya koyduğu filolojik ve linguistik çalışmalarda buna dâhildir.  Öyle ki, Kaşgarlı Mahmud yaşadığı dönemde günümüz dil tekniklerine benzer bir yol takip edip kendinden söz ettirmesini bilmiştir. Nasıl söz ettirmesin ki, bizatihi bu hususta işe sözlü kültürü yazıya aktarmakla başlamış ve bunu yaparken de dayandığı temel noktaları şöyle izah etmiştir: Ahd olsun ki, ben Buhara’nın, sözüne itimat edilir imamlarından birinden ve başkaca Nişabur imamdan işittim. İkisi de bildiriyorlar ki, yalvacımız kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını söylediği sırada, Türk dilini öğreneniniz, çünkü onlar için uzun sürecek hâkimiyetleri vardır.
          Evet,   Kaşgarlı Mahmud göçebe hayattan yerleşik hayata geçişte sözlü kültürün unutulacağını düşünerekten bildiği her şeyi yazıya dökmeyi ihmal etmeyen bir abidevi şahsiyettir.  İşte onun bu hassasiyeti milli ruhun nesilden nesile aktarılması bakımdan çok büyük önem arz eder. Ve bu milli ruh hassasiyetini Divan-ı Lugati’t Türk eseriyle taçlandırıp Türkmen, Oğuz, Kırgız, Yagma, Çiğil Türklerinin konuştuğu o engin dil haritasını gelecek kuşaklara aktararak göstermiş bile. Hatta Türk dünyasının folklorik özelliklerinden tutunda destanî ve örf adetlerine varıncaya kadar hemen her alanda deruni bilgiler aktarmayı kendine görev telakki edip, o meşhur Divan-ı Lugati’t Türk eserinde Türkçenin en az Arapça kadar zengin bir dil olduğunu ortaya koymuştur. Daha da yetmedi tarihin en eskiçağlarından beri Türkçenin en zengin şiir içeriğe sahip özellikte bir dil olduğunu ortaya koyacak kadar can yürektir o.   
          Peki ya Yusuf Has Hacib? Malum, Kaşgarlı Mahmud’la çağdaştırlar, yani aynı çağın mümtaz şahsiyeti. Nasıl ki Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lügat’it adlı Türk derleme sözlük eseriyle Araplara Türkçeyi kavratarak değer katmışsa, Yusuf Has Hacib’de Kutadgu Bilig adlı eseriyle de Türk dili edebiyatı alanına Siyasetname katarak değer katmıştır. O öyle bir abidevi şahsiyettir ki,  mutluluğu arayan her kim olursa olsun, onun Mesnevi değerinde yazılmış bu şahika eserine bakması kâfidir. Zaten Kutadgu Bilig demek mutlu olma bilgisi demektir. Üstelik mutlu olma bilgisi Mevlana’nın Mesnevisi üslubu tadında yazılmış bir eser de.  Nitekim bu hikmet dolu edebi eserin sayfalarını çevirdikçe insanın aklını başından alacak hikmet kokan altın öğütlerden tüm insanlığın alacağı nice dersler olduğu görülecektir. Dahası aileden topluma, toplumdan devlet erkânına kadar her alana ışık kaynağı olacak bir eserdir. Nasıl ışık kaynağı eser olmasın ki,  her şeyden önce bu müthiş eserde ortaya konan fikirlerin ana merkezinde insan vardır. İşte insan merkezli bu eser sayesinde ‘İnsan-ı kâmil’ olmaya gidilen yolun bilgiden geçtiğinin idrakine varırız da. Yusuf Has Hacib, icabında gök kubbeye bile bilgi gücüyle kanatlanabileceğine işaret ederek ufkumuzu açmayı da öğüt vererek ihmal etmez. Bilhassa öğütlerinde konuşulan dile aklın ve bilginin çevirisi olarak anlam yükler de.  Ve bu hususta şöyle der: ‘Dil kılıç gibidir, yerinde söylenirse altın, ulu orta düşünmeden söylenirse felaket olur.’  Evet,  gerçektende konuşulan dili afet olarak ele aldığımız da, hani kılıç yarası derler ya, aynen onun gibi dil yarası bir şeyi hatırlatıp bize öyle öğüt verir. Ve bu öğütten yalan söyleyen bir kişinin toplumda güven kaybına uğradığı değer aşınmasına benzer hadiseyi dil afeti hadisesinde de yaşayabileceğimizi idrak etmiş oluruz. Hiç şüphesiz konuşulan dili fayda bakımdan ele alındığında ise,  adeta “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atasözünden hareketle bize özü ve sözü bir lisana sahip olmanın gerekliliğini hatırlatır. Yetmedi dilin tatlı kullanımının ötesinde her canlının kendi hal lisanıyla Allah’ı şahadet ettiğinden bahisle dile zikri bir anlam yükler de. Zaten her nefes alış verişimizde   ‘Hu’  çektikçe diller lafza-i celal zikrinde birleşmekte,  böylece ‘Allah’ diye anmış oluruz da.  Ancak ancak andığımızın farkına vararaktan zikredersek fayda vardır, bunun dışında sadece dil ya da nefes zikretmiş olur.

         Ali Şir Nevai
         Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacib’den söz edilirde Çağatay lehçesinin büyük şairi Ali Şir Nevai’den söz etmemek ne mümkün. Hiç kuşkusuz,  kendisinin deha çapında bilge şahsiyet olduğu o kadar net açık ki, hem devlet adamı, hem şair, hem de bestekâr çok yönlü yanı vardır. Hele onun birde Timurluların sarayında yetişmişliğini göz önünde bulundurduğumuzda onun bu denli bir deha şahsiyet olması gayet tabiidir. Kaldı ki o çok yönlü özelliğe sahip olmasa da,  her şeyden önce ömrü boyunca Türkçenin Farsça karşısında dirilişi için mücadeleci ve şiir tadında şair bir mizaca sahip olması Türk Dünyasının gözdesi olmaya yetmiştir.
        Malum olduğu üzere Moğol kasırgasının sürüklediği Türk topluluklarından doğuya gidenler Çağatay şivesi bir Türkçe lisana sahip olmakla birlikte batıya gidenler de Osmanlı Türkçesi bir edebi lisan edinmişlerdir. İşte Ali Şir Nevai bu noktada devreye girdiğinde Çağatay dilini sistematik bir şekilde edebi lisan hale getirip kendini ispat etmiş bir şairimizdir. İster istemez onun bu gayretleri hem Osmanlı padişahlarının hem de halkın gözünden kaçmaz da. Öyle ki ortaya koyduğu Türkçe şiirleriyle ‘Dilde, fikirde, İşte Birlik’ ülküsüyle yanıp tutuşan gönülleri fetheder de. Nitekim bu hususta şöyle der; “Hiç ordum olmadığı halde Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk ve Türkmen illerini sırf divanımı göndermekle fethettim.”
             Evet,  hiç kuşkusuz feth-i mübin sadece kılıçla gerçekleşmez. Bu nedenle Ali Şir Nevai, kılıcın tek başına yapamadığı fethi kalemiyle gerçekleştirmiştir. O aynı zamanda yerellikten evrenselliğe tırmanış kaydedecek hamleyi de yapmış, hatta batıda yaklaşık yirmi iki bin kelime dağarcığıyla ün salmış Shakespeare’yi bile yirmi dört bin kelimelik bilgi kapasitesiyle geçip adından söz ettirmesini bilmiştir. Zira dil bir milletin var olma ve yok olma savaşıdır. Zaten kendine özgü dili olmayan bir millet kuru meşe odunu gibidir, kuru meşe odunu olduktan sonra ha varmışsın ha yokmuşsun ne fark eder ki.  İşte bu gerçekler ışığında Ali Şir Nevai; “Ben gençliğimde geleneğe uyarak Farsça söyledim. Kendimi anlamaya başlayınca Türk diline rücu ettim. Dönüş yapınca karşıma on sekiz bin âlemden daha geniş koskoca bir âlem çıktı” der. Ve o bu düşünce ve duygular eşliğinde ömrü boyunca kendini Türk dilinin Farsçadan ileri düzeyde bir dil olduğunu ispatlamaya adamış biridir. Tabii daha hakkında söylenecek daha pek çok söz var ama şimdilik onun “Dilde fikirde işte birlik”  için mücadele vermiş bir dil üstadı olduğunu demekle yetinelim. Tabii asıl bu arada bizim için önemli husus bilge şahsiyetlerimizin ortaya koyduğu dil çalışmalarını tüm yönleriyle ötelere taşıyıp Türk dünyasıyla birlikteliği sağlayacak gerekli adımların, biran evvel başlatılması yolunda çaba sarf etmek olmalıdır. Hatta bu da yetmez,  bu arada içerik bakımdan İslam unsurlarla bezenmiş Kırgızların 500.000 mısralık o müthiş Manas Destanını da insanlığın hizmetine sunmayı görev telakki etmek gerektir. 

            Batı
            Batı her ne kadar kendi içinde kaynamalar yaşasa da gelinen noktada kendi aralarındaki etnik ve dil yakınlığının avantajını kullanarak belli ortak paydalarda birliktelikler kurmayı başardıkları bir vaka.  Zira XVIII. asırda dünyayı paylaşma ihtirasıyla yola koyulan İngilizler, Fransızlar ve İspanyollar bir bakıyorsun kendi aralarında yeri geldiğinde hem etnik, hem de dil akrabalığı veya yakınlığı fırsata çevirip pek çok alanda ortak ittifaklar kurabiliyorlar. İşte bu yakınlık avantajı, batının iç ve dış politikalarına kültürel harç olmaya yetiyor. Keza Ruslar da I. Dünya Savaşı ile Slav halklarının birlikteliğine zeval gelmesinden endişe duyduğunda bir bakıyorsun Avusturya-Macaristan ve Almanya’ya karşı derhal harekete geçebiliyor. İşte tüm bu olup bitenlere baktığımızda şu sonuca varırız:  gerek Greko-Latin kültürü, gerek Panslavizm olsun fark etmez,  bunlarla yakınlık bağı bulunan ülkeler belirli noktalarda ittifak oluşturabiliyorlar.  
         Peki ya Türk dünyası? Malum hakkında bir bardak suda yaygara koparılan bizim şu meşhur Turan idealimiz var ya,  hele adını ağza almaya gör hemen şovenlik ithamıyla suçlanırız. Evet, ne acıdır ki; Rusların Panslavizm politikası, Yunan’ın Megalo İdeası, İsral’in Arz-ı Mevud’u mesele teşkil etmezken bizim Turan ülküsü söz konusu olduğunda sadece vitrinlik süs olarak yerinde dursun denilir.  Aslında demelerine de gerek yok,  zaten bu idealin kendisi yok, sadece adı vardır.
            Anlaşılan o ki, insanlığı kasıp kavuran Cihan Savaşlarında dünyayı paylaşmaya yönelik izlenen stratejilerde etnik ve dil yakınlığının ittifak oluşumlarına tetikleyici etki rolü çok büyüktür.  Hakeza teknolojik gelişmelerde de hatırı sayılır avantaj etki rolü söz konusudur. Nasıl mı? İşte, bugünkü batı teknoloji terminolojisine İngiliz dilinin damga vurması bunun en tipik misali.
            Doğu dünyası
            Doğuda durum çok daha farklıdır. Her ne kadar batı’nın doğu’ya açtığı Haçlı seferleri Türklerle bir arada Müslüman toplulukların bir ümmet şuuru etrafında birlikteliğini sağlasa da, daha sonrasında, yani Fransız İhtilalinin akabinde teşekkül eden etnik ve menfi etnik milliyetçilik rüzgârları bu birlikteliğe zeval getirip bertaraf edecektir.  Yani XIX asrın sonları ve XX asrın başlarında İslâm âleminde cereyan eden parçalanmışlıklar batının elini kolunu güçlendirmeye yaramıştır. Hatta bu arada bağrımızda yaşayan topluluklarla olan dini ve kültürel köprü bağlarımız bile ulus devlete geçişte büyük yara almıştır. Oysa Osmanlı’nın yükselişinde Vahdet Şuuru (birlik bilinci) hâkimdi. İşte bu noktada Doğu dünyasının dil ve etnik yönden birbirinden ayrı topluluklar olarak konuşlandırılması durumu kendi aralarında birliktelikler kurmalarına engel teşkil edebiliyor. Gerçektende bu açıdan bakıldığında, doğu ülkelerinin genel itibariyle birbirleriyle dil ve etnik yönden yakınlık bağın eksikliği doğu için bir talihsizlik sayılır. Şuan Doğuyla olan tek ortak bağımız “Din” bağıdır.
            Anlaşılan o ki, Batılıların dil ve etnik yönden birbirlerine yakınlığı doğuya nazaran bir adım daha onları avantajlı kılmıştır. İşte bu nedenledir ki, dil ve etnik yönden yakın olmanın sağladığı gücü görmezden gelemeyiz. Çünkü ne kadar yakınlık bağı var, o kadar güç demektir. 
             Dün nasıl ki dil, etnik ve din müşterekliği bilhassa Haçlı seferleri ve cihan savaşlarında batıya bir avantaj sağlamışsa, bugünde öyle görünüyor ki Avrupa Birliği birlikteliğinde olduğu gibi pek çok entegrasyon (bütünleşme) oluşumlarla da avantajlı durumdalar.  Besbelli ki, Doğu’yu bir araya getirecek unsur şimdilik sadece “Din” bağı gözüküyor. Dedik ya,  ülkeler arasında ne kadar ortak payda varsa o kadar avantaj demektir. Hele ki bugünkü dünya dengelerinde dil, etnik ve din gibi ortak paydalar çok önem arz etmektedir.  Nasıl önemli arz etmesin ki, baksanıza sırf Müslüman kimliğimizden dolayı bugün olmuş Avrupa Birliğine dâhil olmuş değiliz, malum halen bekleme salonundayız.
      
            Tarihte Türk birliği
            Türkler tarih boyunca var olma ve yok olmama mücadele süreci içerisinde nice devletler kurmuşlar, yetmedi aralarında cihangir devlet olabilecek düzeye gelenler var.  Daha da yetmedi Nizam-ı âlem’e kanatlanan var.  Derken Türkler kendine has bir dizi sosyolojik süreçlerden geçip Yabguluk Tudunluk, Hakanlık ve İmparatorluk evrelerimizle birlikte en nihayet Osmanlı’nın kuruluş ruhuyla Nizam-ı âlem ülküsüyle taçlanmışız da.  
            Bilhassa sosyolojik evreler içerisinde hakanlık evresine baktığımızda Türklerin hem dini yönden hem de jeopolitik yönden parçalanmışlığını pek göremeyiz. Keza Tudunluğun başlangıç evresi ve daha sonraki evrelerimizde öyledir,  yani Eski Hunlar, Sümerler, İskitler, Eftotlitler, Yüeçiler dönemlerinde de bölünmelerimiz yoktu. Ta ki M.S. V. ve VII. arası asırlar gelip çattı, işte bu dönemler Türkler için birlikteliğin sarsıldığı, bölünmelerin zuhur ettiği dönemler olarak gün yüzüne çıkar. İşte gün yüzüne çıkan bu bölünmeler eşliğinde Budizm’i tercih eden Türkler Uzak Doğuya, Yahuda dinine girenler ise Hazar civarına kayıp Hazarlar diye ad alır.  İslâm’la buluşan Türkler de ilerisinde cihangir bir imparatorluğun doğuşuna maya olacak şekilde bir araya gelirler. Derken bu göçler, bu dağılışlarla birlikte Türkler arasında gerek dil, gerek etnik, gerekse din yönünden farklı alanlar oluşacaktır. Her ne kadar farklı alanlara kaymış olsak da sonuçta bunca çeşitlilik içerisinde göç ettiğimiz coğrafyalar üzerinde XIV. Asırdan itibaren dünyanın en güçlü şu üç saltanatını kurabilmişiz ya, bu yetmez mi? Elbette yeter, hani her zorluğun ardından pembe şafaklar doğar derler ya, aynen öylede pembe şafak diyebileceğimiz devletler olarak:
  “ —Osmanlı Devleti,
   —Tacikistan ve Horasan Hükümdarlığı, 
   —Altın Ordu Devleti” doğa gelir de.
      Tabii bu doğuşlar Türk dünyası için kayda değer önemli gelişmelerdir, fakat bu tür doğuşlar kendi içinde rekabet hırsını da beraberinde getirecektir. Zira XIV. asrın Hükümdarları olarak Yıldırım Bayezid, Emir Timur ve Toktamış tarihe mührünü vurmuşlar ama bir bakıyorsun bu önemli şahsiyetler Büyük Birlik davasının aksine yol takip edip, adeta birbirlerinin kuyusunu kazan siyaset izlemişlerdir.  
         Türkler arasındaki savaşlar
          Evet,  Türklerin birbirleri arasındaki savaşlar ciddi manada parçalanmışlıkları da beraberinde getirmiştir. Tabiatıyla hal vaziyet böyle olunca önce Timurlular daha sonrasında Şeybaniler tarih sahnesinden çekilmiş oldular. Neyse ki Şeybani hâkimiyeti sona erse de, Rus istilasından kaçan Astrahanlıların Buhara’ya sığındıklarında Şeybanilerden gelin (kız) almasıyla birlikte akraba olmanın kapısı aralanır. İyi ki de bu kapı aralanmış,  Şeybaniler ve Canoğulları (Astrahanlılar) arasında kurulan bu akrabalık sayesinde Buhara’da kurulan Hanlıklar varlıklarını sürdürür hale gelmişlerdir.  Nasıl mı? İşte kurulan bu yakınlığın meyvesi olarak dünyaya gelen Baki Muhammed, Astrahan Hanlığının misyonunu üstlendiği gibi o dönemin en gözde lider devlet konumda olan Al-i Osmanlı Devletiyle son derece iyi münasebetler kurmayı ihmal etmez de.  
              Malum, Altın Ordu Devleti de tamamen her şeye hâkim, egemen güç olmasa da Kırım, Astrahan, Kazan, Tumen ve Sibirya Hanlıkları adı altında varlığını sürdürmesini bilecektir. Hele ki oluşan bu Hanlıklar vasıtasıyla Timur’dan devr alınan o büyük tarihi miras bir süre korunmuş olurda. Ne var ki bir noktadan sonra mevcut Hanlıklar da Çarlık Rusya’sının istilasına uğradıklarında kendilerinde direnecek güç kalmadığından peyderpey varlıklarını yitireceklerdir. Nasıl varlıklarını yitirmesinler ki,  Osmanlı’nın XVI. asırdan XX. asra kadar ki gerileme sürecinden hem Rusya hem Çin adeta fırsat bu fırsat deyip Türk coğrafyasına milyonlarca Sloven ve Çin halklarını yerleştirerek istila ettiklerinde Türkler kendi öz yurtlarında parya duruma düşeceklerdir. Örnek mi?  İşte bunu 1918 yılında Sovyet-Rusya önce Buhara’yı işgal edip ardından 6 Ekim 1920’de son Buhara Emiri Âlim Han iktidardan düşürüldüklerinde bunu pekâlâ görebiliyoruz. Ve Buhara Hanlığına son verilir de. Keza XIX. asrın ortalarına gelindiğinde Rusların Türkistan’ı zapt ettiklerinde de Türk Dünyası büyük ağır bir yara almış olur.  İşte bu ve buna benzer hadiseler eşliğinde o çok övündüğümüz Volga boyları, Tanrı dağları, Hazar Denizi ve Altay civarları bir bir elimizden çıkıverir. Her şeye rağmen yine de başkalarının boyunduruğu altında da olsa kaybettiğimiz bu topraklarda irili ufaklı topluluklar halde yaşıyor olmamız tek teselli kaynağımız sayılır. Ama yinede sonuçta şu bir gerçek Tatarlar, Çuvaşlar, Başkırtlar, Dolganlar, Tuvalılar, Altaylar vs. o dönemlerden bugüne kalan içimizi burkan iz düşümler olarak yüreğimizi yakmaya devam ettikçe bu tür tesellilerde bizi teskin etmeyecek.  Nasıl teskin etsin ki,  adına ister kardeş topluluklar diyelim, ister muhtar devletler diyelim yıllarca kendi öz yurtlarında halen öksüz yaşamaktalar.
            Kırım
            Ukrayna devleti civarında yaşayan Kırımlılarda aynı akıbetin kurbanı soydaşlarımızdır. Gel de teskin ol, ne mümkün. İşte şairin kendi öz yurdunda garipsin dediği bu süreç 1443’den 1783’e kadar hüküm süren Kırım Hanlığı, II. Katerina eliyle fesh edilmesiyle start alır bile.  Daha sonrasında malum Bolşevik ihtilali gerçekleştiğinde Stalin’in direktifleri ile Kırım-Tatar halkı göçe zorlanacaktır. Derken 18 Ekim 1921 yılında Kırım Muhtar Cumhuriyetine son verilmiş olur. Neyse ki tarihler 1987 yılını gösterdiğinde Mihail Gorbaçev’in Glasnost ve Perestroyka politikaları Kırım Tatarları için yeni bir umut kapısı olacaktır,  ama bir şartla.  Yani Ukrayna’ya verilen o güzelim adaya karşılık elbet.  Nitekim şartlar oluştuğunda 300 bin civarındaki Kırımlı soydaşımız vatanlarına yeniden dönüş yapacaktır. Ancak ne var ki vatana kavuşmuşluk Kırım halkını parya durumdan kurtarmaya yetmeyecektir. Çünkü yönetim tamamen Rusların kontrolü altına geçecektir. Yine de Kırım Tatarları için ümit kalesi diyebileceğimiz devlet teşkilatlarını kurmaya mani bir durum ortaya çıkmaz. Teselli babından da olsa en azından şimdilik Âli Devlet organı dedikleri Âli Şûraları mevcuttur.  Ve bu organ tam yetkilerle donatılmışlık yapılanma olmasa da hiç yoktan ilk adım olması bakımından önemli bir gelişme olarak görmek mümkün.

            Dünya coğrafyasında Türkler
            Türkler, bugün gelinen noktada dünya karalar kesitinin 1/6’ini yurt edinmişlerdir. Zaten Avrasya kıtası dediğimiz alanda aşağı yukarı bu dilimi kapsar. Böylece bu dilime dağılan Türkler şu isimler altında anılır:
           — Anadolu Türkleri, Azerbaycan Türkleri,
            — Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar,
            — Tatarlar, Yakutlar gibi.
            Zaten bu isimler anıldıkça Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar, İran civarı, Asya ve Afganistan’ın kuzey kısımları, Yayık nehri boyun çevresi, Ural önleri, Doğu Türkistan, Merkezi Asya, Volga boyu ve Sibirya gibi coğrafi alanlara bir başka gözle bakarız. Çünkü buralar Türklerin mekân tuttuğu coğrafyalar olarak biliriz hep. Hiç kuşkusuz buralara yayılışımız dışarıdan göç ettirilerek yayılmışlık değil, bilakis doğup var olduğumuz yayılmışlıktır bu. İşte bu var oluştur ki Türklerin büyük çoğunluğu Avrasya kıtasında yaşar durumdalar. Ancak bu alanda sadece yedisi devlet olmayı başarabilmişiz.  Malum,  bunlar:
       —Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan,
       —Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan,
       —Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye tasnif edilir.    

        Gelecekte Türk Birliği
       Tarihten bugüne Türklerin pek çok badireler atlattığı artık bir sır değil. Öyle ki; tarih boyunca kâh güldük, kâh üzüldük, kâh parçalandık, kâh birliktelikler kurduk derken bir dizi tüm sosyolojik vakıalar eşliğinde bugünlere geldik. Hatta kimi zaman da kendi öz yurtlarımızda üvey evlat olarak muamele gördük, halen görüyoruz da. Yine de pek çok badireler atlatmamıza rağmen hele şükür Avrasya kıtasında konuşlanmış olan on dört topluluk arasından yedi devlet çıkarabilmişiz. Zaten tarihe şöyle bir göz attığımızda Türklerin devlet kurmakta ki başarısı hiçbir devlette görülmeyen kendi nevi şahsına münhasır bir özelliktir.  Ki; tarihi süreç içerisinde on altı devlet kurma meziyetimiz söz konusudur. Düşünsenize her parçalanmışlık ve her bozulmanın ardından hemen toparlanıp devlet olabiliyorsak, bu çok mühim bir hadisedir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var,  her ne kadar kurduğumuz Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti birbirinden ayrı devletler gibi görünse de, aslında birbirinin değişik devamı devletlerdir. Bakın, Çinlilerde tarihte değişik isimler altında bugünlere gelebildiler, işte görüyorsunuz gelinen noktada Çin adıyla sanıyla yine Çin’dir ve ayaktalar hala. Aynen öyle de bizimde Göktürk, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetimiz var. Bakmayın siz öyle bizim değişik isimler olarak anılmamıza,  sonuçta hepsi birbirinin devamı dilde, fikirde birliktemiz Türk devletleridir. Bu nedenle hiçbirini ayrı gayri görmeyiz,  bilakis her birini ışık kaynağımız ata yadigârı devletler olarak görürüz hep.
            Türk etnosu
            Türk dünyasında konuşlanmış her bir Türk topluğun varlığı, bize güç kazandırmanın ötesinde bize Türk etnosu birliği noktasında ümit kalelerimiz olur da. Ancak bu ümidimizin heba olmaması için dünyanın değişik yerlerine dağılmış Türk topluluklarıyla gerek ekonomik, gerek sosyal,  gerekse kültürel olsun fark etmez her alanda entegrasyona girmemiz şarttır. Tabii ki, Türk etnosu derken sakın ola ki bizi piyasaya çıkmış bir takım aklı evvel kafatasçı ve şoven duygularla hareket eden sözde Turancılarla aynı kategoride değerlendirilmesin. Hiç kuşkusuz bizim Türk etnomuz Moğol kasırgası barbarlarının tutumlarından farklıdır. Çünkü Türk etnosu İsmail Gaspıralı’nın ifadelerinde yer alan; “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsünden başkası değil elbet. İşte bu nedenledir ki birlikteliğe vurgu yapan her veciz sözü ülkü ediniriz biz. Besbelli ki Türk dünyasıyla entegrasyonu sağlayacak en güçlü bağ olacak unsurların başında dil ve fikir birlikteliği gelir.  Şimdi belki diyebilirsiniz,  bu bağın neresinde din var.  Bikere şunu iyi bilmemiz gerekir ki şu an dünyanın çeşitli yerlerini meskûn ve vatan edinmiş Türkler arasında en belirgin ortak payda  “Türk etnosu” gözükmektedir. Çünkü Türkler arasında din farklılıkları söz konusudur. Dolayısıyla dini faktörü bir ülkü ya da bir ortak bağ gibi düşünmek pek gerçekçi olmaz.  Kaldı ki fikir birlikteliği farklı dini ictihad alanlarını da kapsar. Dolayısıyla bu anlamda Türkün Moğollaştırılmasına asla izin vermeyiz. İlla ki bu alanda birliktelik sağlamak gerekir deniliyorsa, bunun için Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin nefesine ihtiyaç vardır. Zaten o nefes üflendiğinde biliniz ki tarihte nasıl ki Türk’ün alp’i o nefesle alperen olmuşsa bu günde yeni bir alperenlik ruhuyla bir bakmışsın din birliği de dirilişe geçip ortak bir bağımız olmuş, neden olmasın ki.
            Şimdilik öyle anlaşılıyor ki; müsbet manada Türk etnosunu hayata geçirebilirsek, dünya coğrafyasında büyük bir güç ve etkin blok olmak her an mümkün. Yeter ki, bu potansiyelimizi harekete geçirecek aklı izanı yerinde yöneticiler başımızdan eksik olmasın. Aksi takdirde bir kısım ard niyetli yöneticiler Batının kendi etnosunu harekete geçirip kendi entegrasyonunu sağladığında sus pus vaziyet alacakları, aynı entegrasyon bizim için söz konusu olduğunda hemen yalpa yapıp Panturanizm yaftasıyla barikat kurmaya çalışacaklardır. Allah korusun bu tip kafa yapısına sahip yönetircilerin ağzıyla hareket edersek “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsü bir hayalden öteye geçemez. O halde ne kadar çok yönlü birliktelik, o kadar güçtür bilincinde sürdürebilir bir yönetim anlayışı ortaya koymak gerekir, hatta bu manada Avrupa Birliğine girmekten tutunda diğer birliktelikleri de buna dâhil edebiliriz. Ki, Avrupa’da çok sayıda Türk vatandaşlarımız çalışmakta. Dolayısıyla hiç kimsenin dedikodusuna, kınamasına aldırmaksızın dil, kültür, tarihi ve ticari daire alanlarımızı alabildiğince genişletip 21.yüzyıla “Büyük Türk Dünyası” olarak mührümüzü vurmak gerekir.  Düşünsenize rahmetli Turgut Özal’ın o müthiş vizyonuyla; ‘21. yüzyıl Türk Asrı Olacaktır’  dediğinde ne kadarda heyecanlanmıştık. Hatta o müthiş söz bugünde etkisinden pek bir şey kaybetmiş sayılmaz, hala gönüllerde taptaze yankılanmakta. Madem öyle o daha ne duruyoruz, gün birlik olmak zamanı, iri olmak zamanı,  diri olmak zamanı ve hep birlikte Türk asrı olmak zamanıdır.  Hele bir Türk dünyası ayağa kalkmaya dursun, hiç kuşkunuz olmasın tüm âlem bizim mührümüzle nizam bulacaktır. Ve o gün geldiğinde bizim dirilişimiz insanlığın kurtuluşu olacaktır, buna inancımız tam da. 

            Kültürel temel taşlar
            Kültür dairemize renk katan Fuzuli, Nevaî, Mevlâna gibi tefekkür ehlini, Türk Cumhuriyetlerine tanıtmalı ve her türlü iletişim ağlarımız vasıtasıyla kültürel birlikteliğin çimentonun harcını karmalı. Kültürel kaynaklarımızı sadece Üniversitelerle sınırlı tutmak yetmez,  Lise düzeyindeki genç dimağlara Mevlâna’dan Aybek’e, Fuzuli’den Cengiz Aytmatov’a, Mahtum Kulu’ndan Muhtar Avezov’a kadar olan kültür dehalarımızı da ders olarak iyice öğretmeli ve sevdirmeli ki kültürel canlılık doğabilsin.
            Maalesef, bir yandan 1923 hilafetin ilgası ve Latin harflerinin kabulüyle kütüphanelerin sığlaştırılması,  diğer yandan Bolşevik ihtilaliyle birlikte komünist rejimin soydaşlarımızı Kiril-Rus alfabesine zorlaması gibi mezkûr sebepler dil birliğine gölge düşürmeye yetmiştir. Artık Latin harfine geçmişiz bikere, yapacak bir şey yok, her ne kadar kütüphaneler sağırlaşsa da olan olmuş geriye dönüş abesle iştigal olur elbet. Latin harflerine tereddütlüde olsa önce peki dedik, en nihayet bağrımıza basıp amenna dedik. İyi hoş ama birde baktık ki bir takım mahfiller kınında yine durmayıp bu kez 1932 senesinde Türkiye’de başlattıkları dilde arınma ve tasfiyecilikle sosyal dokumuzla oynamaya başladılar. Ne yani buna da mı peki demeliydik. Ya da amenna desek Türk dünyasındaki kardeşlerimiz arasında anlaşma köprü bağlarımızı koparacakları malum. Tâ ki bu dili tasfiye etme oynama süreç Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanana dek devam eder de. Neyse ki bilhassa Ecevit iktidarları döneminden kalan dilde tasfiyecilikve uydurmacılık akımı dönemleri son buldu da Türk dünyasıyla dil birlikteliğine yönelik girişimlere hele şükür şahit olabiliyoruz. Bilhassa geçmişin yaralarını sarmak adına bu noktada Türk Dünyası çerçevesinde kurultaylar düzenlenmesi, birlikte oturup ortak kararlar alabildikleri gördükçe ‘Dilde, Fikirde, İşte birlik’ ülküsü daha da bir anlam kazandı diyebiliriz Hatta gelecek için daha da bir ümit var olduk dersek yeridir.             
            Dil ve alfabe
            Nasıl olsa Latin harflere geçeli epey zaman geçti. O halde daha ne duruyoruz Türk dünyası arasında ortak bir alfabe birliğinin zorunluluk olduğunu görmemiz gerekir. Bakın,  Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan büyük ölçüde Latin alfabesine geçtiler, şayet diğer cumhuriyetlerde Latin alfabesine geçerse bu engeli büyük bir ölçüde aşmış olacağız. Bakın, dil ve alfabe birliği ihmale gelmez, birliktelik için olmazsa olmaz şarttır. Zira ortak konuşulan dillerin uyumluluğunun yanı sıra tarihi filolojik-linguistik zenginliği ve alfabe birliği önemli hususlardır. Madem öyle,  kardeş yurtlar arasında en çok konuşulan ortak kelimelerden işe başlamalı. Tabii bu da yetmez, bu arada ilim adamlarımız da taşın altına eline koyup Türk dünyasında ortak kullanılan kelimelerin adeta envanterini çıkarıp  ‘Dilde, Fikirde, İşte birlik’ için ter dökmeli.  İcabında bu da yetmez, ekonomik entegrasyona da gidilmeli. Madem bütün dünya bu devletlerin bağımsızlıklarını tanımış, bize düşen BDT (Birleşmiş Devletler Topluluğu) ve BM’e (Birleşmiş Milletlere) üye olan bu kardeş topluluklarla en tabii hakkımız olan siyasi, kültürel, ekonomik, coğrafi ve manevi işbirliğini geliştirmemiz boynumuzun borcu olmalıdır.
            Şahsiyetli politikalar
            Batı,  hem Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin sahip olduğu hem doğal zenginliklerin, hem rezerv kapasitesi yüksek gaz ve petrol yataklarının farkındadır. Bilindiği üzere tarihi İpek yolu Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bulunduğu alan dediğimiz Maveraünnehir hattından geçmekte. Bu hat o kadar çok öneme haiz bir yerdir ki,  Sovyetlerin çökmesiyle birlikte Orta Asya Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuştuğunda, ilk etapta hemen ABD ve Çin pastadan pay almak adına yarışır pozisyon aldılar, ikinci etapta ise Rusya ve Avrupa Birliği ülkeler bu yarışa dâhil oldular. Hatta bu arada batının bu noktada oraya ulaşmada dilde, fikirde birlikte yakınlığı bulunan Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak amacı güttüğü gözlerden kaçmaz da. Batının kendi pragmatist kafasınca Türkiye’ye biçtiği misyon işbirliğine dayalı bir diplomasi değil tam aksine Kafkaslara ve Orta Asya’ya giden yolda sadece köprü vazifesi görme sinsiliğidir. Maalesef o yıllarda Türkiye batının bu sinsiliğini fark etmemiş olsa gerek ki yakamızı Sam Amca’ya kaptırıp, Türk dünyasında olan biteni adeta balkondan seyretmişiz. Oysaki oralara onlardan önce alnımız ak göğsümüz dimdik bir şekilde kendi ağabey-kardeş ilişkimiz çerçevesinde uzanmalıydık. Bilhassa 2002 öncesi Türkiye’sinde bu avantajımızı değerlendiremediğimiz gibi, Dilde, fikirde hiçbir birlikteliği olmayan devletler bizden önce çoktan oralara varıp, ekonomik pastanın dilimlerini kapmışlar bile.  Neyse ki 2002 sonrası Türkiye’sinde geçte olsa elimizi artık oralara uzatmış durumdayız. Fakat bu eli uzatmışlık şimdilik sadece tekstil, süper market ve inşaat sektöründe aktif rol almakla sınırlı, oysa bundan ötesine taşmakta lazım gelir. Taşalım ki dünyada gerçek gücümüzü gösterecek mihenk taşımız olan Adriyatik’ten Çin Seddine yönelik büyük projelerle mührümüzü vurabilelim.   
          Velhasıl,  Her ne kadar bir zamanlar Kazakistan da tek adamcı Nazarbayev faktörü, Özbekistan da despot Kerimov’un birlikteliğimize gölge düşürecek ayak sürtmeleri ve daha sonrasında küresel baronların engelleme girişimleri gibi daha nice takozlarla yüzleşsek te gelecekten ümit varız hala. Hele ki 15 Temmuz Diriliş ruhunu gördükten sonra hiç kuşkunuz olmasın 21. yüzyılın Türk asrı olacağına inancımız solmayacaktır.   Bu böyle biline.          
      Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder