8 Ağustos 2016 Pazartesi

BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ



      BİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ                                                                                 
SELİM  GÜRBÜZER 

         Dile kolay tam yetmiş sekiz yıl yaşadı, 2003 yılında vefat etti. Vefatına kadar olan hayat sürecine baktığımızda;
         O henüz çok küçük yaşta ticaretle uğraşan babasını kaybetti. Babasından sonra en büyük teselli kaynağı tabiî ki biricik annesidir. İlk eğitim anne şefkati ve onun dizi dibinde dini öğretileriyle başlar. Bu yüzden annesine sonsuz şükran borçludur. 1943 yılında liseyi, 1956’da Hukuk fakültesini bitirdi. Ancak o hiçbir zaman avukatlıkla uğraşmadı, bir inşaat firmasında hukuk danışmanı olarak görev yaptı.
       Gençliği buram buram idealizm kokan aktivitelerle geçirdi hep. Genç yaşta Mladi Müslimani (Genç Müslümanlar) teşkilatına üye oldu. Bunla da kalmaz canından aziz bildiği ‘Leyla, Sabina ve Bakir’ adlı üç evladının baş harfini simgeleyen LSB kod adıyla makaleler yazdı. Tabii bizatihi içinde bulunduğu tüm aktiviteler kendisine pahalıya mal olacaktır. Zira 1946 yılında komünist fikriyatın iktidar olması gençliğinde yaptığı tüm aktivitelerin mercek altına alınmasına yetmiştir. Öyle ki kendisi dâhil iki bini aşkın dava arkadaşı tutuklanıp Bosna-Sırbistan ormanlarında çalıştırılırlar. Hatta tutukluk süresi dolduktan sonra yine boş durmaz, sponsor bulduğunda “Doğu ve Batı Arasında İslam” kitabı yayınlanır. Evet, yayınlanır yanılmasına ama yeniden tutuklanmasını da beraberinde getirir. Ancak bu kez tutukluluğu dünya gündemine oturacak nitelikte ses getirir. Hani şu meşhur 1983 yılı davası var ya, işte ondan söz ediyoruz.  Hatırlanacağı üzere o meşhur davada Aliya İzzet Begoviç ve yirmi aydın arkadaş gazete manşetlerine konu olup tarihe not düşmüşlerdi.  Malum, o davada tutuklanmalarına gerekçe ise;  güya eylem hazırlığı içerisinde bulunup Müslüman olmayanları yok etmeye teşebbüs suçlamasıdır. İşte bu ipe sapa gelmez iddialar eşliğinde çıkarıldıkları mahkemede on iki seneliğine mahkûm edilirler. Neyse ki komünizm tüm dünya ölçeğinde etkisini yitirmeye yüz tutar da,  Bilge Kral Aliye İzzet Begoviç bu rüzgârdan istifade Foça cezaevinde ki mahkûmiyeti altı yıl üzerinden sona erer. Ama yine de onun için her şey bitmiş sayılmazdı, bu kez önünde dinin yaşanmasında İkinci Dünya Savaşının son kalıntısı diyebileceğimiz Tito engeli vardır. Tito’nun gizli hafiyeleri iş başındadır, Mladi Müslüman teşkilatının genç üyelerini çoktan mercek altına alırlar bile.  Değim yerindeyse hafiyeler an be an iz peşinde koşturuyorlardı. Hadi hafiyelik neyse de Boşnak’ların Kâbe’yi ziyaret etmelerine de izin verilmiyordu.
           İşte bütün bu sıkı takip ve yasakçı uygulamalar karşısında hele şükür ki Bilge Kral’da ne bir yılgınlık,  ne de davası uğruna yazı yazmaktan vazgeçecek emare görülür. Tam aksine yazı yazdıkça davasına olan sadakati  “Her şey Allah’ın takdirinde”  deyişiyle kavileşir de.  Öyle ki yanına aldığı mahpushane arkadaşlarıyla birlikte Demokratik Eylem Partisini (SDA) kurup partinin lideri olur da. Meğer hapishane Bilge Kral için Medrese-i Yusufiye görevi ifa etmiş. Nasıl Medrese-i Yusufiye olmasın ki, Bilge Kral ilk parlamento konuşmasına besmeleyle, yani “Bismillahirrahmanirrahim” çekerek başlamış. Ki, besmele her işin başında Allah’ın adını anarak başlamanın sembolüdür. Hele bu anma Bilge Kralın ağzından döküldüğünde Müslümanların gönlünde diriliş muştusu olarak yankı bulurken, düşman çevreler de ise çıldırtacak kâbus bir sembol olur. Nitekim Sırp lideri Miloseviç rüyasında kâbus görmüşçesine sıçrayıp o kadar net açık rahatsızlığını açığa vurur ki hemen savaş tehdidinde bulunur da. Oysa Bilge Kral’ın savaşmak diye bir derdi yoktu. Bilakis o her fırsatta uzlaşmadan yana olduğunu fiiliyatıyla göstermiş bir liderdir. Aynı zamanda Yugoslavya Cumhuriyetinin liderler toplantısında en barışçıl tavır sergiler tavırlarıyla dikkat çeken isimlerden biri olmuştur.   Maalesef tüm bu barışçıl girişimlerine rağmen Miloseviç yine rahat durmaz. O rahatsız ola dursun söz konusu toplantının akabinde Slovenya ve Hırvatistan’da Yugoslavya’dan ayrılıp bağımsızlıklarına kavuşmuş olurlar. Madem öyle,  darısı Bosna Hersek’in başına demek düşer bize.
           Evet,  Tarihler 1990 yılını gösterdiğinde Bilge Kral için bir dönüm noktası tarihtir.  Çünkü bu tarihte yapılan seçimlerde alnının hakkıyla başarılı çıkıp artık bundan böyle Bosna Hersek Cumhuriyetinin Başkanıdır o.  Tabii Başkan olmakla kendini rehavete kaptırmaz, her daim karanlık güçlerin kendisine ve halkına aman vermeyeceğinin bilinciyle hareket edecektir hep. Hatta halkının savunmasız olduğunu düşünerekten gizlice askeri gruplar oluşturmayı da ihmal etmez.  Ve buna kendini mecbur hisseder.  Çünkü baskıların dozu her geçen gün artış kaydetmekteydi.  Ki; yapılan gözdağılar ve baskılar yan tesir etkisi yapıp SDA’nın 1991 kongresine yansır da.  Bu kongrede Aliya İzzet Begoviç’in ağzından çıkan “Yemin ederim ki köle olmayacağız”  sözleri Bosna Halkının önünde bekleyen acı dramı ortaya koyacak ipucu sözlerdir. Bu sözler aynı zamanda Bosna halkının hissiyatına tercüman olur da. Hakeza o’nun bu çıkışı öyle kolay kolay tehditlere karşı boyun eğmeyeceğinin ilanı ve Müslüman’a yakışır iman abidesi bir tavırdır. Böylece bu cesurca duruşun semeresi Bosna’nın bağımsızlığı halk oylamasına sunulduğunda tezahür edecektir.  Derken Bosna Hersek’in bağımsızlık ilanı tezahürü gerçekleşir. 
         Hiç kuşkusuz bağımsızlığın halkoyu kararıyla gerçekleşmesi Bosna Halkı için mühim bir hadisedir, Sırplar içinse bir felaket addedilip halkın aldığı bu karara tepki koymaları gecikmez de. Nitekim tüm dünyanın gözü önünde çoluk çocuk, yaşlı genç demeden Bosna halkın üzerine bombalar yağdırarak kan akıtacaklardır. Bu arada Sırp vahşi kuşatmasından kaçamayan masum sivil halk ise esir kamplarına götürülür. Allah’tan ki Aliya İzzet Begoviç halkının geleceğini düşünerekten işlenen bu insanlık dışı vahşi kuşatma karşısında soğukkanlılığını ve metanetini yitirmezde müzakere girişimlerini ihmal etmemiş olur. Buna yapmaya mecburdu zaten. Zira ortada daha henüz kör düğümü çözecek bir sihirli değnek gözükmüyordu. Düşünsenize Bosna halkı ateş çemberi içerisinde tam dört yıl boyunca yoğun bombardıman altında aç, susuz, elektriksiz perişan vaziyette yıkık harabeler içerisinde müthiş direnç sergilemişlerdir.  Adeta var olma yok olma mücadelesi vermişlerdir. Peki ya dünya! Malum tüm dünya bu kıyım karşısında gıkı çıkmamıştı. Yani ortada Türkiye’nin tek duyarlılığı haricinde her hangi bir gözle görülür ve elle tutulur zulme dur diyecek bir ülke çıkmamıştır, dünya yörüngesinde dönerken sanki sırra kadem basmıştı.  Bu yörüngede Bosna halkı için sadece tek tutunacak dal Allah’a olan sarsılmaz güçlü inançları kalmıştı.  Zaten değil midir ki Allah’ın ipine sarılınız hükmünce hareket ettiler Avrupa’nın tam göbeğinde Sırplara karşı verdikleri müthiş direnişleriyle iman gücünün ne olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldular da.  Derken dört yıl süren bu müthiş direnişin sonunda iman gücü etkisini hissettirmiş olsa gerek ki bir anda sırra kadem basmışlık sessizlik tılsımın yerini diplomatik girişimler alıp hız kazanacaktır. Artık bu noktadan sonra Bosna dramı Dayton’da ele alınacaktır. Her ne kadar Dayton’da masaya yatırılan müzakerelerde ilk gelen sinyallerden olumsuz yanlar göze çarpsa da sonuçları itibariyle aslında Dayton Bosna Halkının acılarını dindirebilecek cinsten müzakere diyebiliriz. İşte bu açıdan bakıldığında Bosna halkı için Dayton pek kayıp sayılmaz,  bilakis büyük bir politik başarıdır dersek yeridir. Öyle ki bu anlaşmayla birlikte Bosna-Hersek’in sınırları korunduğu gibi halkın uzun bir aradan sonra rahat nefes alması da sağlanmış olur. İşte bu derin nefes alış Bilge Hakan Aliya İzzet Begoviç’in 7 Eylül 1993 yılında tekrar Başkanlığa seçilmesini de beraberinde getirip Bosna halkı için çifte bayram gerçekleşir. Tabii, Bosna halkı bayram eder de, Bilge Kral etmez mi? Hem de ne bayram,  zaferle çıktığı seçimin ardından kutsal topraklarda Hac vazifesini eda ederek bayram eder.
           Nasıl bayram etmesin ki, hayatının büyük bölümü mücadeleyle geçmişti hep, kutsal topraklar yorgunluğunu alır da.  Şimdi o’nu bir bambaşka bayram karşılayacaktır, ancak bu bizim bildiğimiz bayramlardan farklı bir bayramdır. Artık vuslat vaktidir, yani Şeb-i Arus günü yaklaşmıştır. Öyle bir değişik türden bayram hazırlığına girdiği her halinden belliydi ki o an hasta yatağında Allah’a ulaşmak sevdasındadır. Ancak Bosna Halkının zihni karışıktır, öyle ki halk bir yandan kafası Kosevo Hastanesinde gelecek haberle meşgul olurken, öte yandan şayet Hak vaki olursa nereye defnedileceği hususu kafasını meşgul edecektir.  Derken halk, Begova Camii’nin Haremine karar vereceği esnada içerden gelen haber en son düğümü çözecek karar olur. İşte bu haber  “Beni şehitlerin yanına defnedin” vasiyetidir.  O vasiyet ederde Bosna Halkı vasiyetin gereğini yerine getirmez mi,  hem de ardından dualarla yâd ederek yerine getirirler.          
         Ne tevafuktur ki; Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç Başbakan olduğu yıllarda bir devlet adamı olarak ilk ziyareti Türkiye’ye yapmış ama ömrünün son demlerinde hasta yatağında hastanede kabul ettiği en son devlet adamı bu kez Türkiye’den olmuştur. Tahmin etmişsinizdir, bu devlet adamı kendi mizacıyla özdeş Başbakan Tayyib Erdoğan’dan başkası değildir.  Evet, bu ziyaret Türkiye’ye ait bir şeref, aynı zamanda manidar bir şereftir.  Hatta bu manidar ziyareti taçlandırmak gerekti, taçlandırılır da.  Nasıl mı? İşte Türkiye’den Fatih Sultan Mehmed’in kabri şerifinden alınan toprağın getirilerek Bilge Kral’ın kabri başına serpilmesiyle elbet. Böylece Evlad-ı Fatihan Bilge Kral,  Peygamber övgüsüne mazhar olmuş kumandanın o gül kokulu toprağına sarılmış halde gönül tahtında sevenlerini selamlar da.  O halde bize ise selamını alıp ardından Fatihalar okuyaraktan ruhu şad olsun demek düşer.
       Velhasıl; o artık sevdiği ve çok özlediği şehit düşen dava arkadaşlarının defin olduğu Kovaçi Mezarlığında medfundur.             

       Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder