2 Ağustos 2016 Salı

HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

  


HAKANLARA IŞIK SAÇAN EVLİYALAR

                                                                                             SELİM GÜRBÜZER

             İslam öncesi Türk hakanlarına yol gösterip sözüne itibar edilen ‘kâm’ diye bilinen bilge şahsiyetler varken İslam sonrası Türk hakanlarına da yol gösterici şeyh ve evliya adında Allah dostları vardır.  Nitekim Prof. Dr. Osman Turan bu hususta; Türklerin İslam’a girmesiyle birlikte kâm’ların yerini İslam şeyhleri (evliyası) aldığını ve böylece pek çok tarikat erbabının Türk’ün Alp’inin ‘Alperen’ hüviyetine kavuşmasında vesile olduğunun tespitinde bulunmuştur.  
              Gerçektende tarihimize baktığımızda Dede Korkut’un milli kültürümüzün baş tacı rehber olarak karşımıza çıktığını görürüz. Tabii ki böylesi baş tacı bilge dehaya can kurban,  düşünsenize onun keramet sahibi bir zat olması bir yana Hanların tayininde görüşüne başvurulan, gerektiğinde kurultay ve toylara da eşlik eden devletlû müşavirimizdir. Kendisi aynı zamanda ilerisini görebilecek ufuk anlayışıyla Oğuz Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceğini müjdelemiştir. Şimdi gel de Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi ufku geniş böylesi mümtaz dehalardan Oğuz Han ve evlatları istifade etmesin. Zaten Türk Hakanları bilge dehalarına sahip çıkıp hürmet gösterdikçe o nispette himmet ve dualarına mazhar oluyorlardı. Nitekim Türk Hakanı hürmet gösterirde Irkıl Hoca (Uluğ Türk)  o’nun için niyazda bulunmaz mı,  hem de: ‘Ey Kağanım (Oğuz Han) Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ diye dua edecektir.
              Ne diyelim,  bilgelere hürmet bu ya, Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla’da tıpkı diğer Türk Kağanları gibi kâm bildiği kâhinlere itibar gösterip öyle hareket ederdi. Keza Cengiz Han’da ‘Gökçe Ata’dan istifade etmeyi ihmal etmezdi. Besbelli ki Oğuzlar için Irkıl Hoca (Korkut Atası) ne derece kıymet değer bilge dehaysa, Cengiz Han için de Gökçe Ata o derece kıymet değer dehadır.  
            Selçukluya gelince, hiç kuşkusuz Selçuklunun da kendine has kıymet değer bilge dehaları var elbet. Malumunuz Selçuk Bey'in babası Dudak rüyasında; ‘Göbeğinde üç ağacın çıktığını, dallarıyla birlikte göklere yükseldiğini’ gördüğünde bilgeliğine ve irfanına inandığı Korkut Ata’ya rüyasını anlattığında, o bilge zat bu rüya üzerine neslini şöyle müjdeler: ‘Biliniz ki evlatların cihan padişahı olacaktır.’
            Peki ya Gazneliler? Hiç kuşkusuz Gazneli deyince Gazneli Mahmud akla gelmektedir.  Nasıl akla düşmesin ki, bakın Hindistan’da İslam’ın dal budak salmasında en büyük pay sahibi o’na ait bir şereftir. Tabii bu şeref tablosu içerisinde pek çok tasavvuf erbabı meşayih ve sofilerin katkısı da inkâr edilemez. Öyle ki cümle meşayih ve sofilerin belagati bu coğrafyanın çehresini değiştirmeye yetmiştir.  İşte bu yüzden Cemil Meriç:         Hind düşünce tarihinin ilk fatihi Harzemli bir Türk olan El Biruni’dir. İslam dünyası ile Brahmanlar diyarı arasında atılan köprü onun eseri.. Yeni bir din götürmüşüz Hind’e, yeni bir dil sunmuşuz. Babür biziz, Ekber biziz, Dara Şükuh biziz”  demekten kendini alamaz da
         Karahan Hakanı denilince de hiç kuşku yoktur ki Abdülkerim Satuk Buğra Han akla gelir hep. Kendisine hidayet yolunu gösteren zatsa Samani Ebu Nasr’dır. İyi ki de hidayetine vesile olmuş, böylece Türk’ün İslam’la buluşmasında önderlik yapmış ilk hükümdar şerefine erer. Bakın  Cevdet Paşa ilk Müslüman Türk Hakanı  hakkında ne diyor: “Satuk Buğra Han iki yüz bin hayme halkıyla beraber Müslüman oldu..”  İşte bu tespitten de anlaşıldığı üzere Türk’ün Müslümanlıkla şereflenmesinde Satuk Buğra Han’ın katkı payı çok büyük.  Evet, o bizim ilk Müslüman Hakan olarak Türk Milletinin gönlünde taht kurarken Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’de Türk’ün alperen olmasında manevi başbuğ olarak taht kuracaktır. Nitekim Kuzey Türklüğünde, Asya ve diğer Türk coğrafyalarına İslam’ın dalga dalga yayılmasında O’nun manevi soluğunun etki payı çok mühimdir. Nasıl önem arz etmesin ki, Ahmet Yesevi’nin dergâhında alperenlik vasfı kazanan Türkler gittikleri yerlerde İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi üstlenmişler de. 
            Şu da var ki her bir dehanın arkasında da bir başka deha vardır.  Yani Ahmet Yesevi nasıl ki Türk’e nefes olmuşsa, Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’de Ahmet Yesevi'ye nefes olmuştur. Böylece bu nefes sayesin de “Alperen başbuğu” kazanmışız. Malum Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’ye ise Ebû Ali-i Fârmedi (k.s) soluk olmuştur. Hatta Ebû Ali-i Fârmedi (k.s), İmam-ı Gazali gibi büyük bir âlime de nefes olup gerçek manada Hüccetül İslam olmasına vesile olmuştur. Bu demektir ki bir insan İmam-ı Gazali gibi âlim ve Satuk Buğra Han gibi Hakan olsa da ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağa ihtiyaç hissedebiliyor. Yani Hakanlara da, âlimlere de ışık saçan Allah dostlarıdır. Yeter ki kıymet bilinsin kıymet bulurlarda.  Madem öyle bize sadece  ‘Allah sırlarını tasdik etsin’  demek düşer.  

                   Tuğrul Bey -Alparslan-Melikşah-Alâeddin Keykubad

              Tuğrul Bey, Baba Tahir ve Baba Cafer’den ışık almıştır. Öyle ki, Baba Tahir abdest aldığı ibriğinin kapağını parmağından çıkarıp Tuğrul Bey’in parmağına taktığında; “Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum adalet üzere ol” deyip dünya hâkimiyetine giden yolu bu zişanla müjdelemiştir. Gerçektende Alparslan’ın ilerisinde Malazgirt zaferiyle Anadolu kapılarını Türk'e açtığında bu sözün ne anlama geldiği daha da açıklığa kavuşmuş olur.  
          Peki, Tuğrul Bey'in beslendiği feyiz kaynağı olur da Alparslan'ın olmaz mı,  hiç kuşku yoktur ki onunda nasibine Buharalı Ebu Cafer Muhammed düşer elbet. Bakın,  Sultan Alparslan Malazgirt öncesi Şii Fatımilere karşı Suriye seferine giderken Fırat nehrini geçiyordu ki, Buharalı İmamla (âlim, şeyh)  karşılaşır ve o yüce bilge âlim kendisini  “Bak Oğul! İlk defa buralardan bir Türk hükümdarı olarak siz geçiyorsunuz”  sözlerle taltif ettikten sonra ardından “İnşallah Allah bu fethi senin adına yazmış ola”  niyazıyla uğurlayacaktır. İşte bu dua aynı zamanda Malazgirt’in fethedileceğinin bir müjdesi duadır. Öyle ki bir zaman gelir İmam Ebu Cafer Muhammed 1071 zaferi öncesinde  “Ey Sultan!  Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlar minberlerde sana dua eylediği Cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum” dileğinde bulunup söz yerini bulur da. Gerçekten de bu büyük zatın duası yüzü suyu hürmetine Romen Diojen komutasında Bizans ordusu Alparslan karşısında bozguna uğrayıp esir düşecektir.
        Alparslan'dan sonra dikkat çeken bir başka iki kıymet değer abidelerimiz Melikşah ve İmamül Haremeyn Cüveyni’den başkası değildir elbet. Biri zahiri kıymet değerimiz diğeriyse maneviyatta öncü kıymet değerimizdir.  Yani biri Selçuklu Hakanımız,  diğeri engin bilgisiyle ışık saçan dehamızdır. Bakın bu büyük bilge imamımız bir olay üzerine Melikşah’ın yüzüne karşı ne diyor: “Devlete ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya (din'e) taalluk eden meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır.”
          İşte âlimlik budur, yeri geldiğinde karşısında Sultan da olsa hak kelamını yüzüne karşı söylemekten imtina etmeyecek derecede âlimliğini konuşturacak bir zat olmalıdır. Sultan Melikşah, yine bir başka ışık dehası Ali bin Hasan el Sandali ile göz geldiğinde şöyle sitemde bulunur:
—Niye ziyaretime gelmiyorsunuz diye.
Tabii Şeyh Ali bin Hasan el Sandali bu ya verdiği cevap müthiş ve manidardır,  der ki:
         — Sizin padişahların en iyisi olmanız için, bizimde âlimlerin en kötüsü olmamamız içindir.
          Şimdi gel de bu müthiş söz üzerine şapka çıkarma,  belli ki bu sözler insanı kendinden alıp kendine getirecek sözlerdir.  Hani derler ya söyleyene değil söyletene bak, aynen öyle de bu mana yüklü sözlerin arkasında Allah Resulünün; “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü devlet reislerinin yanına gidendir”  diye beyan buyurduğu hadisi şerifin sırrı gizlidir.
          Malumunuz Selçuklu Türkiye'sinin Sultanlarından Alâeddin Keykubad da, Şahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi gibi zatlardan feyizlenip istifade etmiştir. Bilhassa istifade noktasında Şahabeddin Suhreverdi çağdaşı Necmeddin Razi'ye hitaben; “Ey genç dindar, ilim ve tasavvufa bağlı Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır “ tavsiyesinde bulunmayı da ihmal etmeyecek derecede can yürek bir dehadır.

                                   Osmanlının kuruluş mayası

              Öyle anlaşılıyor ki tasavvufun Karahanlı, Gazneli,  Selçuklu ve Osmanlı’ya gelen halkada çok büyük etki alanı oluşturduğu muhakkak.  Zaten tasavvufi ruh o dur ki; ister fert planda ister devlet planında olsun hiç fark etmez taliplilerini ötelere kanatlandırabile.  Nitekim Osmanlıyı üç kıtaya kanatlandıran güç tasavvufi ruhtan başkası değildi elbet. O ruhun öyle bir çekiciliği var ki insanlar akın akın ruh dünyalarını beslemek için bir şeyh’e bağlanmak ihtiyacı duyuyorlardı. Tabii ruh aydınlanınca gaza ruhu da beraberinde gelip Devlet-i Aliye’de kendi payına düşen manevi tetikleyici hissesini almış oluyordu.  Nasıl hissesini almasın ki,  bakın Müneccim başı Ahmet Dede tarihinde şu ifadelere yer verir:
          Bir keresinde Ertuğrul Gazi daha henüz çocuk yaşta oğlu Osman Gaziyi, Şeyhten hayır dua almak için dergâha getirdiğinde orada Hz. Mevlana da vardı. O esnada Mevlana Selçuk hükümdarının Kalenderi bir şahsa bağlılığını işittiğinde:
        —Hoş şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa bizde kendimize bir oğul bulduk der ve akabinde Osman Gazinin elinden tutup hayır dua eyler. O’na ulu ve devamlı olacak bir devlet müjdelediler. Mademki inanırlar ve bağlanırlar devleti daim olsun diye de dua buyurdular (Müneccimbaşı C.1. Sh.46–47).
         Hakeza yine Şeyh-i Ekber Muhyiddini Arabî, Osmanlı Devletinin doğuşundan 70 yıl öncesinde kaleme aldığı Daire-i Na’manıyye Fi’d Devlet’il-Osmaniye adlı eserinde cifir ilmi yardımıyla Kur’an ayetlerinin gizli manalarından Osmanlı Devletinin şanını, yüceliğini ve kıyamete kadar daim olacağının keşfetmişlerdir (Bkz. Müneccimbaşı tarihi C.1,S.46).
       Hatta Hızır (a.s)’ın bu hususta Kumral Abdal’a şöyle talimat verdiği rivayet edilir:
—Var müjdele Allah ulu bir devlet ihsan eyledi diye.
        Tabii Kumral Abdal aldığı işaretin gereğini yerine getirip Osman Gazi'ye kat’i müjdeyi verir de. Osman Gazi’de bu müjdeye karşılık:
         —Sana bir kılıç ile bir maşraba veriyorum dedi. Kumral Abdal teberrüken uğur getirmesi maksadıyla sadece maşrabayı aldı (Bkz. Müneccimbaşı tarihi C.1, S.46).
  
                                                     Osman Gazi’nin rüyası

          Osman Gazi rüyasında: Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin ansızın çıkıp büyüdüğünü, dolunay halinde kendi göğsüne girdiğini, ondan sonra yanlarından çıkan bir ağacın gittikçe büyüdüğünü, git gide yeşilliğini artırdığını ve dalların gölgesi üç kıtanın ufuklarının sonuna kadar Karadeniz’i kuşattığını gördü.(Bkz. Hammer, Osmanlı imp. Tarihi. C1,S.64–65). Bu rüyadan da anlaşıldığı üzere Söğütte tasavvuf mayasıyla yoğrulan Osmanlı hamurunun manevi temellerinde Kumral Dede ve Şeyh Edebali gibi yüce zatların himmet ve bereketleri vardır. İşte bu nedenle Hz. Mevlana’nın Osman gazi için sarf ettiği; Hoş şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa, bizde kendimize bir oğul bulduk sözlerinin ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Belli ki bu ifadeler boş söylenilmiş değil. Kaldı ki, Hz. Mevlana'nın Osman Gazi’nin elinden tutarak ettiği hayır dua zayi olmaz da. Zira Osman Gazi’nin çocukluk dönemini de nazari itibara aldığımızda, hayatında üç önemli şahsiyetin bu iş için rol oynadığını görürüz, bunlar:
       —Hz. Mevlana,
       —Kumral Dede,
       —Şeyh Edebali’dir
       Vaktaki 1362 senesinde Osman Gazi hasta yatağına düşer,  işte o an kat’ı müjdeyi oğlu Orhan Gazi'den şöyle alır:
         —Gözün aydın babacığım Bursa artık Türk’ündür. 
        Osman Gazi bu müjdeye karşılık şöyle der:
      —Senin gibi bir evlat bıraktığım için ölümüme esef etmiyorum (Bkz. Mufassal Osmanlı tarihi C.1,S:62).
         Evet, öyle bir babadan böyle bir evladın tahta oturmasına kim sevinmez ki. Hele ki böyle bir evladın arkasında manevi soluk Geyikli Baba olunca ister istemez Orhan Gazi ismi daha da bir bambaşka kıymet kazanacaktır. 
           Nitekim Geyikli Baba Orhan Gazi için şöyle dua ve niyazda bulunur.
       —Eşiğiniz havas ve avamın ziyaretgâhı ve kıblegâhı olsun.       
        Evet, Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi nasıl ki Şeyh Edebali ve Geyikli babadan istifade etmişlerse, Muradı Hüdavendigar’da Lala Şahin Paşadan faydalanmıştır. Hakeza Yıldırım Bayezid ve oğlu Çelebi Emir Sultan’da  II Murat Hacı Bayram Veli'den, Fatih Sultan Mehmed ise Akşemseddin’den ziyadesiyle feyizlenip istifade etmişlerdir..
           Öyle anlaşılıyor ki Osmanlının kuruluşundan tutunda yükseliş ve çöküşüne kadar olan süreçte her daim yanı başlarında âlim, müderris, şeyh, derviş ve manevi babalar eksik olmamıştır.  Üstelik iyi günde kötü günde hep beraber olmuşlardır. İşte gerçek hakiki dostluk budur.

                                        Emir Sultan- Yıldırım Bayezid

         Yine bir rivayete göre Ulu caminin ibadete açıldığı gün hutbenin Buharalı Emir Sultan Hz.leri tarafından okunacağı beklenirken kendisi bir işaret buyurup şöyle der:
      —Gavs-ı Azam aramızdadır, imamete onun geçmesi daha uygundur.  
        Tabii camii cemaatinin içerisinde bulunan Somuncu Baba:
         —Ne yaptın? Bizi nihayet ele verdin deyip,   ancak öyle minbere çıkmak zorunda kalır.
          Bu hadise aynı zamanda bize bir gerçeği gösteriyor ki o da şudur elbet.   Allah dostlarının her şeyden önce kendi aralarındaki münasebetlerde asla kıskançlığa yer yoktur.  Nasıl kıskançlığa mahal verilsin ki, bikere onların derdi davası Allah için hizmet etmektir. Malum, Emir Sultan Halveti’ye tarikatının bir kolu sayılan Nuri Bahşiyye tarikatının gönül sultanıdır. Onun Devlet-i Aliye ile olan münasebet bağı dolaylı yoldan değil bir izdivaç sonucu gerçekleşir. Şöyle ki Emir Buhari Hz.leri bir gün Bayezid Han’a yazdığı bir mektupla kızına talip olur. Tabii Yıldırım Bayezid bu durum karşısında derhal Ali Paşa’yı çağırtıp huzuruna alır:
       —Bak Ali! Buhari Hz.leri kızıma talip olmuştur.  Allah'ın emriyle kızım Hindu hatunu veriyorum der. 
        Tabii bu arada Ali Paşanın şaşkın bakışları gözden kaçmaz ve:
       —Aman Sultanım diyecek olsa da padişah araya girip şöyle der:
      —Bak Ali Paşa! Ne diyeceğini şimdiden gayet iyi biliyorum, ama şurası muhakkak; rütbece o bizden büyüktür. Biz dünyanın hakanıyız, o ise ahret sultanıdır. Gerçekten de gereğini yapıp kızını Emir sultan’la nikâhlar da.
        Bir başka dikkat çeken anekdota baktığımızda ise padişahın Bursa’da yaptırdığı bir Ulu Camii olayında yaşanır. Nitekim Yıldırım Bayezid, Buharı Hz.leriyle birlikte caminin dört bir yanını gezerken merakından;  
—Cami’yi nasıl buldunuz diye sual eyler.
Emir Sultan şöyle karşılık verir:
— Eh işte, güzel olmasına güzel de, amma velâkin bir şey eksik, dört köşesinde birer meyhane yapsanız daha iyi olurdu.
 Tabii hiç beklenmedik bir cevaptı bu. Yıldırım Bayezid şaşkın halde şöyle mukabelede bulunur.:
— Nasıl olur, burası Allah'ın evidir.
 Emir Sultan cevaben:                                                                                                       
         —Ey Sultan! Biz biliyoruz ki Allah’ın evi müminin kalbidir. Oysa siz şarap içip günah işlemekle zaten onu kirletmiş oluyorsunuz der. Tabii bu can alıcı sözler can evinden vurmaya yeter artar da. Ve böylece bu can alıcı sözler bir daha şarap içmemesini beraberinde getirir de.  (a.g.e Müneccimbaşı tarihi C.1,S.205).

                                                  Hacı Bayram-ı Veli ve II. Murat
     Elbette ki padişahlarda bizim gibi insan, dolayısıyla insan beşer olması hasebiyle her an şaşabilir, Bir düşmez kalkmaz sadece Allah’tır. Hiç kuşkusuz beş parmağın beşi bir olmadığı gibi Padişahlarımızın da mizaç olarak birbirinden farklıdır. Kimi Yavuz gibi celalli olabileceği gibi kimi de tıpkı II. Murad gibi veli tabiatlı olabiliyor. Nitekim veli tabiatlı II. Murat mürit olmak için Hacı Bayram-ı Veli'nin kapısına varmakla kendine zül addetmez, bilakis mürit olarak kabul edilsin diye can atıp kapının eşiği olmaya razı olur da. Ancak Hac-ı Bayram-ı Veli Hz.leri padişahın mürit olma arzusu karşısında:
     —Hünkârım, sizin işiniz başka bizimki başkadır. Her işte Allah’ın rızası vardır. Senin bir günlük adaletle hükmetmen altmış yıllık nafile ibadete bedeldir deyip bu arzusunun önüne geçmiştir. İşte bu veli tabiatlı padişah olma arzusu budur.
     Yine II. Muradla alakalı bir başka çarpıcı hadisede birtakım çevrelerin Hacı Bayram-ı Veli'yi şikâyet etmeleri üzerine: “Tiz getirile, eğer gelmezse zincire vurularak getirile” diye ferman eylemek zorunda kalmasıdır.  Nitekim daha fermanın teri soğumadan birlik çoktan yola revan olur ama bilmiyorlardı ki Ankara sınırında onları bir sürpriz bekliyordu. Birde ne görsünler Hac-ı Bayram-ı Veli talebeleriyle birlikte sınırda kendilerini misafir ağırlama edasıyla karşılamakta. Tabii sınırda hoşbeş sohbetin ardından o yüce Veli huzura getirildiğinde II. Murat o nur yüzlü sima karşısında kendinden geçip sabahlara kadar karşılıklı sohbet eder de.  Sohbet esnasında bir ara kendine geldiğinde Hacı Bayram-ı Veliye meramını şöyle dile getirir:
—Bakın, ben çok elem çekiyorum,  şayet bunca insanın vebalini Allah mahşerde sorarsa benim halim nice olur.  
  Tabii bu durum karşısında o Yüce Veli şöyle der:
        —Bu mesele ikiye ayrılır. Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini ise hocalara, mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti idare etmek Sultan’adır. Milletin seviyesi düşerse vebali Hocaya aittir.
          Gerçekten de bu akıl dolusu sözler yerini bulur da. Nitekim II. Murat Han bu noktadan sonra kendisine intikal ettirilen şikâyetlerin yersiz olduğunu ve o büyük Velinin tüm derdinin Ümmeti Muhammed-i ıslah etmek davası olduğunu idrak edecektir. Öyle ki Padişah, o’nu yola uğurlayacağı esnada  “Dile benden ne dilersen dile,  ne istersen onu vereyim demeyi de ihmal etmez. Ancak Hac-ı Bayramı Veli, hediye almayı kabul etmeyecektir.  Fakat Padişah olmak bu ya,  zorlada o’nu hediyesiz yola uğurlamaya gönlü bir türlü razı gelmez.  Tabii Hacı Bayram-ı Veli üst üste gelen ısrarı karşısında artık kayıtsız kalamazdı ve en son şöyle der:
          — Peki madem öyle, o zaman benim talebelerim üzerinden vergi ve asker mükellefiyeti kaldırılsın,  bizim için bu kâfidir.
         Padişahın canına minnet,  derhal bu teklifi yerine getirip o büyük Veliyi Edirne’den Ankara’ya hoş seda eyleyerek uğurlayacaktır.
              Tabii Ankara’ya dönüşü de bir bambaşkadır, sanki fetih dönüşü gibi bir dönüş olup talebelerin sayısı her geçen gün kat be kat daha da artış kaydeder bile.  Ancak civar illerin emirleri sayıca bu artış karşısında homurdanıp boş durmayacaklardır,  derhal Padişaha: “Ankara artık hem asker hem de vergi vermez oldu” şikâyetlerini iletileceklerdir.  Ne diyelim onlar kıskançlıktan, hasetlikten şikâyetlerini ilete dursunlar Yüce Allah’ın da elbet şaşmaz bir hesabı zuhur edecektir. Nitekim Rabbü’l âlemin beşer planında gizli planı bertaraf edecek feraseti o büyük veli’nin gönlüne verir de.  Önce padişah padişahlığın gereği olarak o büyük Veliden talebelerinin sayı ve listesini ister. Sonrası malum, “Benim bir buçuk müridim var” denen hadise vuku bulacaktır. Nasıl mı?  İşte vuku bulan o hadisenin başlangıcında Hacı Bayram-ı Veli gizlice bir tepeye çadır kurduraraktan içerisine iki koyun koydurmak vardır. Akabinde tellal vasıtasıyla sabah olduğunda işaret buyrulan tepeye gelmeleri yönünde çağrıda bulunması talimatı vardır. Daha sonrasında tellalın  “Duyduk duymadık demeyin…” çağrısı üzerine toplanan kalabalığa:
         “-Şeyhimiz hastadır. Kim şeyhimiz için canını feda ederse biliniz ki Allah’ın izniyle o hastalıktan kurtulacaktır”  diye son seslenişi vardır.  
            Hiç kuşkusuz bu duyurular sıradan duyurular değildi, bilakis alışılmışın dışında bir duyurulardı.
            Nitekim nefeslerin tutulacağı an gelmişti ki; onca kalabalıklar içerisinden bu sese kulak veren sadece bir kadın, bir erkek çıkabilmiştir. Her ikisi de çadıra alınırlar ve ardından kurban gerçekleşir. Halk çadırın altından sızan kanları görüp şaşırsa da, aslında kurban olan o iki can yürek değildi, koyunlardı.
           Evet, Ahali sınavı kaybetmişti. Hadi sınavı kaybetmeleri neyse de bu elim vaziyet içerisinde o Yüce Veli zat hakkında  “Şeyh delirmiş olacak,  galiba aklını yitirmiş” deyip oracıktan tüyerlerde.  
           Ahali tüye dursun Hacı Bayram-ı Veli’nin Padişaha hitaben yazdığı mektup çok manidardır. Bakın mektupta ne diyor:  “Biliniz ki benim iki talebem vardır artık (Bir rivayete göre bir buçuk müridim olduğunu söylemiş, zira İslam fıkhında erkeğin bir, kadının ise iki şahitliğinden ötürü olsa gerektir). Bundan böyle diğerlerinin üzerinden askerlik ve vergi muafiyetinin kaldırılsın.”
          Ne diyelim, işte görüyorsunuz Allah dostları deyince kırk düşünmek gerekir. Şimdi Padişah bu mektup karşısında şaşa kalmasında kim kalsın. Artık kendi derdine yanacaktır. Ve o büyük veliden derdine derman olması için:
       “-Tasavvufta kalıp manevi lezzet tatmak istiyorum” talebinde bulunur bile
         Hiç kuşkusuz bu talep kabul görmeyecektir,  o’nu layık görmediğinden değil,   bilakis memleketin idari maslahatı gereği:
        “-Senin bir günlük adaletle ülkeyi idare etmen altmış yıllık ibadete bedel olduğunu, ülke idaresi daha mühimdir ”  gerekçesinden dolayı elbet.
          İşte bu kelam, bir kelam olmanın ötesinde kendisinden sonraki Padişahları da kapsayacak kulağa küpe nitelik taşıyan nasihatnamedir.
          Ne de olsa nasihat yerini bulmuştu. Artık vuslat zamanıdır. Nitekim II. Murat Han her fani gibi o da bu dünyadan göç edeceğinin işaretini ansızın karşısına çıkan bir derviş vasıtasıyla alır.  Şöyle ki, dervişin işaret ettiği hususta o sırada milli kahraman Hoca Sadettin Efendi ve Padişahın (II. Murad) tarikatta olduğunu sır olarak bilen vezirler (İshak ve Saruca Paşa) Keremli Sultanın sağ ve solunda yürüyorlardı. İşte bir gezinti dönüşünde ada köyü köprüsü üzerinde Sultan Murat’ın yüzüne karşı açık açık Derviş kılıklı ihtiyar:
             —Dünya maslahatın artık tamam oldu. Şimdiden sonra ahret maslahatını görüp tövbe ve istiğfar etseniz münasip olur (a.g.e Müneccimbaşı tarihi C.1, S.224) ortadan deyip öyle kaybolur. Tabii Sultan Murat bu ya,  tez elden yolda karşılaştığı dervişin bulunup getirilmesini emredecektir. Ne var ki derviş nice araştırmalar ve nice aramalarla sordurulup soruşturulsa da bir türlü bulunamayıp sırra kadem basar.  Ve 1451 tarihleri geldiğinde Murat Han rahmeti Rahmana kavuşur da.

                                                              Fatih-Akşemseddin ikilisi

         Fatih Sultan Mehmet tıpkı babası II Murat gibi Mevlevi tarikatına intisap etmiş bir hakandır. Yani Mevlana’nın torunlarından olan Emir Adil Çelebiye bağlanmıştı (Bkz. Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi C.III, S.229).  Hakeza Sultan Reşat da Mevlevi tarikatına mensup bir padişahımızdır.  Anlaşılan o ki;  padişahlarımızın pek çoğu kendi dönemi içerisinde mevcut tarikatlardan birine dolaylı ya da dolaysız bir şekilde bağlılığı söz konusudur. İşte bu yüzden halk tarafından padişahlara yedi evliya kuvveti gözüyle bakılmıştır. Besbelli ki her şey bu hakan evliya ikilisinde gizlidir. Bakın, Prof. Dr. Cahit Tanyol arşivlerin dilini çözmüş olsa gerek ki; Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır; bunlardan biri şeriat, diğeri tarikattır tespitinde bulunmuştur.
          Tasavvuf Osmanlıya o kadar ruh vermişti ki, Fatih sürekli olarak Akşemseddin ve Akbıyık Dede gibi büyük velilerin yanı sıra, zahiri âlimlerden Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatların kapısını aşındırmıştır. Bu da yetmez bu yüce şahsiyetlerle birlikte fetih öncesi Cuma namazı kılmış,  derken surlar önünde namazı müteakip muhasara ilan etmiştir. Kaldı ki Fatih’ten önce de nice padişahlarımız Peygamberimizin hadisi şerifine mazhar olmak için can atmışlar, ama bu fetih Fatih'e nasip olacaktır. Nitekim Fatihin babası II. Murat'ta İstanbul fethetmek şerefine nail olma isteğini Hacı Bayram-ı Veliye şöyle arz etmiştir:
           —Şeyhim İstanbul’u almak mümkün olmadı. Himmet et, dua buyur da şu şehri zapt edelim.
           Hacı Bayram-ı Veli cevaben:
           —Hünkârım bana öyle geliyor ki, bu şehrin sen ve ben görmeyeceğiz. Konstantiniyye’nin fethini senin şehzaden Mehmet ile bizim köse (Akşemseddin) başaracaktır (Bkz. Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi S.50).
    Gerçekten de Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u alma sevdasındadır,  bu konuyu istişare heyetine sunar da.  Tabii istişare toplantısında âlimlerin ortak kanaati; “Beni Asfar'la yapılan savaş sonrası Mehdi’nin yardımıyla İstanbul’un feth olunacağını, dolayısıyla İstanbul’u kuşatma sevdasından vazgeçilmesi gerektiği” noktasındadır.  Akşemseddin ise tam aksine; “Önce İstanbul’u Sultan Mehmet fetheder, Mehdi’nin fethinin bu hadiselerden sonra zuhur edeceği” noktasında bir görüş belirtmiştir. İşte bu görüş üzerine Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un kuşatmasına karar verir. Ancak kuşatmanın ellinci günü dolduğunda zaferden ümidini kesen devletin birtakım ileri gelen adamları ve âlimleri padişaha gelip; “Bir sofinin sözüyle bu kadar asker zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan kâfire yardım geldi, fetih ümidi artık kalmamıştır” diye sitem edeceklerdir. Bu durum karşısında Fatih, vezir Veliyüddinoğlu Ali Paşa vasıtasıyla Akşemseddin'e; “Kale feth olmak, orduya zafer bulmak ümidi var mıdır” diye haber salar. Hatta bununla da kalmaz veziri Mezburi gönderip;  “Tayin vakit eylesin” der. Akşemseddin ise; “ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde Sıddık'ı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola” diye kat’i müjdeyi verip son sözlerini şöyle bağlar; “Yarın şu kapıdan (Topkapı)  hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doğmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.” İşte bu ifadeler ordunun başında karadan gemileri indiren Fatih'in gaza ruhunu artırmaya yetmiş ve Akşemseddin Hz.lerinin belirttiği vakitte fetih gerçekleşir de. Derken Fatih, fethi müteakip hürmetle Akşeyh'in elini öpüp İstanbul’a at başı beraber girerler. İlginçtir Topkapı’dan beraber girdiklerinde Bizans kızları bir an Piri fani Akşemseddin’i Fatih sanıp çiçekleri o’na uzatırlar. Tabii Akşemseddin’de tebessümle Fatih’i işaret edip çiçekleri ona veriniz der. Fatih ise; “Verin,  verin, çiçekleri ona verin, Padişah benim ama o benim Hocamdır” deyip karşılıklı mütevazı örnekleri sergilerler.
  Belli ki Fatih, Akşemseddin’in peşini bırakmayacak ve o büyük zattan huzurunda halvete girip tasavvuf neşesiyle yaşamayı dileyecektir. Tabii Akşemseddin kabul etmez ve şöyle der: “Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.”  Fatih baktı olmayacak bu seferde Akşeyh'ten İstanbul’da kalmasını ister, fakat o daha önce yerleştiği Göynük’e dönüş kararını çoktan vermiş olduğundan bu teklifte kabul görmez. Ve artık Akşemseddin hayatının son demlerini Göynük'te geçirip ruhunu orada teslim eder. O şimdi Süleyman Paşa Caminin yanında medfundur.
     Anlaşılan o ki; Osmanlının kuruluşunda ilk hamur Şeyh Edebali ve Osman Gazi ikilisinin ellerinde yoğrulmuş,  Akşemseddin ve Fatih ikilisiyle de doruğa ulaşmıştır. Öyle ki, 60–70 sene önce üç yüz bin nufusluk İstanbul’da 300 zikir hane ve bir o kadarda şeyh var olmuştur. Nasıl var olmasın ki, Allah'ın evliyaları insanları bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlayıp kardeş kıldılar.

                           Aziz Mahmut Hudayi-Sultan I. Ahmet

         Şu bir gerçek, Hakanları yüreklendiren itici gücün kaynağında Hakan Evliya ilişkisi yatmaktadır. Malum, Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi Hz.leri de dönemine ışık saçan çok büyük bir evliya zattır. Bu ışıktan dönemin insanları istifade eder de padişah bundan nasiplenmez mi? Ebetteki Padişahta payına düşeni alacaktır. Nitekim Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi Hz.lerine devrin Padişahı Sultan I. Ahmet’le birlikte Valide Sultan da intisap etmişler bile.
       
                              Hacı Bektaşi Veli-Yeniçerilik-Bektaşilik

        Osmanlıda yeniçerilik ve Nizam-ı Cedid askeri teşkilatı iyi analiz edildiğinde kuruluş temellerinde Tarikat-ı Aliyelerin kattığı bir ruh söz konusudur. Nasıl ki Yeniçerilik ruhunu Bektaşilikten devşirmişse, Nizam-ı Cedid'de Mevlevilikten beslenmiştir. Ne var ki, Bektaşilik yolu ruh kökünden uzaklaşıp yozlaşmış olunca, sonrasında birtakım mizahimsi söz ve şeriat nefretiyle karışık İslam yıkıcılığı misyonu üstlenmiştir. İşte bu yüzden II. Mahmud bu noktada, Bektaşiliğe ait her ne var ne yok hepsini kafasına koyup bertaraf etmiştir.  Her ne kadar günümüzde Hacı Bektaşi Veli adına şenlikler düzenlense de asla bu şenlikler bu Velinin beslendiği ruh köküyle alakalı şenlikler değildir. Yediden yetmişe herkes bilir ki;  Hacı Bektaşi Velinin şeriatın onaylamadığı İran Şia'sını çağrıştırır akidelerle uzaktan ve yakından alakası yoktur. Bu konuda merak eden varsa o yüce zatın  “Makalat” adlı eserine bakmasında fayda var.  Kelimenin tam anlamıyla Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin Makalat adlı eseri kayda değer bir ışıktır. O’nun gerçek çizdiği yol haritasını bu eserde ziyadesiyle bulmak mümkün. Hatta Ankara Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Esad Coşan’ın Doçentlik tezi  ‘Makalat’ incelendiğinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî’nin büyük ölçüde ‘Fakirnâme’ adlı eserinden esinlendiği gözlerden kaçmaz. Dolayısıyla Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin Yesî pınarından beslendiği aşikârdır. Özetle bu eserde;  bir salikin Şeriat (İslam’ın zahiri kaideleri),  Tarikat (İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aşamalarından geçmeden Allah’a ulaşılamayacağı vurgulanır. Dahası Allah’a vuslat ancak bu dört unsurun bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Ama gel gör ki; ‘Makalat’ eserinin mana ve ruhundan sapmalar başlayınca, ister istemez hem Yeniçerilikte, hem de Bektaşilikte aşınmalar başlamış ve her ikisi de aslını yitirmeye yüz tutmuştur. Öyle ki; İslam’la bağdaşmayan birtakım bozuk fırkalar türeyip bugünkü noktaya gelinmiştir. Maalesef İslam’la taban tabana zıt birtakım sözler sanki Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliye aitmiş gibi lanse edilmiştir. Bir kere bünyeye mikrop girmeye dursun, bir bakıyorsun Yeniçeri ocağının çöküşüyle birlikte Bektaşilikte bundan nasibini alıp her alanda çürüme nüksedebiliyor. Oysa Yeniçeri ve Bektaşilik deyince Necip Fazıl’ın Yeniçeri adlı eserinde yer alan şu kıssayı şöyle hatırlarız biz hep:        
           Tarih 1326. Bir gün Suluca Karahöyük Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu, adım adım dergâha ilerliyor, yaklaştıkça başlarında Sultan Orhan Gazinin olduğu 40–50 atlı gözükür o an.  Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliyle göz göze geldiğinde büyük bir adap içerisinde elini öptükten sonra aralarında derin ve içten konuşma başlar. Ve Orhan Gazi şöyle der;
       —Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanıma da yeni teşkil ettiğimiz askerlerden birkaçını aldım.
     Tabii Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli tebessüm edip;
       —Dualarım sizinle,  hele bir göreyim şu getirdiğin yeni askerleri.
      Askerler bu nazik davranış karşısında etkilenmiş olsa gerek ki Şeyh ve Sultan karşısında adaba geçip saf bağlarlar.
     Onların bu halinden ziyadesiyle memnun kalan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli;
      —Maşallah ne güzel, ne civan yiğitlermiş. İsimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin niyazında bulunur.
        İşte kıssada adına “Yeniçeri” denilen bu ocak böyle mayalanmıştır.  Biz biliyoruz ki; Yeniçeri ocağına ruh katan o’nun nefesidir. Öyle ki, bu civan yiğitler kuruluş ruhunu Bektaşilikten alıp Osmanlıyı zaferden zafere koşturmuşlar. Ve bu ruh Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar sürer. Maalesef ilk bozuluş bu dönemde alarm vermiştir. Hatta kırmızı alarm diyebileceğimiz bu tablo Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkisini gösterir de. Nitekim Necip Fazıl; “Bektaşilik evvela din aydınlatıcısı, peşinden de Şeriat karartıcısı haline dönüşmüştür” tespitinde bulunmakla bir noktada Bektaşiliğin tarihi sürecini bir cümleyle özetlemiş olur.

                        Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)

      Padişahların yanı sıra musiki pirleri de tarikattan nasibini almışlardır. Zaten Mustafa Itri'nin Mevlevi tarikatına intisaplığı bunu teyit ediyor.  Dini musiki eğitimini Hafız Post’tan alan Mustafa Itri için bakın Yahya kemal ne diyor:  Mustafa Itri bizim öz musikimizin piridir.  Evet, gerçekten de o musiki dehamızdır.
        İlk Osmanlı padişahlarımız genellikle Ahi tarikatına gönül vermişlerdir,  mesela son dönem padişahlarından Sultan II. Abdülhamid Han ise Şazeli tarikatına bağlanmıştır. Öyle ki; Sultan Abdülhamid Han tasavvufi ruh sayesinde makâm-ı reşâdet’e erişebilmiştir. Dahası zamanın en büyük Kutbul Ariflerinden Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’ e mücedditlik geldiğinde bu görevi üstlenmekle ancak birkaç köy ve birkaç beldeye etkili olabileceğini belirtmiştir.  Ve bu iş için nüfuz sahası daha geniş içte,  dışta ve İslam dünyası üzerinde etki ağırlığı olan Veli tabiatlı Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı uygun görmüştür.  Nitekim dileyen bu konuyla ilgili anekdotta Seyyid Abdülhâkim el Hüseyni (k.s)’in sohbetler adlı eserine bakabilir.  Keza Bediüzzaman Said Nursi, Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) ile ilgili anısında şu ifadeleri dile getirmiştir:
      —Ben dokuz yaşımda iken Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’i tanıdım. Bu zat Velilere makam aldıran zattır.
         İşte görüyorsunuz Bediüzzaman’ın da övgüyle bahsettiği böylesine deruni bir Gönül Sultanı tevazu örneği gösterip Müceddidliği Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla tebdil edebiliyor.
        Her ne kadar bir takım zinde mihraklar Abdülhamit Han'ı kızıl Sultan diye karalasalar da biz onu hep Ulu Hakan diye anacağız. Maalesef 31 Mart vakası diye tarihe geçen olayı irtica harekâtıdır deyip kestirenlerde bu çevrelerdir. Oysa bu olayın perde arka planı irdelendiğinde bir grup insana öncelikle “şeriat, şeriat” diye bağırttırılıp şeriatı berhava etmek, sonrasın da şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi sanki Padişahmış gibi gösterip devirmek amacı güttüklerini pekâlâ anlayabiliyoruz. Kaldı ki 31 Mart vakasının irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdülhamid’in uygulamalarına bakarak, ya da Padişahın Meşrutiyeti ilan edişinde ve Meclisi Mebusan'ı açtıktan sonra ülke içinde vuku bulan bir takım nükseden problemleri Allah’a ve milli iradeye havale edişinde ki kararlılıkta görmek mümkün. Şöyle bir fotoğraf karesine baktığımızda o günlerde sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânların çığırtkanlığını veya hakaret varı izledikleri çirkin siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz. Tüm bu kirli tezgâhlara rağmen Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alması gerekirken, tam aksine kan akıtmamak pahasına büyük özveri örneği sergileyip kendisini İlahi kadere teslim ettiğini görüyoruz. Bu olayda besbelli ki iki kişi kullanılmış, biri Beden eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri ise Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik olayların ilk günlerinde İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini dile getirmekle beraber sonrasında pişmanlığını 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçıların Selim Sırrı ile beraber bu işe karıştığını itiraf edip tarihe not düşmüş bile.  İcabında bu da yetmez, Abdülhamid Han’ın ruhaniyetinden yardım dileyip ağzından:            
                                   “Tarihler adını andığı zaman
                                    Sana hak verecek Ey Koca sultan
                                    Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi Padişahına…” mısraları dökülür de.  Ne var ki,  bu şiiri yayınlayan Necip Fazıl 20 gün hapis yatmaktan kurtulamayacaktır.  
        Şu bir gerçek; Abdülhamid Han isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu komployu tek bir talimatla emri altındaki Hassa ordusunun tek tümeniyle halledebilirdi.    Ama o bunu yapmayıp adeta Harekât ordusunun işini kolaylaştırırcasına sarayda korunaksız bir şekilde harem halkından birkaç kişi veya iki üç yakınıyla kalmayı tercih etmiştir. İşte böyle bir hamiyetperver padişah var karşımızda. Netice malum;  komplo gereği İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılıp faturası Padişaha biçilecektir. Keza bu ayaklanan insanlara “Şeriat isteriz” diye nara attırılıp taktik gereği parti mensupları saf dışı edilmesi sağlanır. Gerçekten de sahneye konulan sinsi bir planlamayla 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkan İttihat ve Terakki yanlısı ordu tıpkı 28 Şubatta Sincan'da tankları yürüten zihniyetin bir benzeri post uygulamayla güya olayları bastırmak maksadıyla İstanbul’a geldikleri görünümü verirler.  Zaten havaya kurşun sıktıklarında padişahın tüm olup biten hadiselerin sanki baş müsebbibiymiş gibi bir işaret olarak sunulup zan altında bırakılmasına yetmiştir. Böylece tıpkı 28 Şubat sonrası hükümetin devrilmesine benzer bir tabloda Ulu Hakan'ın tahttan inmesi olayı gerçekleşir. Objektif olarak olayları şöyle mantık çerçevesinde soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde aslında ayaklanan kimse yok ayaklandırılmış grup olduğunu fark ederiz. Ulu Hakan’ın başsız askerleri örgütleyip, hatta emrindeki askerleri Hassa Birlikleriyle takviye ederek üstesinden gelecek yerde, aksine olayı tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakki tertibini başarılı kılmıştır.  Belki de dünya tarihinde arasanız 31 Mart vakası kadar,   yıllar boyu kuşaktan kuşağa gerçekmiş gibi aktarılıp yutturulan böylesi eşine az rastlanır komedi trajik cins provokasyon hareketi bulamazsınız. Baksanıza İttihat ve Terakki, ta öncesinden kafasına koyduğu sinsi plan için Şeyhülislamlık makamını bile kullanmasını bilmiştir. Hatta Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin’den fetva koparmışlar da. Bu fetva işe yaramış olsa gerek ki;   sahneledikleri oyun veya ipe sapa gelmez bir takım mesnetsiz iddialarını örtbas etmeye yetmiştir. Nitekim kılıf niteliğindeki ileri sürdükleri iddialarına şöyle göz gezdirdiğimizde;  güya Ulu Hakan’ın sanat kitaplarını değiştirmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi faaliyetler içerisinde bulunduğu ithamını görürüz. Belli ki koparılan bu fetva onlar için can simidi olmuş, sonunda Ulu Hakan tahttan indirilir de.
          Peki, tahttan indirdiler de ne oldu derseniz olacak malum; daha Harekât ordusu iktidara hâkim olur olmaz ilk işi ülke sathında örfi idare ilan etmek olur. Sadece örfi idare ilan edilse gam meyiz, bu olayla ne kadar uzaktan yakından alakalı gördükleri her kim varsa kumpasa almışlar, hatta kendince elebaşı gördükleri kişileri darağacında sallandırmışlardır. Hiç kuşkusuz 31 Mart olayı bu yönüyle yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet sürecinde her on yılda bir demokrasiyi kesintiye uğratmaya çalışan darbeci zihniyete kötü bir örnek teşkil etmiştir. Zira her 10 yılda bir tekrarlanan darbeler A’dan Z’ye etrafa korku salmaktan başka bir işe yaramamıştır. Darbelerin ne işe yaradığını anlamak için Ahmet Altan’ın ‘İsyan günlerinde Aşk’ adlı romanına bakmak yeterlidir. Ahmet Altan romanında özetle; 31 Mart vakasının 28 Şubat benzeri bir post modern darbe olduğunu akıcı üslubuyla gözler önüne serip bildik ezberleri bozma adına bir tespitte bulunmuştur. Fakat aynı Ahmet Altan 15 Temmuz Darbe girişimi söz konusu olduğunda kökü dışarıda Paralel İhanet Çetesinin ekmeğine yağ sürmüştür.  Her neyse asıl konumuza dönelim.  Malum hasta yatağında yatan Osmanlı imparatorluğunu 33 yıl izlediği akıl dolusu diplomatik uluslar arası denge siyasetiyle ayakta durmasını sağlayan Abdülhamid’i hal ettikten sonra iktidara gelen İttihat Terakki güruhu koskoca İmparatorluğu bir çırpıda küçültüp I. Cihan harbinin eşiğine getirmişlerdir. İşte görüyorsunuz İrtica vakası diye yutturulan olay aslında Osmanlı’yı düşürme planın bir parçası olmaktan başka bir şey değildir.

                                        Gerileme devrinde tasavvuf

           Osmanlının gerilemesiyle her müessese yozlaşmış, maalesef bundan bir takım tarikatlarda payını almıştır. Yani Kalenderi, Cevlaki, Haydari, Melami anlayışı sapmalar olmuştur. Nasıl bir anlayış derseniz şu kıssada geçen sözler meramımızı anlatmaya yetecektir. Bakın Barbaro’nun yanına gelen bir Kalenderi şöyle der:
—Kimsiniz siz?
        Barbaro cevaben:
        —Yabancıyım.
        Kalenderi:
       —Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terke karar verdim deyip sığ düşüncesini ortaya koymuştur. Oysa tasavvufta “Halk içinde Hak olmak” esastır. Şöyle ki;  hiç ölmeyecekmiş gibi dünya ile uğraşılacak,  yarın ölecekmiş gibi de ahrete yönelik kalbi her daim Allah'ın zikriyle uyanık tutulacaktır.  İşte bu hal hakiki tasavvufta “halvet der encümen”  olarak karşılık bulur.
         Malumunuz,  II. Mahmut döneminde gericiliğin kaynağı hep Yeniçerilik ve Bektaşilik gösterilmiştir, oysa tebaanın II. Mahmud’a olan tutunduğu olumsuz tavır Yeniçeriliğe karşı oluşundan değil, bilakis özden uzak bir takım sembolik yeniliklere karşı koymanın bir tepkisidir.  Kaldı ki her yapılan değişikliğe yenilik dersek pekâlâ felaketlerde yeni olarak değerlendirilebilir. Madem öyle her değişikliği yenilik diye sunmak abesle iştigal olacaktır.  Hakeza yine III. Selim döneminde ise bütün meselelerin müsebbibi medrese üzerinde odaklanılıp gericilik suçlamasında bu müessese de payını alır. Sonuçta medreseli yenildi ama devlete değil, devlet içinde devlet diyebileceğimiz kökü dışarıda sözde aydın sınıfına yenilmiştir. Tabii medreseli yenilince gerçek kalemiye zümrenin kaynağı da kurumuştur. Cumhuriyet devrine geldiğimizde ise bir başka benzer gerekçelerle Nakşîlikte aynı ithama maruz kalmıştır. Nitekim Menemen olayı bunun tipik misalini teşkil eder. Maalesef bu olayda gericilik vakası olarak tanıtılmış ve bir takım zinde mihraklar tarafından tertiplenmiş bir provokasyon olma ihtimali üzerinde durulmamıştır. Gerçekten de Menemen’de çok derin bir organizasyon sahneye konmuştur. Hatta ne alakası varsa Menemen vakası süreci içerisinde Erzincan’da bir Yahudi’de asılmıştır.  Meğer reform, reform diye tutturulan furyanın altında dinin sosyal hayattan kovulma düşünce gerçeği yatmaktadır. Neyse ki bu sinsi planı Mesut Uçakan “Bize Nasıl Kıydınız”  filmiyle sahneye koydu da pek çok insanımızın uyanmasına vesile oldu. Tabii uyanmak yetmiyor, uyanık olmakta icab eder. Zira bugün de insanımız buna benzer provokasyonlarla her an karşı karşıyadır.

          Mareşal Fevzi Çakmak-Erbilli Şeyh Esat Efendi-Menemen vakası

       Madem Menemenden bahsettik neymiş bu olaya bir göz atalım.  Bir kere Menemen hadisesinde hedef gösterilen bir numaralı şahıs Erbill’i Şeyh Esad Efendidir. Bu zat Nakşî şeyhidir. O günün kartel medyası birden bire tarikatları bilhassa Nakşîleri mercek altına almıştır. Almalarına da şaşmamak gerekir, çünkü toplumun gönül sultanı gözüyle baktıkları piri fani zatları devlet erkânından ziyaret edenler bile olabiliyor her an. 
          Bakın Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;
        — Hayrola, sizi tanıyamadım der.
        Fevzi Çakmak;
        —Efendim Fevzi kulunuz, duanıza muhtacız.
          Erbilli Şeyh;
       —İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar (Bkz. Son Devrin Din Mazlumları. Necip Fazıl Kısakürek).
      Necip Fazıl'ın söz ettiği o Şeyh, Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte inzivaya çekilmiş, sade bir hayatla günlerini etrafındaki dostlarına telkin ve sohbetle geçirmiş bir zattır.
          Belki de bu tip görüşmeler bir takım zinde güçleri rahatsız etmiş olsa gerek ki; Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatlar kabuğuna çekilmek zorunda kalmıştır. Sadece günlerini Müslümanlığı telkin ve sohbetle geçirmişlerdir dersek yeridir.
         Tarihler 1930'u gösterdiğinde ilk kez çok partili denemesi girişimine şahit oluruz. Bu geçiş döneminde özellikle Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh göstermiştir. Ancak aynı teveccüh Halk fırkasından esirgenmiş ve üstelik yuh çekilip protesto edilmişler de. Tabiî ki bu duruma fena bozulmuşlardı,   yapacak bir şey de yoktu,  ama işin ucunda seçim vardı. Bir şekilde çare bulunmalıydı, derken o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konaklarken otellerini önünde ilgi çekici görünümleriyle araç ve otobüslerden inen insanlara pür dikkat kesilirler. Şaşkın bakışlarıyla merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerini öğrenirler. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ki; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Peki, bunun bir komplo olduğunu nereden biliyorsunuz derseniz malum bir zaman sonra bu komplonun kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunanların marifetiyle söz konusu bilgiye ulaştıklarını anlatmasından biliyoruz elbet. Derken hadisenin ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir not düşmüşlerdir.
           Sinsi plan şudur; 
           Yer; Menemen, mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki cami,  kurye ise daha önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet tercih edilir. Derken bu iş ona havale edilir. Hatta havale edilmekle kalınmaz kendisine; cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline aldığında “Sancağın altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini,  halktan ya da Jandarmadan birileri karşı koyan olduğunda kan akıtması talimatı verilir de. Böylece bu iş için mükâfatlandırılacakları vaadini alıp beş kişiyle birlikte yola uğurlanır. Ancak yolculuk esnasında çoban Ramazan kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup sıvışmasını bilecektir. İyi ki de sıvışmış,  zira onun yol boyunca konakladıklarında birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii çoban Ramazan sıvışsa da diğer arkadaşları yola devam edeceklerdir. Nitekim Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planı harfi harfine uygulamaya koyulurlar da.  Şöyle ki;
        Etrafta bir şeylerin döndüğünü sezen bir Askeri Şube Reisi, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat çığırtkanın yanına yaklaştığında; ‘Üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam korku bela derhal oracıktan uzaklaşır. Bu arada eylemciler var güçleriyle bağırmaya devam edeceklerdir.  Sadece bağırsalar gam yemeyiz, etrafa korku da salarlar. Öyle ki nümayiş sesleri çoğaldıkça kışlaya kadar yankısı uzanırda. Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı. Derken Kubilay kışlasında bir manga askeriyle birlikte olay yerine gelip askere süngü tak emrini verir. Artık tam zamanıydı, çünkü şartlar oluşmuştu. O arbede esnasında sözde Mehdi Mehmed ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıkar sıkmaz yere yığılıverir. Ne hikmetse Kubilay yerde yaklaşık 25 dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden ne bir ses seda,  ne de görünürde bir adam gelir,  adeta sırra kadem basmışlardır. 
     Elbette ki Merkezi hükümetin yetkisini kullanıp devriye kuvvetlerini çıkarmaması düşündürücüdür, belli ki olayın kıvam alması beklenilmiş. Onlar bekleye dursun bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da.  Nasıl olsa her şey bitmiş, maksat hâsıl olmuştu, nihayet Alaydan bir bölük zahmet edip olay yerine teşrif edebilmiştir. Bu da yetmez güya olaya müdahale eder görünümüyle etrafı çembere alaraktan oracıkta iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları makineli tüfeklerle taranarak can verirler. Sonrası malum; Menemen Menemenle sınırlı kalmayacaktır, artık mesele Türkiye çapında büyütülen bir irtica avına dönüşür. Nasıl mı? İlk başta işe 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh Esad Efendi’den başlanılır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Bursa Adapalas Otelinde başlayan bir kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilerek hapsedilir. Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Üstelik yaşı doksanın üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı.  Neyse ki yeniden mahpushaneye sevkine gerek kalmadan hastaneden vefat haberi gelir. Ancak onun ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu bugün olmuş hala hafızalardan giderilememiştir.
       Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa da boş durmaz, o da Menemen olayları ile irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte görüyorsunuz Tarihe Menemen olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu desek buna siz karar verin, ama şurası muhakkak;  çok partili denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif eylem olduğu besbelli. Ki; etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı alınması bu durumu teyit ediyor zaten. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılıp kendilerince tehlikesinden arınmış olurlar.              
          Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar doğru bir tespit. Dünde âlim ve bilge insanları ziyaret edenleri kınayan, bir bardak suda fırtına koparan medya ve avenesi bugünde devlet erkânından veya bir siyasi parti liderinin ülkenin önde gelen bilge ve âlim insanların ziyaret ettiğinde, aynı gerekçelerle ortalığı velveleye verebiliyorlar. Merhum Özal’ın vefatına yakın ziyaret ettiği Türk Cumhuriyetlerinde Şahı Nakşibend (k.s)’ın türbesinden bir avuç toprak alıp Türkiye’ye getirmesi Evliyalara olan bir sevgisinin işaretidir. İşte bu yüzden böyle bir engin zihniyete sahip Cumhurbaşkanının zehirlenmesine şaşmamak gerekir.

                                      Petrol ülkesi Musul-Kerkük ve Şeyh Said olayı

        Hani şu Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin gücünü kırmak için bir meseleyle oyalandırmak maksadıyla bir köyde düğün esnasında jandarmaların izini sürdükleri birkaç adamı Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayan şu meşhur olay var ya, meğer isyan diye nitelendirin bu olay provokatif bir eylemmiş. Yani bir başka ifadeyle Şeyh’in kibarca; ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ mukabiline karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarıyla başlatılan bir tertipmiş. Hele fitili yakmaya dur, bir anda ucu tâ Diyarbakır’a kadar uzanmasıyla birlikte olayların git gide kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine bomba gibi oturması kaçınılmazdır.  Bu arada Türkiye kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak ima edip dışarıya karşıda bir irtica eylemi olduğunu açıklaya dursun Musul ve Kerkük petrolleri üzerindeki kontrolde elimizden kaçırmış oluyorduk. İşte 1925 yılında patlak veren Kürt İsyanı diye sahneye konulan olayın, perde arkasında ki asıl gizli amaç Musul ve Kerkük üzerinde oynanan çıkar hesaplarından başka bir şey değildir. Zaten azcık sağduyu ve insaf sahibi bir Tarihçi Şeyh Said isyanı diye yutturulan olayın aslında bir provokatif bir eylem olduğunu görür de.

                            Güneydoğuda bir güneş: Muhammed Raşid Erol (k.s)

          Türkiye’de epey zamandır Türk Kürt çatışması çöreklenip bölgede güçlü olmamızın önüne geçilmek isteniyor.  PKK lideri Abdullah Öcalan’ın eşi Kesire Öcalan’dan dolayı bir şekilde istihbaratla ilintili olduğu iddiaları ister istemez akıllara kuşku veriyor, olayların daha çok asker ve örgüt arasında cereyan etmesi, ülkemizin ömründen yarım asır aşkın süre çaldığını ve 30 bin civarında insanı ölümüne yol açan sürecin devam etmesi yaşadığımız hazin manzaranın belki de bir özeti sayılır. Bakın Hekimoğlu İsmail bir makalesinde; “Raşid Efendi Arapça, Türkçe ve Kürtçe bilirdi. Menzil'de Kürd'ü, Türk'ü Arap'ı, kardeş kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi, bir kısım bürokratlar kadrini bilmedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar, Raşid Efendi gibi kimselerdi. Türkiye, bunların kıymetini bilmediği için şimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaşamaktan başka bir gayesi olmayan Raşid Efendi ve onun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısacası rahat bırakılmadı, olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi, kısacası Müslümanları kardeş ederken bugünkü kavmiyetçilik, kardeşi kardeşe düşman etti. Raşid Efendi gibilere imkân tanınsaydı Güneydoğu hadiseleri olmazdı” diyor.
         Hakeza Vehbi Vakkasoğlu da benzer duygularla bir makalesinde; “Evet, daha kısa zaman önce, Muhammed Raşid Erol Hazretleri'nin başına gelen sürgünlü olaylara bakılınca, yöneticilerimizin bindiği dalı kesme gafletini bile aşan bir şaşkınlık içinde olduklarını açıkça müşahede ediyoruz. Nedir bu korku? Bırakınız bu büyüklerin faaliyetlerine yardım etmeyi, onların vefatlarını ve bunun meydana getirdiği yurt sathına yayılan acıyı haber değerinde bile görmemek gafleti hala sürebiliyor. Bu kafayla halkla bütünleşmek nasıl mümkün olacaktır? İnançlarda, duygu ve düşüncelerde birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır? Bütün yurt sathında olduğu gibi Güneydoğu'da da temelli ve esaslı bir birliğin ve ortak paydanın adı İslam'dır. Artık bunu yok saymanın imkânı kalmamıştır.
         O bölgemize saldıran eşkıyanın bile, gerçek yüzünü din açısından göstermeye başladığını bizatihi Genelkurmay Başkanı Sayın Doğan Güreş Paşa tarafından açıklanmıştır. Güreş Paşa'ya göre bir kısım teröristler, ''Buralarda eskiden bizim ecdadımız yaşıyordu ve kiliseler vardı'' diyorlar. O halde dış kaynaklı, Ermeni destekli misyonerlik faaliyetlerin açığa çıktığı bir zamanda bile artık bazı tarihi yanlışları bir tarafa atıp insanımızı İslam harcıyla birleştirmeyi, düşünemeyenlerin samimiyetlerine nasıl inanacağız?
       Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşat sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların meşhur eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin sohbet halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek, tertemiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği, o mütevazı Menzil'de halen yaşanmaktadır.
      Bunca ibretli olaydan sonra, hala birtakım temelsiz fobilerle yurdumuzun manevi dinamiklerine, göz yummanın gafletle de tarifi zorlaşmaktadır. O maneviyat büyükleri bu dünyadan ve sizlerden bir şey beklemiyorlar. Siz ise iddialı olduğunuz dünyevi rahat ve huzurun sağlanmasında onlara çok çok muhtaçsınız. Bırakınız inancı, böyle bir fayda için bile onlara yaklaşamamanın, dost olmamanın altındaki psikoloji nedir? Evet, artık bu tahlili yapmanın ve birtakım fobilerden, komplekslerden kurtulmanın çoktan zamanı geldi ve geçiyor bile. Samimi dostumuz, maneviyat ehli Muhterem Muhammed Raşid Efendi, insanların sapıklıktan kurtulup, kötü fiilleri bırakıp doğru yola girmelerine vesile olmuştur. İşte en büyük eser, en büyük hayır ve mutluluk budur…” diye cümlelerini tamamlıyor..

    Prof. Dr. Haydar Başta ardından şu tespitte bulunuyor: Bu gün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör belasından kurtuluşun yolu, bu zat'ın ve O'nun gibi ehl-i maneviyatın hizmetlerine ağırlık vermektir.
    Doğu ve Güney Anadolu'da böyle maneviyat ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde olduklarını ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyeceği açık bir gerçektir.
   Bu gün millet olarak selamete çıkmak istiyorsak dün Anadolu'da Alperenlerin yaptıklarını deruhte eden maneviyat ehli ile yakın olmalıyız.

                                       Türkçüler-Nurcular ve Said Nursi

               Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük kapsamında faaliyetlerini suç kapsamına alıp aralarında genç subay Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları zorlu geçmiş ve genç Türkçülerin tabutluk denen hücrelerde haps olunmalarına neden olmuş ve mahkemelerde uzun süren sorgulamalar sonucunda beraatlarına karar verilmek zorunda kalınmıştır.
          Yine Risale Nur önderlerinden Said Nursi’nin iman hakikatleri üzerindeki faaliyetleri mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Amerika’da Marc Carthy dönemine benzer nurcu avına dönüştürülmüştür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe edilip mezarı bilinmeyecek şekilde gizlenerek defnedilmiştir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçüsü, ne de Nurcusuyla barışık kalabiliyor. Üstelik düşman ilan ettikleri kesimler davalarına daha da sımsıkı sarılmasıyla birlikte yeni bir güç kazanmış oluyorlar. Aslında değim yerindeyse ortada ekmeklerine yağ sürülmüş durum var. Zaten Türkçülük damarından gelen ülkücü kesim,  Risale Nur cemaati ve diğer kesimler tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye erişmiş gözüküyorlar. Bu arada İhanet Çetesi FETÖ terör örgütünü Risale-i Nur cemaatiyle karıştırmamak gerekir.
       İlginçtir gerek ülkücü kesim, gerekse milli görüş çizgisinden birçok ekol siyasi ideallerinin yanı sıra günümüz Horasan Erenlerinden feyizlenmeyi de ihmal etmemişlerdir.
               BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER                                                                                      

              Ahmet Er Ağabeyimiz Fetih haftasının ilk gününde Hakka yürüdü.  O’nu anarken hayatının bütün yönlerini ortaya koymalı ki,  hakkiyle yâd etmiş olalım.  Bunun içinde kaynak bizatihi kendisi olacaktır. Nasıl mı? Hayattayken adına “Hatıralarım”  dediği Alternatif Yayınlarında yayınlanan kitapla elbet. Zaten büyük bir sabırla “Hatıralar”  deryasında yüzmeye koyulduğumda inanın yüzdükçe gönül dünyam huzur buldu da.  Huzur buldukça kendi üslubumla ancak bu kadar aktarabildim. Şimdiden sürçü lisan olduysa affola deyip hayat yolculuğuna öyle başlayalım: 
             Evet,  Horasan erenlerinden nefesindendir O.  Çünkü Ahmet Er Ağabeyimizin ailesi Horasan’dan gelip Anadolu’nun fethine katılan Türk boylarındandır.  Yani soy kütüğü ismi ile müsemma Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’den İmam-ı Ali Rıza’ya dayanır. Malum İmam Ali Rıza’nın kabri İran’ın Meşhed şehrindedir.  İşte böylesi köklü bir soydan gelen o gönül adamı 1927 yılında Manisa Akhisar Sünnetçiler köyünde doğmakla Horasan Erenlerin nefesini içerisinde bulunduğu ülkü yolu harekâtının üzerine serpiştirecektir. Düşünsenize 1940’lı yıllarda daha ortaokul talebesiyken Sünnetçiler Köyü Gençlik Birliğini kurarak Horasan Erenlerinin nefesini o günden hissettirecektir. Nasıl mı?  Genç arkadaşlarına cumartesi bayrak çekip pazar günü bayrak indirme merasimleri düzenleyerek,  gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya yönelik sigara ve içki yasağı getirerek elbet.  Tabii her şey bunlarla sınırlı değil, dahası var; düğün bayram şenliklerinde bayanların kendi aralarında oynadıkları oyunları gizli ya da açık seyredilememe yasağını getirerek, gençlere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya yönelik kütüphanecilik faaliyetine hız vermesiyle, milli oyunlarımızı düğünlerde Seymen sektirilerek diri tutup bir dizi getirdiği kurallarla Horasani tavrını sürdürmekle ortaya koyacaktır. Derken ilerisinde mührünü vurduğu bu gençlik teşkilatı Ülkü Ocağına dönüşecektir. İlginçtir Türkeş seyahatlerin birinde köye geldiğinde ocağı ziyaret ettiğinde Ahmet Er Ağabeyimizle sohbet etme imkânı bulur.
           Evet, Ahmet Er Ağabeyimiz bir köyü çocuğudur, yazın köyde çalışır,  kazandığını da okulda harçlık olarak kullanırdı. Ortaokulu Akhisar’da tamamlayıp bir yıl Edirne Lisesinde oradan Bursa Askeri Lisesine geçip 1949 yılı itibariyle subay olarak mezun olur.  Harb okulu tahsili süresince öz kültüründen asla taviz vermez. Öyle ki bir gün Harbiyeliler dans ediyorlardı, dans müziği bittiğinde hemen ardından dolabından çıkardığı harmandalı plağını çalmaya başladığında Numan Esin, Mehmet Rıfkı Erdoğdu’yla birlikte oynamaya koyulur. Tabii şaşkın bakışlar arasında o kadar kalabalık arasında bu iki arkadaşının dışında çıkan olmasa da milli oyunumuzu Harbiyede sergilenmesi mühim bir hadisedir. O’na da milli duruş yakışırdı zaten. Hele ki Harbiye’deyken milliyetçi dergileri ve basını takip eden birisi olarak Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Kaplan Dr. Fethi Tevetoğlu gibi yerli düşünce yazarları okuyan bir kişiden Harmandalı yerine dans oynamak abesle iştigal olurdu.   Sadece milli oyun oynamakla mı milli duruş sergiler,  bir başka milli duruş örneğini ‘Göçmen’ isimli üç perdeli dramatik bir piyesi perdeye uyarlayıp genç teğmenler olarak sahne aldığında sergiler. Ve oynanan bu piyes Türkiye geneline yayılır da,  elde edilen kazanç ise Mülteciler Derneği kanalıyla göçmenlerin yararına harcanarak yüreklerine su serpmiş olur.  Tabii bu tür aktivasyonlar Harb Okulu içerisinde heyacan uyandırıp aynı zamanda milliyetçi örgütlenmeyi de beraberinde getirir. Nitekim Numan Esin liderliğinde örgütlenme git gide de artış kaydeder de. Hatta o dönemlerde Piyade Atış Okulunda Savunma Hocası Yzb. Alparslan Türkeş’le tanışma fırsatı da bulur. Atış Okulundan İstanbul Hadımköy 16. Piyade Alayına tayini çıktığında Harbiye’deki arkadaşlarından ayrı kalsa da zaman zaman bir araya gelip bağlantıyı koparmayacaklardır.  Hatta 1952 yılında Numan Esin, Mehmet Rıfkı ile birlikte Tanrı Dağı yayınevini kurmayı da ihmal etmezler. Derken tarihler 1953’ü gösterdiğinde Jandarma Subay okuluna, 1954’ü gösterdiğinde ise Hozat Jandarma 3. Er Eğitim alayına,  oradan da Diyarbakır Merkez ve Çermik İlçesinde Jandarma komutanı olarak vazifesini sürdürecektir.  Tabii görevi devr aldığı ilçe jandarma komutanı kendince Çermik ilçesine bağlı 60 köyü ahbap çavuş ilişkisi çerçevesinde kendi aralarında bölüşmüşler, güya hırsızları takip edecek insan bizatihi kendisi hırsız.  İşte böyle bir hal ve vaziyet içerisinde halkın gönlünü kazanmakla işe koyulacaktır. Düşünsenize Çermik ilçesine bağlı Karto köyünde bir kardeş abisini silahla vurduğunda, derhal savcı, hükümet tabibi ile birlikte köye gidip cenaze işlemlerinin ardından o anda yazdığı bir piyesi köy meydanında sahneye koyacaktır. Piyese konu olan birbirine düşman iki çoban savaş esnasında bile düşmana ateş etmek yerine arkadaşına ateş edecektir.  Ateş eden köye döndüğünde suçunu itiraz edemez, ağlamaya başlar. Piyeste verilmeye çalışılan mesaj gayet net ve açıktır;  şayet birlik olmazsak ne iffetimizi koruruz ne de vatanımızı.  O halde köyü mateme boğan hadiseyi dindirmek gerekti.  O söz konusu abisini vuran adam yakalanır da.
         Bir başka hadise de ise Musalar köyüne savcıyla birlikte bayramlaşmaya gittiğinde bir ihtiyar “Gerçekten buraya bayramlaşmak için mi geldiğiniz”, hatta yemin billâh ettirir bile,  tabiî ki yemin ederiz denildiğinde ihtiyar gelenlerin boyunlarına gözyaşları eşliğinde sarılarak kucaklaşırlar. Ah zavallı ihtiyar adam niye yemin billâh ettirmesin ki böylesi devletlû manzaraları şimdiye dek hiç görmedi ki. Ne diyelim,  İşte devlet millet bütünleşmesi budur. 
        Ahmet Er, oğlu Bahadır kalça çıkığı tedavisi sebebiyle İstanbul 125. Er Eğt. Alayına tayini çıkıp yola koyulduğunda bindiği otobüse iki jandarma ve Ahmet Altıntaş adında elleri kelepçeli bir genç Ahmet Er’e yönelip şöyle der: Kumandan beni tanıdınız mı,  şunu iyi biliniz ki aslında sağ kalışınızı önce Allah’ a sonrada anama borçlusun. Çünkü her dağa çıkışımda anam hakkında iyi kumandandır derdi, şayet o’na tetik çekersen emdirdiğim sütü helal etmem derdi. Düşünsenize annesine yapılan tek iyilik hoş sohbet çerçevesinde çay kahve ikram etmekti. İşte bir yudum çayın bu topraklarda karşılığı budur. Atalarımız boşa dememişler bir yudum kahvenin kırk yıl hatır var diye. Evet,  o atasözü Ahmet Er’in şahsında mana kazanırda.
        Bakalım Ahmet Er’i kader çizgisinde daha neler bekliyor.  İstanbul 125. Er. Eğt. Alayına tayin işi iyi hoşta, burada da Alay komutanı “kışlanın kapısından bıyıklı subay ve astsubay girmeyecek” talimatı karşısında bıyığını kesmeyince kavga sebebi olacaktır, neyse ki askeri mahkeme de görülen davada hakkında beraat kararı çıkar. Derken Şişli İl Jandarma komutanlığına tayin edilir. İlk iş burada fuhuş yuvası Maslak otelini kapatmak olur.  Üstelik otel sahibi Ermeni Ligor jandarma teğmeni Cengiz vasıtasıyla rüşvet karşılığında otellerime dokunmazsa ne ala,  yoksa onu oradan tayin ettiririm şeklinde gözdağı vermeye kalkışır da. Tabi otel sahibi bu gözdağını verirken de jandarma komutanı, emniyet müdürü ve İstanbul valisine güvenerekten yapıyordu.  Belli ki güvendiği insanların ödeyecekleri diyet borçları vardı. Ama karşısında öyle birileri yoktu artık.  Bu kez başka bir teklifle Ahmet Er’i yoklayacaklardır. Bir gün odasına İzmirli Seyit Çavuş aracılığıyla kapatılan otel için yeni talipli birinin aynı maksatla çalıştırmak istediğini belirten dilekçe uzatıldığında sakınca teşkil ettiğini belirten bir şerh düşerek karşılık verir.  Yetmedi ertesi gün bir deneme daha yapılır ve iki binbaşı; bakın bu pahalı imzadır, sonuçta atacağın imza atla deve değil ya, hatta devenin kulağı bile değil denilerekten sıkıştırılmaya çalışılır. Ahmet Er bu durum karşısında değil devenin kulağı, bari hiç olmazsa devenin bir tek tüyü temiz kalsın der. Sen misin böyle söyleyen, sonraki süreçlerde hakkında mobbing uygulamalar devreye girecektir. Güya Vilayet Jandarma komutan tarafından Maslak karakolu teftiş ettirdiğinde sigara izmaritlerinden geçilmiyormuş da hiç alakadar olmamış, güya saat 15.00 de aradığında birliğinde yokmuş, güya yok efendim zincirli karakolundan bir erin pantolonu sökükmüş de hiç ilgilenmemiş gibi ipe sapa gelmez asılsız iddialarla kendisinden yazılı savunma istenir.  İlginçtir Ahmet Er, iddiaların hepsini tek tek yazılı olarak çürütmesine rağmen 3 gün oda hapsine mahkûm edilir.  Bu cezanın onun için çokta önemi yoktu, zira bir insan haklı olduğu davada haksızlığa uğrasa da dikleşmeden dik durmasını bildikten sonra mahkûmiyet aslında o’nun için mükâfattır.  Nitekim bunun manevi mükâfatını mahkûmiyetinin sonrasında Fatih İlçe Jandarma komutanlığına tayin edildiğinde görecektir. Öyle ki tayin edildiği yer manevi soluk almasına vesile olacaktır. Zira tayin edildiği yerin çok yakınında Mevlana Yetiştirme Yurdu vardı ki öğlenleri orada boynu bükük insanların arasında bir arada yemek yeyip manen soluklanarak elbet. Yine günlerden bir gün yurdun kapısında boynu bükük 5 genç görür. Meğer 18 yaşını doldurdukları için yurtla ilişkisini kesmişler, çaresizlikten boynu bükük bekler haldeydiler. Hani düşenin dostu olmaz derler ya,  ama bu kez bu sözü boşa çıkartacak hamle Ahmet Er’den gelecektir.   Derhal bu gençleri birliğinde ki asker karavanasından doyuracaktır. Ne de olsa gençlerin karınları doymuştu, artık Merkez Efendi mezarlığında eski gazete yığınların bulunduğu kerpiç binada yatarak huzur içerisinde uyuyabilirlerdi. Ahmet Er bunla da kalmaz bu çocukları Topkapı’daki fabrikalara işçi olarak yerleştirir de. Ancak çocukların gazete yığınları arasında yatıp kalktıkları bina yandığında açıkta kalırlar. Olsun canlarına bir şey olmadı ya,  boynu büküklüğün ne demek olduğunu bizatihi hayatında yaşayan bir ağabey olarak hemen icabına bakıp bölüğünde miadı dolmuş çadırda kalmalarını sağlar. Ancak bir gün Mata Ayakkabı imalathanesinin ortaklarından biri cebinden çıkardığı gencin patrona yazdığı “Bu gün sarhoşum işe gelmeyeceğim” kâğıdı eline tutuşturulduğunda morali sarsılacaktır. Çünkü imalathane sahibi bu durumda işçi olarak çalıştıramayacağını söyler. Tabi Ahmet Er, pes etmez o genci hemen buldurup meseleyi sorup soruşturduğunda, meğer çocuk utancından altını ıslatmış olduğunu söyleyemeyip çıkış yolu olarak sarhoş olduğunu yazmış.  Böylece mesele aydınlanmış olup çocuk tekrar işine kavuşur. Gençler bu jest karşısında bir gün Ahmet Er’e çok yük olduklarını düşünerekten kendi aralarında karar verip huzura çıktıklarında şöyle derler: 
         Siz bizim yeri geldi babamız, yeri geldi kardeşimiz, yeri geldi ağabeyimiz oldunuz,  ama biz ise sürekli başına dert açtık sizi çok üzdük aramızda karar verdik kendi rızamızla bizi öldür şu mezara göm,  hatta altına da imza atmaya razıyız.  Tabi böyle bir şey olmazdı,  ama böylesi ahde vefa duruş Ahmet Er gibi bir gönül adamın yüreğini dağlamasına yetecektir ve beraberce oracıkta ağlaşırlarda.  Derken günler günleri kovaladığında 1957-1960 yılları arasında bir gün Fatih İlçe Jandarma komutanlığına Merkez Efendinin İmamı Nurullah Kılıç Efendiyle yolu kesişir. Karşılaştığı insan sıradan bir insan değildi elbet,  Merkez Efendinin torunuydu, tasavvuf âlimi bir zattı, kendisinden çokta istifade eder.  Yine tarihler 1960 yılını gösterdiğinde ise Harb Akademisi imtihanını kazanacaktır ama ihtilal içinde görev aldığı içindir akademiye devam edemez.  Her ne kadar Bedrettin Demirel kendisinden MBK (Milli Birlik Komitesi) üyeliğini bırakıp akademiye gel diye ısrar etse de memleketin içine düştüğü hal ve şartları düşünerekten kendi şahsı geleceğini feda etmeyi tercih eder. Çünkü Ümit Özdağ’ın da dile getirdiği gibi memleketin üzerine karasaban misali çökmüş bir 27 Mayıs değil, 38 tane 27 Mayıs söz konusuydu. İşte bu hengâmede Ahmet Er memleketi kötü niyetlilere teslim etmemek adına bundan böyle ülkeyi kaotik durumdan çıkaracak formül peşinde koşacaktır.

                                        27 Mayıs ve Ahmet Er
           Malumunuz 1960’lı yıllarda CHP basın, üniversite ve Türk Silahlı kuvvetlerini habire tahrik ederek ihtilale adeta davetiye çıkarıyordu. Kışkırtma etkisini gösterirde, böylece ihtilal grupları türer. İster istemez Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er bu hususu Alparslan Türkeş’le de istişare edip kendilerini ihtilal ortamında bulurlar. Sonrasında bu gruba Dündar Taşer, Rıfat Baykal, İrfan Solmazer, Mustafa Kaplan’da dâhil olur. Bir noktada buna mecburlardı. Çünkü Milli Şef ihtilalin öncesinde mecliste şartlar tamam olunca ihtilal meşru olur demenin yanı sıra DP iktidarına gönderme yaparaktan “Sizi ben de kurtaramam” diyordu.  Ki; ihtilal sonrası Akhisar’da Vehbi Bakırlıoğlu Ahmet Er’e  “Biz Halk partililer silahlanmıştık Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalede bulunmasaydı bizatihi biz harekete geçecektik “itirafında bulunmuştur. Anlaşılan o ki,  Ahmet Er ve arkadaşları ordu içinde İsmet İnönü taraftarı çoğunluk teşkil eden subayların emellerine geçit vermemek ve halkın lehine söz sahibi olmak için ihtilalin içerisinde bulunmuşlardır.  Öyle ya, madem ok yaydan çıkmış durum da,  o halde bir şekilde ihtilalin seyrini memleketin lehine çevirecek şartları oluşturmak gerekti. Bu da vatandaşı kucaklayarak,  Prof. Ali Fuat Başgil başkanlığında bir anayasa hazırlatarak, ortam sükûnet bulunca da DP üyelerini Türkiye’ye geri dönmelerinin ortamı sağlayarak, icabında İsviçre’de mecburi ikamete mecbur kılarak, dört yıl içinde ülkeyi seçime götürme şartıyla olurdu elbet. İleri sürdükleri bu şartlara rağmen kazın ayağı hiçte öyle çıkmaz, ihtilal sonrası DP mahkeme kararıyla kapatılarak bu iyi niyet girişimleri akamete uğrar.  Hatta bu iyi niyetlerini ortaya koyan 27 Mayıs ihtilal bildirisi Türkeş tarafından “Dikkat, dikkat! Türk Silahlı kuvvetlerinin Türk Milleti adına tarafsız bir şekilde idareye el koymuştur” anonsuyla duyurulur. Ahmet Er ihtilalin ilk günü İstanbul Emniyet Yardımcılığı, ertesi günde İstanbul Vali Muavinliğini üstlenir. İhtilal sonrası başta Devlet ve hükümet başkanı Orgeneral Cemal Gürsel olmak üzere 38 kişilik Mili Birlik Komitesi komisyonu kurulur. Kurulan bu komisyonun listesinde yer almayan subaylar ise istifa edip birliklerine dönerler. MBK çalışmaları önce zabıtsız yürür, sonrasında TBMM’ye intikaliyle gizli olarak yürütülür.  Bir gün Başbakanlık çalışmaları sırasında komite tarafından bir bildiri yayınlaması teklif edildiğinde Ahmet Er’in hazırladığı “Türk Milletini birlik beraberliğe, kardeşliğe çağrı” yapan bildirisi,  böyle bildiri mi olur tarzında tartışmalar eşliğinde reddedilir. Bunun yerine Milli birlik ve beraberliğin tam aksine Kur Alb. Mithat Ceylanın  “Düşükler gençlerimizin kollarını, bacaklarını, beyinlerini kıyma makinelerinde kıymışlardır” şeklinde çirkin sözlerin sarf edildiği metin kabul edilir.  Tabi bu bildiri radyolarda okunduğunda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel apar topar can havliyle komiteye geldiğinde  “Bu bildiriyle hem kendinizi hem beni hem de devlet ve milleti rezil ettiniz. Kaldı ki az önce İngiliz Sefiri bile bana telefon ettiğinde Türk milleti bu derece merhametini kaybetmiş olamaz” diyor,  bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tarzında sert çıkışacaktır.  Her neyse artık olan olmuştu,   yaklaşan bayramla Türk milletinin gönlünü alacak bir bayram mesajıyla durum vaziyet telafi edilme cihetine gidilecektir. Nitekim Ahmet Er bayram mesajı hazırlama görevini üstlenir de. Gerçektende bayram mesajı sevgiye saygıya, birlik beraberliğe, Mevlana’nın Yunusun aşk sofrasına davet içerikli olup Türk milletinin gönlünü alacak nitelikte duyurulur.  Öyle ki, bu duyuru Osman Bölükbaşı gibi özü sözü bir lideri mest edip bütün arkadaşları adına Ahmet Er’i tebrik etmesine yetecektir. Ancak bu sevinç çok kısa sürecektir, komite üyelerinin ikişer kişilik gruplar halinde Türkiye’yi karış karış dolaşıyor olduğu günlerde bir gezi sırasında bir komite üyesinin adeta aba altında sopa gösterecek türden “Oturduğunuz yerde oturun 27 Mayıs hareketine karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız” sözleri üstüne tuz biber ekecektir.  Anlaşılan herkes Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi iyi niyetli değillerdi, herkesin kendine göre bir 27 Mayısı vardı.  Her şeye rağmen yine de Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi isimlerin içinde bulunduğu 14’ler grup tarafsız adaletli bir idarenin egemen olması için gayret göstereceklerdir.  Bilhassa CHP’nin ülke sathında gerilimi tırmandıracak dur durak bilmeyen aman vermeyen kuşatmasına karşı direnmekle dikkat çekeceklerdir. Hatta Cemal Gürsel “İsmet İnönü iktidar hususunda gerdeği girecek bir delikanlını heyecanını taşımakta”  demekle işin vahametini ortaya dökmüşte.  Nitekim bu iş için CHP’li bir avukat kullanılarak DP’nin kanuni müddet içinde kongre tarihini geçirdiği gerekçe gösterilerek kapatılması sağlanır. Yetmedi komite içerisinde Alb. Fikret Kuytak bir toplantıda kabül ettikleri “İsmet İnönü iktidara gelince bizlere senatörlük verecek” teklifini Ahmet Er’e de ilettiklerinde  “Sizin bu siyasi rüşvet telifinizi kulaklarım duymamış olsun” şeklinde karşılık bulacaktır. Hakeza Ekim ayı başlarında yine bir toplantıda Ecevit’in Ulus gazetesinde savunduğu Tabii Senatörlük fikri görüşüldüğünde yine  “Bu siyasi rüşvettir, oysa biz hiçbir karşılık beklemeden millete hizmet için yemin etmiştik”  diyerek aynı kararlığını bir kez daha ortaya koyar. 
            Evet, İsmet İnönü iktidara gelebilmek için gerdeğe girecek kadar hırslıydı.  Ne de olsa MBK içerisinde fanatik bir grup kendisine çalışıyordu. Ahmet Er’in Ankara ordu evinde bu hususta “Arkadaşlar bizler siyasi eşkıyalar değiliz, bakın kendi aramızda bile aramızda birlik sağlayamazken milleti nasıl bir araya nasıl getirebiliriz ki ” diye endişelerini dile getirdiğinde Cemal Gürsel’in “Tansiyonu yükseltiyorsun, konuşmasını kesin” şeklinde verdiği önergenin kabülüyle konuşmasını noktalamak zorunda kalır.  İşte görüyorsunuz Ahmet Er neye el atsa Cemal Gürsel bile yan çizip rahatsızlık konusu oluyordu. Yine bir seferinde ise,  Ahmet Er’in ricası üzerine Prof. Şakir Berk radyoda Perşembeyi Cuma’ya bağlayan saatlerde dini sohbetler vermeye başlar. Basın Yayın Genle Müdürlüğünü yürüten Ahmet Yıldız bu durumdan rahatsız olmuş gerek ki bu insan hakkında “ Ne diye bana gerici, yobaz birini göndermişsiniz, kendisini tanımam ama bunu Doç. Muammer Aksoy söyledi”   der.  Tabi Ahmet Yıldız’ın tavrı da hoş değildi.  Düşünsenize ilmine irfanın hürmet duyduğu bu insan gerici ve yobaz olarak yaftalanıyor, bu durumda Ahmet Er’i derinden yaralar.  Sadece dini konularda mı yaralanır, hukuk konusunda da öyledir.  Zira MBK çalışmaları sırasında Orhan Erkanlı ile birlikte Vali Refik Tulga’nın evini ziyaret için gittiklerinde tam kapıdan içeriye girecekleri sırada dışarı çıkıyordu ki,  hayrola nereye böyle dediğinde,  cevaben “Ali Fuat Başgil denen adam evine oturmuş Anayasa taslağı hazırlıyormuş, bu meseleyi hocalara sormam lazım bunun için gidiyorum” der.  Derken kendilerine eşlik edip üniversitede hocalarla bu meseleyi enine boyuna masaya yatırıp en son Heyeti Al-i varken evde anayasa taslağı hazırlamak fitneye sebep olur şeklinde orta bir yolla iş tatlıya bağlanır. Böylece Ali Fuat Başgil hocayı tutuklama planları suya düşmüş olur.  Keza edebiyat alanında rahatsızlıklarda öyledir. Nitekim bir gün MBK üyesi “Orhan Erkanlı Peyami Sefa’ya Çetin Altan için sosyalist demişsin, bunu hangi hakla,  hangi delille söyleyebiliyorsunuz, bu memlekette bir tek siz mi milliyetçisiniz” der. Peyami Sefa “Hayır ben delilsiz konuşmam, milliyetçilik konusuna gelince zaten milletimin her ferdi milliyetçidir” der. Bunun üzerine Ahmet Er araya girer “Muhterem Paşam görüyorum ki sorgulama halindesiniz, oysa ihtilaflar taraflar dinlenerek çözülür müsaade ederseniz muhterem hocamla görüşmek istiyorum” der.  Müsaade alıp Peyami Sefa ile odaya girdiklerinde; Hocam sizi Türk gençliğin aydınlatan yazılarınızdan tanıyorum, müsaade ederseniz elinizi öpüp uğurlamak istiyorum,  arka bahçeden taksiye bindirip uğurlar da. Tabi bu uğurlayış Peyami Sefa üzerinde unutulmayacak bir iz bırakır.  Öyle ki, Ahmet Er 14’ler grubu olarak yurt dışına sürgün edilip 1962 senesi Kasım ayında Türkiye’ye döndüğünde ilk iş Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Ayhan Songar’ı ziyaret etmek olur. Hoş beş sohbetin ardından kendilerine iki yıldan beri ordu da orta boylu, bıyıklı, esmer bir jandarma Yüzbaşıyı aradıklarını söylerler, dolayısıyla bu konuda yardımcı olmalarını istirham ederler.  Ahmet Er nedenini sorduğunda, meğer Peyami Safa üzerinde çok büyük bir iz bırakan o hadiseyi onlarla da paylaşmış ve mutlaka o’nu bulun arkadaş olun demiş.  Bunun üzerine Ahmet Er ayağa kalkıp çoktan arkadaş ve kardeş olduk bile deyip artık aramalarına gerek kalmaz. 
           Bir gün Bursa’nın Uludağ eteklerinde Soğukpınar köyünde merasime katıldığında konuşmacılar çarşafı eleştirip mantoyu övüyorlardı, o sırada tam ezan okunuyordu ki Atatürk Derneği Başkanı yüksek sesle “Arkadaşlar kim minareye çıkar Türkçe ezan okursa bu kalem Atatürk’ten yadigârdır” der.  Bu durumda köy halkı şaşkına döner.  Konuşma sırası Ahmet Er’e geldiğinde kendine yakışır üslupla yanlış konuşmaları düzeltip Türk Kültür Derneğini halkın hizmetine sunar da.  Bir müddet sonra yurtdışına gönderildiğinde Muhtar Ali’den bir mektup alır. Mektupta;  sayenizde açtığın kültür ocağında kitap sayısı arttığı gibi köylümüz kitapları okuyor da,  ancak köyde çarşaflılarla mantolular arasında kavga çıktı, bende köye hediye edilen mantoların üzerine gaz yağı döküp yakmakla büyük kavganın önüne geçmiş oldum. Böylece muhtarda tedbiri elden bırakmayıp bir başka yanlışı düzeltmiş oldu.  Zaten Ahmet Er açısından manto normal kıyafettir, çarşafsa aleyhine konuşmayacağı bir kıyafettir,  sonuçta mektupta dile getirilen büyük kaosu önleyecek tedbirle maksat hâsıl olmuş olur.
          Bir gece vakti İstanbul’dan Üsteğmen Eşref Dirlik telefonla Ahmet Er’i arayıp;       İstanbul Emniyet Müdür Vahit Erdoğan’ın arabasıyla giderken yolda Çanakkale muhaberelerinde bulunmuş yaşlı bir vatandaşın sarığını yırttığını, sakallarını, saçını kestirip ve cascavlak evine gönderdiğini,  sonrasında yaptıklarından dolayı o yaşlı adamın evine ziyaret edip özür dilediğini. Bunun üzerine o yaşlı zatın kendisine “ Bak evlat, Atatürk bize Çanakkale’de sakal ve bıyık bıraktırdı, üstelik daha sonrasında sakallarınızı kesin emirde çıkmadı” diye nasihatte bulunduğunu dile getirerek içini döker.  Tabii Ahmet Er bu ya, telefonda hemen üsteğmene bir kerede benim için ziyaret et elini öp ve özür dile ricasında bulunacaktır.  Eşref Dirlik bu ricasını yerine getirirde. 
          Ahmet Er bir keresinde Çankaya’da bürokratlar, basın, sanatkârların davet edildiği Cumhurbaşkanı Cemal Gürselin verdiği resepsiyona katılır.  Resepsiyonda Cumhuriyet Gazetesi sahibi Nadir Nadi ve Ulus Gazetesi Falih Rıfkı iki ünlü gazeteci yazarda vardı.   Ve bu iki yazar resepsiyonda Ahmet Er ve Muzaffer Özdağ’ın yanına gelip “Halk evlerini Türk Kültür Derneklerine tahsis etmekle kapatmış olmadınız mı sorusuna karşılık, Ahmet Er Horasani bir cevapla  “Halk evleri siyasi yuva haline gelmekle görevini yapamaz hale gelmiştir,  Türk Kültür Ocakları kültürümüzün yayılmasına aracı olacaktır” şeklinde karşılık verir.  Tabi Ahmet Er gazetecilerle konuşurken bir ara gözü Cemal Gürsel’e iliştiğinde etrafında 30-40 kadar kadın ve kız fotoğraf çektiriyorlardı ki zar zor kalabalık arasında yanına vardığında Gürsel sarhoştu,  kendisine “Paşam! Korkarım yarın o fotoğraflarla Ankara caddelerinde afişe edilirsiniz, bu hususu takdirlerinize arz ederim” der.  Ne yazık ki Gürsel elindeki kadehi havaya kaldıraraktan umursamaz bir edayla afişe etsinler der.  Tabi devletin en tepesinde cereyan eden bu hadise Ahmet Er gibi bir gönül adamını içten içe üzse de maalesef memleketin o dönemlerde ahvali budur. Öyle ya, devletin tepesi böyleyse kim bilir altı nasıl dedirttirecek cinsten hadisedir. Nitekim MBK sıfatıyla Türkiye’yi ikili gruplar halinde dolaştığı gezileri sırasında kendisine il sınırına kadar refakat eden Denizli valisi eşliğinde Ankara’ya dönüşünde yolda en yoksul bir köylünün evine haber vermeksizin ayakkabılarını eşikte çıkarıp içeri girdiğinde çocuğuna yemek yediren hanım ayağa kalkacağı sırada “Lütfen oturun çocuğu doyurmaya devam edin” der.  Vali ise ayakkabılarını çıkarmamıştı. Kadıncağız bir yandan Ahmet Er’in hal hatırını soran sözlerine kulak kabartırken, diğer yandan gözü de valinin ayakkabıları üzerinden ayırmıyordu. Derken evden ayrıldıklarında Vali, Ahmet Er’e bu durumun taaccübüne gittiğini ve bir anlam veremediğini söyler.  Ahmet Er ne desin ki, halkın halinden ancak halkın içinden çıkan idareciler anlar.  Zaten anlasa hiç kuşkusuz o da tıpkı Ahmet Er gibi eşikte ayakkabılarını çıkararak evin içerisine halktan bir insan olarak girmiş olacaktı.   

                                                14’ler Ve Sürgün Hayatı
         Her neyse bundan sonraki süreçte MBK komitesi içerisinde 14’lerin tasfiye harekâtı başlayacaktır. Nasıl mı? Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Ragıp Gümüş Pala’yı arayarak var git Genel Kurmay Başkanlığını teslim al emriyle düğmeye basılacaktır. Görevine başladığı ilk günlerde Albay Alparslan Türkeş’i telefonla aradığında size hâkim albay gönderiyorum birde siz dinleyiniz der. Dinlediğinde koyu bir CHP taraftarı ve DP iktidarını mahkûm ettirmeye yönelik zehir zemberek sözler sarf edecektir.  Alparslan Türkeş bunun devletin âli menfaatlerini zedeleyen sözler olduğunu belirterekten insaflı olmaya davet eder.   Tabi Türkeş’in bu haklı çıkışı komite içerisinde Alparslan Türkeş ve arkadaşları DP’lileri koruyor şeklinde yorumlanır. Komite içerisinde bırakın fanatik CHP taraflarını ihtilalin olduğu gün yurtdışında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü bile yurda döndüğünde daha ayağının tozuyla basar basmaz ağzından çıkacak ilk cümle Menderes’i suçlayacak beyanlarda bulunmak olur. Dolayısıyla hâkim albayın zehir zemberek sözlerine şaşmamak gerekir. Belli ki DP iktidarı kendi içinde ve dışında kuşatılmaya alınmıştı. İlginçtir Ali Fuat Başgil bunları yaparken 10 Kasım günü Yüzbaşı Mehmet Rıfkı’yı ziyaret için Başbakanlığa gelen CHP Mardin Milletvekili Dr. Vahap Dizdaroğlu Ahmet Er’le tanıştıktan sonra huzurlarında “MBK, DP’ye çok haksızlık yapıyor,  CHP’nin bunda hiç mi kabahati yok” sözler sarf edecektir. Bunun üzerine Ahmet Er orada tebrik edip bize yardımcı oldunuz der. Yetmedi Dr. Vahap Dizdaroğlu “Size ben yakın bir tarihte bir liste getireceğim, orada CHP’nin oyunlarını göreceksiniz” sözlerini de ekler.  Bunun üzerine o akşam Konya’da Alparslan Türkeş’in Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde konuşması vardı ki oraya davet edip Türkeş’le tanıştırır da.   Tanışma faslı bitip misafirini uğurladıktan sonra durumu Türkeş’e de anlattığında Ahmetçiğim durumu takip edelim der.   Fakat ne var ki 13 Kasım olayı ile 14’ler sürgün edildiklerinde Dizdaroğlu’yla bir daha görüşmek nasip olmaz, böylece söz ettiği o vesika da sırra kadem basar.
         Evet, MBK bölük pörçüktü. Hatta kendi aralarında şaka yolluda olsa bir gün bakalım hangimiz hangimizi paketleyeceğiz demekten imtina etmezlerdi.  Paketleme işaretleri başlarda.  İlk iş Alparslan Türkeş’i Başbakanlık müsteşarlığından alıp yerine CHP’li Hilmi İncesulu’yu getirmekle elbet.  Tabi bunda ihtilalin tâ başından beri Sami Küçük, Madanoğlu ve bir grubun Cemal Gürsele şikâyetle “Albay Türkeş’in sizi tasfiyeyi düşünüyor” fitnesinin etkisi çok büyüktür. Oysa Türkeş’in Gürsel’le başlangıçta araları çok iyiydi, işte bu tip fitne faaliyetleri gün be gün aralarının açılmasına yetecektir.  Derken 14’ler tasfiye edildikten sonra MBK, Talat Aydemir cuntasının kontrolüne girip rüşvetçileri, kapkaççıları, masonları, komünistleri sevindiren bir durum ortaya çıkar.  Bu tasfiye girişiminden tek üzülen taraf Menderes ve arkadaşları olacaktır.  Öyle ki, Menderes arkadaşı Vecihi Bey’e “Asıl ihtilal şimdi oldu, artık ümit kapılarımız kapandı” diyerek üzüntüsünü izhar eder.  Gerçekten de 13 Kasım tasfiye harekâtından sonra İsmet İnönü’nün Tabii senatörlük rüşvetiyle koltuklara kurulacaklardır.
         Artık Yurt dışına görevlendirildiğini tebliğ için evine gelen Mehmet Özgüneş Devlet Müşaviri olarak kendisine üç ülke ismini vermesini talep eder. Ahmet Er bu ya, Hakkâri’de bir köyde öğretmenliğine talibim der. Dava arkadaşı Mehmet Özgüneş bu sözler karşısında duygulanıp bu talebi ilgili yerlere ilettiğinde kabul görmeyince, bu kez madem öyle bari çocuğumun tedavisine imkân verecek ülke olsun der. Derken Libya Büyükelçiliğine tayin edildiği haberini gazetelerde öğrenir. Önce Mürted Hava üssüne götürüldüğünde Alparslan Türkeş’te oradaydı. İçeri girdiğinde binbaşıdan abdest almak için su istediğinde sert çıkışırlar. Türkeş’le arada bir duvarın bulunduğu odanın kapısı aralandığında yağız çehreli bir erin işte size abdest için su getirdim demesi tüm yorgunluğunu üzerinden atmasına yetecektir. O erat bu isteğini nereden duymuştu bilinmez ama Ahmet Er’in sırrını çözemeyeceği bir hadise olarak hafızasına kazınır. Bu arada Ahmet Er tutuklu olduğu odanın yan duvarına zaman zaman vurup pencereden konuştukları Türkeş’e “Albayım ne dersiniz yurt dışında iki yıl kalacakmışız.” Tabi durumu fark ettiklerinde pencereler çiviletilerek konuşmaları engellenecektir. Derken Türkeş Hindistan’a, Ahmet Er’de Libya’ya sürgün edilecektir.   Türkiye’den ayrılırken o an bir seferinde Özgüneş’le Güneydoğu gezisinde Mardin’in Ömerli ilçesi halkının kuyruk olup içtiği çamurlu su aklına düşer ve eşinden o sudan bir şişe doldurup getirmesini rica edip öyle ayrılacaktır. Zaten eşi ve çocukları aradan 10-15 gün geçtikten sonra Tropili havaalanına indiklerinde eşi “Al sana Anadolu suyu getirdik” diyerek vazifesini yerini getirmiş olur.  Her ne kadar adına sürgün denilse de buralarda bir dizi faaliyetlerde bulunmayı ihmal etmeyecektir.  Nitekim bir dizi faaliyetler içerisinde bir gün Fizan’a doğru seyahate çıktığında arabasında bir mihmandar “Yolumuzun üzerinde gözleri kör bir muhterem zat olduğunu, işte şurada” dediğinde hemen selam verip kendini Türk Sefaretinden Ahmet olarak takdim eder.  O yaşlı adam “ Her ne kadar benden yaşça küçük olsan da ver elini öpeyim”  der.  Ansızın elini çekse de birbirlerinin elini öptüklerinde ‘Ahmet şimdi hangimiz kârlıyız’ diye sorar. Ahmet Er “Tabiî ki bir büyüğün elini öpmekle ben kârlıyım” der. İhtiyar “Hayır ben kârlıyım, bikere sen Fizan Çölünde kör bir bedevinin elini öptün, ben ise Osmanlının elini öptüm” diyerek adeta tarihe not düşmüş olur.
         14’lerin yurt dışında aldıkları haber üzecektir. Çünkü Menderes, Polatkan, Zorlu hakkında idam kararı alınmıştı. Büyük bir tepki göstereceklerdir.  Türkiye’de kimsenin gıkı çıkmadığı bir dönemde idamlar konusunda tek itiraz sesi Alparslan Türkeş’in Cemal Gürsel’e yazdığı mektupla gelir.   Netice vermese de idamlara karşı gelmek kayda değer hadisedir. Hele ki idamlarda etkili olan ismin Talat Aydemir ve Halim Meşe’nin olduğunu öğrendiklerinde daha da yürek burkacaktır.  Ahmet Er birde bunun üzerine 17 Eylül günü radyoda Menderes’in idamını öğrendiğinde eşiyle birlikte hüngür hüngür ağlamaktan kendini alamayacaklardır. 14’ler bundan sonraki aşamada Brüksel’de bir araya gelmeye karar verirler. Brüksel’de Kabibay’ın evine gidilir. Türkeş ise telgraf çekip toplantıya birkaç gün sonra katılacağını bildirir. Fakat aralarında içten içe liderlik yarışması kızışacaktır.  Her neyse Türkeş toplantıya katıldığında “Arkadaşlar aranızda en kıdemli olarak 14’lerin lideri ben bulunayım” der. Tabi bu hususta toplantıda mutabık kalınmayınca 14’lerin her biri ancak kendini temsil edebilir, hiç kimse 14’leri temsil edemez noktasında karar kılınır.  Böylece alınan kararla 14’ler paramparça tarihin sayfalarına gömülür. Artık bu noktadan sonra 14’ler 6 ve 8’ler olarak ikiye ayrılacaktır. Ahmet Er,  Alparslan Türkeş’le Madrit’te ki toplantının ilk buluşmasında “Albayım 14’ler 6 ve 8’ler olmak üzere ikiye ayrıldık, benim sizin yanınızda yer almam memnun etti mi” dediğinde Alparslan Türkeş’in yüzü aydınlanıverir ve  “Ahmetçiğim nasıl memnun kalmam ki” diye karşılık verir.
                                           Sürgünden Vatana Dönüş
        Evet, 14’ler iki yıl sonra yurda 6’lar ve 8’ler olarak döneceklerdir. Hatta döndüklerinde aralarından üç kişi CHP’ye katılacaktır.  Partiye girdikleri gün İsmet İnönü “CHP’ye 27 Mayıs’la ilgili yapılan taarruzlara bu arkadaşlar cevap verecektir” söylemesi manidardır. Aslında bu İsmet İnönü’nün sinsi bir atağıydı.  İlginçtir Cemal Gürsel 14’ler yurt dışına gittiklerinde “Beş para etmez adamlar” derken döndüklerinde ise bir gazeteciye verdiği beyanatta “Milli kahramanlar” diyecektir.  Çünkü Türkiye’ye döndüklerinde ordu içinde11’ler ve 22 Şubatçılar gibi cunta faaliyetleri gırla gidip TSK içinde memnuniyetsizliğe yol açacaktır. Yani, dün İsmet Paşa’ya methiye düzenler bugün reddiye döşeyeceklerdir.  Bu arada Talat Aydemir’de habire örgütleniyordu,  ihtilal ve ihtilal sonrası programına ait bir sayfalık yazı hazırlamıştı bile.  Ahmet Er bu durumda  “Koca bir devlet bu bir sayfalık metinle idare edilemez” şeklinde gönderme yapıp tepkisini gösterecektir.  Bu tepkisini Talat Aydemir’e aktardıklarında “Ahmet Bey’e söyleyin hareketimizi desteklemiyor bari kösteklemesin” diye karşılık bulur. Derken 21 Mayıs 1963 olaylarında birkaç ay önceydi ki Alparslan Türkeş Atatürk Orman Çiftliğindeki toplantıda “Arkadaşlar Talat Aydemir benimle görüşmek istiyor kabul edeyim mi, etmeyiyim mi” dediğinde Ahmet Er “Albayım; Menderes ve arkadaşlarını idamında etkili olan biri görüşmeyin” diye fikir beyan edecektir. Alparslan Türkeş o müzakerede kendi fikrini beyan etmez ama 10 Nisan 1963 günü Dikmen sırtlarında görüştüklerinde neyse ki Talat Aydemir’le anlaşamayacaktır.  Her neyse akşam olduğunda Uzun Otelde toplanacakları sırada Numan Esin büyük bir telaşla “Talat Aydemir ihtilal yapıyor, şu an tanklar sokaklarda dolanıyor” deyip içeri girdiğinde Ahmet Er “Bu Talat Aydemir’in ihtilalidir,  asla bizim hareketle yakından uzaktan alakası yoktur” der. Bu görüş kabul görürde.  Bu arada doğruca Türkeş’in evine gidip ona zarar gelmesin diye korumaya alacaklardır. Çünkü 14’ler içinde hesaplaşacakları ilk arkadaşı Alparslan Türkeş olacaktı.  Madem öyle, bu iş için Vecihi Öğütçü ve Naci Kuşadalı Türkeş’i Numan Esin’in akrabası bir astsubayın evinde saklı tutacaklardır. Ahmet Er, Türkeş’in evinde radyoyu dikkatle dinliyordu ki radyodan önce TSK Genel karargâh adına Talat Aydemirin mesajı duyurulur.  Neyse ki az sonra Yarbay Ali Elverdi Paşa radyoda ”İhtilale teşebbüs eden hareket önlenmiştir, devlete başkaldıranlar tutuklanmıştır, Türk ordusu duruma hâkimdir” diyerek adeta yüreklere su serpmiş olur. Böylece Türkeş’in saklanmasına gerek kalmayıp eve döner.  Ancak sonradan Türkeş’in evinden alınıp götürdüklerini öğrendiklerinde kendilerine avukat tutup beraatini talep ederler.  Nitekim Türkeş Mamak’tan tahliye olduğu gün karşıladığında Ahmet Er’e  “Ah! Ahmetçiğim keşke senin sözüne uyup Talat Aydemirle görüşmeye gitmeseydim. Demek ki çekecek çilemiz varmış” şeklinde pişmanlığını dile getirecektir.
         Aslında 21 Mayıs olayı Ahmet Er ve arkadaşlarının dernek kurma gayelerini de berhava eden hadise oldu. Geriye iki alternatif kalmıştı, ya parti kurmak ya da bir partiye girmek fikri kalır.  Bir gün Türkeş’in evine gittiklerinde Muzaffer Hanım “Bugün Aslan, Dündar Bey, Muzaffer bey üçü buluşup CKMP’ye girecekler haberiniz var mı” der.  Bunun üzerine Ahmet Er “Haydi arkadaşlar bizde gidelim arkadaşları oraya.” Gittiklerinde üçü de partiye girmişlerdi, merasim bitmişti de.  Ahmet Er arkadaşlarına “Partiye giren arkadaşlar bize haber vermemekle hata yapsalar da bizde onları yalnız bırakmakla başka bir hata etmemeliyiz, geliniz girelim” dediğinde Esin ve Kaplan öfkelerine yenik düşüp girmezler, böylece Ahmet Er aynı gün partiye giriş beyannamesini imzalayarak üyeliği gerçekleşir. Hatta partiye katılmakla Ahmet Er, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ bölge müfettişi Alparslan Türkeş’te genel müfettiş olur.
        Kongre hazırlıkları devam ediyordu ki Alparslan Türkeş ekibi ile CKMP eski yöneticileri kongrede karşı karşıya geleceklerdir.  Ziya Tansu’nun evinde yapılan toplantıda bazı kimseleri delege imiş gibi gösterelim teklifinden tutunda gençlerden yuh ekipleri çıkartmasına kadar bir dizi etik olmayan teklifler sunulduğunda Ahmet Er’in morali bozulur.  Kongre divanına Gökhan Evliyaoğlu seçilmişti ama doğrusu kongreyi adaletli idare etmeyecektir. Ve Alparslan Türkeş Başkan seçilir.  Ertesi gün Ahmet Er Türkeş’in odasına girip istifasını sunup ayrıldığında yolda arkasından yetişilip Rıfat Baykal; dilekçeyi geri çek,  hele bir dur daha yolun başındayız, sen ne yapıyorsun diye ricada bulunurlar.  Zaten rica etmelerine de gerek kalmaz, dilekçesini yırtmış atmışlar bile.  İlginçtir Baykal ve Özdağ yıllar sonra kendileri istifa ettiklerinde, bu kez Ahmet Er istifa etmeyin diye rica edecektir.  Ahmet Er bundan sonraki siyasi hayatında mümkün mertebe siyasetin çirkinlerinden kaçıp partiyi bir ilim, irfan ve kültür merkezi gibi düşünüp öyle hareket edecektir. Nitekim bu doğrultuda genel kurulu idaresi bildirilerini kendileri hazırlayacaktır. Bir defasında hazırladığı ‘Müslüman Türk Milleti’ ile başlayan bildirisi tartışma yaratacaktır. Kimi sadece ‘Türk Milleti’ denilsin, kimide sadece ‘Müslüman’ kelimesi kalsın diye tartışmalar eşliğinde alelacele 9 ışık takdim edilir. Ayrıca Kurt Karaca’nın Milliyetçi Toplumcu eseri yazılır. Tabi bu eser sonradan national sosyalizm manasına geldiği içindir yasaklanır. Şu bir gerçek Türk ve İslam kavramları etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz kavramlardı.  Derken o sıralarda Ülkü Ocakları da açılmaya başlamıştı ki Ahmet Er tamamen kendini gençliğin yetişmesine adayacaktır.  Bu doğrultuda Prof. Erol Güngör’den kitaplar hazırlamasını rica ettiğinde memnuniyetle der. Aynı gün Seyyid Ahmet Arvasi ve arkadaşlarıyla karşılaştığında, S. Ahmet Arvasi “Müsaade ederseniz bu eserleri ben hazırlayım” dediğinde Erol Güngör’e söz verdiğini söyler. Bunun üzerine Arvasi “Merak etmeyin aramızda konuşur meseleyi hallederiz sizi sıkıntıya sokmayız” der.  Böylece iş halledilmiş olur. Derken MHP Genel Merkezi binasının alt katında kitap evi açılırda. Gerçektende bu tip faaliyetlerle gençlerde okuma iştiyakı çığ gibi büyürde. Ahmet Er gençlere Türklük Şuur ve Gururu, İslam Ahlak ve Fazileti bilinci aşılayacaktır. Bir seferinde Türk İslam sentezi dediğinde Ahmet Arvasi itiraz edip   “Ahmet Abi! Homojen olmayan nesnelerin bir araya gelmesine sentez denir. Oysa Türk deyince benim aklıma İslam geliyor, İslam deyince de Türk geliyor. Gelin bu ifadeyi değiştirelim yerine Türk İslam Kültür ve Medeniyeti davası diyelim” dediğinde kendisini tebrik edip oracıkta kucaklaşacaklarda.
            Ahmet Er 1967 İstanbul Kongresinde konuşmasını yapıp ardından Türkeş kürsüye geldiğinde üzerine basa basa  “İçimizde yeni düzen icat edenler var, bizim düzenimiz 9 ışıktır, 9 ışıktır, 9 ışıktır “ diye üç kez tekrar ettiğinde Ahmet Er burukluk yaşar. Sonradan Alparslan Türkeş kendisini il merkezine çağırdığında “Albayım, İslam bizim hayatımızın bütünüdür, ben köyüme ve tarlaya dönüyorum, Allah’a ısmarladık”  deyip oradan ayrılacağı sırada Alparslan Türkeş boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Sonra çay içip sohbet ederler.  Aslında Alparslan Türkeş gençlerin kendi kontrolünde tutma arzusundaydı.  Bu yüzden Ahmet Er’in gençlerle ilgilenmesiden rahatsızlık hissederdi. Hele ki bir gün Dündar Taşer’in “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur”  sözleri can evinden vuracaktır. Çünkü Ahmet Er lider tartışalamaz, fikir tartışalamaz ilkesine karşıydı, Allah’ın rızası nerede ona itibar ederdi.  Bu yüzden hakkında ileri sürülen gençleri pasifleştiriyor suçlamasına maruz kalacaktır. Ahmet Er,  Sait Bilgiç’e durum vaziyeti anlattığında özür dileyip tebrik edecektir.  Allah’tan Ahmet Er inandığı davada yalnız değildi.  Malatya’nın Pötürge ilçesinden Ankara’ya yerleşip ülkü yolu hareketine manevi ruh katan Ahmet Kayahan Baba Efendi Hz.leri de vardı. Öyle ki Ahmet Er’in ifadesiyle bu mürşidi kâmil ülkü yolu gençliğinin doğuşunda, yetişmesinde ve çatısını kurmada çok büyük pay sahibidir.  Bu yüzden böylesi bir zatı Türkeş’le tanıştırmayı ihmal etmez. Ahmet Kayahan Hz.lerinin yetiştirdiği gençlerin bir program dâhilinde Namık Kemal Zeybek’in görevlendirilmesini Türkeş’e arz ettiğinde kabul edecektir. Derken bu hareket içerisinde seminerciler denen çekirdek bir kadro oluşur.  Hatta bu çekirdek kadronun bir dizi faaliyetleriyle yepyeni bir medeniyetin hamuru yoğrulur da.  Buna rağmen hareket içerisinde bir takım aykırı sesler çıkacaktır.  Nitekim ‘Milliyetçi Türkiye’ kitabını yazan yazarı dinlemek üzere Türkeş Başkanlığında toplantı yapılmıştı ki, Prof. Cengiz Uluçay, Alparslan Türkeş’e hitaben bir soru yöneltir: “Albayım, biz bu Arap tasallutundan nasıl kurtaracağız, dinde reform ne zaman yapacağız?”  Bunu üzerine Ahmet Er araya girip “Bu din cihanşümul dindir, zaten reform din olarak gelmiştir, kaldı ki o görev siyasilerin işi değil müçtehitlerin görevidir” der.  Böylece Ahmet Er muhtemel bir yanlışın alev almasının önüne geçmiş olur.
                                                12 Mart ve Ahmet Er
       Tarihler 1971’i gösteriyordu ki Silahlı Kuvvetler içerisinde ihtilalci gruplar demokrasiyi kesintiye uğratmak için 12 Mart hazırlığı içerisindeydiler.  Ahmet Er Numan Esin’e bu sevdadan vazgeçmesini söylese de fayda etmez.   Bu sevdadan vazgeçmediler de ne oldu, ihtilal hazırlığı içerisinde olanlardan Mürted Hava üssü komutanı Tuğgeneral Aydın Kırşıoğlu hastalanarak tedavi için Londra’ya gitmiş, Orhan Kabibay’da bel fıtığı olmuş. Bu durumu Numan Esin,   Ankara’da Ahmet Er’le karşılaştığında  “Şans yüzümüze gülmedi”  diyecektir. İşte bu vahim hadiseyi önlemek üzere Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç 12 Mart 1971’de muhtıra vermekle geçiştirip Numan Esin ve arkadaşları tutuklanır da.
           MHP’den fiilen ve hukuken ilk ayrılan Numan Esin olur. Ayrılmayanlardan da kırgınlık belirtileri nükseder. Ahmet Er’de Adana’da ki kongreye katılmayarak yokluğunu hissettirecektir. İzmir’de bir evde Türkeş’le baş başa kaldıklarında ayağa kalkıp göğsünü açtığında küçücük sivilceleri göstererek işte üzüldüğüm zaman benim vücudum böyle olur dedikten sonra beraber parti çalışmaları doğrultusunda Balıkesir’e seyahat yaparlar. Sonrasında Ahmet Er köyüne döndüğünde şöyle kendi kendine iç muhasebe yapar: “Neden insanlar bir hareketin içerisinde beraber oluyorlarda sonradan birbirlerine karşı düşman kesiliyorlar? İstiklal savaşını gerçekleştiren, Cumhuriyeti ilan eden kadroda sonra birbirine düşmedi mi? Biz 14’ler sürgüne giderken mevcut olan birliğimizi neden muhafaza edemedik? Türkeş grubu, Kabibay grubu diye ayrıldık. Türkiye’ye döndükten sonra Türkeş gurubu da kendi aralarında yeniden dağılmadılar mı? Neden, neden, neden? Maalesef Allah rızasını yerini korku ve menfaat almış durumda.”
          Yine Ahmet Er 1969 yılında MHP’nin Cağaloğlu’nda ki İstanbul il merkezinde oturuyordu ki içeriye ismini bilmediği bir şahıs girdiğinde Türkeş’in yanına varıp gizli bir konuyu konuşmak istediğini bildirir. Bunun üzerine salondakiler salonu boşaltacağı sırada Türkeş Ahmet Er’e siz kalın der. Salon boşaldığında o şahıs şu bilgiyi verir: İstanbul’da Eli Burla biraderler Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün gazetesinde giderek Türkeş’in aleyhinde bir takım teklifler karşılığında yazı yazması için görüştüklerini. Neyse ki bu teklif gazete yönetimi tarafından reddedilir. Fakat aynı ekip bu kez Mustafa Polat’a gittiğinde onlar kabul edeceklerdir.  Gerçektende birkaç gün sonra Av. Bekir Berk’in baştan aşağı iftiralarla dolu kaleme aldığı  ‘İslami Hareket ve Türkeş’ başlıklı yazdığı broşürde o şahısın verdiği haberin doğruluğu ortaya çıkmış olur.
            24-25 Kasım 1967 yılında yapılan CKMP’nin 8. büyük kurultayın ikinci gününde Türkeş, Ahmet Er’in kulağına eğilip “Ahmetçiğim bir kapanış konuşması yetiştirebilir misin” diye sorduğunda İnşallah deyip genel merkeze giderek o konuşma metnini daktilo ettirip yetiştirir de. Hiç kuşku yoktur ki o metin tarihi bir metin olarak hafızalara kazınacaktır. Nasıl kazınmasın ki, işte o kapanış metin içerisinde en dikkat çeken cümleler Alparslan Türkeş’in hitabıyla şöyle anlam kazanır: “Ben Türk Milletini sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvetle, hileyle çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren ekonomiye çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş. Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır. Devletler para ile değil, inançla kurulur, parasızlıktan değil inançsızlıktan çökerler. Geleceğin büyük Türkiye’si selam sana.”
                                                    Seçimler Ve Ahmet Er
            Ahmet Er, 2 Haziran 1968 kısmı senato seçiminde CKMP’den Sinop adayı Mustafa Kaplan’ın yardım istemesi üzerine yanına vardığında “Yahu Ahmet, ben 15 gündür buralardayım, bu süre içerisinde bir Allah’ın kulu bu kapıdan içeri girmezken, sen daha dün akşam geldin 10 kişi birden partiye kayıt oldu. Bu işin sırrı ne dediğinde Ahmet Er “Buraya indiğimde sabah namazından çıkanların uğradığı kahvede soluklanıp sohbet ettiğimizde ben onları partiye davet etmemiştim. Biz kahvede onlarla Allah’ı ipinde buluştuk der.
          Alparslan Türkeş parti çalışmalarından fırsat bulduğunda dinlenmek için İzmir Gümüldere’ye giderdi hep. İşte bu gidiş gelişlerinde bir seferinde kahveden zehirlenmişti, bir seferinde de yine burada konakladığında hanımı Muzaffer hanımla yolda giderken yol hem asfalt hem de bomboş olmasına rağmen Alparslan Türkeş’e motosiklet çarptığında baygın halde ağzından çıkan ilk cümle “Bana Ahmet’i çağırın” demek olur.  Tabi Ahmet Er yanına vardığında Muzaffer Hanım kendisine “Ahmet Bey, yere düşer düşmez sizi andı, sizi istedi. Aslan sizi çok seviyor” der.  Bu arada Ahmet Er Muzaffer Hanıma bu hususta kanaatini sorduğunda bir kaza değil suikast olduğunu söyleyecektir.
         Bir seferinde de Alparslan Türkeş evinde MİT görevlisi Alb. Selahattin’in bildirdiği habere dayanarak kendisine suikast tertip edileceğini paylaşır. Bunun üzerine Ahmet Er, o MİT görevlisine “Albayım yanlış istihbarat almışsın, çünkü şu anda iktidarda değiliz, bu durumda niye öldürsünler ki” der.  MİT mensubu oradan ayrılıp baş başa kaldıklarında “Ahmetçiğim sözlerin bana makul geldi. Ama gene de tedbiri elden bırakmamak lazım” der.  Ahmet Er ise “Hiç üzülmeyin, sıkılmayın,  Allah görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip böylece bu tür konular teşkilatlara bildirilmeden suikast konusu kapatılmış olur.
           Ahmet Er, 12 Ekim 1969 milletvekili seçimlerinde Manisa’dan adaydır. Seçim çalışmaları sırasında dinleyicilerden biri cebinden kâğıt çıkararak topluluk karşısında bağırarak “Efendim, ahlaktan faziletten bahsediyorlar, şu resimde Erbakan çıplak kadınla yan yanadır. Bu neyin nesidir?”  Ahmet Er bunun üzerine kendilerine “Bu resim fotomontajdır, hiledir. Ve o vatandaş salonu terk edecektir.  İşte Ahmet Er bu. Bir başka partinin liderinin hakkını koruyacak kadar etik sözler sarf eden Horasani bir şahsiyettir O.
           Ahmet Er,  bu kez 12 Ekim 1975 kısmı senato ara seçimlerinde Hasan Çulha ile birlikte Elazığ’dan senatör adayıdır.  Elazığ il teşkilatı telefonla kendilerine Malatya Havaalanında kırk eli arabayla karşılayacağız dediklerinde “Ben bir arabaya sığarım,  fazla arabayla gelirseniz aynı uçakla Ankara’ya dönerim” der. Gerçektende dediğini yaptırıp tek arabayla il teşkilatına gelirler,  oradan da Karakoçan’a yola koyulduğunda yolda 40-50’ye yakın çocuklar avazları çıktığı kadar şöyle bağırıyorlardı “Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var” diye.  Düşünsenize Karakoçan’da MHP teşkilatı olmamasına rağmen sabahın köründe o çocuklar sevgi seli gösterisiyle karşılıyorlardı. Az sonra şehrin yaşlılarıyla tanıştıklarında “Haftaya gelin,  biz size meydanda bir kürsü hazırlayalım, o kürsüden halka hitap edin” diyeceklerdir. Gerçektende bir hafta sonra Hasan Çulha ile birlikte konuşma gerçekleşir de.  Düşünsenize Başbakan Demirel büyük bir konvoyla Karakoçan’a uğramak istediğinde taşlı sopalı saldırıya maruz kalmış, ancak geniş güvenlik önlemleriyle ilçeye girebilmişti.  Bu demektir ki iktidar partisi de olsan halkın gönlünü fethetmek asıl mühim hadisedir. Nitekim Ahmet Er, teşkilat binası olmayan bir yerde “Aziz Elazığlılar ben sizden oy istemeye gelmedim, küsleri ve dargınları barıştırmaya geldim” diyerek bu gönül fethini başaran bir ağabeyimiz olarak siyasi tarihe not düşecektir.
               1970-1980 yılları arası bir tarihte Genel Başkan yardımcılığını yürütüyorlardır ki odasına ülkü yolunun önemli isimlerinden Esat Güçhan odasına girdiğinde dışarıda sizinle iki vatandaş görüşmek istiyor.  Ahmet Er “Gelsin” der. İçeri girdiklerinde kendisine birinin Siirt’in Tillo ilçesinden, diğerinin Eruh ilçesinden olduğu takdim ettiklerinde Tillo’lu vatandaşın yanına yaklaşıp “Fakirullah İbrahim Hakkı Hz.lerinin manevi ikliminden buralara gelmişsiniz” deyip elin öpecektir.  Eruh’lu vatandaşta boynunu büktüğünü fark ettiğinde ise onunda gözlerinden öpecektir.   Her iki vatandaş o an hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır.  Ahmet Er “Hayırdır bir derdiniz mi var” diye sorduğunda, cevaben “Hayır efendim sevincimizden ağlıyoruz, CHP’liler bizlere MHP’yi Kürt düşmanı olarak lanse ettiler hep, oysa şimdi görüyoruz ki,  anlatılanların hepsi yalanmış” diyeceklerdir. Ardından Türkeş’in makamına götürdüğünde o da iltifat ve ikramlarda bulunduktan sonra memleketlerine sevinç gözyaşları içerisinde döneceklerdir.
              14 Ekim 1979 yılı senato seçimlerinde Alparslan Türkeş köye telefon ettiğinde “Ahmet Bey arkadaşlar sizi Muş’tan aday görmek istiyorlar.”   Bunun üzerine Namık Kemal’in kullandığı arabayla yola çıkarlar.  Orada MHP il yöneticileri ve ilçe başkanları ile toplantı yaptığında “Arkadaşlar seçim çalışmalarında ölçümüz şu olmalıdır: 59 dakika sohbet, 1 dakika siyaset. Bu 1 dakikalık siyaseti sizin için ayırıyorum, benim için 60 dakika sohbet” dediğinde Namık Kemal Zeybek söz alıp “ Muhterem Ahmet ağabeyimin ifade ettiği dakikaları ben tersine çeviriyorum 59 dakika siyaset 1 dakika sohbet “ der. Tabii aradan yıllar geçip Namık Kemal Zeybek Kültür Bakanı olduğunda kendisini tebrik etmeye gittiğinde “Şimdi ne düşünüyorsunuz” dediğinde cevaben  “60 dakika sohbet” diyecektir.
             Evet, sohbet deyip geçmemek gerekir. Öyle sohbetler vardır ki insanın aklını başından alır da. Nitekim Muş’ta il yöneticileri Akbaş Baba isminde Hak dostunu ziyaret etmelerini istediklerinde ziyaretine gittiğinde üç beş kelamdan sonra kendilerine  “Efendi neden geç kaldınız” sorduklarında Ahmet Er “Efendim ne gibi geç kaldık “ der.  O zat cevaben “ Yarın sabah çay içmeye gelirken bu hususu öğrenmiş olarak gelirsiniz” der. Ertesi sabah buluşup çay içtiklerinde Ahmet Er’in o an aklına 1961’de Libya”da sürgünde iken yazdığı ‘Hayal Ülke’ şiiri düşer. O şiirin satır aralarında geçen “Orada bağırıyor ak saçlı bir ihtiyar Muş Ovasından”  bir cümleyi orada da okuduğunda, o piri fani zat “işte o bahsettiğin ak saçlı ihtiyar Akbaş Baba benim, o yıldan beri, yani tam 18 yıldır geleceksin diye yolunu bekliyorum” der.   Ahmet Er hemen elini öpüp “ Efendim ne olur bizim fakirhaneyi de ziyaret edip misafirimiz olun “ der.  Asasını sağa sola oynatıyordu ki “Memnun oldum, ancak Muştan ayrılamayız. Çünkü biz Muş’un köpekleriyiz, köpekler evden ayrılınca eve hırsızlar üşüşür” der. O arada yanımdakilere bakıp bunlar kimdir diye sual eylediğinde cevaben “Efendim Ülkücü gençlerdir” der. Bunun üzerine “ Bunları iyi tanıyın, çok iyi tanıyın, Bunlar Mehdinin ordusudurlar” der.
             Öylede sohbetler vardır ki insanı çileden çıkarır. Nasıl mı? Ahmet Er ertesi gün Muştan döndüklerinde bir misafirin var dediklerinde Demirci köyünden Şeyh Lütfi’ymiş meğer görüştüğümde kendisi:”Siz dün bizim köyü ziyaret etmişsiniz, bende iade-i ziyaret için gelmiş oldum.” Bunun üzerine Ahmet Er teşekkür ettikten sonra,  kendisine “Şeyh Efendi birkaç gün önce Erbakan size gelip bir gece kaldı mı” sorduğunda ses çıkmaz.  Bu kez “ Peki oy istedi mi” sorduğunda yine ses çıkmaz. Madem ses yok kendi kanaatimi söyleyebilir miyim der. Buyurun dediğinde Ahmet Er” Kanaatim odur ki Erbakan sizden oy istedi, sizde oy vereceğinize dair söz verdiniz. Oysa bunun adına irşad ocağı demezler parti ocağı derler. Siz mürşitliği o da müritliği ihlal etmiştir. Bu ne biçim tarikat ve bu ne biçim şeyhliktir” der. Tabi şeyh efendi kızarak ”Ama size de köpekçi (bozkurtçu) diyorlar” buna ne dersin? Ahmet Er ”Bu sözün sahipleri Erbakan’la Ecevit’tir” deyip şeyh efendi ile kavga etmeden oradan ayrılır.  Bu olayın üzerinden beş altı ay geçmişti ki Ankara’da MHP Genel Merkezinde Genel Başkan yardımcılığını yürüttüğü sıralarda bir telefon alır: “Ben Muş’un Demirci Köyünden Şeyh Lütfi” diyerek görüşme talebinde bulunur. Ahmet Er buyurun gelin dediğinde kendileri  “Biz partide değil sizi filan yerde bekliyoruz. Buraya gelirkende lütfen perdesiz gelmeyin” der. Bu kez Ahmet Er,  beraberimde Namık Kemal Zeybek’i getirsem olur mu? Olur derler.  Derken tarif edilen adrese gittiklerinde Muş’ta ki olanlardan özür dilerler. Ahmet Er “Bu özrün sebebini anlayamadım” dediğinde cevaben “ Size vermemiz gereken 4-5 bin oyu Erbakan’a verdik bizi affedin” der. Ahmet Er “Lütfen rahat olun” der.  Bu kez Şeyh Efendi “Şükürler olsun dün akşam Erbakan’a içimi boşalttım, Erbakan yemekte akrabalarınızdan bana verin onu milletvekili yapayım dediğinde,  bende kendisine yeter artık şu siyasetin kirli ellerini üzerimizden çek. Bizi şimdiye kadar siyasetin batağına çektin yeter. Eğer arzu edersen bizim partiden seni milletvekili çıkarayım“ diyerek geçte olsa bir gerçeğe parmak basmış olur.   Evet,  hakiki veliler ordusu çirkin siyaset oyunlarına alet edilemez.
                                          Alparslan Türkeş’in acı günü ve Ahmet Er
         1974 yılı Alparslan Türkeş’in acı senesidir, aynı baş yastığa koyduğu Muzaffer Hanımı kaybedecektir.  Eşine o kadar bağlıydı ki her sabah kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Eşinin vefatında Ahmet Er, 10-15 gün Ankara’da Alparslan Türkeş’in evinde kalarak onu yalnız bırakmayacaktır. Bu vefat hadisesi Alparslan Türkeş’in ruh dünyasında da büyük değişimlere yol açacaktır. Öyle ki 77’li yıllarda Erzurum mitinginde şimdiye kadar alışılmışın dışında “Vatan bir, Devlet bir, Bayrak bir, Ezan bir, Peygamber bir, Allah bir” diyerek kitlelere hitap edecektir. Kürsüden indiğinde Ahmet Er, konuşmanız güzeldi fakat sizin değildi dediğinde Alparslan Türkeş “Doğru söylüyorsun benim değildi” der. Ahmet Er dayanamayıp  “Haydi Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını ziyaret edelim” dediğinde çok memnun kalıp ziyaret ederler de.  Ziyaretin akabinde Erzurum’da otele döndüklerinde Ahmet Er’in odasında kahvaltı yaptıklarında “Albayım merhume eşiniz size bir mesajı var dediğinde bir anda Alparslan Türkeş’i heyecan sarıp nedir o mesaj?  Bunun üzerine Ahmet Er “Bizim hanım manada merhume, muhterem yengemizi görüyorlar, Aslana söyleyin Milliyetçiler yorulmaz” diyor. Tabii Alparslan Türkeş’in gözlerinden yaşlar akıp “Ah Muzafferciğim sana malum oluyor” diyerek Ahmet Er’e sarılacaktır.  Bu arada Ahmet Er otelde kaldıkları sürece Türkeş’le birlikte Abdul Kadiri Geylani Hz.lerinin ‘Fütuhul Gayb’ eserini okumayı da ihmal etmez. İşte yine o eserden birkaç sayfa okuduğu esnada Alparslan Türkeş Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını bugünde ziyaret edelim mi, hem de bugünkü ziyaretimiz dünkünden çok farklı olacak.  Ahmet Er “Hayırdır” diye sorduğunda cevaben bana “Sabaha karşı Abdurrahman Gazi Hz.lerini manada gördüm. Rüya âleminde ‘Efendi sen ve arkadaşın çok acelecisiniz. Dün ziyaretime geldiniz. Yerimde yoktum. Çok mühim bir işimi yarıda bıraktım. Sizi karşılamaya geldim. Biraz daha bekleseydiniz kapıları açık bulacaktınız. Sizi bugün bekliyorum’ dedi.  İşte Ahmetçiğim bu ziyaret bir davete icabet olacak” der ve huşu içerisinde o manevi makam ziyaret edilir de. 

                                       12 Eylül Ve Ahmet Er
          Gel gelelim 1980 yıllara.  O yıllarda sokak çatışmalarının dorukta olduğu noktada 12 Eylül ihtilali gerçekleşir ve ilk tutuklananlar arasında Ahmet Er’de vardı. Tabii tutuklananlar daha sonra kademeli bir şekilde salıverilip nihayetinde hepsi beraat eder. Alparslan tutukevinden en son çıkandı. Tutuk evindeyken Mehmet Pamak’a 7 Temmuz 1983 itibariyle Muhafazakâr Partiyi kurdurur. 1985 yılında tutukevinde çıkınca Ahmet Er’le beraberce Konya’ya giderler. Geceleyin abdest alıp Alparslan Türkeş’in kapısını çaldığında  “Albayım abdestliyim, geçmişte aramızda geçen her ne üzücü bir durum olmuşsa unutup toprağa gömelim, bu yeni bir başlangıç olsun, işte bu niyetle size elimi uzatıyorum” deyip el sıkışırlar.  Sonra şöyle bir teklifte bulunur: “Gelin şu fani dünyadan göçmeden bu büyük davayı ehline teslim edelim. Hiç olmazsa gözümüz arkada kalmasın.” Alparslan Türkeş  “Peki kimleri düşünüyorsun” dediğinde Ahmet Er cevaben  “Nevzat Köseoğlu, Nuri Gürgör, Acar Okan, Namık Kemal Zeybek, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Ayvaz Gökdemir ilk hatırlayabildiklerim isimler. Müsaade ederseniz isimler üzerinde daha da araştırabilir, inceleyebilirim”  der. Tabii Alparslan Türkeş bu teklife pek sıcak yaklaşmaz. Kaldı ki Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri de Alparslan Türkeş’in yüzüne karşı “Sen bu davayı bırak, evine çekil hatıralarını yaz, işi ehline teslim et” diye dile getirdiğinde Alparslan Türkeş “Efendim ben de bırakmak istiyorum, lakin halk beni bırakmıyor” diyecektir. Bunun üzerine Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri en son noktayı koyup şöyle der: “ Hayır, aksi söyledin. Halk seni bırakıyor sen halkı bırakmıyorsun.” 
         Evet, belli ki Alparslan Türkeş’in siyasetten elini ayağın çekmeye niyeti yoktu,  üstelik istişaresiz Mehmet Pamak’a kurdurduğu Muhafazakâr Parti yetmezmiş gibi, yine istişare etmeksizin bu kez bu kez 30 Kasım 1985 tarihi itibariyle MÇP ismi altında siyasi faaliyet gösterecektir. Tabi işin içinde istişare olmayınca Ahmet Er ve arkadaşları Türkeş’le olan yollarını ayırmaları kaçınılmaz hal alır. Nitekim Ahmet Er bu konuyu Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leriyle de görüştüğünde kendisine “ Evlat! Canını sıkma, istersen ayrıl”  diyecektir. Böylece ayrılır da.  Ancak 1987 yılının Eylül ayı içerisinde Türkeş ve Baykal hanımlarıyla birlikte köye ziyarete geldiklerinde Ahmet Er’i bir kenara çekip şöyle derler: “Bakın, teşkilatlarımızdan habire mektuplar ve telgraflar yağıyor, bize diğerleri gelmezse gelmesin,  ama bilhassa senin için Ahmet Er’siz olmaz,  muhakkak getirin diyorlar. Gel gidip partiyi Genel Başkan Abdülkerim Doğru’dan teslim alalım.”   Ahmet Er bunun üzerine son derece nazik bir üslupla  “Albayım müsaade edin ben kalayım,  siz devam edin” diyecektir.  Tabii çok ısrar ettiklerinde onları hoşnut olarak uğurlayacaktır.  Alparslan Türkeş köyden ayrılıp partiyi teslim almaya dursun,  bu arada Manisa’da ülkü yolu gençlerinden Ethem Söylemez de Nizam-ı âlem dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştı ki Alparslan Türkeş bu derginin ülkücüler tarafından okunmasını yasak koyması her şeye tuz biber ekecektir.  Nitekim derginin kapatıldığı günlerde Türkiye sathında MÇP’nin şubeleri açılıyordu ki, Manisa’da da ülkücü gençler bu olayın burukluğunu hala atamamış olsalar gerek, acaba bizde Manisa’da açalım mı açmayalım mı diye Ahmet Er ağabeylerine sorma ihtiyacı hissedeceklerdir.  Tabii Ahmet Er, ne kurun ne de kurmayın diyordu. Ama şöyle bir etrafına baktığında yakından uzaktan ülkücülükle hiç alakası olmayan insanların hareket içerisinde yer edindiğini görüyordu ki gençlere sadece “aklınızı kullanın” diyecektir. Öyle ki, meseleyi Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine de aktardığında Ahmet Er’e  “Git efendiye söyleyin gençleri sıkmasın. Onların sözlerine ciddi olarak kulak kabartsın.”  Bunun üzerine tarihler 1992 yılının Haziran ayını gösterdiğinde Alparslan Türkeş’i telefonla arayıp kendisiyle görüşmek istediğini arz ettiğinde müsait olmadığını, görüşmeyeceğini beyan edecektir. Böylece iplerin tamda koptuğu noktada bir daha da Ahmet Er ve Alparslan Türkeş birbirleriyle görüşmeyeceklerdir. 
                                              Muhsin Yazıcıoğlu Ve Ahmet Er
           Artık Bundan böyle yol arkadaşı Muhsin Yazıcıoğlu yar ve yardımcısı olacaktır. Ki,  MHP içerisinde gelişmelerden Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları da rahatsızlık duyup partiden ayrılma müzakerelerine girişecektir.  Muhsin Yazıcıoğlu bu konuyu Ahmet Er’e de açtığında kendisine şöyle der: Her zaman için istifa edebilirsin. Ama biraz sabredin, olmazsa birde büyüklerimize danışalım.”   Gerçekten de manevi dost bildikleri Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine sorduklarında o da  “Hele biraz daha sabredin. İstifadan sonra kurultaya gidin. Kurultaydan çıkan karar göre hareket edin” diyecektir. İşte bu müzakereler eşliğinde Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları en nihayet Alparslan Türkeş’le yollarını ayıracaklardır. Böylece yeni bir oluşum için kurultaya gittiklerinde parti kurulması noktasında karar çıkacaktır.  Derken 99 kişilik kurucular kurulu listesiyle Söğütözünden görücüye çıktıklarında Türk siyasetinde yeni bir sayfa açılıp BBP saflarında faaliyet göstereceklerdir.

              Şahsımın Ahmet Er Ağabeyimle Sadece Horasani El Sıkışma Hatırası Var

               Muhsin Başkan öteden beri bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarım doğup büyüdüğüm Bayburt ve mezun olduğum Erzurum Atatürk Üniversitesi, ilk memuriyete başladığım İstanbul Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve memuriyetimin ikinci basamağı Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezi’nde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme nasip olmamıştı. Tâ ki Ankara Sağlık Eğitim Merkezine naklen atamam gerçekleşti, işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği günden itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da BBP Genel Merkezde Ahmet Er Ağabeyimizle karşılaştığımda sadece tokalaşmak nasip oldu. Olsun o mübarek Horasani eline dokunduk ya, bu dokunuş bize yeter artarda.  Kaldı ki, Ahmet Er ağabeyimle bire bir zahiren tanışıklığımız olmasa da o bizim gönlümüzde Horasani Ağabeyimiz olarak taht kurdu hep.  O şimdi Ramazan ayı Fetih gününde vuslata ermekle sünnet-i seniyyeye ittiba edip Sünnetçiler köyünde medfundur.
               Ruhu şad olsun.

 Kaynakça: Bkz. Hatıralarım, Ahmet Er, Alternatif Yayınevi Aralık 2000.

Elbette ki Ahmet Er Ağabeyimizin hatıralarını vefatının hemen ardından Enpolitik ve Bayburt Postası Gazetesinde yayınlanan  “Bir Gönül Adamı Ahmet Er” makalemizde yer alan kendi dilinden derlediğimiz hatıralarla sınırlı değil.  Dahası var elbet. Bilhassa bu gönül adamının Kamer Vakfı Bülteninde ve Gündüz Gazetesinde yayınlanan iki önemli hatırası da tarihe geçecek kayda değer hatıralardır.  Hani derler ya Gönül Sultanların dilinden ancak gönül adamları anlar diye,  aynen öyle de Ahmet Er Ağabeyimiz’de bir Gönül Sultanını anlatırken kendi gönül dünyasına nasıl ışık olduğunu bakın nasıl dile getiriyor,  Gelin hep beraber izleyelim.
              “Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün manada bir büyük zat atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır... Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu.. ''Maksadın nedir?..'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu manadan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (k.s) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mana âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.
      ''Biz Hıristiyan âleminden korktuğumuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdülbaki (k.s) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s) Hazretleri'ne ve aile-i saadetlerine, kıymetli zatlara başsağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.
     1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.
    Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdıdr. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini manada da, zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mana ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.
      Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inşallah yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.

   MÜRŞİD-İ KÂMİL

        Söze Allah'ın (c.c) adı ile başlarız. Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?
      Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu âdemoğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi.
   Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefslerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.
    Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksiniz?'' demememiz içindi.
     Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:
       ''Bu mukavele ve bu misak-ı fitri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşad için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve, ''ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber onüç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaatı savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seydamız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlâs ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.
         Mahdumu alîleri Fevzettin Hz.leri naklettiler: Seydamız buyuruyor ki Fevzettin
bir kağıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz. de sevgili Peygamberimiz ((s.a.v.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah (c.c) 'tan korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''
     Kendileri hayatta iken bir mana âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükselişini milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?
      MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.
      Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:
    ''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban Veli Hz.leri olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.
       Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seydamız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlere muhattap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.”
Kaynak: Kamer Vakfı Bülteni ve Gündüz Gazetesi.

                                   Özal ve Seyda Hz.leri 
        
         Merhum Özal;  Mehmet Zahit Kotku’ya son derece muhabbet beslemiş bir liderdi. O aynı zamanda Başbakanlığı döneminde Muhammed Raşid Hz.lerinin mecburi ikametinin kaldırılması için çaba sarf etmiştir.  
       12 EYLÜL DİN MAZLUMU           
                     Bakmayın siz öyle başlığa bakıp ta 12 Eylül mazlumu dememize, aslında o mazlumluk hakikatte manevi makam alması içindir. Nasıl ki, bir müminin ayağına diken batsa günahlarına kefaretse, veli kullar içinse o diken manevi makam kat etmektir.
           Düşünsenize o çile dolu yılları, asıl dert davaları sağ sol kavgalarına son verip akan kanı durdurmak değil, bağcıyı dövmekti. Hem nasıl oluyorsa 12 Eylül öncesi dökülen kan ihtilalin ilk gününde bıçaktan kesilir gibi bir çırpıda durabiliyor. Hadi bu neyse de, darbe heveslilerine 12 Eylül öncesi akan kan için daha ne duruyorsunuz denildiğinde ‘olayların daha da olgunlaşmasını bekliyoruz’ tarzında verdikleri beyanatlarla bariz bir şekilde akan kana çanak tuttuklarını görüyoruz. Evlat acısından yoksun böylesi darbe zihniyetinden başka bir şey beklenemezdi zaten. Darbe yaptılar da ne oldu? Bir yandan devletin temeline dinamit koymak isteyen beşinci kol faaliyeti zihniyetle, devleti ebed müddet bilen yerli zihniyeti aynı kefeye koyup her iki tarafı da 12 Eylül zindanlarında çürütmekle sözüm ona güya denge sağladığını gözümüzün içine baka yaptı. Yine bu sinsi denge hesabıyla meydanlarda dedesinin imam olmasından dem vuraraktan halkın gözünü güya bunla boyayıp ehlisünnet çizgisi üzere olan ehlisünnet cemaat ve ehli tarikleri irtica kapsamında hedef tahtasına oturttu.  Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökünü kurutacaklarını düşlüyordu. Sanıyordu ki dipçikle milletin derin irfanını yok edecekti, etrafına dizdiği apoletli kurmaylarıyla birlikte tek güç ‘ben’ diyordu habire. Nasıl güçse 98 yaşında öldüğünde neredeyse cenazesini kaldıracak adam çıkamaz oldu, hatta arkasından doğru dürüst bir topluluk bile bulunamadan mezara uğurlanıverdi. İlginçtir bir zamanlar hedef aldığı Gönül Sultanı vefat eder etmez teninin daha sıcaklığı soğumadan bir anda Ankara’dan uzun araba kuyruklar eşliğinde Menzile uğurlanıp Fatihalarla defnedilirken,  kendisi ise vefat ettiğinde adeta kral çıplak olarak defnedilmiştir. Tabii onların bir hesabı vardıysa, Allah’ın da mutlak değişmez bir hesabı vardı. Kaldı ki Allah dostları kınından çıkmayan kılıç gibidirler. İşte kınına dokunanın bir bilmediği gerçek vardı ki, o dokunuşun yanına kâr kalmayacağı gerçeğidir. Her ne kadar o Gönül Sultanı “Biz bize iftira edenleri bile severiz. Yapımız bu temel üzeredir” düsturuyla kendine reva görülen sürgün çilesini göğüslese de Yüce Yaradan (c.c) yarattığı dostum dediği veli kullarının kınına dokunup ta inciteni hem bu dünyada hem de öteki dünyada karşılıksız bırakmıyor. Zira Yüce Allah (c.c) ‘Her kim veli kuluma düşmanlık ederse bende ona karşı harb ilan ederim…” beyan buyurmakta (Buhari hadis). Anlaşılan kul affetse de Allah affetmiyor.  
         Evet, darbe yılları tam manasıyla kâbus yıllardı,  sıkıysa 12 Eylül sonrası Kenan Evren aleyhine bir kalem oynatıla,  hemen hakkından geliniyordu, Fakat onca aldığı sıkı tedbirlere rağmen Allah gözünden bir şeyi kaçıracak ya, evdeki hesap çarşıya uymaz misali düşündüğünün tam tersine Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte şok hali yaşayacaktır.  Yani tüm hesaplarını altüst edecek bir gelişmeydi.  Öyle ki, Özal başbakan sıfatıyla daha ayağının tozuyla iş başı yapar yapmaz kendisine yaptığı ilk teklif o Gönül Sultanının mecburi ikametinin kaldırılması olacaktır. Ki, bu teklif midesini bulandıracaktır. Midesini bulandırması da gayet tabiidir. Çünkü cibilliyeti buna müsaitti,  nasıl bir cumhurbaşkanıysa her türlü onursuzluğu midesi kaldırabiliyor, söz konusu milletin baş tacı ettiği Gönül Sultanı olunca midesi bulanıyor. Ne diyelim, kendince çağdaşlığın ölçüsü bu ya,  bu çağda da sevgi ocağımı olur, evliya mı olur handikabına düşmüştür. Sanki kendisi apoletli kurmaylarıyla birlikte aya füze fırlattı da onu engelleyen olmuş,  oysa ne dedemizin şalvarı cübbesi,  ne sakalı sarığı, ne de nenemizin eşarbı hiçbir şeye mani değildi. Nitekim kendini çağdaş sanan bu zavallıcık diktatörün ölümüyle birlikte yalnız başına toprağa karışması tüm ufuksuzluğunu ortaya koymaya yetmiştir. Dedik ya ufku dar adamdan başka ne bekleyebilirdik ki.  İlla bir şey bekleyeceksek, beklenecek adres belli; bu aziz milletimizin gönül aynası, feraseti ve derin sinesidir elbet.  
          İyi ki de ehl-i sünnet yolunu yol bilen Tarikat-ı Aliyeler var da gönül aynamız onlar sayesinde aydınlanmakta. Çünkü sevgi ocakları her türlü fitne fücurun panzehiridirler. Besbelli ki dünya döndükçe hak ve batıl arasında kavga bitmeyip devam edecektir. Hele ki dine duyarlılık dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar yerinde durmayıp daha da azgınlaşacaktır. Yetmedi kapalı kapılar ardında rol alan derin senaristler, kendi teorilerinin iflasını gördükçe, sanal düşman üretmekten geri durmayacaklardır. Onlar sanal düşman üretmeye dursun şu da var ki güneş balçıkla sıvanamaz. Çünkü Allah’ın vaadi var; nurumu tamamlayacağım diye.
        Aklınca ehli tarik yolunun irşat faaliyetlerini akamete uğratacağını sanıyordu, oysa çok büyük yanılgı içerisindeydi. Bikere hayatını “İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu” (Allah’ım isteğim sen, maksadım senin rızanı kazanmaktır)  üzere tanzim etmiş ışık fenerlerinin faaliyetini hangi sinsi oyun, hangi sinsi tezgâh ve yöntem önleyebilirdi ki? Hele ki niyet hayır akıbet hayır diyen bir manevi güç karşısında her tür sinsi tezgâhın tarihin çöplüğüne gömülmesi kaçınılmazdır.
            O fırtınalı günlere bir bakınız, Fehmi Koru ve Taha Kıvanç (mahlas ismi) tek dert davası ‘Allah’ olan bir Gönül Sultanının varlığına tahammül edemeyenlerin düştükleri hazin durumu köşesinde nasıl analiz ediyor bir görelim: 
    ZIRVA TEVİL GÖTÜRMEZ
      Türkiye'de bir ''yetkili bunalım'' var. Başbakan Turgut Özal hükümetin başı ve yürütmeni ''en yetkilisi'' sıfatıyla ''İnançlara müdahale etmem ve ettirmem'' diye konuşuyor, ama bir başka ''yetkili''de gazete gazete dolaşarak inançlara müdahale edilmesi sonucunu getireceği umuduyla akıl almaz iddialarda bulunuyor. Adını açıkça vermediği için, ne derece ''yetkili'' olduğunu bilemediğimiz bu ikinci '' yetkili'' nin yetkisinin ''esas yetkili'' olması gereken Sayın Özal tarafından büyük bir yetkiyle elinden alınacağını umarız. İş resmen bir ara Fransız tiyatrocuların denediği absurd (zırva) piyeslere döndü. İşin adı ''zırva'' olunca ne yapılırsa seyircinin kabul etmek zorunda kalacağı piyeslere...
       Şunları dikkatle okuyun: Türkiye'deki tarikatları kiliseler besliyormuş. Nakşibendîlerin Adıyaman Grubu'nun Şeyh'ine kiliseler destek sağlıyormuş.
      ''Bay yetkili''nin, muhabiri aracılığıyla, ''büyük gazete''yi fena halde işlettiği belli.
      Gazetecilikte önemli olan mümkün olduğunca hatasız gazete çıkarmaktır. Haberler süratle aktığı için her aşamada denetim mekanizmaları söz konusudur. ''Zırva Haber'' muhabir tarafından yazılmıştır, ama gazetenin Ankara Haber Müdürü (Esen Ünür) ve büro temsilcisi (Ertuğrul Özkök) tarafından okunarak onaylanmıştır. Ardından Haber Merkezi'ne geçilip orada gazetenin Haberler Müdürü (Şevket Özçelik veya Mehmet Yaşın) tarafından okunmuştur. Manşet olacak değerde bulunduğuna göre Genel Koordinatör (Çetin Emeç)'de mutlaka bir göz atmıştır. Masa başı hazırlandığı için, muhtemelen gazetelerin bütün müdürlerinin katıldığı sabah toplantısına da getirilmiştir. Bunun anlamı, dün sabah biz okumadan önce en azından 25 kişinin o haberi gözden geçirmiş olduğudur. Bu kadar adamın eli değdiği halde bu kadar zırva!
     Zırva1.Müslümanlara kilise desteği: Bütün dünyada her ikisi de yayılmacı (misyoner) din olduğu için, İslâm ile Hıristiyanlık arasında ciddi bir çekişme vardır. Kilise'nin babaları dünyanın hızla İslâm'a kaymasından şikâyetçidirler. Dünya Kiliseler Birliği ve Vatikan, İslâm ülkelerini Hıristiyanlaştırmak, ya da en azından İslâm'dan soğutmak için büyük çaba göstermektedir. Son yıllarda körfez ülkeleriyle birlikte Türkiye'de hedef ülke seçilmiştir. Demre festivali, İznik toplantısı gibi bahaneler, Yehova Şahitleri, İsa'nın çocukları türü örgütleri bu amaçla kullanılmaktadır. Gerçek bu olduğu halde, İslâmi kuruluşlara kiliselerin yardım edebileceğini yazmak için insanın aklından zoru olması gerekir. 
   EVREN VE MENZİL ŞEYHİ
   Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren anılarının son bölümünü yine Milliyet Gazetesi'nde yayınlıyor. Milliyet, bu bölümün yayınına başlarken, ''En fazla tartışılacak bölümler'' ifadesini kullandı. Gerçekten Sayın Evren, yakın zamanlar üzerinde kalem oynattığında, daha fazla toz kaldırıyor.
       Sayın Evren, anı yazmakla iki milyar TL kazanacağını ummuştu. Gerçi Milliyet gazetesinden dizi için bir para almayacaktı, ama kitabı telif hakkı olarak eline milyarlar geçebilecekti. İlk cilt birkaç baskı yapınca hesaplar tutacak sanıldı. Oysa müteakip ciltler raflarda okuyucu bekliyor. Yayınevi, milyarlar bir tarafa, eli yüzü düzgün bir telif hakkı ödeyebilmek için, dört ciltte biteceği duyurulan anılara bir cilt daha ekledi. Buna rağmen, yayın bitip hesaplaşma için masaya oturulduğunda eski Cumhurbaşkanı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Dahası, anılar mali bir ihtilaf konusu bile olabilir yayınevi ile yazar arasında...
     Anıların son bölümü, Turgut Özal'ın başbakan, Kenan Evren'in cumhurbaşkanı olduğu dönemde geçenlerle ilgili. Sayın Evren, özenle iktidara hazırladıkları MDP ve lideri emekli orgeneral Turgut Sunalp'in değil de, ANAP'ın işbaşına gelişini bir türlü gönlüne yedirememiş... ''Özal'ın tarikatçı olduğunu bilseydim, parti kurmasına izin vermezdim'' diyor.
     Muammer Yaşar Bostancı'nın ''Paşalar Politikası'' adlı kitabında ustaca anlattığı o dönemle ilgili her şey daha yazılmadı. Sayın Evren şimdi atıp tutuyor, ama isteseydi bile Turgut Özal'ın seçimlere girmesini engelleyemezdi. İzin alarak darbe yapmışlardı, izni veren güç Turgut Özal'ın partisi için aracılık yapıyordu. Erkekse izin vermeseydi bakalım... O dönemde, Amerikalının biri gidip diğeri geliyor ve ANAP'ın seçimlere katılmasını engellememesi için Evren'i uyarıyordu.
      Turgut Özal, Sayın Evren'in yıllar sonra iddia ettiği gibi bir tarikat mensubu muydu? Bugün olup bitenlere bakarak, öyle olmadığı açıkça görülüyor. Tarikat konusunu, mason dayanışması gibi bir şey sananlar, tarikat mensubiyetini locaya kaydolmak gibi bilenler, aksini ileri sürseler bile, Turgut Bey, tarikatçı değildi.
      Evren'in anılarında Menzil Şeyhi Muhammed Raşid Erol'un sürgün cezasının kaldırılması konusu da işleniyor. Evren'e göre, Özal'ın irtica yanlısı olduğunun ilk belirtisi, başbakan olur olmaz, karşısına gelip, Menzil Şeyhi'nin sürgün cezasının kaldırılmasını istemesi olmuş... Evren, ''Midem bulandı'' diyor.
        Turgut Özal, Evren'in bu sözlerini cevaplandırdı: ''O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Bozcaada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiç sorgulama geçirmeden'' dedi. Cevaptan, Menzil Şeyhi'nin Bozcaada'daki mecburi ikametinin kalkmasını kendisinin sağladığı anlamı çıkıyor.
        Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca...
      Şeyh'in sürgünden kurtulması için Turgut Özal 'da uğraştı mı doğrusu bilemiyorum. Menzil Şeyhi'ne yakın bazı kişilere sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Fakat Kenan Evren'in başbakan adayı olarak ortaya sürdüğü, o zamanın MDP Genel Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp, Menzil Şeyhi'nin çilesinin bitmesi için çok gayret gösterdi. Bu biliniyor.
       Cezayı kaldıran, Muhammed Raşid Erol'u önce Çanakkale'ye, daha sonra da aldığı sağlık raporuyla memleketine geri gönderen ise, Evren'in çok yakını bir başka orgeneraldi: Necdet Üruğ. Üruğ Paşa bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu Turgut Sunalp'ın, ''Eğer bu konuyu halledersek çok oy kazanırız'' demesi üzerine, araya girmişti. Acaba bunlardan haberdar değil mi Sayın Evren?
       Kenan Evren'in bir iddiası da Şeyh Erol'un üfürükçülük yaptığı... Bunun da doğru olmadığını bizler biliyoruz, ama bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal Uluç'un sözlerini aktaracağız. Sabah yazarı bakın ne diyor:
    ''Anılarının bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşid Erol'a getiriyor. Zamanın sıkıyönetim komutanı, üfürükçülük yaptığı gerekçesi ile Adıyaman'ın Menzil köyünde yaşayan Şeyh'i Bozcaada'ya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in affını istemiş.
        ''Evren, 'Olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunen de, dinen de yasaklanmıştır' diyor.
     ''Ben o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı ki arkadaşları Menzil köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara ve kumarı bırakmak isteyenleri, yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı. Anlatılanlara göre, Şeyh bunların hepsini tedavi de ediyordu, ama para almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi bir karşılık kabul etmiyordu.''  
    ''Arkadaşlarımız döndüklerinde 'isterse milyarder olur, ama kabul etmiyor' diyorlardı.
        ''Bu da bizim bildiğimiz... ''
       Bir dergi yöneticisi iki muhabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin başı, kulaktan dolma şikâyetlerle idare ediliyor ve ''Tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim'' diyor.
     Kenan Evren, tam dokuz yıl Türkiye'nin kaderine hükmetti, şimdi de Elbe Adası'ndan dönen Napoleon gibi, Armutalan'dan Ankara'ya dönme sevdasında... Bizi de kahreden bu... 
      BİR MANEVİ ÖNDERİN KAYBI
      Vefatın üçüncü günüydü ve vefatı öğrendiğimiz günden beri ilk defa bir araya geliyorduk. Yüzündeki buruk ifadeyi açıklamak için, ''İnsanın mürşidi ölünce içinde bir boşluk kalıyor'' dedi. Birkaç gündür etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin anlamını bunu söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınımdaki birçok insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boşluk hissediyorlar. Ve o sebeple buruklar...
      Hayatında hiçbir iniş çıkışı bulunmayan, davranışları önceden kestirilebilir bir insan olan babamın, hepimizi şaşırtan iki ani ve fevri davranışını gördük bugüne kadar... Biri, bizlere kızıp biraz kafasını dinlemek istediğinde, neredeyse 30 yıl aradan sonra, askerliğini yaptığı il olan Malatya'ya çekip gitmesiydi. Diğeri ise, birkaç günlük bir başka ortadan kaybolmasıydı. Döndükten bir müddet sonra, o da iyice sıkıştırınca, Adıyaman'ın Menzil köyüne gittiğini itiraf etmişti.
      İzmir nere Adıyaman nere? Esnaflar çevresinde birçok kişi, her hafta birkaç otobüsle Menzil ziyaretini alışkanlık haline getirmişler; cami arkadaşları onu da ikna edip, bizlere bile haber vermesini beklemeden Menzil'e sürüklemişler... Sorguladığımızda, orada gördüğü basit ama anlamlı hayattan bölük pörçük sahneler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışarıdan gelenlerin yatması için hazırlanmış yer yatakları, cemaat halinde kılınan namazlar... Kimsenin aç, açıkta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil...
         Başkaları, manevi hayatın dışında kalmışlar ''ölümü'' zor idrak ediyorlar. Çok kısa sürede olup bitenler onları şaşırtıyor olmalı. Cuma namazı sırasında vefat eden bir insan, sevenleri tarafından hemen köye götürülüyor, Şafii geleneğine uyularak vakit geçirmeden toprağa veriliyor... Ölümle toprağa verme arasında yalnızca 24 saat geçmesine rağmen on binin üzerinde insan Menzil'e gitmiş bile... Türkiye'nin her tarafından...
       Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan yazılardan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir ''mürşid'' değilmiş. Onu ziyaret edenler, Menzil'de buldukları ortamın etkisinde kalırlarmış... Daha doğrusu, sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş onunki... Bağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesini istediği ilkeler, varlığıyla etrafına örnek olarak insandan insana geçiyor olmalı...
      Mana âleminin dışında kalanlar işte bunu anlayamaz. Onların zannettikleri, inanan kesim arasındaki ilişkilerin madde ve para temeline dayandığıdır... Biraz daha insaflı olanlar, önder durumundaki kişinin çevresinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin aklına, kalpten kalbe bir yol olabileceği gelmez... Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler bile. Oysa Seyyid Raşid Erol, öyle çok konuşmayan, insanları etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların peşinden ayrılmadığı bir ''mürşid'' di.
     Küçücük bir köy, sırf o orada yaşıyor diye, ülkenin her tarafından gelen insanlarla dolup taşıyordu. Otobüslerle, otomobillerle gelenler, köydeki imkânlarla misafir ediliyor, doyuruluyor ve isteyen istediği kadar kalıp, istediği anda orayı terk ediyordu. Gelenlerin içinde kötü alışkanlıkları olan, içki ve kumardan kendilerini alamayanlar, Menzil'in manevi havasını teneffüs edince, o alışkanlıklarını terk ediyorlardı... Vaktiyle meyhane iken lokantaya çevrilmiş yerler gördüm Anadolu'da... Adlarını da Menzil'e çevirmişlerdi...
       12 Eylül askeri darbesinin en baskıcı günlerinde, ülkeyi yöneten komutanlar Menzil'i de keşfetmişlerdi. Kimin aklına nereden geldiyse, Şeyh Raşid Erol'a zorunlu ikamet yeri olarak Gökçeada'yı seçmişti. Az kişinin yaşadığı, vaktiyle Rumlar tarafından iskân edilmiş bir adayı... İkametgâhı da, eğer yanlış bilmiyorsam, bir meyhanenin üstüydü. İnançlı bir insana yapılabilecek en büyük zulüm... Çeşitli sağlık sorunları bulunan Şeyh'in tedavisini de engelliyorlardı. Zorunlu ikamet ve tedavisinin engellenmesi bir yana, kendisini tanıyanlarla irtibatının kesilmesi daha da büyük bir zulümdü.
       Kenan Evren, sonradan kitaplaştırdığı anılarında, Turgut Özal'a ilk olumsuz teşhisi koymasına Şeyh Raşid Erol'un vesile olduğunu anlatır. Özal, sağlığı bozuk, sevenleriyle irtibatı kopmuş Şeyh'in sürgün hayatının sona ermesini talep etmiştir. Herhalde, bunu, uygun bir dille yapmış olmalı. 12 Eylül'ün kudretli lideri, ''Yaptığı teklif iğrençti'' gibi bir şeyler söyler.. Bir manevi liderin zulmüne son verilmesini iğrenç bulur Kenan Paşa...
      Seyyid Raşid Erol'un zorunlu ikametinin sona erdirilmesi, askerlerin göreve getirdiği merhum Turgut Özal gibi siyasiler tarafından başarılamaz, ama yine onların kurduğu partinin başına getirdikleri bir başka emekli askerin devreye girmesi etkili olur. MDP Lideri Turgut Sunalp Paşa, parti işinde yanında bulunan siyasetten anlayan bir kadronun telkiniyle, Şeyh Raşid Erol'un daha uygun bir yere taşınmasını sağlar... Ankara'daki kısa bir ikamet, ANAP İktidarının ilk günlerinde, yeniden Menzil'e dönüşle noktalanır.
      Köydeki cenaze töreninde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bulunmuş... Yeniden Doğuş Partisi (YDP) lideri Hasan Celal Güzel de... Fotoğraflara baktım, çeşitli vesilelerle tanıdığı yığınla insan gördüm. Hepsi de sevgi ve bağlılıklarını sunmak üzere oraya gitmişlerdi, besbelli... Bağlılığı olan bir yakınım, gitmesi mümkün olmadığı halde gitmediğinin ızdırabını çekiyordu, törenden dört gün sonra bile... Binlerce kişi aynı duyguları paylaşıyor olmalı şimdi...
      Cuma günü Meclis'e gittim ve cuma namazını da orada kıldım. Zaman'dan vefat haberini duymuşlar, ama teyidi için bir kanal gerekmiş... Benim aklıma ilk gelen isim, Şeyh ile uzaktan ilgimi kuran işadamı Ahmet Etöz oldu. İzmir Caddesi'nde spor malzemeleri mağazası olan Ahmet Bey, vefat haberiyle birlikte hastaneye koşmuş... Mağazasında çalışanlar vefatı doğruladılar. Şimdi kim bilir ne kadar üzgündür Ahmet Bey...
       Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemde birlik ve beraberliğin çimentosu olacak manevi liderlere daha fazla ihtiyaç var. Seyyid Raşid Erol, Adıyaman'ın Menzil köyünde, doğusu ve batısıyla bütün Anadolu'yu kepçeleyen böyle bir manevi önderdi. Vefatı, onu tanıyan, ona bağlılık duyanlar kadar, onu uzaktan sevenleri de derinden üzdü.
         TRT bu vefattan herkesi haberdar edebilirdi, etmedi. Gazeteler, etki alanının genişliğini tam kestiremedikleri için, kısa haber vermekle yetindiler...
       Şeyh Raşid Erol, kendi çizgisini devam ettirecek hayırlı evlatlarla on binlerce bağlısını geride bıraktı. Onu tanıyamamış bizim gibiler de yokluğunu hissedecekler... Ama en büyük kayıp, ayrılık ve bölünme belasının pençesine düşmüş olan ülkenindir; bunu unutmayın...
        Mekânı cennet olsun...
        İşte görüyorsunuz Fehmi Koru ve Taha Kıvanç’ın tespitlerinden de anlaşıldığı üzere darbe zihniyeti yaptıklarıyla kala kalırken, Gönül Sultanı da 63 yaşında izini iz sürdüğü Yüce Peygambere mutabaat etmekle vuslata ermiştir.  Zira vuslat kar beyaz gelinliktir, leke kaldırmayacağı muhakkak..
          
        MUHSİN BAŞKAN VE İSTİŞARE
            
            Muhsin Başkan bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarımı doğup büyüdüğüm Bayburt’ta, üniversite gençlik hayatımı mezun olduğum Erzurum’ Atatürk Üniversitesinde, ilk memuriyetimi İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde ve memuriyetimin ikinci basamağını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme hiç nasip olmamıştı. Ta ki Ankara’ya naklen atamam gerçekleşti, hele şükür işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği andan itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Ankara Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da göz göze gelmenin ötesinde BBP Genel Merkezde Selçuk Özdağ'la karşılaştığımızda elimden tutup Başkanın makamında beni Gündüz Gazetesinde Sivil Toplum, Sivil Katılım, Sivil İnisiyatif gibi konularda kalem oynatan yazar olarak tanıttığında zahiren tanışmış oldukta.  Tabii Muhsin Başkan bu tanışıklığımızın akabinde hem Selçuk Özdağ’la hem de benimle istişare edip partinin bu tip yeni söylemlere çok ihtiyacının olduğunu dile getirip bundan sonra ki yazacağım yazılar noktasında beni daha da bir motive etmiş oldu.  
       Muhsin Başkanla sadece Genel Merkezde mi karşılaştık, elbette ki hayır manevi soluk aldığımız ortamlarda da karşılaştığımız çok oldu. Ankara Etlik semtinde oturmam hasebiyle Ankaralı iş adamı rahmetli Abdulkadir Özcan’ın oğlu Sabri Özcan'ın Muhsin Başkanı evine davet ettiğinde bir akşam Etlik sofileriyle birlikte istişare edişinde de bir arada bulunuşumuz söz konusudur.
        Evet, Genel Merkez, ev ortamı derken kimi zamanda Muhsin Başkanı rahmetli Seyda Hz.lerinin Ankara Pursaklar semtinde yaptırdığı camiye teşriflerindeki yıllarda aynı manevi atmosferi bir arada soluduğumuz da oldu. Hakeza Seyda Hz.lerinin vefat sonrası Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin Pursaklara teşriflerinde ki ziyaretlerinde de öyle oldu hep.
       Yine bir gün hiç unutmam ailece Hasan Sağındık’ın adına Orta Asya sentez dediği o güzel tadımsı müzik tınısıyla şenlendirdiği Ankara Altın Park Anfi de düzenlenen il parti kongresine gitmiştim. İşte bu kongrede bir fırsatını bulup çocuk yaşta oğlum Ahmet Alperen ve kızım Merve Nur’la birlikte ön sıralarda oturmakta olan Muhsin Başkanın yanına vardığımızda çocuklarımın hatırını sorup bağrına basması beni benden almaya yetmişti. Bundan daha da öte  Seyda Hz.lerinin vefatıyla Türkiye’nin dört bir yanından Menzile gelen insanların oluşturduğu mahşeri kalabalık içerisinde tahta merdivenlerle dükkânlardan birinin damına çıktığında cenazenin uğurlanışındaki seyre dalışı da hiç unutamayacağım anılar arasındadır.
        Bu arada Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Gündüz Gazetesinde her vefat yıldönümünde yayınlanan yazılarla yâd etmeyi kendime borç bilip ihmal etmedim de.  Ama ne var ki ilerleyen yıllarda bir ara gazete yönetiminin değişmesiyle birlikte yazılarımın kesintiye uğraması fena halde canımı sıkmıştı. Öyle ki şikâyet etmeyi hiç sevmediğim halde bu durumu Muhsin Başkana açıklamam gerektiği duygusu ağır bastığında, Genel Merkezin üst katında özel kalemden rica edip içeriye girdiğimde rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni S. Saki Erol’da oradaydı. Tabii ilk olarak Seyyidimin elini öpüp yanına oturduğumda, Muhsin Başkanımın gözünden süzülen o memnuniyet ışıltısı bir başkaydı. Belli ki makamına girişimde ilk olarak kendisini değil de Ehl-i Beyt neslinden Seyyidimi ziyaret ediyor olmam çok hoşuna gitmişti. Derken hiç sevmediğim şikâyet konusunu dile getirmeden müsaade isteyip öyle ayrıldım huzurdan. Tabii huzurdan çıktığımda o zamanlar vakıf başkanı, aynı zamanda İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Hasan Sert'le özel kalem odasında karşılaştığımda meğer Seyyidime eşlik etmek için bekliyormuş. Hasan Sert'in dikkatini çekmiş olsa gerek ki bana:
        “- Bu ne hızdı, sanki girdiğinle çıktığın bir oldu,  bu ne iştir?” sordu.
         Cevaben;
         - Seyyid Saki oradayken bize dünya kelamı dile getirmek doğru olmazdı, kaldı ki Seyyidimi ve Başkanımı bir arada gördüm ya bu bana yetmez mi dedikten sonra vedalaşıp sevinç içerisinde adeta çocuklar gibi şenlenip soluğu evde aldım.  Nasıl çocuklar gibi şenlenmeyeyim ki, biri Koca Reis kabul ettiğim Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım, diğeri gönlümüzü aydınlatan ışık olarak gördüğüm rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni Gül neslin evladı S. Saki, gel de neşelenme. Nitekim kendimi eve attığımda yüzümde ki o neşe halim ev ahalisinin de gözünden kaçmaz. Ve ev ahalisi hayırdır çocuklar gibi şen halin var dediler. Bunun üzerine;
       -Nasıl şen olmayayım ki o iki güzide şahsiyeti bir arada gördüm dedim. 
       Her neyse günler günleri  kovalarken Muhsin Başkanla son buluşma diyebileceğimiz yıllar gelip çatmıştı ki; o yıl şahadetine 2 ay zaman kala bir cenazenin otopsisi için o dönem Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Topçu (Muhsin Başkanın vefat sonrası Genel Başkan, bir ara Kültür Bakanı, şimdiyse Cumhur Başkanı Başdanışmanı olan) ile birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde Adli Biyolog olarak çalıştığım Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine geldiği yıldı. Dairemize gelip şeref verdiğinde yeniden hasbıhal etme şerefine nail oldum. Sanki vedalaşma için gelmişti. Gündüz Gazetesinde yazılarımın kesilmesinin ardından kendimi siyasi alandan epey zamandır uzak tutmuşluğumdan dolayı Muhsin Başkanla yaklaşık 7 sene zahiren gözden ırak kalmıştım. Sen misin gözden uzak kalan Biyoloji İhtisas Dairesine geldiğinde daha göz göze gelir gelmez bana ilk söylediği cümle:
    “- Gözlerinin içi hala gülüyor” demek olmuştur. Her ne kadar biz gözden uzak kalsak da o bizi unutmadığının ifadesi bir cümledir bu. Hatta çocuklarımı bile unutmamış,  öyle ki o sarf ettiği cümlenin akabinde hemen çocuklarımın ahvalini sordu. Bende oğlumun üniversiteye hazırlandığını, kızımın ise katsayı mağduru olduğu için ancak puanının kendi dalında İlahiyata yettiğini şimdi İsparta’da okuduğunu söyledim.  Bunun üzerine derin bir of çekip;
      “Evet, katsayı meselesi bizim kanayan yaramızdır, inşallah her çilenin ardından pembe şafaklar doğacak günlerde gelir elbet”  deyip teselli etmeyi ihmal etmez de. İşte hoş beş sohbetin ardından İhtisas Dairemizden ayrılacağı sırada uğurlamak istediğimde;
      “-Bak sizler memursunuz, olmaz” dese de dayanamayıp;
     “-Başkanım öyle şey mi olur buraya kadar zahmet edip gelmişsiniz,  bize uğurlamak düşer dedim. Ve kucaklaşıp makam arabasıyla Adli Tıptan ayrıldığında bu son bakış, son el sallayış ve son göz göze gelişimdi zaten. Gerçekten de o uğurlayıştan iki ay sonra Kahramanmaraş’ın Karlı Dağlarından gelen şehit haberi yüreğimizi sızlatsa da o şimdi Taceddin Dergâhının yanı başında gönül tahtında.
         Hâsılı Kelam; Hasan Sağındık'ın dediği gibi “Muhsin Başkan dünyada iken siyaset yapıyor gözüküp aslında Veli şahsiyet karakterdir.”  Madem öyle Seyda Hz.lerinin vefatının ardından Kamer Vakfı Bülteninde yayınlanan bir röportajda Veli karakter abidesi Muhsin Başkanın Seyda Hz.leri ile olan hatıralarına ve istişaresine hep birlikte bir göz atalım. Bakın Muhsin Başkan Seyda (k.s) ile olan istişaresi için ne diyor?

      — Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) ile ilgili ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?
       M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.
      — Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?
     M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben cezaevinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz cezaevinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.
       — Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?
      M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
      ''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
       Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:
       ''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır...''
    Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
    — O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
     M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
      — Evet efendim...
      M. Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultayımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s) ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın, toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin'' dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.
        — Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
       M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kâmil'di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.
          Allah rahmet eylesin.
Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni.

                                                          
        SELÇUK ÖZDAĞ VE YUSUFİYE ÇİLESİ
           
       Kırıkkale Keskin ilçesi Konur köy doğumludur. İlk ve orta öğretimini Ankara’da bitirdikten sonra üniversite hayatını Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler ve Manisa Gençlik ve Spor Akademisinde devam ettirdi. Akabinde Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsünün Beden Eğitimi ve Spor Ana Bilim dalından yüksek lisansını tamamlayarak doktora yapıp Doçent oldu da. Tabii Doçent oldu olmasına ama eğitim süreci içerisinde bile bin bir türlü çileler yakasını bırakmayacaktır. Bilhassa 1975 senesinde daha henüz öğrenci iken Manisa Ülkü Ocaklarında aktif siyasetin içerisinde yer almasıyla birlikte Yusufiye çilesine giden yolun ilk basmağına adımını atar. 
         Düşünsenize Muğla rektörü 2547 sayılı YÖK Kanununda akademik personelin siyasi partilere üye olabileceğine dair hükmünü hiçe sayıp Selçuk Özdağ’ın BBP Genel Başkan Yardımcılığından hareketle YÖK’ün kararını beklemeksizin fütursuzca görevine son verebiliyor. 28 Şubat süreci bu ya, hem de üç kez Hocalık görevi sonlandırılmakta. Sadece 28 Şubat süreci çektiği çile mi? Elbette ki hayır,  tâ Kenan Evren dönemi 12 Eylül MHP ve Ülkü Ocakları davalarında da Yusufiye’de işkencenin her türlüsüne maruz kalanlardan. Çile çektirdiler de ne oldu,  gün ola devran döndüğünde ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste..’ misali 28 Şubat öncesi Muhsin Başkan ile beraber darbeyi önleyen ekibin içerisinde aktif rol alanlardan, yine gün geldi 15 Temmuz hain darbe girişimini sosyal medya aracılığı ile twitter’den duyuran gür ses oldu da. Bununla da kalmayıp dönemin Meclis Başkanı’na ‘Meclise gidelim,  şayet öleceksek Mecliste direnelim, gerekirse ölelim’ diyecek kadar can yürektir O. Yetmedi hain darbe girişimi sonrasında da milli hassasiyetini devam ettirip TBMM Darbeleri inceleme, araştırma komisyonlarında bilfiil görev alarak tarihe not düştü de. Nasıl not düşmesin ki,  bir müminde olması gereken feraset bu ya, 15 Temmuz öncesi bir konuşmasında Fetullah Gülen’in Humeyni gibi gelmek istediğini belirterekten gerekli uyarıları yapmış bile.
       Dile kolay 12 Eylülde 7 yıl Yusufiye çile hayatı, 28 Şubat sürecinde gösterdiği bir dizi mücadeleler, 15 Temmuzda ölümüne yaşadığı direniş mücadelesi ve yeğeninin şehit düşme hüznü ve daha nice bilmediğimiz çileler zinciri  içerisinde yoğrulan böylesi bir Yusuf yüzlü ağabeyimle tanışır olmam benim için çok büyük bir nimet olsa gerektir. Hızına yetişene aşk ola.  Dur durak bilmeyen çile zincirinin yanı sıra bir başka dikkat çeken hasleti de bizatihi benimde o sıralarda ikamet ettiğim bölgeden Ankara Keçiören’de Büyük Birlik Partisinden Belediye Başkan adayı iken alışılmışın dışında helikopterden bildiri dağıtarak siyasette nasıl profesyonel çalışma yapılacağını daha o günde teşkilatlara gösteren bir siyasetçidir. Hakeza Muhsin Başkanının şahadet sonrası 24.25.26 dönem Şehzadeler Şehri Manisa’da AK Parti milletvekili olarak çok büyük üstün performansta ki kayda değer faaliyetleri de öyledir. Böylece üretken siyaset tarzının ne demek olduğunu bilhassa EnPolitik yazarlarını Manisa’ya davet ettiğinde müşahede ettim de. Hatta bu sayede tüm davetliler içi buram buram tarih kokan bu kentte zahiri ve manevi şahsiyetlerin nefesini hep birlikte yüreğimizde hissetme imkânına da erişmiş olduk. İşte bu gözlemler eşliğinde Manisa’nın tarihi mekânlarını ziyaret ettiğimizde daha da anladım ki bu güzel ağabeyimin şahsiyet bulmasında Manisa ikliminin çok büyük tesiri olmuş. Bu yüzden O Manisa’nın has evladıdır artık. Nasıl has evlat olmasın ki, Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı Ahmet Er ağabeyinin sohbetlerini bizatihi yakından teneffüs etmiş biri olarak ehl-i sünnet yolu üzere hareket edip gerçek tasavvufi bilince vakıf bir Yusuf yüzlü şahsiyettir. Bilhassa Yusufiye’de onca çektiği çileleri Gönül Sultanlarına duyduğu muhabbetle paylaşmışta. Öyle ki Gönüller Sultanı Seyda (k.s) dünyasını değiştirdikten sonra bu muhabbetini kaleme döktüğü yazılarda anlamak pekâlâ mümkün. Bakın, Selçuk Özdağ Gönül Sultanının dar-ı bekaya intikalinin ardından Yusufiye ruhla çileli hatıralarını nasıl dile getiriyor, bir görelim:

       1929'da Siyanüs'te Bir Güneş Doğdu

       İnsanlığın gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor, fakat insanlık henüz bilmiyordu...
      Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve batınî ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c) kulluğa ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (k.s) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammed’in dertleriyle inledi, inledi durdu...
     Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (k.s)’ın dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık durur, sofilerin, müridlerin tuvaletlerini temizlerdi.
     Babası Gavs (k.s) bir gün sohbette şöyle buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım.'' İşte bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed Raşid Hz.lerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
      Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu. Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, mübeccel insana intisablı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül lazım'' derdi... 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıbta ederdik.
        Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları...
        Ve... Allah'ın şefkat tokatı, zahiren zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad cennet mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş...'' misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
      12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini öpmemize rağmen tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiye’de üç dört arkadaşın gördüğü aynı rüya... Gönüller sultanı... Sultanlar sultanı efendimiz, kurtuluşumuza vesilemiz Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı... Sonra Ahmet Er ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ''Allah rûyâlarınızı makbul eylesin, Menzil İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da Mürşidi Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''
         O günden itibaren binlerce kerametine şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid Hz.leri efendimiz, yol göstericimiz, kurtuluşumuza vesile bildiğimiz zat.
      Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi S. Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
     Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden M. Raşid Hz.leri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar... ediyorlardı.
      O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahret bilincine bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.

    MUHAMMED RAŞİD HZ. LERİ'NİN ARDINDAN

      Menzil-i ırak bu yolun, bu yola kim varası
     Müşkülü çoktur bu yolun, bunu kim başarası.
                                                           (Yunus)
       Gönülleri kâinat çapında büyük olan insanları, kelimeleri dar kalıplarıyla ifade etmek son derece zordur. Mana iklimlerinin zirvelerinde dolaşan yüce kimseler için bu imkânsız derecesinde zor bir iştir. Hiç şüphesiz bunlardan biri, belki de en birincilerinden biri (Mürid Şeyhini, Efendisini öyle bilmeli) de Ahlak-ı hamide sahibi, büyük öncülerden, Peygamber varisi, Silsile-i Sadatın gözbebeklerinden Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz.leridir. (Allah ruhlarını âli etsin, Allah rahmet eylesin)
     Görenlerin yüzünde dünya kirinin bulamadığı bir emsalsiz parlaklığı müşahede ettikleri, o büyük şahsiyetin en belirgin vasfı hiç şüphesiz sünnet ve cemaat yolunda gösterdikleri tarifsiz hassasiyettir. Öyle bir peygamberi metotla, peygamberi meşrebli olarak yaşadı ki, hem otoriteyle çatışmak istemedi, hem de İslami metottan hiç ama hiç taviz vermedi.
      Şeyh Sünûsi (k.s) Hz.leri 40 gün uzakta kalır sonra seslenirdi; ''Getirin herhangi birisini getirirler, Rabb-i Rahimimüyn izni ile irşad eder, fena fillah, bekabillah makamına çıkarırdı. Yüz yıllar sonra ahir zamanda Anadolu'nun kıraç topraklarından bir güneş doğdu.
        Değil birilerini, binleri irşadla görevlendirildi. Asil bir edayla asli görevini tam bir iştiyak ve vecd haliyle deruhte ettiler. O İbrahim meşrebli idi; aynen Ceddi İbrahim (a.s.) gibi çıkıp seslenecek ''Bayrak düştüğü yerden kaldırılır darb-ı meseli gereği insanlığı Hakka, hakikate, Allah'a davet edecekti. Duyuracak olan da Allah’ımızdı (c.c.).
     Muhammed Raşid (k.s) oturuşundan kalkışına kadar, yürüyüşünden ibadetine kadar tek bir bidatın bile bulaşmadığı sade hayatında Asr-ı Saadet'in güneşler çağının nurdan izlerini görmek mümkündü.
    Kendileri ile tanışmam, 12 Eylül hazan rüzgârlarının vatan çocuklarını acımasızca savurduğu günlere rastlar. O 12 Eylül ki bir tomurcuk için binlerce ormanı yaktı. Mecburi ikametgâh olarak tahsis edilen Buca Cezaevi'nden, Manisa emniyetine götürülmüştüm. Acılarım o kadar uzuiyet kazanmış, şahsiyetim, kişiliğim ayaklar altına alınmıştı ki, İslam'ın yasakladığı intiharı düşünür olmuştum. Zamanın geçmediği, eziyetlerin zirveleştiği, aklımın durduğu bu demde canıma kıymaya karar verdim. Ben med ve cezirlerinin fazlalaştığında uzaklaşmıştım. Bir ara (uyku ile uyanıklık arası) bir ses duydum, -Muhammed Raşid Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri- diye birisini çağırıyordu, sesleniyordu. Gözlerimi açtım, karşımda hücremde beyaz sakallı, yeşil cüppeli, iri cüsseli bir zat. Bir an titredim, acılarım unutturuldu, gülümsedim. Gördüğüm siluet kayboldu. Bir daha sorguya alınmadım. 12 Eylül önceleri, Ahmet Er, ağabeyimden, Seyda Hazretleri'nin ismini çok duyduğum için, keramet izhar ettiklerini, hücrelerde dahi tasarrufta bulunduklarına bizzat şahit oldum.
     ''Tarikat ve tasavvuf; bir telkin ve tavsiye işi değildir, bir nasip işidir'' sözü gereğince, istihare ve istişarelerden ve de bazı gönlümüze getirilen ilhamlardan sonra intisap devri başladı. Herkes idraki oranında nasiplenmiş. Biz de o günden bugüne dek idrakimiz oranında himmetten nasiplendik.
      Bizlere bir gün hususi sohbetlerinden birisinde şöyle buyurdular: ''İslam'a hizmet edin, İslam'a zarar vermeyin, maddenize ve mananıza zof getirmeden hizmet edin'' Ne muhteşem bir hizmet düsturu, mücadele anahtarı.
       ''Her kim boynunda ''Biat'' şerefi bulunmaksızın ölürse cahiliyet ölümü ile ölür''.
       Gönül erlerinin elini tutan, ellerine tutunanlar için her taraf bağ-ı iremdir. O günden sonra zindanlar, medrese-i yusufiye gül-gülistan oldu bizim için. Buca Cezaevinin koğuşlarını, İmam-ı Rabbani'nin, Abdülkadir Geylani'nin, Seyda Hazretleri'nin, Said Nursi'nin ruhaniyetleri doldurdu. Biz Rabbül Âlemin ezel şerbetini içmiş bir eli tutalım ki, o da bizi tutsun diyorduk. Bulduk. El ele, elde Hakk'a ulaşsın istiyorduk. Başardık. Seyda Hazretleri'nin (k.s) davası, insanı karanlıklardan çıkarıp Nur'a kavuşturmak sevdası idi. Kainatın süsü, yaratılanların en şereflisi olan insanı layık olduğu yere ulaştırma davası idi. Bir cümle ile, ''ölü beşeriyetin dirilmesine vesile olmak'' ameliyesi şiarı, davası idi. Kanun-i umumidir ki, öğle vakti dünyaya gelen bir dava adamı yoktur. Onlar daima gece yarısı karanlıklar içinde dünyaya gelmiş, eziyet ve meşakkat içinde büyümüş, gördükleri zulüm ve işkence ile bilenmişlerdir. Seyda Hz.leri sürgünlere gönderildi, suikastlara maruz kaldı, gözetim altında tutuldu. Ama o irşaddan hiç geri durmadı.. ''Zaman imanları kurtarma zamanıdır'' diyen maneviyat kardeşi Said Nursi Hz.leri'nin döneminin şartlarında yapamadıklarını usul ve tasavvufla yapan son dönemin nadide güllerindendi. Mübarek Efendimiz'in (k.s) kucağını kâinat içine alacak kadar açarak, herkesi sinesine basması, bir taraftan ümmete merhametin nişanesi iken, öbür taraftan da, zamanı imanı kurtarma zamanı, tarikatı de böyle bir vazifenin hareket merkezi olarak görme anlayışının şuurlu bir tecellisi olarak görülebilir.
       O Menzil'i ruhani varlığı ile bir asr-ı saadet şehrine çevirendi.
       O, dünya ateiler içerisinde iken Menzil'i gül-gülistan eyleyendi.
      O, herkes şu veya bu sebeple, değişirken Kürd'ü, Türkmen'i, Çerkez'i, Arab'ı, Yörük'ü kardeşliğin engin denizinde yüzdürendi.
      O, herkes cehennemlere koşarken aynen Necip Fazıl'ın ifadesi ile ''Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak'' diye haykıran insanlığı cennete davet eden davetçi idi.
       O, Allah'tan haber alan bir silsilenin, sadat-ı teşkilatın numunelerinden biri idi.
       Bir gün kendisini ziyarete gitmiştik, bir arkadaşımız Adnan Menderes'in iade-i itibarının edildiğini söylediler. İyi ve güzel olmuş dediler, döndüler ve buyurdular ki ''Sizler de yakın bir zamanda (tarih verdiler) Osmanlı'nın iade-i itibarını istersiniz''. Sonra bir kardeşinin seyyidlerin itibarını sordular, buyurdular ki, ''Onların itibarını Mehdi (a.r.) alacak.
     Henüz Medrese-i Yusufiye'den çıkmamıştım. Bir gece bir rüya gördüm, rüyamda bir büyük zat Keçiören'in girişindeki tepelerde (Fatih Sitesi) Muhammed Raşid Hz.leri, Bediüzzaman beraberlerdi. Büyük zat, bana döndü dedi ki, Bediüzzaman geçen yüzyılın kutbu idi, Seyda da bu yüzyılın kutbudur. 15 gün sonra da zahiri hürriyetle tanıştım. Keçiören'de devletin bir müessesinde çok önemli görevleri ifa ettirdiler.''
       Neslimiz mana ve madde planında yeni fetihler yapmak istiyorsa Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, M. Zahid Kotku, M. Raşid Erol (k.s) gibi gönül erleriyle bir bütün olmak zorundadır. İnanıyor ve iman ediyoruz ki, bu ruhla maneviyat sofrasının ev sahipliğini Müslüman-Türk milleti yapacaktır. (Maneviyat dünyasının keşfidir).
     Efendimiz; seni tanımak, nefesinden nefeslenmek, nazarlarına uğramak ne büyük şerefti, bizleri şerefyab eylediniz.
       Şefaatinize nail olabilmek için imanla teslim-i ruh etmeyi Allah bizlere nasip etsin. Ülkemize ve insanlığa sizleri yüzler-binler olarak ikram etsin, lutfetsin.
      O, (Seyda) Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca sünnete ittiba, sadatlara mutabaat etti. Yüz binlerce, milyonlarca insanı dünyadan ahrete bağladı. İnsanları zulmetten mutluluğa, çirkeften güzelliğe, dalaletten kurtuluşa, hicrete vesile oldu.
         Efendime binler selam...
         Efendime (k.s) binler Fatiha...

Kaynak:  Kamer vakfı Bülteni ve Alperen Dergisi.

                   
       NAMIK KEMAL ZEYBEK VE ÜLKÜ YOLU

         
        Namık Kemal Zeybek daha çok ‘Ülkü Yolu’ adlı eseriyle adından söz ettiren bir isim.  Gerçektende hacmi küçük ama muhtevası bu büyük eserin Ülkü camiası içerisinde etkisi çok büyük oldu. Zira bu eser Necip Fazıl’ın Ülkü harekâtı için motor kuvveti tanımlamasına ilave olarak ruh kuvveti tanımlamasını da beraberinde getiren bir eserdir. Malum motor kuvveti Ülkü yolunun Alplik yönünü ortaya koyarken ruh kuvveti de Erenlik yönünü ortaya koyar. Nitekim bu eser Ali Fuat Başgil’in ‘Gençlerle Başbaşa’  adlı eserinden bile çok büyük etki yapıp aradan çok yıllar geçse de Ülkü kervanının hep başucu rehber kitabı oldu diyebiliriz. Gerçekten de böyle bir eseri okumak kutlu kervana gerçekten büyük bir ufuk açtı da. Şimdi gel de böyle bir eser sahibini merak etme, ne mümkün. Merak edenler arasından biri olarak bizatihi 12 Eylül sonrası 1987 yıllarında Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde iş hayatına başladıktan sonra kendisini zahiren görmek nasip oldu. İş hayatına başladık ama o yıllar Ülkü camiasını toparlayacak ne bir doğru dürüst bir dernek, ne de harekâtı toparlayacak bir siyasi oluşum pek ortada gözükmüyordu. Bu yüzden kendimi bu anlamda İstanbul sokaklarında adeta yalnız hissediyordum. O arada aklıma Namık Kemal Zeybek aklıma düşüverdi.  Duymuştum ki Eminönü’nde Milliyet Pazarlamanın (MİLPA) koordinatörüymüş. Kapısına vardığımda özel kalemden görüşme talebimi belirttikten sonra makam odasına giriverdim. Ve Söze Bayburt’lu olduğumu, Biyolog olarak Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde çalıştığımı, Lise yıllarından beri yazılarını büyük bir aşk ve şevkle okuyan bir okuyucusu olduğunu dile getirdiğimde o da hem hemşerilik hem de hemfikirlik yönünden tanıştığına çok memnun olduğunu dile getirdi. Hoş beş sohbetin ardından sözü Ülkü Yolu Harekâtının nasıl toparlanacağı noktasına getirdim. Benim bu samimi bir arayış içerisinde olduğumu kendiside fark etmiş olsa gerek ki cevaben; “Bakalım Allah kerim, önemli olan vasıtalar değil fikirlerdir. Yeter ki Ülkü davasında samimi olunsun fikriyatımız her vasıtada ve her binek taşında devam ettirmek pekâlâ mümkün” dedi. Böylece bu sözler beni ümitsizlikten ümit var olmaya yetti arttı bile. Derken bu görüşmenin birkaç ay sonrasında tamda benim ikamet ettiğim bölgeden Namık Kemal Zeybek’in ANAP’tan milletvekili adayı olduğunu duyunca ümidim bin kat daha arttı da. Hem de kullandığım oy boşa gitmemiş oldu. Nasıl boşa gitsin ki Türkiye bir zamanlar onu kaçakçıların hevesini kursağında bırakan Gümrük ve Tekel Bakanı Şehit Gün Sazak’ın genç müsteşarı olarak tanımıştı,  milletvekili seçildiğinde ise Rahmetli Özal’ın tamda Horasani mayasına uygun Kültür Bakanı olarak tanıyacaktır. Öyle ya vasıtalar bir yere kadarmış,  önemli olan fikirlerdi ya, aynen öyle de daha ayağının tozuyla Kültür Bakanı olarak iş başı yaptığında Ahmet Yesevi’den söz etmesi Türkiye’de bir takım mahfilleri rahatsız etmeye yetmiştir.  Öyle ki söz konusu mahfiller homurdanmaya başlayıp  “Ahmet Yesevi’de nerden çıktı, bu da kimdir” türünden burun kıvıracaklardır. Tabii o tüm bu serzenişlere aldırış etmeksizin yolunu yol bilen bir bakan olarak faaliyet yürütecektir.  Allah’a çok şükürler olsun ki o yıllardan bugüne gelinen noktada malum çevrelerin serzenişi son bulup Hoca Ahmet Yesevi ismi yediden yetmişe hemen herkesin kabulleneceği Türk’ün Pir-i Türkistan’ıdır artık. Hatta Özal rahmetli olduktan sonra bir ara Genel Başkanlık için ismi geçse de ne yazık ki Mesut Yılmaz engeline takılacaktır. Ama o kabına çekilmeyip Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Başdanışmanı olacaktır. İlginçtir kendisinin Başdanışmanı olduğu yıllarda Ankara Pursaklar semtinde camii inşaatı başlatan Seyda Hz.lerinin arkasında Cuma namazı kılmak için gittiğimde kalabalıktan camiinin dışarısında serili sergilerin üzerine oturduğumda bir baktım yanımda Namık Kemal Zeybek oturuyor. Hemen kulağına eğilip belki hatırlayamayabilirsin ama İstanbul’da MİLPA koordinatörü iken ziyaretine gelen hemşerinim demem üzerine bana kartını verip Çankaya köşküne de beklerim dedi. Doğrusu dünya meşgalesi bu ya, ha bugün ha yarın derken bir türlü köşke gitmek nasip olmadı. Hatta kendisi bir ara Muhsin Başkanın şahadetine yakın yıllarda BBP’ye katıldığında doğrusu çok sevinmiştim. Ama şu da var ki,  Muhsin Başkan varken daha önceki bulunduğu siyasi vasıtalarda ki gördüğü itibarı burada görmesi pek mümkün gözükmüyordu. Sanırım o da bunu fark etmiş olsa gerek ki soluğu Demokrat Partinin başına geçmekte buldu. Tabii burada da siyasi dikiş tutturamayınca ağırlığını kültürel faaliyetlere verdi. Olsun her ne kadar siyasi hayatta zikzaklar yaşasa da, şu bir gerçek geçmişte kendisinin Ülkü Yolu Harekâtına alperenlik ruhu kazındırması yönünde ki gayretleri hiçbir zaman unutulmayacaktır. Hiç kuşku yoktur ki Kültür Bakanı iken Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’yi Türkiye ve Türk Dünyasına tanıtması bakımdan gösterdiği tüm faaliyetleri de unutulmayıp tarihe geçecektir. Öyle ki bugün olmuş halen kurucusu olduğu Ahmet Yesevi Vakfının mütevelli heyetine başkanlık faaliyetlerine devam etmekte de.  Malum olduğu üzere Hâce Ahmed Yesevi (k.s), şeyhi Yusuf-i Hemedânî Hz.lerinden aldığı nisbetle gazi dervişlik yol’unun esaslarını Orta Asya ve Türk coğrafyasına yayan kolbaşıdır. Yani Alperen Başbuğ Velidir.  Ve bu nisbet Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılıp birinci kolda günümüz Gönül Sultanlarından Seyda Hz.lerine uzanan halkada yer alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolda ise Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya, oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm dünyaya dalga dalga yayılan feyzi  ve bereket ışığı vardır. Belli ki Namık Kemal Zeybek sadece Ahmet Yesevi kolunu değil birinci koldan gelen ışık halkasını da ihmal etmemiş ziyaretlerinde bulunmuşta. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten sonra bir televizyon kanalında Seyda Hz.lerin anma programını izlerken bir baktım Namık Kemal Zeybek’te konuşmacılar arasında. Hemen bize de programda söylenenleri teybe kayd etmek düştü.  Akabinde derleyip kâğıda aktararak makale haline getirdim de. İyi ki de söylenenleri derleyip makale haline getirmişim böylece Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Ülkü yoluna ruh katan alperenliğin mana ve ruhuna bir kez daha vakıf olmuş olduk. 
          Madem öyle Ülkü Yolu Harekâtının eğitici kadrosundan, aynı zamanda 12 Eylül öncesi Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın genç müsteşarı ve 12 Eylül sonrası ANAP’tan Kültür Bakanı olmuş Namık Kemal Zeybek’in ağzından çıkan cümleleri bizatihi derlediğim o makalede bakın Gönüller Sultanından nasıl etkilenmiş,  bir görelim. Görelim ki zahir ve batın denilen iki kanaldan şu fani dünyada kurtuluşa nasıl erişileceğini fark etmiş olalım. Ve Namık Kemal Zeybek şöyle diyor:

NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUŞ YOLU OLARAK, ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM...
Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım. Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin-i Arabî’nin kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:

Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşit artık mümkün değildir diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana, millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine, milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki (Gavs Hz.lerine demiş):

Gelsin ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”
Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:
“Ben ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”
Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.
İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aşan insan var ama kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitap ederek kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı, yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru, doğru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş içiyordu.
Bir başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik, içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “ Allah senden razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün güzelleşmeye başlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.
Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmışlar. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave etmeliyim ki:
Gavs Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergâhın orada da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri arasında hem doğudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orada ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık, işini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı, daha diğergam, daha başkalarını düşünen, daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara, herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduğu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.
Yine bir başka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doğrudan şahit olduğum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978 yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına çıktığı zamanlar giydiği elbisesini giymişti ve arabaya binmek üzereydi:
Efendim, nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:
Kâhta’ya gidiyorum, ifade vercem” dedi.
Sonradan ne ifade vereceğini öğrendim. Daha önce de belirttiğim gibi, Seyda Hz.lerinin yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir şifahane gibi, bir hastane gibi yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmişler hepsi kurtulmuş. Fakat ne olmuş? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel başmüdürü savcılığa başvurmuş, yani tevkif etmiş. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri... Suçu Devlete alkollü içkilerin satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiği kazançtan mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç duyurusunda bulunulmuş. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiş. Kâhta savcısı da kendisine gıyaben verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiştir. Seyda Hz.leri de yüzünde hoş bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir şey olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda Hz.lerini köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doğdu. Maalesef Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.
Seyda Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden, hem de maddi bakımdan. Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de oradan gelme bir sözdür ve ehli beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikse orda toprakları var. Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen on binlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hiristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin? Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum. Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var ise şunu söylüyorum:
Bu insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde, milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır. Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden kurtulmaktır.
Bir nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden birisinde Seyda Hz.lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir büyük politikacının elçiliği ve istenen şuydu: Seyda Hz.leri ve bağlıları o siyasi partiyi desteklesin. Geniş bir çevre çünkü. O zaman söylenen söz bir milyon bağlısı var deniliyordu. Bir milyon bağlı demek beş milyon demektir. Eğer hesap yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeşleri falan derken beş milyon oy demektir. Beş milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.lerinin cevabı şu oldu:
 Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, şu partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip “Biz Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim işimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim işimiz o değil, o siyasetçilerin işi.”
O arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:
“Buyurun siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.lerinin bu veciz sözleri ibret olayıdır ve örnektir.
Efendim başka tarikatlar da var. Bir başka hususu da belirtmek istiyorum: vesaireler de var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok tarikatlar, dini gruplar ve cemaatler var. Söylediği şu oldu:
“Hepsi biridir. Hiçbir ayrım yoktur. Nakşibendî, Kadiri, Rufai yahut ta şu bu ne olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doğru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış olsun. Hiçbir ayırım söz konusu olamaz” dedi. Yani dini gruplara bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da... Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle işte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık âlimi ve bilim de ufkuna ermiş insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.lerinin çevresinde.
Biz işin kıyl u kal’ındayız. Yani dedikodundayız. Ben kendim için söylüyorum edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl söz onlarındır. Bizim Türk İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz söylendiği zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “Söylediğiniz gibi olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aşkı ifade etmeye çalışıyım.
Ne aşkı? Tasavvufun esası aşk... Ne aşkı? Allah’a aşk. Eğer Allah aşkı yoksa tasavvuf hali zor, mutasavvıfın işi zor. Aşk gelince de bütün problemler bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aşkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.
Bütün bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediği; İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevap da Allah’ı görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz... Allah’ı görür gibi ibadet aşkın tekemmül ettiği ve olgunlaştığı an gerçek din, gerçek iman galiba bu.
Tabii bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin Mektubat’ta buyurduğu gibi; çok su götüren hamurdur. Mektubat’ta en çok bu sözü söylüyor ama şunu ifade etmekle yetinelim. Yunus Emre; “aşk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aşk gelmeyince eksiğiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çağrısına aşkı o Mesneviye yazarken o ney’deki ayrılıklardan bahsediyor. Şikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i anlatıyor. Ayrılıklardan şikâyeti anlatıyor. Kamış nereden ayrıldı? Kamışlıktan. İnsan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Şimdi O’na gitmek işte aşk bu...
 Hani biz “Hay’dan gelir huy’a gider” gibi söyleriz ya. Hâlbuki o öyle değil, bu tasavvufi güzel bir sözdür. Kelimenin tam anlamıyla;
“Hayy’dan gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa ve Zat’a gitmek. Aşk bu ve aşk olmazsa işimiz zordur. Dileriz ki, Allah hepimize aşkı nasip etsinde işimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için aşka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzu olan insan gibi, insanlara ihtiyacımız var.
Peki, aşk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burada Bahaeddin'i Buhari Hz.lerinin bir sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce dinarlık alışveriş geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada ışık şahsiyet, nur insan neyi söylüyor? Söylediği şu. Müslüman’ın yola girenin işleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriş de yapacak, ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak, ancak kalbinde Allah’tan başka ve Allah’tan gayrisi olmayacak. İslâmiyet’te, İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melül melül dolaşmak, filan bir hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aşmak için biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak değildir, o daha büyük işler yapmak için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi değerlendirmektir. Kural olarak hayattan kesilmek diye bir şey yoktur.
Seyda Hz.lerinin Çanakkale’ye gidişi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doğru değil. Çünkü uzun yıllar devletimiz o konuda doğru teşhis koymuş. Büyükler zaten kusur görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle yaklaşalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne oldu? Efendim ziyaretçileri çoğalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaş haline geliyorlar. İyi insan, iyi vatandaş oluyorlar. Sen iyi vatandaş, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır, Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiği varsa o tamamlandı. Galiba 63 yaşında vefat edişi de bir başka hikmet.
Hz. Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Ahmed Yesevi Hz.leri 63 yaşında yer altına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onu da doğru anlamak lazım... Yani 63 yaşındayken yer altına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar boyunca orada öğrenci yetiştirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63 yaşında yer altına girdi. Yahut öyle takdir edildi. Öyle oldu ama, hizmeti de bitmedi. Orada hizmeti devam ediyor.
Aklıma özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürşidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin Hz.lerinin sözü geldi. Diyor ki:
“Yüz Müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”
Sevse, yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.
Esas olan şimdi sevginin tabii sonucunda hoş görüdür. Böyle düşünüyorum ama başkaları da başka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:
Yaratılanı hoş görmek
Yaratandan ötürü.
Mademki, bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz. Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoşgörü kuralı olmalıdır. Birbirimizi hoş görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için söyleyeceğim, bir örnekle ifade edeceğim:
İmam-ı Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne düşünüyorsunuz?
Diyor ki:
“Bunlar bizim yolumuzda yok”.
Kendisinin yolu malum, Müceddid-i El-fisani iki bin yılının yenileyicisi ve Nakşibendî yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks, musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız, diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış... Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.
Hoş görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının fikrine de hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.
Yunus Emre;
“Ölen hayvan imiş
Âşıklar ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın bir sözü var:
Her dem yeni doğarız
Bizden kim usanası
Bediüzzaman üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler, yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.
            Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.


    
  Aydın Menderes:
   ''TOPLUMUMUZUN MANEVİ BÜYÜĞÜ VE ÖNDERİ OLMUŞTUR''
        Adnan Menderesin oğlu Aydın Menderes’te Gönüller Sultanından etkilenmiş olduğu her halinden belli ki, onunla yapılan bir röportajda pekâlâ bu muhabbeti görmek mümkün. Şöyle ki;

    — Sayın Menderes, Seyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleriyle (k.s.) ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?
        Aydın Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz kardeşim Fevzeddin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hazretleri'ni ziyaret ettik. Kendileri istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir mürşit olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl 1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahata çekilip tekrar ikindi namazı için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin, doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir kere daha rahmetle anmış oluyoruz.
        — İlave etmek istediğiniz şeyler var mı?
       Aydın Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hazretleri bu toplumun, barışın huzur ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem inanıyoruz ahiret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahirete intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet temenni ettiğimi ifade etmek isterim.
       — Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz.
Aydın Menderes: Ben teşekkür ederim.
              Fırıncı Abdülkerim abimden dinlediğim bir anekdot
         Bir seferinde Menzil köyüne gittiğim bir ziyarette sofilerce çok bilinen ta Gavs-ı Bilvanis-i zamanından beri dergâhın hizmetinde koşturan Fırıncı Abdülkerim ağabeyimden edindiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Şöyle ki; İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı idi, şimdi ise Başbakan. Belediye Başkanlığı dönemlerinde susuzluk gündemde idi, kimi yağmur için suni bombadan bahsederken kimi değişik görüşler ileri sürüyordu. O sıralarda Tayyip Erdoğan İstanbul’a geleceğini öğrendiği Gavs-ı Sani Seyyid Abdülbaki Hz.lerini hava alanında karşılarlar. Karşıladığında son derece hürmet ve edeple ziyaret ettikten sonra: 
         —Efendim size malumdur, İstanbul susuzlukla başı derttedir, der. Yani yağmur yağması için dua etmesini talep eder. Mübarek dua ederiz der. Gerçekten de İstanbul onların himmet ve bereketiyle yağmura gark olur, öyle ki yağan yağmurun etkisiyle birçok yerlerde sel taşkınlarına yol açmıştır.
            Her devrin kendi manzarasında buraya kadar işlediğimiz Hakan Evliya ilişkisine özetle bakıldığında:
            —Oğuz Han ve evlatları-Irkıl Hoca ve Dedekorkut,
            —Cengiz Han - Gökçe Ata,
           —Karaman Hakanı Satuk Buğra Han- Samani Ebu Nasr,
           —Alparslan- Buharalı Ebu Cafer Muhammed,
          —Melik Şah-İmamül Haremeyn Güveyni ile Şeyh Ali bin Hasan el Sandali,
           — Alâeddin Keykubat- Şahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi,
           —Tuğrul Bey- Baba Tahir ve Baba Cafer,
           —Osman Gazi- kumral abdal ve şeyh Edebali,
           —Orhan Gazi- Geyikli Baba,
            —Yıldırım ve oğlu Çelebi- Emir Sultan,
            —II. murat- Hacı Bayram-ı Veli,
            —Fatih-Emir Adil Çelebi ve Şeyh Akşemseddin,
            —Sultan I. Ahmed-Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi,
           — Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s),
          — Mareşal Fevzi çakmak- Erbilli Şeyh Esad Efendi,
          — Turgut Özal- Mehmet Zahit Kotku bağlılığı gibi daha nice ikili serüven kendi iklimimizin gerçeğidir.
             Velhasıl; zahiri sultanlar olduğu gibi manevi sultanlarda olacaktır. Dünyanın gidişatı bu iki kutup doğrultusunda devam ediyor ve edecek gibi de. Zahir ve batın denilen iki kanaldan âlem nizam bulacaktır elbet. Zahir sultanlarınca dünya meseleleri, manevi sultanlarca da ahiret meseleler halledilir.
                   Vesselam.    
     
      


        

2 yorum:

  1. Not: BBP Genel Başkan yardımcısı Ünsal Karabulut kaynak olarak gösterdiğim Fehmi Koru'nun bir yazısı için bana gönderdiği bir yazıda düzeltilmesi gereken yerlere dikkat çekerekten şöyle der:
    -Selim Can, öncelikle yazı için tebrik ediyorum. Eline yüreğine sağlık. Ancak bir yanlışlık tarihe not olarak düşülen bu yazıda bir yanlışlık var. Şu pasajda: “Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.. “ diye geçen yazıda belirtilen mekân aslında Bozcaada değil Gökçeada’dır. Ve.. Gökçeada’da müstakil bir ev. Şarap fabrikasının üstünde değil.. Zira bendeniz ve bir arkadaşımız Seydamız (k.s)’ a görevli gittik ve Gökçeada’da iki gün kaldık. Evinin etrafında idik. Kendilerine bir emaneti (endirek olarak) bıraktık. Ve şu var ki; küçük oğlu (Abdurragip değil) Abdulgani evin ihtiyaçlarını Gökçeada’da temin için mecburen ‘içki satışı ‘ olan bir yerden yapıyor. Cuma namazı içinde merhum büyüğümüze eve 250 metre civarında olan cami’ye gitmesine izin verilmiyordu.

    YanıtlaSil
  2. Not: BBP Genel Başkan yardımcısı Ünsal Karabulut kaynak olarak gösterdiğim Fehmi Koru'nun bir yazısı için bana gönderdiği bir yazıda düzeltilmesi gereken yerlere dikkat çekerekten şöyle der:
    -Selim Can, öncelikle yazı için tebrik ediyorum. Eline yüreğine sağlık. Ancak bir yanlışlık tarihe not olarak düşülen bu yazıda bir yanlışlık var. Şu pasajda: “Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca.. “ diye geçen yazıda belirtilen mekân aslında Bozcaada değil Gökçeada’dır. Ve.. Gökçeada’da müstakil bir ev. Şarap fabrikasının üstünde değil.. Zira bendeniz ve bir arkadaşımız Seydamız (k.s)’ a görevli gittik ve Gökçeada’da iki gün kaldık. Evinin etrafında idik. Kendilerine bir emaneti (endirek olarak) bıraktık. Ve şu var ki; küçük oğlu (Abdurragip değil) Abdulgani evin ihtiyaçlarını Gökçeada’da temin için mecburen ‘içki satışı ‘ olan bir yerden yapıyor. Cuma namazı içinde merhum büyüğümüze eve 250 metre civarında olan cami’ye gitmesine izin verilmiyordu.

    YanıtlaSil