AYASOFYA
SELİM GÜRBÜZER
Kızılelma nedir
diye sual edildiğinde verilecek cevapta fethedilecek olan toprakların menzilini
belirleyen pusulamızın adıdır elbet. Nitekim
Osmanlı bu pusulayla Doğu Roma’nın tek varisi olmayı hedefleyip vuslat hâsıl
olur da. Derken Kızılelma’mız İstanbul’un fethi müteakip bu kez Saint Pierre
Kilisesi kubbesi üzerine kayar. Niye
derseniz, gayet her şey açık, çünkü
ufkumuzu ötelere sıçratmak içindir elbet. Zaten Kızılelma’mız gök kubbe üzerinde
lisanı halle gelin dedikçe de ordumuzda o istikamete doğru yol alması
kaçınılmazdır. Hele Kızılelma’nın ardına düşmeye durulsun, tıpkı nazlı ceylan misali
yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça da
yakınlaşan biricik sevda ülkümüz olur bile. İyi ki de ardına düşmüşüz, bu
sayede Doğu Romanın varisi olduğumuz gibi Batı Romanın coğrafi ve siyasi konumuna
da talip olmuşuz. Talip olunca da malum, önce Topkapı sarayında Bab-üs-saade
önünde Sure-i Feth kıraat eyleyip sonra usul usul Fatihalar eşliğinde
besmeleyle sefer eylemek için yeniden heyecan tazeleriz. Ne diyelim, işte
görüyorsunuz zaferle değil seferle yükümlü eli kabza tutmuş tüm gazi
alperenlerin tutku gözlerinde ışıl ışıl parlayan Kızılelma heyecanı budur. Nitekim
Horasan Erenlerin nazarıyla tüm tutku gözler ışıl ışıl parladıkça Orta Asya’dan
Anadolu’ya, Anadolu’dan Tuna boylarına doğru Evladı Fatiha’nca Nizam-ı âlem
için şaha kalkarız da.
Hiç kuşkusuz Nizam-ı âleme giden yolda ilk Kızılelma’mız
Ayasofya’dır. İşte Kızılelma bu ya, Fatih Sultan Mehmet Ayasofya’yı camiye
çevirdiği gün bir başka menzile kanatlanmak üzere konacaktır. Yani, Kızılelma
Edirne’den Filibe, Sofya’ya ve Niş üzerinden Belgrat’a, oradan Nazlı Budin’e ve
en nihayet Roma’nın Saint Pierre kubbesine
konar. Ancak konmakta bir yere kadardır. Nasıl mı? İşte Roma semalarına doğru
kanatlandığında duraklayacaktır. Her ne kadar
bu duraklamayla Roma feth olunmasa da sonuçta Kızılelma Saint Pierre kubbesinde durdukça
sevenlerin tutku gözlerinde bu kez Nizam-ı âlemi muştulayacaktır.
Evet, Fatih Sultan Mehmed Han ayağının
tozuyla Akşemseddin’le Ayasofya’ya birlikte girdiğinde Bizans’ın saf altından
yapılmış kızıl topunu (kızıl küresini) Kızılelma’ya çevirdiğinde aslında Nizam-ı
âlem’e giden yol o zaman belirlenmişti. İyi ki de Bizans’ın kızıl topu
Kızılelma’ya dönüştürülmüş, zira Kanuni döneminde Şarlken olayı patlak verince
bunu Beç (Viyana) ve Almanya Kızılelmaları takip edecektir. Şayet Viyana kapılarına
dayandığımızda duraklamayıp Beç Kalesini feth edebilseydik Batı Roma’da
Kızılelma halkasına dâhil olacaktı. Olsun yinede pek bir şey kaybetmiş
sayılmayız, ‘Kızılelma’ sayesinde o gün bugündür Nizam-ı âlem hiç
sönmeyen davamız olur. Nizam-ı âlem
davasının kıyamete kadar devam edeceğine inancımız tam da. Nasıl inancımız tam olmasın ki, bikere davamızın hamur mayası çok öncesinden Resûlullah
(s.a.v)’in şu müjde sözleriyle, yani “Ümmetimden Kayser’in (İstanbul) şehrine gaza edenler af olacaktır” ve
“Kayser’in şehri fethedilip orada ezan
okunmadıkça kıyamet kopmayacak” hadis-i şeriflerin ruhuyla yoğrulmuş bile. Kaldı ki yoğrulan bu mayanın özünde Hz. Ebû
Eyyüb Ensarî’nin (Halid bin Zeyd) gözyaşı seli vardır. Malum, o aşkın gözyaşı
seli sahibi Hz. Muaviye’nin ordusuyla birlikte sefer eylediğinde muhasara
esnasında İstanbul surlarına yakın bir yerde hastalanıp uğruna oracıkta ruhunu
teslim eder. Her ne kadar muradına
eremeden Hakka kavuşsa da yıllar sonra Fatih’in İstanbul’un fethi müteakip Akşemseddin
Hazretleri’nin manevi keşfiyle ortaya çıkan kabri şerifi ziyaretgâh’a
açıldığında maksat hâsıl olur da. Ve kaybolan merkadının keşfi Osmanlının
seferden sefere koşmasını beraberinde getirecektir.
Evet, Resûlullah
(s.a.v) “İstanbul muhakkak feth
olunacaktır. O’nu fetheden kumandan ne
güzel kumandan ve o’nun askeri ne güzel askerdir” beyan buyurur da seferden sefere koşulmaz mı?
Hem de bu müjdeye erişmek için nice hükümdarlar can atarak seferden sefere
doludizgin koşacaktır, derken en nihayetinde İstanbul’un fethi Fatih Sultan Mehmed’e
nasip müesser olur. Tabii bu arada Fatih’in
nezdinde nice eli kabza tutmuş gazi alperenler, müderrisler, mollalar ve pek
çok Pir-i fani şeyhlerde bu müjdeden kendine düşen manevi payını alarak
taçlandırılır. Gerçektende Fatih ve Akşemseddin ikilisi fethin zahiri ve manevi
önderi olarak tarihin altın sayfalarında çoktan yerini alır bile. Hiç kuşkusuz
Fatih Sultan Mehmed’in hakkı da, düşünsenize bu müjdeye erişmek için sadece
fetih öncesi fizibilite çalışmalarıyla yetinmez günlerce Akşemseddin’in eşiğini
aşındıraraktan da azmini sürdürmüştür. İyi ki de eşiğini aşındırmış, nihayet
beklenen müjde Akşemseddin’in dilinden şöyle sadır olur:
“-Yarın sabah şu kapıdan (Topkapı) hisara yürüyüş ola. İzni Huda ile Babı
Zafer feth olup, ezan sedası ile sûrun içi dola. Gün doğmadan Gaziler sabah
namazını hisar içinde kılalar.”
Ve akabinde Akşemseddin dilinden muştulanan
sözlerini şöyle bağlar:
“-Begüm bu kalanın fetihi sen olasın, deyü
âlem-i Şehzadelikte sana tebşir ettik.”
Tabii
Fatih’in duymak istediği can alıcı sözlerdi, derhal gereğini yapıp fetih bir hayal değil hakikatin
ta kendisi Feth-i Mübin olur da. Hele hakikatin tezahür ettiği gün ayağının
tozuyla beyaz at üzerinde Topkapı’dan Kayser’e doğru Ayasofya’ya girdiğinde şükür
secdesine varması var ya, bir ömre bedel secdeye kapanmanın adı bir hayattı. Öyle
ya, bu yolda nice kayserlere karşı
eğilmek bir dünya liderine yaraşmazdı, sadece o’na Allah’ın huzurunda secdeye kapanmak
yaraşırdı, o da öyle yaptı zaten.
Peki, Fatih
şükür secdesine varırda manevi başbuğu Akşemseddin boş durur mu, derhal ilk cuma namazını Fatih adına hutbe
irad ederek şükrünü eda edecektir.
Gerçektende o anı yaşamak bir ömre bedel
hayattır, ama yinede Bizans halkı şaşkın
ve endişe içerisinde olup biteni tedirginlikle izleyecektir. Oysa tedirginliğe mahal
ortada bir durum yoktu ki. Nasıl olsun ki, bikere Fatih Ayasofya’ya girdiğinde
tüm endişeleri giderecek adına yakışır tavrıyla Patriğe şöyle çağrıda bulunur
bile:
“-Ben Sultan Mehmet! Ayağa kalk! Sana ve
arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne
hayatınız, ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız.”
Derken yüreklere
su serpen bu müthiş ferahlatıcı sözlerle fethin ruhu hürriyet fermanıyla
çerçevesi çizilmiş olur da. İşte Fatih çizdiği bu hürriyet fermanı çerçeveyle
Bizans halkının gönlünü fethettiği gibi Patriğin tayini ve himayesini üstüne
alacaktır. Böylece tüm bu olup bitenler karşısında Lukas Notaras “Latin serpuşu görmektense Türk sarığı
görmek yeğdir” demekten kendini alamayacaktır. Ne diyelim ecdadımız bu, onlar gönüller yıkmak
için değil gönüller fethetmek için var olmuşlardır hep. Üstelik bunu yaparken de sadece insanları bir
arada el ele gönül gönüle tutmakla kalmamışlar, Sakarya’yı Tuna’dan, Dicle’yi de Nil’den ayrı
tutmayarak nehirleri de birbirine dost kılmışlardır. Hiç şüphe yoktur ki buna şehirlerde,
yani Anadolu ve Rumeli yakaları da dâhildir. Öyle ki bir yüzü Anadolu’ya, bir yüzü de Avrupa yakasına bakacak şekilde yakınlaşırlar.
Yakınlaştıkça da Beylerbeyi en güzide gerdanlığımız olur. Derken bu güzide kaynaşmalar
eşliğinde Bab-ı Âli yediden yetmişe hemen herkesin selamlığı hale gelir. Bu
demektir ki bunda böyle Bab-ı Hümayundan Bab-üs-Selam’a kadar her ne devlet
kapısı varsa hemen hepsi İstanbul’un Rumeli yakasında insanlığa soluk olmak
için var olurken, keza Anadolu yakası da Devlet-i Aliyye’nin misyonunu sırtlayacak
göz bebek olacaktır. Tabii tüm bunların ötesinde Fatih Sultan Mehmed tarafından
çerçevesi çizilen bu geniş hürriyet fermanı, gözü karalığıyla ün salmış Yavuz
Sultan Selim gibi padişahı bile uymaya mecbur kılacak nizamname olacaktır.
Malumunuz Yavuz Sultan Selim tahta oturduğunda
yönünü hep doğuya doğru çevirmiş bir padişahımızdır. İyi ki öyle yapmış, cephe gerisini sağlama almadan batıya ilerlemek
ne işe yarayabilirdi ki. İşte Yavuz’un ilkin cephe arkasını sağlama alması sayesinde
Osmanlının ileriki evrelerinde Nizam-ı âlem ülküsü daha da bir anlam
kazanacaktır. Her neyse şimdi Fatih Sultan Mehmet’ten devr olunan ferman neymiş
bir görelim. Yavuz gözü kara mizaçta bir hakan olsa da haddine mi fermana
uymamak, bikere âlimlerin sözü o’nun içinde bağlayıcı hükümdür. Neymiş efendim
Hıristiyanların bir takım densizliklerine binaen işledikleri kusurlarından
dolayı hepsinin topyekûn başlarının kesilmesi gerekmiş. Onu bu kararından
vazgeçirecek husus Osmanlı devlet geleneğinde her vuku bulacak hadisenin önce
hukukî yönüne bakılıp, sonra hüküm verilmesi kaidesi olacaktır. Nitekim böyle
bir mesele Şeyhül İslâm Zenbilli Ali Efendi'ye intikal ettiğinde Yavuz’un
zihnindeki düşünceye geçit vermeyecektir.
Ve Padişah’ı şöyle sorgular:
-“Efendim bikere
deden Fatih bu hususta Hıristiyanların mal ve canlarına
dokunulmayacağına dair yazılı fermanı vardır. ”
Yavuz:
“-Madem öyle, hele fermanı
getirsinler de bir göreyim” der.
Ancak Zenbilli Ali
Efendi fermanı getirtmek yerine cevaben:
“-Bu ferman
bir yangında yanmıştır” der.
İnat bu ya, Yavuz bu kez:
“-Bu fermanı
görmedikçe Hıristiyanların başını kesmekten vazgeçmem” der.
Tabii Zenbilli Ali Efendi metanetini hiç
bozmaz, gayet soğukkanlı bir tarzda:
“-Acele
buyurmayınız. Sonuçta ferman yandıysa da, fermanı hatırlayan iki Müslüman vardır
elbet, onların şahitliği kâfidir ” der.
Yavuz bu
sözlerden de tam ikna olmaz şöyle karşılık verir:
“-Dedem Fatih,
İstanbul’u feth edeli 70 yıl oldu. Bikere o yılları hatırlayacak adamın 90
yaşında olması gerekmez mi?”
Zenbilli Ali Efendi
baktı olmayacak bu durumda:
“ -Peki” der, bunun üzerine 90 yaşında o iki
ihtiyarı huzuruna çıkarıverir. Derken yaşlı adamların Şahadetleriyle (şahitlikleri
ile) Yavuz Sultan Selim kararından vazgeçer. Yavuz’a da bu yakışırdı zaten.
Osmanlı bir hukuk devletiydi çünkü. Asla hukukun üstünde Padişahta olsa buyruk
kesilemez. Kaldı ki nizamnameler, fermanlar örften sayılan hükümlerdir. Tabii bu gerçeklerden hareketle şimdi
tarihimize “astığı astık, kestiği
kestik’’ gözüyle bakanlara acaba ne demeli diye düşünmekte gerekir.
Her neyse yeniden
Fatih’in elinde gerçekleşen Feth-i Mübin'e döndüğümüzde Kızılelma bir hayal değil
İstanbul Osmanlı payitahtın yeni başkenti olur da. Ve bu muştu başkent Doğu
Roma'dan sonra Roma-Bizans-İslam üçgeninde
yer alan medeniyetlere beşiklik eden üçüncü Roma hale gelir bile. Derken Roma
ve Bizans medeniyetlerinden sonra tek kalıcı mührümüz olur. İşte mührümüzü vurduğumuz yedi tepeli medeniyet
şehrin sınırları içerisinde himayemizde yaşayan her kim olursa olsun gerçek
hürriyeti bizim iklimimizde tadacaktır. İspat mı? İşte F. Grenard’in “Osmanlı’lar
hiçbir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı” sözleri bunun bariz delilidir.
Yavuz
ve Zenbilli Ali Efendi arasında geçen karşılıklı münazarayı anladıkta peki ya Kanuni
ne yaptı derseniz, hiç kuşkusuz o’da Ebussuud Efendi’nin engeline takılacaktır.
Takılması da gayet tabii durumdur. Çünkü Osmanlı’da ulema ve ümera kanun ve
nizamnamelerin hazırlanmasında tek başvurulacak mercii kaynaktır. Yani, bugünkü
anlamda Avrupa’nın meclisten beklediği yasama faaliyetini, Osmanlı o gün ulema ve ümeradan bekliyordu. Bu
demektir ki o günün dünyasında bizim ulema ve ümeramız aslında ehli hal akd
çatısı altında yer almış istişare heyeti bir meclisti. Şimdi gel de böylesi
etkin konumda ehli hal akd zümresinden oluşan meclisin verdiği kararlara
harfiyen uyulmasın, ne mümkün. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman, kiliseleri camiye tahvil etme niyetini açığa
vurduğunda Yavuz’da olduğu gibi o da Ebussuud Efendi’nin dizginine takılıp
Fatih’in Patrikhane’ye verdiği ahitnameye dayanarak bu arzusu boşa çıkartılır.
Evet,
Kızılelma önce Ayasofya kubbesinde parlayan bir hilalimizdi, sonrasında ise Saint Pierre’nin kubbesine
konmuş bir Nizam-ı âlem meşalesidir. Öyle anlaşılıyor ki Kızılelma, tıpkı gökteki yıldızlar gibi gecenin
karanlığında yücelerden kaydıkça bu gün Ayasofya kubbesinde, yarın Saint Pierre kilisesi kubbesinde, belki bir başka zamanda farklı kubbelere
konacak aşk ateşi meşalemiz olabiliyor. Ancak geldiğimiz aşamada sanki yaşadığımız
aşk ateşi heyecanımıza bihaller olmuş olsa gerek ki Kızılelma bu kez yanı
başımıza konmuş gözüküyor. Yani Kızılelma’yı artık uzaklarda aramaz haldeyiz, baksanıza ilk kez tarihin seyrini şaşırtırcasına
yanı başımızdadır. Acı ama gerçek bu. Her ne kadar her yıl İstanbul’un fethi
kutlamalarıyla coşar kendimizden geçsek de halen “Ayasofya” yanı başımızda müzedir. Dolayısıyla Kızılelma tekrar
Ayasofya’nın kubbesine rücu edip oturmuş durumda. Sevinsek mi üzülsek mi
bilinmez ama şu bir gerçek Ayasofya'yı kendi kendimize mahkûm etmişiz durumdayız.
Artık Kızılelma ne Viyana, ne İtalya, ne şu ne bu, kelimenin tam anlamıyla doğduğu yer
Ayasofya’dır.
Meğer çarmıha gerilen sadece Hz. İsa (a.s)
değilmiş, gerilen tarihmiş. Besbelli ki tarihten geriye sadece kala kala içi
boş camiler, donuk minareler ve ruhu alınmış taş yığınları kalmıştır. Hadi
bunlar neyse de Ayasofya’mıza müze demelerine ne demeli. Nasıl müzeyse dört
başı mamur minareleriyle karşımızda bizi selamlıyor adeta. Yok eğer, siz bakmayın
öyle minareli görünümüne, o yinede müzedir
diyorsanız, biliniz ki buna kargalar bile güler. Hadi yuttuk diyelim, içine girdiğimizde ne doğru dürüst müzelik
eşya ne de müze havası verecek en ufak işaret taşı var. Belli ki dert dava başka, güya akıllarınca
fethin sembolü Ayasofya’yı gönüllerden sileceklerini sanıyorlar.
Onlar içi boş
Ayasofya’mızı bu haliyle müze diyerekten gönüllerde sile durmaya çalışsınlar, hiç boşa heveslenmesinler içimizde var olan
Peygamber sevgisi tükenmediği müddetçe şunu iyi bilsinler ki Ayasofya her
halükarda tarihi hafızamız olacaktır. Her ne kadar eşey zamandır ruhumuzdan çok
şeyler kaybetmiş olsak bile sonuçta Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatih’in
evlatlarıyız ya, bu yetmez mi? Elbet gün ola harman ola, bir gün gelir aklımızı başımıza toplayıp aslımıza
döndüğümüzde yeniden dünyanın Nizam-ı âlem Kızılelma’sı olacağımız muhakkak. Buna inancımız tam da.
Peki, Kızılelma heyecanımızı bu denli zaafa
uğratıp törpüleyen olaylar neydi? Malum,
bu iş için sinsi karanlık güçler önce
1927 yılında 1057 sayılı kanunu çıkartmakla işe koyuldular, sonra Tuğra kanunu
maddelerinden hareketle Osman Oğulları’na ait her ne varsa pek çok sanat eseri
ve kitabeleri yok edilmeye çalışılmıştır. Yetmedi tarihler 1934 yılını
gösterdiğinde Ayasofya devrin Maarif Vekili Abidin Özmen’in teklifiyle İsmet
İnönü hükümeti tarafından müze haline getirilmiştir. Daha da yetmedi Ayasofya’nın
etrafında ki dört başı mamur minarelerini yıkmayı düşünmüşlerdir. Neyse ki
İbrahim Hakkı Konyalı’nın raporu yıkımdan vazgeçilmesine yetecektir. Bakın o
rapor ne diyor: “Ayasofya’yı büyük mimarımız Sinan payandalarla takviye etti. Sultan II.
Selim, hantal görünüşlü Ayasofya’nın kubbesinin kaymaması için poyraz tarafına
iki kalın minare daha yaptırdı. Kıble
tarafındaki minarelerde, destek vazifesi görürler. Eğer bu minareler yıkılırsa
ana kubbe hemen çöker...”
Evet, bu rapor
yıkımı durdurmaya yetmiştir. Fakat ne yazık ki, bazı vakıf binaları ve vaktiyle
Fatih’in yaptırıp da oğlu II. Beyazıt’ın genişlettiği medresenin yıktırılması
önlenememiştir.
İşte Resûlullah (s.a.v)’in Kayser dediği
İstanbul, tarihten bugüne iç ve dış
mihrakların merceği altındadır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’den son Halife
Abdülmecit dönemi ve Cumhuriyet’in ilk on yılına kadar cami ödevi yapmış
olmasına rağmen bir bakıyorsun 1934’de müze haline getirilebiliyor. Belli ki
uzun soluklu bir koşuşturmanın sonucunda bu tarihe denk getirilerek müzeleştirme
kararı alınmış. Müzeleştirdiler de ne oldu,
yine rahat değiller. Olur
ya, tekrar cami olur endişesiyle gözleri
uyku tutmaz haldeler. Hatta Kızılelma
tekrar ötelere sıçrar mı endişesi tüm benliklerini sarmış durumda da.
Bizim açımızdan da
hadiseye baktığımızda ise Ayasofya suskun ve gönüllerde mahzun haldedir. Nasıl
mahzun kalmasın ki, kendi kendine müzelik misyonu verilmiş olması yetmemiş gibi
birde buna ilaveten dans gösterilerine sahnelik, mekânlık ve konukluk etme
misyonu da eklenmiştir. Maalesef 1995 yılında işbaşına gelen hükümet, bu cürümü
işlemişte. Fakat bunu yaparken halkın bu
denli tepkisiyle karşı karşıya kalacaklarını hiç hesap edememişlerdir. Bu yüzden yaptıklarıyla kala kalmışlardır. Hani
evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya aynen öylede sonunda kamuoyunun sağduyusu galip
geldiğinde hevesleri kursaklarında kalır. Dedik ya her ne kadar şimdiye kadar milli heyecanımızla
oynansa da işte görüyorsunuz bu gibi durumlarda özümüze dönüp tepki gösterebiliyoruz.
Hiç boşa yırtınmasınlar onlar müze müze dedikçe Ayasofya’da hal lisanîyle bizi
cami cami diye çağıracaktır. Bu çağrıya icabet etmeye mecburuz da. Çünkü sinsi
güçler habire arka planda Kudüs’, Şam’,
Bağdat’, Mekke’yi gözüne kestirip en nihayetinde İstanbul’u da esir alma hesabı
içerisine girmiş durumdalar. Allah korusun bu kutsal mekânlarımız bir bir
elimizden uçuverse halimiz nice olur. Madem öyle bu kirli hesapları boşa çıkartmak
düşer bize. Bunun içinde ayağı yere basan hamlelerde bulunmak gerekir. Allah
korusun, aksi takdirde Kızılelma’larımızı kendi ellerimizle tarihin
harabelerine mahkûm etmiş oluruz. .
Bakın Papa VI. Paul ve etrafındaki zevatla
birlikte İstanbul’a geldiğinde Ayasofya’da diz çöküp dua ederken, söz konusu
kendi insanımız olduğunda ise kendi öz yurdunda parya muamelesi görüp icabında namaz
kılması engellenebiliyor. Şimdi sormak gerekir, buna hangi yürek dayanır
ki. İşte sırf bu yönüyle bakıldığında
bile Ayasofya bizim gözümüzde halen mahzun ve öksüzdür. Öyle ki, Fatih’in Akşemseddin'in birlikte eda ettiği ilk
cuma namazı “Kızılelma” dönüşmüş sevdadır. Bütün müminler bu Kızılelma’yı
yüreklerinde hissedip Ayasofya’nın bir gün aslına döneceği günleri bekliyor. Öyle
ya, Papa VI. Paul’a tanınan hak,
insanımızdan esirgenmemeli. Bu heyecanı görmezden gelenler, şunu iyi bilsinler
ki; Ayasofya tarihi kimliğine kavuşacağı günleri iple çekiyor.
Velhasıl; Ayasofya aslına rücu edip ayağa kalktığında
hiç kuşkusuz Kızılelma bir rüya değil, hakikat olacaktır. Dedik ya,
gül ola harman ola, kim bilir
aydınlık şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder