ZEMAHŞERÎ
SELİM GÜRBÜZER
Harezm’e bağlı bir ilim kasabanın
adıdır Zemahşer. Dolayısıyla adından söz edeceğimiz bilge şahsiyet Hicri 467,
Miladi 1075 yılında bu kasabada
doğmuş olması hasebiyle Zemahşerî ismiyle anılır hep. Harezm’e değer katan ilim şehrin olmanın
ötesinde her türlü fikrin serbestçe söylenilebilir olan bir mekâna ev sahipliği
yapmasıdır. Öyle ki; o dönemlerde camilerde
bile fikri tartışmalar doruk noktaya ulaşmıştı. Bilhassa Harezm halkının kimi âlimlerin
kendi aralarında yapılan özgürce tartışmalardan rahatsızlık duymayıp, bilakis memnuniyetle
izlemeleri birçok kimseleri hayretler içerisinde bırakmıştır. Sanıldığının
aksine özgür düşünce günümüze has
bir olgu olmayıp, o devirlerden intikal eden kutlu bir mirastır. İşte böyle bir
özgür ortamda Harezm halkı Zemahşerî gibi bir âlim çıkarmasını bilecektir. Demek
ki; özgür düşüncenin olduğu yerlerde nice
beyin fırtınaların çıkması gayet tabii bir durumdur.
Zemahşerî’nin belki de en şanslı
yanı meşhur Selçuklu veziri Nizamül Mülk döneminde yaşamış olmasıdır. Çünkü o
devirler İslam âleminin ilim yönünden zirve yaptığı yıllardır. Malum, ilk ilmi
hamlenin müesseseleşmesi Nişabur’da Beyhekiyye medresesiyle başlamış, derken sırasıyla
Beyhekiyye, Saidiyye, Nizamiye, Bağdat, Nisabur, İsfahan, Basra, Musul, Herat,
Belh, Amid (Diyarbakır) medreseleri
takip etmiştir. Nasıl takip etmesin ki, zira
medreseler sevgi ve ışık ocakları olması meramımızı anlatmaya yettiği gibi nice
dahiler buralarda nakış nakış işlenip insanlığa rehber olmasına vesile olmuştur.
Anlaşılan Zemahşerî’de altın çağ diyebileceğimiz
dönemde adından söz ettirmiş bir başka bilge dehamızdır. Belli ki; ilk ilim mayasını
aileden almiş. Nitekim ilk eğitimini babası yanında alıp Kur’an’ı hıfzetmiş bile.
Bu arada Zemahşerî küçük yaşta talihsiz bir olay yaşayacaktır. Şöyle ki;
kimilerince damdan düşme, kimilerince soğuktan donmuşluk, ya da hayvandan düşüp
bacağının kesildiği rivayet edilir. Hatta buna sebep teşkil eden unsurun
kendisinin bir kuşun ayağına ip bağlamasıyla birlikte sürükleyip ayağının telef
olduğunu gören annesinin bedduasını almasıdır. Bu rivayet doğru ya da yanlış bilinmez
ama netice itibariyle ayağı kangren olma kuşkusuyla kesilir de. O artık hayatını
uzun örtüsü altında tahta bacaklı olarak devam ettirecektir. Ve babasının oğluna
oturarak iş yapmaya yönelik terzilik teklif ettiğinde, o bu teklifi kabul
etmeyip ilmi tercih eder. Böylece babasına sakatlığının ilim öğrenmeye engel
teşkil etmeyeceğinin mesajını verir. Yirmi bir yaşına geldiğinde ise ilim
uğruna Buhara’ya gitmiş ancak babası nedeni bilinmeyen bir olaydan ötürü mahpusa
düşmüş ve bir süre sonra mahpustayken vefat etmiştir. Buna rağmen babasının
yokluğunda ilim yolunda dur durak demeden koşuşturmaya devam etmiştir. Hakeza ilim
uğruna devrin birçok işin ehil âlimlerden ders almayı da ihmal etmeyecektir. Yetmedi
ilim için doğup büyüdüğü topraklardan başka Buhara, Horasan ve Bağdat gibi ilim
merkezlerine gitmiş ve böylece oralarda ilmine derinlik katmıştır. İyi ki de ilmine
derinlik katmış, çünkü Nizamiye Medresesinin oluşumunda büyük rol oynamıştır.
Buralarda piştikten sonra ver elini Mekke’ye diyerekten ışığın doğduğu kaynağa
yol almıştır. Derken Mekke ikliminde Arap Yarımadasını yakından tanıma fırsatı
bulup ufkunu daha da ötelere taşımasını bilecektir. İşte bir süre buralarda
bulunmasından dolayı kendisine Allame Carullah’da (Allah’ın komşusu) denmiştir. Dahası o, bu süre zarfında Arapçaya
öyle vakıf olur ki; bir gün Ebû Kubeys dağından Araplara; “Atalarınızın dilinizi benden öğrenin” diye seslenip kendine olan öz
güvenini ortaya koyar da. Kelimenin tam anlamıyla o bir dil üstadı dersek
yeridir.
Artık o, uzun bir yolculuğun
ardından içini sıla hasreti çektiğinden kendi kendine dönüş kararı alır. Ve dönüşte
Bağdat’a uğramayı da ihmal etmez, hatta burada derste okutur, en nihayet 66 yaşına geldiğinde Urgençe
yerleşir. Dahası geriye kalan ömrünü burada tamamlayacaktır.
Kendisi için bir başka ayrıntı ise evli
olmamasıdır. Hiç kuşkusuz sürekli ilimle
iştigal etmesi evlenmemesine neden unsur diyebiliriz. Ki, pek çok eser
yazmıştır. Onun hayatında en göze çarpan özelliği itikat alanında Mu’tezile,
fıkıh sahasında ise Hanefi düsturlarını metot edinmesidir. Her ne kadar kimi ehlisünnet
âlimlerince bir dizi eleştiriye muhatap kalsa da Fahrettin Razı, Ebussuud Efendi, Muhammed Hamdi Yazır gibi nice
ehlisünnet âlimlerin övgüsüne mahzar olmuş ya, bu yetmez mi?
Velhasıl o; özgür ortamda yetişmiş, Harezmî’n
Zemahşerî üstadı olmanın ötesinde 1144 tarihinde Cürcaniyye’de vefat ettiğinde
ardından tefsir, kelam, mantık, lügat
belagat, fıkıh gibi ilim dallarında elliye yakın eser bırakmış bir bilge
şahsiyettir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder