30 Ağustos 2016 Salı

ZEMAHŞERÎ


                       ZEMAHŞERÎ

                SELİM GÜRBÜZER                                 

          Harezm’e bağlı bir ilim kasabanın adıdır Zemahşer. Dolayısıyla adından söz edeceğimiz bilge şahsiyet Hicri 467, Miladi 1075 yılında bu kasabada doğmuş olması hasebiyle Zemahşerî ismiyle anılır hep.  Harezm’e değer katan ilim şehrin olmanın ötesinde her türlü fikrin serbestçe söylenilebilir olan bir mekâna ev sahipliği yapmasıdır. Öyle ki;  o dönemlerde camilerde bile fikri tartışmalar doruk noktaya ulaşmıştı. Bilhassa Harezm halkının kimi âlimlerin kendi aralarında yapılan özgürce tartışmalardan rahatsızlık duymayıp, bilakis memnuniyetle izlemeleri birçok kimseleri hayretler içerisinde bırakmıştır. Sanıldığının aksine özgür düşünce günümüze has bir olgu olmayıp, o devirlerden intikal eden kutlu bir mirastır. İşte böyle bir özgür ortamda Harezm halkı Zemahşerî gibi bir âlim çıkarmasını bilecektir. Demek ki; özgür düşüncenin olduğu yerlerde nice beyin fırtınaların çıkması gayet tabii bir durumdur.
            Zemahşerî’nin belki de en şanslı yanı meşhur Selçuklu veziri Nizamül Mülk döneminde yaşamış olmasıdır. Çünkü o devirler İslam âleminin ilim yönünden zirve yaptığı yıllardır. Malum, ilk ilmi hamlenin müesseseleşmesi Nişabur’da Beyhekiyye medresesiyle başlamış, derken sırasıyla Beyhekiyye, Saidiyye, Nizamiye, Bağdat, Nisabur, İsfahan, Basra, Musul, Herat, Belh, Amid (Diyarbakır) medreseleri takip etmiştir. Nasıl takip etmesin ki,  zira medreseler sevgi ve ışık ocakları olması meramımızı anlatmaya yettiği gibi nice dahiler buralarda nakış nakış işlenip insanlığa rehber olmasına vesile olmuştur.
        Anlaşılan Zemahşerî’de altın çağ diyebileceğimiz dönemde adından söz ettirmiş bir başka bilge dehamızdır. Belli ki; ilk ilim mayasını aileden almiş. Nitekim ilk eğitimini babası yanında alıp Kur’an’ı hıfzetmiş bile. Bu arada Zemahşerî küçük yaşta talihsiz bir olay yaşayacaktır. Şöyle ki; kimilerince damdan düşme, kimilerince soğuktan donmuşluk, ya da hayvandan düşüp bacağının kesildiği rivayet edilir. Hatta buna sebep teşkil eden unsurun kendisinin bir kuşun ayağına ip bağlamasıyla birlikte sürükleyip ayağının telef olduğunu gören annesinin bedduasını almasıdır. Bu rivayet doğru ya da yanlış bilinmez ama netice itibariyle ayağı kangren olma kuşkusuyla kesilir de. O artık hayatını uzun örtüsü altında tahta bacaklı olarak devam ettirecektir. Ve babasının oğluna oturarak iş yapmaya yönelik terzilik teklif ettiğinde, o bu teklifi kabul etmeyip ilmi tercih eder. Böylece babasına sakatlığının ilim öğrenmeye engel teşkil etmeyeceğinin mesajını verir. Yirmi bir yaşına geldiğinde ise ilim uğruna Buhara’ya gitmiş ancak babası nedeni bilinmeyen bir olaydan ötürü mahpusa düşmüş ve bir süre sonra mahpustayken vefat etmiştir. Buna rağmen babasının yokluğunda ilim yolunda dur durak demeden koşuşturmaya devam etmiştir. Hakeza ilim uğruna devrin birçok işin ehil âlimlerden ders almayı da ihmal etmeyecektir. Yetmedi ilim için doğup büyüdüğü topraklardan başka Buhara, Horasan ve Bağdat gibi ilim merkezlerine gitmiş ve böylece oralarda ilmine derinlik katmıştır. İyi ki de ilmine derinlik katmış, çünkü Nizamiye Medresesinin oluşumunda büyük rol oynamıştır. Buralarda piştikten sonra ver elini Mekke’ye diyerekten ışığın doğduğu kaynağa yol almıştır. Derken Mekke ikliminde Arap Yarımadasını yakından tanıma fırsatı bulup ufkunu daha da ötelere taşımasını bilecektir. İşte bir süre buralarda bulunmasından dolayı kendisine Allame Carullah’da (Allah’ın komşusu) denmiştir. Dahası o, bu süre zarfında Arapçaya öyle vakıf olur ki; bir gün Ebû Kubeys dağından Araplara; “Atalarınızın dilinizi benden öğrenin” diye seslenip kendine olan öz güvenini ortaya koyar da. Kelimenin tam anlamıyla o bir dil üstadı dersek yeridir.
             Artık o, uzun bir yolculuğun ardından içini sıla hasreti çektiğinden kendi kendine dönüş kararı alır. Ve dönüşte Bağdat’a uğramayı da ihmal etmez, hatta burada derste okutur,  en nihayet 66 yaşına geldiğinde Urgençe yerleşir. Dahası geriye kalan ömrünü burada tamamlayacaktır.
           Kendisi için bir başka ayrıntı ise evli olmamasıdır.  Hiç kuşkusuz sürekli ilimle iştigal etmesi evlenmemesine neden unsur diyebiliriz. Ki, pek çok eser yazmıştır. Onun hayatında en göze çarpan özelliği itikat alanında Mu’tezile, fıkıh sahasında ise Hanefi düsturlarını metot edinmesidir. Her ne kadar kimi ehlisünnet âlimlerince bir dizi eleştiriye muhatap kalsa da Fahrettin Razı,  Ebussuud Efendi, Muhammed Hamdi Yazır gibi nice ehlisünnet âlimlerin övgüsüne mahzar olmuş ya, bu yetmez mi?
      Velhasıl o; özgür ortamda yetişmiş, Harezmî’n Zemahşerî üstadı olmanın ötesinde 1144 tarihinde Cürcaniyye’de vefat ettiğinde ardından tefsir, kelam, mantık,  lügat belagat, fıkıh gibi ilim dallarında elliye yakın eser bırakmış bir bilge şahsiyettir.
    



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder