BİLGE
İNSAN ULUĞ BEY
SELİM GÜRBÜZER
Timur
için belki de ömrü boyunca duyabileceği en büyük müjde haberdi bu. Böyle bir
habere can kurban, nasıl kurban olunmasın ki; kız evladından nur topu gibi bir
oğul dünyaya gelmişti çünkü. Allah sanki Timur’a Mardin kuşatmasına karşılık böyle
bir ikram lütfetmiş. Hem de nasıl bir lütuf. Öyle ki torununun gözden uzak
olmasına bile gönlü razı olmaz. Derhal torununun iyi bir eğitimden geçmesi dileğiyle
kızı Gevher Şad hanımın uhdesinden alıp sarayında babaannesine emanet eder.
Malum, yolculuk denince genellikle ilmi ile
amil büyükler akla gelir hep. Tabii bunun istisnası da var. Şöyle ki; o üç yaşındayken dedesi Timur’la birlikte
Hindistan yollarına revan olacaktır. Ama yine de onun başına herhangi bir zarar
gelmemesi için Semerkand’a götürülmesi talimatı verilir, talimat yerine
getirilir de. Zaten Semerkand öteden
beri Timur’un gönül verdiği bir şehirdi. Belli ki torununu buraya yerleştirmekle
ulemanın rahle-i tedrisatından geçmesi düşünülmüş. Zaten yerleşir yerleşmezde
tez elden Kur’anı çocuk yaşta hıfzetmesiyle kendini belli eder de. Ulemanın bile
dikkatini çeken bu durum onun ileride insanları aydınlatacak ışık kaynağı olacağını
göstermeye yetmiştir.
Tüm
bu özelliklere sahip bir insanın kim olduğunu tahmin etmişsinizdir, bu mümtaz
şahsiyet Uluğ Beyden başkası değildir elbet. Dolayısıyla Timur ismi anılınca
ister istemez Uluğ Bey’in akla gelmesi gayet tabiidir. O Semerkant’ta devrin
gözde âlimlerinden Bursalı Kadı Zade gibi büyük bir ulemadan matematik ve
astronomi dersleri almayı da ihmal etmez. Bu yüzden Semerkand ilim tahsili bakımdan
onun için ilk duraktır. Zira o dokuz
yaşına ayak bastığında ilim için Karabağ’a, Meraga ve oradan da Erzurum’a kadar
uzanmış. Ne var ki dedesi Timur’un Otrar’da vefat etmesi üzerine ilk durağına,
yani Semerkand’a dönüş gerçekleşir.
Evet, Semerkand Timur’a hayatı boyunca gözde
diyar olmuştu, hatta gözde diyar olmanın
ötesinde bu ilim yuvasını başkentte yapmıştı. Fakat Uluğ Bey’in babasının vefatıyla
tahta geçen Şahruh’la birlikte başkent el değiştirecektir. Dolayısıyla yeni
başkent artık bundan böyle Herat’tır. Semerkand buna rağmen öksüz kalmamıştır. Şahruh
bu şehrin yönetimini oğlu Mirza Muhammed Taragay’a, bir diğer adıyla Uluğ Bey’e
emanet edilir.
Dedik ya, Timur ve Uluğ Bey Semerkand
aşığıdır. Nitekim Uluğ Bey de tıpkı dedesi gibi ölünceye kadar Semerkand’dan
ayrılmayacaktır. Bu öyle bir sevdadır ki buranın yönetimini eline alır almaz
şehrin maddi ve manevi çehresini yeniden inşa edip yeni bir anlam katacaktır. Değim yerindeyse bu şehrin temelinde kök Timur’sa,
gövdede Uluğ Beydir. Onun döneminde kardeşi Baysungurla birlikte Semerkand’a
hayat veren pek çok eserlere mührünü vurur bile. Sadece Semerkand mı ab-ı
hayata kavuşur? Kuşkusuz bu inşa faaliyetinden Herat ve Şiraz’da nasibini alır.
Hani derler ya deha o dur ki; kendinden üstün deha
yetiştire. Aynen öyle de Uluğ Bey de dedesinin izi üzerine iz sürüp Timur’u
aratmayacak kadar ardından Bağ-ı meydan ve Registanda kendi adını taşıyan
Medrese inşa etmenin yanı sıra, yine Bağ-ı meydanda ki o ünlü rasathane gibi daha
nice eserler bırakacaktır. Hâsılı günümüze kadar adından söz ettirecek dev eserlerde
onun göz nuru, el emeği ve mührü vardır.
Semerkant’da Rasathane yapımında en büyük
yardımcısı hiç şüphesiz Hocası Diyar-ı Rum’dan (Anadolu) Bursalı Kadizade-i Rumi lakaplı Selahaddin Musa ile
Giyaseddin Çemşid’dir. Fakat eserin tamamlanmış halini hem Giyaseddin Çemşid
hem de Kâdızâde-i Rûmî’ye görmek nasip olmasa da onlar kabirlerinde rahat
uyuyacaklardır. Çünkü medresenin tamamlanıp açılması kendi rahle-i
tedrisatından geçmiş Mevlana Ali Kuşçu’ya nasip olacaktır. Uluğ Bey etrafında birçok
âlim olmasına rağmen onun yanında Ali Kuşçu’nun yeri bambaşkaydı. Öyle ki onun yıldızlarla
ilgili araştırmasını eserinde yer verip dört başlıklı makalesini kitap olarak
yayınlayacaktır.
Şahruh iyi ki Semerkand’ın yönetimini Uluğ Bey’e teslim etmiş. Çünkü Semerkand
bu denli zirveye çıkabileceğini tarihler kaydetmemişti, ama artık kaydedebilirler.
Zira onunla Semerkand kemale erecektir. Ne var ki her yükselişin bir düşüşü var
derler ya, aynı zamanda Semerkand içinde geçerli bir yazgıydı bu. Tıpkı
insanlar doğar, büyür ve ölür ya onun gibi bir şey dersek yeridir. Nasıl mı? İşte
Timur’un oğlu Şahruh’un ölümünü müteakip koskoca imparatorluk tek emanetçi
bildiği Uluğ Bey’in eline geçer, amma velâkin etrafında nükseden kıskançlık cereyanı
Bilge Hakanın canına tak edecektir. Bilhassa yeğenleri ve çocukları arasındaki
iç çekişmeler düşüşünü hızlandırır da. Hatta bu taht kavgalarına oğlu
Abdüllatif’te dâhil olur, derken baba oğul arasındaki zıtlaşma ve ardından
birbirleriyle olan Dimeşk’te ki savaş Uluğ Bey’in yenilgisiyle sonlanır. Savaşın
sonunda baba adeta esir muamelesi görür, hatta bir ara oğluna güvenip Semerkand’a gelir
de. Fakat burada oğlunun kiraladığı Abbas adında bir adam tarafından acımasızca
katledilerek öldürülür.
Bu arada ‘Bilge insanın (âlimin) göçü âlemin göçü’ hadisi şerifi aklımıza
takılır. Gerçektende Semerkand bu noktada öksüzdür. Nasıl öksüz kalmasın ki o Bilge
İnsan Uluğ Bey artık hunharca hayatına kıyılmıştır, bağrına saplanan hançer
aslında onun şahsında Semerkanda saplanmıştır.
Velhasıl; Semerkand mazide ki o muhteşem günlerine
dönüşü bekliyor, yeni Bilge Uluğ Bey’lerin çıkacağı güne kadar Semerkand bizim
biricik gözbebeğimiz olmaya devam edecektir elbet. Zira umudumuzu tüketmiş
değiliz, bu böyle biline.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder