ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Bossuet anarşi ile
otoriteyi şöyle karşılaştırır: “Herkesin
istediğini yaptığı yerde hiç kimse istediğini yapamaz; efendinin olmadığı yerde
herkes efendi; herkesin efendi olduğu yerde herkes köle” İşte anarşi budur. “Saule, meşru iktidarın kumandasında tek
insan gibi yola çıktı. Kırk bin kişiydiler ama tek vücut gibiydiler. İşte her
ferdi kendi iradesinden vazgeçirip, onu hükümdarına devreden, hükümdarında
birleştiren bir kavim böyle yekparedir”
İşte otorite bu.(Bkz. Kırk Ambar. Cemil Meriç, Sh. 312)
Evet,
bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere; anarşi denilince bozgunculuk, otorite
deyince de ‘Nizam' akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle anarşi; zihinlerde başıboşluk ve kargaşa olarak
algılanırken, otorite ise özgürlüklere saygı duymak kaydıyla nizami disiplin
olarak algılanmaktadır. Anarşizmin öyle algılanması gayet tabii bir durum, çünkü
intizam ve disiplinden yoksun bir toplumu, şarlatan veya anarşistlerin idare
edeceği muhakkak. Nasıl ki başıbozukluk ve kargaşa anarşizmle özdeş bir
kavramsa, otorite de Nizam’la özdeş bir kavramdır. Bu yüzden müspet manada otorite şart diyoruz. Yani
otoriteden kastımız karşılıklı sevgi ve güvene dayalı bir otoriterliktir. Asla korku imparatorluğu oluşturacak otoriterlik
bizim ölçümüz olamaz.
Biz ki; bir
zamanlar Devlet-i Aliye olarak yedi düvele karşı şefkat ve merhamet kolları açaraktan
gittiğimiz yerlere adalet götürmüş milletiz, o halde aynı ruh ve heyecanla
yeniden tüm dünyanın ümidi ve ışık kaynağı olabiliriz pekâlâ. Yeter ki; Nizam-ı
âlem ülküsünün bir adalet meşalesi olduğu anlaşılsın, gerisi gelir elbet. Zira
tüm insanlık medeniyet nedir, Osmanlının
‘Nizam-ı âlem’ fütuhatı sayesinde
öğrenmiş oldu. Bu bir anlamda cümle âlemin
bizim hilalimizle, hak hukuk anlayışımızla ve adalet uygulamalarımızla nizam
bulduğunun göstergesi fütuhattır. Şimdi geldiğimiz noktada ise o Nizam-ı âlem adaletimizden
eser kalmayınca, hem kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaştık, hem de tüm insanlığı
bitip tükenmek bilmeyen anarşi ve buhranlarla baş başa bırakır olduk.
Evet, insanlık perişan haldedir. Ve içler acısı bir
tabloyla karşı karşıyadır. Zira küfür küfürle, hilal hilalle, küfür hilalle
birbirinin kuyusunu kıyasıya kazar halde.
Değim yerindeyse tam bir kaotik hal, yani ‘Anarşi âlem’ hali yaşıyor
insanlık.. Ülkeler kendi içlerinde çatırdadığı yetmezmiş gibi, bu çatırdayış diğerlerine
de sıçrayıp aynı ölçüde onları da ateş sarmalına dolamakta. Baksanıza Avrupa ilk defa kendi içinde çöküş
emaresi sinyaller vermeye başladı bile. Hani her inişin bir yükseliş olduğu
gibi her yükselişinde bir zevali var ya,
aynen öylede Avrupa’da limitini doldurmuş halde inişe geçmiş durumda. Öyle
ki, Avrupa denilince artık zihinlerde çağdaşlık, özgürlük çağrıştırmıyor, daha çok eroin, uyuşturuculuk, alkol, fuhuş ve
işlemiş oldukları sayısız cinayetleriyle çağrışım yapmakta. Belli ki bu gidişat iyi bir gidişat değil, Yenidünya
düzeninin kurucu patronlarını da ateş sarmalına alacak bir gidişattır bu. Bir zamanlar Osmanlıya hasta adam gözüyle
bakan patronaj güçler, şimdi kendileri
hasta adam haldeler. Öyle ki olayları objektif açıdan bakan aklı başında
aydınlar hasta yatağına düşmüş beyaz adamın bu halini batı medeniyetinin son çırpınışları
olarak görmekte. Tabii hal vaziyet böyle
olunca ister istemez insanlık yeniden Osmanlı’nın Nizam-ı Âlem modelini
hatırlayıp “ Ah! Yeni bir Osmanlı doğa gelse” de bizi bu hal vaziyetten
kurtarsa. Öyle anlaşılıyor ki insanlık
yeniden Osmanlı’nın adaletine hasret duymakta.
Elbette ki Osmanlıyı hatırlamak ve o’nu özlemek güzel bir şey, ancak şu
da var ki geç kalınmış bir özlemdir bu. Bir kere Avrupa öteden beri uygulamaya
çalıştığı özgürlükçü politikalarına anarşizmi besleyecek felsefeyi baş tacı edinip
kan bulaştırırsa olacağı buydu, başka ne beklenebilirdi ki. Sen misin Makyavelizm’i rehber kabul edip
kendini ‘Hükümdar’ görmek, “Hiç kimse şah değil, Hükümdar değil’ gerçeğiyle işte
böyle yüzleşirsin. Hiç kuşkusuz kılavuzu karga olanın geleceği nokta budur.
Bakın, Machiavelli şöyle kılavuz olmuş: “Suçlarında
faydalısı, faydasızı var... Tabiatın tek kanunu var: En kuvvetlinin hakkı
yalan, hıyanet, sahtekarlık dünyanın her ülkesinde geçer akçe.. Hükümdarlar da
halk da kan döker. Sokakta her insan katil adayıdır... Dürüstlük özel hayatta
olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir.. İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm,
yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle
koparmak zulüm değil vazife. Halk yalnız neticeleri görür, vasıtalar ne olursa
olsun hoş görülür ve alkışlanır...” Evet,
görüyorsunuz bu sözler içten pazarlıklı vahşi
batının gerçek yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.
Meğer batının bir
zamanlar ‘Yenidünya düzeni’ sloganına sarılmasının sebebi, bugüne dek sayısız işlenen
cinayetlerin örtbas etmek içinmiş. Dahası
‘Yenidünya düzeni’ söylemi hem maskeli
balonmuş, hem de Makyavelizm siyasetini esas alan bir kılıf modelmiş. İşte tüm
dünyada bir türlü kan ve gözyaşının dinmemesinin ardında bu Makyavelist ruh
yatmaktadır. Öyle ki, çıkarları uğruna
çoluk çocuk, yaşlısı genci ayırmaksızın kan dökmeyi mubah gören vahşi batı
ruhudur bu. Batı genlerine kadar işlemiş
bu ruhtan kurtulamadığı müddetçe ne kendilerine ne de insanlığa huzur
getirebilir. Ne diyelim, nasıl ki Makyavelizm böyle bir başa bela akımsa,
Osmanlı’nın Nizam-ı âlemi de batının tam aksine insanlığa huzur kaynağı bir
soluktur. Bu yüzden deriz ki, insanlık
ya batının aldatıcı oyunlarına sarılıp kendini anarşi âlemde bulacak, ya da
Osmanlıyı yeniden keşfedip Nizamı âlem bulacaktır.
Komünizm, kapitalizm,
faşizm vs. hepsi Avrupa’nın icadı ideolojilerdir. Belli ki bütün “izm”lerin
temelinde anarşi âlem ruhu vardır. Bakın,
komünizm insanı üretim aracı proletarya
görüp burjuvaziye karşı kalkan olarak kullanmıştır. Kapitalizm ise “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar”
mantığıyla saldım çayıra mevlam kayıra misali habire kargaşalığa çanak tutmakla
işi kotarmaya çalışmakta. Faşizm, desen,
o da Mussolini’nin; “Bizim doktrinimiz
eylemdir” sözü çerçevesinde
anarşistliğini her halinden belli ediyor zaten. Ki, faşizmin düşünceye ihtiyacı
olmaz, onun tek ihtiyacı polisiye kuvvetlerdir.
Aslında Batı
cenahından türeyen her bir ideolojik akımın tutulacak bir tarafı yok dersek
yeridir. Nasıl tutulacak tarafı olsun ki, tüm ürettikleri ‘izm’ler kan, gözyaşı ve anarşizm
doğurmuştur. Üstelik bu ideolojiler sefaletten, işsizlikten beslenmenin yanı
sıra birde bunun üstüne sanayileşmenin doğurduğu geçiş sancılarından yararlanıp
öyle ortaya çıkmışlardır. Derken sahneye çıktıklarında geçici bir süreliğine de
olsa meşhur olmuşlarda. Ülke halkları hele zeril sefil hale düşmeye dursun, bir
bakmışsın denize düşen yılana sarılır misali umudunu ideolojilere bağlayabiliyor.
Böylece sisli havalar kanla beslenen ideolojilerin
işine yarayıp icabında kitleler nezdinde baş tacı olabiliyor. Malum olduğu
üzere mevcut ideolojiler arasından komünizm belası bir dönem bizim toprağımıza
da sıçramış, derken ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı gençleri avlayan tuzak kapan
olmuşta. Neyse ki, komünizm Rusya’da dokuz doğurmasıyla birlikte kominizim bu topraklarda
pek yüz bulamaz ve tamamen paçavra hale dönüşmüş durumda. Öyle ki ellerinde oyalanacak bir şeyleri
kalmamıştır. Hani derler ya çıkmamış
candan ümit kesilmez diye, aynen öyle de o ara ne oluyorsa eski sol tüfekler 12
Eylül sonrası kendilerini oyalayacak ‘laisizm'
oyuncağına sarılıp kurtuluş reçetesi olarak görürler de. Bakalım bu suni heves nereye kadar devam
edecek? Ah zavallı solcular, başka
ellerinde avuçlarında bir şey kalmayınca bir şekilde avunacak suni, sentetik
bir şeyler bulabiliyorlar. Adamlar
hayatlarında vahyin soluğundan hiç soluklanmamışlar, elbette ki suni putlara sarılacaklar. Nizam-ı
âlem ülküsünden mahrum beyinler, akıllarını başlarına toplamadığı müddetçe suni
kavramların kurbanı olup anarşi âlem bataklığında habire debelenip
duracaklardır, bu kaçınılmazdır.
Batı
geçmişten ders alır mı bu bilinmez ama şu bir gerçek bizatihi kendilerinin
ürettikleri “izm”ler dönüp dolaşıyor kendisinin de kalbinden vurabiliyor.
Bakın, ne zaman ki Avrupa akıl edip karşı devrim hareketlerinin üzerine
şiddetle değil sosyal adalet projeleriyle gitmesini bildi, işte o an pek çok meselelerin
üstesinden gelebilmişlerdir. Kaldı ki, şiddetle kim ne bulmuş ki onlarda
bulsun. İşte bu yüzden batıda Machiavelli’nin
anarşiyi önlemek için üç beş kelle koparmak sözlerinin pek kıymet-i harbiyesi
kalmadı diyebiliriz. Belli ki nizam ve
asayişi sağlamanın en kalıcı çözüm yolu sosyal adalet uygulamalarına ağırlık
vermekten geçmektedir. Aksi halde her daim anarşi âlem kol gezecektir.
Anarşist, baş
kaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde belki haklı olduğu yanlar vardır. Fakat bu haklılık ona yakıp yıkma ve kan dökme
hakkı vermez, bunun adı düpedüz anarşizm
olur. Her yakıp yıktığı yer, her akıttığı oluk oluk kanlar ona meşruiyet
kazandırmaz, tam aksine alnına kara leke
bir illegal hüviyet olarak geçer. İlginçtir meşru yoldan hak talep etmek varken
illegal yollardan hak talep edilmekte habire. Oysa tarihin hiç bir döneminde anarşist,
insanlığa nizam-ı âlem olmadı ki, şimdide olsun. Tarihin sayfalarına olsa olsa
adını anarşi âlem olarak yazdıracaktır. Nitekim anarşist bu dünyadan göçtüğünde
ardından sadece içi boş yaldızlı ve parlak sloganlar bırakmıştır hep. İşte bu noktada iktidar odur ki anarşistlerin
eline tutuşturulmuş sloganları boşa çıkartacak bir elde Kur’an bir elde Bilgi
donanıma haiz nesil yetiştirebilendir. Maalesef geçmişte iş bilmez iktidarlar
anarşistin elindeki propaganda malzemeleri alacak yerde kanı kanla yıkamak
suretiyle daha da kanayan yarayı kangren hale getirdiler. Öyle ki özgürlükleri
kısıtlayıcı bir takım uygulamalarla meseleleri daha da çıkmaz hale sokup
illegal örgütlerin değirmenine su taşımış oldular. Derken bu tip iş bilmez
idareciler birliği dirliği sağlayacak uygulamalar yerine, ayrımcı ve
ötekileştirici uygulamaları yüzünden anarşi âlemle yüzleşmiş olduk. Hâlbuki
iktidar olmuş bir parti ya da liderin yapacağı tek şey öncelikle anarşistin
propaganda yoluyla istismar ettiği kaynaklara yasaklayıcı kurallar koymak
değil, demokratik ve nizam-ı âlem
kurallarla birliği ve dirliği sağlamak olmalıdır. Zaten adalet sahibi bir lider iktidar gelmiş
olsa bu topraklarda yaşayan her insanı Allah’ın mukaddes emaneti göreceği
muhakkak. Keza akıllı ve bir basiret sahibi bir lider, bu doğurgan topraklarda farklılıkların
ayrılık değil adeta bir kilim üzerine işlenmiş zengin desenler olarak gören
lider demektir. Nitekim bunun ilk işaretlerini bilhassa 2002 sonrası Türk
siyasi hayatında gördükte.
Pekâlâ, bizde
biliyoruz sıkı olağan üstü güvenlik önlemlerin kısa vadede işe yaradığını, ancak
bizim asıl aradığımız uzun soluklu, uzun vadede işe yarayacak çözümlerdir. Her şeyden önce şu gerçeği zihnimize iyi
kazımak gerekir, düşüncelere pranga vurmakla asla anarşizm önlenemez. İş bilen
yönetici odur ki düşüncelere pranga koyan değil, düşüncelere açıklama fırsatı tanıyıp
anarşizmin elinden silahı alma becerisi gösterendir. Kaldı ki bu toprakların
insanı öteden beri yasakçı uygulamalardan hep nefret etmiştir. Öyle ki necip
milletimiz halen bugün olmuş milli şef döneminde jandarma dipçiği ile yönetildiği
yılları unutmuş değil. Şayet o
dönemlerde özgürlükçü sosyal adalet projelerine ağırlık verilseydi gelinen
noktada anarşizm bu denli mesafe kat edemeyecekti. O dönemlerde Jandarma dipçiği ile toplumu
yönettiler de ne oldu, sonunda tıpkı Rusya’da olduğu gibi vakti zamanı geldiğinde
hem kendileri çöktüler, hem de
yürüttükleri despot politikalar çöktü. Demek ki; faşizan ve milli şef
uygulamalar payidar olmadığı gibi akıbetleri hüsranla sonuçlanıyormuş. Geçte olsa pılını pırtısını toplayıp şeflikleri
sona erebiliyormuş.
Avrupa’da epey şeflik
ve kanlı ihtilallar geçirmiş bir tarihi dönem yaşadı. Vatka ki, meselelerin üzerine kaba kuvvetle değil, sosyal adalet uygulamalarıyla gitmiş, işte o
zaman ancak özgür ülke hale gelebilmişlerdir. Çözümü sosyal adalet ve
özgürlüklerde görmekle iyi de yaptılar, çünkü anarşizmin istismar kaynaklarını
ancak bu yöntemle kurutabilmişlerdir. Böylece elinde avucunda hiçbir istismar
malzemesi kalmayan anarşist, kitleleri harekete geçirmekten aciz hale
düşmüştür.
Malum olduğu üzere dünyada bir tek ölüme çare
yok, her şeyin bir çaresi var elbet, o
halde çıkmaz kuyularda çözüm aramayalım, bizim çözüm reçetemiz Nizam-ı âlem’in kültür kodlarında
mevcut zaten. Nasıl ki, Fatih’in kendini elinde gül ile resimletmesi Nizam-ı âlem
sembolü demekse batılının elinde Roma ruhu baltasıyla kendisini heykeltıraş
büst halde göstermesi de anarşi âlemi çağrıştıran bir semboldür. Batı, Roma
ruhu baltasıyla nice kıydığı canları unutmuş gözükse de biz unutmuş değiliz.
Dolayısıyla ikide bir kalkıp bize insan hakları dersi vermeye kalkışmasınlar, önce giyotine verdikleri kurbanların hesabını
versinler sonrasında gelip insan haklarından dem vursunlar. Onların özgürlük,
eşitlik, barış, hümanizm dedikleri şey
sadece kendi coğrafi sınırları için geçerli umdelerdir. Hiç kuşkusuz kendi
sınırlarının dışına çıktıklarında kazın ayağı hiçte öyle değil, hak
getire ne adalet, ne hürriyet görüyoruz, sadece etrafta vahşi batının akıttığı kanları
görüyoruz. Başta da dedik ya, meğer yenidünya düzeni dedikleri şey, sayısız işledikleri vahşi cinayetleri gizlemek
için söylenmiş bir kılıf. Dolayısıyla batılı içinde saklı tuttuğu Roma kılıfı
baltasını, yani barbar ruhunu ıslah etmedikçe hiçbir zaman özgürlük, yenidünya
düzeni gibi kavramlar içi boş bir balon olmaktan öte bir anlam içermeyecektir.
Velhasıl, insanlığın kurtuluşu Roma baltası
anarşi âlemde değil, Osmanlıyı üç kıtada adalet güneşi kılan İ’lây-ı
Kelimetullah için Nizam-ı
âlem ülküsü gülfidanın kokusundadır. O halde gün ümit tazeleme günü deyip, öyle
yola koyulmalı.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder