KÂDIZÂDE-İ RÛMÎ
(Bursa’dan Semerkand’a)
SELİM GÜRBÜZER
Değim yerindeyse güneşin doğduğu
yer Semerkand’sa battığı yerde Bursa’dır. Evet, bir oğul var ki; tarihler 1364
yılını gösterdiğinde güneşin battığı yer Bursa’da doğar. Ama asıl doğuşu
güneşin doğduğu Semerkand’a ayak bastığında gerçekleşir. Malum, babası şu
meşhur Mehmet Çelebi’dir. Ancak bu oğul Çelebi ailesinin bir ferdi olmasından
daha çok matematik, astronomi ve Hanefi fıkhı gibi ilim dallarında Orhan Gazi
ve Murat Hüdavendigâr dönemine ışık kandili olmakla ön plana çıkacaktır. Şimdi
hangi oğuldan söz ettiğimizi tahmin etmişsinizdir, hiç kuşkusuz o hepimizin
bildiği Kâdızâde Rûmî’den başkası değildir elbet.
Bakmayın siz onun öyle kütükte ‘Mûsa bin
Mehmed bin Kâdı Mahmûd Efendi’ olarak isminin geçmesine, asıl gönüllerde yankı bulan isim çok önemlidir.
Nitekim dedesi ve babasının kadılık yapmışlığına binaen söylenilen ‘Kâdızâde’ lakabı gönüllerde daha belirgin yakışır isim
olarak kalır. Hele ki babasının vefatıyla birlikte dedesi Kâdı Mahmûd Efendinin
himayesine aldığında bu isim daha da bir anlam kazanır. Nasıl mı? İşte çocuk
yaşta dedesinin himayesi altında yetişmek Bursa Medresesinin gözde talebesi olmasını
beraberinde getirecektir. Öyle ki Osmanlı döneminin ismiyle müsemma yıldız
ulemasından Molla Fenârî gibi bir âlimin rahle-i tedrisatından geçtiğinde matematik,
fıkıh ve astronomi gibi ilim dallarında en gözde talebe olur da. Nasıl gözde talebe olmasın ki; Molla Fenârî hamdım
yandım piştim safhalarından geçen talebesinin icazetini verdiği gün derhal Horasan’a
yönlendirmeyi ihmal etmez de. Böylece o bundan böyle Orta Asya bozkırlarında Rûmî
ışığımız olarak yola koyulur. Ve çıkacağı bu uzun yolculuğu hafifletecek ilk hamle
kız kardeşinden gelir. Zaten Bacıyan-ı Rûmî’ye de o yakışırdı. Bacı yüreği bu ya,
öyle eli boş göndermeye gönlü elvermez, derhal
değerli ziynet eşyalarından bir kısmını kardeşinin heybesine koyup öyle uğurlar
uzak diyarlara.
Belli
ki, bu öylesine sıradan çıkılmış bir
yolculuk değildi, bir çağı aralayacak yolculuğun ta kendisi yolculuktu. Düşünsenize
ilim uğruna buralara daha adımını atar atmaz ilk iş ününü duyduğu Horasan’ın
Cürcan şehrinde Seyyid Şerif Cürcânî’nin dizinin dibinde diz çöküp kelam, fen, mantık
ve felsefe gibi pek çok alanda bir dizi dersleri almak olur. İlginçtir daha eğitiminin
başında iken Hocasının eksikliklerini görebilecek bir zekâ düzeyi ile dikkat çekecektir.
Dolayısıyla doymak bilmeyen o öğrenme iştiyakı ve ilim aşkı onu Mâverâünnehir’e
sürükleyip Uluğ Bey’le buluşturacaktır. Uluğ Bey’inde canına minnet, Anadolu’dan hazır buraya gelmiş bir irfan
karşısında bilgeliği kemale erer de. İşte bu yüzden, bu büyük buluşma için biz;
Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) Diyâr-ı Türk’le buluşması deriz. Derken o buralarda Mûsa
ismiyle değil Anadolu’nun Kâdızâde-i Rûmî’si olarak mührünü vurup öyle rüştünü
ispatlar. Artık Kâdızâde künye olmanın
ötesinde bilim yüklü bir nişandır. Keza Bursa’dan Semerkand’a gelmekle Timur’un
torunu Uluğ Bey’e Hoca olmak onun üzerinde en belirgin nişan olarak kalır. Bu
yüzden Timur’un oğlu Şahruh ona çok hürmet eder. Nasıl hürmet etmesin ki; bir zaman
Bursa Medresesine değer katan bu el, bu kez
Semerkand’a değer katar. Böylece Uluğ Bey Semerkand’ı başkent yapmanın ötesinde
onu da kazanmış olur. Hatta kendisi için medrese ve rasathane inşa eder de. Hiç
kuşkusuz buralara bir kuru dava için gelmemişti, bilakis derunilik katmak için
gelmişti. Zaten inşa edilen medresenin başına getirilmekle elinin dokunduğu yer
hayat buluyordu. İlme çok âşıktı. İlim yolunda bir talebenin kılına dokunmaya
asla tahammül edemezdi, zül addederdi. Çünkü ilim leke kabul etmez. Bu yüzden;
bir ara medresede bir sultanın sözüne bakaraktan müderrisin hiç yoktan
uzaklaştırılmasına üzülüp inzivaya çekilmiştir. Neyse ki; Uluğ Bey gönlünü alıp
medresenin başına getirecektir. Tabii
bitmedi dahası var, o matematik, fizik gibi pozitif ilimleri astronomiye
uyarlayabilecek deha olmanın yanı sıra, daha nice ilim dalının yanında anılmakta
ona ait bir keyfiyettir. Üstelik o Ali
kuşçu gibi bir zatı da yetiştirecektir. Hatta
tüm bunlardan da öte ‘Şerhu Eşkâl-it Te’sis fil-Hendese’ şerhi büyük kültür ve bilgi
hazinemiz olarak kütüphanelerimizde yer alır.
Evet, Semerkand’a geldiğinde astronomi,
cebir ve riyazet eserlere baktığında pek çok konuların şerh edilmiş olduğunu
gördü, ama tüm bu yazılanlara nokta koymayıp tam aksine daha da ilaveler yaparak
derinlik kattı. Şimdi gel de böyle bir zatı merak etme, ne mümkün böylesi deruni
ilmi ferasete haiz bir insanı kim merak etmez ki. Düşünsenize onun bilge
insanların bizatihi ilgi odağı olması bir yana yayınlanmış nice orijinal
eserleri gölgede bırakacak eserleriyle de ilgi odağıdır. Sadece ardından eser
mi bırakır, hiç kuşkusuz ardından Ali Kuşçu gibi bir matematikçi, gökbilimci
Fethullah Şirvani gibi ulemalarda yetiştirip öyle ebediyete göç eyler.
Velhasıl, o güneşin battığı Bursa da doğdu, güneşin
doğduğu ilim yatağı Semerkand’da geçirdiği bir ömrün ardından eserler bırakarak
dünyaya gözlerini kapadı (1436). Her ne kadar Semerkand’a hüzün düşse de ışığı
aydınlatıyor ya, bu yetmez mi?
Ruhu şad olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder