NİZAM-I ÂLEM’E SOSYOLOJİK BAKIŞ
SELİM GÜRBÜZER
Hemen her milletin bir takım değişik evreler sürecinden geçtiği
bir sır değil elbet. Hiç kuşkusuz geçirilen değişim evrelerin ilk aşaması göçebeliktir,
ikincisi yerleşikliktir, üçüncüsü sanayileşmek, dördüncüsü bilgi toplumu
olmaktır.
İşte
bu sosyolojik değişim evrelerin ilk aşamasına kendi açımızdan ister adına bozkır,
ister yaylak-kışlak, ister göçer-konar densin sonuçta tıpkı diğer toplumlarda
olduğu gibi bizimde bir göçebe evremizin olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Bu
arada sakın ola ki, böyle bir tasniften hareketle göçebe hayat tarzımızı hafife
aldığımız sanılmasın, bikere birinci
aşama zor şartların doğurduğu bir yaşama biçiminden kaynaklanan bir evremizdir.
Zaten ilk evrede çetin coğrafya şartları
karşısında bir ‘Alp’in avını avlamak için büyük bir mücadele içerisine girmek gerektiği
gayet net açık ortada. Bu yüzden göçebe üretimimiz avcılık üzerine dayanmaktadır.
Yani göçebe toplum nizam anlayışımızın ‘bozkır kültür’ ekseni üzerine seyretmesi gayet tabiidir.
Ama yinede sanmayalım ki bozkır kültürümüz sadece at üzerinde göç ederek şekillenmiştir,
unutmayalım ki kültür kodlarımızda atla birlikte
demiri dövmekte vardır. Keza bozkır
hayat tarzımızda yine “Bey” olabilmek için aç’a aş, çıplağa
bez giydirmekte vardır. Ancak bunu yapmak içinde avını iyi avlamak gerekir. İşte
böylesi bir kültürde avını iyi avlamanın ya da gücün göstergesi diyebileceğimiz
bozkurt’u simge seçmemiz elbette ki tesadüfü olamaz. Dahası ‘Bozkurt’
çetin coğrafyamızın bize kazandırdığı sembolümüzdür.
Nitekim bugüne dek yiğitliğimizin sembolü olarak koruduk da. Her ne kadar ‘Bozkurt’ göçebe toplum yapımıza uygun bir simge
gözükse de Türk’ün asla vazgeçemeyeceği bir sembol olmuştur. Kaldı ki bu sembolün dışa karşı hâkimiyet
anlamı da söz konusudur. Zaten kabile kültür kodunun kökeninde de dışa karşı
savaş ve hâkimiyet söz konusudur.
Anlaşılan bozkır kültür kodumuzda baskın biricik unsur bilek
gücüdür. Dolayısıyla göçebeliğe dayanan toplum evremizin destanî kültürün de
yer alan “Baş kesip kan dökmek” yiğitliğin şanından sayılan bir
kahramanlık olarak karşılık bulmuştur. Zira göçebe dinamizminin devamı için o
devrin şartları gereği kan dökmek, avını en iyi şekilde avlamak, tabiata hâkim olmak
gerekir. Buna iyi bir savaşçı olmakta dâhildir. Dolayısıyla müesseseleşmek, ilim, aşk, üretim
gibi yerleşik değerler göçebe dinamizmine yabancı öğelerdir. Şimdi gel de bu
dinamik yapı içerisinde göçebe üretim tarzınca ‘yerleşik’ düşün, ne mümkün. Bikere bu eşyanın tabiatına uymaz, ne zaman ki tarihi süreç içerisinde savaştan
üretime, çadırdan eve, bozkurttan koyuna, kan dökmekten ilme ve aşka geçiş
yapmışız işte o zaman ancak yerleşik düşünebilme melekesi kazanmışız. Sadece
düşünce melekemiz mi yerleşik oldu, hiç
kuşkusuz buna simgesel değişimler de eklendi. Nitekim bozkurt, koyun, bilgisayar temaları
her devrin gelişme evrelerine uygun simgesel temalardır. Nasıl ki bozkurt
göçebe dinamizmi simgeleyen sembolse, Yunus’un şiirine konu olan koyun ve
Mevlana’nın Mesnevisine konu olan zanaat, alet ve adavetler de
yerleşikliğimizin göstergesi simgesel temalarımızdır. Yine nasıl ki bilgisayar adı üzerinde bilgi
çağına özgü bir simgeyse bilgi çağı öncesi devirlerde de ilim, aşk, toprağı işlemeye dayalı üretim, sanat gibi unsurlarda
yerleşikliğin kültür kodu simgeleri olarak karşımıza çıkar.
Tabii tüm bu değişim ve dönüşümler her toplumda
olduğu gibi bizde de pek kolay gerçekleşmedi. Nasıl kolay gerçekleşsin ki,
bikere at üstünde dur durak bilmeksizin ordan oraya göç ederek habire
koşturmuşuz, dolayısıyla bozkır kültüründen yerleşik kültüre geçişte bir takım geçiş
sancıların yaşanması elzemdir. İyi ki de yerleşikliğe geçiş yapmışız, bu sayede
bir baktık kendimizi camiler, külliyeler, saraylar ve hamamların boy verdiği
bir ortamda bulduk. Böylece göçebe hayat
tarzımızın yerini yerleşik değerler tarzı aldı.
Hele Türk’ün ‘Alp’i yerleşik olmaya
görsün, tüm dünyaya yerleşikliğin gereği
‘Alperen’ olarak adını duyurur bile. Hiç kuşkusuz tüm bu değişim ve dönüşüm aşamaları
bir takım geçiş sancıları yaşandıktan sonra ancak gerçekleşebiliyor. Tıpkı doğum
sancısı ardından gelen bir değişimdir bu. Hani doğum sancısı nur topu bir
çocuğun dünyaya gelişinin muştular ya, aynen öyle de her bir sosyolojik evre
sancısı da yeni bir hayata evirilmenin muştusudur elbet. İlla ki bir takım
sosyolojik geçiş sancıların yaşanması gerekir ki bir üst sosyolojik aşamaya geçilebilsin.
İcabında bu da yetmez yeni bir hayat için bir
takım bedeller ödemekte gerekir. Nitekim “Baş kesip, kan döküp ün kazanmayı”
kahramanlık sayan destanî kültürümüzden, “Ne olursan ol yine gel” diyen yerleşik
kültüre geçiş sürecinde yaşanan sancılar bunun teyidi zaten. Besbelli ki bir üst evreye bir anda geçiş
yapıp intibak etmek hiçte kolay olmuyor,
zira biri göçebe hayat tarzımıza uygun modelin adı, diğeri ise
yerleşiklik tarzımıza uygun müesseseleşmenin ifadesi modeldir. İşte göçebe
dinamizmin gereği çevikliğin ve atak olmanın göstergesi Bozkurt, Yunus’un değişlerinde
yerleşikliğe geçişte:
‘Derviş bağrı baş gerek
Gözü
dolu yaş gerek
Koyun’dan
yavaş gerek
Sen
derviş olamazsın’ mısralarıyla koyuna evirilip durulabiliyor. Böylece bozkır kültürümüzün destanî havası
Yunus’un yerleşik sözlerinde narinlik ve incelik kazanıp medeni bir havaya
bürünür.
Evet, atak ve çevik olmanın sembolü Bozkurt’umuz yerleşikliğin
gereği durulup koyunla özdeşleşebiliyorsa, pekâlâ baş kesen kan döken alp ve beyler
de, gözü yaşlı gönül adamı olarak özdekleşebiliyor. Bakın Oğuz Kağan Destanına
tüccar, çiftçi ve zanaatkâr kavramlarını bulamazsınız. Niye derseniz gayet her
şey net açık ortada, o zamanki kağanlarımız
yerleşik düzen kağanları değil de ondan elbet. Yerleşik temaları ancak Mesnevinin
sahifelerini çevirdiğimizde sıkça görebiliyoruz. Çünkü birinde göçebe hayat
tarzının ürettiği destanı hüviyet var, diğerinde ise yerleşik hayatın ürettiği
değerler söz konusudur.
Bu demektir ki; tarihte geçirdiğimiz her değişim aşamalarını
kendi kahramanlarımızın omuzlarına üstlendikleri misyonlarından, destanlarımızdan,
yazılı eserlerimizden ve kullanılan mimari
figürlerimizden anlayabiliyoruz. Nasıl mı? İşte Bozkır kültür kodlarımızda
lider adları bir bakıyorsun göçer konar hayat tarzımıza uygun Başbuğ,
Kağan, Alper Tunga ve Kürşad diye ad
alabiliyor. Yine bir bakıyorsun her sanat eseri ve yaşayış tarzı bir kültürün
mahsulü olarak tarihi süreçte bir başka biçim alabiliyor. Böylece göçer konar hayat tarzımızla yerleşik
hayat tarzımız arasında ki farkı da idrak etmiş oluruz. Dedik ya, yerleşik hayat, adından da anlaşıldığı üzere yerleşik
kalmak demektir. Peki, yerleşik kalınca ne olup bitiyor derseniz, ister istemez av avlamak yerine toprağı
işleme, üretim ve müesseseleşmek gibi unsurlar devreye girecektir. Bakın Resûlullah (s.a.v); “Bedeviliği
bırakın medeni olun” beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) işaret etmese de kendisi bizatihi âlemlere “Çöle inen nur” olarak gönderilmesi başlı
başına medeniyete çağrı işaret elçisidir. O’nun gelişiyle birlikte sadece Arap toplumu
değil tüm insanlık medeni olma gerçeğiyle yüzleşmiştir. Ve bu yüzleşmenin geçiş
sancısı da ağır oldu elbet. Ve bu ilk çağrıyı doğduğu topraklarda yaptığında kabulü
hiçte kolay olmadı. Öyle ki bedeviler
çölde başsızlığa, nizamsızlığa, teşkilatsızlığa alışık topluluklardı. Onların
dünyalarında devlet başkanı (ul’ul emr), müessese, devlet gibi yerleşik
kavramlarına yer yoktur, olamaz da. Nasıl olsun ki, bu kavrama tâ baştan yabancıydılar. İster
istemez tepkileri de büyük olacaktı. Hadi
bu uğurda yapılan savaşlar neyse de çölde yaşayıp kızlarını diri diri toprağa
gömecek kadar yürekleri katılaşmış toplumdan ne beklenirdi ki. Allah’tan İslâm bir güneş gibi doğdu da tüm insanlık
bir süreç dâhilinde yerleşik değerlerle yumuşayıp ‘medeni’ kimlik edinebildi. Düşünsenize
'Yesrib’de üzerine düşen güneşten payını alıp şehirleşmenin ifadesi olarak 'Medine'
ismiyle şereflenir bile. Sadece şereflenen
Medine’mi, bizde Medine’yle birlikte şehirleşme şerefine
erdik.
Sakın ola ki şehirleşmeyle de şereflenmek mi olur
demeyin, aksi halde bizimde Moğollardan,
barbarlardan farkımız kalmaz. Zaten
bizi onlardan farklı kılacak yanımızı İbn-i Haldun’un bedevi Araplarına yönelik
eleştirilerinde ve Mevlâna’nın da göçebe Türkmenlere yönelik eleştirilerinde
görmek mümkün. Maalesef bu farkı iyi göremeyenler milliyet düşmanı eleştiri olarak
algılamışlardır. Oysa her iki düşünüründe eleştirisi Türklüğe ve Araplığa karşı
bir eleştiri değildi, bilakis göçebeliğe ve bedeviliği terk edin manasına bir
öğüttür, yani yerleşik hayata, şehirleşmeye ve ‘Medeni’ olmaya çağrıdır. Derken her iki bilge dehada yaşadığı toplumun
alışılmış olan kalıplarından sıyrılma noktasında kayda değer bir duruş
sergilemişlerdir.
Şayet Osmanlı devleti
de, tıpkı Cengiz Han, Hulagular gibi
yakıp yıkıp dökmek için bir kuru kavga uğruna seferden sefere koşsaydı ‘devlet-i
ebed müddet’ cihangir devlet
olamayacaktı. Ne diyelim birinde anti
şehir tutum takınaraktan yüz seneyi bulmayan hâkimiyet söz konusu, diğerinde
şehirleşme ve medenileşme tutum takınaraktan altı yüz seneyi bulan bir
hâkimiyet sözkonusudur. Belli ki Moğolların bir kasırga misali kısa bir zaman
diliminde tarih sahnesinden çekip gitmelerinde en büyük etken unsur anti şehir tavır
takınmalarıdır. İyi ki de Türk’ün Alp’i kendini dönüştürebilmiş, işte bu sayede Alper Tunga’dan Alperene, Deli
Dumrul’dan Yunus’a, Mevlâna’ya, Şeyh Edebali ve Akşemseddin’e Moğollaşmadan terfi
edebilmişiz. Cengiz ve Hülagolar yakıp döktüler de ne oldu, sonunda tarihin harabelerine
gömüldüler. Düşünsenize onlar yüz seneye sığmayan bir hâkimiyetle çökerken
Osmanlı 600 senelik ömrün sonunda dünyanın altıncı devleti olarak yıkılmıştır. Hiç kuşkusuz 600 sene ayakta durabilmenin
sırrı ileri derecede “Nizam-ı âlem” ve ‘Medeniyet perspektif” şuuruna sahip bir devlet olmasından ötürüdür.
Her ne kadar kimileri gücümüzü kılıca
dayandırsa da kazın ayağı hiçte öyle değil elbet, sanılanın tam aksine gücümüz İ'lay-ı
Kelimetullah için ‘Nizam-ı âlem’ kaynaklı güçtür. İslâm öncesi Türklüğün “Cihan hâkimiyeti mefkûresi”, İslâm’ı kabul etmiş Türklükte “Nizam-ı Âlem Ülküsüne” dönüşmesi
manidardır elbet. Nasıl manidar olmasın ki,
Nizam-ı âlem davası Selçukluda vatanlaşıp, Osmanlı’da doruğa ulaşan bir
cihanşümul meşalemiz olur bile.
Demek oluyor ki; Cihan hâkimiyeti mefkûremiz
Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşebiliyormuş. Keza Türk’ün Alp’i erenlikle kaynaşıp Alperenlikle
şereflenebiliyor. Derken İslam’ın kazandırdığı dönüşümler sayesinde kabalığın
yerini zarafet, çadırın yerini han,
kervansaray, ev, camii, medrese ve
külliye gibi yerleşik kurumlar alabiliyor.
İşte hem madde planında
hem de mana planında dönüşüm böyle bir şeydir. Öyle ki Türk’ün aksiyon hamlesinde
simgeleşen alp yanımız erenliğin inceliği ve üretim değerleriyle birleşince ‘Beylikten Devlete, Devletten İmparatorluğa
ve İmparatorluktan Nizam-ı âlem’e kanatlanmamız bir hayal değil hakikatin ta kendisi
oldu. Madem öyle, o halde gelinen
noktada tekrar devlet’ten beyliğe geçiş hülyasına kendimizi kaptırmak yerine
çağı iyi okuyup kökü mazide yeni dönüşüm öncüsü medeniyet olarak damgamızı
vuralım.
Gerçektende
tarihi süreç içerisinde geçirmiş olduğumuz evrelere baktığımızda kabalıktan
estetikliğe doğru ilerleyip şehirleşmişiz, müesseseleşmişiz, saraylaşmışız, tüm
bunların üstünde ‘medeniyet’ olmuşuz
da. Yetmedi şahıs bazında da Bilge
Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön”
seslenişi Fatih’e gelen süreçte “İ'layı
Kelimetullah için Nizam-ı âlem” fikriyatına dönüşüm yaşanmıştır. Öyle ya madem
değişim ve dönüşüm sosyolojik bir realite, o halde bu çağda da çağlar üstü bilgi
ötesini gerçekleştirecek yeni hamlelerde neden mührümüz olmasın ki. Türk’ün mizacında
bu dönüşümü ve değişimi gerçekleştirecek o azim ve ruh kökü ziyadesiyle mevcut
zaten. Yeter ki Nizam-ı âlem ülküsüne inancımız
tam olsun, gerisi gelir elbet. Her ne kadar Nihal Atsız; “Din Arab’ın, hukuk
Roma’nın, kahramanlık Türk’ündür”
demekle kahramanlığı tek övünç kaynağı olarak piramidin tepesine oturtsa da bu
fikriyat Atsız’ı bağlar, bizim için asıl olan tarihimizin bütününde, yani
kahramanlıkta da, din’e bağlılıkta da ve hukuk alanında da var olmak esastır. Sırf
kahramanlıkla kim ne bulmuş ki bizde bulalım.
Şayet tereyağından kıl çeker misali sırf kahramanlığı cımbızla çekersek
geriye elde avuçta hiç bir şey kalmayacağı malum. Biz yinede Atsız hakkında iyi niyetimizi
koruyup onun kahramanlığı birinci plana alan bu öngörüsünü tarihimizin bir kesitine
hayranlıktan kaynaklanan bir heves ya da sürçü lisan bir beyan olarak varsayalım.
Bikere lider ülke olacaksak kahramanlık yetmez,
hepsinde öncü olmak mecburiyetimiz vardır. Zira Nizam-ı âlem ülkümüz bunun
gerektirir. Kuru cihangir davasıyla bir yere varmayacağımız muhakkak, illa ki İ'lay-ı
Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülkümüzle ancak ötelere kanatlanabiliriz, bunun dışında hepsi lafı güzaftır.
Nasıl ki bozkır kültür
kodumuzda “cihangirlik” anlayışımız
kahramanlık üzerine kurgulanmışsa, yerleşik kültür kodumuzda üretim,
kurumsallaşmak ve medeniyet hamlesi üzerine kurgulanmıştır. Madem öyle,
günümüz dünyasında bize düşen “Bir
elde Kur’an, diğer elde bilgisayar” düsturunca
hareket edip Nizam-ı âlem öncüsü olmaktır. Dün nasıl ki, göçer konar dinamizme dayalı
toplum yapımızda avını avlama veya baş kesip kan döküp bey olmak vardıysa, bugünde bilgi çağında tüm dünyaya “Bir elde
Kur’an, bir elde bilgi teknolojik” donanımla dünya lideri olmak vardır. İşte bu
anlayışa engel olmak, sanayileşmiş bilgi çağında göçebeliğin galebe çalması
demek olacaktır. Bunun böyle bilinmesinde fayda var.
Malumunuz ulvi davalar hem yürek ister, hem de
bilgi ve hukuki donanım ister. İşte bu yüzden tam teçhizatlı bir şekilde
insanlığın özlediği nizamı tesis edecek bir gaye için bilgi çağının tüm enstrümanlarını
bir ibadet şuuru içinde kullanmayı vazife bilmeli. Gelin sözde değil, yenidünya düzeni dedikleri düzeni özde biz
kuralım. Şayet bu davete icabet edeceksek yüreğimizi, bilgimizi, ufkumuzu
şimdiden ortaya koymalı. Zira büyük
davalar kürek işi değil yürek işidir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder