15 Ağustos 2016 Pazartesi

ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?



    ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
                                                                                                        
SELİM  GÜRBÜZER

        Bossuet anarşi ile otoriteyi şöyle karşılaştırır: “Herkesin istediğini yaptığı yerde hiç kimse istediğini yapamaz; efendinin olmadığı yerde herkes efendi; herkesin efendi olduğu yerde herkes köle” İşte anarşi budur. “Saule, meşru iktidarın kumandasında tek insan gibi yola çıktı. Kırk bin kişiydiler ama tek vücut gibiydiler. İşte her ferdi kendi iradesinden vazgeçirip, onu hükümdarına devreden, hükümdarında birleştiren bir kavim böyle yekparedir”  İşte otorite bu.(Bkz. Kırk Ambar. Cemil Meriç, Sh. 312)
         Evet, bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere; anarşi denilince bozgunculuk, otorite deyince de ‘Nizam' akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle anarşi;  zihinlerde başıboşluk ve kargaşa olarak algılanırken, otorite ise özgürlüklere saygı duymak kaydıyla nizami disiplin olarak algılanmaktadır. Anarşizmin öyle algılanması gayet tabii bir durum, çünkü intizam ve disiplinden yoksun bir toplumu, şarlatan veya anarşistlerin idare edeceği muhakkak. Nasıl ki başıbozukluk ve kargaşa anarşizmle özdeş bir kavramsa, otorite de Nizam’la özdeş bir kavramdır. Bu yüzden  müspet manada otorite şart diyoruz. Yani otoriteden kastımız karşılıklı sevgi ve güvene dayalı bir otoriterliktir.  Asla korku imparatorluğu oluşturacak otoriterlik bizim ölçümüz olamaz.
          Biz ki; bir zamanlar Devlet-i Aliye olarak yedi düvele karşı şefkat ve merhamet kolları açaraktan gittiğimiz yerlere adalet götürmüş milletiz, o halde aynı ruh ve heyecanla yeniden tüm dünyanın ümidi ve ışık kaynağı olabiliriz pekâlâ. Yeter ki; Nizam-ı âlem ülküsünün bir adalet meşalesi olduğu anlaşılsın, gerisi gelir elbet. Zira tüm insanlık medeniyet nedir,  Osmanlının ‘Nizam-ı âlem’  fütuhatı sayesinde öğrenmiş oldu.  Bu bir anlamda cümle âlemin bizim hilalimizle, hak hukuk anlayışımızla ve adalet uygulamalarımızla nizam bulduğunun göstergesi fütuhattır. Şimdi geldiğimiz noktada ise o Nizam-ı âlem adaletimizden eser kalmayınca, hem kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaştık, hem de tüm insanlığı bitip tükenmek bilmeyen anarşi ve buhranlarla baş başa bırakır olduk.  
         Evet,  insanlık perişan haldedir. Ve içler acısı bir tabloyla karşı karşıyadır. Zira küfür küfürle, hilal hilalle, küfür hilalle birbirinin kuyusunu kıyasıya kazar halde.  Değim yerindeyse tam bir kaotik hal, yani ‘Anarşi âlem’ hali yaşıyor insanlık.. Ülkeler kendi içlerinde çatırdadığı yetmezmiş gibi, bu çatırdayış diğerlerine de sıçrayıp aynı ölçüde onları da ateş sarmalına dolamakta.   Baksanıza Avrupa ilk defa kendi içinde çöküş emaresi sinyaller vermeye başladı bile. Hani her inişin bir yükseliş olduğu gibi her yükselişinde bir zevali var ya,  aynen öylede Avrupa’da limitini doldurmuş halde inişe geçmiş durumda. Öyle ki, Avrupa denilince artık zihinlerde çağdaşlık, özgürlük çağrıştırmıyor,  daha çok eroin, uyuşturuculuk, alkol, fuhuş ve işlemiş oldukları sayısız cinayetleriyle çağrışım yapmakta.  Belli ki bu gidişat iyi bir gidişat değil, Yenidünya düzeninin kurucu patronlarını da ateş sarmalına alacak bir gidişattır bu.  Bir zamanlar Osmanlıya hasta adam gözüyle bakan patronaj güçler,  şimdi kendileri hasta adam haldeler. Öyle ki olayları objektif açıdan bakan aklı başında aydınlar hasta yatağına düşmüş beyaz adamın bu halini batı medeniyetinin son çırpınışları olarak görmekte.  Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez insanlık yeniden Osmanlı’nın Nizam-ı Âlem modelini hatırlayıp “ Ah! Yeni bir Osmanlı doğa gelse” de bizi bu hal vaziyetten kurtarsa.  Öyle anlaşılıyor ki insanlık yeniden Osmanlı’nın adaletine hasret duymakta.  Elbette ki Osmanlıyı hatırlamak ve o’nu özlemek güzel bir şey, ancak şu da var ki geç kalınmış bir özlemdir bu. Bir kere Avrupa öteden beri uygulamaya çalıştığı özgürlükçü politikalarına anarşizmi besleyecek felsefeyi baş tacı edinip kan bulaştırırsa olacağı buydu, başka ne beklenebilirdi ki.  Sen misin Makyavelizm’i rehber kabul edip kendini ‘Hükümdar’ görmek, “Hiç kimse şah değil, Hükümdar değil’ gerçeğiyle işte böyle yüzleşirsin. Hiç kuşkusuz kılavuzu karga olanın geleceği nokta budur. Bakın, Machiavelli şöyle kılavuz olmuş: “Suçlarında faydalısı, faydasızı var... Tabiatın tek kanunu var: En kuvvetlinin hakkı yalan, hıyanet, sahtekarlık dünyanın her ülkesinde geçer akçe.. Hükümdarlar da halk da kan döker. Sokakta her insan katil adayıdır... Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir..  İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil vazife. Halk yalnız neticeleri görür, vasıtalar ne olursa olsun hoş görülür ve alkışlanır...”  Evet,  görüyorsunuz bu sözler içten pazarlıklı vahşi batının gerçek yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.
       Meğer batının bir zamanlar ‘Yenidünya düzeni’ sloganına sarılmasının sebebi, bugüne dek sayısız işlenen cinayetlerin örtbas etmek içinmiş.  Dahası  ‘Yenidünya düzeni’ söylemi hem maskeli balonmuş, hem de Makyavelizm siyasetini esas alan bir kılıf modelmiş. İşte tüm dünyada bir türlü kan ve gözyaşının dinmemesinin ardında bu Makyavelist ruh yatmaktadır.  Öyle ki, çıkarları uğruna çoluk çocuk, yaşlısı genci ayırmaksızın kan dökmeyi mubah gören vahşi batı ruhudur bu.  Batı genlerine kadar işlemiş bu ruhtan kurtulamadığı müddetçe ne kendilerine ne de insanlığa huzur getirebilir. Ne diyelim, nasıl ki Makyavelizm böyle bir başa bela akımsa, Osmanlı’nın Nizam-ı âlemi de batının tam aksine insanlığa huzur kaynağı bir soluktur. Bu yüzden deriz ki,  insanlık ya batının aldatıcı oyunlarına sarılıp kendini anarşi âlemde bulacak, ya da Osmanlıyı yeniden keşfedip Nizamı âlem bulacaktır.
         Komünizm, kapitalizm, faşizm vs. hepsi Avrupa’nın icadı ideolojilerdir. Belli ki bütün “izm”lerin temelinde anarşi âlem ruhu vardır.  Bakın,  komünizm insanı üretim aracı proletarya görüp burjuvaziye karşı kalkan olarak kullanmıştır. Kapitalizm ise “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” mantığıyla saldım çayıra mevlam kayıra misali habire kargaşalığa çanak tutmakla işi kotarmaya çalışmakta. Faşizm,  desen, o da Mussolini’nin; “Bizim doktrinimiz eylemdir”  sözü çerçevesinde anarşistliğini her halinden belli ediyor zaten. Ki, faşizmin düşünceye ihtiyacı olmaz, onun tek ihtiyacı polisiye kuvvetlerdir.  
          Aslında Batı cenahından türeyen her bir ideolojik akımın tutulacak bir tarafı yok dersek yeridir. Nasıl tutulacak tarafı olsun ki,  tüm ürettikleri ‘izm’ler kan, gözyaşı ve anarşizm doğurmuştur. Üstelik bu ideolojiler sefaletten, işsizlikten beslenmenin yanı sıra birde bunun üstüne sanayileşmenin doğurduğu geçiş sancılarından yararlanıp öyle ortaya çıkmışlardır. Derken sahneye çıktıklarında geçici bir süreliğine de olsa meşhur olmuşlarda. Ülke halkları hele zeril sefil hale düşmeye dursun, bir bakmışsın denize düşen yılana sarılır misali umudunu ideolojilere bağlayabiliyor.  Böylece sisli havalar kanla beslenen ideolojilerin işine yarayıp icabında kitleler nezdinde baş tacı olabiliyor. Malum olduğu üzere mevcut ideolojiler arasından komünizm belası bir dönem bizim toprağımıza da sıçramış, derken ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı gençleri avlayan tuzak kapan olmuşta. Neyse ki, komünizm Rusya’da dokuz doğurmasıyla birlikte kominizim bu topraklarda pek yüz bulamaz ve tamamen paçavra hale dönüşmüş durumda.  Öyle ki ellerinde oyalanacak bir şeyleri kalmamıştır.  Hani derler ya çıkmamış candan ümit kesilmez diye, aynen öyle de o ara ne oluyorsa eski sol tüfekler 12 Eylül sonrası kendilerini oyalayacak ‘laisizm'  oyuncağına sarılıp kurtuluş reçetesi olarak görürler de.  Bakalım bu suni heves nereye kadar devam edecek?  Ah zavallı solcular, başka ellerinde avuçlarında bir şey kalmayınca bir şekilde avunacak suni, sentetik bir şeyler bulabiliyorlar.  Adamlar hayatlarında vahyin soluğundan hiç soluklanmamışlar,  elbette ki suni putlara sarılacaklar. Nizam-ı âlem ülküsünden mahrum beyinler, akıllarını başlarına toplamadığı müddetçe suni kavramların kurbanı olup anarşi âlem bataklığında habire debelenip duracaklardır, bu kaçınılmazdır.
           Batı geçmişten ders alır mı bu bilinmez ama şu bir gerçek bizatihi kendilerinin ürettikleri “izm”ler dönüp dolaşıyor kendisinin de kalbinden vurabiliyor. Bakın, ne zaman ki Avrupa akıl edip karşı devrim hareketlerinin üzerine şiddetle değil sosyal adalet projeleriyle gitmesini bildi, işte o an pek çok meselelerin üstesinden gelebilmişlerdir. Kaldı ki, şiddetle kim ne bulmuş ki onlarda bulsun.  İşte bu yüzden batıda Machiavelli’nin anarşiyi önlemek için üç beş kelle koparmak sözlerinin pek kıymet-i harbiyesi kalmadı diyebiliriz.  Belli ki nizam ve asayişi sağlamanın en kalıcı çözüm yolu sosyal adalet uygulamalarına ağırlık vermekten geçmektedir. Aksi halde her daim anarşi âlem kol gezecektir.  
         Anarşist, baş kaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde belki haklı olduğu yanlar vardır.  Fakat bu haklılık ona yakıp yıkma ve kan dökme hakkı vermez,  bunun adı düpedüz anarşizm olur.  Her yakıp yıktığı yer,  her akıttığı oluk oluk kanlar ona meşruiyet kazandırmaz,  tam aksine alnına kara leke bir illegal hüviyet olarak geçer. İlginçtir meşru yoldan hak talep etmek varken illegal yollardan hak talep edilmekte habire. Oysa tarihin hiç bir döneminde anarşist, insanlığa nizam-ı âlem olmadı ki,  şimdide olsun. Tarihin sayfalarına olsa olsa adını anarşi âlem olarak yazdıracaktır. Nitekim anarşist bu dünyadan göçtüğünde ardından sadece içi boş yaldızlı ve parlak sloganlar bırakmıştır hep.  İşte bu noktada iktidar odur ki anarşistlerin eline tutuşturulmuş sloganları boşa çıkartacak bir elde Kur’an bir elde Bilgi donanıma haiz nesil yetiştirebilendir.  Maalesef geçmişte iş bilmez iktidarlar anarşistin elindeki propaganda malzemeleri alacak yerde kanı kanla yıkamak suretiyle daha da kanayan yarayı kangren hale getirdiler. Öyle ki özgürlükleri kısıtlayıcı bir takım uygulamalarla meseleleri daha da çıkmaz hale sokup illegal örgütlerin değirmenine su taşımış oldular. Derken bu tip iş bilmez idareciler birliği dirliği sağlayacak uygulamalar yerine, ayrımcı ve ötekileştirici uygulamaları yüzünden anarşi âlemle yüzleşmiş olduk. Hâlbuki iktidar olmuş bir parti ya da liderin yapacağı tek şey öncelikle anarşistin propaganda yoluyla istismar ettiği kaynaklara yasaklayıcı kurallar koymak değil,  demokratik ve nizam-ı âlem kurallarla birliği ve dirliği sağlamak olmalıdır.  Zaten adalet sahibi bir lider iktidar gelmiş olsa bu topraklarda yaşayan her insanı Allah’ın mukaddes emaneti göreceği muhakkak. Keza akıllı ve bir basiret sahibi bir lider, bu doğurgan topraklarda farklılıkların ayrılık değil adeta bir kilim üzerine işlenmiş zengin desenler olarak gören lider demektir. Nitekim bunun ilk işaretlerini bilhassa 2002 sonrası Türk siyasi hayatında gördükte.  
           Pekâlâ, bizde biliyoruz sıkı olağan üstü güvenlik önlemlerin kısa vadede işe yaradığını, ancak bizim asıl aradığımız uzun soluklu, uzun vadede işe yarayacak çözümlerdir.  Her şeyden önce şu gerçeği zihnimize iyi kazımak gerekir, düşüncelere pranga vurmakla asla anarşizm önlenemez. İş bilen yönetici odur ki düşüncelere pranga koyan değil,  düşüncelere açıklama fırsatı tanıyıp anarşizmin elinden silahı alma becerisi gösterendir. Kaldı ki bu toprakların insanı öteden beri yasakçı uygulamalardan hep nefret etmiştir. Öyle ki necip milletimiz halen bugün olmuş milli şef döneminde jandarma dipçiği ile yönetildiği yılları unutmuş değil.  Şayet o dönemlerde özgürlükçü sosyal adalet projelerine ağırlık verilseydi gelinen noktada anarşizm bu denli mesafe kat edemeyecekti.  O dönemlerde Jandarma dipçiği ile toplumu yönettiler de ne oldu, sonunda tıpkı Rusya’da olduğu gibi vakti zamanı geldiğinde hem kendileri çöktüler,  hem de yürüttükleri despot politikalar çöktü. Demek ki; faşizan ve milli şef uygulamalar payidar olmadığı gibi akıbetleri hüsranla sonuçlanıyormuş.  Geçte olsa pılını pırtısını toplayıp şeflikleri sona erebiliyormuş.
         Avrupa’da epey şeflik ve kanlı ihtilallar geçirmiş bir tarihi dönem yaşadı.  Vatka ki,  meselelerin üzerine kaba kuvvetle değil,  sosyal adalet uygulamalarıyla gitmiş, işte o zaman ancak özgür ülke hale gelebilmişlerdir. Çözümü sosyal adalet ve özgürlüklerde görmekle iyi de yaptılar, çünkü anarşizmin istismar kaynaklarını ancak bu yöntemle kurutabilmişlerdir. Böylece elinde avucunda hiçbir istismar malzemesi kalmayan anarşist, kitleleri harekete geçirmekten aciz hale düşmüştür.           
        Malum olduğu üzere dünyada bir tek ölüme çare yok,  her şeyin bir çaresi var elbet, o halde çıkmaz kuyularda çözüm aramayalım,  bizim çözüm reçetemiz Nizam-ı âlem’in kültür kodlarında mevcut zaten. Nasıl ki, Fatih’in kendini elinde gül ile resimletmesi Nizam-ı âlem sembolü demekse batılının elinde Roma ruhu baltasıyla kendisini heykeltıraş büst halde göstermesi de anarşi âlemi çağrıştıran bir semboldür. Batı, Roma ruhu baltasıyla nice kıydığı canları unutmuş gözükse de biz unutmuş değiliz. Dolayısıyla ikide bir kalkıp bize insan hakları dersi vermeye kalkışmasınlar,  önce giyotine verdikleri kurbanların hesabını versinler sonrasında gelip insan haklarından dem vursunlar. Onların özgürlük, eşitlik, barış,  hümanizm dedikleri şey sadece kendi coğrafi sınırları için geçerli umdelerdir. Hiç kuşkusuz kendi sınırlarının dışına çıktıklarında kazın ayağı hiçte öyle değil,   hak getire ne adalet, ne hürriyet görüyoruz,  sadece etrafta vahşi batının akıttığı kanları görüyoruz.  Başta da dedik ya,  meğer yenidünya düzeni dedikleri şey,  sayısız işledikleri vahşi cinayetleri gizlemek için söylenmiş bir kılıf. Dolayısıyla batılı içinde saklı tuttuğu Roma kılıfı baltasını, yani barbar ruhunu ıslah etmedikçe hiçbir zaman özgürlük, yenidünya düzeni gibi kavramlar içi boş bir balon olmaktan öte bir anlam içermeyecektir.  
         Velhasıl, insanlığın kurtuluşu Roma baltası anarşi âlemde değil, Osmanlıyı üç kıtada adalet güneşi kılan İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü gülfidanın kokusundadır. O halde gün ümit tazeleme günü deyip, öyle yola koyulmalı.
            Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder