HAKANLARIN
ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA
SELİM GÜRBÜZER
Tanhu, Han, Kağan, Sultan, Hünkâr, Padişah gibi
değişik unvanlarla andığımız şahsiyetlerin gerek destanlarımızda, gerek Orhun
kitabelerinde, gerekse siyasi tarihimizde çok öneme haiz yeri vardır. İşte bu
yüzden her biri hakanımızı nesilden nesile ne kadar yâd etsek azdır. Nasıl yâd etmeyelim ki, her bir hakanımız gücünü önce Allah’tan, sonra
da tebaasından alıyordu. Tebaa ise hakanlarını Allah’ın yeryüzünde adaletin
tesisine yönelik vasıta gördükleri içindir büyük bir sadakatle itaat ediyordu. Gerçektende her bir hakanımız idare ettikleri ülkelerin adalet güneşi olarak damga
vurmuşlardır. Nitekim bu
durum hem İslam öncesi Türklükte hem de İslam’la hemhal olmuş Türklükte öyleydi.
Malumunuz İslam öncesi Türklükte Oğuz Han,
Bilge Kağan, Atilla ve Kürşad gibi kağanlarımız vardı. Ayrıca her bir kağanımıza ışık saçan Irkıl
Hoca, Korkut Ata ve Dede korkut gibi nice bilge şahsiyetler vardı. İyi ki de varlardı, bu sayede hem zahir başbuğ hem de manevi
başbuğ nedir onu idrak ettik. Her iki unsurda etle tırnak misali birbirinden
ayrılmaz hem kılıç hem ışık kandili oldular. Pusat zahiri başbuğumuz temsil
ederken, kalemde manevi başbuğumuzu temsil etmiştir. Şu bir gerçek âlimin
mürekkebi şehit kanından üstündür. Nitekim üstünlükleri şundan belli, bilge şahsiyetler yeri gelir hakanlarımıza
rehber olur, yeri gelir müsteşar olur, yeri gelir ışık kandili olur. İşte bu
yüzden her bir ışık kandili bilge şahsiyeti yıldız hükmünde manevi başbuğlar
olarak biliriz.
Hiç
kuşkusuz İslam’a köle olmuş Türklükte olduğu gibi İslam öncesi Türklükte de inanç
zirve noktadır. İşte Bilge kağan’ın “Tanrı
Türk Milleti yok olmasın diye beni Kağanlığa oturttu” sözleri bunun teyidi
zaten. Düşünsenize o dönemlerde pek çok kavim bilumum her ne varsa taşa, toprağa, güneşe taparken Türkler de ise tek
Tanrı inancı egemen değerdir. Nitekim Oğuz Han hâkimiyetini tek bir ilahi
kaynağa dayanarak iri ve diri olurken Uygur Hanları da gücünü semavi bir nura
dayandırarak iri ve diri olurlardı. Keza Kırgızlar gökten gelen ilhamla kutlu bir
soya mensup olmanın şuuruyla hareket ederken, Hun’larda lider bildikleri Atilla’nın
ilahi kaynaktan aldığı güce dayanaraktan cepheden cepheye akın ederlerdi hep. Derken
Türkler inandıkları davalar uğruna dünyanın dört bir tarafına yayılarak değişik
isimler altında anılacaklardır. Her ne kadar değişik isimler anılsalar da
sonuçta ortak buluştukları nokta inandıkları kaynağa dayanarak hepsinin ‘sefer
der vatan’ olmalarıdır. Nasıl mı? İşte Oğuz Han'ın “Çok savaştım Tanrıya borcumu ödedim” sözleri savaşmaktaki amacının kendi
egosunu tatmin için olmadığını bilakis inandığı ilahi kaynağa şükran borcu
olduğu içindir elbet. Ki, bu şükran borç
pazara kadar değil kıyamete dek sürecek borçtur. Nitekim ilerisinde Türkler İslam’la müşerref
olduğunda Oğuz Han’ın o müthiş sözü İslam’ın cihat ruhu ile daha da bir anlam
kazanacaktır.
Eski
Türk Hakanlarında sadece Tanrı bilinci mi söz konusuydu, elbette
ki ileri derecede tarih şuurunun varlığı da gözlerden kaçmaz. Nitekim Bilge
Kağan’ın “Çinlilerin tatlı sözlerine,
yumuşak ipeklerine aldanmayın, hilelerine karşı uyanık bulunup ve kim Çin’e
giderse yok olacaktır” sözleri bunun teyidi olduğu gibi öz eleştiri bilinci
de doruktadır. Öyle ki 'Türk milletinin
elli yıl esaret hayatı yaşamasının kendi kusuru ve bünyesinden
kaynaklandığını...' dile getirmekten
imtina etmez de. İşte hakanlarımızda
ileri derecede var olan Tanrı inancı, ileri
derecede milli şuur ve yine ileri derece de öz eleştiri bilincidir ki, onlar
halk nezdinde hep unutulmaz simalar olmuşlardır. Nasıl unutulsunlar ki, Türk kağanları her işe ‘Mengü Tanrı Kücünde’ diyerek
koyulurlardı. Malum bu kutsi ifade, yani “Mengü
Tanrı Kücünde-Ebedi Tanrı’nın kudreti’ lafzı İslam’ın “Besmeleyi Şerife”si gibidir. Öyle ya madem besmele
her işin başı, o halde bunda, yani 'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
başlarım' ifadesinde dur durak
bilmeyen Türkler söz konusu olduğunda ileriye hamle yapmak olarak mana kazanır
da.
Malum, bizim ilk hamlemiz Karahan Hakanı
Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın ilk Türk hakanı olarak İslam’la şereflenmesiyle
başlar. Hiç kuşkusuz Satuk Buğrahan’a da hidayet kapılarının açılmasana vesile
olan manevi Başbuğ Samani Ebu Nasr’dır. Menkıbelerde geçen pek çok rivayetlere
göre Rasullullah (s.a.v) bizatihi Satuk
Buğrahan’ın rüyasına teşrif edip talimat almasıyla Müslüman olmuştur. Böylece
bu vesileyle Karahanlılar’da tereddütsüz Hakanına itaat edip itirazsız Müslüman
olurlar. Hele Türk kavmi İslam’la
şereflenmeye görsün Müslümanlıkla birlikte göçebe dinamizmi yerine yerleşik
hayat vuku bulur da. Zira bozkır kültürü at sırtında gelişen kültür kodumuzdu, bu kültür kodun devamında demiri dövmekte
vardır. Yine kültür kodlarımızın köklerine indiğimizde Bey olabilmek için avını
en iyi şekilde avlayıp aç doyurmak, çıplak giydirmek gerekir. Tabii yerleşik hayata geçtiğimizde bu durum
imar faaliyetleriyle, müesseseleşmeyle değişik biçim alacaktır. Göçebe değerler yerine daha çok yerleşik
değerler yer alacaktır. İyi ki de yerleşik olmuşuz, bu sayede tarihe medeniyet
olarak damga vururuz. Türklere icabında
bu da yetmez, bir noktadan sonra
İslam’ın evrensel mesajından hareketle alışıla gelen tüm göçebe değerleri
İslam’ın potasında eriterek ilim yolunda, müessesleşme yolunda gücünü harcayıp üç kıtada
Nizam-ı âleme doğru yol alırlar. Nitekim İbn-i Haldun; ilim ve medeniyetin
ancak hadari toplumlarda (yerleşik-şehir toplumu) gelişeceğini dile getirmekle
bu hususu doğrulamışta.
Şu bir
gerçek, din ve medeniyetten uzak kalıp göçebe dinamizmi ve yıkıcılığı esas alan
imparatorluklar er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Bakın, Moğollar medeniyetten yoksun oldukları
için tarihte bir asrı geçmeyecek hâkimiyetleri olabildi. Babür Şah’ın kurduğu
büyük Hindistan imparatorluğu ise Moğollardan çok daha uzun sürdü. Niye
derseniz, her şey ortada gayet açık ve
net; birinde yıkıcılık, diğerinde ilim tefekkür ve medeniyet söz konusuydu.
Moğol kasırgası her şeyi silip süpürmüştü çünkü. Bu yüzden tarihe medeniyet
yıkıcıları olarak geçtiler. Neyse ki Anadolu uçlarına yerleşen Türkmenler
ilerisi için ümit kalesi olup Moğol yaralarını saracaklardır. Hatta sadece Moğol yaralarını sarmakla kalmazlar
Osmanlı’nın kuruluş mayası da olurlar. İşte
o kuruluş mayası Söğütte yoğrulup tuttuğunda bunun ilk işaretlerini Orhan Gazi
İznik’i feth eder etmez orada medrese kurmasında alırız da. Malum, ilk Osmanlı medresesi Orhan Gazinin
girişimiyle gerçekleşir. Derken medreselerimiz (üniversitelerimiz) dallanıp budaklandıkça
ilerisinde bizim dünyayı aydınlatacak güç olarak işlev görüp cihangir devlet
olacağımızı ve büyük bir medeniyete geçiş yapacağımızın muştusu olur da.
Her neyse, bir başka Türk’ün yüz akı hakanı
diyebileceğimiz isim Tuğrul Bey’dir. Ancak
şu da bir gerçek Tuğrul Bey sadece bizim değil, bilhassa XI. yüzyıldan itibaren İslam
dünyasının da lideridir. Öyle ki Büveyhiler’in hâkimiyetine son vererek adından
söz ettirecektir. Zaten rüştünü
ispatladığında Müslümanların Sultanı manasına 'Sultanül Müslim’in' unvanına layık görülür de. Bu sayede Oğuz
Türklerinde ehlisünnet çizgisinde bir Müslümanlık bilinci baskın değer
kazanmasıyla birlikte müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetlerin bertaraf edilmesini
beraberinde getirecektir. Böylece İslam âlemi uzun bir aradan sonra rahat nefes
almış olur.
XVI.
yüzyıla da Yavuz Sultan Selim mührünü vurup Resulü Ekrem’in kutlu halifesi
olmakla şereflenecek. Bilhassa kazandığı Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle
göz doldurup kendisine ‘Hâkim’ul Haremeyn-i şerifeyn’ unvanıyla
kutsal emanetler teslim edilecektir. Ancak
o yüce hakan bu taltife hiçbir beşerin layık olamayacağının bilincinden hareketle
kendisine ‘Hâdim’ul Haremeyn-i şerifeyn’ unvanını layık görecektir. Öyle ki Yavuz
Sultan Selim tıpkı saltanat makamında olduğu gibi halifelik makamını
üstlendiğinde de hizmetkârlık bilinciyle hareket edecektir. Ki; hilafet kaideleri bunu gerektirdiğinden bu
makam İslam hukukunda Müslümanların başkanı olarak telakki edilir, dahası
Müslümanların ‘veliyyül emr’ olarak telakki ettiği makamdır. Bunun böyle görülmesi de gayet tabiidir.
Çünkü İslam’da ‘siyaseti amme’
makamı, halkın vekili ve elçisi fiilini yerine getirmek için vardır. Ama yine
de d gerek Fatih olsun, gerek Kanuni olsun, gerekse Yavuz olsun fark etmez pek
çok hükümdarlarımız Kur’an’da ‘Halife-i
Allah’ hükmüne rağmen bu unvan yerine daha çok ‘Halife-i Resul Allah’ ve ‘Halife-i
Ruy-i Zemin’ unvanının mana ve ruhuna sadık kalmayı layık görmüşlerdir. Öyle
ki Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Ey
Davut, biz seni adaletle hükmetmek için dünyaya halife yaptık’ hükmü
Hakanlarımız için baş tacı hüküm olmuştur. Gerçektende Osmanlı Hükümdarları bu
bilinçten hareketle İslam’ın adalet kılıcı olmuşlardır. Tabii onlar adalet
kılıcı olunca fethedilen topraklardaki ahalide böylesi adalet güneşi hakanlara
‘Zill Allah Fil Âlem’ (Allah'ın
dünyada gölgesi-Allah’ın yeryüzünde Naibi) demekten kendini alamaz da. Kaldı ki ahali bu
bilinçte olmasa da Allah’ın hükümlerini yeryüzünde yeşertecek aynı zamanda
siyasi ve idari işlerin yürütülmesi noktasında hadimiyet şuuruyla hareket
edecek bir hakanın (halife) her daim başlarında bulunması Türk’ün
vazgeçilmez tutkusudur zaten. Bu tutku İslam öncesi Türk bozkır kültüründe yerini
bulan çıplak giydirmek, düşmanın kanını dökmek, aç doyurmak şeklinde bir beylik
olmanın şartı iken, Türkün yerleşik hayata geçişinde bu şarta hanlar soyuna
mensup olmak kaidesi de ilave olur. Nitekim Timur imparatorluk kurmuştu
kurmasına ama Hanlar soyuna mensup olmadığından kendisi Han ve Sultan olarak addedilmemiştir.
Zira Hakan veya Hükümdar (Bey)
olabilmek Hanlar soyuna mensup olmayı gerektirir.
Öyle ki:
—Osmanlıların: Oğuzhan soyundan,
—Karakoyunluların:
Denizhan soyundan,
—Akkoyunluların:
Bayındırhan soyundan olmasını gerektirir.
Şu
da var ki; İslam tarihinde pek çok hanedan soyu olsa da bunlar arasında en
dikkat çekeni;
—Al-i
Resul (Abbasiler),
—Al-i
Selçuklu,
—Al-i Osmanlı
olmuştur.
Sakın ola ki, hanedanda neymiş deyip geçmeyelim.
Zira bakın Busbecq “Hanedanın din ve devletin bekası evlattan daha mühimdir” der.
Keza Şair Sadi de bu anlamda:“On derviş bir kilim üzerinde uyur lakin iki
padişah bir kilime sığmaz” der.
Sultan Beyazıt Hakanımız da “Osmanlı
öyle bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez” demek suretiyle
hanedanlığın önemini ortaya koyan müthiş bir tespitte bulunmuştur. Hele ki fetret devrinin şöyle göz önüne aldığımızda
(kardeşler arası kavgalar devri) yukarıdaki bu müthiş tespitin ne anlama geldiğini
şimdi çok daha iyi anlıyoruz.
Evet, nizamla oynanmaya pek gelinmez, hele bir kez olsun nizamla oynanmaya
kalkışılırsa olacak olanları varın birde siz düşünün, hiç kuşkusuz dengelerin
bir anda alabora olacağı kaçınılmazdır. İşte Hakanlarımız bir takım dengelerin
sarsılmaması için, Nizam-ı âlem davasının her daim takipçisi olmuşlardır. Zaten
hanlıklar ve imparatorluklar da varoluş gayeleri ve ilhamını aldıkları ulvi
davaları için vardır. Nitekim Said El Endelusi dünyayı beş büyük imparatorluğa
ayırırken Hakanların (hükümdarların) var oluş dayanağını dayandığı hanedana
dayanarak şu şekilde vasıflandırır:
—İtaatkâr İnsanlar
Hükümdarı; Çin İmparatorluğu,
—Hikmet (ilim) Kralı; Hint İmparatorluğu,
—Aslanlar (cesur) Hanı; Türk İmparatorluğu,
— Şahlar Şahı (Büyüklük); İran İmparatorluğu,
—İnsanlar (Güzellik) İmparatoru; Roma imparatorluğu.
Hiç kuşkusuz varoluş dayanağı bir hakan için
çok önem arz eder. Ama bu demek değildir ki Orhan Gazi, Yıldırım Bayezıd,
Çelebi Mehmet gibi hükümdarlarımız hanedan oldukları için sırça köşklerde her
daim el bebek gül bebek hayat yaşasınlar, mümkün mü? Bilakis at sırtında
Nizam-i âlemi hedef edindiler. Mesela bir bakıyoruz hakanlarımızın birçoğu taş
toprak evlerde yaşıyorlardı. Mesela Tuğrul Bey şu müthiş yaşantısıyla tarihe
not düşer de. Ve şöyle der “Kendime ev (saray) yapıp da yanında bir
camii inşa etmezsem Allah'tan utanırım.”
Evet, kim demiş hakanlarımızı sırça
köşk düşkünüdür, düşünsene ev ya da saray yaparken bile yanına camii yapmazsa o
evi kendine zul addeden bir anlayıştır bu.
İşte bu anlayıştır ki; hele şükür Türkiye
Cumhuriyetine de sıçrayıp uzun bir aradan sonra tarihimizde ilk kez
Söğütözü’nde tam teşekküllü camisiyle, kongre salonuyla ve pek çok üniteleriyle
donatılmış Cumhurbaşkanlığı Külliyemiz var artık. Malum, Osmanlının kuruluş
safhasında da Bursa ve Edirne payitahtında saray yerine külliye vardı. Hatta
yükselişimizde ki Topkapı sarayımızda öyleydi, bakmayın siz öyle adının Topkapı
Sarayı olmasına, gerçekte içeriğine
baktığımızda hükümet binasıdır, yani payitaht
görevi ifa eden külliyedir. Ne zamanki Al-i Osmanlı batılılaşma sevdasıyla
birlikte düşüşe geçer işte gerçek anlamda saray kurma özentisi o zaman gün
yüzüne çıkar.
Peki ya Başkentlerimiz? Malumunuz Eski
Türklerde Ötüken, Selçukluda İznik, Osmanlı’da
Edirne dikkat çeken başkentlerimizdir. Ve
her bir başkentimiz sınır uçlarına çok yakın merkezler olarak misyon
yüklenmişlerdi. Ama gel gör ki düşüş dönemimizde başkent misyonumuz uç beyi
anlayıştan hızla uzaklaşıp kendi kabına çekilecek bir yerde kendini konumlandıracaktır.
Her ne kadar başkentlerimiz kendi kabımıza çekilmiş olsa da yine de gelinen
noktada şunu iyi anladık ki, tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz sosyo-ekonomik-
kültürel tüm evrelerde değişmeyen tek olgu devlet şuurudur. Zira devlet bilinci
bizde her daim “şefkatli baba” olarak
karşılık bulmuştur. Hakeza yine tarihi süreç içerisinde devlet yapılanmasında
görev üstlenmiş tüm yöneticilerimiz ise tebaanın nazarında devletlû olarak kabul görüp baş tacı edilmiştir. Baş tacı
edilmeleri de gayet tabii bir durum, çünkü toplum içinde herhangi bir
huzursuzluk ve problem çıktığı zaman tek sığınacak dal devletin şefkatli
kolları olmuştur. İşte halkın devlete bakışı üç aşağı beş yukarı bu çerçevede
idi. Öyle ki halk kendi aralarında
çıkabilecek anlaşmazlıklarda bile ihkak-ı hakka tevessül etmezlerdi, tek
müracaat ettikleri merci “şeriatın
kestiği parmak acımaz” konumunda devletin adalet terazisi olmuştur. İşte devlete
olan bu sadakat duygusu toplumu huzur ve dengede tutmaya ziyadesiyle
yetiyordu... Nasıl yetmesin ki, diğer toplumlarda lütufmuş gibi sunulan göstermelik
adalet uygulamaları, bizde sosyal hayatın
doğal akışı içerisinde her daim işleyen tabii haktır zaten. Bu yüzdendir ki
bizim kitabımızda adaletten mahrum hakansız (lidersiz) devlet, devletsiz
halk geleneği yazmaz. Bize asla adaletten mahrum ne başsızlık ne de tebaasızlık
yaraşır. Bize adaletten kıl payı
şaşmayan devletin milletine güvendiği, milletinde devletine güven duyacağı düzeni
kurmak yaraşır. Batı dünyası için devlet bir anlam ifade etmese de bizim için halkın
hizmetkârı, aynı zamanda hak arama kapısı olması bakımdan çok anlam ifade eder.
Devlete olan aşkımız o kadar narin ve hassastır ki en ufak haksızlıkta sinir
uçlarımızla oynandığında derhal “Ya
devlet başa ya kuzgun leşe” deriz
de.
Yine
bizim devlet kültür kodlarımızda devlet idarecilerine bakışımız Faşizmde olduğu
gibi putlaştırılmaz, bilakis Allah’ın adaletini yeryüzünde yaymaya vesile idareciler
gözüyle bakar ve ona göre itaat ederiz. İtaat etmeye mecburuz da, çünkü
Resulullah (s.a.v) hadis-i şeriflerinde “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin
kendisini sevdiğinizdir” beyan buyurduğu gibi “Adil
bir Sultanın bir günlük adaleti altmış senelik ibadetten üstündür” diye de
beyan buyurmuşlardır.
İyi ki de tarihi geleneğimizde Nazizm ve
Faşizmde olduğu gibi Führer’in (Şef’in) putlaştırılması hadisesi yoktur, olamaz
da. Zira bizim kültür kodlarımızda önce
Allah’ın emrine tabii olacak liderlik anlayışı vardır, sonra tebaanın hizmetine koşturmak vardır. Yukarıda
da belirttiğimiz üzere bizde ne Mussolini’nin elinde Demet Saplı Roma
Baltasıyla aba altında sopa gösterici bir lider anlayışı, ne de Hitler'in
Yahudileri diri diri fırına atacak derecede arı ırkının üstünlüğüne dayalı liderlik
söz konusudur. Tüm bunların aksine
Halife Hz. Ömer (r.a)’ın son nefesini vermek üzere iken bile zimmîlerin hakkını
korunmasına dair vasiyetin gereğini yerine getirecek liderlik anlayışı esastır.
İşte bu hassasiyetin gereği Veliyyü’l-emirlerimizin her biri adaletleriyle
hükmettikleri ülkelerin adalet güneşi başkanları olurken, Batının Roma Balyozlu
liderleri de adaletsizlikleriyle idare ettikleri ülkelerin zulmedici kralları
olmuşlardır. Neyse ki günümüzde artık Roma Baltası yoktur, ama onu aratmayacak vahşi kapitalizmin önümüze
koyduğu pragmatist ‘Faydacı Tanrı’ kültü ve faşizmin ürettiği Liderlik Sultası miti vardır. İşte bu
yüzdendir ki insanlık tüm sahte putlardan yılmış durumda. Öyle ki kitleler
Nietzsche gibi ‘Tanrı öldü, Tanrı benim’
diyerek feryat çığlıklarına çanak tutup isyanı ilahlaştıran anlayışların
cenderesinden çıkmanın derdindedir. Ama ne var ki insanlık bu gün olmuş halen bu
cendereden çıkamamıştır. Yinede yeise kapılmamak gerekir. Şayet insanlık bir gün
gelir çokluk içinde birlik ülküsünü fark edip kendine geldiğinde, işte o
zaman, o özlediğimiz aydınlık günler
belki yarın belki yarından da çok yakındır.
Doğacak olan pembe şafaklar bir hayal değil gerçek olacaktır. Ümit varız
da.
Madem ümit varız, o halde daha ne duruyoruz,
tarihi ve İslami kültür kodlarımızda tanımlanan liderin temsil ettiği görev
itibariyle 'Başınızdaki burnu halkalı
bir zenci bile olsa, ona itaat ediniz' ilahi düsturunca; Allah adalet
sahibi yöneticileri seçip baş tacı yapmak da bize düşer.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1113/hakanlarin-sereflendirdigi-dunya.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder