HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR
SELİM GÜRBÜZER
İslam öncesi
Türk hakanlarına yol gösterip sözüne itibar edilen ‘kâm’ diye bilinen bilge şahsiyetler
varken İslam sonrası Türk hakanlarına da yol gösterici şeyh ve evliya adında
Allah dostları vardır. Nitekim Prof. Dr.
Osman Turan bu hususta; Türklerin İslam’a girmesiyle birlikte kâm’ların yerini
İslam şeyhleri (evliyası) aldığını ve böylece pek çok tarikat erbabının
Türk’ün Alp’inin ‘Alperen’ hüviyetine kavuşmasında vesile olduğunun tespitinde
bulunmuştur.
Gerçektende tarihimize baktığımızda Dede
Korkut’un milli kültürümüzün baş tacı rehber olarak karşımıza çıktığını görürüz.
Tabii ki böylesi baş tacı bilge dehaya can kurban, düşünsenize onun keramet sahibi bir zat olması
bir yana Hanların tayininde görüşüne başvurulan, gerektiğinde kurultay ve
toylara da eşlik eden devletlû müşavirimizdir. Kendisi aynı zamanda ilerisini
görebilecek ufuk anlayışıyla Oğuz Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceğini
müjdelemiştir. Şimdi gel de Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi ufku geniş böylesi mümtaz
dehalardan Oğuz Han ve evlatları istifade etmesin. Zaten Türk Hakanları bilge
dehalarına sahip çıkıp hürmet gösterdikçe o nispette himmet ve dualarına mazhar
oluyorlardı. Nitekim Türk Hakanı hürmet gösterirde Irkıl Hoca (Uluğ Türk) o’nun için niyazda bulunmaz mı, hem de: ‘Ey
Kağanım (Oğuz Han) Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ diye
dua edecektir.
Ne diyelim, bilgelere hürmet bu ya, Batı Türklüğünün
liderlerinden Atilla’da tıpkı diğer Türk Kağanları gibi kâm bildiği kâhinlere
itibar gösterip öyle hareket ederdi. Keza Cengiz Han’da ‘Gökçe Ata’dan istifade
etmeyi ihmal etmezdi. Besbelli ki Oğuzlar için Irkıl Hoca (Korkut Atası) ne derece kıymet değer bilge dehaysa, Cengiz Han için
de Gökçe Ata o derece kıymet değer dehadır.
Selçukluya gelince, hiç kuşkusuz Selçuklunun
da kendine has kıymet değer bilge dehaları var elbet. Malumunuz Selçuk Bey'in
babası Dudak rüyasında; ‘Göbeğinde üç
ağacın çıktığını, dallarıyla birlikte göklere yükseldiğini’ gördüğünde
bilgeliğine ve irfanına inandığı Korkut Ata’ya rüyasını anlattığında, o bilge
zat bu rüya üzerine neslini şöyle müjdeler: ‘Biliniz ki evlatların cihan padişahı olacaktır.’
Peki ya Gazneliler? Hiç kuşkusuz Gazneli
deyince Gazneli Mahmud akla gelmektedir. Nasıl akla düşmesin ki, bakın Hindistan’da
İslam’ın dal budak salmasında en büyük pay sahibi o’na ait bir şereftir. Tabii
bu şeref tablosu içerisinde pek çok tasavvuf erbabı meşayih ve sofilerin
katkısı da inkâr edilemez. Öyle ki cümle meşayih ve sofilerin belagati bu
coğrafyanın çehresini değiştirmeye yetmiştir. İşte bu yüzden Cemil Meriç: Hind
düşünce tarihinin ilk fatihi Harzemli bir Türk olan El Biruni’dir. İslam
dünyası ile Brahmanlar diyarı arasında atılan köprü onun eseri.. Yeni bir din
götürmüşüz Hind’e, yeni bir dil sunmuşuz. Babür biziz, Ekber biziz, Dara Şükuh
biziz” demekten kendini alamaz da
Karahan Hakanı denilince de hiç kuşku
yoktur ki Abdülkerim Satuk Buğra Han akla gelir hep. Kendisine hidayet yolunu gösteren
zatsa Samani Ebu Nasr’dır. İyi ki de hidayetine vesile olmuş, böylece Türk’ün İslam’la
buluşmasında önderlik yapmış ilk hükümdar şerefine erer. Bakın Cevdet Paşa ilk Müslüman Türk Hakanı hakkında ne diyor: “Satuk Buğra Han iki yüz bin hayme halkıyla beraber Müslüman oldu..” İşte bu tespitten de anlaşıldığı üzere Türk’ün
Müslümanlıkla şereflenmesinde Satuk Buğra Han’ın katkı payı çok büyük. Evet, o bizim ilk Müslüman Hakan olarak Türk
Milletinin gönlünde taht kurarken Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’de Türk’ün
alperen olmasında manevi başbuğ olarak taht kuracaktır. Nitekim Kuzey Türklüğünde,
Asya ve diğer Türk coğrafyalarına İslam’ın dalga dalga yayılmasında O’nun
manevi soluğunun etki payı çok mühimdir. Nasıl önem arz etmesin ki, Ahmet
Yesevi’nin dergâhında alperenlik vasfı kazanan Türkler gittikleri yerlerde
İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi üstlenmişler de.
Şu da
var ki her bir dehanın arkasında da bir başka deha vardır. Yani Ahmet Yesevi nasıl ki Türk’e nefes
olmuşsa, Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’de Ahmet Yesevi'ye nefes olmuştur. Böylece
bu nefes sayesin de “Alperen başbuğu” kazanmışız. Malum Hâce Yusuf-i
Hemedânî (k.s)’ye ise Ebû Ali-i Fârmedi (k.s) soluk olmuştur. Hatta Ebû Ali-i Fârmedi
(k.s), İmam-ı Gazali gibi büyük bir âlime de nefes olup gerçek manada Hüccetül
İslam olmasına vesile olmuştur. Bu demektir ki bir insan İmam-ı Gazali gibi âlim
ve Satuk Buğra Han gibi Hakan olsa da ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağa
ihtiyaç hissedebiliyor. Yani Hakanlara da, âlimlere de ışık saçan Allah
dostlarıdır. Yeter ki kıymet bilinsin kıymet bulurlarda. Madem öyle bize sadece ‘Allah sırlarını tasdik etsin’ demek düşer.
Tuğrul Bey -Alparslan-Melikşah-Alâeddin Keykubad
Tuğrul Bey, Baba Tahir ve Baba
Cafer’den ışık almıştır. Öyle ki, Baba Tahir abdest aldığı ibriğinin kapağını
parmağından çıkarıp Tuğrul Bey’in parmağına taktığında; “Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum adalet üzere ol” deyip
dünya hâkimiyetine giden yolu bu zişanla müjdelemiştir. Gerçektende
Alparslan’ın ilerisinde Malazgirt zaferiyle Anadolu kapılarını Türk'e açtığında
bu sözün ne anlama geldiği daha da açıklığa kavuşmuş olur.
Peki, Tuğrul Bey'in beslendiği feyiz
kaynağı olur da Alparslan'ın olmaz mı, hiç
kuşku yoktur ki onunda nasibine Buharalı Ebu Cafer Muhammed düşer elbet. Bakın,
Sultan Alparslan Malazgirt öncesi Şii
Fatımilere karşı Suriye seferine giderken Fırat nehrini geçiyordu ki, Buharalı
İmamla (âlim, şeyh) karşılaşır ve
o yüce bilge âlim kendisini “Bak
Oğul! İlk defa buralardan bir Türk
hükümdarı olarak siz geçiyorsunuz” sözlerle
taltif ettikten sonra ardından “İnşallah Allah bu fethi senin adına yazmış ola” niyazıyla uğurlayacaktır. İşte bu dua aynı
zamanda Malazgirt’in fethedileceğinin bir müjdesi duadır. Öyle ki bir zaman
gelir İmam Ebu Cafer Muhammed 1071 zaferi öncesinde “Ey
Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer
vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlar minberlerde
sana dua eylediği Cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin adına
yazdığına inanıyorum” dileğinde bulunup söz yerini bulur da. Gerçekten de
bu büyük zatın duası yüzü suyu hürmetine Romen Diojen komutasında Bizans ordusu
Alparslan karşısında bozguna uğrayıp esir düşecektir.
Alparslan'dan sonra dikkat çeken bir başka
iki kıymet değer abidelerimiz Melikşah ve İmamül Haremeyn Cüveyni’den başkası
değildir elbet. Biri zahiri kıymet değerimiz diğeriyse maneviyatta öncü kıymet
değerimizdir. Yani biri Selçuklu
Hakanımız, diğeri engin bilgisiyle ışık
saçan dehamızdır. Bakın bu büyük bilge imamımız bir olay üzerine Melikşah’ın
yüzüne karşı ne diyor: “Devlete ait
işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya (din'e) taalluk eden meselelerde Sultanın bize
sorması lazımdır.”
İşte âlimlik budur,
yeri geldiğinde karşısında Sultan da olsa hak kelamını yüzüne karşı söylemekten
imtina etmeyecek derecede âlimliğini konuşturacak bir zat olmalıdır. Sultan
Melikşah, yine bir başka ışık dehası Ali bin Hasan el Sandali ile göz
geldiğinde şöyle sitemde bulunur:
—Niye
ziyaretime gelmiyorsunuz diye.
Tabii Şeyh Ali
bin Hasan el Sandali bu ya verdiği cevap müthiş ve manidardır, der ki:
— Sizin padişahların en iyisi olmanız
için, bizimde âlimlerin en kötüsü olmamamız içindir.
Şimdi gel de bu müthiş söz üzerine şapka
çıkarma, belli ki bu sözler insanı kendinden
alıp kendine getirecek sözlerdir. Hani
derler ya söyleyene değil söyletene bak, aynen öyle de bu mana yüklü sözlerin
arkasında Allah Resulünün; “Devlet
reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü devlet
reislerinin yanına gidendir” diye beyan buyurduğu hadisi şerifin sırrı
gizlidir.
Malumunuz Selçuklu Türkiye'sinin Sultanlarından
Alâeddin Keykubad da, Şahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi gibi zatlardan feyizlenip
istifade etmiştir. Bilhassa istifade noktasında Şahabeddin Suhreverdi çağdaşı
Necmeddin Razi'ye hitaben; “Ey genç
dindar, ilim ve tasavvufa bağlı Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve
halkı faydalandır “ tavsiyesinde bulunmayı da ihmal etmeyecek derecede can
yürek bir dehadır.
Osmanlının kuruluş mayası
Öyle anlaşılıyor ki tasavvufun
Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve
Osmanlı’ya gelen halkada çok büyük etki alanı oluşturduğu muhakkak. Zaten tasavvufi ruh o dur ki; ister fert
planda ister devlet planında olsun hiç fark etmez taliplilerini ötelere
kanatlandırabile. Nitekim Osmanlıyı üç
kıtaya kanatlandıran güç tasavvufi ruhtan başkası değildi elbet. O ruhun öyle
bir çekiciliği var ki insanlar akın akın ruh dünyalarını beslemek için bir
şeyh’e bağlanmak ihtiyacı duyuyorlardı. Tabii ruh aydınlanınca gaza ruhu da
beraberinde gelip Devlet-i Aliye’de kendi payına düşen manevi tetikleyici
hissesini almış oluyordu. Nasıl
hissesini almasın ki, bakın Müneccim
başı Ahmet Dede tarihinde şu ifadelere yer verir:
Bir keresinde Ertuğrul Gazi daha
henüz çocuk yaşta oğlu Osman Gaziyi, Şeyhten hayır dua almak için dergâha
getirdiğinde orada Hz. Mevlana da vardı. O esnada Mevlana Selçuk hükümdarının
Kalenderi bir şahsa bağlılığını işittiğinde:
—Hoş
şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa bizde kendimize bir oğul bulduk
der ve akabinde Osman Gazinin elinden tutup hayır dua eyler. O’na ulu ve
devamlı olacak bir devlet müjdelediler. Mademki inanırlar ve bağlanırlar
devleti daim olsun diye de dua buyurdular (Müneccimbaşı
C.1. Sh.46–47).
Hakeza yine Şeyh-i Ekber Muhyiddini Arabî,
Osmanlı Devletinin doğuşundan 70 yıl öncesinde kaleme aldığı Daire-i Na’manıyye
Fi’d Devlet’il-Osmaniye adlı eserinde cifir ilmi yardımıyla Kur’an ayetlerinin
gizli manalarından Osmanlı Devletinin şanını, yüceliğini ve kıyamete kadar daim
olacağının keşfetmişlerdir (Bkz.
Müneccimbaşı tarihi C.1,S.46).
Hatta Hızır (a.s)’ın bu hususta Kumral
Abdal’a şöyle talimat verdiği rivayet edilir:
—Var müjdele Allah
ulu bir devlet ihsan eyledi diye.
Tabii Kumral Abdal aldığı işaretin gereğini
yerine getirip Osman Gazi'ye kat’i müjdeyi verir de. Osman Gazi’de bu müjdeye
karşılık:
—Sana bir kılıç ile bir maşraba
veriyorum dedi. Kumral Abdal teberrüken uğur getirmesi maksadıyla sadece maşrabayı
aldı (Bkz. Müneccimbaşı tarihi C.1, S.46).
Osman Gazi’nin rüyası
Osman Gazi
rüyasında: Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin ansızın çıkıp
büyüdüğünü, dolunay halinde kendi göğsüne girdiğini, ondan sonra yanlarından
çıkan bir ağacın gittikçe büyüdüğünü, git gide yeşilliğini artırdığını ve
dalların gölgesi üç kıtanın ufuklarının sonuna kadar Karadeniz’i kuşattığını
gördü.(Bkz. Hammer, Osmanlı imp. Tarihi. C1,S.64–65). Bu rüyadan da
anlaşıldığı üzere Söğütte tasavvuf mayasıyla yoğrulan Osmanlı hamurunun manevi
temellerinde Kumral Dede ve Şeyh Edebali gibi yüce zatların himmet ve
bereketleri vardır. İşte bu nedenle Hz. Mevlana’nın Osman gazi için sarf
ettiği; Hoş şimdi hükümdarlar kendine
bir baba bulduysa, bizde kendimize bir oğul bulduk sözlerinin ne anlama
geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Belli ki bu ifadeler boş söylenilmiş değil.
Kaldı ki, Hz. Mevlana'nın Osman Gazi’nin elinden tutarak ettiği hayır dua zayi
olmaz da. Zira Osman Gazi’nin çocukluk dönemini de nazari itibara aldığımızda,
hayatında üç önemli şahsiyetin bu iş için rol oynadığını görürüz, bunlar:
—Hz.
Mevlana,
—Kumral Dede,
—Şeyh Edebali’dir
Vaktaki 1362 senesinde Osman Gazi hasta
yatağına düşer, işte o an kat’ı müjdeyi
oğlu Orhan Gazi'den şöyle alır:
—Gözün aydın babacığım Bursa artık
Türk’ündür.
Osman Gazi bu müjdeye karşılık şöyle
der:
—Senin gibi bir evlat bıraktığım için
ölümüme esef etmiyorum (Bkz. Mufassal Osmanlı tarihi C.1,S:62).
Evet, öyle bir babadan böyle bir
evladın tahta oturmasına kim sevinmez ki. Hele ki böyle bir evladın arkasında
manevi soluk Geyikli Baba olunca ister istemez Orhan Gazi ismi daha da bir
bambaşka kıymet kazanacaktır.
Nitekim Geyikli Baba Orhan Gazi için
şöyle dua ve niyazda bulunur.
—Eşiğiniz havas ve avamın ziyaretgâhı ve
kıblegâhı olsun.
Evet, Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi nasıl
ki Şeyh Edebali ve Geyikli babadan istifade etmişlerse, Muradı Hüdavendigar’da
Lala Şahin Paşadan faydalanmıştır. Hakeza Yıldırım Bayezid ve oğlu Çelebi Emir
Sultan’da II Murat Hacı Bayram Veli'den,
Fatih Sultan Mehmed ise Akşemseddin’den ziyadesiyle feyizlenip istifade
etmişlerdir..
Öyle anlaşılıyor ki Osmanlının
kuruluşundan tutunda yükseliş ve çöküşüne kadar olan süreçte her daim yanı
başlarında âlim, müderris, şeyh, derviş ve manevi babalar eksik
olmamıştır. Üstelik iyi günde kötü günde
hep beraber olmuşlardır. İşte gerçek hakiki dostluk budur.
Emir Sultan- Yıldırım Bayezid
Yine bir rivayete göre Ulu caminin ibadete
açıldığı gün hutbenin Buharalı Emir Sultan Hz.leri tarafından okunacağı
beklenirken kendisi bir işaret buyurup şöyle der:
—Gavs-ı Azam aramızdadır, imamete onun
geçmesi daha uygundur.
Tabii camii cemaatinin içerisinde
bulunan Somuncu Baba:
—Ne yaptın? Bizi nihayet ele verdin
deyip, ancak öyle minbere çıkmak zorunda kalır.
Bu hadise aynı zamanda bize bir gerçeği
gösteriyor ki o da şudur elbet. Allah
dostlarının her şeyden önce kendi aralarındaki münasebetlerde asla kıskançlığa
yer yoktur. Nasıl kıskançlığa mahal
verilsin ki, bikere onların derdi davası Allah için hizmet etmektir. Malum,
Emir Sultan Halveti’ye tarikatının bir kolu sayılan Nuri Bahşiyye tarikatının
gönül sultanıdır. Onun Devlet-i Aliye ile olan münasebet bağı dolaylı yoldan
değil bir izdivaç sonucu gerçekleşir. Şöyle ki Emir Buhari Hz.leri bir gün
Bayezid Han’a yazdığı bir mektupla kızına talip olur. Tabii Yıldırım Bayezid bu
durum karşısında derhal Ali Paşa’yı çağırtıp huzuruna alır:
—Bak Ali! Buhari Hz.leri kızıma talip
olmuştur. Allah'ın emriyle kızım Hindu hatunu
veriyorum der.
Tabii bu arada Ali Paşanın şaşkın bakışları gözden
kaçmaz ve:
—Aman Sultanım diyecek olsa da padişah
araya girip şöyle der:
—Bak
Ali Paşa! Ne diyeceğini şimdiden gayet iyi biliyorum, ama şurası muhakkak;
rütbece o bizden büyüktür. Biz dünyanın hakanıyız, o ise ahret sultanıdır. Gerçekten
de gereğini yapıp kızını Emir sultan’la nikâhlar da.
Bir başka dikkat çeken anekdota baktığımızda
ise padişahın Bursa’da yaptırdığı bir Ulu Camii olayında yaşanır. Nitekim
Yıldırım Bayezid, Buharı Hz.leriyle birlikte caminin dört bir yanını gezerken
merakından;
—Cami’yi nasıl
buldunuz diye sual eyler.
Emir Sultan
şöyle karşılık verir:
— Eh işte,
güzel olmasına güzel de, amma velâkin bir şey eksik, dört köşesinde birer
meyhane yapsanız daha iyi olurdu.
Tabii hiç beklenmedik bir cevaptı bu. Yıldırım
Bayezid şaşkın halde şöyle mukabelede bulunur.:
— Nasıl olur,
burası Allah'ın evidir.
Emir Sultan cevaben:
—Ey Sultan! Biz biliyoruz ki Allah’ın
evi müminin kalbidir. Oysa siz şarap içip günah işlemekle zaten onu kirletmiş
oluyorsunuz der. Tabii bu can alıcı sözler can evinden vurmaya yeter artar da. Ve
böylece bu can alıcı sözler bir daha şarap içmemesini beraberinde getirir de. (a.g.e Müneccimbaşı tarihi C.1,S.205).
Hacı Bayram-ı Veli ve II. Murat
Elbette ki padişahlarda bizim gibi insan,
dolayısıyla insan beşer olması hasebiyle her an şaşabilir, Bir düşmez kalkmaz sadece
Allah’tır. Hiç kuşkusuz beş parmağın beşi bir olmadığı gibi Padişahlarımızın da
mizaç olarak birbirinden farklıdır. Kimi Yavuz gibi celalli olabileceği gibi
kimi de tıpkı II. Murad gibi veli tabiatlı olabiliyor. Nitekim veli tabiatlı II.
Murat mürit olmak için Hacı Bayram-ı Veli'nin kapısına varmakla kendine zül
addetmez, bilakis mürit olarak kabul edilsin diye can atıp kapının eşiği olmaya
razı olur da. Ancak Hac-ı Bayram-ı Veli Hz.leri padişahın mürit olma arzusu karşısında:
—Hünkârım,
sizin işiniz başka bizimki başkadır. Her işte Allah’ın rızası vardır. Senin bir
günlük adaletle hükmetmen altmış yıllık nafile ibadete bedeldir deyip bu
arzusunun önüne geçmiştir. İşte bu veli tabiatlı padişah olma arzusu budur.
Yine II. Muradla alakalı bir başka çarpıcı hadisede
birtakım çevrelerin Hacı Bayram-ı Veli'yi şikâyet etmeleri üzerine: “Tiz getirile, eğer gelmezse zincire
vurularak getirile” diye ferman eylemek zorunda kalmasıdır. Nitekim daha fermanın teri soğumadan birlik
çoktan yola revan olur ama bilmiyorlardı ki Ankara sınırında onları bir sürpriz
bekliyordu. Birde ne görsünler Hac-ı Bayram-ı Veli talebeleriyle birlikte
sınırda kendilerini misafir ağırlama edasıyla karşılamakta. Tabii sınırda hoşbeş
sohbetin ardından o yüce Veli huzura getirildiğinde II. Murat o nur yüzlü sima
karşısında kendinden geçip sabahlara kadar karşılıklı sohbet eder de. Sohbet esnasında bir ara kendine geldiğinde Hacı
Bayram-ı Veliye meramını şöyle dile getirir:
—Bakın, ben
çok elem çekiyorum, şayet bunca insanın
vebalini Allah mahşerde sorarsa benim halim nice olur.
Tabii bu durum karşısında o Yüce Veli şöyle
der:
—Bu
mesele ikiye ayrılır. Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini ise
hocalara, mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti idare etmek Sultan’adır.
Milletin seviyesi düşerse vebali Hocaya aittir.
Gerçekten de
bu akıl dolusu sözler yerini bulur da. Nitekim II. Murat Han bu noktadan sonra
kendisine intikal ettirilen şikâyetlerin yersiz olduğunu ve o büyük Velinin tüm
derdinin Ümmeti Muhammed-i ıslah etmek davası olduğunu idrak edecektir. Öyle ki
Padişah, o’nu yola uğurlayacağı esnada “Dile
benden ne dilersen dile, ne istersen onu
vereyim demeyi de ihmal etmez. Ancak Hac-ı Bayramı Veli, hediye almayı kabul
etmeyecektir. Fakat Padişah olmak bu ya,
zorlada o’nu hediyesiz yola uğurlamaya
gönlü bir türlü razı gelmez. Tabii Hacı
Bayram-ı Veli üst üste gelen ısrarı karşısında artık kayıtsız kalamazdı ve en
son şöyle der:
— Peki madem öyle, o zaman benim
talebelerim üzerinden vergi ve asker mükellefiyeti kaldırılsın, bizim için bu kâfidir.
Padişahın canına minnet, derhal bu teklifi yerine getirip o büyük
Veliyi Edirne’den Ankara’ya hoş seda eyleyerek uğurlayacaktır.
Tabii Ankara’ya dönüşü de bir bambaşkadır, sanki
fetih dönüşü gibi bir dönüş olup talebelerin sayısı her geçen gün kat be kat daha
da artış kaydeder bile. Ancak civar
illerin emirleri sayıca bu artış karşısında homurdanıp boş durmayacaklardır, derhal Padişaha: “Ankara artık hem asker hem de vergi vermez oldu” şikâyetlerini iletileceklerdir.
Ne diyelim onlar kıskançlıktan,
hasetlikten şikâyetlerini ilete dursunlar Yüce Allah’ın da elbet şaşmaz bir
hesabı zuhur edecektir. Nitekim Rabbü’l âlemin beşer planında gizli planı
bertaraf edecek feraseti o büyük veli’nin gönlüne verir de. Önce padişah padişahlığın gereği olarak o
büyük Veliden talebelerinin sayı ve listesini ister. Sonrası malum, “Benim bir
buçuk müridim var” denen hadise vuku bulacaktır. Nasıl mı? İşte vuku bulan o hadisenin başlangıcında Hacı
Bayram-ı Veli gizlice bir tepeye çadır kurduraraktan içerisine iki koyun koydurmak
vardır. Akabinde tellal vasıtasıyla sabah olduğunda işaret buyrulan tepeye
gelmeleri yönünde çağrıda bulunması talimatı vardır. Daha sonrasında tellalın “Duyduk duymadık demeyin…” çağrısı üzerine toplanan
kalabalığa:
“-Şeyhimiz hastadır. Kim şeyhimiz
için canını feda ederse biliniz ki Allah’ın izniyle o hastalıktan
kurtulacaktır” diye son seslenişi
vardır.
Hiç kuşkusuz bu duyurular sıradan duyurular
değildi, bilakis alışılmışın dışında bir duyurulardı.
Nitekim nefeslerin tutulacağı an gelmişti ki; onca
kalabalıklar içerisinden bu sese kulak veren sadece bir kadın, bir erkek
çıkabilmiştir. Her ikisi de çadıra alınırlar ve ardından kurban gerçekleşir.
Halk çadırın altından sızan kanları görüp şaşırsa da, aslında kurban olan o iki
can yürek değildi, koyunlardı.
Evet, Ahali sınavı kaybetmişti. Hadi
sınavı kaybetmeleri neyse de bu elim vaziyet içerisinde o Yüce Veli zat
hakkında “Şeyh delirmiş olacak, galiba aklını yitirmiş” deyip oracıktan tüyerlerde.
Ahali tüye
dursun Hacı Bayram-ı Veli’nin Padişaha hitaben yazdığı mektup çok manidardır.
Bakın mektupta ne diyor: “Biliniz ki benim
iki talebem vardır artık (Bir rivayete
göre bir buçuk müridim olduğunu söylemiş, zira İslam fıkhında erkeğin bir,
kadının ise iki şahitliğinden ötürü olsa gerektir). Bundan böyle
diğerlerinin üzerinden askerlik ve vergi muafiyetinin kaldırılsın.”
Ne diyelim, işte görüyorsunuz Allah dostları
deyince kırk düşünmek gerekir. Şimdi Padişah bu mektup karşısında şaşa
kalmasında kim kalsın. Artık kendi derdine yanacaktır. Ve o büyük veliden
derdine derman olması için:
“-Tasavvufta
kalıp manevi lezzet tatmak istiyorum” talebinde bulunur bile
Hiç kuşkusuz bu talep kabul görmeyecektir, o’nu layık görmediğinden değil, bilakis memleketin idari maslahatı gereği:
“-Senin bir günlük adaletle ülkeyi
idare etmen altmış yıllık ibadete bedel olduğunu, ülke idaresi daha mühimdir ”
gerekçesinden dolayı elbet.
İşte bu kelam, bir kelam olmanın
ötesinde kendisinden sonraki Padişahları da kapsayacak kulağa küpe nitelik
taşıyan nasihatnamedir.
Ne de olsa nasihat yerini bulmuştu.
Artık vuslat zamanıdır. Nitekim II. Murat Han her fani gibi o da bu dünyadan
göç edeceğinin işaretini ansızın karşısına çıkan bir derviş vasıtasıyla alır. Şöyle ki, dervişin işaret ettiği hususta o
sırada milli kahraman Hoca Sadettin Efendi ve Padişahın (II. Murad)
tarikatta olduğunu sır olarak bilen vezirler (İshak ve Saruca Paşa) Keremli
Sultanın sağ ve solunda yürüyorlardı. İşte bir gezinti dönüşünde ada köyü köprüsü
üzerinde Sultan Murat’ın yüzüne karşı açık açık Derviş kılıklı ihtiyar:
—Dünya maslahatın artık tamam oldu. Şimdiden sonra ahret maslahatını
görüp tövbe ve istiğfar etseniz münasip olur (a.g.e Müneccimbaşı tarihi
C.1, S.224) ortadan deyip öyle kaybolur. Tabii Sultan Murat bu ya, tez elden yolda karşılaştığı dervişin bulunup
getirilmesini emredecektir. Ne var ki derviş nice araştırmalar ve nice
aramalarla sordurulup soruşturulsa da bir türlü bulunamayıp sırra kadem basar. Ve 1451 tarihleri geldiğinde Murat Han rahmeti
Rahmana kavuşur da.
Fatih-Akşemseddin ikilisi
Fatih Sultan Mehmet tıpkı babası II Murat gibi
Mevlevi tarikatına intisap etmiş bir hakandır. Yani Mevlana’nın torunlarından
olan Emir Adil Çelebiye bağlanmıştı (Bkz. Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi
C.III, S.229). Hakeza Sultan Reşat da
Mevlevi tarikatına mensup bir padişahımızdır.
Anlaşılan o ki; padişahlarımızın
pek çoğu kendi dönemi içerisinde mevcut tarikatlardan birine dolaylı ya da
dolaysız bir şekilde bağlılığı söz konusudur. İşte bu yüzden halk tarafından
padişahlara yedi evliya kuvveti gözüyle bakılmıştır. Besbelli ki her şey bu
hakan evliya ikilisinde gizlidir. Bakın, Prof. Dr. Cahit Tanyol arşivlerin
dilini çözmüş olsa gerek ki; Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır;
bunlardan biri şeriat, diğeri tarikattır tespitinde bulunmuştur.
Tasavvuf Osmanlıya o kadar ruh vermişti ki,
Fatih sürekli olarak Akşemseddin ve Akbıyık Dede gibi büyük velilerin yanı
sıra, zahiri âlimlerden Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatların kapısını
aşındırmıştır. Bu da yetmez bu yüce şahsiyetlerle birlikte fetih öncesi Cuma namazı
kılmış, derken surlar önünde namazı müteakip
muhasara ilan etmiştir. Kaldı ki Fatih’ten önce de nice padişahlarımız
Peygamberimizin hadisi şerifine mazhar olmak için can atmışlar, ama bu fetih
Fatih'e nasip olacaktır. Nitekim Fatihin babası II. Murat'ta İstanbul fethetmek
şerefine nail olma isteğini Hacı Bayram-ı Veliye şöyle arz etmiştir:
—Şeyhim İstanbul’u almak mümkün olmadı. Himmet et, dua buyur da şu şehri
zapt edelim.
Hacı Bayram-ı Veli
cevaben:
—Hünkârım bana öyle geliyor ki, bu şehrin
sen ve ben görmeyeceğiz. Konstantiniyye’nin fethini senin şehzaden Mehmet ile
bizim köse (Akşemseddin) başaracaktır (Bkz. Tahsin Ünal, Osmanlılarda
Fazilet Mücadelesi S.50).
Gerçekten de Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u
alma sevdasındadır, bu konuyu istişare
heyetine sunar da. Tabii istişare
toplantısında âlimlerin ortak kanaati; “Beni Asfar'la yapılan savaş sonrası Mehdi’nin
yardımıyla İstanbul’un feth olunacağını, dolayısıyla İstanbul’u kuşatma
sevdasından vazgeçilmesi gerektiği” noktasındadır. Akşemseddin ise tam aksine; “Önce
İstanbul’u Sultan Mehmet fetheder, Mehdi’nin fethinin bu hadiselerden sonra
zuhur edeceği” noktasında bir görüş belirtmiştir. İşte bu görüş üzerine
Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un kuşatmasına karar verir. Ancak kuşatmanın
ellinci günü dolduğunda zaferden ümidini kesen devletin birtakım ileri gelen
adamları ve âlimleri padişaha gelip; “Bir sofinin sözüyle bu kadar asker
zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan kâfire yardım geldi, fetih
ümidi artık kalmamıştır” diye sitem edeceklerdir. Bu durum karşısında
Fatih, vezir Veliyüddinoğlu Ali Paşa vasıtasıyla Akşemseddin'e; “Kale feth
olmak, orduya zafer bulmak ümidi var mıdır” diye haber salar. Hatta bununla
da kalmaz veziri Mezburi gönderip; “Tayin
vakit eylesin” der. Akşemseddin ise; “ Rebiül evvel ayının 20. günü
seher vaktinde Sıddık'ı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth
ola” diye kat’i müjdeyi verip son sözlerini şöyle bağlar; “Yarın şu kapıdan
(Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer
feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doğmadan gaziler sabah namazını
hisar içinde kılalar.” İşte bu ifadeler ordunun başında karadan gemileri
indiren Fatih'in gaza ruhunu artırmaya yetmiş ve Akşemseddin Hz.lerinin
belirttiği vakitte fetih gerçekleşir de. Derken Fatih, fethi müteakip hürmetle
Akşeyh'in elini öpüp İstanbul’a at başı beraber girerler. İlginçtir Topkapı’dan
beraber girdiklerinde Bizans kızları bir an Piri fani Akşemseddin’i Fatih sanıp
çiçekleri o’na uzatırlar. Tabii Akşemseddin’de tebessümle Fatih’i işaret edip
çiçekleri ona veriniz der. Fatih ise; “Verin, verin, çiçekleri ona verin, Padişah benim ama
o benim Hocamdır” deyip karşılıklı mütevazı örnekleri sergilerler.
Belli ki Fatih, Akşemseddin’in peşini
bırakmayacak ve o büyük zattan huzurunda halvete girip tasavvuf neşesiyle
yaşamayı dileyecektir. Tabii Akşemseddin kabul etmez ve şöyle der: “Sen
bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul
edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet
eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için
devletin varlığı gereklidir.” Fatih
baktı olmayacak bu seferde Akşeyh'ten İstanbul’da kalmasını ister, fakat o daha
önce yerleştiği Göynük’e dönüş kararını çoktan vermiş olduğundan bu teklifte
kabul görmez. Ve artık Akşemseddin hayatının son demlerini Göynük'te geçirip
ruhunu orada teslim eder. O şimdi Süleyman Paşa Caminin yanında medfundur.
Anlaşılan o ki; Osmanlının kuruluşunda ilk
hamur Şeyh Edebali ve Osman Gazi ikilisinin ellerinde yoğrulmuş, Akşemseddin ve Fatih ikilisiyle de doruğa
ulaşmıştır. Öyle ki, 60–70 sene önce üç yüz bin nufusluk İstanbul’da 300 zikir
hane ve bir o kadarda şeyh var olmuştur. Nasıl var olmasın ki, Allah'ın
evliyaları insanları bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlayıp kardeş kıldılar.
Aziz Mahmut Hudayi-Sultan I. Ahmet
Şu bir gerçek, Hakanları yüreklendiren
itici gücün kaynağında Hakan Evliya ilişkisi yatmaktadır. Malum, Şeyh Aziz
Mahmud Hüdayi Hz.leri de dönemine ışık saçan çok büyük bir evliya zattır. Bu
ışıktan dönemin insanları istifade eder de padişah bundan nasiplenmez mi? Ebetteki
Padişahta payına düşeni alacaktır. Nitekim Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi Hz.lerine
devrin Padişahı Sultan I. Ahmet’le birlikte Valide Sultan da intisap etmişler
bile.
Hacı Bektaşi Veli-Yeniçerilik-Bektaşilik
Osmanlıda yeniçerilik ve Nizam-ı Cedid
askeri teşkilatı iyi analiz edildiğinde kuruluş temellerinde Tarikat-ı
Aliyelerin kattığı bir ruh söz konusudur. Nasıl ki Yeniçerilik ruhunu
Bektaşilikten devşirmişse, Nizam-ı Cedid'de Mevlevilikten beslenmiştir. Ne var
ki, Bektaşilik yolu ruh kökünden uzaklaşıp yozlaşmış olunca, sonrasında
birtakım mizahimsi söz ve şeriat nefretiyle karışık İslam yıkıcılığı misyonu
üstlenmiştir. İşte bu yüzden II. Mahmud bu noktada, Bektaşiliğe ait her ne var
ne yok hepsini kafasına koyup bertaraf etmiştir. Her ne kadar günümüzde Hacı Bektaşi Veli adına
şenlikler düzenlense de asla bu şenlikler bu Velinin beslendiği ruh köküyle
alakalı şenlikler değildir. Yediden yetmişe herkes bilir ki; Hacı Bektaşi Velinin şeriatın onaylamadığı
İran Şia'sını çağrıştırır akidelerle uzaktan ve yakından alakası yoktur. Bu
konuda merak eden varsa o yüce zatın
“Makalat” adlı eserine bakmasında fayda var. Kelimenin tam anlamıyla Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin
Makalat adlı eseri kayda değer bir ışıktır. O’nun gerçek çizdiği yol haritasını
bu eserde ziyadesiyle bulmak mümkün. Hatta Ankara Üniversitesi eski öğretim
üyelerinden Prof. Dr. Esad Coşan’ın Doçentlik tezi ‘Makalat’ incelendiğinde Pir-i Türkistan
Ahmet Yesevî’nin büyük ölçüde ‘Fakirnâme’
adlı eserinden esinlendiği gözlerden kaçmaz. Dolayısıyla Hünkâr Hacı Bektaş-ı
Veli’nin Yesî pınarından beslendiği aşikârdır. Özetle bu eserde; bir salikin Şeriat (İslam’ın zahiri kaideleri),
Tarikat (İslam’ın iç ve deruni
yönü), Marifet ve Hakikat aşamalarından geçmeden Allah’a ulaşılamayacağı
vurgulanır. Dahası Allah’a vuslat ancak bu dört unsurun bir araya gelmesiyle
gerçekleşir. Ama gel gör ki; ‘Makalat’ eserinin mana ve ruhundan sapmalar
başlayınca, ister istemez hem Yeniçerilikte, hem de Bektaşilikte aşınmalar
başlamış ve her ikisi de aslını yitirmeye yüz tutmuştur. Öyle ki; İslam’la
bağdaşmayan birtakım bozuk fırkalar türeyip bugünkü noktaya gelinmiştir.
Maalesef İslam’la taban tabana zıt birtakım sözler sanki Hünkâr Hacı Bektaş-ı
Veliye aitmiş gibi lanse edilmiştir. Bir kere bünyeye mikrop girmeye dursun,
bir bakıyorsun Yeniçeri ocağının çöküşüyle birlikte Bektaşilikte bundan
nasibini alıp her alanda çürüme nüksedebiliyor. Oysa Yeniçeri ve Bektaşilik
deyince Necip Fazıl’ın Yeniçeri adlı eserinde yer alan şu kıssayı şöyle
hatırlarız biz hep:
Tarih 1326. Bir gün Suluca Karahöyük
Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu, adım adım dergâha ilerliyor,
yaklaştıkça başlarında Sultan Orhan Gazinin olduğu 40–50 atlı gözükür o an. Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı Bektaş-ı
Veliyle göz göze geldiğinde büyük bir adap içerisinde elini öptükten sonra
aralarında derin ve içten konuşma başlar. Ve Orhan Gazi şöyle der;
—Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza
dua etmenizi dilemek için geldim. Yanıma da yeni teşkil ettiğimiz askerlerden
birkaçını aldım.
Tabii Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli tebessüm
edip;
—Dualarım sizinle, hele bir göreyim şu getirdiğin yeni
askerleri.
Askerler bu nazik davranış karşısında
etkilenmiş olsa gerek ki Şeyh ve Sultan karşısında adaba geçip saf bağlarlar.
Onların bu halinden ziyadesiyle memnun
kalan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli;
—Maşallah ne güzel, ne civan yiğitlermiş.
İsimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin
niyazında bulunur.
İşte kıssada adına “Yeniçeri” denilen
bu ocak böyle mayalanmıştır. Biz
biliyoruz ki; Yeniçeri ocağına ruh katan o’nun nefesidir. Öyle ki, bu civan
yiğitler kuruluş ruhunu Bektaşilikten alıp Osmanlıyı zaferden zafere koşturmuşlar.
Ve bu ruh Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar sürer. Maalesef ilk bozuluş bu
dönemde alarm vermiştir. Hatta kırmızı alarm diyebileceğimiz bu tablo Kanuni
Sultan Süleyman devrine kadar etkisini gösterir de. Nitekim Necip Fazıl; “Bektaşilik
evvela din aydınlatıcısı, peşinden de Şeriat karartıcısı haline dönüşmüştür”
tespitinde bulunmakla bir noktada Bektaşiliğin tarihi sürecini bir cümleyle
özetlemiş olur.
Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh
Abdurrahman Tâhî (k.s)
Padişahların yanı sıra musiki pirleri de
tarikattan nasibini almışlardır. Zaten Mustafa Itri'nin Mevlevi tarikatına
intisaplığı bunu teyit ediyor. Dini
musiki eğitimini Hafız Post’tan alan Mustafa Itri için bakın Yahya kemal ne
diyor: Mustafa Itri bizim öz musikimizin piridir. Evet, gerçekten de o musiki dehamızdır.
İlk Osmanlı padişahlarımız genellikle
Ahi tarikatına gönül vermişlerdir,
mesela son dönem padişahlarından Sultan II. Abdülhamid Han ise Şazeli
tarikatına bağlanmıştır. Öyle ki; Sultan Abdülhamid Han tasavvufi ruh sayesinde
makâm-ı reşâdet’e erişebilmiştir. Dahası zamanın en büyük Kutbul Ariflerinden Şeyh
Abdurrahman Tâhî (k.s)’ e mücedditlik geldiğinde bu görevi üstlenmekle ancak
birkaç köy ve birkaç beldeye etkili olabileceğini belirtmiştir. Ve bu iş için nüfuz sahası daha geniş içte, dışta ve İslam dünyası üzerinde etki ağırlığı
olan Veli tabiatlı Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı uygun görmüştür. Nitekim dileyen bu konuyla ilgili anekdotta
Seyyid Abdülhâkim el Hüseyni (k.s)’in sohbetler adlı eserine bakabilir. Keza Bediüzzaman Said Nursi, Şeyh Abdurrahman
Tâhî (k.s) ile ilgili anısında şu ifadeleri dile getirmiştir:
—Ben dokuz yaşımda iken Şeyh Abdurrahman
Tâhî (k.s)’i tanıdım. Bu zat Velilere makam aldıran zattır.
İşte görüyorsunuz Bediüzzaman’ın da
övgüyle bahsettiği böylesine deruni bir Gönül Sultanı tevazu örneği gösterip
Müceddidliği Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla tebdil edebiliyor.
Her ne kadar bir takım zinde mihraklar Abdülhamit
Han'ı kızıl Sultan diye karalasalar da biz onu hep Ulu Hakan diye anacağız.
Maalesef 31 Mart vakası diye tarihe geçen olayı irtica harekâtıdır deyip
kestirenlerde bu çevrelerdir. Oysa bu olayın perde arka planı irdelendiğinde
bir grup insana öncelikle “şeriat, şeriat” diye bağırttırılıp şeriatı berhava
etmek, sonrasın da şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi sanki Padişahmış gibi
gösterip devirmek amacı güttüklerini pekâlâ anlayabiliyoruz. Kaldı ki 31 Mart
vakasının irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi
Abdülhamid’in uygulamalarına bakarak, ya da Padişahın Meşrutiyeti ilan edişinde
ve Meclisi Mebusan'ı açtıktan sonra ülke içinde vuku bulan bir takım nükseden problemleri
Allah’a ve milli iradeye havale edişinde ki kararlılıkta görmek mümkün. Şöyle bir
fotoğraf karesine baktığımızda o günlerde sözde hürriyet lafından başka bir
çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânların çığırtkanlığını veya
hakaret varı izledikleri çirkin siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz.
Tüm bu kirli tezgâhlara rağmen Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın emrindeki ordusunu
derhal harekete geçirip kontrolü ele alması gerekirken, tam aksine kan
akıtmamak pahasına büyük özveri örneği sergileyip kendisini İlahi kadere teslim
ettiğini görüyoruz. Bu olayda besbelli ki iki kişi kullanılmış, biri Beden
eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri ise Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik
olayların ilk günlerinde İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini
dile getirmekle beraber sonrasında pişmanlığını 31 Mart’ı tertipleyenlerin
bizatihi İttihatçıların Selim Sırrı ile beraber bu işe karıştığını itiraf edip
tarihe not düşmüş bile. İcabında bu da
yetmez, Abdülhamid Han’ın ruhaniyetinden yardım dileyip ağzından:
“Tarihler
adını andığı zaman
Sana hak verecek Ey Koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan asrın
siyasi Padişahına…” mısraları dökülür de.
Ne var ki, bu şiiri yayınlayan
Necip Fazıl 20 gün hapis yatmaktan kurtulamayacaktır.
Şu bir gerçek; Abdülhamid Han isteseydi
İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu komployu tek bir talimatla emri altındaki
Hassa ordusunun tek tümeniyle halledebilirdi.
Ama o bunu yapmayıp adeta Harekât ordusunun işini kolaylaştırırcasına
sarayda korunaksız bir şekilde harem halkından birkaç kişi veya iki üç yakınıyla
kalmayı tercih etmiştir. İşte böyle bir hamiyetperver padişah var karşımızda.
Netice malum; komplo gereği İttihat ve
Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılıp faturası Padişaha
biçilecektir. Keza bu ayaklanan insanlara “Şeriat isteriz” diye nara attırılıp
taktik gereği parti mensupları saf dışı edilmesi sağlanır. Gerçekten de sahneye
konulan sinsi bir planlamayla 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkan
İttihat ve Terakki yanlısı ordu tıpkı 28 Şubatta Sincan'da tankları yürüten
zihniyetin bir benzeri post uygulamayla güya olayları bastırmak maksadıyla
İstanbul’a geldikleri görünümü verirler.
Zaten havaya kurşun sıktıklarında padişahın tüm olup biten hadiselerin
sanki baş müsebbibiymiş gibi bir işaret olarak sunulup zan altında
bırakılmasına yetmiştir. Böylece tıpkı 28 Şubat sonrası hükümetin devrilmesine
benzer bir tabloda Ulu Hakan'ın tahttan inmesi olayı gerçekleşir. Objektif
olarak olayları şöyle mantık çerçevesinde soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde
aslında ayaklanan kimse yok ayaklandırılmış grup olduğunu fark ederiz. Ulu
Hakan’ın başsız askerleri örgütleyip, hatta emrindeki askerleri Hassa Birlikleriyle
takviye ederek üstesinden gelecek yerde, aksine olayı tevekkülle karşılamayı
tercih etmesi İttihat ve Terakki tertibini başarılı kılmıştır. Belki de dünya tarihinde arasanız 31 Mart
vakası kadar, yıllar boyu kuşaktan
kuşağa gerçekmiş gibi aktarılıp yutturulan böylesi eşine az rastlanır komedi
trajik cins provokasyon hareketi bulamazsınız. Baksanıza İttihat ve Terakki, ta
öncesinden kafasına koyduğu sinsi plan için Şeyhülislamlık makamını bile
kullanmasını bilmiştir. Hatta Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin’den fetva
koparmışlar da. Bu fetva işe yaramış olsa gerek ki; sahneledikleri oyun veya ipe sapa gelmez bir
takım mesnetsiz iddialarını örtbas etmeye yetmiştir. Nitekim kılıf
niteliğindeki ileri sürdükleri iddialarına şöyle göz gezdirdiğimizde; güya Ulu Hakan’ın sanat kitaplarını
değiştirmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve
sürgün etmek gibi bir dizi faaliyetler içerisinde bulunduğu ithamını görürüz.
Belli ki koparılan bu fetva onlar için can simidi olmuş, sonunda Ulu Hakan tahttan
indirilir de.
Peki, tahttan indirdiler de ne oldu
derseniz olacak malum; daha Harekât ordusu iktidara hâkim olur olmaz ilk işi
ülke sathında örfi idare ilan etmek olur. Sadece örfi idare ilan edilse gam
meyiz, bu olayla ne kadar uzaktan yakından alakalı gördükleri her kim varsa
kumpasa almışlar, hatta kendince elebaşı gördükleri kişileri darağacında
sallandırmışlardır. Hiç kuşkusuz 31 Mart olayı bu yönüyle yeni kurulan Türkiye
Cumhuriyet sürecinde her on yılda bir demokrasiyi kesintiye uğratmaya çalışan
darbeci zihniyete kötü bir örnek teşkil etmiştir. Zira her 10 yılda bir
tekrarlanan darbeler A’dan Z’ye etrafa korku salmaktan başka bir işe
yaramamıştır. Darbelerin ne işe yaradığını anlamak için Ahmet Altan’ın ‘İsyan günlerinde Aşk’ adlı romanına
bakmak yeterlidir. Ahmet Altan romanında özetle; 31 Mart vakasının 28 Şubat benzeri
bir post modern darbe olduğunu akıcı üslubuyla gözler önüne serip bildik
ezberleri bozma adına bir tespitte bulunmuştur. Fakat aynı Ahmet Altan 15
Temmuz Darbe girişimi söz konusu olduğunda kökü dışarıda Paralel İhanet Çetesinin
ekmeğine yağ sürmüştür. Her neyse asıl
konumuza dönelim. Malum hasta yatağında
yatan Osmanlı imparatorluğunu 33 yıl izlediği akıl dolusu diplomatik uluslar arası
denge siyasetiyle ayakta durmasını sağlayan Abdülhamid’i hal ettikten sonra
iktidara gelen İttihat Terakki güruhu koskoca İmparatorluğu bir çırpıda
küçültüp I. Cihan harbinin eşiğine getirmişlerdir. İşte görüyorsunuz İrtica
vakası diye yutturulan olay aslında Osmanlı’yı düşürme planın bir parçası
olmaktan başka bir şey değildir.
Gerileme devrinde tasavvuf
Osmanlının gerilemesiyle her
müessese yozlaşmış, maalesef bundan bir takım tarikatlarda payını almıştır. Yani
Kalenderi, Cevlaki, Haydari, Melami anlayışı sapmalar olmuştur. Nasıl bir
anlayış derseniz şu kıssada geçen sözler meramımızı anlatmaya yetecektir. Bakın
Barbaro’nun yanına gelen bir Kalenderi şöyle der:
—Kimsiniz siz?
Barbaro cevaben:
—Yabancıyım.
Kalenderi:
—Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu
terke karar verdim deyip sığ düşüncesini ortaya koymuştur. Oysa tasavvufta “Halk içinde Hak olmak” esastır. Şöyle ki; hiç ölmeyecekmiş gibi dünya ile uğraşılacak, yarın ölecekmiş gibi de ahrete yönelik kalbi
her daim Allah'ın zikriyle uyanık tutulacaktır.
İşte bu hal hakiki tasavvufta “halvet
der encümen” olarak karşılık bulur.
Malumunuz, II. Mahmut döneminde gericiliğin kaynağı hep
Yeniçerilik ve Bektaşilik gösterilmiştir, oysa tebaanın II. Mahmud’a olan
tutunduğu olumsuz tavır Yeniçeriliğe karşı oluşundan değil, bilakis özden uzak
bir takım sembolik yeniliklere karşı koymanın bir tepkisidir. Kaldı ki her yapılan değişikliğe yenilik
dersek pekâlâ felaketlerde yeni olarak değerlendirilebilir. Madem öyle her
değişikliği yenilik diye sunmak abesle iştigal olacaktır. Hakeza yine III. Selim döneminde ise bütün
meselelerin müsebbibi medrese üzerinde odaklanılıp gericilik suçlamasında bu
müessese de payını alır. Sonuçta medreseli yenildi ama devlete değil, devlet
içinde devlet diyebileceğimiz kökü dışarıda sözde aydın sınıfına yenilmiştir.
Tabii medreseli yenilince gerçek kalemiye zümrenin kaynağı da kurumuştur.
Cumhuriyet devrine geldiğimizde ise bir başka benzer gerekçelerle Nakşîlikte
aynı ithama maruz kalmıştır. Nitekim Menemen olayı bunun tipik misalini teşkil
eder. Maalesef bu olayda gericilik vakası olarak tanıtılmış ve bir takım zinde mihraklar
tarafından tertiplenmiş bir provokasyon olma ihtimali üzerinde durulmamıştır.
Gerçekten de Menemen’de çok derin bir organizasyon sahneye konmuştur. Hatta ne
alakası varsa Menemen vakası süreci içerisinde Erzincan’da bir Yahudi’de
asılmıştır. Meğer reform, reform diye
tutturulan furyanın altında dinin sosyal hayattan kovulma düşünce gerçeği
yatmaktadır. Neyse ki bu sinsi planı Mesut Uçakan “Bize Nasıl Kıydınız”
filmiyle sahneye koydu da pek çok insanımızın uyanmasına vesile oldu.
Tabii uyanmak yetmiyor, uyanık olmakta icab eder. Zira bugün de insanımız buna
benzer provokasyonlarla her an karşı karşıyadır.
Mareşal
Fevzi Çakmak-Erbilli Şeyh Esat Efendi-Menemen vakası
Madem Menemenden bahsettik neymiş bu
olaya bir göz atalım. Bir kere Menemen
hadisesinde hedef gösterilen bir numaralı şahıs Erbill’i Şeyh Esad Efendidir.
Bu zat Nakşî şeyhidir. O günün kartel medyası birden bire tarikatları bilhassa
Nakşîleri mercek altına almıştır. Almalarına da şaşmamak gerekir, çünkü
toplumun gönül sultanı gözüyle baktıkları piri fani zatları devlet erkânından
ziyaret edenler bile olabiliyor her an.
Bakın Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş
savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı
görünce;
— Hayrola, sizi tanıyamadım der.
Fevzi Çakmak;
—Efendim Fevzi kulunuz, duanıza
muhtacız.
Erbilli Şeyh;
—İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar
ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar (Bkz. Son Devrin Din Mazlumları.
Necip Fazıl Kısakürek).
Necip Fazıl'ın söz ettiği o Şeyh,
Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte inzivaya
çekilmiş, sade bir hayatla günlerini etrafındaki dostlarına telkin ve sohbetle
geçirmiş bir zattır.
Belki de bu tip görüşmeler bir takım
zinde güçleri rahatsız etmiş olsa gerek ki; Cumhuriyetten sonra Tekke ve
Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatlar kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır.
Sadece günlerini Müslümanlığı telkin ve sohbetle geçirmişlerdir dersek yeridir.
Tarihler 1930'u gösterdiğinde ilk kez
çok partili denemesi girişimine şahit oluruz. Bu geçiş döneminde özellikle
Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük
bir teveccüh göstermiştir. Ancak aynı teveccüh Halk fırkasından esirgenmiş ve
üstelik yuh çekilip protesto edilmişler de. Tabiî ki bu duruma fena
bozulmuşlardı, yapacak bir şey de
yoktu, ama işin ucunda seçim vardı. Bir
şekilde çare bulunmalıydı, derken o günlerde iktidar partisinden bazıları
Adapalas Otelinde konaklarken otellerini önünde ilgi çekici görünümleriyle araç
ve otobüslerden inen insanlara pür dikkat kesilirler. Şaşkın bakışlarıyla merak
edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete
geldiklerini öğrenirler. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik
düşer. Öyle ki; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de
Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo
sahneye koyulur. Peki, bunun bir komplo olduğunu nereden biliyorsunuz derseniz malum
bir zaman sonra bu komplonun kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan
Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunanların marifetiyle söz
konusu bilgiye ulaştıklarını anlatmasından biliyoruz elbet. Derken hadisenin
ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir not düşmüşlerdir.
Sinsi plan şudur;
Yer; Menemen, mekân; Jandarma Karakolu
karşısında ki cami, kurye ise daha
önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet tercih
edilir. Derken bu iş ona havale edilir. Hatta havale edilmekle kalınmaz
kendisine; cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline aldığında “Sancağın
altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini, halktan ya da Jandarmadan birileri karşı
koyan olduğunda kan akıtması talimatı verilir de. Böylece bu iş için
mükâfatlandırılacakları vaadini alıp beş kişiyle birlikte yola uğurlanır. Ancak
yolculuk esnasında çoban Ramazan kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup
sıvışmasını bilecektir. İyi ki de sıvışmış,
zira onun yol boyunca konakladıklarında birkaç yerde esrar partisi
düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil
oluşturacaktır. Tabii çoban Ramazan sıvışsa da diğer arkadaşları yola devam
edeceklerdir. Nitekim Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planı
harfi harfine uygulamaya koyulurlar da.
Şöyle ki;
Etrafta bir şeylerin döndüğünü sezen
bir Askeri Şube Reisi, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat
çığırtkanın yanına yaklaştığında; ‘Üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde
Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam korku bela
derhal oracıktan uzaklaşır. Bu arada eylemciler var güçleriyle bağırmaya devam
edeceklerdir. Sadece bağırsalar gam
yemeyiz, etrafa korku da salarlar. Öyle ki nümayiş sesleri çoğaldıkça kışlaya
kadar yankısı uzanırda. Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı.
Derken Kubilay kışlasında bir manga askeriyle birlikte olay yerine gelip askere
süngü tak emrini verir. Artık tam zamanıydı, çünkü şartlar oluşmuştu. O arbede
esnasında sözde Mehdi Mehmed ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıkar
sıkmaz yere yığılıverir. Ne hikmetse Kubilay yerde yaklaşık 25 dakika
kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden ne bir ses seda, ne de görünürde bir adam gelir, adeta sırra kadem basmışlardır.
Elbette ki Merkezi hükümetin yetkisini
kullanıp devriye kuvvetlerini çıkarmaması düşündürücüdür, belli ki olayın kıvam
alması beklenilmiş. Onlar bekleye dursun bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş
Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır
da. Nasıl olsa her şey bitmiş, maksat
hâsıl olmuştu, nihayet Alaydan bir bölük zahmet edip olay yerine teşrif
edebilmiştir. Bu da yetmez güya olaya müdahale eder görünümüyle etrafı çembere
alaraktan oracıkta iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve
arkadaşları makineli tüfeklerle taranarak can verirler. Sonrası malum; Menemen
Menemenle sınırlı kalmayacaktır, artık mesele Türkiye çapında büyütülen bir
irtica avına dönüşür. Nasıl mı? İlk başta işe 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh
Esad Efendi’den başlanılır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Bursa Adapalas
Otelinde başlayan bir kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile
toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilerek hapsedilir.
Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Üstelik yaşı doksanın
üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı. Neyse ki yeniden mahpushaneye sevkine gerek
kalmadan hastaneden vefat haberi gelir. Ancak onun ansızın hastanede ölmesi
acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu bugün
olmuş hala hafızalardan giderilememiştir.
Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa da
boş durmaz, o da Menemen olayları ile irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam
cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte görüyorsunuz Tarihe
Menemen olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu desek buna siz karar verin, ama
şurası muhakkak; çok partili denemesine
geçişe son vermek için girişilen bir provokatif eylem olduğu besbelli. Ki;
etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı
alınması bu durumu teyit ediyor zaten. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına
ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen
partinin kapatılıp kendilerince tehlikesinden arınmış olurlar.
Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar
doğru bir tespit. Dünde âlim ve bilge insanları ziyaret edenleri kınayan, bir
bardak suda fırtına koparan medya ve avenesi bugünde devlet erkânından veya bir
siyasi parti liderinin ülkenin önde gelen bilge ve âlim insanların ziyaret
ettiğinde, aynı gerekçelerle ortalığı velveleye verebiliyorlar. Merhum Özal’ın
vefatına yakın ziyaret ettiği Türk Cumhuriyetlerinde Şahı Nakşibend (k.s)’ın
türbesinden bir avuç toprak alıp Türkiye’ye getirmesi Evliyalara olan bir
sevgisinin işaretidir. İşte bu yüzden böyle bir engin zihniyete sahip Cumhurbaşkanının
zehirlenmesine şaşmamak gerekir.
Petrol ülkesi Musul-Kerkük
ve Şeyh Said olayı
Hani şu Musul ve Kerkük üzerindeki
Türkiye’nin gücünü kırmak için bir meseleyle oyalandırmak maksadıyla bir köyde
düğün esnasında jandarmaların izini sürdükleri birkaç adamı Şeyh Said’den
istemeleri üzerine başlayan şu meşhur olay var ya, meğer isyan diye nitelendirin
bu olay provokatif bir eylemmiş. Yani bir başka ifadeyle Şeyh’in kibarca; ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi
ellerimizle teslim ederiz’ mukabiline karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarıyla başlatılan bir
tertipmiş. Hele fitili yakmaya dur, bir anda ucu tâ Diyarbakır’a kadar
uzanmasıyla birlikte olayların git gide kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine
bomba gibi oturması kaçınılmazdır. Bu
arada Türkiye kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak ima edip dışarıya
karşıda bir irtica eylemi olduğunu açıklaya dursun Musul ve Kerkük petrolleri üzerindeki
kontrolde elimizden kaçırmış oluyorduk. İşte 1925 yılında patlak veren Kürt
İsyanı diye sahneye konulan olayın, perde arkasında ki asıl gizli amaç Musul ve
Kerkük üzerinde oynanan çıkar hesaplarından başka bir şey değildir. Zaten azcık
sağduyu ve insaf sahibi bir Tarihçi Şeyh Said isyanı diye yutturulan olayın aslında
bir provokatif bir eylem olduğunu görür de.
Güneydoğuda bir güneş: Muhammed Raşid Erol (k.s)
Türkiye’de epey zamandır Türk Kürt
çatışması çöreklenip bölgede güçlü olmamızın önüne geçilmek isteniyor. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın eşi Kesire
Öcalan’dan dolayı bir şekilde istihbaratla ilintili olduğu iddiaları ister
istemez akıllara kuşku veriyor, olayların daha çok asker ve örgüt arasında
cereyan etmesi, ülkemizin ömründen yarım asır aşkın süre çaldığını ve 30 bin
civarında insanı ölümüne yol açan sürecin devam etmesi yaşadığımız hazin
manzaranın belki de bir özeti sayılır. Bakın Hekimoğlu İsmail bir makalesinde;
“Raşid Efendi Arapça, Türkçe ve Kürtçe bilirdi. Menzil'de Kürd'ü, Türk'ü
Arap'ı, kardeş kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi, bir kısım
bürokratlar kadrini bilmedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar,
Raşid Efendi gibi kimselerdi. Türkiye, bunların kıymetini bilmediği için şimdi
başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaşamaktan başka bir gayesi
olmayan Raşid Efendi ve onun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu,
sürgün edildi, ifadesi alındı, kısacası rahat bırakılmadı, olaylar PKK'lılara
malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi, kısacası Müslümanları kardeş
ederken bugünkü kavmiyetçilik, kardeşi kardeşe düşman etti. Raşid Efendi
gibilere imkân tanınsaydı Güneydoğu hadiseleri olmazdı” diyor.
Hakeza Vehbi Vakkasoğlu da benzer
duygularla bir makalesinde; “Evet, daha kısa zaman önce, Muhammed Raşid Erol
Hazretleri'nin başına gelen sürgünlü olaylara bakılınca, yöneticilerimizin
bindiği dalı kesme gafletini bile aşan bir şaşkınlık içinde olduklarını açıkça
müşahede ediyoruz. Nedir bu korku? Bırakınız bu büyüklerin faaliyetlerine
yardım etmeyi, onların vefatlarını ve bunun meydana getirdiği yurt sathına
yayılan acıyı haber değerinde bile görmemek gafleti hala sürebiliyor. Bu
kafayla halkla bütünleşmek nasıl mümkün olacaktır? İnançlarda, duygu ve
düşüncelerde birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır? Bütün yurt sathında
olduğu gibi Güneydoğu'da da temelli ve esaslı bir birliğin ve ortak paydanın
adı İslam'dır. Artık bunu yok saymanın imkânı kalmamıştır.
O
bölgemize saldıran eşkıyanın bile, gerçek yüzünü din açısından göstermeye
başladığını bizatihi Genelkurmay Başkanı Sayın Doğan Güreş Paşa tarafından
açıklanmıştır. Güreş Paşa'ya göre bir kısım teröristler, ''Buralarda eskiden
bizim ecdadımız yaşıyordu ve kiliseler vardı'' diyorlar. O halde dış kaynaklı,
Ermeni destekli misyonerlik faaliyetlerin açığa çıktığı bir zamanda bile artık
bazı tarihi yanlışları bir tarafa atıp insanımızı İslam harcıyla birleştirmeyi,
düşünemeyenlerin samimiyetlerine nasıl inanacağız?
Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri'nin
mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşat sahasının en parlak ve etkili
yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların meşhur eşkıyaları olan Hamido ve Celilo
dahi, Gavs Hazretleri'nin sohbet
halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen
çekilerek, tertemiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği, o mütevazı
Menzil'de halen yaşanmaktadır.
Bunca
ibretli olaydan sonra, hala birtakım temelsiz fobilerle yurdumuzun manevi
dinamiklerine, göz yummanın gafletle de tarifi zorlaşmaktadır. O maneviyat
büyükleri bu dünyadan ve sizlerden bir şey beklemiyorlar. Siz ise iddialı
olduğunuz dünyevi rahat ve huzurun sağlanmasında onlara çok çok muhtaçsınız.
Bırakınız inancı, böyle bir fayda için bile onlara yaklaşamamanın, dost
olmamanın altındaki psikoloji nedir? Evet, artık bu tahlili yapmanın ve
birtakım fobilerden, komplekslerden kurtulmanın çoktan zamanı geldi ve geçiyor
bile. Samimi dostumuz, maneviyat ehli Muhterem Muhammed Raşid Efendi,
insanların sapıklıktan kurtulup, kötü fiilleri bırakıp doğru yola girmelerine
vesile olmuştur. İşte en büyük eser, en büyük hayır ve mutluluk budur…” diye
cümlelerini tamamlıyor..
Prof. Dr. Haydar Başta ardından şu tespitte
bulunuyor: Bu gün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör
belasından kurtuluşun yolu, bu zat'ın ve O'nun gibi ehl-i maneviyatın
hizmetlerine ağırlık vermektir.
Doğu ve Güney Anadolu'da böyle maneviyat
ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde
olduklarını ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira
kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyeceği açık bir
gerçektir.
Bu gün millet olarak selamete çıkmak istiyorsak dün Anadolu'da
Alperenlerin yaptıklarını deruhte eden maneviyat ehli ile yakın olmalıyız.
Türkçüler-Nurcular ve Said Nursi
Nihal Atsız ve arkadaşlarının
Türkçülük kapsamında faaliyetlerini suç kapsamına alıp aralarında genç subay
Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları zorlu geçmiş ve
genç Türkçülerin tabutluk denen hücrelerde haps olunmalarına neden olmuş ve
mahkemelerde uzun süren sorgulamalar sonucunda beraatlarına karar verilmek
zorunda kalınmıştır.
Yine Risale Nur önderlerinden Said
Nursi’nin iman hakikatleri üzerindeki faaliyetleri mercek altına alınıp uzun
süren gündemi meşgul edecek tarzda Amerika’da Marc Carthy dönemine benzer nurcu
avına dönüştürülmüştür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden
bile endişe edilip mezarı bilinmeyecek şekilde gizlenerek defnedilmiştir. Belli
ki devleti idare edenler ne Türkçüsü, ne de Nurcusuyla barışık kalabiliyor.
Üstelik düşman ilan ettikleri kesimler davalarına daha da sımsıkı sarılmasıyla
birlikte yeni bir güç kazanmış oluyorlar. Aslında değim yerindeyse ortada
ekmeklerine yağ sürülmüş durum var. Zaten Türkçülük damarından gelen ülkücü
kesim, Risale Nur cemaati ve diğer
kesimler tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye erişmiş
gözüküyorlar. Bu arada İhanet Çetesi FETÖ terör örgütünü Risale-i Nur
cemaatiyle karıştırmamak gerekir.
İlginçtir gerek ülkücü kesim, gerekse
milli görüş çizgisinden birçok ekol siyasi ideallerinin yanı sıra günümüz
Horasan Erenlerinden feyizlenmeyi de ihmal etmemişlerdir.
BİR GÖNÜL
ADAMI AHMET ER
Ahmet Er
Ağabeyimiz Fetih haftasının ilk gününde Hakka yürüdü. O’nu anarken hayatının bütün yönlerini ortaya
koymalı ki, hakkiyle yâd etmiş
olalım. Bunun içinde kaynak bizatihi
kendisi olacaktır. Nasıl mı? Hayattayken adına “Hatıralarım” dediği Alternatif Yayınlarında yayınlanan
kitapla elbet. Zaten büyük bir sabırla “Hatıralar” deryasında yüzmeye koyulduğumda inanın yüzdükçe
gönül dünyam huzur buldu da. Huzur
buldukça kendi üslubumla ancak bu kadar aktarabildim. Şimdiden sürçü lisan
olduysa affola deyip hayat yolculuğuna öyle başlayalım:
Evet, Horasan erenlerinden nefesindendir O. Çünkü Ahmet Er Ağabeyimizin ailesi
Horasan’dan gelip Anadolu’nun fethine katılan Türk boylarındandır. Yani soy kütüğü ismi ile müsemma Pir-i
Türkistan Ahmet Yesevi’den İmam-ı Ali Rıza’ya dayanır. Malum İmam Ali Rıza’nın
kabri İran’ın Meşhed şehrindedir. İşte
böylesi köklü bir soydan gelen o gönül adamı 1927 yılında Manisa Akhisar
Sünnetçiler köyünde doğmakla Horasan Erenlerin nefesini içerisinde bulunduğu
ülkü yolu harekâtının üzerine serpiştirecektir. Düşünsenize 1940’lı yıllarda
daha ortaokul talebesiyken Sünnetçiler Köyü Gençlik Birliğini kurarak Horasan
Erenlerinin nefesini o günden hissettirecektir. Nasıl mı? Genç arkadaşlarına cumartesi bayrak çekip
pazar günü bayrak indirme merasimleri düzenleyerek, gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya
yönelik sigara ve içki yasağı getirerek elbet.
Tabii her şey bunlarla sınırlı değil, dahası var; düğün bayram
şenliklerinde bayanların kendi aralarında oynadıkları oyunları gizli ya da açık
seyredilememe yasağını getirerek, gençlere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya
yönelik kütüphanecilik faaliyetine hız vermesiyle, milli oyunlarımızı
düğünlerde Seymen sektirilerek diri tutup bir dizi getirdiği kurallarla
Horasani tavrını sürdürmekle ortaya koyacaktır. Derken ilerisinde mührünü
vurduğu bu gençlik teşkilatı Ülkü Ocağına dönüşecektir. İlginçtir Türkeş
seyahatlerin birinde köye geldiğinde ocağı ziyaret ettiğinde Ahmet Er
Ağabeyimizle sohbet etme imkânı bulur.
Evet, Ahmet Er Ağabeyimiz bir köyü
çocuğudur, yazın köyde çalışır,
kazandığını da okulda harçlık olarak kullanırdı. Ortaokulu Akhisar’da
tamamlayıp bir yıl Edirne Lisesinde oradan Bursa Askeri Lisesine geçip 1949
yılı itibariyle subay olarak mezun olur.
Harb okulu tahsili süresince öz kültüründen asla taviz vermez. Öyle ki
bir gün Harbiyeliler dans ediyorlardı, dans müziği bittiğinde hemen ardından
dolabından çıkardığı harmandalı plağını çalmaya başladığında Numan Esin, Mehmet
Rıfkı Erdoğdu’yla birlikte oynamaya koyulur. Tabii şaşkın bakışlar arasında o
kadar kalabalık arasında bu iki arkadaşının dışında çıkan olmasa da milli
oyunumuzu Harbiyede sergilenmesi mühim bir hadisedir. O’na da milli duruş
yakışırdı zaten. Hele ki Harbiye’deyken milliyetçi dergileri ve basını takip
eden birisi olarak Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl
Kısakürek, Mehmet Kaplan Dr. Fethi Tevetoğlu gibi yerli düşünce yazarları
okuyan bir kişiden Harmandalı yerine dans oynamak abesle iştigal olurdu. Sadece milli oyun oynamakla mı milli duruş
sergiler, bir başka milli duruş örneğini
‘Göçmen’ isimli üç perdeli dramatik bir piyesi perdeye uyarlayıp genç teğmenler
olarak sahne aldığında sergiler. Ve oynanan bu piyes Türkiye geneline yayılır
da, elde edilen kazanç ise Mülteciler
Derneği kanalıyla göçmenlerin yararına harcanarak yüreklerine su serpmiş olur. Tabii bu tür aktivasyonlar Harb Okulu
içerisinde heyacan uyandırıp aynı zamanda milliyetçi örgütlenmeyi de
beraberinde getirir. Nitekim Numan Esin liderliğinde örgütlenme git gide de
artış kaydeder de. Hatta o dönemlerde Piyade Atış Okulunda Savunma Hocası Yzb.
Alparslan Türkeş’le tanışma fırsatı da bulur. Atış Okulundan İstanbul Hadımköy
16. Piyade Alayına tayini çıktığında Harbiye’deki arkadaşlarından ayrı kalsa da
zaman zaman bir araya gelip bağlantıyı koparmayacaklardır. Hatta 1952 yılında Numan Esin, Mehmet Rıfkı
ile birlikte Tanrı Dağı yayınevini kurmayı da ihmal etmezler. Derken tarihler
1953’ü gösterdiğinde Jandarma Subay okuluna, 1954’ü gösterdiğinde ise Hozat
Jandarma 3. Er Eğitim alayına, oradan da
Diyarbakır Merkez ve Çermik İlçesinde Jandarma komutanı olarak vazifesini
sürdürecektir. Tabii görevi devr aldığı
ilçe jandarma komutanı kendince Çermik ilçesine bağlı 60 köyü ahbap çavuş
ilişkisi çerçevesinde kendi aralarında bölüşmüşler, güya hırsızları takip
edecek insan bizatihi kendisi hırsız.
İşte böyle bir hal ve vaziyet içerisinde halkın gönlünü kazanmakla işe
koyulacaktır. Düşünsenize Çermik ilçesine bağlı Karto köyünde bir kardeş
abisini silahla vurduğunda, derhal savcı, hükümet tabibi ile birlikte köye
gidip cenaze işlemlerinin ardından o anda yazdığı bir piyesi köy meydanında
sahneye koyacaktır. Piyese konu olan birbirine düşman iki çoban savaş esnasında
bile düşmana ateş etmek yerine arkadaşına ateş edecektir. Ateş eden köye döndüğünde suçunu itiraz
edemez, ağlamaya başlar. Piyeste verilmeye çalışılan mesaj gayet net ve
açıktır; şayet birlik olmazsak ne
iffetimizi koruruz ne de vatanımızı. O
halde köyü mateme boğan hadiseyi dindirmek gerekti. O söz konusu abisini vuran adam yakalanır da.
Bir başka hadise de ise Musalar köyüne
savcıyla birlikte bayramlaşmaya gittiğinde bir ihtiyar “Gerçekten buraya
bayramlaşmak için mi geldiğiniz”, hatta yemin billâh ettirir bile, tabiî ki yemin ederiz denildiğinde ihtiyar
gelenlerin boyunlarına gözyaşları eşliğinde sarılarak kucaklaşırlar. Ah zavallı
ihtiyar adam niye yemin billâh ettirmesin ki böylesi devletlû manzaraları
şimdiye dek hiç görmedi ki. Ne diyelim,
İşte devlet millet bütünleşmesi budur.
Ahmet Er, oğlu Bahadır kalça çıkığı
tedavisi sebebiyle İstanbul 125. Er Eğt. Alayına tayini çıkıp yola koyulduğunda
bindiği otobüse iki jandarma ve Ahmet Altıntaş adında elleri kelepçeli bir genç
Ahmet Er’e yönelip şöyle der: Kumandan beni tanıdınız mı, şunu iyi biliniz ki aslında sağ kalışınızı
önce Allah’ a sonrada anama borçlusun. Çünkü her dağa çıkışımda anam hakkında
iyi kumandandır derdi, şayet o’na tetik çekersen emdirdiğim sütü helal etmem
derdi. Düşünsenize annesine yapılan tek iyilik hoş sohbet çerçevesinde çay
kahve ikram etmekti. İşte bir yudum çayın bu topraklarda karşılığı budur.
Atalarımız boşa dememişler bir yudum kahvenin kırk yıl hatır var diye.
Evet, o atasözü Ahmet Er’in şahsında
mana kazanırda.
Bakalım Ahmet Er’i kader çizgisinde
daha neler bekliyor. İstanbul 125. Er.
Eğt. Alayına tayin işi iyi hoşta, burada da Alay komutanı “kışlanın kapısından
bıyıklı subay ve astsubay girmeyecek” talimatı karşısında bıyığını kesmeyince
kavga sebebi olacaktır, neyse ki askeri mahkeme de görülen davada hakkında
beraat kararı çıkar. Derken Şişli İl Jandarma komutanlığına tayin edilir. İlk
iş burada fuhuş yuvası Maslak otelini kapatmak olur. Üstelik otel sahibi Ermeni Ligor jandarma
teğmeni Cengiz vasıtasıyla rüşvet karşılığında otellerime dokunmazsa ne
ala, yoksa onu oradan tayin ettiririm
şeklinde gözdağı vermeye kalkışır da. Tabi otel sahibi bu gözdağını verirken de
jandarma komutanı, emniyet müdürü ve İstanbul valisine güvenerekten
yapıyordu. Belli ki güvendiği insanların
ödeyecekleri diyet borçları vardı. Ama karşısında öyle birileri yoktu
artık. Bu kez başka bir teklifle Ahmet
Er’i yoklayacaklardır. Bir gün odasına İzmirli Seyit Çavuş aracılığıyla
kapatılan otel için yeni talipli birinin aynı maksatla çalıştırmak istediğini
belirten dilekçe uzatıldığında sakınca teşkil ettiğini belirten bir şerh
düşerek karşılık verir. Yetmedi ertesi
gün bir deneme daha yapılır ve iki binbaşı; bakın bu pahalı imzadır, sonuçta
atacağın imza atla deve değil ya, hatta devenin kulağı bile değil denilerekten
sıkıştırılmaya çalışılır. Ahmet Er bu durum karşısında değil devenin kulağı,
bari hiç olmazsa devenin bir tek tüyü temiz kalsın der. Sen misin böyle
söyleyen, sonraki süreçlerde hakkında mobbing uygulamalar devreye girecektir.
Güya Vilayet Jandarma komutan tarafından Maslak karakolu teftiş ettirdiğinde
sigara izmaritlerinden geçilmiyormuş da hiç alakadar olmamış, güya saat 15.00
de aradığında birliğinde yokmuş, güya yok efendim zincirli karakolundan bir
erin pantolonu sökükmüş de hiç ilgilenmemiş gibi ipe sapa gelmez asılsız
iddialarla kendisinden yazılı savunma istenir.
İlginçtir Ahmet Er, iddiaların hepsini tek tek yazılı olarak çürütmesine
rağmen 3 gün oda hapsine mahkûm edilir.
Bu cezanın onun için çokta önemi yoktu, zira bir insan haklı olduğu
davada haksızlığa uğrasa da dikleşmeden dik durmasını bildikten sonra
mahkûmiyet aslında o’nun için mükâfattır.
Nitekim bunun manevi mükâfatını mahkûmiyetinin sonrasında Fatih İlçe
Jandarma komutanlığına tayin edildiğinde görecektir. Öyle ki tayin edildiği yer
manevi soluk almasına vesile olacaktır. Zira tayin edildiği yerin çok yakınında
Mevlana Yetiştirme Yurdu vardı ki öğlenleri orada boynu bükük insanların
arasında bir arada yemek yeyip manen soluklanarak elbet. Yine günlerden bir gün
yurdun kapısında boynu bükük 5 genç görür. Meğer 18 yaşını doldurdukları için
yurtla ilişkisini kesmişler, çaresizlikten boynu bükük bekler haldeydiler. Hani
düşenin dostu olmaz derler ya, ama bu
kez bu sözü boşa çıkartacak hamle Ahmet Er’den gelecektir. Derhal bu gençleri birliğinde ki asker
karavanasından doyuracaktır. Ne de olsa gençlerin karınları doymuştu, artık
Merkez Efendi mezarlığında eski gazete yığınların bulunduğu kerpiç binada
yatarak huzur içerisinde uyuyabilirlerdi. Ahmet Er bunla da kalmaz bu çocukları
Topkapı’daki fabrikalara işçi olarak yerleştirir de. Ancak çocukların gazete
yığınları arasında yatıp kalktıkları bina yandığında açıkta kalırlar. Olsun canlarına
bir şey olmadı ya, boynu büküklüğün ne
demek olduğunu bizatihi hayatında yaşayan bir ağabey olarak hemen icabına bakıp
bölüğünde miadı dolmuş çadırda kalmalarını sağlar. Ancak bir gün Mata Ayakkabı
imalathanesinin ortaklarından biri cebinden çıkardığı gencin patrona yazdığı
“Bu gün sarhoşum işe gelmeyeceğim” kâğıdı eline tutuşturulduğunda morali
sarsılacaktır. Çünkü imalathane sahibi bu durumda işçi olarak
çalıştıramayacağını söyler. Tabi Ahmet Er, pes etmez o genci hemen buldurup
meseleyi sorup soruşturduğunda, meğer çocuk utancından altını ıslatmış olduğunu
söyleyemeyip çıkış yolu olarak sarhoş olduğunu yazmış. Böylece mesele aydınlanmış olup çocuk tekrar
işine kavuşur. Gençler bu jest karşısında bir gün Ahmet Er’e çok yük
olduklarını düşünerekten kendi aralarında karar verip huzura çıktıklarında
şöyle derler:
Siz bizim yeri geldi babamız, yeri
geldi kardeşimiz, yeri geldi ağabeyimiz oldunuz, ama biz ise sürekli başına dert açtık sizi
çok üzdük aramızda karar verdik kendi rızamızla bizi öldür şu mezara göm, hatta altına da imza atmaya razıyız. Tabi böyle bir şey olmazdı, ama böylesi ahde vefa duruş Ahmet Er gibi bir
gönül adamın yüreğini dağlamasına yetecektir ve beraberce oracıkta
ağlaşırlarda. Derken günler günleri
kovaladığında 1957-1960 yılları arasında bir gün Fatih İlçe Jandarma
komutanlığına Merkez Efendinin İmamı Nurullah Kılıç Efendiyle yolu kesişir.
Karşılaştığı insan sıradan bir insan değildi elbet, Merkez Efendinin torunuydu, tasavvuf âlimi
bir zattı, kendisinden çokta istifade eder.
Yine tarihler 1960 yılını gösterdiğinde ise Harb Akademisi imtihanını
kazanacaktır ama ihtilal içinde görev aldığı içindir akademiye devam
edemez. Her ne kadar Bedrettin Demirel
kendisinden MBK (Milli Birlik Komitesi) üyeliğini bırakıp akademiye gel diye
ısrar etse de memleketin içine düştüğü hal ve şartları düşünerekten kendi şahsı
geleceğini feda etmeyi tercih eder. Çünkü Ümit Özdağ’ın da dile getirdiği gibi
memleketin üzerine karasaban misali çökmüş bir 27 Mayıs değil, 38 tane 27 Mayıs
söz konusuydu. İşte bu hengâmede Ahmet Er memleketi kötü niyetlilere teslim
etmemek adına bundan böyle ülkeyi kaotik durumdan çıkaracak formül peşinde
koşacaktır.
27 Mayıs ve Ahmet Er
Malumunuz 1960’lı yıllarda CHP
basın, üniversite ve Türk Silahlı kuvvetlerini habire tahrik ederek ihtilale
adeta davetiye çıkarıyordu. Kışkırtma etkisini gösterirde, böylece ihtilal
grupları türer. İster istemez Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er bu hususu
Alparslan Türkeş’le de istişare edip kendilerini ihtilal ortamında bulurlar.
Sonrasında bu gruba Dündar Taşer, Rıfat Baykal, İrfan Solmazer, Mustafa
Kaplan’da dâhil olur. Bir noktada buna mecburlardı. Çünkü Milli Şef ihtilalin
öncesinde mecliste şartlar tamam olunca ihtilal meşru olur demenin yanı sıra DP
iktidarına gönderme yaparaktan “Sizi ben de kurtaramam” diyordu. Ki; ihtilal sonrası Akhisar’da Vehbi
Bakırlıoğlu Ahmet Er’e “Biz Halk partililer
silahlanmıştık Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalede bulunmasaydı bizatihi biz
harekete geçecektik “itirafında bulunmuştur. Anlaşılan o ki, Ahmet Er ve arkadaşları ordu içinde İsmet
İnönü taraftarı çoğunluk teşkil eden subayların emellerine geçit vermemek ve
halkın lehine söz sahibi olmak için ihtilalin içerisinde bulunmuşlardır. Öyle ya, madem ok yaydan çıkmış durum
da, o halde bir şekilde ihtilalin
seyrini memleketin lehine çevirecek şartları oluşturmak gerekti. Bu da
vatandaşı kucaklayarak, Prof. Ali Fuat
Başgil başkanlığında bir anayasa hazırlatarak, ortam sükûnet bulunca da DP
üyelerini Türkiye’ye geri dönmelerinin ortamı sağlayarak, icabında İsviçre’de
mecburi ikamete mecbur kılarak, dört yıl içinde ülkeyi seçime götürme şartıyla
olurdu elbet. İleri sürdükleri bu şartlara rağmen kazın ayağı hiçte öyle
çıkmaz, ihtilal sonrası DP mahkeme kararıyla kapatılarak bu iyi niyet
girişimleri akamete uğrar. Hatta bu iyi
niyetlerini ortaya koyan 27 Mayıs ihtilal bildirisi Türkeş tarafından “Dikkat,
dikkat! Türk Silahlı kuvvetlerinin Türk Milleti adına tarafsız bir şekilde
idareye el koymuştur” anonsuyla duyurulur. Ahmet Er ihtilalin ilk günü İstanbul
Emniyet Yardımcılığı, ertesi günde İstanbul Vali Muavinliğini üstlenir. İhtilal
sonrası başta Devlet ve hükümet başkanı Orgeneral Cemal Gürsel olmak üzere 38
kişilik Mili Birlik Komitesi komisyonu kurulur. Kurulan bu komisyonun
listesinde yer almayan subaylar ise istifa edip birliklerine dönerler. MBK
çalışmaları önce zabıtsız yürür, sonrasında TBMM’ye intikaliyle gizli olarak
yürütülür. Bir gün Başbakanlık
çalışmaları sırasında komite tarafından bir bildiri yayınlaması teklif
edildiğinde Ahmet Er’in hazırladığı “Türk Milletini birlik beraberliğe,
kardeşliğe çağrı” yapan bildirisi, böyle
bildiri mi olur tarzında tartışmalar eşliğinde reddedilir. Bunun yerine Milli
birlik ve beraberliğin tam aksine Kur Alb. Mithat Ceylanın “Düşükler gençlerimizin kollarını,
bacaklarını, beyinlerini kıyma makinelerinde kıymışlardır” şeklinde çirkin
sözlerin sarf edildiği metin kabul edilir.
Tabi bu bildiri radyolarda okunduğunda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel apar
topar can havliyle komiteye geldiğinde
“Bu bildiriyle hem kendinizi hem beni hem de devlet ve milleti rezil
ettiniz. Kaldı ki az önce İngiliz Sefiri bile bana telefon ettiğinde Türk
milleti bu derece merhametini kaybetmiş olamaz” diyor, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tarzında
sert çıkışacaktır. Her neyse artık olan
olmuştu, yaklaşan bayramla Türk
milletinin gönlünü alacak bir bayram mesajıyla durum vaziyet telafi edilme
cihetine gidilecektir. Nitekim Ahmet Er bayram mesajı hazırlama görevini üstlenir
de. Gerçektende bayram mesajı sevgiye saygıya, birlik beraberliğe, Mevlana’nın
Yunusun aşk sofrasına davet içerikli olup Türk milletinin gönlünü alacak
nitelikte duyurulur. Öyle ki, bu duyuru
Osman Bölükbaşı gibi özü sözü bir lideri mest edip bütün arkadaşları adına
Ahmet Er’i tebrik etmesine yetecektir. Ancak bu sevinç çok kısa sürecektir,
komite üyelerinin ikişer kişilik gruplar halinde Türkiye’yi karış karış
dolaşıyor olduğu günlerde bir gezi sırasında bir komite üyesinin adeta aba
altında sopa gösterecek türden “Oturduğunuz yerde oturun 27 Mayıs hareketine
karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız”
sözleri üstüne tuz biber ekecektir.
Anlaşılan herkes Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi iyi
niyetli değillerdi, herkesin kendine göre bir 27 Mayısı vardı. Her şeye rağmen yine de Ahmet Er, Alparslan
Türkeş ve Dündar Taşer gibi isimlerin içinde bulunduğu 14’ler grup tarafsız
adaletli bir idarenin egemen olması için gayret göstereceklerdir. Bilhassa CHP’nin ülke sathında gerilimi
tırmandıracak dur durak bilmeyen aman vermeyen kuşatmasına karşı direnmekle
dikkat çekeceklerdir. Hatta Cemal Gürsel “İsmet İnönü iktidar hususunda gerdeği
girecek bir delikanlını heyecanını taşımakta”
demekle işin vahametini ortaya dökmüşte.
Nitekim bu iş için CHP’li bir avukat kullanılarak DP’nin kanuni müddet
içinde kongre tarihini geçirdiği gerekçe gösterilerek kapatılması sağlanır.
Yetmedi komite içerisinde Alb. Fikret Kuytak bir toplantıda kabül ettikleri
“İsmet İnönü iktidara gelince bizlere senatörlük verecek” teklifini Ahmet Er’e
de ilettiklerinde “Sizin bu siyasi
rüşvet telifinizi kulaklarım duymamış olsun” şeklinde karşılık bulacaktır.
Hakeza Ekim ayı başlarında yine bir toplantıda Ecevit’in Ulus gazetesinde
savunduğu Tabii Senatörlük fikri görüşüldüğünde yine “Bu siyasi rüşvettir, oysa biz hiçbir
karşılık beklemeden millete hizmet için yemin etmiştik” diyerek aynı kararlığını bir kez daha ortaya
koyar.
Evet, İsmet İnönü iktidara
gelebilmek için gerdeğe girecek kadar hırslıydı. Ne de olsa MBK içerisinde fanatik bir grup
kendisine çalışıyordu. Ahmet Er’in Ankara ordu evinde bu hususta “Arkadaşlar
bizler siyasi eşkıyalar değiliz, bakın kendi aramızda bile aramızda birlik
sağlayamazken milleti nasıl bir araya nasıl getirebiliriz ki ” diye
endişelerini dile getirdiğinde Cemal Gürsel’in “Tansiyonu yükseltiyorsun,
konuşmasını kesin” şeklinde verdiği önergenin kabülüyle konuşmasını noktalamak
zorunda kalır. İşte görüyorsunuz Ahmet
Er neye el atsa Cemal Gürsel bile yan çizip rahatsızlık konusu oluyordu. Yine
bir seferinde ise, Ahmet Er’in ricası
üzerine Prof. Şakir Berk radyoda Perşembeyi Cuma’ya bağlayan saatlerde dini
sohbetler vermeye başlar. Basın Yayın Genle Müdürlüğünü yürüten Ahmet Yıldız bu
durumdan rahatsız olmuş gerek ki bu insan hakkında “ Ne diye bana gerici, yobaz
birini göndermişsiniz, kendisini tanımam ama bunu Doç. Muammer Aksoy
söyledi” der. Tabi Ahmet Yıldız’ın tavrı da hoş
değildi. Düşünsenize ilmine irfanın
hürmet duyduğu bu insan gerici ve yobaz olarak yaftalanıyor, bu durumda Ahmet
Er’i derinden yaralar. Sadece dini
konularda mı yaralanır, hukuk konusunda da öyledir. Zira MBK çalışmaları sırasında Orhan Erkanlı
ile birlikte Vali Refik Tulga’nın evini ziyaret için gittiklerinde tam kapıdan
içeriye girecekleri sırada dışarı çıkıyordu ki,
hayrola nereye böyle dediğinde,
cevaben “Ali Fuat Başgil denen adam evine oturmuş Anayasa taslağı
hazırlıyormuş, bu meseleyi hocalara sormam lazım bunun için gidiyorum”
der. Derken kendilerine eşlik edip
üniversitede hocalarla bu meseleyi enine boyuna masaya yatırıp en son Heyeti
Al-i varken evde anayasa taslağı hazırlamak fitneye sebep olur şeklinde orta
bir yolla iş tatlıya bağlanır. Böylece Ali Fuat Başgil hocayı tutuklama
planları suya düşmüş olur. Keza edebiyat
alanında rahatsızlıklarda öyledir. Nitekim bir gün MBK üyesi “Orhan Erkanlı
Peyami Sefa’ya Çetin Altan için sosyalist demişsin, bunu hangi hakla, hangi delille söyleyebiliyorsunuz, bu
memlekette bir tek siz mi milliyetçisiniz” der. Peyami Sefa “Hayır ben delilsiz
konuşmam, milliyetçilik konusuna gelince zaten milletimin her ferdi
milliyetçidir” der. Bunun üzerine Ahmet Er araya girer “Muhterem Paşam
görüyorum ki sorgulama halindesiniz, oysa ihtilaflar taraflar dinlenerek
çözülür müsaade ederseniz muhterem hocamla görüşmek istiyorum” der. Müsaade alıp Peyami Sefa ile odaya
girdiklerinde; Hocam sizi Türk gençliğin aydınlatan yazılarınızdan tanıyorum,
müsaade ederseniz elinizi öpüp uğurlamak istiyorum, arka bahçeden taksiye bindirip uğurlar da. Tabi
bu uğurlayış Peyami Sefa üzerinde unutulmayacak bir iz bırakır. Öyle ki, Ahmet Er 14’ler grubu olarak yurt
dışına sürgün edilip 1962 senesi Kasım ayında Türkiye’ye döndüğünde ilk iş
Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Ayhan Songar’ı ziyaret etmek olur. Hoş beş
sohbetin ardından kendilerine iki yıldan beri ordu da orta boylu, bıyıklı,
esmer bir jandarma Yüzbaşıyı aradıklarını söylerler, dolayısıyla bu konuda
yardımcı olmalarını istirham ederler.
Ahmet Er nedenini sorduğunda, meğer Peyami Safa üzerinde çok büyük bir
iz bırakan o hadiseyi onlarla da paylaşmış ve mutlaka o’nu bulun arkadaş olun
demiş. Bunun üzerine Ahmet Er ayağa
kalkıp çoktan arkadaş ve kardeş olduk bile deyip artık aramalarına gerek
kalmaz.
Bir gün Bursa’nın Uludağ eteklerinde
Soğukpınar köyünde merasime katıldığında konuşmacılar çarşafı eleştirip mantoyu
övüyorlardı, o sırada tam ezan okunuyordu ki Atatürk Derneği Başkanı yüksek
sesle “Arkadaşlar kim minareye çıkar Türkçe ezan okursa bu kalem Atatürk’ten
yadigârdır” der. Bu durumda köy halkı
şaşkına döner. Konuşma sırası Ahmet Er’e
geldiğinde kendine yakışır üslupla yanlış konuşmaları düzeltip Türk Kültür
Derneğini halkın hizmetine sunar da. Bir
müddet sonra yurtdışına gönderildiğinde Muhtar Ali’den bir mektup alır. Mektupta; sayenizde açtığın kültür ocağında kitap
sayısı arttığı gibi köylümüz kitapları okuyor da, ancak köyde çarşaflılarla mantolular arasında
kavga çıktı, bende köye hediye edilen mantoların üzerine gaz yağı döküp
yakmakla büyük kavganın önüne geçmiş oldum. Böylece muhtarda tedbiri elden
bırakmayıp bir başka yanlışı düzeltmiş oldu.
Zaten Ahmet Er açısından manto normal kıyafettir, çarşafsa aleyhine
konuşmayacağı bir kıyafettir, sonuçta
mektupta dile getirilen büyük kaosu önleyecek tedbirle maksat hâsıl olmuş olur.
Bir gece vakti İstanbul’dan Üsteğmen
Eşref Dirlik telefonla Ahmet Er’i arayıp;
İstanbul Emniyet Müdür Vahit Erdoğan’ın arabasıyla giderken yolda
Çanakkale muhaberelerinde bulunmuş yaşlı bir vatandaşın sarığını yırttığını,
sakallarını, saçını kestirip ve cascavlak evine gönderdiğini, sonrasında yaptıklarından dolayı o yaşlı
adamın evine ziyaret edip özür dilediğini. Bunun üzerine o yaşlı zatın
kendisine “ Bak evlat, Atatürk bize Çanakkale’de sakal ve bıyık bıraktırdı,
üstelik daha sonrasında sakallarınızı kesin emirde çıkmadı” diye nasihatte
bulunduğunu dile getirerek içini döker.
Tabii Ahmet Er bu ya, telefonda hemen üsteğmene bir kerede benim için
ziyaret et elini öp ve özür dile ricasında bulunacaktır. Eşref Dirlik bu ricasını yerine
getirirde.
Ahmet Er bir keresinde Çankaya’da
bürokratlar, basın, sanatkârların davet edildiği Cumhurbaşkanı Cemal Gürselin
verdiği resepsiyona katılır.
Resepsiyonda Cumhuriyet Gazetesi sahibi Nadir Nadi ve Ulus Gazetesi
Falih Rıfkı iki ünlü gazeteci yazarda vardı.
Ve bu iki yazar resepsiyonda Ahmet Er ve Muzaffer Özdağ’ın yanına gelip
“Halk evlerini Türk Kültür Derneklerine tahsis etmekle kapatmış olmadınız mı
sorusuna karşılık, Ahmet Er Horasani bir cevapla “Halk evleri siyasi yuva haline gelmekle
görevini yapamaz hale gelmiştir, Türk
Kültür Ocakları kültürümüzün yayılmasına aracı olacaktır” şeklinde karşılık
verir. Tabi Ahmet Er gazetecilerle
konuşurken bir ara gözü Cemal Gürsel’e iliştiğinde etrafında 30-40 kadar kadın
ve kız fotoğraf çektiriyorlardı ki zar zor kalabalık arasında yanına vardığında
Gürsel sarhoştu, kendisine “Paşam!
Korkarım yarın o fotoğraflarla Ankara caddelerinde afişe edilirsiniz, bu hususu
takdirlerinize arz ederim” der. Ne yazık
ki Gürsel elindeki kadehi havaya kaldıraraktan umursamaz bir edayla afişe
etsinler der. Tabi devletin en tepesinde
cereyan eden bu hadise Ahmet Er gibi bir gönül adamını içten içe üzse de
maalesef memleketin o dönemlerde ahvali budur. Öyle ya, devletin tepesi böyleyse
kim bilir altı nasıl dedirttirecek cinsten hadisedir. Nitekim MBK sıfatıyla
Türkiye’yi ikili gruplar halinde dolaştığı gezileri sırasında kendisine il
sınırına kadar refakat eden Denizli valisi eşliğinde Ankara’ya dönüşünde yolda
en yoksul bir köylünün evine haber vermeksizin ayakkabılarını eşikte çıkarıp
içeri girdiğinde çocuğuna yemek yediren hanım ayağa kalkacağı sırada “Lütfen
oturun çocuğu doyurmaya devam edin” der.
Vali ise ayakkabılarını çıkarmamıştı. Kadıncağız bir yandan Ahmet Er’in
hal hatırını soran sözlerine kulak kabartırken, diğer yandan gözü de valinin
ayakkabıları üzerinden ayırmıyordu. Derken evden ayrıldıklarında Vali, Ahmet
Er’e bu durumun taaccübüne gittiğini ve bir anlam veremediğini söyler. Ahmet Er ne desin ki, halkın halinden ancak
halkın içinden çıkan idareciler anlar.
Zaten anlasa hiç kuşkusuz o da tıpkı Ahmet Er gibi eşikte ayakkabılarını
çıkararak evin içerisine halktan bir insan olarak girmiş olacaktı.
14’ler Ve Sürgün Hayatı
Her neyse bundan sonraki süreçte MBK
komitesi içerisinde 14’lerin tasfiye harekâtı başlayacaktır. Nasıl mı?
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Ragıp Gümüş Pala’yı arayarak var git Genel Kurmay
Başkanlığını teslim al emriyle düğmeye basılacaktır. Görevine başladığı ilk
günlerde Albay Alparslan Türkeş’i telefonla aradığında size hâkim albay
gönderiyorum birde siz dinleyiniz der. Dinlediğinde koyu bir CHP taraftarı ve
DP iktidarını mahkûm ettirmeye yönelik zehir zemberek sözler sarf edecektir. Alparslan Türkeş bunun devletin âli
menfaatlerini zedeleyen sözler olduğunu belirterekten insaflı olmaya davet
eder. Tabi Türkeş’in bu haklı çıkışı
komite içerisinde Alparslan Türkeş ve arkadaşları DP’lileri koruyor şeklinde
yorumlanır. Komite içerisinde bırakın fanatik CHP taraflarını ihtilalin olduğu
gün yurtdışında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü bile yurda
döndüğünde daha ayağının tozuyla basar basmaz ağzından çıkacak ilk cümle
Menderes’i suçlayacak beyanlarda bulunmak olur. Dolayısıyla hâkim albayın zehir
zemberek sözlerine şaşmamak gerekir. Belli ki DP iktidarı kendi içinde ve
dışında kuşatılmaya alınmıştı. İlginçtir Ali Fuat Başgil bunları yaparken 10
Kasım günü Yüzbaşı Mehmet Rıfkı’yı ziyaret için Başbakanlığa gelen CHP Mardin
Milletvekili Dr. Vahap Dizdaroğlu Ahmet Er’le tanıştıktan sonra huzurlarında
“MBK, DP’ye çok haksızlık yapıyor,
CHP’nin bunda hiç mi kabahati yok” sözler sarf edecektir. Bunun üzerine
Ahmet Er orada tebrik edip bize yardımcı oldunuz der. Yetmedi Dr. Vahap
Dizdaroğlu “Size ben yakın bir tarihte bir liste getireceğim, orada CHP’nin
oyunlarını göreceksiniz” sözlerini de ekler.
Bunun üzerine o akşam Konya’da Alparslan Türkeş’in Dil Tarih ve Coğrafya
Fakültesinde konuşması vardı ki oraya davet edip Türkeş’le tanıştırır da. Tanışma faslı bitip misafirini uğurladıktan
sonra durumu Türkeş’e de anlattığında Ahmetçiğim durumu takip edelim der. Fakat ne var ki 13 Kasım olayı ile 14’ler
sürgün edildiklerinde Dizdaroğlu’yla bir daha görüşmek nasip olmaz, böylece söz
ettiği o vesika da sırra kadem basar.
Evet, MBK bölük pörçüktü. Hatta kendi
aralarında şaka yolluda olsa bir gün bakalım hangimiz hangimizi paketleyeceğiz
demekten imtina etmezlerdi. Paketleme
işaretleri başlarda. İlk iş Alparslan
Türkeş’i Başbakanlık müsteşarlığından alıp yerine CHP’li Hilmi İncesulu’yu
getirmekle elbet. Tabi bunda ihtilalin
tâ başından beri Sami Küçük, Madanoğlu ve bir grubun Cemal Gürsele şikâyetle
“Albay Türkeş’in sizi tasfiyeyi düşünüyor” fitnesinin etkisi çok büyüktür. Oysa
Türkeş’in Gürsel’le başlangıçta araları çok iyiydi, işte bu tip fitne
faaliyetleri gün be gün aralarının açılmasına yetecektir. Derken 14’ler tasfiye edildikten sonra MBK,
Talat Aydemir cuntasının kontrolüne girip rüşvetçileri, kapkaççıları,
masonları, komünistleri sevindiren bir durum ortaya çıkar. Bu tasfiye girişiminden tek üzülen taraf
Menderes ve arkadaşları olacaktır. Öyle
ki, Menderes arkadaşı Vecihi Bey’e “Asıl ihtilal şimdi oldu, artık ümit
kapılarımız kapandı” diyerek üzüntüsünü izhar eder. Gerçekten de 13 Kasım tasfiye harekâtından
sonra İsmet İnönü’nün Tabii senatörlük rüşvetiyle koltuklara kurulacaklardır.
Artık Yurt dışına görevlendirildiğini
tebliğ için evine gelen Mehmet Özgüneş Devlet Müşaviri olarak kendisine üç ülke
ismini vermesini talep eder. Ahmet Er bu ya, Hakkâri’de bir köyde
öğretmenliğine talibim der. Dava arkadaşı Mehmet Özgüneş bu sözler karşısında
duygulanıp bu talebi ilgili yerlere ilettiğinde kabul görmeyince, bu kez madem
öyle bari çocuğumun tedavisine imkân verecek ülke olsun der. Derken Libya
Büyükelçiliğine tayin edildiği haberini gazetelerde öğrenir. Önce Mürted Hava
üssüne götürüldüğünde Alparslan Türkeş’te oradaydı. İçeri girdiğinde binbaşıdan
abdest almak için su istediğinde sert çıkışırlar. Türkeş’le arada bir duvarın
bulunduğu odanın kapısı aralandığında yağız çehreli bir erin işte size abdest
için su getirdim demesi tüm yorgunluğunu üzerinden atmasına yetecektir. O erat
bu isteğini nereden duymuştu bilinmez ama Ahmet Er’in sırrını çözemeyeceği bir
hadise olarak hafızasına kazınır. Bu arada Ahmet Er tutuklu olduğu odanın yan
duvarına zaman zaman vurup pencereden konuştukları Türkeş’e “Albayım ne
dersiniz yurt dışında iki yıl kalacakmışız.” Tabi durumu fark ettiklerinde
pencereler çiviletilerek konuşmaları engellenecektir. Derken Türkeş
Hindistan’a, Ahmet Er’de Libya’ya sürgün edilecektir. Türkiye’den ayrılırken o an bir seferinde
Özgüneş’le Güneydoğu gezisinde Mardin’in Ömerli ilçesi halkının kuyruk olup
içtiği çamurlu su aklına düşer ve eşinden o sudan bir şişe doldurup getirmesini
rica edip öyle ayrılacaktır. Zaten eşi ve çocukları aradan 10-15 gün geçtikten
sonra Tropili havaalanına indiklerinde eşi “Al sana Anadolu suyu getirdik”
diyerek vazifesini yerini getirmiş olur.
Her ne kadar adına sürgün denilse de buralarda bir dizi faaliyetlerde
bulunmayı ihmal etmeyecektir. Nitekim
bir dizi faaliyetler içerisinde bir gün Fizan’a doğru seyahate çıktığında
arabasında bir mihmandar “Yolumuzun üzerinde gözleri kör bir muhterem zat
olduğunu, işte şurada” dediğinde hemen selam verip kendini Türk Sefaretinden
Ahmet olarak takdim eder. O yaşlı adam “
Her ne kadar benden yaşça küçük olsan da ver elini öpeyim” der.
Ansızın elini çekse de birbirlerinin elini öptüklerinde ‘Ahmet şimdi
hangimiz kârlıyız’ diye sorar. Ahmet Er “Tabiî ki bir büyüğün elini öpmekle ben
kârlıyım” der. İhtiyar “Hayır ben kârlıyım, bikere sen Fizan Çölünde kör bir
bedevinin elini öptün, ben ise Osmanlının elini öptüm” diyerek adeta tarihe not
düşmüş olur.
14’lerin yurt dışında aldıkları haber
üzecektir. Çünkü Menderes, Polatkan, Zorlu hakkında idam kararı alınmıştı.
Büyük bir tepki göstereceklerdir.
Türkiye’de kimsenin gıkı çıkmadığı bir dönemde idamlar konusunda tek
itiraz sesi Alparslan Türkeş’in Cemal Gürsel’e yazdığı mektupla gelir. Netice vermese de idamlara karşı gelmek
kayda değer hadisedir. Hele ki idamlarda etkili olan ismin Talat Aydemir ve
Halim Meşe’nin olduğunu öğrendiklerinde daha da yürek burkacaktır. Ahmet Er birde bunun üzerine 17 Eylül günü
radyoda Menderes’in idamını öğrendiğinde eşiyle birlikte hüngür hüngür
ağlamaktan kendini alamayacaklardır. 14’ler bundan sonraki aşamada Brüksel’de
bir araya gelmeye karar verirler. Brüksel’de Kabibay’ın evine gidilir. Türkeş
ise telgraf çekip toplantıya birkaç gün sonra katılacağını bildirir. Fakat
aralarında içten içe liderlik yarışması kızışacaktır. Her neyse Türkeş toplantıya katıldığında
“Arkadaşlar aranızda en kıdemli olarak 14’lerin lideri ben bulunayım” der. Tabi
bu hususta toplantıda mutabık kalınmayınca 14’lerin her biri ancak kendini temsil
edebilir, hiç kimse 14’leri temsil edemez noktasında karar kılınır. Böylece alınan kararla 14’ler paramparça
tarihin sayfalarına gömülür. Artık bu noktadan sonra 14’ler 6 ve 8’ler olarak
ikiye ayrılacaktır. Ahmet Er, Alparslan
Türkeş’le Madrit’te ki toplantının ilk buluşmasında “Albayım 14’ler 6 ve 8’ler
olmak üzere ikiye ayrıldık, benim sizin yanınızda yer almam memnun etti mi”
dediğinde Alparslan Türkeş’in yüzü aydınlanıverir ve “Ahmetçiğim nasıl memnun kalmam ki” diye
karşılık verir.
Sürgünden Vatana Dönüş
Evet, 14’ler iki yıl sonra yurda 6’lar
ve 8’ler olarak döneceklerdir. Hatta döndüklerinde aralarından üç kişi CHP’ye
katılacaktır. Partiye girdikleri gün
İsmet İnönü “CHP’ye 27 Mayıs’la ilgili yapılan taarruzlara bu arkadaşlar cevap
verecektir” söylemesi manidardır. Aslında bu İsmet İnönü’nün sinsi bir
atağıydı. İlginçtir Cemal Gürsel 14’ler
yurt dışına gittiklerinde “Beş para etmez adamlar” derken döndüklerinde ise bir
gazeteciye verdiği beyanatta “Milli kahramanlar” diyecektir. Çünkü Türkiye’ye döndüklerinde ordu
içinde11’ler ve 22 Şubatçılar gibi cunta faaliyetleri gırla gidip TSK içinde
memnuniyetsizliğe yol açacaktır. Yani, dün İsmet Paşa’ya methiye düzenler bugün
reddiye döşeyeceklerdir. Bu arada Talat
Aydemir’de habire örgütleniyordu,
ihtilal ve ihtilal sonrası programına ait bir sayfalık yazı hazırlamıştı
bile. Ahmet Er bu durumda “Koca bir devlet bu bir sayfalık metinle
idare edilemez” şeklinde gönderme yapıp tepkisini gösterecektir. Bu tepkisini Talat Aydemir’e aktardıklarında
“Ahmet Bey’e söyleyin hareketimizi desteklemiyor bari kösteklemesin” diye
karşılık bulur. Derken 21 Mayıs 1963 olaylarında birkaç ay önceydi ki Alparslan
Türkeş Atatürk Orman Çiftliğindeki toplantıda “Arkadaşlar Talat Aydemir benimle
görüşmek istiyor kabul edeyim mi, etmeyiyim mi” dediğinde Ahmet Er “Albayım;
Menderes ve arkadaşlarını idamında etkili olan biri görüşmeyin” diye fikir
beyan edecektir. Alparslan Türkeş o müzakerede kendi fikrini beyan etmez ama 10
Nisan 1963 günü Dikmen sırtlarında görüştüklerinde neyse ki Talat Aydemir’le
anlaşamayacaktır. Her neyse akşam
olduğunda Uzun Otelde toplanacakları sırada Numan Esin büyük bir telaşla “Talat
Aydemir ihtilal yapıyor, şu an tanklar sokaklarda dolanıyor” deyip içeri
girdiğinde Ahmet Er “Bu Talat Aydemir’in ihtilalidir, asla bizim hareketle yakından uzaktan alakası
yoktur” der. Bu görüş kabul görürde. Bu
arada doğruca Türkeş’in evine gidip ona zarar gelmesin diye korumaya
alacaklardır. Çünkü 14’ler içinde hesaplaşacakları ilk arkadaşı Alparslan
Türkeş olacaktı. Madem öyle, bu iş için
Vecihi Öğütçü ve Naci Kuşadalı Türkeş’i Numan Esin’in akrabası bir astsubayın
evinde saklı tutacaklardır. Ahmet Er, Türkeş’in evinde radyoyu dikkatle
dinliyordu ki radyodan önce TSK Genel karargâh adına Talat Aydemirin mesajı
duyurulur. Neyse ki az sonra Yarbay Ali
Elverdi Paşa radyoda ”İhtilale teşebbüs eden hareket önlenmiştir, devlete
başkaldıranlar tutuklanmıştır, Türk ordusu duruma hâkimdir” diyerek adeta
yüreklere su serpmiş olur. Böylece Türkeş’in saklanmasına gerek kalmayıp eve
döner. Ancak sonradan Türkeş’in evinden
alınıp götürdüklerini öğrendiklerinde kendilerine avukat tutup beraatini talep
ederler. Nitekim Türkeş Mamak’tan
tahliye olduğu gün karşıladığında Ahmet Er’e
“Ah! Ahmetçiğim keşke senin sözüne uyup Talat Aydemirle görüşmeye
gitmeseydim. Demek ki çekecek çilemiz varmış” şeklinde pişmanlığını dile
getirecektir.
Aslında 21 Mayıs olayı Ahmet Er ve
arkadaşlarının dernek kurma gayelerini de berhava eden hadise oldu. Geriye iki
alternatif kalmıştı, ya parti kurmak ya da bir partiye girmek fikri kalır. Bir gün Türkeş’in evine gittiklerinde
Muzaffer Hanım “Bugün Aslan, Dündar Bey, Muzaffer bey üçü buluşup CKMP’ye
girecekler haberiniz var mı” der. Bunun
üzerine Ahmet Er “Haydi arkadaşlar bizde gidelim arkadaşları oraya.”
Gittiklerinde üçü de partiye girmişlerdi, merasim bitmişti de. Ahmet Er arkadaşlarına “Partiye giren
arkadaşlar bize haber vermemekle hata yapsalar da bizde onları yalnız
bırakmakla başka bir hata etmemeliyiz, geliniz girelim” dediğinde Esin ve
Kaplan öfkelerine yenik düşüp girmezler, böylece Ahmet Er aynı gün partiye
giriş beyannamesini imzalayarak üyeliği gerçekleşir. Hatta partiye katılmakla
Ahmet Er, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ bölge müfettişi Alparslan Türkeş’te
genel müfettiş olur.
Kongre hazırlıkları devam ediyordu ki
Alparslan Türkeş ekibi ile CKMP eski yöneticileri kongrede karşı karşıya
geleceklerdir. Ziya Tansu’nun evinde
yapılan toplantıda bazı kimseleri delege imiş gibi gösterelim teklifinden
tutunda gençlerden yuh ekipleri çıkartmasına kadar bir dizi etik olmayan
teklifler sunulduğunda Ahmet Er’in morali bozulur. Kongre divanına Gökhan Evliyaoğlu seçilmişti
ama doğrusu kongreyi adaletli idare etmeyecektir. Ve Alparslan Türkeş Başkan
seçilir. Ertesi gün Ahmet Er Türkeş’in
odasına girip istifasını sunup ayrıldığında yolda arkasından yetişilip Rıfat
Baykal; dilekçeyi geri çek, hele bir dur
daha yolun başındayız, sen ne yapıyorsun diye ricada bulunurlar. Zaten rica etmelerine de gerek kalmaz,
dilekçesini yırtmış atmışlar bile.
İlginçtir Baykal ve Özdağ yıllar sonra kendileri istifa ettiklerinde, bu
kez Ahmet Er istifa etmeyin diye rica edecektir. Ahmet Er bundan sonraki siyasi hayatında
mümkün mertebe siyasetin çirkinlerinden kaçıp partiyi bir ilim, irfan ve kültür
merkezi gibi düşünüp öyle hareket edecektir. Nitekim bu doğrultuda genel kurulu
idaresi bildirilerini kendileri hazırlayacaktır. Bir defasında hazırladığı
‘Müslüman Türk Milleti’ ile başlayan bildirisi tartışma yaratacaktır. Kimi
sadece ‘Türk Milleti’ denilsin, kimide sadece ‘Müslüman’ kelimesi kalsın diye
tartışmalar eşliğinde alelacele 9 ışık takdim edilir. Ayrıca Kurt Karaca’nın
Milliyetçi Toplumcu eseri yazılır. Tabi bu eser sonradan national sosyalizm
manasına geldiği içindir yasaklanır. Şu bir gerçek Türk ve İslam kavramları
etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz kavramlardı. Derken o sıralarda Ülkü Ocakları da açılmaya
başlamıştı ki Ahmet Er tamamen kendini gençliğin yetişmesine adayacaktır. Bu doğrultuda Prof. Erol Güngör’den kitaplar
hazırlamasını rica ettiğinde memnuniyetle der. Aynı gün Seyyid Ahmet Arvasi ve
arkadaşlarıyla karşılaştığında, S. Ahmet Arvasi “Müsaade ederseniz bu eserleri
ben hazırlayım” dediğinde Erol Güngör’e söz verdiğini söyler. Bunun üzerine
Arvasi “Merak etmeyin aramızda konuşur meseleyi hallederiz sizi sıkıntıya
sokmayız” der. Böylece iş halledilmiş
olur. Derken MHP Genel Merkezi binasının alt katında kitap evi açılırda.
Gerçektende bu tip faaliyetlerle gençlerde okuma iştiyakı çığ gibi büyürde.
Ahmet Er gençlere Türklük Şuur ve Gururu, İslam Ahlak ve Fazileti bilinci
aşılayacaktır. Bir seferinde Türk İslam sentezi dediğinde Ahmet Arvasi itiraz
edip “Ahmet Abi! Homojen olmayan nesnelerin
bir araya gelmesine sentez denir. Oysa Türk deyince benim aklıma İslam geliyor,
İslam deyince de Türk geliyor. Gelin bu ifadeyi değiştirelim yerine Türk İslam
Kültür ve Medeniyeti davası diyelim” dediğinde kendisini tebrik edip oracıkta
kucaklaşacaklarda.
Ahmet Er 1967 İstanbul Kongresinde
konuşmasını yapıp ardından Türkeş kürsüye geldiğinde üzerine basa basa “İçimizde yeni düzen icat edenler var, bizim
düzenimiz 9 ışıktır, 9 ışıktır, 9 ışıktır “ diye üç kez tekrar ettiğinde Ahmet
Er burukluk yaşar. Sonradan Alparslan Türkeş kendisini il merkezine
çağırdığında “Albayım, İslam bizim hayatımızın bütünüdür, ben köyüme ve tarlaya
dönüyorum, Allah’a ısmarladık” deyip
oradan ayrılacağı sırada Alparslan Türkeş boynuna sarılıp ağlamaya başlar.
Sonra çay içip sohbet ederler. Aslında
Alparslan Türkeş gençlerin kendi kontrolünde tutma arzusundaydı. Bu yüzden Ahmet Er’in gençlerle
ilgilenmesiden rahatsızlık hissederdi. Hele ki bir gün Dündar Taşer’in
“Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur” sözleri can evinden vuracaktır. Çünkü Ahmet
Er lider tartışalamaz, fikir tartışalamaz ilkesine karşıydı, Allah’ın rızası
nerede ona itibar ederdi. Bu yüzden
hakkında ileri sürülen gençleri pasifleştiriyor suçlamasına maruz kalacaktır.
Ahmet Er, Sait Bilgiç’e durum vaziyeti
anlattığında özür dileyip tebrik edecektir.
Allah’tan Ahmet Er inandığı davada yalnız değildi. Malatya’nın Pötürge ilçesinden Ankara’ya
yerleşip ülkü yolu hareketine manevi ruh katan Ahmet Kayahan Baba Efendi
Hz.leri de vardı. Öyle ki Ahmet Er’in ifadesiyle bu mürşidi kâmil ülkü yolu
gençliğinin doğuşunda, yetişmesinde ve çatısını kurmada çok büyük pay
sahibidir. Bu yüzden böylesi bir zatı
Türkeş’le tanıştırmayı ihmal etmez. Ahmet Kayahan Hz.lerinin yetiştirdiği
gençlerin bir program dâhilinde Namık Kemal Zeybek’in görevlendirilmesini
Türkeş’e arz ettiğinde kabul edecektir. Derken bu hareket içerisinde
seminerciler denen çekirdek bir kadro oluşur.
Hatta bu çekirdek kadronun bir dizi faaliyetleriyle yepyeni bir
medeniyetin hamuru yoğrulur da. Buna
rağmen hareket içerisinde bir takım aykırı sesler çıkacaktır. Nitekim ‘Milliyetçi Türkiye’ kitabını yazan
yazarı dinlemek üzere Türkeş Başkanlığında toplantı yapılmıştı ki, Prof. Cengiz
Uluçay, Alparslan Türkeş’e hitaben bir soru yöneltir: “Albayım, biz bu Arap
tasallutundan nasıl kurtaracağız, dinde reform ne zaman yapacağız?” Bunu üzerine Ahmet Er araya girip “Bu din
cihanşümul dindir, zaten reform din olarak gelmiştir, kaldı ki o görev
siyasilerin işi değil müçtehitlerin görevidir” der. Böylece Ahmet Er muhtemel bir yanlışın alev
almasının önüne geçmiş olur.
12 Mart ve Ahmet Er
Tarihler 1971’i gösteriyordu ki Silahlı
Kuvvetler içerisinde ihtilalci gruplar demokrasiyi kesintiye uğratmak için 12
Mart hazırlığı içerisindeydiler. Ahmet
Er Numan Esin’e bu sevdadan vazgeçmesini söylese de fayda etmez. Bu sevdadan vazgeçmediler de ne oldu,
ihtilal hazırlığı içerisinde olanlardan Mürted Hava üssü komutanı Tuğgeneral
Aydın Kırşıoğlu hastalanarak tedavi için Londra’ya gitmiş, Orhan Kabibay’da bel
fıtığı olmuş. Bu durumu Numan Esin, Ankara’da Ahmet Er’le karşılaştığında “Şans yüzümüze gülmedi” diyecektir. İşte bu vahim hadiseyi önlemek
üzere Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç 12 Mart 1971’de muhtıra vermekle
geçiştirip Numan Esin ve arkadaşları tutuklanır da.
MHP’den fiilen ve hukuken ilk
ayrılan Numan Esin olur. Ayrılmayanlardan da kırgınlık belirtileri nükseder.
Ahmet Er’de Adana’da ki kongreye katılmayarak yokluğunu hissettirecektir.
İzmir’de bir evde Türkeş’le baş başa kaldıklarında ayağa kalkıp göğsünü
açtığında küçücük sivilceleri göstererek işte üzüldüğüm zaman benim vücudum
böyle olur dedikten sonra beraber parti çalışmaları doğrultusunda Balıkesir’e
seyahat yaparlar. Sonrasında Ahmet Er köyüne döndüğünde şöyle kendi kendine iç
muhasebe yapar: “Neden insanlar bir hareketin içerisinde beraber oluyorlarda
sonradan birbirlerine karşı düşman kesiliyorlar? İstiklal savaşını
gerçekleştiren, Cumhuriyeti ilan eden kadroda sonra birbirine düşmedi mi? Biz
14’ler sürgüne giderken mevcut olan birliğimizi neden muhafaza edemedik? Türkeş
grubu, Kabibay grubu diye ayrıldık. Türkiye’ye döndükten sonra Türkeş gurubu da
kendi aralarında yeniden dağılmadılar mı? Neden, neden, neden? Maalesef Allah
rızasını yerini korku ve menfaat almış durumda.”
Yine Ahmet Er 1969 yılında MHP’nin
Cağaloğlu’nda ki İstanbul il merkezinde oturuyordu ki içeriye ismini bilmediği
bir şahıs girdiğinde Türkeş’in yanına varıp gizli bir konuyu konuşmak
istediğini bildirir. Bunun üzerine salondakiler salonu boşaltacağı sırada
Türkeş Ahmet Er’e siz kalın der. Salon boşaldığında o şahıs şu bilgiyi verir:
İstanbul’da Eli Burla biraderler Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün gazetesinde
giderek Türkeş’in aleyhinde bir takım teklifler karşılığında yazı yazması için
görüştüklerini. Neyse ki bu teklif gazete yönetimi tarafından reddedilir. Fakat
aynı ekip bu kez Mustafa Polat’a gittiğinde onlar kabul edeceklerdir. Gerçektende birkaç gün sonra Av. Bekir
Berk’in baştan aşağı iftiralarla dolu kaleme aldığı ‘İslami Hareket ve Türkeş’ başlıklı yazdığı
broşürde o şahısın verdiği haberin doğruluğu ortaya çıkmış olur.
24-25 Kasım 1967 yılında yapılan
CKMP’nin 8. büyük kurultayın ikinci gününde Türkeş, Ahmet Er’in kulağına eğilip
“Ahmetçiğim bir kapanış konuşması yetiştirebilir misin” diye sorduğunda
İnşallah deyip genel merkeze giderek o konuşma metnini daktilo ettirip
yetiştirir de. Hiç kuşku yoktur ki o metin tarihi bir metin olarak hafızalara
kazınacaktır. Nasıl kazınmasın ki, işte o kapanış metin içerisinde en dikkat
çeken cümleler Alparslan Türkeş’in hitabıyla şöyle anlam kazanır: “Ben Türk
Milletini sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvetle, hileyle
çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete,
tefeciliğe, karaborsaya yer veren ekonomiye çağırmıyorum. Türklük şuur ve
gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa,
birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum.
Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş.
Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır. Devletler para
ile değil, inançla kurulur, parasızlıktan değil inançsızlıktan çökerler.
Geleceğin büyük Türkiye’si selam sana.”
Seçimler Ve Ahmet Er
Ahmet Er, 2 Haziran 1968 kısmı
senato seçiminde CKMP’den Sinop adayı Mustafa Kaplan’ın yardım istemesi üzerine
yanına vardığında “Yahu Ahmet, ben 15 gündür buralardayım, bu süre içerisinde
bir Allah’ın kulu bu kapıdan içeri girmezken, sen daha dün akşam geldin 10 kişi
birden partiye kayıt oldu. Bu işin sırrı ne dediğinde Ahmet Er “Buraya
indiğimde sabah namazından çıkanların uğradığı kahvede soluklanıp sohbet
ettiğimizde ben onları partiye davet etmemiştim. Biz kahvede onlarla Allah’ı
ipinde buluştuk der.
Alparslan Türkeş parti
çalışmalarından fırsat bulduğunda dinlenmek için İzmir Gümüldere’ye giderdi
hep. İşte bu gidiş gelişlerinde bir seferinde kahveden zehirlenmişti, bir
seferinde de yine burada konakladığında hanımı Muzaffer hanımla yolda giderken
yol hem asfalt hem de bomboş olmasına rağmen Alparslan Türkeş’e motosiklet
çarptığında baygın halde ağzından çıkan ilk cümle “Bana Ahmet’i çağırın” demek
olur. Tabi Ahmet Er yanına vardığında
Muzaffer Hanım kendisine “Ahmet Bey, yere düşer düşmez sizi andı, sizi istedi. Aslan sizi çok seviyor” der. Bu arada Ahmet Er Muzaffer Hanıma bu hususta
kanaatini sorduğunda bir kaza değil suikast olduğunu söyleyecektir.
Bir seferinde de Alparslan Türkeş
evinde MİT görevlisi Alb. Selahattin’in bildirdiği habere dayanarak kendisine
suikast tertip edileceğini paylaşır. Bunun üzerine Ahmet Er, o MİT görevlisine
“Albayım yanlış istihbarat almışsın, çünkü şu anda iktidarda değiliz, bu
durumda niye öldürsünler ki” der. MİT
mensubu oradan ayrılıp baş başa kaldıklarında “Ahmetçiğim sözlerin bana makul
geldi. Ama gene de tedbiri elden bırakmamak lazım” der. Ahmet Er ise “Hiç üzülmeyin, sıkılmayın, Allah görelim neyler, neylerse güzel eyler”
deyip böylece bu tür konular teşkilatlara bildirilmeden suikast konusu
kapatılmış olur.
Ahmet Er, 12 Ekim 1969 milletvekili
seçimlerinde Manisa’dan adaydır.
Seçim çalışmaları sırasında dinleyicilerden biri cebinden kâğıt çıkararak
topluluk karşısında bağırarak “Efendim, ahlaktan faziletten bahsediyorlar, şu
resimde Erbakan çıplak kadınla yan yanadır. Bu neyin nesidir?” Ahmet Er bunun üzerine kendilerine “Bu resim
fotomontajdır, hiledir. Ve o vatandaş salonu terk edecektir. İşte Ahmet Er bu. Bir başka partinin
liderinin hakkını koruyacak kadar etik sözler sarf eden Horasani bir
şahsiyettir O.
Ahmet Er, bu kez 12 Ekim 1975 kısmı senato ara
seçimlerinde Hasan Çulha ile birlikte Elazığ’dan senatör adayıdır. Elazığ il teşkilatı telefonla kendilerine
Malatya Havaalanında kırk eli arabayla karşılayacağız dediklerinde “Ben bir
arabaya sığarım, fazla arabayla
gelirseniz aynı uçakla Ankara’ya dönerim” der. Gerçektende dediğini yaptırıp
tek arabayla il teşkilatına gelirler,
oradan da Karakoçan’a yola koyulduğunda yolda 40-50’ye yakın çocuklar
avazları çıktığı kadar şöyle bağırıyorlardı “Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in
Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var” diye.
Düşünsenize Karakoçan’da MHP teşkilatı olmamasına rağmen sabahın köründe
o çocuklar sevgi seli gösterisiyle karşılıyorlardı. Az sonra şehrin
yaşlılarıyla tanıştıklarında “Haftaya gelin,
biz size meydanda bir kürsü hazırlayalım, o kürsüden halka hitap edin”
diyeceklerdir. Gerçektende bir hafta sonra Hasan Çulha ile birlikte konuşma
gerçekleşir de. Düşünsenize Başbakan
Demirel büyük bir konvoyla Karakoçan’a uğramak istediğinde taşlı sopalı
saldırıya maruz kalmış, ancak geniş güvenlik önlemleriyle ilçeye
girebilmişti. Bu demektir ki iktidar
partisi de olsan halkın gönlünü fethetmek asıl mühim hadisedir. Nitekim Ahmet
Er, teşkilat binası olmayan bir yerde “Aziz Elazığlılar ben sizden oy istemeye
gelmedim, küsleri ve dargınları barıştırmaya geldim” diyerek bu gönül fethini
başaran bir ağabeyimiz olarak siyasi tarihe not düşecektir.
1970-1980 yılları arası bir
tarihte Genel Başkan yardımcılığını yürütüyorlardır ki odasına ülkü yolunun
önemli isimlerinden Esat Güçhan odasına girdiğinde dışarıda sizinle iki
vatandaş görüşmek istiyor. Ahmet Er
“Gelsin” der. İçeri girdiklerinde kendisine birinin Siirt’in Tillo ilçesinden,
diğerinin Eruh ilçesinden olduğu takdim ettiklerinde Tillo’lu vatandaşın yanına
yaklaşıp “Fakirullah İbrahim Hakkı Hz.lerinin manevi ikliminden buralara
gelmişsiniz” deyip elin öpecektir.
Eruh’lu vatandaşta boynunu büktüğünü fark ettiğinde ise onunda gözlerinden
öpecektir. Her iki vatandaş o an
hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır. Ahmet
Er “Hayırdır bir derdiniz mi var” diye sorduğunda, cevaben “Hayır efendim
sevincimizden ağlıyoruz, CHP’liler bizlere MHP’yi Kürt düşmanı olarak lanse
ettiler hep, oysa şimdi görüyoruz ki,
anlatılanların hepsi yalanmış” diyeceklerdir. Ardından Türkeş’in
makamına götürdüğünde o da iltifat ve ikramlarda bulunduktan sonra
memleketlerine sevinç gözyaşları içerisinde döneceklerdir.
14 Ekim 1979 yılı senato
seçimlerinde Alparslan Türkeş köye telefon ettiğinde “Ahmet Bey arkadaşlar sizi
Muş’tan aday görmek istiyorlar.” Bunun
üzerine Namık Kemal’in kullandığı arabayla yola çıkarlar. Orada MHP il yöneticileri ve ilçe başkanları
ile toplantı yaptığında “Arkadaşlar seçim çalışmalarında ölçümüz şu olmalıdır: 59
dakika sohbet, 1 dakika siyaset. Bu 1 dakikalık siyaseti sizin için ayırıyorum,
benim için 60 dakika sohbet” dediğinde Namık Kemal Zeybek söz alıp “ Muhterem
Ahmet ağabeyimin ifade ettiği dakikaları ben tersine çeviriyorum 59 dakika
siyaset 1 dakika sohbet “ der. Tabii aradan yıllar geçip Namık Kemal Zeybek
Kültür Bakanı olduğunda kendisini tebrik etmeye gittiğinde “Şimdi ne
düşünüyorsunuz” dediğinde cevaben “60
dakika sohbet” diyecektir.
Evet, sohbet deyip geçmemek
gerekir. Öyle sohbetler vardır ki insanın aklını başından alır da. Nitekim
Muş’ta il yöneticileri Akbaş Baba isminde Hak dostunu ziyaret etmelerini
istediklerinde ziyaretine gittiğinde üç beş kelamdan sonra kendilerine “Efendi neden geç kaldınız” sorduklarında
Ahmet Er “Efendim ne gibi geç kaldık “ der.
O zat cevaben “ Yarın sabah çay içmeye gelirken bu hususu öğrenmiş
olarak gelirsiniz” der. Ertesi sabah buluşup çay içtiklerinde Ahmet Er’in o an
aklına 1961’de Libya”da sürgünde iken yazdığı ‘Hayal Ülke’ şiiri düşer. O şiirin satır aralarında geçen “Orada
bağırıyor ak saçlı bir ihtiyar Muş Ovasından”
bir cümleyi orada da okuduğunda, o piri fani zat “işte o bahsettiğin ak
saçlı ihtiyar Akbaş Baba benim, o yıldan beri, yani tam 18 yıldır geleceksin
diye yolunu bekliyorum” der. Ahmet Er
hemen elini öpüp “ Efendim ne olur bizim fakirhaneyi de ziyaret edip
misafirimiz olun “ der. Asasını sağa
sola oynatıyordu ki “Memnun oldum, ancak Muştan ayrılamayız. Çünkü biz Muş’un
köpekleriyiz, köpekler evden ayrılınca eve hırsızlar üşüşür” der. O arada
yanımdakilere bakıp bunlar kimdir diye sual eylediğinde cevaben “Efendim Ülkücü
gençlerdir” der. Bunun üzerine “ Bunları iyi tanıyın, çok iyi tanıyın, Bunlar
Mehdinin ordusudurlar” der.
Öylede sohbetler vardır ki insanı
çileden çıkarır. Nasıl mı? Ahmet Er ertesi gün Muştan döndüklerinde bir
misafirin var dediklerinde Demirci köyünden Şeyh Lütfi’ymiş meğer görüştüğümde
kendisi:”Siz dün bizim köyü ziyaret etmişsiniz, bende iade-i ziyaret için
gelmiş oldum.” Bunun üzerine Ahmet Er teşekkür ettikten sonra, kendisine “Şeyh Efendi birkaç gün önce
Erbakan size gelip bir gece kaldı mı” sorduğunda ses çıkmaz. Bu kez “ Peki oy istedi mi” sorduğunda yine
ses çıkmaz. Madem ses yok kendi kanaatimi söyleyebilir miyim der. Buyurun
dediğinde Ahmet Er” Kanaatim odur ki Erbakan sizden oy istedi, sizde oy
vereceğinize dair söz verdiniz. Oysa bunun adına irşad ocağı demezler parti
ocağı derler. Siz mürşitliği o da müritliği ihlal etmiştir. Bu ne biçim tarikat
ve bu ne biçim şeyhliktir” der. Tabi şeyh efendi kızarak ”Ama size de köpekçi
(bozkurtçu) diyorlar” buna ne dersin? Ahmet Er ”Bu sözün sahipleri Erbakan’la
Ecevit’tir” deyip şeyh efendi ile kavga etmeden oradan ayrılır. Bu olayın üzerinden beş altı ay geçmişti ki
Ankara’da MHP Genel Merkezinde Genel Başkan yardımcılığını yürüttüğü sıralarda
bir telefon alır: “Ben Muş’un Demirci Köyünden Şeyh Lütfi” diyerek görüşme
talebinde bulunur. Ahmet Er buyurun gelin dediğinde kendileri “Biz partide değil sizi filan yerde
bekliyoruz. Buraya gelirkende lütfen perdesiz gelmeyin” der. Bu kez Ahmet
Er, beraberimde Namık Kemal Zeybek’i
getirsem olur mu? Olur derler. Derken
tarif edilen adrese gittiklerinde Muş’ta ki olanlardan özür dilerler. Ahmet Er
“Bu özrün sebebini anlayamadım” dediğinde cevaben “ Size vermemiz gereken 4-5
bin oyu Erbakan’a verdik bizi affedin” der. Ahmet Er “Lütfen rahat olun”
der. Bu kez Şeyh Efendi “Şükürler olsun
dün akşam Erbakan’a içimi boşalttım, Erbakan yemekte akrabalarınızdan bana
verin onu milletvekili yapayım dediğinde,
bende kendisine yeter artık şu siyasetin kirli ellerini üzerimizden çek.
Bizi şimdiye kadar siyasetin batağına çektin yeter. Eğer arzu edersen bizim
partiden seni milletvekili çıkarayım“ diyerek geçte olsa bir gerçeğe parmak
basmış olur. Evet, hakiki veliler ordusu çirkin siyaset
oyunlarına alet edilemez.
Alparslan Türkeş’in acı günü ve Ahmet Er
1974 yılı Alparslan Türkeş’in acı
senesidir, aynı baş yastığa koyduğu Muzaffer Hanımı kaybedecektir. Eşine o kadar bağlıydı ki her sabah kabrini
ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Eşinin vefatında Ahmet Er, 10-15 gün Ankara’da
Alparslan Türkeş’in evinde kalarak onu yalnız bırakmayacaktır. Bu vefat
hadisesi Alparslan Türkeş’in ruh dünyasında da büyük değişimlere yol açacaktır.
Öyle ki 77’li yıllarda Erzurum mitinginde şimdiye kadar alışılmışın dışında
“Vatan bir, Devlet bir, Bayrak bir, Ezan bir, Peygamber bir, Allah bir” diyerek
kitlelere hitap edecektir. Kürsüden indiğinde Ahmet Er, konuşmanız güzeldi
fakat sizin değildi dediğinde Alparslan Türkeş “Doğru söylüyorsun benim
değildi” der. Ahmet Er dayanamayıp
“Haydi Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını ziyaret edelim” dediğinde
çok memnun kalıp ziyaret ederler de.
Ziyaretin akabinde Erzurum’da otele döndüklerinde Ahmet Er’in odasında
kahvaltı yaptıklarında “Albayım merhume eşiniz size bir mesajı var dediğinde
bir anda Alparslan Türkeş’i heyecan sarıp nedir o mesaj? Bunun üzerine Ahmet Er “Bizim hanım manada
merhume, muhterem yengemizi görüyorlar, Aslana söyleyin Milliyetçiler yorulmaz”
diyor. Tabii Alparslan Türkeş’in gözlerinden yaşlar akıp “Ah Muzafferciğim sana
malum oluyor” diyerek Ahmet Er’e sarılacaktır.
Bu arada Ahmet Er otelde kaldıkları sürece Türkeş’le birlikte Abdul
Kadiri Geylani Hz.lerinin ‘Fütuhul Gayb’ eserini okumayı da ihmal etmez. İşte
yine o eserden birkaç sayfa okuduğu esnada Alparslan Türkeş Abdurrahman Gazi
Hz.lerinin merkadını bugünde ziyaret edelim mi, hem de bugünkü ziyaretimiz
dünkünden çok farklı olacak. Ahmet Er
“Hayırdır” diye sorduğunda cevaben bana “Sabaha karşı Abdurrahman Gazi
Hz.lerini manada gördüm. Rüya âleminde ‘Efendi sen ve arkadaşın çok
acelecisiniz. Dün ziyaretime geldiniz. Yerimde yoktum. Çok mühim bir işimi
yarıda bıraktım. Sizi karşılamaya geldim. Biraz daha bekleseydiniz kapıları açık
bulacaktınız. Sizi bugün bekliyorum’ dedi.
İşte Ahmetçiğim bu ziyaret bir davete icabet olacak” der ve huşu
içerisinde o manevi makam ziyaret edilir de.
12 Eylül Ve Ahmet Er
Gel gelelim 1980 yıllara. O yıllarda sokak çatışmalarının dorukta
olduğu noktada 12 Eylül ihtilali gerçekleşir ve ilk tutuklananlar arasında
Ahmet Er’de vardı. Tabii tutuklananlar daha sonra kademeli bir şekilde
salıverilip nihayetinde hepsi beraat eder. Alparslan tutukevinden en son
çıkandı. Tutuk evindeyken Mehmet Pamak’a 7 Temmuz 1983 itibariyle Muhafazakâr
Partiyi kurdurur. 1985 yılında tutukevinde çıkınca Ahmet Er’le beraberce
Konya’ya giderler. Geceleyin abdest alıp Alparslan Türkeş’in kapısını
çaldığında “Albayım abdestliyim,
geçmişte aramızda geçen her ne üzücü bir durum olmuşsa unutup toprağa gömelim,
bu yeni bir başlangıç olsun, işte bu niyetle size elimi uzatıyorum” deyip el
sıkışırlar. Sonra şöyle bir teklifte
bulunur: “Gelin şu fani dünyadan göçmeden bu büyük davayı ehline teslim edelim.
Hiç olmazsa gözümüz arkada kalmasın.” Alparslan Türkeş “Peki kimleri düşünüyorsun” dediğinde Ahmet
Er cevaben “Nevzat Köseoğlu, Nuri
Gürgör, Acar Okan, Namık Kemal Zeybek, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Ayvaz
Gökdemir ilk hatırlayabildiklerim isimler. Müsaade ederseniz isimler üzerinde
daha da araştırabilir, inceleyebilirim”
der. Tabii Alparslan Türkeş bu teklife pek sıcak yaklaşmaz. Kaldı ki
Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri de Alparslan Türkeş’in yüzüne karşı “Sen bu
davayı bırak, evine çekil hatıralarını yaz, işi ehline teslim et” diye dile
getirdiğinde Alparslan Türkeş “Efendim ben de bırakmak istiyorum, lakin halk
beni bırakmıyor” diyecektir. Bunun üzerine Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri en
son noktayı koyup şöyle der: “ Hayır, aksi söyledin. Halk seni bırakıyor sen
halkı bırakmıyorsun.”
Evet, belli ki Alparslan Türkeş’in
siyasetten elini ayağın çekmeye niyeti yoktu,
üstelik istişaresiz Mehmet Pamak’a kurdurduğu Muhafazakâr Parti
yetmezmiş gibi, yine istişare etmeksizin bu kez bu kez 30 Kasım 1985 tarihi
itibariyle MÇP ismi altında siyasi faaliyet gösterecektir. Tabi işin içinde
istişare olmayınca Ahmet Er ve arkadaşları Türkeş’le olan yollarını ayırmaları
kaçınılmaz hal alır. Nitekim Ahmet Er bu konuyu Ahmet Kayhan Efendi Baba
Hz.leriyle de görüştüğünde kendisine “ Evlat! Canını sıkma, istersen
ayrıl” diyecektir. Böylece ayrılır
da. Ancak 1987 yılının Eylül ayı
içerisinde Türkeş ve Baykal hanımlarıyla birlikte köye ziyarete geldiklerinde
Ahmet Er’i bir kenara çekip şöyle derler: “Bakın, teşkilatlarımızdan habire
mektuplar ve telgraflar yağıyor, bize diğerleri gelmezse gelmesin, ama bilhassa senin için Ahmet Er’siz
olmaz, muhakkak getirin diyorlar. Gel
gidip partiyi Genel Başkan Abdülkerim Doğru’dan teslim alalım.” Ahmet Er bunun üzerine son derece nazik bir
üslupla “Albayım müsaade edin ben
kalayım, siz devam edin” diyecektir. Tabii çok ısrar ettiklerinde onları hoşnut
olarak uğurlayacaktır. Alparslan Türkeş
köyden ayrılıp partiyi teslim almaya dursun,
bu arada Manisa’da ülkü yolu gençlerinden Ethem Söylemez de Nizam-ı âlem
dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştı ki Alparslan Türkeş bu derginin
ülkücüler tarafından okunmasını yasak koyması her şeye tuz biber
ekecektir. Nitekim derginin kapatıldığı
günlerde Türkiye sathında MÇP’nin şubeleri açılıyordu ki, Manisa’da da ülkücü
gençler bu olayın burukluğunu hala atamamış olsalar gerek, acaba bizde
Manisa’da açalım mı açmayalım mı diye Ahmet Er ağabeylerine sorma ihtiyacı
hissedeceklerdir. Tabii Ahmet Er, ne
kurun ne de kurmayın diyordu. Ama şöyle bir etrafına baktığında yakından
uzaktan ülkücülükle hiç alakası olmayan insanların hareket içerisinde yer
edindiğini görüyordu ki gençlere sadece “aklınızı kullanın” diyecektir. Öyle
ki, meseleyi Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine de aktardığında Ahmet Er’e “Git efendiye söyleyin gençleri sıkmasın.
Onların sözlerine ciddi olarak kulak kabartsın.” Bunun üzerine tarihler 1992 yılının Haziran
ayını gösterdiğinde Alparslan Türkeş’i telefonla arayıp kendisiyle görüşmek
istediğini arz ettiğinde müsait olmadığını, görüşmeyeceğini beyan edecektir.
Böylece iplerin tamda koptuğu noktada bir daha da Ahmet Er ve Alparslan Türkeş
birbirleriyle görüşmeyeceklerdir.
Muhsin Yazıcıoğlu Ve Ahmet Er
Artık Bundan böyle yol arkadaşı
Muhsin Yazıcıoğlu yar ve yardımcısı olacaktır. Ki, MHP içerisinde gelişmelerden Muhsin
Yazıcıoğlu ve arkadaşları da rahatsızlık duyup partiden ayrılma müzakerelerine
girişecektir. Muhsin Yazıcıoğlu bu konuyu
Ahmet Er’e de açtığında kendisine şöyle der: Her zaman için istifa edebilirsin.
Ama biraz sabredin, olmazsa birde büyüklerimize danışalım.” Gerçekten de manevi dost bildikleri Ahmet
Kayhan Efendi Baba Hz.lerine sorduklarında o da
“Hele biraz daha sabredin. İstifadan sonra kurultaya gidin. Kurultaydan
çıkan karar göre hareket edin” diyecektir. İşte bu müzakereler eşliğinde Muhsin
Yazıcıoğlu ve arkadaşları en nihayet Alparslan Türkeş’le yollarını
ayıracaklardır. Böylece yeni bir oluşum için kurultaya gittiklerinde parti
kurulması noktasında karar çıkacaktır.
Derken 99 kişilik kurucular kurulu listesiyle Söğütözünden görücüye
çıktıklarında Türk siyasetinde yeni bir sayfa açılıp BBP saflarında faaliyet
göstereceklerdir.
Şahsımın Ahmet Er Ağabeyimle Sadece Horasani El Sıkışma Hatırası Var
Muhsin Başkan öteden beri bizim
gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik
yıllarım doğup büyüdüğüm Bayburt ve mezun olduğum Erzurum Atatürk Üniversitesi,
ilk memuriyete başladığım İstanbul Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve
memuriyetimin ikinci basamağı Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezi’nde geçirdiğim
yıllar içerisinde kendisini zahiren görme nasip olmamıştı. Tâ ki Ankara Sağlık
Eğitim Merkezine naklen atamam gerçekleşti, işte o zaman kendisini sık sık görme
şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında
liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara
Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği günden itibaren hiç
tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun
düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem
dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye
çalıştım. İşyerimin Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı
Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine
uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar
sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda
karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da BBP Genel Merkezde
Ahmet Er Ağabeyimizle karşılaştığımda sadece tokalaşmak nasip oldu. Olsun o mübarek Horasani eline dokunduk ya,
bu dokunuş bize yeter artarda. Kaldı
ki, Ahmet Er ağabeyimle bire bir zahiren tanışıklığımız olmasa da o bizim
gönlümüzde Horasani Ağabeyimiz olarak taht kurdu hep. O şimdi Ramazan ayı Fetih gününde vuslata
ermekle sünnet-i seniyyeye ittiba edip Sünnetçiler köyünde medfundur.
Ruhu şad olsun.
Kaynakça:
Bkz. Hatıralarım, Ahmet Er, Alternatif Yayınevi Aralık 2000.
Elbette ki Ahmet Er Ağabeyimizin
hatıralarını vefatının hemen ardından Enpolitik ve Bayburt Postası Gazetesinde
yayınlanan “Bir Gönül Adamı Ahmet Er”
makalemizde yer alan kendi dilinden derlediğimiz hatıralarla sınırlı
değil. Dahası var elbet. Bilhassa bu
gönül adamının Kamer Vakfı Bülteninde ve Gündüz Gazetesinde yayınlanan iki
önemli hatırası da tarihe geçecek kayda değer hatıralardır. Hani derler ya Gönül Sultanların dilinden
ancak gönül adamları anlar diye, aynen
öyle de Ahmet Er Ağabeyimiz’de bir Gönül Sultanını anlatırken kendi gönül
dünyasına nasıl ışık olduğunu bakın nasıl dile getiriyor, Gelin hep beraber izleyelim.
“Yılını tam
hatırlamıyorum. Bir gün manada bir büyük zat atının arkasına beni bindirdi. At
havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın
elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet
seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı
zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap
verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır... Yan yana yürüyoruz. Kendilerine
sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada
tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi
şuydu.. ''Maksadın nedir?..'' Türk
İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını
eğerek tasdik etti. Bu manadan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (k.s)
Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mana âleminde atın arkasına beni bindiren
O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman
yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden
aldığım ilginç satırlar şunlardı.
''Biz
Hıristiyan âleminden korktuğumuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize
yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdülbaki (k.s) Hazretleri, Seyyid
Fevzeddin (k.s) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara
başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı
ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el
Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm
söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında
iletilmiştir.
Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik
kesiminde birçok kişi Seyda (k.s) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın
genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî
değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini manada da,
zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mana ehlinden
istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
Şu anda vefatından sonra
halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inşallah yeni
İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol
gösterecektir.
MÜRŞİD-İ
KÂMİL
Söze Allah'ın
(c.c) adı ile başlarız. Elestü bi
Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?
Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet
diye cevap verdiler. Bu âdemoğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en
şerefli mukavele idi.
Hani Rabbin âdemoğullarından
onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit
tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet
(Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü
''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız
(Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o
batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksiniz?''
demememiz içindi.
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi
Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
''Bu mukavele ve bu misak-ı fitri
beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i
içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad
için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri,
azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber
göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar
ve, ''ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye
seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül
Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin
peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak
dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili
Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.)
varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz
Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin
varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi.
1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi
Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki
Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaatı savunan bir maneviyat
ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi:
''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu
rica ulaştırılmıştır). Seydamız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini
tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan
Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri
münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlâs ve Allah rızasını
hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça
geçek hürriyete ulaşamaz.
Mahdumu alîleri Fevzettin Hz.leri
naklettiler: Seydamız buyuruyor ki Fevzettin
bir kağıt kalem getir yaşımı
hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek
istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış
üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz
((s.a.v.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç
yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç
yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade
buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar
Allah (c.c) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz
sıkıntılara düşmezdik''
Kendileri hayatta iken bir mana âleminde
sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükselişini milletimize
müjdeleyebilir miyiz?
Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu
milletimize müjdeleyebilir miyiz?
MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap
buyurmuşlardı.
Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı
fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz.leri
olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız''
müjdesini verdiler.
Dünyada en çok meşakkat çekenler
peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir,
Mürşid-i Kâmil Seydamız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere,
suikastlere muhattap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne
mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.”
Kaynak: Kamer Vakfı Bülteni ve Gündüz Gazetesi.
Özal ve Seyda Hz.leri
Merhum Özal; Mehmet Zahit Kotku’ya son derece muhabbet
beslemiş bir liderdi. O aynı zamanda Başbakanlığı döneminde Muhammed Raşid
Hz.lerinin mecburi ikametinin kaldırılması için çaba sarf etmiştir.
12 EYLÜL DİN MAZLUMU
Bakmayın siz öyle başlığa bakıp ta 12 Eylül mazlumu
dememize, aslında o mazlumluk hakikatte manevi makam alması içindir. Nasıl ki,
bir müminin ayağına diken batsa günahlarına kefaretse, veli kullar içinse o
diken manevi makam kat etmektir.
Düşünsenize o çile dolu yılları, asıl dert davaları
sağ sol kavgalarına son verip akan kanı durdurmak değil, bağcıyı dövmekti. Hem
nasıl oluyorsa 12 Eylül öncesi dökülen kan ihtilalin ilk gününde bıçaktan
kesilir gibi bir çırpıda durabiliyor. Hadi bu neyse de, darbe heveslilerine 12
Eylül öncesi akan kan için daha ne duruyorsunuz denildiğinde ‘olayların daha da
olgunlaşmasını bekliyoruz’ tarzında verdikleri beyanatlarla bariz bir şekilde
akan kana çanak tuttuklarını görüyoruz. Evlat acısından yoksun böylesi darbe
zihniyetinden başka bir şey beklenemezdi zaten. Darbe yaptılar da ne oldu? Bir
yandan devletin temeline dinamit koymak isteyen beşinci kol faaliyeti zihniyetle,
devleti ebed müddet bilen yerli zihniyeti aynı kefeye koyup her iki tarafı da 12
Eylül zindanlarında çürütmekle sözüm ona güya denge sağladığını gözümüzün içine
baka yaptı. Yine bu sinsi denge hesabıyla meydanlarda dedesinin imam olmasından
dem vuraraktan halkın gözünü güya bunla boyayıp ehlisünnet çizgisi üzere olan
ehlisünnet cemaat ve ehli tarikleri irtica kapsamında hedef tahtasına oturttu. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla İslam’ın
iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökünü kurutacaklarını düşlüyordu. Sanıyordu
ki dipçikle milletin derin irfanını yok edecekti, etrafına dizdiği apoletli kurmaylarıyla
birlikte tek güç ‘ben’ diyordu habire. Nasıl güçse 98 yaşında öldüğünde neredeyse
cenazesini kaldıracak adam çıkamaz oldu, hatta arkasından doğru dürüst bir
topluluk bile bulunamadan mezara uğurlanıverdi. İlginçtir bir zamanlar hedef
aldığı Gönül Sultanı vefat eder etmez teninin daha sıcaklığı soğumadan bir anda
Ankara’dan uzun araba kuyruklar eşliğinde Menzile uğurlanıp Fatihalarla
defnedilirken, kendisi ise vefat
ettiğinde adeta kral çıplak olarak defnedilmiştir. Tabii onların bir hesabı vardıysa,
Allah’ın da mutlak değişmez bir hesabı vardı. Kaldı ki Allah dostları kınından
çıkmayan kılıç gibidirler. İşte kınına dokunanın bir bilmediği gerçek vardı ki,
o dokunuşun yanına kâr kalmayacağı gerçeğidir. Her ne kadar o Gönül Sultanı “Biz bize iftira edenleri bile severiz.
Yapımız bu temel üzeredir” düsturuyla kendine reva görülen sürgün çilesini göğüslese
de Yüce Yaradan (c.c) yarattığı dostum
dediği veli kullarının kınına dokunup ta inciteni hem bu dünyada hem de öteki
dünyada karşılıksız bırakmıyor. Zira Yüce Allah (c.c) ‘Her kim veli kuluma düşmanlık
ederse bende ona karşı harb ilan ederim…” beyan buyurmakta (Buhari hadis). Anlaşılan kul affetse de Allah affetmiyor.
Evet,
darbe yılları tam manasıyla kâbus yıllardı,
sıkıysa 12 Eylül sonrası Kenan Evren aleyhine bir kalem oynatıla, hemen hakkından geliniyordu, Fakat onca aldığı
sıkı tedbirlere rağmen Allah gözünden bir şeyi kaçıracak ya, evdeki hesap
çarşıya uymaz misali düşündüğünün tam tersine Özal’ın iktidara gelmesiyle
birlikte şok hali yaşayacaktır. Yani tüm
hesaplarını altüst edecek bir gelişmeydi. Öyle ki, Özal başbakan sıfatıyla daha ayağının
tozuyla iş başı yapar yapmaz kendisine yaptığı ilk teklif o Gönül Sultanının
mecburi ikametinin kaldırılması olacaktır. Ki, bu teklif midesini
bulandıracaktır. Midesini bulandırması da gayet tabiidir. Çünkü cibilliyeti buna
müsaitti, nasıl bir cumhurbaşkanıysa her
türlü onursuzluğu midesi kaldırabiliyor, söz konusu milletin baş tacı ettiği Gönül
Sultanı olunca midesi bulanıyor. Ne diyelim, kendince çağdaşlığın ölçüsü bu ya,
bu çağda da sevgi ocağımı olur, evliya
mı olur handikabına düşmüştür. Sanki kendisi apoletli kurmaylarıyla birlikte aya
füze fırlattı da onu engelleyen olmuş, oysa
ne dedemizin şalvarı cübbesi, ne sakalı
sarığı, ne de nenemizin eşarbı hiçbir şeye mani değildi. Nitekim kendini çağdaş
sanan bu zavallıcık diktatörün ölümüyle birlikte yalnız başına toprağa
karışması tüm ufuksuzluğunu ortaya koymaya yetmiştir. Dedik ya ufku dar adamdan
başka ne bekleyebilirdik ki. İlla bir
şey bekleyeceksek, beklenecek adres belli; bu aziz milletimizin gönül aynası, feraseti
ve derin sinesidir elbet.
İyi ki de ehl-i sünnet yolunu yol
bilen Tarikat-ı Aliyeler var da gönül aynamız onlar sayesinde aydınlanmakta. Çünkü
sevgi ocakları her türlü fitne fücurun panzehiridirler. Besbelli ki dünya
döndükçe hak ve batıl arasında kavga bitmeyip devam edecektir. Hele ki dine duyarlılık
dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar yerinde durmayıp daha da azgınlaşacaktır.
Yetmedi kapalı kapılar ardında rol alan derin senaristler, kendi teorilerinin
iflasını gördükçe, sanal düşman üretmekten geri durmayacaklardır. Onlar sanal
düşman üretmeye dursun şu da var ki güneş balçıkla sıvanamaz. Çünkü Allah’ın
vaadi var; nurumu tamamlayacağım diye.
Aklınca ehli tarik yolunun irşat faaliyetlerini
akamete uğratacağını sanıyordu, oysa çok büyük yanılgı içerisindeydi. Bikere
hayatını “İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu”
(Allah’ım isteğim sen, maksadım senin
rızanı kazanmaktır) üzere tanzim
etmiş ışık fenerlerinin faaliyetini hangi sinsi oyun, hangi sinsi tezgâh ve yöntem
önleyebilirdi ki? Hele ki niyet hayır akıbet hayır diyen bir manevi güç karşısında
her tür sinsi tezgâhın tarihin çöplüğüne gömülmesi kaçınılmazdır.
O fırtınalı günlere bir bakınız, Fehmi
Koru ve Taha Kıvanç (mahlas ismi) tek dert davası ‘Allah’ olan bir Gönül Sultanının
varlığına tahammül edemeyenlerin düştükleri hazin durumu köşesinde nasıl analiz
ediyor bir görelim:
ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ
Türkiye'de bir
''yetkili bunalım'' var. Başbakan Turgut Özal hükümetin başı ve yürütmeni ''en
yetkilisi'' sıfatıyla ''İnançlara müdahale etmem ve ettirmem'' diye konuşuyor,
ama bir başka ''yetkili''de gazete gazete dolaşarak inançlara müdahale edilmesi
sonucunu getireceği umuduyla akıl almaz iddialarda bulunuyor. Adını açıkça
vermediği için, ne derece ''yetkili'' olduğunu bilemediğimiz bu ikinci ''
yetkili'' nin yetkisinin ''esas yetkili'' olması gereken Sayın Özal tarafından
büyük bir yetkiyle elinden alınacağını umarız. İş resmen bir ara Fransız
tiyatrocuların denediği absurd (zırva) piyeslere döndü. İşin adı ''zırva''
olunca ne yapılırsa seyircinin kabul etmek zorunda kalacağı piyeslere...
Şunları dikkatle okuyun: Türkiye'deki tarikatları kiliseler
besliyormuş. Nakşibendîlerin Adıyaman Grubu'nun Şeyh'ine kiliseler destek
sağlıyormuş.
''Bay yetkili''nin, muhabiri
aracılığıyla, ''büyük gazete''yi fena halde işlettiği belli.
Gazetecilikte
önemli olan mümkün olduğunca hatasız gazete çıkarmaktır. Haberler süratle
aktığı için her aşamada denetim mekanizmaları söz konusudur. ''Zırva Haber''
muhabir tarafından yazılmıştır, ama gazetenin Ankara Haber Müdürü (Esen Ünür)
ve büro temsilcisi (Ertuğrul Özkök) tarafından okunarak onaylanmıştır. Ardından
Haber Merkezi'ne geçilip orada gazetenin Haberler Müdürü (Şevket Özçelik veya
Mehmet Yaşın) tarafından okunmuştur. Manşet olacak değerde bulunduğuna göre
Genel Koordinatör (Çetin Emeç)'de mutlaka bir göz atmıştır. Masa başı
hazırlandığı için, muhtemelen gazetelerin bütün müdürlerinin katıldığı sabah
toplantısına da getirilmiştir. Bunun anlamı, dün sabah biz okumadan önce en
azından 25 kişinin o haberi gözden geçirmiş olduğudur. Bu kadar adamın eli
değdiği halde bu kadar zırva!
Zırva1.Müslümanlara kilise desteği:
Bütün dünyada her ikisi de yayılmacı (misyoner) din olduğu için, İslâm ile
Hıristiyanlık arasında ciddi bir çekişme vardır. Kilise'nin babaları dünyanın
hızla İslâm'a kaymasından şikâyetçidirler. Dünya Kiliseler Birliği ve Vatikan,
İslâm ülkelerini Hıristiyanlaştırmak, ya da en azından İslâm'dan soğutmak için
büyük çaba göstermektedir. Son yıllarda körfez ülkeleriyle birlikte Türkiye'de
hedef ülke seçilmiştir. Demre festivali, İznik toplantısı gibi bahaneler, Yehova
Şahitleri, İsa'nın çocukları türü örgütleri bu amaçla kullanılmaktadır. Gerçek
bu olduğu halde, İslâmi kuruluşlara kiliselerin yardım edebileceğini yazmak
için insanın aklından zoru olması gerekir.
EVREN VE MENZİL ŞEYHİ
Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren anılarının son bölümünü yine Milliyet Gazetesi'nde
yayınlıyor. Milliyet, bu bölümün yayınına başlarken, ''En fazla tartışılacak bölümler'' ifadesini kullandı. Gerçekten
Sayın Evren, yakın zamanlar üzerinde kalem oynattığında, daha fazla toz
kaldırıyor.
Sayın Evren, anı yazmakla iki milyar TL
kazanacağını ummuştu. Gerçi Milliyet gazetesinden dizi için bir para
almayacaktı, ama kitabı telif hakkı olarak eline milyarlar geçebilecekti. İlk
cilt birkaç baskı yapınca hesaplar tutacak sanıldı. Oysa müteakip ciltler
raflarda okuyucu bekliyor. Yayınevi, milyarlar bir tarafa, eli yüzü düzgün bir
telif hakkı ödeyebilmek için, dört ciltte biteceği duyurulan anılara bir cilt
daha ekledi. Buna rağmen, yayın bitip hesaplaşma için masaya oturulduğunda eski
Cumhurbaşkanı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Dahası, anılar mali bir
ihtilaf konusu bile olabilir yayınevi ile yazar arasında...
Anıların
son bölümü, Turgut Özal'ın başbakan,
Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olduğu
dönemde geçenlerle ilgili. Sayın Evren, özenle iktidara hazırladıkları MDP ve
lideri emekli orgeneral Turgut Sunalp'in
değil de, ANAP'ın işbaşına gelişini bir türlü gönlüne yedirememiş... ''Özal'ın tarikatçı olduğunu bilseydim,
parti kurmasına izin vermezdim'' diyor.
Muammer
Yaşar Bostancı'nın ''Paşalar
Politikası'' adlı kitabında ustaca anlattığı o dönemle ilgili her şey daha
yazılmadı. Sayın Evren şimdi atıp tutuyor, ama isteseydi bile Turgut Özal'ın
seçimlere girmesini engelleyemezdi. İzin alarak darbe yapmışlardı, izni veren
güç Turgut Özal'ın partisi için aracılık yapıyordu. Erkekse izin vermeseydi
bakalım... O dönemde, Amerikalının biri gidip diğeri geliyor ve ANAP'ın
seçimlere katılmasını engellememesi için Evren'i uyarıyordu.
Turgut Özal, Sayın Evren'in yıllar sonra
iddia ettiği gibi bir tarikat mensubu muydu? Bugün olup bitenlere bakarak, öyle
olmadığı açıkça görülüyor. Tarikat konusunu, mason dayanışması gibi bir şey
sananlar, tarikat mensubiyetini locaya kaydolmak gibi bilenler, aksini ileri
sürseler bile, Turgut Bey, tarikatçı değildi.
Evren'in anılarında Menzil Şeyhi Muhammed
Raşid Erol'un sürgün cezasının kaldırılması konusu da işleniyor. Evren'e göre,
Özal'ın irtica yanlısı olduğunun ilk belirtisi, başbakan olur olmaz, karşısına
gelip, Menzil Şeyhi'nin sürgün cezasının kaldırılmasını istemesi olmuş...
Evren, ''Midem bulandı'' diyor.
Turgut Özal, Evren'in bu sözlerini cevaplandırdı:
''O dönemde birçok kişi yargılanmadan
cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Bozcaada'da mecburi
ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiç sorgulama geçirmeden'' dedi. Cevaptan,
Menzil Şeyhi'nin Bozcaada'daki mecburi ikametinin kalkmasını kendisinin
sağladığı anlamı çıkıyor.
Oysa
gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını
bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı
bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları
rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı.
Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece,
ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan
birçok kişinin ''intikamını'' almış
oluyorlardı kendi akıllarınca...
Şeyh'in sürgünden kurtulması
için Turgut Özal 'da uğraştı mı doğrusu bilemiyorum. Menzil Şeyhi'ne yakın bazı
kişilere sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Fakat Kenan Evren'in başbakan adayı
olarak ortaya sürdüğü, o zamanın MDP Genel Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp, Menzil Şeyhi'nin
çilesinin bitmesi için çok gayret gösterdi. Bu biliniyor.
Cezayı kaldıran, Muhammed Raşid Erol'u önce
Çanakkale'ye, daha sonra da aldığı sağlık raporuyla memleketine geri gönderen
ise, Evren'in çok yakını bir başka orgeneraldi: Necdet Üruğ. Üruğ Paşa bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu
Turgut Sunalp'ın, ''Eğer bu konuyu
halledersek çok oy kazanırız'' demesi üzerine, araya girmişti. Acaba
bunlardan haberdar değil mi Sayın Evren?
Kenan Evren'in bir iddiası da Şeyh
Erol'un üfürükçülük yaptığı... Bunun da doğru olmadığını bizler biliyoruz, ama
bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal Uluç'un sözlerini aktaracağız. Sabah yazarı bakın ne diyor:
''Anılarının
bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşid Erol'a getiriyor. Zamanın
sıkıyönetim komutanı, üfürükçülük yaptığı gerekçesi ile Adıyaman'ın Menzil
köyünde yaşayan Şeyh'i Bozcaada'ya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in
affını istemiş.
''Evren,
'Olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden
dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunen de, dinen de
yasaklanmıştır' diyor.
''Ben
o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı
ki arkadaşları Menzil köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in
evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara
ve kumarı bırakmak isteyenleri, yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı.
Anlatılanlara göre, Şeyh bunların hepsini tedavi de ediyordu, ama para
almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi bir karşılık kabul etmiyordu.''
''Arkadaşlarımız
döndüklerinde 'isterse milyarder olur, ama kabul etmiyor' diyorlardı.
''Bu da bizim bildiğimiz... ''
Bir
dergi yöneticisi iki muhabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin
başı, kulaktan dolma şikâyetlerle idare ediliyor ve ''Tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim'' diyor.
Kenan
Evren, tam dokuz yıl Türkiye'nin kaderine hükmetti, şimdi de Elbe Adası'ndan dönen Napoleon gibi, Armutalan'dan Ankara'ya dönme sevdasında... Bizi de kahreden bu...
BİR MANEVİ ÖNDERİN KAYBI
Vefatın üçüncü
günüydü ve vefatı öğrendiğimiz günden beri ilk defa bir araya geliyorduk.
Yüzündeki buruk ifadeyi açıklamak için, ''İnsanın mürşidi ölünce içinde bir
boşluk kalıyor'' dedi. Birkaç gündür etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin
anlamını bunu söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınımdaki birçok
insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boşluk hissediyorlar. Ve o sebeple
buruklar...
Hayatında hiçbir iniş çıkışı bulunmayan,
davranışları önceden kestirilebilir bir insan olan babamın, hepimizi şaşırtan
iki ani ve fevri davranışını gördük bugüne kadar... Biri, bizlere kızıp biraz
kafasını dinlemek istediğinde, neredeyse 30 yıl aradan sonra, askerliğini
yaptığı il olan Malatya'ya çekip gitmesiydi. Diğeri ise, birkaç günlük bir
başka ortadan kaybolmasıydı. Döndükten bir müddet sonra, o da iyice sıkıştırınca,
Adıyaman'ın Menzil köyüne gittiğini itiraf etmişti.
İzmir nere Adıyaman nere? Esnaflar çevresinde
birçok kişi, her hafta birkaç otobüsle Menzil ziyaretini alışkanlık haline
getirmişler; cami arkadaşları onu da ikna edip, bizlere bile haber vermesini
beklemeden Menzil'e sürüklemişler... Sorguladığımızda, orada gördüğü basit ama
anlamlı hayattan bölük pörçük sahneler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışarıdan gelenlerin yatması için
hazırlanmış yer yatakları, cemaat halinde kılınan namazlar... Kimsenin aç,
açıkta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil...
Başkaları, manevi hayatın dışında
kalmışlar ''ölümü'' zor idrak ediyorlar. Çok kısa sürede olup bitenler onları
şaşırtıyor olmalı. Cuma namazı sırasında vefat eden bir insan, sevenleri
tarafından hemen köye götürülüyor, Şafii geleneğine uyularak vakit geçirmeden
toprağa veriliyor... Ölümle toprağa verme arasında yalnızca 24 saat geçmesine
rağmen on binin üzerinde insan Menzil'e gitmiş bile... Türkiye'nin her tarafından...
Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan
yazılardan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir ''mürşid'' değilmiş. Onu ziyaret edenler, Menzil'de buldukları
ortamın etkisinde kalırlarmış... Daha
doğrusu, sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş onunki...
Bağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesini istediği ilkeler, varlığıyla
etrafına örnek olarak insandan insana geçiyor olmalı...
Mana âleminin dışında kalanlar işte bunu
anlayamaz. Onların zannettikleri, inanan kesim arasındaki ilişkilerin madde ve
para temeline dayandığıdır... Biraz daha insaflı olanlar, önder durumundaki
kişinin çevresinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin aklına, kalpten
kalbe bir yol olabileceği gelmez... Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler
bile. Oysa Seyyid Raşid Erol, öyle
çok konuşmayan, insanları etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların
peşinden ayrılmadığı bir ''mürşid''
di.
Küçücük bir köy, sırf o orada yaşıyor diye,
ülkenin her tarafından gelen insanlarla dolup taşıyordu. Otobüslerle,
otomobillerle gelenler, köydeki imkânlarla misafir ediliyor, doyuruluyor ve
isteyen istediği kadar kalıp, istediği anda orayı terk ediyordu. Gelenlerin
içinde kötü alışkanlıkları olan, içki ve kumardan kendilerini alamayanlar,
Menzil'in manevi havasını teneffüs edince, o alışkanlıklarını terk ediyorlardı...
Vaktiyle meyhane iken lokantaya çevrilmiş yerler gördüm Anadolu'da... Adlarını
da Menzil'e çevirmişlerdi...
12 Eylül askeri darbesinin en baskıcı
günlerinde, ülkeyi yöneten komutanlar Menzil'i de keşfetmişlerdi. Kimin aklına
nereden geldiyse, Şeyh Raşid Erol'a zorunlu ikamet yeri olarak Gökçeada'yı
seçmişti. Az kişinin yaşadığı, vaktiyle Rumlar tarafından iskân edilmiş bir
adayı... İkametgâhı da, eğer yanlış bilmiyorsam, bir meyhanenin üstüydü.
İnançlı bir insana yapılabilecek en büyük zulüm... Çeşitli sağlık sorunları
bulunan Şeyh'in tedavisini de engelliyorlardı. Zorunlu ikamet ve tedavisinin
engellenmesi bir yana, kendisini tanıyanlarla irtibatının kesilmesi daha da
büyük bir zulümdü.
Kenan
Evren, sonradan kitaplaştırdığı anılarında, Turgut Özal'a ilk olumsuz
teşhisi koymasına Şeyh Raşid Erol'un vesile olduğunu anlatır. Özal, sağlığı
bozuk, sevenleriyle irtibatı kopmuş Şeyh'in sürgün hayatının sona ermesini
talep etmiştir. Herhalde, bunu, uygun bir dille yapmış olmalı. 12 Eylül'ün
kudretli lideri, ''Yaptığı teklif iğrençti'' gibi bir şeyler söyler.. Bir
manevi liderin zulmüne son verilmesini iğrenç bulur Kenan Paşa...
Seyyid Raşid Erol'un zorunlu ikametinin
sona erdirilmesi, askerlerin göreve getirdiği merhum Turgut Özal gibi siyasiler
tarafından başarılamaz, ama yine onların kurduğu partinin başına getirdikleri
bir başka emekli askerin devreye girmesi etkili olur. MDP Lideri Turgut Sunalp Paşa, parti işinde yanında
bulunan siyasetten anlayan bir kadronun telkiniyle, Şeyh Raşid Erol'un daha
uygun bir yere taşınmasını sağlar... Ankara'daki kısa bir ikamet, ANAP
İktidarının ilk günlerinde, yeniden Menzil'e dönüşle noktalanır.
Köydeki cenaze töreninde Büyük Birlik
Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bulunmuş... Yeniden Doğuş
Partisi (YDP) lideri Hasan Celal Güzel de... Fotoğraflara baktım, çeşitli
vesilelerle tanıdığı yığınla insan gördüm. Hepsi de sevgi ve bağlılıklarını
sunmak üzere oraya gitmişlerdi, besbelli... Bağlılığı olan bir yakınım, gitmesi
mümkün olmadığı halde gitmediğinin ızdırabını çekiyordu, törenden dört gün
sonra bile... Binlerce kişi aynı duyguları paylaşıyor olmalı şimdi...
Cuma günü Meclis'e gittim ve cuma
namazını da orada kıldım. Zaman'dan vefat haberini duymuşlar, ama teyidi için
bir kanal gerekmiş... Benim aklıma ilk gelen isim, Şeyh ile uzaktan ilgimi
kuran işadamı Ahmet Etöz oldu. İzmir Caddesi'nde spor malzemeleri mağazası olan
Ahmet Bey, vefat haberiyle birlikte hastaneye koşmuş... Mağazasında çalışanlar
vefatı doğruladılar. Şimdi kim bilir ne kadar üzgündür Ahmet Bey...
Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemde
birlik ve beraberliğin çimentosu olacak manevi liderlere daha fazla ihtiyaç
var. Seyyid Raşid Erol, Adıyaman'ın
Menzil köyünde, doğusu ve batısıyla bütün Anadolu'yu kepçeleyen böyle bir
manevi önderdi. Vefatı, onu tanıyan, ona bağlılık duyanlar kadar, onu uzaktan
sevenleri de derinden üzdü.
TRT bu vefattan herkesi haberdar
edebilirdi, etmedi. Gazeteler, etki alanının genişliğini tam kestiremedikleri
için, kısa haber vermekle yetindiler...
Şeyh Raşid Erol, kendi çizgisini devam
ettirecek hayırlı evlatlarla on binlerce bağlısını geride bıraktı. Onu
tanıyamamış bizim gibiler de yokluğunu hissedecekler... Ama en büyük kayıp,
ayrılık ve bölünme belasının pençesine düşmüş olan ülkenindir; bunu
unutmayın...
Mekânı cennet olsun...
İşte görüyorsunuz Fehmi Koru ve Taha Kıvanç’ın
tespitlerinden de anlaşıldığı üzere darbe zihniyeti yaptıklarıyla kala kalırken,
Gönül Sultanı da 63 yaşında izini iz sürdüğü Yüce Peygambere mutabaat etmekle
vuslata ermiştir. Zira vuslat kar beyaz
gelinliktir, leke kaldırmayacağı muhakkak..
MUHSİN
BAŞKAN VE İSTİŞARE
Muhsin Başkan bizim gerek gençlik
gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarımı
doğup büyüdüğüm Bayburt’ta, üniversite gençlik hayatımı mezun olduğum Erzurum’
Atatürk Üniversitesinde, ilk memuriyetimi İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim
Merkezinde ve memuriyetimin ikinci basamağını Balıkesir Sağlık Eğitim
Merkezinde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme hiç nasip
olmamıştı. Ta ki Ankara’ya naklen atamam gerçekleşti, hele şükür işte o zaman
kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün
hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini
ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği andan
itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz
olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem
dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye
çalıştım. İşyerimin Ankara Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş
çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel
Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu
uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da
çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da göz göze
gelmenin ötesinde BBP Genel Merkezde Selçuk
Özdağ'la karşılaştığımızda elimden tutup Başkanın makamında beni Gündüz
Gazetesinde Sivil Toplum, Sivil Katılım, Sivil İnisiyatif gibi konularda kalem
oynatan yazar olarak tanıttığında zahiren tanışmış oldukta. Tabii Muhsin Başkan bu tanışıklığımızın
akabinde hem Selçuk Özdağ’la hem de benimle istişare edip partinin bu tip yeni
söylemlere çok ihtiyacının olduğunu dile getirip bundan sonra ki yazacağım
yazılar noktasında beni daha da bir motive etmiş oldu.
Muhsin Başkanla sadece Genel Merkezde mi
karşılaştık, elbette ki hayır manevi soluk aldığımız ortamlarda da
karşılaştığımız çok oldu. Ankara Etlik semtinde oturmam hasebiyle Ankaralı iş
adamı rahmetli Abdulkadir Özcan’ın oğlu Sabri Özcan'ın Muhsin Başkanı evine
davet ettiğinde bir akşam Etlik sofileriyle birlikte istişare edişinde de bir
arada bulunuşumuz söz konusudur.
Evet, Genel Merkez, ev ortamı derken
kimi zamanda Muhsin Başkanı rahmetli Seyda Hz.lerinin Ankara Pursaklar semtinde
yaptırdığı camiye teşriflerindeki yıllarda aynı manevi atmosferi bir arada
soluduğumuz da oldu. Hakeza Seyda Hz.lerinin vefat sonrası Seyyid Abdulbaki
Hz.lerinin Pursaklara teşriflerinde ki ziyaretlerinde de öyle oldu hep.
Yine bir gün hiç unutmam ailece Hasan
Sağındık’ın adına Orta Asya sentez dediği o güzel tadımsı müzik tınısıyla
şenlendirdiği Ankara Altın Park Anfi de düzenlenen il parti kongresine
gitmiştim. İşte bu kongrede bir fırsatını bulup çocuk yaşta oğlum Ahmet Alperen
ve kızım Merve Nur’la birlikte ön sıralarda oturmakta olan Muhsin Başkanın yanına
vardığımızda çocuklarımın hatırını sorup bağrına basması beni benden almaya
yetmişti. Bundan daha da öte Seyda
Hz.lerinin vefatıyla Türkiye’nin dört bir yanından Menzile gelen insanların
oluşturduğu mahşeri kalabalık içerisinde tahta merdivenlerle dükkânlardan
birinin damına çıktığında cenazenin uğurlanışındaki seyre dalışı da hiç
unutamayacağım anılar arasındadır.
Bu arada Seyda Hz.lerinin vefatıyla
birlikte Gündüz Gazetesinde her vefat yıldönümünde yayınlanan yazılarla yâd
etmeyi kendime borç bilip ihmal etmedim de.
Ama ne var ki ilerleyen yıllarda bir ara gazete yönetiminin değişmesiyle
birlikte yazılarımın kesintiye uğraması fena halde canımı sıkmıştı. Öyle ki
şikâyet etmeyi hiç sevmediğim halde bu durumu Muhsin Başkana açıklamam gerektiği
duygusu ağır bastığında, Genel Merkezin üst katında özel kalemden rica edip
içeriye girdiğimde rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni S. Saki Erol’da oradaydı.
Tabii ilk olarak Seyyidimin elini öpüp yanına oturduğumda, Muhsin Başkanımın
gözünden süzülen o memnuniyet ışıltısı bir başkaydı. Belli ki makamına
girişimde ilk olarak kendisini değil de Ehl-i Beyt neslinden Seyyidimi ziyaret
ediyor olmam çok hoşuna gitmişti. Derken hiç sevmediğim şikâyet konusunu dile
getirmeden müsaade isteyip öyle ayrıldım huzurdan. Tabii huzurdan çıktığımda o
zamanlar vakıf başkanı, aynı zamanda İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan
Hasan Sert'le özel kalem odasında karşılaştığımda meğer Seyyidime eşlik etmek
için bekliyormuş. Hasan Sert'in dikkatini çekmiş olsa gerek ki bana:
“- Bu ne hızdı, sanki girdiğinle çıktığın
bir oldu, bu ne iştir?” sordu.
Cevaben;
- Seyyid Saki oradayken bize dünya
kelamı dile getirmek doğru olmazdı, kaldı ki Seyyidimi ve Başkanımı bir arada
gördüm ya bu bana yetmez mi dedikten sonra vedalaşıp sevinç içerisinde adeta
çocuklar gibi şenlenip soluğu evde aldım.
Nasıl çocuklar gibi şenlenmeyeyim ki, biri Koca Reis kabul ettiğim
Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım, diğeri gönlümüzü aydınlatan ışık olarak gördüğüm
rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni Gül neslin evladı S. Saki, gel de neşelenme.
Nitekim kendimi eve attığımda yüzümde ki o neşe halim ev ahalisinin de gözünden
kaçmaz. Ve ev ahalisi hayırdır çocuklar gibi şen halin var dediler. Bunun
üzerine;
-Nasıl şen olmayayım ki o iki güzide şahsiyeti
bir arada gördüm dedim.
Her neyse günler günleri kovalarken Muhsin Başkanla son buluşma
diyebileceğimiz yıllar gelip çatmıştı ki; o yıl şahadetine 2 ay zaman kala bir
cenazenin otopsisi için o dönem Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Topçu (Muhsin Başkanın
vefat sonrası Genel Başkan, bir ara Kültür Bakanı, şimdiyse Cumhur Başkanı
Başdanışmanı olan) ile birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde Adli Biyolog
olarak çalıştığım Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine geldiği yıldı.
Dairemize gelip şeref verdiğinde yeniden hasbıhal etme şerefine nail oldum.
Sanki vedalaşma için gelmişti. Gündüz Gazetesinde yazılarımın kesilmesinin
ardından kendimi siyasi alandan epey zamandır uzak tutmuşluğumdan dolayı Muhsin
Başkanla yaklaşık 7 sene zahiren gözden ırak kalmıştım. Sen misin gözden uzak
kalan Biyoloji İhtisas Dairesine geldiğinde daha göz göze gelir gelmez bana ilk
söylediği cümle:
“- Gözlerinin içi hala gülüyor” demek
olmuştur. Her ne kadar biz gözden uzak kalsak da o bizi unutmadığının ifadesi
bir cümledir bu. Hatta çocuklarımı bile unutmamış, öyle ki o sarf ettiği cümlenin akabinde hemen
çocuklarımın ahvalini sordu. Bende oğlumun üniversiteye hazırlandığını, kızımın
ise katsayı mağduru olduğu için ancak puanının kendi dalında İlahiyata
yettiğini şimdi İsparta’da okuduğunu söyledim.
Bunun üzerine derin bir of çekip;
“Evet, katsayı meselesi bizim kanayan
yaramızdır, inşallah her çilenin ardından pembe şafaklar doğacak günlerde gelir
elbet” deyip teselli etmeyi ihmal etmez
de. İşte hoş beş sohbetin ardından İhtisas Dairemizden ayrılacağı sırada
uğurlamak istediğimde;
“-Bak sizler memursunuz, olmaz” dese de
dayanamayıp;
“-Başkanım öyle şey mi olur buraya kadar
zahmet edip gelmişsiniz, bize uğurlamak
düşer dedim. Ve kucaklaşıp makam arabasıyla Adli Tıptan ayrıldığında bu son
bakış, son el sallayış ve son göz göze gelişimdi zaten. Gerçekten de o
uğurlayıştan iki ay sonra Kahramanmaraş’ın Karlı Dağlarından gelen şehit haberi
yüreğimizi sızlatsa da o şimdi Taceddin Dergâhının yanı başında gönül tahtında.
Hâsılı Kelam; Hasan Sağındık'ın dediği
gibi “Muhsin Başkan dünyada iken siyaset yapıyor gözüküp aslında Veli şahsiyet
karakterdir.” Madem öyle Seyda
Hz.lerinin vefatının ardından Kamer Vakfı Bülteninde yayınlanan bir röportajda
Veli karakter abidesi Muhsin Başkanın Seyda Hz.leri ile olan hatıralarına ve
istişaresine hep birlikte bir göz atalım. Bakın Muhsin Başkan Seyda (k.s) ile
olan istişaresi için ne diyor?
—
Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) ile ilgili ilk
karşılaşmanızı anlatır mısınız?
M.
Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok
yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle
görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi
derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim
ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama
ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve
hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz
geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve
dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek
Divanı'nda misafir ettiler.
—
Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?
M.
Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben cezaevinde
iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber
akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz cezaevinde iken
muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin
sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı.
Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini
omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.
—
Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?
M.
Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi
vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların
birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyet
etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi
bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü
dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki,
bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın
bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş
kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...) O adamı ayrıca merkebe
ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar,
etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında
dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara
sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben;
herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim
burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben;
bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu
zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de
Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi
tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın
arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş
hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş.
Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine
sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza
kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş
evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını
bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben
koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin
bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle
şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile
bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime
omzuma vurdu. Dedi ki:
''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa
insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi
rütbelere talip olmaktır...''
Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç
bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu
söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti.
Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini,
sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize
inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını,
insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız
gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
— O
günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan
hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
M.
Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken
hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden
hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm
bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret
ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için
istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek
istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam
gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
—
Evet efendim...
M.
Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultayımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül
dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız
ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor
diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda
Seyda (k.s) ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın,
toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin''
dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve
kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine
kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri
aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak
kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı
bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya
koydular.
—
Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
M.
Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı
artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kâmil'di. Dolayısıyla bizim
manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan
razı olsun. Seyda (k.s) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi
ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi
bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi
kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar
birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar
alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve
Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.
Allah rahmet eylesin.
Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni.
SELÇUK ÖZDAĞ VE YUSUFİYE ÇİLESİ
Kırıkkale
Keskin ilçesi Konur köy doğumludur. İlk ve orta öğretimini Ankara’da
bitirdikten sonra üniversite hayatını Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim
Fakültesi Sosyal Bilimler ve Manisa Gençlik ve Spor Akademisinde devam ettirdi.
Akabinde Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsünün Beden Eğitimi ve Spor
Ana Bilim dalından yüksek lisansını tamamlayarak doktora yapıp Doçent oldu da. Tabii
Doçent oldu olmasına ama eğitim süreci içerisinde bile bin bir türlü çileler
yakasını bırakmayacaktır. Bilhassa 1975 senesinde daha henüz öğrenci iken
Manisa Ülkü Ocaklarında aktif siyasetin içerisinde yer almasıyla birlikte
Yusufiye çilesine giden yolun ilk basmağına adımını atar.
Düşünsenize
Muğla rektörü 2547 sayılı YÖK Kanununda akademik personelin siyasi partilere
üye olabileceğine dair hükmünü hiçe sayıp Selçuk Özdağ’ın BBP Genel Başkan Yardımcılığından
hareketle YÖK’ün kararını beklemeksizin fütursuzca görevine son verebiliyor. 28
Şubat süreci bu ya, hem de üç kez Hocalık görevi sonlandırılmakta. Sadece 28
Şubat süreci çektiği çile mi? Elbette ki hayır, tâ Kenan Evren dönemi 12 Eylül MHP ve Ülkü Ocakları
davalarında da Yusufiye’de işkencenin her türlüsüne maruz kalanlardan. Çile
çektirdiler de ne oldu, gün ola devran
döndüğünde ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste..’ misali 28 Şubat öncesi Muhsin Başkan
ile beraber darbeyi önleyen ekibin içerisinde aktif rol alanlardan, yine gün geldi
15 Temmuz hain darbe girişimini sosyal medya aracılığı ile twitter’den duyuran gür
ses oldu da. Bununla da kalmayıp dönemin Meclis Başkanı’na ‘Meclise gidelim, şayet öleceksek Mecliste direnelim, gerekirse
ölelim’ diyecek kadar can yürektir O. Yetmedi hain darbe girişimi
sonrasında da milli hassasiyetini devam ettirip TBMM Darbeleri inceleme,
araştırma komisyonlarında bilfiil görev alarak tarihe not düştü de. Nasıl not
düşmesin ki, bir müminde olması gereken
feraset bu ya, 15 Temmuz öncesi bir konuşmasında Fetullah Gülen’in Humeyni gibi
gelmek istediğini belirterekten gerekli uyarıları yapmış bile.
Dile kolay 12 Eylülde 7 yıl
Yusufiye çile hayatı, 28 Şubat sürecinde gösterdiği bir dizi mücadeleler, 15
Temmuzda ölümüne yaşadığı direniş mücadelesi ve yeğeninin şehit düşme hüznü ve
daha nice bilmediğimiz çileler zinciri içerisinde yoğrulan böylesi bir Yusuf yüzlü
ağabeyimle tanışır olmam benim için çok büyük bir nimet olsa gerektir. Hızına
yetişene aşk ola. Dur durak bilmeyen
çile zincirinin yanı sıra bir başka dikkat çeken hasleti de bizatihi benimde o
sıralarda ikamet ettiğim bölgeden Ankara Keçiören’de Büyük Birlik Partisinden
Belediye Başkan adayı iken alışılmışın dışında helikopterden bildiri dağıtarak
siyasette nasıl profesyonel çalışma yapılacağını daha o günde teşkilatlara gösteren
bir siyasetçidir. Hakeza Muhsin Başkanının şahadet sonrası 24.25.26 dönem Şehzadeler
Şehri Manisa’da AK Parti milletvekili olarak çok büyük üstün performansta ki
kayda değer faaliyetleri de öyledir. Böylece üretken siyaset tarzının ne demek
olduğunu bilhassa EnPolitik yazarlarını Manisa’ya davet ettiğinde müşahede ettim
de. Hatta bu sayede tüm davetliler içi buram buram tarih kokan bu kentte zahiri
ve manevi şahsiyetlerin nefesini hep birlikte yüreğimizde hissetme imkânına da
erişmiş olduk. İşte bu gözlemler eşliğinde Manisa’nın tarihi mekânlarını
ziyaret ettiğimizde daha da anladım ki bu güzel ağabeyimin şahsiyet bulmasında
Manisa ikliminin çok büyük tesiri olmuş. Bu yüzden O Manisa’nın has evladıdır
artık. Nasıl has evlat olmasın ki, Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı Ahmet Er
ağabeyinin sohbetlerini bizatihi yakından teneffüs etmiş biri olarak ehl-i
sünnet yolu üzere hareket edip gerçek tasavvufi bilince vakıf bir Yusuf yüzlü
şahsiyettir. Bilhassa Yusufiye’de onca çektiği çileleri Gönül Sultanlarına
duyduğu muhabbetle paylaşmışta. Öyle ki Gönüller Sultanı Seyda (k.s) dünyasını
değiştirdikten sonra bu muhabbetini kaleme döktüğü yazılarda anlamak pekâlâ
mümkün. Bakın, Selçuk Özdağ Gönül Sultanının dar-ı bekaya intikalinin ardından Yusufiye
ruhla çileli hatıralarını nasıl dile getiriyor, bir görelim:
1929'da Siyanüs'te Bir Güneş Doğdu
İnsanlığın
gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor,
fakat insanlık henüz bilmiyordu...
Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve batınî
ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c) kulluğa
ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (k.s) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammed’in
dertleriyle inledi, inledi durdu...
Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (k.s)’ın
dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık
durur, sofilerin, müridlerin tuvaletlerini temizlerdi.
Babası Gavs (k.s) bir gün sohbette şöyle
buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile
görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım.'' İşte bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed
Raşid Hz.lerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu.
Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, mübeccel insana
intisablı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet
olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül
lazım'' derdi... 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda
edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile
Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali
aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıbta ederdik.
Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz
ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları...
Ve... Allah'ın şefkat tokatı, zahiren zulme
atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad cennet
mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana
rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş...''
misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin
manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini
dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini
öpmemize rağmen tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında
nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiye’de üç dört arkadaşın gördüğü aynı
rüya... Gönüller sultanı... Sultanlar sultanı efendimiz, kurtuluşumuza
vesilemiz Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı... Sonra Ahmet Er
ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap:
''Allah rûyâlarınızı makbul eylesin,
Menzil İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da
Mürşidi Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''
O günden itibaren binlerce kerametine
şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid Hz.leri efendimiz, yol
göstericimiz, kurtuluşumuza vesile bildiğimiz zat.
Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da
öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek
insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım
gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi S.
Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde
çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri
hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek
istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile
Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak,
Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek
istiyorduk. Mübarek (k.s) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle,
insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz
her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket
eden M. Raşid Hz.leri buyurdular ki: ''Sizlere
teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi...
Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek
sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük
teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete
geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler
soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük
küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar...
ediyorlardı.
O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi
idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı,
yüz binlerce insanı dünyadan ahret bilincine bağladı, insanları çirkeften,
zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
MUHAMMED RAŞİD HZ. LERİ'NİN
ARDINDAN
Menzil-i ırak bu yolun, bu
yola kim varası
Müşkülü çoktur bu yolun, bunu kim başarası.
(Yunus)
Gönülleri
kâinat çapında büyük olan insanları, kelimeleri dar kalıplarıyla ifade etmek
son derece zordur. Mana iklimlerinin zirvelerinde dolaşan yüce kimseler için bu
imkânsız derecesinde zor bir iştir. Hiç şüphesiz bunlardan biri, belki de en
birincilerinden biri (Mürid Şeyhini, Efendisini öyle bilmeli) de Ahlak-ı hamide
sahibi, büyük öncülerden, Peygamber varisi, Silsile-i Sadatın gözbebeklerinden
Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz.leridir. (Allah ruhlarını âli etsin, Allah rahmet
eylesin)
Görenlerin yüzünde dünya kirinin
bulamadığı bir emsalsiz parlaklığı müşahede ettikleri, o büyük şahsiyetin en
belirgin vasfı hiç şüphesiz sünnet ve cemaat yolunda gösterdikleri tarifsiz
hassasiyettir. Öyle bir peygamberi metotla, peygamberi meşrebli olarak yaşadı
ki, hem otoriteyle çatışmak istemedi, hem de İslami metottan hiç ama hiç taviz
vermedi.
Şeyh Sünûsi (k.s) Hz.leri 40 gün uzakta kalır
sonra seslenirdi; ''Getirin herhangi birisini getirirler, Rabb-i Rahimimüyn
izni ile irşad eder, fena fillah, bekabillah makamına çıkarırdı. Yüz yıllar
sonra ahir zamanda Anadolu'nun kıraç topraklarından bir güneş doğdu.
Değil birilerini, binleri irşadla
görevlendirildi. Asil bir edayla asli görevini tam bir iştiyak ve vecd haliyle
deruhte ettiler. O İbrahim meşrebli idi; aynen Ceddi İbrahim (a.s.) gibi çıkıp
seslenecek ''Bayrak düştüğü yerden kaldırılır darb-ı meseli gereği insanlığı
Hakka, hakikate, Allah'a davet edecekti. Duyuracak olan da Allah’ımızdı (c.c.).
Muhammed Raşid (k.s) oturuşundan kalkışına
kadar, yürüyüşünden ibadetine kadar tek bir bidatın bile bulaşmadığı sade
hayatında Asr-ı Saadet'in güneşler çağının nurdan izlerini görmek mümkündü.
Kendileri ile tanışmam, 12 Eylül hazan
rüzgârlarının vatan çocuklarını acımasızca savurduğu günlere rastlar. O 12
Eylül ki bir tomurcuk için binlerce ormanı yaktı. Mecburi ikametgâh olarak
tahsis edilen Buca Cezaevi'nden, Manisa emniyetine götürülmüştüm. Acılarım o
kadar uzuiyet kazanmış, şahsiyetim, kişiliğim ayaklar altına alınmıştı ki,
İslam'ın yasakladığı intiharı düşünür olmuştum. Zamanın geçmediği, eziyetlerin
zirveleştiği, aklımın durduğu bu demde canıma kıymaya karar verdim. Ben med ve
cezirlerinin fazlalaştığında uzaklaşmıştım. Bir ara (uyku ile uyanıklık arası)
bir ses duydum, -Muhammed Raşid Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri- diye
birisini çağırıyordu, sesleniyordu. Gözlerimi açtım, karşımda hücremde beyaz
sakallı, yeşil cüppeli, iri cüsseli bir zat. Bir an titredim, acılarım
unutturuldu, gülümsedim. Gördüğüm siluet kayboldu. Bir daha sorguya alınmadım.
12 Eylül önceleri, Ahmet Er, ağabeyimden, Seyda Hazretleri'nin ismini çok
duyduğum için, keramet izhar ettiklerini, hücrelerde dahi tasarrufta
bulunduklarına bizzat şahit oldum.
''Tarikat ve tasavvuf; bir telkin ve
tavsiye işi değildir, bir nasip işidir'' sözü gereğince, istihare ve
istişarelerden ve de bazı gönlümüze getirilen ilhamlardan sonra intisap devri
başladı. Herkes idraki oranında nasiplenmiş. Biz de o günden bugüne dek
idrakimiz oranında himmetten nasiplendik.
Bizlere bir gün hususi sohbetlerinden
birisinde şöyle buyurdular: ''İslam'a hizmet edin, İslam'a zarar vermeyin,
maddenize ve mananıza zof getirmeden hizmet edin'' Ne muhteşem bir hizmet
düsturu, mücadele anahtarı.
''Her kim boynunda ''Biat'' şerefi
bulunmaksızın ölürse cahiliyet ölümü ile ölür''.
Gönül erlerinin elini tutan, ellerine
tutunanlar için her taraf bağ-ı iremdir. O günden sonra zindanlar, medrese-i
yusufiye gül-gülistan oldu bizim için. Buca Cezaevinin koğuşlarını, İmam-ı
Rabbani'nin, Abdülkadir Geylani'nin, Seyda Hazretleri'nin, Said Nursi'nin
ruhaniyetleri doldurdu. Biz Rabbül Âlemin ezel şerbetini içmiş bir eli tutalım
ki, o da bizi tutsun diyorduk. Bulduk. El ele, elde Hakk'a ulaşsın istiyorduk.
Başardık. Seyda Hazretleri'nin (k.s) davası, insanı karanlıklardan çıkarıp
Nur'a kavuşturmak sevdası idi. Kainatın süsü, yaratılanların en şereflisi olan
insanı layık olduğu yere ulaştırma davası idi. Bir cümle ile, ''ölü beşeriyetin
dirilmesine vesile olmak'' ameliyesi şiarı, davası idi. Kanun-i umumidir ki,
öğle vakti dünyaya gelen bir dava adamı yoktur. Onlar daima gece yarısı
karanlıklar içinde dünyaya gelmiş, eziyet ve meşakkat içinde büyümüş,
gördükleri zulüm ve işkence ile bilenmişlerdir. Seyda Hz.leri sürgünlere
gönderildi, suikastlara maruz kaldı, gözetim altında tutuldu. Ama o irşaddan
hiç geri durmadı.. ''Zaman imanları kurtarma zamanıdır'' diyen maneviyat
kardeşi Said Nursi Hz.leri'nin döneminin şartlarında yapamadıklarını usul ve
tasavvufla yapan son dönemin nadide güllerindendi. Mübarek Efendimiz'in (k.s)
kucağını kâinat içine alacak kadar açarak, herkesi sinesine basması, bir
taraftan ümmete merhametin nişanesi iken, öbür taraftan da, zamanı imanı kurtarma zamanı, tarikatı de
böyle bir vazifenin hareket merkezi olarak görme anlayışının şuurlu bir
tecellisi olarak görülebilir.
O Menzil'i ruhani varlığı ile bir asr-ı
saadet şehrine çevirendi.
O, dünya ateiler içerisinde iken
Menzil'i gül-gülistan eyleyendi.
O, herkes şu veya bu sebeple, değişirken
Kürd'ü, Türkmen'i, Çerkez'i, Arab'ı, Yörük'ü kardeşliğin engin denizinde
yüzdürendi.
O,
herkes cehennemlere koşarken aynen Necip Fazıl'ın ifadesi ile ''Durun
kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak'' diye haykıran insanlığı cennete davet eden
davetçi idi.
O, Allah'tan haber alan bir silsilenin,
sadat-ı teşkilatın numunelerinden biri idi.
Bir gün kendisini ziyarete
gitmiştik, bir arkadaşımız Adnan Menderes'in iade-i itibarının edildiğini
söylediler. İyi ve güzel olmuş dediler, döndüler ve buyurdular ki ''Sizler de
yakın bir zamanda (tarih verdiler) Osmanlı'nın iade-i itibarını istersiniz''.
Sonra bir kardeşinin seyyidlerin itibarını sordular, buyurdular ki, ''Onların
itibarını Mehdi (a.r.) alacak.
Henüz Medrese-i Yusufiye'den çıkmamıştım.
Bir gece bir rüya gördüm, rüyamda bir büyük zat Keçiören'in girişindeki
tepelerde (Fatih Sitesi) Muhammed Raşid Hz.leri, Bediüzzaman beraberlerdi.
Büyük zat, bana döndü dedi ki, Bediüzzaman geçen yüzyılın kutbu idi, Seyda da
bu yüzyılın kutbudur. 15 gün sonra da zahiri hürriyetle tanıştım. Keçiören'de
devletin bir müessesinde çok önemli görevleri ifa ettirdiler.''
Neslimiz mana ve madde planında yeni
fetihler yapmak istiyorsa Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, M. Zahid Kotku,
M. Raşid Erol (k.s) gibi gönül erleriyle bir bütün olmak zorundadır. İnanıyor
ve iman ediyoruz ki, bu ruhla maneviyat sofrasının ev sahipliğini Müslüman-Türk
milleti yapacaktır. (Maneviyat dünyasının keşfidir).
Efendimiz; seni tanımak, nefesinden
nefeslenmek, nazarlarına uğramak ne büyük şerefti, bizleri şerefyab eylediniz.
Şefaatinize nail olabilmek için imanla
teslim-i ruh etmeyi Allah bizlere nasip etsin. Ülkemize ve insanlığa sizleri
yüzler-binler olarak ikram etsin, lutfetsin.
O, (Seyda) Allah dostu idi, Peygamber
sevgilisi idi. Hayatı boyunca sünnete ittiba, sadatlara mutabaat etti. Yüz
binlerce, milyonlarca insanı dünyadan ahrete bağladı. İnsanları zulmetten
mutluluğa, çirkeften güzelliğe, dalaletten kurtuluşa, hicrete vesile oldu.
Efendime binler selam...
Efendime (k.s) binler Fatiha...
Kaynak: Kamer vakfı Bülteni ve Alperen Dergisi.
NAMIK KEMAL ZEYBEK VE ÜLKÜ YOLU
Namık Kemal Zeybek daha çok ‘Ülkü Yolu’
adlı eseriyle adından söz ettiren bir isim.
Gerçektende hacmi küçük ama muhtevası bu büyük eserin Ülkü camiası
içerisinde etkisi çok büyük oldu. Zira bu eser Necip Fazıl’ın Ülkü harekâtı
için motor kuvveti tanımlamasına ilave olarak ruh kuvveti tanımlamasını da
beraberinde getiren bir eserdir. Malum motor kuvveti Ülkü yolunun Alplik yönünü
ortaya koyarken ruh kuvveti de Erenlik yönünü ortaya koyar. Nitekim bu eser Ali
Fuat Başgil’in ‘Gençlerle Başbaşa’ adlı eserinden
bile çok büyük etki yapıp aradan çok yıllar geçse de Ülkü kervanının hep başucu
rehber kitabı oldu diyebiliriz. Gerçekten de böyle bir eseri okumak kutlu
kervana gerçekten büyük bir ufuk açtı da. Şimdi gel de böyle bir eser sahibini
merak etme, ne mümkün. Merak edenler arasından biri olarak bizatihi 12 Eylül
sonrası 1987 yıllarında Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde iş hayatına
başladıktan sonra kendisini zahiren görmek nasip oldu. İş hayatına başladık ama
o yıllar Ülkü camiasını toparlayacak ne bir doğru dürüst bir dernek, ne de
harekâtı toparlayacak bir siyasi oluşum pek ortada gözükmüyordu. Bu yüzden
kendimi bu anlamda İstanbul sokaklarında adeta yalnız hissediyordum. O arada
aklıma Namık Kemal Zeybek aklıma düşüverdi.
Duymuştum ki Eminönü’nde Milliyet Pazarlamanın (MİLPA) koordinatörüymüş.
Kapısına vardığımda özel kalemden görüşme talebimi belirttikten sonra makam
odasına giriverdim. Ve Söze Bayburt’lu olduğumu, Biyolog olarak Sultan Ahmet
Sağlık Eğitim Merkezinde çalıştığımı, Lise yıllarından beri yazılarını büyük
bir aşk ve şevkle okuyan bir okuyucusu olduğunu dile getirdiğimde o da hem
hemşerilik hem de hemfikirlik yönünden tanıştığına çok memnun olduğunu dile
getirdi. Hoş beş sohbetin ardından sözü Ülkü Yolu Harekâtının nasıl toparlanacağı
noktasına getirdim. Benim bu samimi bir arayış içerisinde olduğumu kendiside
fark etmiş olsa gerek ki cevaben; “Bakalım Allah kerim, önemli olan vasıtalar
değil fikirlerdir. Yeter ki Ülkü davasında samimi olunsun fikriyatımız her
vasıtada ve her binek taşında devam ettirmek pekâlâ mümkün” dedi. Böylece bu
sözler beni ümitsizlikten ümit var olmaya yetti arttı bile. Derken bu
görüşmenin birkaç ay sonrasında tamda benim ikamet ettiğim bölgeden Namık Kemal
Zeybek’in ANAP’tan milletvekili adayı olduğunu duyunca ümidim bin kat daha
arttı da. Hem de kullandığım oy boşa gitmemiş oldu. Nasıl boşa gitsin ki
Türkiye bir zamanlar onu kaçakçıların hevesini kursağında bırakan Gümrük ve
Tekel Bakanı Şehit Gün Sazak’ın genç müsteşarı olarak tanımıştı, milletvekili seçildiğinde ise Rahmetli
Özal’ın tamda Horasani mayasına uygun Kültür Bakanı olarak tanıyacaktır. Öyle
ya vasıtalar bir yere kadarmış, önemli
olan fikirlerdi ya, aynen öyle de daha ayağının tozuyla Kültür Bakanı olarak iş
başı yaptığında Ahmet Yesevi’den söz etmesi Türkiye’de bir takım mahfilleri
rahatsız etmeye yetmiştir. Öyle ki söz
konusu mahfiller homurdanmaya başlayıp
“Ahmet Yesevi’de nerden çıktı, bu da kimdir” türünden burun kıvıracaklardır.
Tabii o tüm bu serzenişlere aldırış etmeksizin yolunu yol bilen bir bakan
olarak faaliyet yürütecektir. Allah’a
çok şükürler olsun ki o yıllardan bugüne gelinen noktada malum çevrelerin
serzenişi son bulup Hoca Ahmet Yesevi ismi yediden yetmişe hemen herkesin
kabulleneceği Türk’ün Pir-i Türkistan’ıdır artık. Hatta Özal rahmetli olduktan
sonra bir ara Genel Başkanlık için ismi geçse de ne yazık ki Mesut Yılmaz
engeline takılacaktır. Ama o kabına çekilmeyip Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel’in Başdanışmanı olacaktır. İlginçtir kendisinin Başdanışmanı olduğu
yıllarda Ankara Pursaklar semtinde camii inşaatı başlatan Seyda Hz.lerinin
arkasında Cuma namazı kılmak için gittiğimde kalabalıktan camiinin dışarısında
serili sergilerin üzerine oturduğumda bir baktım yanımda Namık Kemal Zeybek
oturuyor. Hemen kulağına eğilip belki hatırlayamayabilirsin ama İstanbul’da
MİLPA koordinatörü iken ziyaretine gelen hemşerinim demem üzerine bana kartını
verip Çankaya köşküne de beklerim dedi. Doğrusu dünya meşgalesi bu ya, ha bugün
ha yarın derken bir türlü köşke gitmek nasip olmadı. Hatta kendisi bir ara
Muhsin Başkanın şahadetine yakın yıllarda BBP’ye katıldığında doğrusu çok
sevinmiştim. Ama şu da var ki, Muhsin
Başkan varken daha önceki bulunduğu siyasi vasıtalarda ki gördüğü itibarı
burada görmesi pek mümkün gözükmüyordu. Sanırım o da bunu fark etmiş olsa gerek
ki soluğu Demokrat Partinin başına geçmekte buldu. Tabii burada da siyasi dikiş
tutturamayınca ağırlığını kültürel faaliyetlere verdi. Olsun her ne kadar
siyasi hayatta zikzaklar yaşasa da, şu bir gerçek geçmişte kendisinin Ülkü Yolu
Harekâtına alperenlik ruhu kazındırması yönünde ki gayretleri hiçbir zaman
unutulmayacaktır. Hiç kuşku yoktur ki Kültür Bakanı iken Pir-i Türkistan Ahmet
Yesevi’yi Türkiye ve Türk Dünyasına tanıtması bakımdan gösterdiği tüm
faaliyetleri de unutulmayıp tarihe geçecektir. Öyle ki bugün olmuş halen
kurucusu olduğu Ahmet Yesevi Vakfının mütevelli heyetine başkanlık
faaliyetlerine devam etmekte de. Malum
olduğu üzere Hâce Ahmed
Yesevi (k.s), şeyhi Yusuf-i Hemedânî Hz.lerinden aldığı nisbetle gazi dervişlik
yol’unun esaslarını Orta Asya ve Türk coğrafyasına yayan kolbaşıdır. Yani
Alperen Başbuğ Velidir. Ve bu nisbet
Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılıp birinci kolda günümüz Gönül
Sultanlarından Seyda Hz.lerine uzanan halkada yer alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın
nisbeti vardır, ikinci kolda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya,
oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm dünyaya dalga dalga yayılan feyzi ve bereket ışığı vardır. Belli ki Namık Kemal
Zeybek sadece Ahmet Yesevi kolunu değil birinci koldan gelen ışık halkasını da
ihmal etmemiş ziyaretlerinde bulunmuşta. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten
sonra bir televizyon kanalında Seyda Hz.lerin anma programını izlerken
bir baktım Namık Kemal Zeybek’te konuşmacılar arasında. Hemen bize de programda
söylenenleri teybe kayd etmek düştü. Akabinde
derleyip kâğıda aktararak makale haline getirdim de. İyi ki de söylenenleri
derleyip makale haline getirmişim böylece Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte
Ülkü yoluna ruh katan alperenliğin mana ve ruhuna bir kez daha vakıf olmuş
olduk.
Madem öyle Ülkü Yolu Harekâtının
eğitici kadrosundan, aynı zamanda 12 Eylül öncesi Gümrük ve Tekel Bakanı Gün
Sazak’ın genç müsteşarı ve 12 Eylül sonrası ANAP’tan Kültür Bakanı olmuş Namık
Kemal Zeybek’in ağzından çıkan cümleleri bizatihi derlediğim o makalede bakın
Gönüller Sultanından nasıl etkilenmiş,
bir görelim. Görelim ki zahir ve batın denilen iki kanaldan şu fani
dünyada kurtuluşa nasıl erişileceğini fark etmiş olalım. Ve Namık Kemal Zeybek
şöyle diyor:
NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUŞ YOLU OLARAK,
ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM...”
Bendeniz 1974 yılında Seyda
Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım.
Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında
biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin-i Arabî’nin
kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya
çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:
“Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi
içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda
bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend, bir
Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşit artık mümkün değildir” diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda
Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak
geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar
oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine
bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma
gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar
Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana, millete, vatanın birlik ve
bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine,
milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde
konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların
biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu
kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula
gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim
zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki
(Gavs
Hz.lerine demiş):
“Gelsin
ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”
Bunun
üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:
“Ben
ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”
Bu
söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani
kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda
birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.
İşin
ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları
aşan insan var ama kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitap ederek
kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla
kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden
geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele
ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım
Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu.
Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben
konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her
yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle
bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı,
yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru, doğru diye
sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun
saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve
topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar
da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş
içiyordu.
Bir
başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik,
içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan
kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “ Allah
senden razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve
yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün
gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün güzelleşmeye başlamış ve
bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin
yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece
onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun
vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin
insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın
İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.
Bir
defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir?
Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar?
Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık
ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman
benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski
raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve
Menzille ilgili müspet rapor yazmışlar. Burası ve buradaki insanlar siyasetle
uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave
etmeliyim ki:
Gavs
Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra
dergâhın orada da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz
bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri
arasında hem doğudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden
gelen insanlar var. Orada ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali
gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık, işini iyi yapan insanlar ortaya
çıkar. Doktorsa daha başarılı, daha diğergam, daha başkalarını düşünen, daha
iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün
insanlara, herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz
insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada
bulunmasının gerekli olduğu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü
insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep
oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.
Yine
bir başka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doğrudan şahit
olduğum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978
yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına
çıktığı zamanlar giydiği elbisesini giymişti ve arabaya binmek üzereydi:
“Efendim,
nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:
“Kâhta’ya
gidiyorum, ifade vercem” dedi.
Sonradan
ne ifade vereceğini öğrendim. Daha önce de belirttiğim gibi, Seyda Hz.lerinin
yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir şifahane gibi, bir hastane gibi
yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri
kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak
giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale
edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim
evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim
Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmişler hepsi
kurtulmuş. Fakat ne olmuş? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep
azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel başmüdürü savcılığa başvurmuş, yani tevkif
etmiş. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri... Suçu Devlete alkollü içkilerin
satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiği kazançtan
mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç
duyurusunda bulunulmuş. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiş. Kâhta
savcısı da kendisine gıyaben verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini
yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiştir. Seyda Hz.leri de yüzünde
hoş bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir şey
olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda Hz.lerini
köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doğdu. Maalesef
Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.
Seyda
Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden, hem de maddi bakımdan.
Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de oradan gelme bir sözdür ve ehli
beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta
önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikse orda toprakları var.
Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara
veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen
on binlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi
besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum
kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen
kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hiristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin?
Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar
açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden
herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor
insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden
anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum.
Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var
ise şunu söylüyorum:
Bu
insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü
olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde,
milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır.
Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın
ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya
çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden
kurtulmaktır.
Bir
nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden
birisinde Seyda Hz.lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir büyük
politikacının elçiliği ve istenen şuydu: Seyda Hz.leri ve bağlıları o siyasi
partiyi desteklesin. Geniş bir çevre çünkü. O zaman söylenen söz bir milyon
bağlısı var deniliyordu. Bir milyon bağlı demek beş milyon demektir. Eğer hesap
yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeşleri falan derken beş milyon oy demektir.
Beş milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve
açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.lerinin cevabı şu oldu:
Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, şu
partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip “Biz
Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim işimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı
anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim işimiz o
değil, o siyasetçilerin işi.”
O
arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:
“Buyurun
siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.lerinin bu veciz
sözleri ibret olayıdır ve örnektir.
Efendim
başka tarikatlar da var. Bir başka hususu da belirtmek istiyorum: vesaireler
de var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok
tarikatlar, dini gruplar ve cemaatler var. Söylediği şu oldu:
“Hepsi
biridir. Hiçbir ayrım yoktur. Nakşibendî, Kadiri, Rufai yahut ta şu bu ne
olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doğru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış
olsun. Hiçbir ayırım söz konusu olamaz” dedi. Yani dini gruplara
bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da... Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle
işte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık âlimi ve bilim de ufkuna ermiş
insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.lerinin
çevresinde.
Biz
işin kıyl u kal’ındayız. Yani dedikodundayız. Ben kendim için söylüyorum
edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl
söz onlarındır. Bizim Türk İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz
söylendiği zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “Söylediğiniz gibi
olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aşkı ifade etmeye
çalışıyım.
Ne
aşkı? Tasavvufun esası aşk... Ne aşkı? Allah’a aşk. Eğer Allah aşkı yoksa
tasavvuf hali zor, mutasavvıfın işi zor. Aşk gelince de bütün problemler
bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aşkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.
Bütün
bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediği;
İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevap da Allah’ı
görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz... Allah’ı
görür gibi ibadet aşkın tekemmül ettiği ve olgunlaştığı an gerçek din, gerçek
iman galiba bu.
Tabii
bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin Mektubat’ta buyurduğu gibi; çok su götüren
hamurdur. Mektubat’ta en çok bu sözü söylüyor ama şunu ifade etmekle yetinelim.
Yunus Emre; “aşk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aşk gelmeyince
eksiğiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çağrısına aşkı o Mesneviye yazarken o
ney’deki ayrılıklardan bahsediyor. Şikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i
anlatıyor. Ayrılıklardan şikâyeti anlatıyor. Kamış nereden ayrıldı? Kamışlıktan.
İnsan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Şimdi O’na gitmek
işte aşk bu...
Hani biz “Hay’dan gelir huy’a gider” gibi
söyleriz ya. Hâlbuki o öyle değil, bu tasavvufi güzel bir sözdür. Kelimenin tam
anlamıyla;
“Hayy’dan
gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa
ve Zat’a gitmek. Aşk bu ve aşk olmazsa işimiz zordur. Dileriz ki, Allah
hepimize aşkı nasip etsinde işimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için
aşka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzu olan insan
gibi, insanlara ihtiyacımız var.
Peki,
aşk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burada Bahaeddin'i Buhari Hz.lerinin bir
sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce
dinarlık alışveriş geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada
ışık şahsiyet, nur insan neyi söylüyor? Söylediği şu. Müslüman’ın yola girenin
işleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriş de yapacak,
ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak,
ancak kalbinde Allah’tan başka ve Allah’tan gayrisi olmayacak. İslâmiyet’te,
İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melül melül dolaşmak, filan bir
hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha
hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aşmak için
biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri
gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak değildir, o daha büyük işler yapmak
için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi değerlendirmektir. Kural olarak hayattan
kesilmek diye bir şey yoktur.
Seyda
Hz.lerinin Çanakkale’ye gidişi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim
açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından
bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak
devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doğru değil. Çünkü
uzun yıllar devletimiz o konuda doğru teşhis koymuş. Büyükler zaten kusur
görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da
karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve
maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle
yaklaşalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl
bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne
oldu? Efendim ziyaretçileri çoğalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası
var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaş haline geliyorlar. İyi insan, iyi
vatandaş oluyorlar. Sen iyi vatandaş, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama
bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır,
Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiği varsa o tamamlandı.
Galiba 63 yaşında vefat edişi de bir başka hikmet.
Hz.
Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Ahmed Yesevi Hz.leri 63 yaşında yer altına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onu da doğru anlamak
lazım... Yani 63 yaşındayken yer altına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar
boyunca orada öğrenci yetiştirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63
yaşında yer altına girdi. Yahut öyle takdir edildi. Öyle oldu ama, hizmeti de
bitmedi. Orada hizmeti devam ediyor.
Aklıma
özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürşidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin
Hz.lerinin sözü geldi. Diyor ki:
“Yüz
Müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o
mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”
Sevse,
yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük
insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim
için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.
Esas
olan şimdi sevginin tabii sonucunda hoş görüdür. Böyle düşünüyorum ama
başkaları da başka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete
binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:
Yaratılanı
hoş görmek
Yaratandan
ötürü.
Mademki,
bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz.
Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de
farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoşgörü kuralı
olmalıdır. Birbirimizi hoş görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için
söyleyeceğim, bir örnekle ifade edeceğim:
İmam-ı
Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne
düşünüyorsunuz?
Diyor
ki:
“Bunlar
bizim yolumuzda yok”.
Kendisinin
yolu malum, Müceddid-i El-fisani iki bin yılının yenileyicisi ve Nakşibendî
yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks,
musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama
Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız,
diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış... Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle
anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete
yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı
çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale
getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün
cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı
görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı
dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi
anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.
Hoş
görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının
fikrine de hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle
gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel
takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.
Yunus
Emre;
“Ölen
hayvan imiş
Âşıklar
ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın
bir sözü var:
“Her
dem yeni doğarız
Bizden
kim usanası”
Bediüzzaman
üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu
büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara
yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler,
yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji
haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri
vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.
Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.
Aydın Menderes:
''TOPLUMUMUZUN MANEVİ BÜYÜĞÜ VE ÖNDERİ
OLMUŞTUR''
Adnan Menderesin oğlu Aydın Menderes’te
Gönüller Sultanından etkilenmiş olduğu her halinden belli ki, onunla yapılan
bir röportajda pekâlâ bu muhabbeti görmek mümkün. Şöyle ki;
—
Sayın Menderes, Seyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleriyle (k.s.) ilk
karşılaşmanızı anlatır mısınız?
Aydın
Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi
sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz
kardeşim Fevzeddin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi
Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da
bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte
buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hazretleri'ni ziyaret ettik. Kendileri
istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul
ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı
bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir
mürşit olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna
rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman
geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl
1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek
fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahata çekilip tekrar ikindi namazı
için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile
görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına
da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün
yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin,
doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden
elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir
kere daha rahmetle anmış oluyoruz.
—
İlave etmek istediğiniz şeyler var mı?
Aydın
Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hazretleri bu toplumun, barışın huzur
ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin
gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için
yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem
inanıyoruz ahiret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun
manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu
faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahirete
intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet
temenni ettiğimi ifade etmek isterim.
—
Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz.
Aydın Menderes: Ben teşekkür ederim.
Fırıncı Abdülkerim abimden dinlediğim
bir anekdot
Bir seferinde Menzil köyüne gittiğim
bir ziyarette sofilerce çok bilinen ta Gavs-ı Bilvanis-i zamanından beri dergâhın
hizmetinde koşturan Fırıncı Abdülkerim ağabeyimden edindiğim bir bilgiyi
paylaşmak istiyorum. Şöyle ki; İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı idi, şimdi
ise Başbakan. Belediye Başkanlığı dönemlerinde susuzluk gündemde idi, kimi
yağmur için suni bombadan bahsederken kimi değişik görüşler ileri sürüyordu. O
sıralarda Tayyip Erdoğan İstanbul’a
geleceğini öğrendiği Gavs-ı Sani Seyyid Abdülbaki Hz.lerini hava alanında
karşılarlar. Karşıladığında son derece hürmet ve edeple ziyaret ettikten
sonra:
—Efendim size malumdur, İstanbul
susuzlukla başı derttedir, der. Yani yağmur yağması için dua etmesini talep eder.
Mübarek dua ederiz der. Gerçekten de İstanbul onların himmet ve bereketiyle
yağmura gark olur, öyle ki yağan yağmurun etkisiyle birçok yerlerde sel
taşkınlarına yol açmıştır.
Her devrin kendi manzarasında
buraya kadar işlediğimiz Hakan Evliya ilişkisine özetle bakıldığında:
—Oğuz Han ve evlatları-Irkıl Hoca
ve Dedekorkut,
—Cengiz Han - Gökçe Ata,
—Karaman Hakanı Satuk Buğra Han-
Samani Ebu Nasr,
—Alparslan- Buharalı Ebu Cafer
Muhammed,
—Melik Şah-İmamül Haremeyn Güveyni
ile Şeyh Ali bin Hasan el Sandali,
— Alâeddin Keykubat- Şahabeddin
Suhreverdi ve Necmeddin Razi,
—Tuğrul Bey- Baba Tahir ve Baba
Cafer,
—Osman Gazi- kumral abdal ve şeyh
Edebali,
—Orhan Gazi- Geyikli Baba,
—Yıldırım ve oğlu Çelebi- Emir
Sultan,
—II. murat- Hacı Bayram-ı Veli,
—Fatih-Emir Adil Çelebi ve Şeyh
Akşemseddin,
—Sultan I. Ahmed-Şeyh Aziz Mahmud
Hüdayi,
— Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh
Abdurrahman Tâhî (k.s),
— Mareşal Fevzi çakmak- Erbilli Şeyh
Esad Efendi,
— Turgut Özal- Mehmet Zahit Kotku
bağlılığı gibi daha nice ikili serüven kendi iklimimizin gerçeğidir.
Velhasıl; zahiri sultanlar olduğu
gibi manevi sultanlarda olacaktır. Dünyanın gidişatı bu iki kutup doğrultusunda
devam ediyor ve edecek gibi de. Zahir ve batın denilen iki kanaldan âlem nizam
bulacaktır elbet. Zahir sultanlarınca dünya meseleleri, manevi sultanlarca da
ahiret meseleler halledilir.
Vesselam.
Not: BBP Genel Başkan yardımcısı Ünsal Karabulut kaynak olarak gösterdiğim Fehmi Koru'nun bir yazısı için bana gönderdiği bir yazıda düzeltilmesi gereken yerlere dikkat çekerekten şöyle der:
YanıtlaSil-Selim Can, öncelikle yazı için tebrik ediyorum. Eline yüreğine sağlık. Ancak bir yanlışlık tarihe not olarak düşülen bu yazıda bir yanlışlık var. Şu pasajda: “Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.. “ diye geçen yazıda belirtilen mekân aslında Bozcaada değil Gökçeada’dır. Ve.. Gökçeada’da müstakil bir ev. Şarap fabrikasının üstünde değil.. Zira bendeniz ve bir arkadaşımız Seydamız (k.s)’ a görevli gittik ve Gökçeada’da iki gün kaldık. Evinin etrafında idik. Kendilerine bir emaneti (endirek olarak) bıraktık. Ve şu var ki; küçük oğlu (Abdurragip değil) Abdulgani evin ihtiyaçlarını Gökçeada’da temin için mecburen ‘içki satışı ‘ olan bir yerden yapıyor. Cuma namazı içinde merhum büyüğümüze eve 250 metre civarında olan cami’ye gitmesine izin verilmiyordu.
Not: BBP Genel Başkan yardımcısı Ünsal Karabulut kaynak olarak gösterdiğim Fehmi Koru'nun bir yazısı için bana gönderdiği bir yazıda düzeltilmesi gereken yerlere dikkat çekerekten şöyle der:
YanıtlaSil-Selim Can, öncelikle yazı için tebrik ediyorum. Eline yüreğine sağlık. Ancak bir yanlışlık tarihe not olarak düşülen bu yazıda bir yanlışlık var. Şu pasajda: “Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.. “ diye geçen yazıda belirtilen mekân aslında Bozcaada değil Gökçeada’dır. Ve.. Gökçeada’da müstakil bir ev. Şarap fabrikasının üstünde değil.. Zira bendeniz ve bir arkadaşımız Seydamız (k.s)’ a görevli gittik ve Gökçeada’da iki gün kaldık. Evinin etrafında idik. Kendilerine bir emaneti (endirek olarak) bıraktık. Ve şu var ki; küçük oğlu (Abdurragip değil) Abdulgani evin ihtiyaçlarını Gökçeada’da temin için mecburen ‘içki satışı ‘ olan bir yerden yapıyor. Cuma namazı içinde merhum büyüğümüze eve 250 metre civarında olan cami’ye gitmesine izin verilmiyordu.